ŞUMNU TREN GARI

 


24 Nisan 1951 Salı, Şumnu…

24 Nisan 1951 Salı… Sabahın zifiri karanlığı, saat üç buçuk dört sularında raylardan yükselen uğursuz bir çelik sesiyle yarıldı. Vagonların birbirine çarpmasıyla çıkan o devasa gürültü, Şumnu Garı’nın soğuk betonunda sekiz saattir can çekişen muhacir Karagözler halkını birden ayağa kaldırdı.

Özgürlük denilen o kutsal amaç, meğer ne pahalı bir edinim, ne ağır bir bedelmiş… Dün saat on altıdan beri, dondurucu bir balkan ayazının altında tam sekiz saat bekletilmek, zulmün şekil değiştirmiş, ruhu kemiren bir biçimiydi. Ne çare ki köprüler yıkılmış, gemiler yakılmış, yollara düşülmüştü bir kere. Geriye dönüş yoktu.

O amansız bekleme saatleri boyunca, peronların griliğinde yankılanan iki ses içimi bir bıçak gibi deşip durdu: Anamın ve en küçük kardeşim Şaban’ın ciğerlerinden sökülen o amansız öksürükler… Özellikle anamın benzi gitgide soluyor, durumu her dakika kötüye gidiyordu. Göğsü körük gibi inip kalkarken içimden sadece tek bir çığlık yükseliyordu: Isınmalıydık… Ne pahasına olursa olsun anamı ve kardeşlerimi ısıtmalıydık!

Gar binasının loş bekleme salonunda kadınlar ve çocuklar, fırtınaya yakalanmış koyun sürüleri gibi birbirlerinin bedenlerine, nefeslerine sığındılar. Yetişkin erkekler ve aile reisleri ise salondaki bu zayıf çemberi korumak için ayaza göğüs gerdiler, kendilerine siperler aradılar.

Gök kubbede titreyen soğuk yıldızların ışığı ile garın soluk lambaları birbirine karışırken, beklenen o kapkara demir yığınından emir geldi. Zaman dardı, vakit amansızdı; görevliler çok sınırlı bir sürede vagonlara doluşmamızı haykırıyordu. Ayazın pençesinden kurtulmak arzusuyla, adeta kendimizi can havliyle vagonların içine attık.

İşte tam o hengamede, insanlığın ve adaletin sustuğu bir yağma başladı. Babalarımız ve yetişkin erkekler, can havliyle yaşlıları ve çocukları vagonlara yetiştirmeye çalışırken, asırlık yurtlarımızdan yanımıza alabildiğimiz o derme çatma eşyalar sahipsiz kaldı. Onlarca ailenin ömrünü sığdırdığı denkler, vagonlara düzensizce ve apar topar fırlatıldı. Kargaşanın fırtınasında en kıymetli eşyalarımız birer birer kayboluyordu. Babalarımızın öfkeyle bükülen boyunlarından, fısıltıyla karışık konuşmalarından anladım acı gerçeği: Gözümüz gibi sakındığımız o kıymetli eşyalar, istasyon görevlilerinin insafsız ellerinde kalmıştı. Göçün ilk haracı, Şumnu Garı’nın amansız memurlarına ödenmişti.

Gasp edilen denklerin, kaybolan hatıraların yarattığı o derin sarsıntı ve kargaşa yüzünden tren ancak sabah saat sekiz sularında acı bir çığlık atarak hareket edebildi.

Gözüme tek bir damla uyku girmemişti; içim içime, sığmıyordu bu balık istifi vagonlarda. Bir an önce bu çile dolsun, bir an önce her şey bitsin ve herkes gibi ben de Türkiye’de, o emniyetli topraklarda olayım istiyordum. Ama o an, küçücük yüreğimin en büyük beklentisi büyük idealler değil, sadece ve sadece ısınmaktı… Tek bir sıcak nefes, korunaklı bir oda, bizi dondurucu ayazdan kurtaracak bir parça ateş… Tüm muradımız buydu.

Kara tren rayların üzerinde ağır ağır yol alırken, başımı vagonun soğuk camına yasladım ve tarihin o en ağır sorusu gelip oturdu çocuk göğsüme!

Ne zordu, ne amansızdı göçmen olmak… Ekmeğini, toprağını ve geçmişini geride bırakıp, geleceğini bir kara trenin insafına terk etmek ne amansız bir kederdi…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Beşevler Günlüğü – 26 Şubat 1967

AYÖO Beşevler Yerleşkesi

TARIM ÖĞRETMENİM SALİH ZİYA BÜYÜKAKSOY