20 Kasım 2022 Pazar

İVRİZ AİLESİ YATAKHANE KURALLARI

 


20 Eylül 1958 Cumartesi, İvriz…

Çarşamba ve Perşembe günleri yapılan sözlü sınavlarda başarılı olup, İvriz Öğretmen Okulu ailesine katıldım.

İvriz Ailesinin bir bireyi olarak sorumluluğum da artmıştı. Artmıştı çünkü okul yönetimi ve yönetimin yardımcıları nöbetçi öğrenciler tarafından yüklendiğimiz sorumluluklar sürekli hatırlatılmıştı.

İlk dikkatimi çeken uygulamalardan biri ‘’Nöbetçi Öğrenci’’ uygulamasıydı. ‘’Nöbetçi Öğrenci’’ adı altında eski öğrencilere sorumluluklarıyla birlikte yetki de verilmişti. Okul idaresinin en büyük yardımcılarıydı.

Yatakhanelerden sorumlu nöbetçi öğrencilerin yanı sıra idareden, yemekhaneden, fırından, müzikhaneden, revirden ve daha birçok daldan sorumlu ve yetkili öğrenciler vardı. 

Nöbetçi öğretmenlerin bulunmadığı yerlerde nöbetçi öğrencilerin sözleri geçerliydi.  Uyarılarına uyulmak zorundaydı.

İvriz Ailesi’ne katıldıktan sonra sınıflarımız ve sürekli yatacağımız yerler belirlendi. 1A sınıfı öğrencisi olmuştum. Sıra yatacağımız yerlere gelmişti.

Yatakhanelerde görevli nöbetçi öğrencilerinden biri tarafından uyuyacağımız yatakhaneye götürüldük gruplar halinde.

Yatakhanelerimiz 40-50 kişinin yatabileceği, altlı üstlü ranzalarla düzenlenmişti. Bir bakıma askeri koğuşları andırıyordu. Sırasıyla, yatacağımız yataklar belirlendi. Benim yatağım, pencere kenarındaki ranzalardan birinin üstü oldu.

Diğer arkadaşlarda olduğu gibi, ranza üzerindeki yatak zimmetime geçirildi.

Yataklar bütün öğrencilere zimmetlendikten sonra görevli nöbetçi öğrenciler tarafından ambara götürüldük. İmza karşılığında yastık, yorgan, yatak çarşafı ve yastık kılıflarını aldık. Onlar da üzerimize zimmetlendi.

Yatakhanelerden ayrı koğuşlardan biri de tahta bavullarımız için ayrılmıştı. Bavularımızdan pijamalarımızı aldıktan sonra, bavulhaneye götürüp bıraktık.

Yatakhaneleri oluşturan binalar, küçük bir ana girişin olduğu, iki taraflı kocaman koğuşlar halindeydi.

İki koğuş arasında küçük bir ana girişin karşısında lavabolarla, girişin solunda tuvaletler vardı. Yatakhane olarak kullanılan koğuşların girişi ise, küçük ana girişlerin sağında ve solundaydı. Batı ve doğu yönlerinde olmak üzere…

Yatakhanemize komşu koğuşların giriş duvarlarına yapılan raflara tahta bavullarımızı yerleştirdik. Bütün varlığımız raflara yerleştirdiğimiz tahta bavullarımız içinde bulunuyordu.

Bazı arkadaşlarımızın anaları tarafından yolluk olarak koydukları peynir, tereyağı, meyve gibi yiyecekler de bavullarda saklanırdı. Bozulmazlardı ortam serin olduğundan.

O yıllarda yatakhaneler ve diğer binalarda kalorifer sisteminden vazgeçtim, soba bile yoktu. Yangın çıkar düşüncesiyle yatakhaneler ve yemekhaneye sobalar kurulmamıştı. Her zaman serin olurlardı.

Özellikle çok kalabalık olan yatakhanelerde temizlik kuralları titizlikle uygulanıyordu. Nöbetçi öğrenci tarafından uyarılmıştık. 

Sağlık açısından ayak temizliği önemliydi. Ayakların kokusuna izin verilemezdi. Ayaklarımız ve çoraplarımız yıkanmadan yatağa girilmeyecekti. 

İlk gece yatağa girmeden önce ayaklarımızı yıkadık ama terlik/takunyamız yoktu. Ayakkabılarımıza basarak yataklarımıza geldik. En kısa zamanda tahta takunyalar edinmeliydik. Isı yalıtımı mükemmel olan tahta takunyalar beton zeminin soğuğundan bizi koruyacaktı. Öyle de yaptık, Pazar günü kantinden takunya aldık.

İlk günümüz oldukça yoğun geçti. Yataklar düzenlendi, yorgan ve yastık kılıfları geçirildi. Ardından gelen gecemiz biraz yalnızlık biraz da şaşkınlık duygusuyla geçti.

Yenecektik bu tür duyguları. Onlarca yıl sürecek ve unutulmayacak arkadaşlıklar edinecektik zamanla.

Ardından Ailemi düşündüm. Babam Misli ’ye ulaşmış mıydı, Mersin’e ne zaman dönecekti, anamla kardeşim yaz aylarını nasıl geçirecekti?

Sorularımın yanı sıra, asıl ben geceyi nasıl geçecektim? 

19 Kasım 2022 Cumartesi

İVRİZ VE KÖY ENSTİTÜLERİ


Ülkemizin kurucusu Atatürk’ün ‘’Köylü milletin efendisidir.’’ Dediği yıllardı. Öyleydi çünkü halkımızın neredeyse yüzde yetmişi köylerde yaşamaktaydı.

Köylerin ve köylünün kalkınması ülkenin kalkınmasına eşdeğerdi. Kalkınma köyden başlamalıydı.

Halk Evleri, Eğitmen Kursları, Köy Bölge Okulları kırsal kesimi kapsayacak boyutta hizmetine sokuldu. Okuma yazma seferberlikleri başlatıldı.

1940’lı yıllara gelindiğinde bir adım daha ileriye gidildi. Zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlk Öğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un aydınlanma ve atılım projesi olan köy enstitülerinin kuruluşu bu döneme rastlar.

Köy Enstitüleri projesi uygulanması ve denetimiyle İsmail Hakkı Tonguç’a aitti.

Tonguç giyimi kuşamı, dili, söylemi ve tarzı ile halkı kucaklayan biriydi. Köylünün de bizden biri diyebileceği bir lider tipiydi.

Köy Enstitüleri Projesini kişiliğine, derin Anadolu halkı bilgisine ve Anadolu Kırsalının gerçekliğine yaslandırmıştı. Projenin özü ülke tabanını kapsayan titiz bir örgütlenmeydi.

Halkçı kadroların yönetiminde köy çocuklarına çok yönlü bilgi ve becerileri iş içinde yaparak yaşayarak öğretme, tam donanımlı öğretmen olarak köylerde görevlendirilmelerini içeriyordu.

Amaç, tez elden köylünün aydınlanmasını ve kalkınması yaşama geçirmekti. Ailesine katıldığım İvriz İlköğretmen Okulu da bu proje kapsamında olmak üzere 1941 yılında Köy Enstitüsü olarak kurulan ilk eğitim kurumlarından biriydi.

Adını Enstitünün kurulduğu yerin 9 km doğusundaki İvriz köyünden almıştı.

Bu köyden doğan ve Ereğli ovasına hayat veren su kaynağının doğduğu yerdeki kayalarda, Tuana Kralı Warpalavas tarafından yaptırılan, Dünya tarihi mirası açısından çok önemsenen ve insanlık tarihinin ilk kabartma yazılı tarım anıtı olma özelliğini taşıyan bir kaya anıtı bulunmaktaydı. İvriz kabartması…

İvriz Köy Enstitüsü, 11 Kasım 1941 günü, geçici olarak Konya Ereğli’sine bağlı Zanapa bucağındaki henüz tamamlanmamış yatılı bir bölge ilkokul binasında 16. Köy Enstitüsü olarak açılmıştı.

Bu yatılı bölge okulunun noksanlarını sür’atle tamamlamak üzere Adana-Düziçi Köy Enstitüsü öğrencilerinden bir yardımcı ekip gelerek, çok zor koşullar içinde başarılı işler görmüşler ve okulun çatısını oluşturmuşlardı.

İvriz Köy Enstitüsünün asıl kurulacağı yer; Dedeköy, Gaybi, Durlaz köylerinin civarında ve Zanapa ile Ereğli arasında, Ereğli’ye 10 km uzaklıktaydı.

Demiryoluna yakınlığının yanı sıra gerek tarım, gerekse içme sularının kolayca sağlanmasının yanı sıra bölgesine giren illere yakınlığı en önemli avantajlarıydı.

Sıtmalı sahalardan uzaktaydı. Torosların eteklerinde, yüksekte oluşu ve kuzey rüzgârlarına açık bulunuşu da önemli özelliklerden biriydi.

Komşuları Gaybi, Durlaz ve Dedeköy köylerinin, özellikle meyvecilik ve sebzecilik yönünden uygun arazilere sahip olması birinci tercih nedeniydi.

İnşaat malzemesinin esasını oluşturan taş ve kumun yakında bol miktarda ve çok iyi cinsten oluşu, İvriz’den Ereğli Bez Fabrikası’na giden elektrik hattının İvriz Köy Enstitüsü’nün arazisi içinden geçmesi nedeniyle Enstitü ’ye en uygun yer olarak seçilmişti.

Eski Köy Enstitüleri ve devamı olan İlköğretmen okullarının en büyük özelliği köy çocuklarını ”leyli meccani” olarak tanımlanan ”Parasız ve yatılı” olarak bünyesine alması ve günün koşullarına göre yetiştirmesiydi.

Köy çocukları Köy Enstitüleri için en iyi ve en verimli kaynaktı. Öyleydi çünkü mezuniyetlerinden sonra köylere gideceklerdi. Gittikleri köyleri ve koşullarını en iyi onlar bilirdi. Köy koşullarını en iyi bilmelerinin yanı sıra bildikleri bir gerçek daha vardı.

Kendilerinin ve köylerinin aydınlanması ve kurtuluşu okumalarına, bilgilenmelerine ve çok yönlü yetişmelerine bağlıydı.

İVRİZ AİLESİNE KATILIYORUM


19 Eylül 1958 Cuma, İvriz…

Çarşamba günü saat 10,00’da başlayan sözlü sınavlar perşembe günü saat 16,00’da bitmiş, 16,30’da sonuçlar açıklanmıştı.

Kazanmış ve İvriz Ailesine katılmıştım…

Daha doğrusu, Bayezid Öğretmenimin dediği gibi, bu yıl gelenlerin yüzde sekseni kazanmış ve İvriz Ailesine katılmışlardı.

Böylelikle parasız yatılı olarak okuma, eğitim görme ve geleceğimizi belirleme şansını yakaladım, bütün fukara çocukları yakalamıştı.

Olumlu sonuçları alan ana babalarımızla duygulu ve coşkulu vedalaşmalar oldu.

1951 Mart ayında Bulgaristan’dan başlayan göç hareketimizin en mutlu anlarından biriydi İvrizli olmak.

Gözleri nemlenmiş olan babam çok mutluydu. Alnımdan öptü, vedalaştık. Önce köye, sonra da tekrar Mersin’e gidecekti çalışmak için. Kardeşimle anam Misli ’de kalacaklar, kardeşim bir yıl daha beşinci sınıfı tekrar edecekti.

Bugün, İvriz Öğretmen Okulu 1/A sınıfına kaydım yapılarak İvriz Ailesinin bireylerinden biri oldum. 

Böylece ‘’İlkokul Dönemi’’ sona erdi...

Sınıflarımız belli olduktan sonra ilk işim okul kütüphanesine gitmek oldu. 

Kütüphaneye giderken zamanda geriye, 1951 yılı ağustos-eylül aylarına, Ceyhan pamuk tarlalarına gittim. Pamuk tarlasındaki kantarda çalışan mevsimlik işçi statüsündeki üniversiteli Muzaffer Abi belirdi zihnimdeki ekranda.

Muzaffer Abi, ”üniversiteli olmak istiyorsan, kitapların dünyasına girmelisin” demişti. 

İvriz Öğretmen Okulu kitaplar dünyası için bir cennetti. Kütüphanesinde, Milli Eğitim Bakanı  Hasan Ali Yücel döneminde Türkçe’ye çevrilen bütün dünya klasikleri vardı.

Raflardaki kitapları gözden geçirirken İngiliz Çocuk Edebiyatı yazarı Lewis Carroll’un ”Alis Harikalar Diyarında” adlı kitabı dikkatimi çekti.

Kitabı bir süre gözden geçirince, ”Bir tavşan deliğinden harikalar diyarına açılan kapı, küçük bir kız çocuğu ve sadece masallarda olabilecek konuşan hayvanlar… ”

Kitapla birlikte ”denizler altında yirmi bin fersah” adlı kitapla birlikte Natilüs’ün Kaptanı Nemo canlandı birden. Bilim kurgu türündeki kitapları seviyordum. Hayal dünyamı geliştiriyordu.

Tekrar elimdeki ”Alis Harikalar Diyarında” adlı kitaba odaklandım. Arka sayfasındaki özet açıklamada,

Yediği mantarlar ve içtiği iksirler ile bir büyüyüp bir küçülen, hayvanların konuştuğunu, iskambil kartlarının canlı olduğunu gören Alice…

Vardı kitapta.

Adını bir sendroma dahi vermişti bu kitap. 

Alice Harikalar Diyarında Sendromu...

Algısal bir bozukluğa neden olan bu hastalığa sahip kişiler, cisimleri olduklarından büyük ya da küçük görebilir, ses ve zaman algısı bozulabilirdi.

Kütüphanede görevli öğrenci, adıma bir kart açarak, kitabın adını ve geri vereceğim tarihi yazdıktan sonra ”Alis Harikalar Diyarında” adlı kitapla ayrıldım kütüphaneden.

Mutluydum, dünyalar benim olmuştu. Kitapların dünyasına da ilk adımı atmıştım.

22 Eylül 1958 Pazartesi günü başlayacak olan Eğitim ve Öğretim yılıyla, geleceğime yön verecek olan ‘’İvriz Dönemi’’ başlayacaktı.

12 Kasım 2022 Cumartesi

İVRİZ ÖĞRETMEN OKULU SÖZLÜ SINAVLARI


 17 Eylül 1958 Çarşamba, İvriz…

Sözlü sınavların başlayacağı önemli ve heyecanlı bir gün bugün…

İvrizli olabilmek için biraz sonra başlayacak olan sözlü sınavlarda başarılı olmamız gerekiyor.

Aday öğrencilerin sorumluluğunu almış nöbetçi öğrencilere göre heyecanlanacak bir durum yok, rahat olmamız ve kendimize güvenmemiz gerekiyor.

Denilse de heyecanımız doruk noktasında.

Aday öğrencilerle velileri ayrı zamanlarda yemekhaneye alınarak sabah kahvaltısı verildi.

Kahvaltıdan sonra bayrak merasiminin yapıldığı alanda aday öğrenciler toplandı. Velilerimiz de alanın yanlarına konulmuş olan sıralara oturtuldu.

Sınavları organize etmekle görevli Müdür Yardımcılarından biri,

-Sevgili çocuklar, öncelikle hepiniz hoş geldiniz. Bugün saat 10,00’da başlayacak olan sözlü sınavlarımız için üç komisyon oluşturuldu. Ayrıca sizlere yol göstermek ve yardımcı olmak üzere de üç öğrencimizi görevlendirildi. İlk öğrencimiz 20 kişinin adını okuyacak ve adı okunanları birinci sınav komisyonuna götürecek. Ad okunuş sırasına göre de sınava girilecek.

Ben ikinci sınav komisyonunda ve birinci sırada yer almıştım. 

Böylece, fazla heyecanlanmama gerek kalmadan saat 10,00’da sınava alındım.

Sonraki günlerde öğrendiğime göre, üç kişilik sınav komisyonunda Türkçe Öğretmeni Mehmet Ali Aladağ, Matematik Öğretmeni Ömer Canbazoğlu ve Fen Bilgisi Öğretmeni Mehmet Baş vardı.

Diğer aday öğrencilerden farklı bir yapım ve özgüvenim vardı 5 farklı il ve ilçede ilkokulu bitirdiğim için. 

Üstelik kitap kurdu olmanın yanı sıra günlük tutmuş  biriydim.

-Günaydın öğretmenlerim…

Diyerek oturdukları masaya iyice yaklaştım. Komisyon Başkanı olduğunu sandığım babacan görünüşlü Mehmet Ali Aladağ önündeki notları bir süre karıştırdıktan sonra bana dönerek,

-Günaydın evladım. Heyecanlı mısın?

-Biraz heyecanlıyım öğretmenin.

-Mehmet, elimdeki notlara göre Bulgaristan doğumlusun... Bir süre önündeki notları karıştırdıktan sonra,

-Üstelik Türkiye vatandaşısın. İvriz Öğretmen Okulu’nda bir ilksin. Bize de oldukça ilginç geldi. Kendini biraz tanıtır mısın? Türkiye’ye geldiğiniz tarih ve nerelerde ilkokulu okuduğunla ilgili olarak başlayabilirsin.

Dedikten sonra diğer komisyon üyelerine bakarak onaylamalarını istedi. Onaylandığı anlaşılınca, Ömer Canbazoğlu,

-Anlat bakalım Mehmet. Öncelikle Akıncı Soyadı nereden geliyor.

-Efendim, biz Bulgaristan’da 5 kişilik Ahmet Mustafa Durgud ailesiydik. Babam, babasının adı Mustafa Durgud’ u soyadı olarak kullanılıyordu. 26 Nisan 1951’de Edirne Karaağaç İstasyonu ile Türkiye’ye giriş yaptıktan bir gün sonra yeni soyadlarımızla birlikte yeni doğum kağıtlarımız verildi. Yeniden doğmuştuk Türkiye’de…Babam ”Akıncı” Soyadını uygun görmüş. Ahmet Mustafa Durgud ailesi olarak girdiğimiz Edirne’de Ahmet Akıncı Ailesi olmuştuk.

İlgiyle beni dinleyen komisyon üyelerinden Mehmet Baş,

-İlginç…Sonra nasıl gelişti olaylar Mehmet?

-Öğretmenim, ince hastalık teşhisi konulan anamın tedavi edilmesi amacıyla hastaneye yatırdılar, babamı da refakatçi olarak Edirne’de alıkoydular. Yedi kişilik Halil dedem, ki Bulgaristan’dan kurtulduğu için, Kurtuldu Soyadını almıştı. Yedi yaşında olan ben, 5 yaşındaki kardeşim Mustafa ve 2 yaşındaki kardeşim Şaban Halil Kurtuldu dedemin ailesine katılarak, kuş uçmaz kervan geçmez bir konaklama yeri, Elbistan Karahasanuşağı köyüne gönderildik bin bir macera ile.

Anlattıklarım komisyon üyelerinin iyice dikkatini çekmişti. İki ay sonra anamla babamıza kavuştuğumuzu, en küçük kardeşim Şaban’ı Hasanköy’ de toprağa verdiğimizi, aç kalmamak için Çukurova pamuk tarlalarında mevsimlik işçi olarak çalıştığımızı, ilkokulu beş değişik il ve ilçede bitirdiğimi, ayakkabı boyacılığı, simitçilik, halka tatlısı satıcılığı yatığımı anlattım.

Oldukça ilgilerini çekmiştim. Mehmet Ali Aladağ,

-Bravo Mehmet… Desene, feleğin çemberinden geçerek, büyümek zorunda kaldın kısa sürede. Söyle bakalım, İvriz Öğretmen Okulu nereden aklınıza geldi.

-Efendim… Babam, geçen yıl yaz döneminde Bor’da emekli Türkçe Öğretmeni Necati Bey’in meyve bahçesinde mevsimlik işçi olarak çalışıyordu. Köy Enstitüsü kökenli olan Necati Bey bize hem yardımcı oldu hem de Bor 29 Ekim İlkokulu 5.sınıfına yazdırdı.

-Dur bakalım Mehmet…Sen Niğde Misli İlkokulu mezunu değil misin?

Dedi Mehmet Ali Aladağ.

-Misli İlkokulu mezunuyum öğretmenim. Bor’da yaklaşık 3 ay okuduktan sonra, zorunluluktan ötürü Misli’ye gitmek zorunda kaldık. Birinci sınıfa da Misli’de başlamıştım zaten.

-Bor’daki emekli Türkçe öğretmeni, öve öve bitiremediği İvriz Öğretmen Okulu’nu yere göğe sığdıramamıştı. Diğer taraftan Misli Köyü İlkokulu Başöğretmeni Bayezid Tuna Öğretmenim de bir yıl boyunca İvriz sınavlarına hazırladı. İvriz’in kurtuluşumuz olacağını söylemişti. Aydınlık Türkiye’nin yolu Köy Enstitüleri ve ardılları olan Öğretmen Okullarından geçer demişti.

Biraz daha anlatacaktım ki komisyon başkanı olduğunu sandığım Mehmet Ali Aladağ, diğer arkadaşlarına ”başka sorusu olan var mı?” dercesine bakınca, her ikisi de başka soruları olmadıklarını söylediler.

-Çıkabilirsin Mehmet. Hayat hikayen oldukça zorlu ve hüzünlü ama başarıyla atlatmışsın. Bundan böyle de aynen sürdür. Ülkemize yararlı, aydınlık Türkiye’nin kuruluşuna katkıda bulun.

Çıktığımda, kesinlikle kazandığıma inancım tamdı. Bulgaristan doğumlu oluşum nedeniyle, sadece hayat hikayemi dinleyen komisyon üyeleri başka soru sorma gereğini duymamışlardı. Başarılı olacağıma inanmışlardı. Öyle algılamıştım.

Komisyon salonu çevresinde oturmakta olan babamın yanına giderek, ”kazandığımı sanıyorum baba.” dedim. 

Gözleri ışıldadı, gülümsedi, sevgi ve gururla baktı bana…

BİR YIL SONRA ÇAPA ÖĞRETMEN OKULU MİSAFİRİYİM

15 Haziran 1964 Pazartesi, İstanbul... Bugün sabah kahvaltısından sonra birden, zamanda 2 yıl geriye, İstanbul Çapa Öğretmen Okulu'a git...