OSMANİYE KARAÇAY MAHALLESİ
Takvim
yaprakları 17 Ağustos 1954’ü gösteriyordu. Osmaniye’nin
sıcağı, Karaçay Deresi’nin şırıltısıyla serinlemeye
çalışırken, Karaçay Mahallesi’nde hayat her zamanki mütevazı
akışındaydı. Burası, kapıların kilitlenmediği, yoksulluğun
"yoksunluk" sayılmadığı, ekmeğin ve kederin
bölüşüldüğü bir sığınaktı.
Mehmet ve ailesi için bu mahalle, sadece bir yerleşim yeri değil; 1951 yılında Bulgaristan’ın Karagözler köyünden başlayan yorgun bir göç hikayesinin soluklandığı bir limandı. Taşındıkları evin sahibi Halil Amca, sanki bir ev sahibi değil, bir baba gibiydi. "Eksik kalmasınlar, ezilmesinler" diye ayda sadece 15 Lira kira alıyor, göçmen bu aileye kol kanat geriyordu. Eşi Ayşe Teyze ise bahçesinden kopardığı domatesi, biberi onlarla paylaşıyor; hatta onlara daha önce hiç görmedikleri mor bir sebzeyi, patlıcanı tanıtıyordu. Annesi o patlıcanları öyle bir kızartıyordu ki, çocukların gözünde her biri birer bifteğe dönüşüyordu.
O yıllarda Karaçay’ın sokaklarında kuzu ve oğlak sesleri eksik olmazdı. Hayvanlar kesilir, mahalleli taze etini alırdı. Ama bu aile için asıl hazine, çoğu kişinin yüzüne bakmadığı, kasapların bedava verdiği sakatatlardı. Evin Anası, her sabah erkenden ocağı yakar, küçükbaş hayvanların ayaklarından şifa niyetine paça çorbası kaynatırdı. Jelatiniyle donan, proteiniyle güç veren bu çorba, sadece karınlarını doyurmakla kalmaz; onlara hayata tutunma gücü verirdi. Halil Amca’nın dediği gibi, bu sakatatlar protein deposuydu ve bedava olması, bu yoksul ailenin en büyük şansıydı.
Karaçay Deresi’nin kıyısındaki yabani meyvelerle karınlarını doyurup, derenin adacıklarında oyunlar oynayan Mehmet için bu mahalle, dayanışmanın kitabının yazıldığı yerdi. Ancak sadece bahçeden gelen sebze ve bedava sakatat yetmiyordu, yaşam devam ediyordu ve ailenin diğer fertleri için de iş bulma vakti gelmişti.
Güneş batarken, Karaçay’ın serin suları akmaya devam ediyor, bu küçük göçmen aile ise Halil Amcalar gibi güzel insanların gölgesinde, yeni bir yuvanın sıcaklığını yüreklerinde hissediyordu.
Osmaniye’nin Karaçay Mahallesi; Karaçay Deresi kıyısında kendi halindeki insanların huzur içinde yaşadığı, komşusuna güvenip evinin kapılarını açık bıraktığı, dayanışmanın öneminin bizlere aktarıldığı yoksul fakat yoksun olmayan bir mahalleydi.
Ev sahibimiz Halil amca gönlü zengin insanlardan biriydi. Alınmayalım ve ezilmeyelim diye ayda 15 Lira ev kirası almıştı babamdan. Unutulmazlarım arasına girecekti Halil amca ve ailesi. Diğer taraftan pamuk tarlalarında toprağa verdiğimiz Halil dedemi anımsatıyordu bana. Rahmetli Dedem gibi kültürlü birisiydi.
1951 yılının Mart ayında Bulgaristan’ın Karagözler Köyünden başlayan göç maceramızı da öğrenince bize daha bir sevecen davranmış, korunması gereken bir aile muamelesi yapmıştı Halil Amca ve eşi Ayşe Teyze.
Ayşe Teyze, bahçesinde yetiştirdiği sebzelerden domates, biber, salatalık veriyordu bize. Verdikleri sebzelerden biri de ilk kez gördüğümüz mor renkli Patlıcandı. Anam patlıcanları dilimler halinde kesip, kızarttıktan sonra bize biftek niyetine yediriyordu.
1954’lü yıllar koyun, kuzu ve danaların sokaklarda kesilerek satıldığı dönemlerdi. Kesilen hayvanların sakatatları isteyenlere bedava verilirdi.
Sakatat deyip geçmeyin...Sakatat, kesimi yapılan hayvanların kasları dışında kalan yenebilir kısımlarına verilen isimdi. Küçük ve büyükbaş hayvanların yenilebilir tüm iç organları sakatat sınıfına giriyordu. Bunlar yürek, ciğer, böbrek, dalak, işkembe, koç yumurtası, kuzu gömleği, ince ve kalın bağırsaktı.
Ayrıca hayvanın baş kısmından elde edilen kelle, dil ve beyin de sakatat sınıfına girerdi. Bunların dışında koyunlardan elde edilen kuyruk yağı, sığır kuyruğundan elde edilen pöçük eti, koyun ve sığırların ayaklarından elde edilen paça da sakatat çeşitlerindendi.
Sakatat protein açısından zengin olmanın yanı sıra, başta D vitamini olmak üzere, tüm yağda eriyen vitaminleri ve yağ asitlerini içermesi bakımından da önemli birer besin seçeneğidir demişti ev sahibimiz.
Küçükbaş hayvanların arka ayakları daha büyük ve etli oluyordu. Sakatat yönden oldukça zengindik…Protein ihtiyaçlarımız bedava sakatatlarla karşılanıyordu.
Sakatatların her parçasını çok iyi değerlendiren anam sabah kahvaltılarında ayak paça çorbası hazırlardı. Küçükbaş hayvanların, özellikle kuzunun ayaklarının özel işlemlerden geçirildikten sonra kaynatılıp terbiye edilmesiyle hazırlanan ayak paça çorbası, sabahları şifa niyetine içiliyordu. İçerdiği jelatin sayesinde sağlığa faydalı olduğunu öğrenmiştik.
Paça çorbası tüketilmez ve bekletilirse, içindeki jelatin soğudukça katılaşıyor ve donuk bir kıvam alıyordu. Bu oluşum hayvanın doğal beslendiğine dair önemli bir ipucuydu. Çünkü doğal beslenen hayvanların kolajen yapısı gelişmiş oluyor ve bu da ondan elde edilecek ürünlerin suyunda jelatin oranının yüksek olmasını sağlıyordu.
Ev sahibimizin ikram ettiği sebze ve meyveler ile Karaçay Deresi adacıklarıyla kıyılarındaki yabani meyve ağaçlarından edindiklerimizin dışında diğer zorunlu giderlerimiz için paraya da ihtiyacımız vardı. Babam dışında Aile bireylerine de iş bulunmalıydı.
Bulundu da...

Karaçay Mahallesi, Karaçay Deresi kıyısında, insanların birbirine güvendiği, kapıların açık bırakıldığı, yoksul ama dayanışmanın güçlü olduğu bir yer olarak betimleniyor.
YanıtlaSilYazarın ailesinin 1951 yılında Bulgaristan’ın Karagözler köyünden başlayan göç yolculuğu ve Osmaniye’ye yerleşme süreci anlatılıyor.
YanıtlaSil