Göç Anıları Bölüm 1
Göç Anıları Bölüm 1
Emine ve Ahmet Akıncı anısına…
Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani düşmanla sonuna kadar dövüşenler, çekilen ordunun ric’at hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir.
KEMAL ATATÜRK
Bütün mal varlığımızı bedelsiz olarak bırakıp, beş parasız gönüllü ve Serbest Göçmen olarak göçmüştük 1951 yılında Bulgaristan’dan.
Zor du göçmen olmak. 1951'den 1981'e kadar, 30 yıl sürekli göç yaşadık yerleşik düzen kuruncaya kadar. Bu süre içinde, başlangıçta Maraş Elbistan Hasanalili Köyü olmak üzere, Ceyhan pamuk tarlalarında mevsimlik işçi, Osmaniye, Yeşilova, Niğde Misli (Konaklı), Mersin ve Niğde Bor olmak üzere dolaştık durduk.
Aynı Dil, aynı Gelenek ve Görenekler ve ortak Dini İnanışlar olmasına rağmen yabancı muamelesi gördüğümüz zamanlar oldu.
Araf’taydık. ”Ne İsa’ya ne de Musa’ya” deyimi tam da bizler içindi.
Göçün ve göçmenliğin ne olduğunu ve 74 yıllık yaşam serüvenimizi ”ANILAR’’ başlığı altında, yazı dizisi haline getirerek, anlatmak istedim.
Geçmişimizi bilelim ki hem kendimizi hem de ülkemizi ona göre yönlendirelim. Diye düşündüm.
Doğduğum Köy Karagözler...
Bulgaristan Şumnu (Şumen) iline bağlı Karagözler Köyü göç hikayemizin başlangıç konumudur.
Anam Emine, 1944 yılında, mısır çapalarken doğurmuş beni. Sorduğumda öyle söylemişti. Babam Ahmet askerdeymiş. Bulgar Hükümeti, Türklerin eline silah vermektense, yaz aylarında kanal açmada görevlendiriyormuş üç yıl süreyle.
On sekiz ay sonra kardeşim Mustafa, 5 yıl sonra da diğer kardeşim Şaban doğdu. Böylece 5 kişilik Ahmet Mustafa Durgud Ailesi olduk.
Atalarımın doğup, büyüdüğü ve bu dünyadan göçtüğü Karagözler Köyü Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda, bir bakıma Karadeniz Bölgesinde, Şumnu İlinin Preslav İlçesine bağlı en gelişmiş köylerden biri olarak bilinmekteydi.
Deli Orman bölgesinde bulunan Şumnu ya da Şumen, 1389 yılında Çandarlı Ali Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılmış, Osmanlı döneminde askeri üs ve doğal kale görevi yapmıştı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, önemli bir askeri ve stratejik merkez olmuştu.
Şehirde Osmanlı döneminden kalma birçok tarihi eser bulunmaktadır. Bunlar arasında 1741 yılında Şerif Halil Paşa tarafından yaptırılan Tombul Camii ve medresesi öne çıkmaktadır.
Türklerin yoğun olarak yaşadıkları Deliorman Bölgesi, adını eskiçağlardan beri sahip olduğu sık ve gizemli ormanlardan almaktadır. En eski sakinleri Traklar olan bölgenin önemli şehirleri Varna, Rusçuk, Şumnu, Razgrad ve Filibe’dir.
Deliorman bölgesi, coğrafi konum olarak, Balkan Dağları ve Tuna nehri arasında kalan geniş, düz ve verimli bir ovadır. Bölgede yaşayan Türkler çoğunlukla kırsal kesimlerde yaşamakta ve tarımla geçimlerini sağlamaktaydı.
Bölgenin en gelişmiş köylerinden biri olan Karagözler Köyü de Deli Orman Bölgesinde bulunan Sakar Balkan eteklerinde kurulmuştu.
Karagözler, Karadeniz’e kıyısı olan Varna'ya 90 km, Şumnu'ya 50 km uzaklıktaydı.
Bağlı bulunduğu ilçe Varbitsa yaklaşık 10 km doğusunda olup, Ekonomisi çoğunlukla tarım ve hayvancılığa dayanır. Sonbahar aylarında gerçekleştirilen Varbitsa Panayırı az da olsa ekonomiye katkı yapar. Bulgar nüfusla birlikte yaşayan Türkler çoğunluktadır.
Çarlar Şehri Preslav ise köyümüzün 40 km kuzey-doğusundadır. Preslav ya da Veliki Preslav Bulgar Krallığının ikinci başkentiydi. 893 yılında ana şehir olarak ilan edildikten sonra Bulgaristan’ın önemli önemli kültür ve edebiyat ocağı olarak gelişmişti.
Doğduğum Köy Karagözler de bu gelişmeye bağlı olarak Bulgaristan’ın en gelişmiş köylerinden biri olacaktı.
Varbitsa kasabası ile bağlı 21 köyün bulunduğu Gerlova, alçak düzlükleri ve tarıma elverişli toprakları kapsıyordu. Dağların ortasında, nispeten küçük bir yüksek ovaydı.
Gerlova alçağından geçen Kamçı Suyu, kuzeydeki Preslav Pass olarak bilinen Derbent Boğazını aşıp, eski Başkent Preslav harabeleri yanından geçtikten ve 191 km doğuya aktıktan sonra Karadeniz’e dökülürdü.
Günümüzde kasaba statüsünde olan Varbitsa, dağ sırtının “geri” tarafındaki, kuzey yamacında yer aldığı için ovaya hâkim konumda olunca, bu düzlüğe “Geri-ova, Geril-ova” denmiş, sonradan Gerlova olmuştur.
“Gerlova bölgesi” ise, Varbitsa’dan 60 km kadar kuzeye devam eden ovaları kapsar ve Deliorman sınırlarıyla bütünleşir.
Verimli topraklar üzerindeydi Karagözler Köyü. Evimizin penceresinden görülen, sık ormanlarla kaplı ve heybetli dağın Sakar Balkan olduğunu öğrenmiştim Kerim dayımdan.
Sakar Balkanın içinde görülmeye değer mağaralar olduğu gibi, çıplak tepe denen zirvesine çıkıldığında, Gerlova Alçağı denen bütün ovayı rahatlıkla görebileceğimizi anlatmıştı.
Dağ florası olarak bilinen bitki çeşitliliği Sakar Balkanın bilim adamları ve çevreciler tarafından ilgi odağı olduğunu öğrenmiştim sonraki yıllarda. Sakar Balkanı benimsemiş, bize ait duygusuyla yaşamıştım.
Tipik Balkan ikliminin özelliklerini taşımakta olan köyümüzde kış ayları sert ve yoğun kar yağışlı, yazları ise sıcaktı.
Köyün geçim kaynağı hayvancılık ve tarımın yanında odun işçiliğiydi. Sakar Balkan’dan elde edilen odunlar geçim kaynaklarından biriydi. Tarım olarak buğday ve arpanın yanında daha çok tütün ve çilek üretimi yapılmaktaydı.
Bölge kurşun, çinko, krom, manganez ve altın gibi madenler bakımından zengindi. Ülkeyi neredeyse baştanbaşa gezen sorumsuz ve haylaz amcamın anlattıklarına göre, Tuna ve Meriç nehirleri Bulgaristan’ın en önemli iki akarsuyuydu. Meriç nehri havzası Bulgaristan’ın neredeyse üçte birini kaplamaktaydı.
Sakar Balkan eteklerindeki köyde, evimizin yanından geçen bir dere ve dereden sonra yaklaşık 600 metre uzakta da ‘’Aşağı Mahalle’’ bulunuyordu.
Köydeki derenin bizden ayırdığı ”Aşağı Mahalle” olarak bilinen yerleşim biriminde nenem Fatma, dedem Halil, dayılarım Hüseyin, Kerim, Yusuf ve Mustafa ile teyzem Cemile kalabalık bir aile oluşturuyordu.
Yörenin en gelişmiş köyü olan Karagözler'de, neredeyse hiç, okuma yazma bilen yoktu. Anadilde eğitim yasak olduğundan, Türkçe eğitim veren okullar kaldırılmıştı.
Ahmet Mustafa Durgud Ailesi...
Soyadı kanunu olmadığından, erkekler soyadı olarak babalarının isimlerini kullanıyorlardı. Babam Ahmet, soyadı olarak babası Mustafa Durgud adını kullanınca, Ahmet Mustafa Durgud olarak nüfus kütüğüne geçmişti.
Böylece Ahmet Mustafa Durgud Ailesi olmuştuk.
Baba tarafından, nine dediğim babaannem ile dedemi hiç tanımadım. İkisi de bizler doğmadan vefat etmişlerdi.
Babamın babası Mustafa Durgud dedem köyde varlıklı biriymiş. Soyağacımız ‘’Durgud'' sülalesi olarak bilinirmiş. Rahmetli anamın deyimiyle dedem, ”Deli Durgud” olarak anılırmış köylüler tarafından.
Mustafa Durgud dedem, ölünceye kadar anam ve babamla yaşadığı için, evi bize vasiyet etmiş. Durgud dedemden kalma evimiz, köydeki diğerleri gibi, kerpiç duvarlıydı. Çamurla sıvanmış ve değişik renklerdeki toprakla boyanmıştı.
Odaların zeminindeki tahta üzerine hasır, üstüne de kilim serilmişti. Duvarlardan biri boydan boya ahşaptan yüklük dolabı olarak düzenlenmişti. Kalktıktan sonra yataklar buraya konulurdu.
Duvarlara dayanmış kerevetler üzerinde, 5 yastık ve 3 minderden oluşan berde takımları kullanılmıştı. Odaların kapı arkalarında, genellikle perde ile kapatılmış üçgen raflar bulunurdu. Duvarlardan biri boydan boya ahşaptan yüklük dolabı olarak düzenlenmişti. Kalktıktan sonra yataklar buraya konulurdu
Duvarlarından birinde uzun bardak rafı, peçe ve soba borusu bacası olurdu. Bir başka duvarda ise gösterişli, nitelikli eşyanın konulacağı özel raflar ve çiçeklik olarak da kullanılan, evin salonuna bakan küçük bir penceresi vardı.
Köyümüzdeki Türk evleri iç ve dış avlu olmak üzere iki bölümden oluşmaktaydı.
İç avlu harem olarak adlandırılabilecek, asıl hane halkının zaman geçirdikleri bölümdü. İç havluda mor menekşeler, sardunyalar ve diğer çiçekler bulunmaktaydı.
Kerpiç, taş ve ağaçtan çevrili duvarla sokaktan ayrılan dış avluda elma, armut, erik ve kiraz ağaçları vardı. Ayrıca, tarımla uğraşıldığı için tarım araçları ve ahırlar da dış avluda bulunmaktaydı.
Dövenle harman hasadı yapılacak kadar büyük boş bir alan da bırakılmıştı. İlk yıllarda dış avlu, komşu olduğumuz Mustafa amcamla ortak kullanılmaktaydı.
Babamın dertlenirken anlattıklarına göre, amcam biraz sorumsuz biriydi. Her fırsatta evden ayrılıp aylarca amaçsızca gezdiği ve haytalık yaptığı olurmuş. Kendi işlerini de babama yıkarmış.
Bu nedenle, bir süre sonra dış avlu ikiye bölünmüş. Evlerimiz arasına sınır çekilmişti. Bu sınırdan sonra Mustafa amcamla babamın hiç yıldızı barışmamıştı.
Bulgaristan Türkleri...
Yaklaşık 1000 yıllık bir zaman diliminde, Balkanlarda yaşamış olan Bulgaristan Türkleri Oğuzların ve Kıpçakların soyundan gelmiştir.
Kıpçak Türkleri bölgede Proto-Bulgarlar olarak bilinmektedir. Kuraklık nedeniyle çöle dönen Orta Asya'dan batıya göçmeye başlayan Kıpçaklar, 11. yüzyılda Rus beyliklerine karşı kazandıkları bir dizi savaştan sonra, Karpatlar’a, Balkanlar’a kadar ilerlemişlerdir.
Oğuz Türkleri, ki Anadolu'da Türkmenler olarak bilinir, Anadolu üzerinden Osmanlının gelişme döneminde, gönüllü ya da zorla, bölgeye gönderilen Türklerdir.
Balkanların önemli bir parçası olan Türkler, Bulgaristan’ı geçici bir yerleşim yeri olarak görmemişler aksine kendilerine yurt edinmişlerdir.
Yaklaşık iki asır Karadeniz’in kuzeyi ve Kuban Kafkas sahasını ellerinde bulundurup, Moğol istilasına kadar Avrasya step bölgesine hükmeden Kıpçaklar, Orta ve Yeni Çağ’ın çeşitli Türk topluluklarının teşkilatlanmasında önemli roller üstlenmişlerdir.
Doğu Avrupa'da bulunan Macar, Romen, Bulgar, Rus, Bizans, Gürcü ve Harzemşahlar ile yakın siyasî, iktisadî ve ictimaî ilişkilere girişip bu yerleşik toplumlar üzerinde önemli etkileri olmuştur.
Balkanlara gönüllü ve zorunlu göçler...
Osmanlı Beyliği 1300’lü yıllarda Bizans’a yakın sınır bir bölgede ortaya çıktı. Rumeli’ye geçiş, Osmanlı Devleti’nin büyümesinde en etkili rolü oynadı.
Gelişme Rumeli’de gerçekleşmiş, Edirne Osmanlının İkinci Başkenti olmuştu. Bu nedenle Osmanlı Devleti, Rumeli güdümlü bir Türk- İslam Devletiydi.
Bugün Anadolu ve Anavatan olarak kabul ettiğimiz pek çok şehrimizin fethi, Rumeli’de fethedilen pek çok şehirden sonra olmuştur.
Osmanlı, Rumeli’deki varlığını güçlendirmek ve sürdürebilmek için, Anadolu’daki pek çok Türkmen grubunu (Oğuzlar) sürgünler ve iskânlar neticesinde Rumeli’ye yerleştirdi
Rumeli’ye yerleştirilecek Türkmenlerin, öncelikle gönüllü olması istenmiş, gönüllü olmadıkları takdir de zorla sürgün edilerek fetih edilen bölgeye iskân ettirilmişti.
On dördüncü Yüzyıl ortalarında Türklerin Rumeli’ye geçişi, Balkanlar’ın tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuş, Osmanlı Devleti büyümüş ve 600 yıl sürecek bir imparatorluğa dönüşmüştü.
Balkanlar’ın dağlık ülkelerinden biri olan Bulgaristan’da kurulmuş olan İkinci Bulgar İmparatorluğu 14. yüzyılın sonlarında dağılmış, ortaya çok sayıda küçük krallıklar çıkmıştı.
Osmanlı bu durumu fırsat bilip, Bulgar İmparatorluğu’nun topraklarını fethe (işgale) başlamıştı. 1389’da Çandarlı Ali Paşa tarafından fethedilen Şumnu bölgesi, ki doğduğum Karagözler Köyü de bu bölgede yer alıyordu. Osmanlı döneminde stratejik önem taşıyan askeri üslerden biriydi. Şumnu bölgesine yerleştirilen Türkler ve Türkmenler Osmanlının ileri karakolu olmuş, Viyana’ya doğru büyümesini sağlamıştı.
Osmanlı İmparatorluğu, 14. yüzyıl ortalarından itibaren Balkanlar'da yaklaşık 550 yıl hüküm sürmüştü. Bu dönemde Osmanlılar, Balkan coğrafyasına kültürel, siyasi, ekonomik ve dini alanlarda derin izler bırakmışlardı.
Osmanlının Bayrakları...
İkinci Mahmut dönemine kadar devletin iki bayrağı vardı. Bunlardan ay-yıldızlı yeşil olanı Rumeli topraklarını, yani Rumeli Beylerbeyliğini; ay-yıldızlı al bayrak ise Anadolu ve diğer Asya eyaletlerini temsil ediyordu.
Rumeli Eyaleti, Osmanlı'nın ilk eyaletiydi. Rumeli'deki ilk fetihlerinden sonra, 1362'de oluşturulmuştu. Rumeli'de yapılan fetihlerle birlikte Rumeli Eyaleti'nde Bosna, Budin, Eğri, Kanije, Niş, Silistre, Temeşvar, Uyvar, Varat ve Vidin beylerbeylikleri de oluşturulmuştu.
Rumeli Eyaleti 1826 yılında lağvedilene kadar, Osmanlı Devleti'nde protokoldeki ilk sırada Rumeli Beylerbeyliği yer alıyordu, Anadolu Beylerbeyliği ise protokolde ikinci sıradaydı.
1826 yılında Rumeli Beylerbeyliği kaldırıldı ve bunun yerine Selanik, Yanya, Manastır ve Edirne eyaletleri oluşturuldu ve böylece ay-yıldızlı yeşil bayrak yerine, ay-yıldızlı al bayrak devletin tek resmi bayrağı olarak kullanılmaya başlandı.
Rumeli Eyaleti kaldırılmış olsa da, 1856'da yapılan, Osmanlı armasında Rumeli bayrağı yerini aldı.
Osmanlı belgelerinde, ay yıldızlı yeşil bayrakla ay yıldızlı kırmızı bayrağın yan yana dalgalanması, devletin iki coğrafi parçadan oluşan bütünlüğe vurgu yapmaktaydı.
Rumeli'de Osmanlı Dönemleri...
1. Balkanlarda İlerleyiş ve Hakimiyetin Sağlanması (1354-1683): Osmanlı askerleri, 1354 yılında Orhan Bey'in oğlu Süleyman Bey komutasında Gelibolu'dan Balkanlar'a giriş yapmıştı. Bu dönemde Sırpsındığı, Çirmen, Birinci Kosova, Niğbolu ve Varna savaşları ile Balkanlar'da adım adım hakimiyet kurulmuştu.
2. Hakimiyetin Zayıflaması ve Gerileyiş (1683-1821): İkinci Viyana kuşatmasının yenilgiyle sonuçlanması sonun başlangıcı olmuştur. Takip eden 38 yıl içinde Osmanlı hakimiyeti zayıflamış, özgürlük isteyen toplulukların isyanları ve savaşlar sonucunda oldukça büyük toprak kayıpları yaşanmıştı.
3. Hakimiyetin Yıkılışı ve Çekilme (1821-1913): Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyıl boyunca Balkanlar'daki topraklarını kaybetmiş, özellikle 93 Harbi sonrasında milyonların geri dönüşüyle başlayan yıkım, 1913 yılında bölgeden tamamen çekilme ile sonuçlanmıştı.
93 Harbi ve tersine sürgün...
Daha çok 93 Harbi olarak bilinen, 1877–1878 Osmanlı Rus Harbi yaklaşık bir yıl sürmüş, Rus orduları önemli bir dirençle karşılaşmadan Yeşilköy’e kadar ilerlemiş, Osmanlı Devleti Ayastefanos Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmıştı.
Rusya bu antlaşma ile Bulgaristan Krallığı'nın kurulmasının yanı sıra Ardahan, Artvin, Kars, Doğubeyazıt, Eleşkirt ve Batum Rusya'ya bırakılacak, Boğazlar barış ve savaş zamanlarında bütün gemilere açık olacak ve Osmanlı Rusya'ya savaş tazminatı olarak 245 milyon Osmanlı Altını ödeyecekti.
Rusya, Balkanlarda Panslavizm politikasını uyguladı ve bölgede Osmanlı'ya karşı Balkan uluslarını isyanlar çıkarılmasını sağladı.
Batı Avrupa ülkelerinin bu antlaşmanın koşullarından hoşnut kalmamaları nedeniyle antlaşma geçerliliğini yitirdi ve Berlin Antlaşması imzalandı. Berlin Antlaşmasıyla Osmanlının Tuna Vilayeti ’nin Sofya, Vidin, Rusçuk, Tırnova ve Varna Sancakları üzerinde küçük bir Bulgar Prensliği kuruldu.
Avrupalı devletlerle birlikte Rusya Osmanlının Rumeli’den çıkması için her şeyi yaptı. Böylece Rumeli ve Balkanlarda bulunan Türkler Anadolu’ya dönmeye başladı. Osmanlının güçlü olduğu dönemde Anadolu’dan Rumeli’ye ve Balkanlara akan göç, zayıf düştüğünde tersine döndü.
Bulgar milli devletinin kurulmasında etkili bir rol oynayan Rusya, Balkan milli devletlerinin kurulması ve şekillenmesi açısından, Türklerin Balkanlar’dan Anadolu’ya göçünü adeta zorunlu hale getirmişti.
Balkanlarda kurulmak istenen devletlerin gerçek hüviyetine kavuşabilmesi, bölgeden bir an önce Türklerin gitmesine bağlıydı. Bu yüzden en çok Türk göçleri Balkanlardan oldu. Karagözler sakinlerinden bazıları olan bizler de artçıları olarak geri dönüşü sürdürdük ve sonraki yıllarda da sürecekti.
Türkiye’de “93 Harbi Muhacereti”, “1924 Mübadelesi” ve “89 Göçü” en çok bahsedilen göçlerdi. 93 harbi en ağır sonuçlarından biriydi. Yaşanan büyük insani dram dolayısıyla Balkanlar’da ve Kafkasya’da sayıları bir milyonu aşkın Osmanlı vatandaşı mülteci konumuna düşmüştü.
1389 yılında girdiğimiz Bulgaristan, 1878'de gerçekleşen Bulgaristan'ın bağımsızlığına kadar, yaklaşık 600 yıllık bir zaman Osmanlı hakimiyetinde kalmıştı. 93 Harbinden sonra çıkmak zorunda kaldık.
İkinci Dünya Savaşı'nda Bulgaristan...
İkinci Dünya Savaşı'nda Bulgaristan, Almanya'nın yanında yer alarak Mihver Devletleri'ne katıldı. Almanya'nın başını çektiği Mihver Devletleri, İkinci Dünya Savaşı sırasında, Müttefik Devletler bloğuna karşı savaşan ülkelerden oluşan bir ittifaktı.
Bu ittifakın temel üyeleri Almanya, İtalya ve Japonya idi. Mihver Devletleri'nin diğer üyeleri arasında Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Finlandiya, Bağımsız Hırvatistan Devleti, Vichy Fransa'sı, Arnavutluk, Habeşistan, Mançukuo, Tayland, Burma ve Irak bulunmaktaydı.
1941 yılında Almanya, Bulgaristan'ı işgal etmeden önce Bulgaristan, Mihver Devletleri'ne katılmayı kabul etti. Bulgaristan, savaş boyunca Almanya'nın müttefiki olarak hareket etti ve Yugoslavya ile Yunanistan'ın bazı bölgelerini işgal etti.
1944 yılında, Almanya'nın savaşı kaybetmesiyle birlikte Rus Orduları 8 Eylül 1944 tarihinde Bulgaristan'a girdi ve Bulgaristan'daki Alman yanlısı hükümet görevden uzaklaştırıldı. Bulgaristan Komünist Partisi iktidara geldi.
Kendisini Enternasyonalist, Marksizm-Leninizm’in örnek uygulayıcısı, ülkedeki azınlıkların koruyucusu olarak gösteren Bulgaristan Komünist Partisi’nin Türklere, Müslümanlara ve diğer azınlıklara ilişkin politikası, zamana ve olaylara göre değişiklik göstermişti.
Parti, Türkler dâhil tüm azınlıkların desteğine ihtiyaç duyduğu zamanlarda ılımlı politikalar güderken, ihtiyacı kalmadığı zamanlarda sert bir siyaset izlemişti. İkinci Dünya Savaşı yıllarında faşizme ve kapitalizme karşı silahlı mücadeleye giriştiği dönemde Türklere, Yahudilere, Ermenilere, Rumlara ihtiyacı olmuştu.
İktidara geldiklerinde siyasi, sosyal ve ekonomik haklarda tam eşitlik, birlik, beraberlik, kültürel alanda ise özerklik ve serbestlik vaat etmişlerdi. Aralık 1944’te Türk azınlığın temsilcileri ile yaptıkları görüşmelerde Azınlık temsilcileri, devrimden sonra bile, faşist dönemden kalma ayrımcılığın devam ettiğini ifade etmişlerdi. Bulgar Komünist Partisi ayrımcılığın sona ereceği konusunda söz vermişti.
Parti yöneticilerinin Şubat 1948’de yaptığı kongrede kabul edilen program sayesinde, azınlıklarda, tam bir özgürlük havası esmişti. Söz konuşu programa göre Bulgaristan’daki azınlıklara ana dillerinde eğitim yapma hakkı verilecekti.
Ne var ki Bulgar Komünist Parti yönetimi, bir yandan peş peşe özgürlükler ilan ederken diğer taraftan, Rusya'nın telkinleriyle ülkedeki Türkleri dışladı. Güven duyulmayacak azınlık olduğuna, bir bölümünün Bulgaristan’dan gönderilmesine karar verdi.
Bulgar Komünist Partisi'nin Milli Şurasına bağlı Azınlık Komisyonu kuruldu. 1949’dan itibaren de Türklerin, Bulgaristan’dan gönderilmesine yönelik somut adımlar atılmaya başlandı.
10 Ağustos 1950’de Bulgar Hükümeti bir nota ile Türkiye’ye göç etmek isteyen 250.000 Türk’ün üç ay içerisinde Türkiye’ye kabul edilmesini istedi. Gerekçe olarak da, Demokrat Parti yönetiminin Bulgar düşmanlığı, Bulgaristan Türklerine olumsuz şekilde yansıdığını, tarımda Bulgaristan’ın yıllık üretiminin düştüğü öne sürüldü.
Türkiye’nin Sofya Elçisi Şefkati İstinyeli, yaptığı açıklamada 250 bin kişinin, 3 ayda, pasaport ve vize işlemlerinin yetişmeyeceğinden, Türkiye’ye gitmesi olası değildi.
İstinyeli'nin itirazlarına rağmen, Bulgarların askerî kamyonlarla Türkiye sınırına götürdükleri göçmenlere, eziyet olsun diye, Kapıkule-Edirne yolu yaya yürütülmekteydi.
Ayrıca Bulgarlar; Kırcalı, Mestanlı, Darıdere, Kuşkovak ve Çorbacılar’dan topladıkları 70 vagon dolusu Türk’ü Bulgaristan’ın kuzeyine ve batısına sürdü.
Türkler, Bulgar Hükümeti’ne, henüz taşınmaz mallarını ve hayvanlarını satamadıklarını, pasaportlarını çıkaramadıklarını bildirdilerse de, Bulgar Hükümeti göçmenleri göçe zorlamaya devam etti.
100 bin leva değerindeki bir araba satılığa çıkarıldığında, birkaç bin levaya dahi alıcı bulunamamaktaydı. Yeni alıcının malına da bir bahane ile hükümetin el koyması mümkündü. Müşterisizlikten satılamayan ve götürülemeyenler Emek Kooperatiflerine aktarılmaktaydı.
Türkler, tren istasyonlarında günlerce aç bırakıldıktan sonra, tüm göçmen kafilelerinin trene binmesi için 20 dakikalık zaman bırakılmaktaydı. Üstelik, insanları ve eşya katarlarını ayrı zamanlarda nakletmekteydi. Diğer taraftan, göçmenler nakliye için Bulgaristan’a ücret ödemek zorundaydılar. Bütün bunlar Bulgaristan’dan göçenlere yapılan işkenceler olup, hastalıkların yayılmasına göz yumuluyordu.
Türk Hükümeti, Bulgar Hükümeti’nin yayınladığı notanın devletlerarası yazışma nezaketinden uzak olduğunu, Türklerin taşınabilir mallarının Türkiye’ye ücretsiz getirilmesine izin verilmesini istedi.
İzin verilmediği gibi, Bulgaristan komünist yönetimi bölgede yaşayan Türklerden ağır vergiler almaya, köyde üretim yapan Bulgar Türklerinin ürettikleri ürünlerin önemli bir bölümünü devlete vermesi için baskı yapmaya başladı.
Türk çocuklarını Truduvak adı verilen işçi asker taburlarına alınarak ağır işlerde çalıştırmaya, okul çağındaki çocukları alıp Brigadir adı verilen kısa süreli işçi taburlarında çalıştırmaya başladılar.
Bu durum Türkiye tarafından protesto edildi.
Bulgar Hükümeti, 22 Eylül 1950 tarihinde Türkiye’ye ikinci bir nota verip, Türk azınlığa kötü davranıldığını reddederek, Türklerin Türkiye’ye kayıtsız şartsız kabul edilmelerini istedi.
İktidarda bulunan Demokrat Parti, göçmenleri yerleştirme problemleri ile uğraşırken, Türk yasalarına ve özellikle 2510 sayılı yasaya göre, ancak Türk soyundan insanlar Türkiye’ye göçmen olarak alınabiliyordu.
Çingeneler Türk soyundan sayılmıyordu. Türk Dışişleri Bakanlığı, 6 Ekim 1950’de, Çingenelere giriş ve transit vizesi verilmemesini konsolosluklara bildirdi. Çingenelerle birlikte Bulgar ajanlarının da Türkiye'ye giriş yaptıkları duyumu alınmıştı.
Ekim 1950'de Türkiye-Bulgaristan sınırı giriş ve çıkışlara kapatıldı. Bulgar Hükümeti de Türklere ülkeyi terk etmeleri için 48 saat verdi. Bu süre sonunda sınırı geçemeyen Türkleri hayvan taşımada kullanılan tren vagonlarına bindirerek göç etmeye zorladı.
1951 yılı Şubat ayı ortalarına geldiğinde, Türkiye’ye gelen göçmen sayısı 86 bin civarına ulaşmıştı. Her gün en az 800 göçmen Türkiye’ye giriş yapmaktaydı. Yaşanan en büyük sıkıntılardan biri Türkiye sınırına Bulgaristan tarafında yapılan yığınaklardı.
Bulgaristan, Türkiye ile yaptığı anlaşma gereğince her gün en fazla 800 göçmen göndermeyi taahhüt ettiği hâlde Svilengrad hududuna 20-25 bin göçmen yığılmıştı.
Todor Jivkov Dönemi...
Bulgaristan’da yaşayan Türklerin nüfus oranlarını azaltmak için, planlı bir şekilde başlatılan Bulgarlaştırma politikaları 20. Yüzyılın üçüncü çeyreğine kadar da devam etti.
1984 yılından itibaren, Türk azınlığa şiddetli bir asimile politikası uygulayan komünist rejim, amacına ulaşamayınca 1989 yılında zorunlu göçe karar verdi. Bu büyük zulmün mimarı dönemin Bulgaristan devlet başkanı Todor Jivkov ’du.
Jivkov devri kapandıktan sonra açıklanan belgeler, Bulgaristan Devleti’nin asimilasyon politikasını doğrudan komünist parti eliyle uyguladığını ortaya koydu. Belgelere göre, 1984 yılı sonlarından itibaren Komünist Parti’nin en üst karar alma birimi olan politbüro, Türklere yönelik “Yeniden Doğuş-Uyanış Süreci” adı altında sistematik bir asimilasyon siyaseti başlatmıştı.
Bulgaristan, Todor Jivkov liderliğindeki rejimin Türk ve Müslüman azınlığa yönelik 1984 ve 1989 yılları arasında uygulanan asimilasyon politikalarını 11 Ocak 2012’de kabul etti.
Ayrıca, asimilasyona uğrayan Türklerden özür dileyerek, çifte vatandaşlık hakkını tanıdı. Özellikle, 1989 yılı sonrasında Türkiye'ye göç edenleri Bulgar vatandaşlığına aldı. Önceki yıllarda asimilasyona uğrayan Bulgar vatandaşları ve çocuklarını tekrar Bulgar vatandaşlığına alacağını söyledi gerekli evrakları toplayanlar için.
Asimilasyona uğrayarak gelen Türkler, demokratik haklar sıkıntısı nedeniyle, Avrupa Birliği üyesi olan Bulgaristan vatandaşlığı için sıraya girdiler.
Yorumlar
Yorum Gönder