ELVEDA KARAGÖZLER

 


23 Nisan 1951 Pazartesi, Karagözler Köyü…

23 Nisan 1951 Pazartesi… Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın Anavatan’da coşkuyla kutlandığı o şanlı günde, sınırın bu tarafında, atalarımızın 600 yılı aşkın süredir can suyu verdiği topraklarda, tarihin en hüzünlü ve en amansız göç destanlarından biri yazılıyordu. Dışarıda demiri kesecek kadar keskin, acımasız bir ayaz; içeride ise asırlık yurtlarından sökülüp atılmak üzere olan bir halkın vakur telaşı vardı.

Anamın seslenmesinden önce açtım gözlerimi o sabah. Karagözler’deki o son kahvaltı, boğazımızdan geçen bir rızıktan ziyade, toprağımızla helalleşme ayini gibiydi. Babamın akşamdan kan ter içinde, adeta bir ömrü sığdırırcasına bağladığı denkleri sırtlanırken, çocuk omuzlarıma binen yükün ağırlığı sadece yatak yorganın değil, koca bir tarihin yüküydü. Ev eşyaları, kap kacak ve hatıralar… Hepsi büyük kasalı, üstü açık bir kamyonun soğuk sacına diziliyordu. Ayazdan donup kalmayalım diye kilimlerden örülen o derme çatma çadır, bizim fırtınanın ortasındaki ilk sığınağımızdı.

Sonra, gökle toprağın feryat ettiği o an geldi: Vedalaşma.

Aynı kandan, aynı candan beslenen ataerkil aileler, bıçakla kesilir gibi ortadan ikiye bölünüyor; geride kalanlar ve bilinmeze gidenler gözyaşlarından bir nehir fışkırtıyordu. Birbirine kenetlenen eller, bir daha kavuşup kavuşamayacağını bilmeyen gözler, rüzgara karışan helallik feryatları… “Aman bizi unutmayın! Hakkınızı helal edin!” nidaları, Karagözler’in semalarında asılı kalıyordu.

Biz çocuklar ise ne geçmişi tam sığdırabiliyorduk kalbimize, ne de geleceği. Mahalle arkadaşlarımızdan, can dostlarımızdan koparılıyorduk. Gitmek; sadece bir şehirden bir şehre geçmek değil, çocukluğumuzu o karların üstünde bırakmaktı. Biz birbirimizden kopamazken, zamanın ve kaderin dilinden konuşan Halil Dedem, o gök gürültüsünü andıran sesiyle seslendi koroya: “Ayrılın artık birbirinizden, yolcu yolunda gerek. Üstelik ayaz var!”

On aile, Şumnu Tren İstasyonu’na doğru yol alacak olan o ölümcül kamyon kasasına istiflendi. Savaş taktiği gibiydi yerleşimimiz; en korunaklı, en iç kısma yaşlılar ve biz çocuklar yerleştirildik. Önümüze kadınlar birer kalkan oldu, en arkaya ise ailenin reisleri, rüzgârı göğüsleyen birer kaya gibi dikildi. Kamyon hareket ettiğinde, kurt sürüsüne yakalanmış koyunlar gibi birbirimize sokulduk; birbirimizin nefesiyle, birbirimizin kanıyla ısınmaya çalıştık.

Karagözler ile Şumnu arasındaki o 55 kilometrelik yol, asırlar gibi uzadı. Yüzümüzü bir kırbaç gibi döven rüzgâr ve iliklerimize kadar işleyen o balkan ayazı, bizi dondurmak için ant içmişti. Biz ise donmamak için, birbirimizin can sıcaklığına daha da gömülüyorduk.

Saat 16.00 sularında Şumnu Tren Garı’na vardığımızda, karşılaştığımız manzara bir mahşer yeriydi. Gar ana baba günüydü; civar köylerden sökülüp gelen 700-750 kişilik devasa bir göçmen ordusu, kader ortaklığı yapıyordu rayların kenarında. Yol boyunca bizi ayakta tutan tek bir ümit vardı: "Trene bindiğimizde ısınacağız." Fakat gurbet, ilk sillesini daha tren garında vurdu yüzümüze. Evdeki hesap çarşıya uymamıştı. İlk göçmen kafilesini alan o son tren, arkasında kapkara bir duman bırakarak çoktan ufukta kaybolmuştu.

Şimdi o dondurucu ayazın ortasında, bize tahsis edilecek yeni bir kara treni beklemek üzere, göçün o kapkara yarını belirsizliğine terk edilmiştik. Yolculuğun henüz ilk adımında, istasyonun gri tavanına bakarken içimizi kaplayan o karamsar ruh hali, esarete karşı atılan ilk ve en ağır çentiğin resmiydi. Karagözler geride kalmıştı, anavatan uzaktaydı; biz ise rayların üzerinde, iki dünya arasında asılı kalmış bir halkın çocuklarıydık.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Beşevler Günlüğü – 26 Şubat 1967

AYÖO Beşevler Yerleşkesi

TARIM ÖĞRETMENİM SALİH ZİYA BÜYÜKAKSOY