MARAŞ İL EMRİNE GÖNDERİLİYORUZ
‘’Anamı isteriiiim… Onsuz bir yere gitmeeem… Anamı isterim anamııı.’’ diye birden acı bir çığlık kopmuştu. Ortalığı birbirine katan acı çığlığı höyküren iki yaşındaki kardeşim Şaban’dı…
27 Nisan 1951 Cuma… Anavatan toprağındaki ilk sabahımız, sadece yeni bir güne uyanış değil; yüzyıllardır Balkanlar’da taşıdığımız geçmişin kabuk değiştirmesi, adımızın ve soyumuzun yeniden yazılmasıydı. Bugün, iki ülke arasında asılı kalan canlarımıza resmi birer mühür vuruluyordu. Kimlik bilgilerimiz yeniden düzenlenirken, o güne kadar bizi biz yapan ne varsa, kağıt üzerinde sessizce eriyip gidiyordu.
Balkanlar’ın kadim töresinde muhacirler, aile reisinin babasının adını soyadı bilirdi; biz o sabaha kadar "Ahmet Mustafa Durgud" ailesiydik. Lakin Anavatanın kanunları başkaydı. Atalarımızın altı asırdır Tuna boylarında, Kırcaali dağlarında kanıyla, canıyla yaşattığı o soyağacı, yeni kimlik kartlarının soğuk satırlarında bir anda kesiliverdi.
Yeni düzenleme, şecereyi sadece babamıza kadar götürüyor; anamızın, dedemizin hatırasını o kağıtlardan siliyordu. Soyağacımız yok olmuştu belki ama hürriyetin getirdiği o muazzam his hânemize yeni isimler fısıldıyordu.
Bulgar mezaliminin elinden canını, dinini kurtaran bilge Halil Dedem, ailesine o büyük kurtuluşun şerefine “Kurtuldu” soyadını layık gördü. Benim vakur, az konuşan babam ise bükülmeyen boynuyla bu amansız göçü bir kaçış değil, şanlı bir akın olarak görmüş olacak ki göğsünü gere gere “Akıncı” soyadını aldı.
O cuma günü, Tarım Bakanlığı Edirne Toprak ve İskân Müdürlüğü’nün verdiği, doğum kağıdı yerine geçen o bir yıllık "muhacir kağıdı" ile Ahmet Mustafa Durgud ailesi tarihin tozlu sayfalarına karıştı; yerine, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağrında Ahmet Akıncı ailesi doğdu. Bu bir yeniden doğuştu; sancılı, eksik ama mağrur…
27 Nisan 1951 Tarihli Mukaddes Belge, Tabiiyet Beyannamesine göre; İskân Şekli Serbest Göçmen, Geçerlilik Süresi 27 Nisan 1952 (Bir Yıl), Giriş Kapısı Edirne ve gönderilecek yer Maraş İli'ydi. Maraş Valiliği de ayrı bir seçim yapacaktı.
Bu yeniden doğuşun sevinci, Edirne Göçmen Evi’nin o tıka basa dolu, nemli koridorlarında sarsıcı bir çaresizlikle yüzleşiyordu. Sağlıksız, dondurucu soğuklarda bizimle birlikte komşu köylerden de önce Şumnu’ya, dondurucu bir geceden vagonlara uzanan balık istifi yolculuğun en ağır faturası, misafirhane doktorlarının dudaklarından dökülen o kapkara teşhisle anamın narin göğsüne asıldı. İnce hastalık… Yani Verem.
O karanlık vagonlarda, mikrop taşıyan bir başkasının öksürüğüyle havaya saçılan ve asılı kalan o sinsi mikrop, anamın balkan ayazıyla zayıf düşmüş ciğerlerine yuva yapmıştı. Doktorların babama anlattığı reçete amansız bir ayrılığın fermanı gibiydi. Hastanede ilk iki ay boyunca ağızdan alınacak dört tür ağır ilaç ve ardından gelecek dört aylık iki tür ilaç tedavi süreci…
Toplam altı ay sürecek bu savaşta anamın en az iki ay boyunca Edirne’deki hastane odasından çıkması yasaktı. Hastalık tamamen iyileşebilirdi, anam taşıyıcı olmaktan çıkabilirdi; yeter ki ilaçlar aksamasın, yeter ki başında bir refakatçi olsun.
Bu mukadderat, Akıncı ailesini henüz vatanın kapısında bir kez daha ikiye böldü. Babam, can yoldaşını, anamı bu amansız hastalıkla tek başına bırakamazdı; Edirne’de refakatçi olarak kalacaktı. Biz üç kardeş ise, henüz iki yaşındaki, dünyası anasının kokusundan ibaret olan o dilsiz kuzu Şaban ile birlikte Halil Dedemlerin kanatları altında meçhule doğru, Maraş’a gidecektik.
İki yaşındaki Şaban’ı anamın koynundan söküp almak ne kadar zorduysa, babasız ve anasız, bilmediğimiz bir coğrafyaya doğru yola çıkmak da benim çocuk yüreğim için o kadar heybetli bir korkuydu.
Kara tren yeniden düdüğünü çalmaya hazırlanırken, içimde hem anamın revir odasında bıraktığı o sızılı öksürüğün yankısı, hem de dilimde hiç bilmediğim o şehrin adı dönüp duruyordu.
Sahi; Maraş nerede, nasıl bir yerdi acaba? Bizim buraların karına, ayazına benzer miydi havası? Anamla babam arkamızda kalmışken, o uzak şehir bizi de bir evlat gibi bağrına basar mıydı? Yaşayıp, görecektik...
Yorumlar
Yorum Gönder