DÜZİÇİ YEŞİLOVA'YA BAHAR GELDİ

 

4 Mayıs 1952 Pazar, Yeşilova…

Çukurova’nın ılıman rüzgârı, 1952 baharında Yeşilova’ya dokunurken, sarı çiçeklerle bezeli ovalar bir masal sahnesine dönüşüyordu. Büyükbaş hayvan sürüleri ağır adımlarla otlaklarda ilerliyor, gökyüzünde süzülen leylekler aynı akarsulardan su içiyordu. Bahar, yalnızca doğaya değil, köyün insanlarına da yeni bir umut taşıyordu.

Yeşilova’da günler, haftalar, aylar geçti ve 1952 yılının bahar aylarına girildi. Ilıman bir iklime sahip olan Çukurova’nın bir parçası olan Yeşilova’da da ekim-dikim zamanıydı.

8 yaşına girmiştim...

Eli ayağı tutanlarla beraber ben de köydeki tarlaların ekim-dikime hazırlık çalışmalarına katılıp çapa yaptım, fidelerin dikiminde çalıştım.

Sekiz yaşında bir çocuk, çapanın ritmini öğreniyor, fidelerin dikiminde elleri toprağa karışıyordu. Çocuk emeği, köy yaşamının doğal bir parçasıydı; baharın bereketi, küçük ellerin dokunuşuyla daha da anlam kazanıyordu.

Günler günleri kovalıyordu. Yakında yaz aylarına girecekti. Yeşilova ve bizi kışın konuk eden Yeşilovalılar bize yeterince konukseverlik göstermişlerdi. Karagözlülere iş verme kapasiteleri yoktu.

Yeşilova halkı, misafirlerini et, süt, yoğurt ve peynirle ağırlamıştı. Göçmen aileler, bu konukseverlik sayesinde kışı ve baharı sorunsuz geçirmişti. Ama yaz yaklaşırken, mevsimlik işçilik yeniden kapıda belirdi. Göç, köy belleğinde bir gölge gibi dolaşıyor, her bahar yeni bir soruyu beraberinde getiriyordu: “Başımızı sokacak bir yer bulabilecek miyiz?”

Çukurova’da yine Mevsimlik İşçi olarak mı çalışacaktık? Sorusuyla birlikte aklıma Akçasaz Bataklıkları ve bir türlü kendimizi kurtaramadığımız bulut gibi sivrisinekler, Halil Dedemin ölümü, çapaklanan gözlerim, gündüzü geceye çeviren boranlar geliyordu.

Yeşilovalılara teşekkür ve minnet borçluyduk.

Tarlada, bahçede ve hayvanların bakım ve yayılmasında yardım ediyorduk. Yardımlarımız karşılıksız kalmıyordu. Et, süt, yoğurt ve peynir veriyorlardı bizlere. Böylece, 1951 yılını 1952 yılına bağlayan kış ve bahar aylarını sorunsuzca Yeşilova’da geçirmiştik.

Yeşilova Köyünü ve sakinlerini sevmiştik. Bulgaristan’daki köyümüz Karagözleri andırıyordu. Eğimli olan Düziçi Ovasıyla Amanos Dağlarının bir bölümüne yaslanmıştı. Karagözlerdeki Sakar Balkana benzetmiştim hep. Bu güzelim köyde bizleri geçindirip, biraz da kış ayları için para biriktirebileceğimiz iş yoktu. Babamla Ömer Dayı yine Ceyhan’a gitmişlerdi yerleşim durumumuzu öğrenmek için.

1951 yıllarında Yeşilova Köyünün bağlı bulunduğu Haruniye ki sonraki adı Düziçi olmuştu, ulaşım olarak şanslı bir bölgede yer almaktaydı.

Düziçi Köy Enstitüsü’nün burada kurulma nedenlerinden biri ulaşım kolaylığı olurken diğeri verim oranı çok yüksek olan alüvyonlu topraklardı. Önemli bir kavşak noktasında bulunan Haruniye Adana-Gaziantep karayoluna 10-15 km uzaklıktaydı. Hemen yanı başından da tren yolu geçmekteydi.

Yanı başımızdaki Düziçi Köy Enstitüsü rüyalarımı süslemeye başlamıştı. Acaba ben de bu okullardan birinde okuyabilir miydim?

Ancak, öncelikle önümüzdeki yaz nerede, nasıl iş bulup başımızı sokacak bir edinmeliydik.

Başımızın çaresine bakmalıydık ama nasıl?

Yorumlar

  1. Bu paylaşım, Akıncı944 üslubuna çok uygun bir şekilde doğa, emek, göç ve eğitim eksenlerini bir araya getiriyor. Baharın gelişi sadece mevsimsel bir dönüşüm değil; aynı zamanda umut, geçim kaygısı ve kimlik arayışının sembolü.

    YanıtlaSil
  2. Toprağın Çocuğu
    Sekiz yaşında bir çocuk, çapanın ritmini öğreniyor, fidelerin dikiminde elleri toprağa karışıyordu. Çocuk emeği, köy yaşamının doğal bir parçasıydı; baharın bereketi, küçük ellerin dokunuşuyla daha da anlam kazanıyordu.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANKARA YÜKSEK ÖĞRETMEN OKULU DÖNEMİ

A.Ü. Fen Fakültesi Öğretim Kadrosu

AYÖO Beşevler Yerleşkesi