ESKİ BİR RUM KÖYÜ MİSLİ NİĞDE

 

Misli Köyü, kumların ve mağaraların sessizliğinde saklı bir hatıradır. Yeşilova’dan başlayan yolculuk, tren raylarının metalik şarkısıyla Hüyük’e varır; oradan öküz arabalarının ağır adımlarıyla köyün kapısına ulaşılır. Fakat kapı, bir ovaya değil, susuzluğun ve gölgesizliğin hüküm sürdüğü bir boşluğa açılır.

Ağaçsız, akarsusuz bu topraklarda tek yükselen yapı, Rumlardan kalma kilisedir: taşların sessizliğiyle zamana direnen bir anıt. Çiftçilik sorusu, güneşin kavurucu ışığında zihni kemiren bir bilmeceye dönüşür. Babalar mağara girişlerini ev belleyip tente kurar, analar tandır ateşini yakmak için tezek arar.

Hatice Teyze’nin gülümsemesi köyün susuzluğunu unutturur; Osman’ın çocukça çekiştirmeleri mağaraların derinliğini oyun alanına çevirir. Mislinin insanları, 1924 mübadelesinin göçmenleri, Selanik’ten gelen Türklerdir. Bir kısmı geri dönmüş, kalanlar ise yeraltında yaşamaya alışmıştır.

Gece çökerken yataklar harman yerine serilir. Rüyalar, pamuk tarlalarının beyazlığıyla, dağların virajlarında sallanan kamyon kasalarıyla, çocukluğun oyunlarıyla birleşir. Misli, bir köy değil, bir hafıza mekânıdır: Rum kilisesinin taşlarında, mağaraların serinliğinde, göçmenlerin ekmek kokusunda saklı bir hatıra.

Ve yıllar sonra, Kapadokya’nın kapısının Niğde olduğunu öğrenince, bu mağaraların aslında bir eşik olduğunu fark eder insan: geçmişle gelecek arasında, göçle kalıcılık arasında, susuzlukla bereket arasında duran bir eşik. Misli, kumların ve mağaraların şiiridir.

7 Temmuz 1952 Pazartesi, Misli Köyü…

5 Temmuz Cumartesi günü, Yeşilova’nın 7 km güneybatısında bulunan Yarbaş Tren Garından bindiğimiz trenle, yaklaşık iki günde, 320 km yol alarak Hüyük Tren Garına ulaştık. Hüyük’ten temin edilen öküz ve at arabalarıyla da, yaklaşık 6 km kuzey batısındaki Misli ‘ye geldik.

Amanos Dağlarının batı yamaçlarındaki Düziçi ovasındaki Yeşilova Köyü’nden sonra, üzerimde terkedilmiş duygusu bırakan, kum ve altındaki mağaralardan oluşan Misli Köyü beni hayal kırıklığına uğrattı.

Köye girdiğimizde, Elbistan köylerinde karşılaştığımız mezra tipi bir yerleşim beni şaşkına çevirdi. Elbistan köylerinden farkı, ortalarından geçen dereler ve çevresindeki ağaçlar yerine burada kum ve mağaralar vardı.

Tek bir dikili ağaç yoktu köyde, haliyle akarsu da yoktu.

Bir süre çevreyi dikkatlice taradığımda, Rumlardan kalma olduğunu öğrendiğim devasa bir yapı, Rum Kilisesi gözüme çarptı.

Akarsuyun olmadığı, kumlarla kaplı bu köyde çiftçilik yapabilir miydik?

Sorusu kafamı kurcalamıştı, kurcalamaya da devam edecekti.

Çiftçilik yapabilmek önemliydi. Okuma yazması olmayan aile reislerinin çiftçilikten başka bir becerileri yoktu çünkü.

Ben bunları düşünürken, Aile reisleri, kendilerince uygun yerleri geçici konaklama yeri olarak seçti. Babam bir mağara girişinin olduğu yeri seçmişti.

Eşyalarımızı indirip, yerleştirdikten sonra, kavurucu güneşten korunmak için, öncelikli olarak bir tente yaptı babam. Anam ve diğer ailelerin anaları da karnımızı doyurma sorununu çözmeleri gerekiyordu.

Un çuvalları ve tandırlar ortaya çıktı. Ateş yakmak için de, bizi görmeye gelen Mislilerden yardım istedik. Bir süre sonra da yakacak olarak hayvan dışkısı ve saman karışımından yapılmış olan tezeklerden geldi.

Sonraki yıllarda unutulmazlarım arasına girecek Osman ve annesi Hatice Teyze ile yanıştık bu arada.

Güler yüzlü, her halinden insancıl, yardım sever bir izlenim bırakan Hatice Teyze bir taraftan anama yardım ediyor bir taraftan da köy ve köydekilerle ilgili bilgiler aktarıyordu. Ben de anlattıklarının hiçbirini kaçırmamak için, can kulağıyla dinliyordum.

Köyün sakinlerinin büyük bir bölümünü 1924 yılı Nüfus Mübadelesinde Selanik’ten gelen Türkler oluşturuyordu.

Akarsunun olmadığı, sulu tarımın yapılamadığı köyde yeterli üretim ve gelir yoktu.

Bu nedenle köydeki gençler yaz aylarınad mevsimlik işçi olarak, başta Çukurova olmak üzere, diğer illere gidiyorlardı. Zaten, 1924 Mübadelesi ile gelenlerin bir bölümü de Yunanistan’a geri dönmüştü.

Yaşamlarını yerüstünden çok yeraltında geçiren Ortodoks Rum ve Türklerden kalmıştı Misli.

Geçmişteki Rumlar ile Ortodoks Hristiyanların varlığının en belirgin kanıtı Misli Rum Kilisesiydi.

Ben heyecanla Hatice Teyzeyi dinlerken oğlu Osman da beni çekiştirip duruyordu yakından tanımak ve oyun arkadaşı olarak görmek için.

Her ne kadar 7 yaşında büyümek zorunda kaldıysam da, oyun çocuklarıydık yine de. Üstelik altımızda keşfedilecek yepyeni bir dünya, mağaralar vardı. Yeni tanıştığımı Osman ile mağaraları keşfetmeye çıktım.

Sevmiştim Osman arkadaşımı. İlkokul ve sonrasında hep hatırlayacağım bir arkadaşım olmuştu.

Yıllar sonra, yaptığım araştırmalar ve birkaç kez gezdiğim Kapadokya’nın giriş kapısının Niğde olduğunu öğrenecektim.

Hava iyice kararmaya başladığında çıktık mağaralardan. Anamla babam gecelemek için hazırlık yapıyorlardı.

Osman ile anası Hatice Teyze anama ”birşeye ihtiyacınız olursa Osman’a söylemeniz yeter, elimizden geleni yaparız.” dedikten sonra gittiler.

Yorgun olan bedenlerimizi dinlendirmek ve enerji toplamak için, ileride harman yeri yapmayı düşündüğümüz, yere yataklarımızı serip yattık. Anında uyumuşum.

Gece boyunca rüyalarımda, bazen Ceyhan pamuk tarlalarında pamuk toplarken, bazen Karagözler Köyümüzün karşısındaki Sakar Balkan’a tırmanırken, bazen de kendimi Gavur Dağları’nın virajlarını dönmeye çalışan kamyon kasasında buldum…

Yorumlar

  1. Tren yolculuğunun ardından öküz arabalarının gıcırtısıyla varılan Misli, ilk bakışta bir hayal kırıklığıydı. Ne bir ağaç, ne bir akarsu… yalnızca kum ve mağaralar. Çocuk gözlerin, bu terk edilmiş manzarada bir yaşam kurulabilir mi diye soruyordu.

    YanıtlaSil
  2. Köyün ortasında yükselen Rum Kilisesi, geçmişin en güçlü hatırasıydı. Duvarlarında yankılanan sessizlik, Ortodoks Hristiyanların ve Rumların bir zamanlar burada kurduğu hayatın izlerini taşıyordu

    YanıtlaSil
  3. Rum Kilisesi, Kilise, köyün belleğinde hem ihtişam hem de terk edilmişlik duygusunu bir arada barındırıyordu.

    YanıtlaSil
  4. Misli’nin ruhu, Rumların geçmişi ile göçmen Türklerin bugünü arasında sıkışmıştı. Kapadokya’ya açılan kapı olarak Niğde’nin konumu, köyü yalnızca bir yerleşim değil, aynı zamanda bir geçiş mekânı haline getiriyordu.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANKARA YÜKSEK ÖĞRETMEN OKULU DÖNEMİ

A.Ü. Fen Fakültesi Öğretim Kadrosu

AYÖO Beşevler Yerleşkesi