GÖÇ ANILARIM BÖLÜM 4

 

GÖÇ ANILARIM BÖLÜM 4

7 Temmuz 1952 Pazartesi, Misli Köyü / Niğde...

Yolculuk, arkamızda bıraktığımız o yemyeşil Düziçi ovasının kokusunu unutturacak kadar uzun, yorucu ve sarsıcı geçmişti. 5 Temmuz Cumartesi günü, Yeşilova’nın hemen yedi kilometre güneybatısında yer alan o küçük Yarbaş Tren Garı’ndan bindiğimiz o koca demir ata, umutlarımızı ve kederlerimizi yüklemiştik. Yaklaşık iki gün süren, tekerleklerin raylarda çıkardığı o ritmik seslerin eşliğinde geçen tam 320 kilometrelik meşakkatli bir tren yolculuğunun ardından nihayet Hüyük Tren Garı’na ulaşmıştık.

Ankara’daki o iskan kararının bizi getirdiği yer burasıydı işte. Hüyük Garı’nda bizi karşılayan yoktu. Eşyalarımız perona indirildikten sonra, çevre köylerden eşya getirmiş boştaki o yavaş, o uykulu öküz ve at arabalarına eşyalarımızı aktardık. Arabaların tahta tekerlekleri bozkırın tozlu yollarında gıcırdarken, yaklaşık altı kilometre kuzeybatıya doğru ilerleyerek nihayet o yeni vatanımız, yeni yurdumuz denilen Misli Köyü’ne ayak bastık.

Fakat o Amanos Dağları’nın gölgesinde, her yerinden bereket fışkıran Düziçi ovasındaki o canım Yeşilova Köyü’nden sonra karşıma çıkan bu manzara, sekiz yaşındaki çocuk kalbimde derin bir terk edilmişlik duygusu bıraktı. Gözün alabildiğine uzanan çorak bir sarılık, kupkuru bir kum denizi ve o kumların altında karanlık ağızlarını göğe açmış derin mağaralar... Misli Köyü, o ilk dakikada beni müthiş bir hayal kırıklığına uğratmıştı.

Köyün içine doğru arabalarla girdiğimizde, o ilk çocukluk yıllarımda Maraş’ın Elbistan dağlarında karşılaştığımız o derme çatma mezra tipi yerleşim şeklini yeniden görmek beni şaşkına çevirdi. Fakat Elbistan köylerinin en azından ortalarından şırıl şırıl geçen buz gibi dereleri, etraflarında gölge yapan söğüt, kavak ağaçları vardı. Burada ise o da yoktu; ne tarafa baksam sadece sarı kum, kavurucu bir sıcak ve dipsiz mağara girişleri uzanıyordu.

Tek bir dikili ağaç dahi yoktu köyün meydanında, haliyle insanın içini ferahlatacak tek bir akarsu da akmıyordu. Çocuk aklımla bozkırın ortasında kalakalmış, kendi kendime sormuştum: “Akarsuyun bile olmadığı, her yerin kumlarla kaplandığı bu kurak köyde biz nasıl çiftçilik yapabiliriz ki?”

Bu soru kafamı fena halde kurcalamıştı ve anlaşılan uzun süre de kurcalamaya devam edecekti. Çünkü bu ovada çiftçilik yapabilmek, toprağı sürüp ekebilmek bizim için bir ölüm kalım meselesiydi. Bizimle balkanlardan gelen, okuma yazması dahi olmayan o emektar aile reislerinin, başta benim babam olmak üzere, çiftçilikten başka tutunacak hiçbir dalları, başka hiçbir el becerileri yoktu.

Ben bir köşede oturmuş bu kara düşüncelerle bozkırı izlerken, bizim kafilenin aile reisleri daha fazla vakit kaybetmeden, akşamın ayazı bastırmadan kendilerince uygun gördükleri yerleri geçici konaklama alanı olarak seçmeye başladılar. Benim o her zorluktan bir çıkış yolu bulan zeki babam Ahmet Akıncı, gözüne kestirdiği büyük bir mağara girişinin önünü bizim geçici yuvamız olarak seçti.

At arabalarından eşyalarımızı bir çırpıda indirdik. Babam, tepede bizi adeta eriten o kavurucu İç Anadolu güneşinden korunabilmemiz için öncelikli olarak mağara girişine kalın bezlerden derme çatma bir tente gerdi. Şimdi sıra kadınlardaydı; anam Emine ve kafilenin diğer anaları, iki gündür yollarda aç kalmış o çocukların, bizlerin karnını doyurma sorununu acilen çözmek zorundaydılar.

Tezek Kokusu ve Mübadil Hikayeleri...

Yolculuk boyunca sımsıkı bağlanan un çuvalları açıldı, o emektar taş tandırlar ortaya çıkarıldı. Fakat ateş yakacak tek bir odun parçası bile yoktu ortalıkta. Ateş yakabilmek için, bizi meraklı gözlerle görmeye gelen, etrafımızda toplanan yerli Misli köylülerinden çekinerek yardım istedik. Muhacirin halinden muhacir anlardı elbet... Çok geçmeden köylüler kucaklarında yakacak olarak bu bozkırın yegane yakıtı olan, hayvan dışkısı ve saman karışımından zahmetle yapılmış o kurutulmuş tezeklerden getirdiler. Kara tandırın altında tezek ateşi harlandıkça, bozkırın havasına o keskin, o tanıdık koku yayıldı.

İşte tam o hummalı telaşın ortasında, sonraki uzun yıllar boyunca çocukluk ve gençlik hatıralarımın o en unutulmaz, en kıymetli simaları arasına girecek olan akranım Osman ve onun o dünya iyisi annesi Hatice Teyze ile tanıştık.

Güler yüzlü, her halinden insancıllık ve samimiyet akan, yardımsever bir izlenim bırakan Hatice Teyze, bir taraftan bizim oradaki taşları ayıklayan anama yardım ediyor, bir taraftan da yabancısı olduğumuz bu köy ve köydekilerin geçmişiyle ilgili kıymetli bilgiler aktarıyordu. Ben de mağara girişindeki bir taşın üstüne tünemiş, Hatice Teyze’nin ağzından çıkan o tarihi bilgilerin hiçbirini kaçırmamak için, her zamanki öğrenme açlığımla onu can kulağıyla dinliyordum.

Hatice Teyze’nin anlattığına göre, bu Misli Köyü sakinlerinin çok büyük bir bölümünü, ta 1924 yılındaki o büyük Nüfus Mübadelesinde Selanik’ten kopup gelen Türkler oluşturuyordu. Onlar da bizim gibi otuz yıl evvel balkanlardaki evlerini, kurulu düzenlerini bırakıp bu bozkırın ortasına fırlatılmışlardı.

Fakat akarsuyun olmadığı, sulu tarımın bir türlü yapılamadığı bu kurak köyde, ne kadar uğraşsalar da yeterli bir zirai üretim ve aileleri geçindirecek bir gelir elde edememişlerdi. Bu amansız yokluktan ötürü, köydeki o eli ayağı tutan gençlerin tamamı, tıpkı bizim geçen yıl yaptığımız gibi yaz ayları geldiğinde birer "mevsimlik işçi" olarak, başta o bereketiyle bildikleri Çukurova olmak üzere diğer büyük illere tarlalarda çalışmaya gidiyorlardı. Hatta bu çoraklığa, bu zorlu yaşam şartlarına dayanamayan 1924 mübadillerinin bir bölümü, her şeyi göze alıp geldikleri yerlere, Yunanistan’a geri dönmüşlerdi.

Bu kadim Misli Köyü, asırlar boyunca yaşamlarını yerüstünden ziyade o serin yer altında geçiren Ortodoks Rumlardan ve Türklerden miras kalmıştı bu zamana. Geçmişteki o zengin Rum nüfusunun ve Ortodoks Hristiyan varlığının köy meydanındaki en belirgin, en ihtişamlı kanıtı ise, köye ilk girdiğim anda gözüme çarpan ve beni büyüleyen o devasa taş yapı, yani Misli Rum Kilisesi’ydi. Kilisenin o yüksek duvarları, bozkırın ortasında geçmiş bir zaman masalı gibi vakurca yükseliyordu.

Kapadokya'nın Giriş Kapısında Bir Arkadaş...

Ben büyülenmiş bir halde Hatice Teyze’nin anlattığı o göç ve tarih hikayelerini dinlerken, onun benimle yaşıt olan oğlu Osman ise bir an evvel o büyüklerin sıkıcı dünyasından kurtulalım diye kolumdan beni çekiştirip duruyordu. Beni yakından tanımak, kendisine bozkırda yeni bir oyun arkadaşı edinmek istiyordu besbelli.

Her ne kadar balkan yollarında, Elbistan dağlarında ve Çukurova’nın o sıtmalı pamuk tarlalarında daha yedi yaşındayken vaktinden evvel büyümek, bir yetişkin gibi dövüşmek zorunda kaldıysam da, günün sonunda henüz sekiz yaşında bir oyun çocuğunun kalbini taşıyordum. Üstelik şimdi ayaklarımızın altında, o sarı kumların derinliklerinde keşfedilmeyi bekleyen yepyeni, gizemli bir dünya, o ucu bucağı görünmeyen antik mağaralar uzanıyordu.

Çok geçmeden yeni tanıştığım Osman ile el ele verip o mağaraların serin, karanlık dehlizlerini keşfetmeye çıktık. Taşların arasından sızan ışıkta mağara duvarlarındaki eski oyukları, nişleri inceliyor, birbirimize korkutucu hikayeler anlatıyorduk.

O ilk günde çok sevmişti çocuk kalbim bu Osman arkadaşımı. O, benim ilkokul yıllarımda ve sonrasındaki bütün ömrüm boyunca, her Niğde lafı geçtiğinde yüzümde bir tebessümle, büyük bir vefayla hatırlayacağım en candan yol arkadaşlarımdan biri olacaktı.

Yıllar sonra, bir yetişkin, bir araştırmacı olduğumda yapacağım o tarihi incelemeler ve bizzat gidip birkaç kez hayranlıkla gezeceğim o masalsı Kapadokya coğrafyasının, o meşhur yer altı şehirlerinin asıl giriş kapısının tam da burası, yani bu Niğde toprakları olduğunu öğrenecektim. Ama o gün, sekiz yaşımın heyecanıyla sadece mağaraların serinliğinde koşturuyordum.

Harman Yerindeki İlk Uyku...

Güneş bozkırın ufkunda batıp, hava iyice kararmaya başladığında ancak çıkabildik o derin mağaraların gizemli koynundan. Biz döndüğümüzde, mağara girişindeki tentenin altında anamla babam ilk gecemizi geçirmek, başımızı emniyetle koyabilmek için yataklarımızı hazırlıyorlardı.

Ayrılma vakti geldiğinde, Osman ile anası Hatice Teyze anam Emine’nin elini sıcacık tutarak: — Gözünüz arkada kalmasın muhacir kardeşler, dediler, —burada bir şeye ihtiyacınız olursa küçük Osman’a söylemeniz yeter. Biz komşuyuz artık, elimizden gelen ne varsa esirgemeyiz sizden.

Bu içten, bu asil sözlerin ardından karanlığın içinde evlerine doğru yürüyüp gittiler.

Biz de iki günlük o uzun tren yolculuğundan ötürü iyice bitap düşmüş, sızlayan bedenlerimizi dinlendirmek ve yarın toprağa vuracağımız o ilk kazma için enerji toplamak amacıyla, babamın ileride kendimize bir "harman yeri" yapmayı düşündüğü o düz ve sert toprağın üzerine yataklarımızı serdik. Yıldızların altında, o bozkırın ayazı tenimize değer değmez, yorgunluktan anında derin bir uykuya dalmışım.

O temmuz gecesi boyunca, o yabancısı olduğum Misli toprağında uyurken rüyalarımda yine o eski hayatımın hayaletleri birer birer resmi geçit yaptı... Bazen Ceyhan’ın o kavurucu pamuk tarlalarında, parmaklarım kanayarak beyaz koza toplarken gördüm kendimi; bazen o her gece özlemle sayıkladığım Karagözler Köyümüzün karşısındaki şanlı Sakar Balkan’ın zirvelerine doğru kaygısızca tırmanıyordum; bazen de kendimi yeniden o Gâvur Dağları’nın, o Amanosların tehlikeli, uçurumlu virajlarını dönmeye çalışan bir kamyon kasasında, muhacirlerin arasında titrerken buldum…

Dünya dönüyordu, göç yolları bizi en sonunda bu mağaralı Misli ovasına fırlatmıştı. Ama ne olursa olsun, altımızda artık devletin bize vaat ettiği o iskan toprağı vardı ve sekiz yaşındaki Mehmet, bozkırın o asırlık taşlarına tutunarak yeni bir vatan kurmaya, kendi harman yerinde yeniden büyümeye kararlıydı.

Yüz dönümlük Umut ve beş yıllık Söz...

O mağara girişine gerdiğimiz bez tentenin altında, bozkırın tozunu yuta yuta tam üç koca gün boyunca yol gözlemiştik. İskan edilmek üzere devlet eliyle getirildiğimiz bu kadim Misli toprağında, kaderimizin ne olacağını tayin edecek o Niğde vilayetinden gelecek resmi görevlileri bekliyorduk. Nihayet bu sabah, 10 Temmuz 1951 Perşembe günü, güneş o çorak kumların üzerinden usulca yükselirken, beklediğimiz o devlet görevlileri köy meydanına sökün ettiler.

Üç gündür o küçük çocuk aklımla, Toprak İskan Müdürlüğü’nden gelecek bu takım elbiseli, resmi mühürlü adamların bizlere tam olarak nasıl bir yardım yapacakları konusunda durmadan kafa yorup duruyordum. Yeni can dostum Osman’ın anası o dünya iyisi Hatice Teyze ve köy meydanında toplanan diğer Selanik mübadilleri, asırlar evvel buraları terk edip giden Rumlardan kalan o sahipsiz tarlaların bir kısmının devlet eliyle biz yeni muhacirlere pay edileceğini fısıldamışlardı kulağımıza.

Bu nedenle, bugün sadece babam için değil, benim için de hayatımın en özel, en tarihi günlerinden biriydi. Öyleydi çünkü; bu çoraklıkta ailelerimize verilmesi düşünülen tarlaların miktarı, o topraklara hangi yasal koşullarla sahip olacağımız ve en önemlisi de ovanın hangi mevkisinde yer aldığı geleceğimizin asıl anahtarıydı.

Diyelim ki o tarlalar bize bir kağıt parçasıyla teslim edildi; peki ama o sert bozkır toprağını işlemek, yarmak için muhtaç olduğumuz o koca öküzleri, atları ve tarım aletlerini nereden, nasıl sağlayacaktık? Biz buranın ne yabancısı olduğumuz kumlu toprağında, tıpkı o Bulgaristan’daki yeşil Karagözler Köyü’nde bıraktığımız o aşina olduğumuz düzende, eski usullerimizle hakkıyla çiftçilik yapabilecek miydik?

Henüz sekiz yaşında bir çocuktum elbette... Fakat o amansız Çukurova tarlalarında, Akçasaz’ın o insanı yiyip bitiren sıtmalı sivrisinek bulutları arasında geçirdiğimiz o vahşi Mevsimlik İşçilik dönemi, hepimizin vaktinden çok evvel, kemikleri sızlaya sızlaya büyümesini sağlamıştı. Artık olaylara bir çocuk saflığıyla değil, tıpkı o hane reisleri, o koca büyükler gibi derin endişelerle ve mantıkla yaklaşmaya başlamıştım.

"Mülkiyetsiz" Toprağın Mührü...

Güneş batmaya yüz tutmuşken, akşama doğru o Niğde’den gelen heyet, ellerindeki o büyük haritaları ve iskan defterlerini toplayıp Misli’den ayrıldılar. Onlar köy yolunda toz çıkararak uzaklaşırken, babam Ahmet Akıncı, o sığındığımız mağara girişindeki tenteye doğru ağır adımlarla yürüdü. Yanımıza ulaştığında, yüzünde upuzun bir süredir, belki de o gurbet yollarına düştüğümüzden beri hiç görmediğim kadar derin, içten bir tebessüm belirdi. Onun o her çizgisi çileyle örülmüş yüzünün böyle çocuksu bir sevinçle gülümsemesi, bizim için hayra, çok büyük bir alamete işaretti.

Yanı başımıza, o kurumuş toprağın üzerine bağdaş kurup oturduktan sonra, heyetin getirdiği o büyük müjdeyi tek tek, tane tane anlatmaya başladı. Devlet, bu topraklara sığınan muhacir ailelerin her bir bireyine, o uçsuz bucaksız hazine arazisinden tam 25 dönüm tarlayı işleme ve kullanma izni veriyordu.

Fakat bu ilk etapta mülkiyetsiz, tapusuz bir tarla teslimi demekti aslında. Devlet bize bir şart koşmuştu: Eğer bize gösterilen bu toprakları tam beş yıl boyunca hiç kesintisiz, boş bırakmadan ekip biçer, burayı hakkıyla bir tarım yurdu haline getirebilirsek, beş yılın sonunda o toprakların asıl tapusu, yani mülkiyeti tamamen bize geçecekti.

Biz, o balkanlardan kopup gelen tatar damarımızla, anam, babam, ben ve kardeşim Mustafa olmak üzere tam dört kişilik çekirdek bir aileydik. Dolayısıyla, devletin koyduğu bu adil ölçüye göre, biz “Akıncı” Ailesi’ne tek bir günde tam 100 dönüm toprağın kullanma hakkı verilmişti! Yüz dönüm... Çocuk kulağımla bu rakamı duyduğumda, ovadaki o tüm kum taneleri gözüme birer altın parçası gibi göründü.

Bozkırın Koynunda Yeşeren Umutlar...

Bu resmi sonuçtan ötürü hepimiz o kadar mutlu, o kadar bahtiyar olmuştuk ki, ahır evimizin önünde anamın pişirdiği o tezek kokulu sıcak bazlamaları yerken adeta bayram ediyorduk. Alınan bu tarihi sonuçlar, nihayet o yersiz yurtsuz, çadırlarda sefil olduğumuz göçebe hayatımızın son bulacağını ve artık ayaklarımızı kendi toprağımıza basarak yerleşik bir düzene geçeceğimizi açıkça müjdeliyor gibi görünüyordu.

Görünüyordu ama... İçimdeki o kuşkucu çocuk, o araştırmacı ruh yine de rahat durmuyordu. Bu Misli Ovası, her haliyle bizim o doğduğumuz, rüyalarımızda sayıkladığımız Karagözler’den çok ama çok farklıydı. Her şeyden öte, tarlalara hayat verecek tek bir akarsuyun dahi olmayışı ve bu İç Anadolu bozkırının o suyu anında yutan kumlu, kurak tarım toprakları bizi kara kara düşündürüyordu. Biz bu susuzlukta, bu kum deryasında o yüz dönüm topraktan nasıl ekmek çıkaracaktık?

Yine de, o fener ışığının altında birbirimizin gözlerine baktığımızda, her şeye rağmen o iki yıldır kupkuru kalmış gönüllerimizde taptaze, yemyeşil umutların sürgün vermeye başladığını açıkça görebiliyordum.

Yüz dönüm toprağımız vardı artık... Beş yıl boyunca o toprağa tırnaklarımızı geçirecek, o kumu dölleyecek, gerekirse susuzluğu emektar kollarımızla yenecektik. Sekiz yaşımın o çapa yapmaktan nasır tutmuş ellerini toprağa bastırarak içimden yemin ettim: Bu bozkırda yeni bir vatan kuracak, o yüz dönümün her bir karışına Akıncı adını gururla kazıyacaktık...

Mağaranın girişindeki bez tentenin korumasındaki yatağımda, aralıklardan birinden sızan güneş ışığı uyanmamı sağladı. Anamla babam bir köşede sessizce konuşuyorlardı. Konuşmalarından anladığım kadarıyla Temmuz ayının ortalarına giriş yapmıştık. Günlerden Salı idi.

Zaman ne çabuk, ne amansız akıyordu… Daha dün gibiydi; 1951 yılının o kavurucu haziran ayında, henüz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına resmen kabul edilmediğimiz, kimliksiz, yersiz yurtsuz birer "serbest göçmen" olarak ortada kaldığımız o ilk günlerde, devlet eliyle Maraş’ın Elbistan kazasına, o dağların arasındaki Hasanköy’e gönderilmiştik. Fakat o kıraç dağ köyünde ne tarıma elverişli tek bir karış arazi vardı, ne de yirmi dört canı bulan ailemizi insanca geçindirecek bir uğraş, bir ekmek kapısı sağlanabilmişti.

O dağ başında, o mezra darlığında göz göre göre aç kalma tehlikesi baş gösterince, hane reislerimiz çaresiz kalmış ve bir "elçi" buyruğuna girerek mevsimlik işçi sıfatıyla Çukurova’nın o sıtmalı yollarına düşmüştü. Yaklaşık beş ay boyunca Ceyhan’ın o tozlu pamuk tarlalarında parmaklarımız kanayarak çalıştıktan, Osmaniye’nin o fıstık ambarlarında ağır çuvalları taşımaktan bellerimiz büküldükten sonra, kışı geçirmek üzere o cennet vaha Düziçi’nin Yeşilova Köyü’ne sığınmıştık.

Meğer biz o tarlalarda sefil olurken, Ankara’da 17.10.1951 tarih ve 3-13828 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla şanlı Türk vatandaşlığına kabul edilmişiz de, bunu tam sekiz ay sonra, Ömer Dayı’nın o bilge rehberliği ve tesadüfler sayesinde ancak öğrenebilmiştik. Ve nihayet, kaderimizin ikinci kez yerleşim yeri olarak seçtiği bu mağaralar diyarı Misli Köyü’ne geleli henüz bir hafta oluyordu.

Geçen hafta cuma günü, babam Ahmet Akıncı ile birlikte, Yeşilova’dan bizimle beraber yola çıkan diğer muhacir ailelerin reisleri, sabahın erken saatlerinde Niğde vilayet merkezine giderek gerekli tüm yasal işlemleri, o mühürlü evrakları yerine getirdiler. Böylece, kağıt üzerinde de olsa, yasal olarak tamamen ve resmen Misli Köyü’ne yerleştirilmiştik.

Devlet bize sadece ailedeki kişi başına 25 dönümden, bizim dört kişilik Akıncı sülalesi için toplam 100 dönümlük o mülkiyetsiz tarla tahsisini yapmakla kalmamıştı; resmi işlemler bittiğinde her bir muhacir ailesinin reisine, hayata yeniden tutunabilmemiz için tam 3.500 TL nakit para da tebliğ edilmişti. Bu para, bizim gibi cebinde beş kuruşu olmayan muhacirler için adeta gökten inen bir hazine, can suyuydu.

Geleceğin İnce Hesabı...

Banka odasında babamın eline sayılan o 3.500 Liranın harcanacağı yerler, devletin o katı iskan kanununda kuruşu kuruşuna projelendirilmişti. Bu paranın tam 2.000 Lirası, başımızı sokacağımız o iki odalı yeni evimizin yapımı için kullanılacaktı. Geriye kalan paranın 1.000 ya da 1.200 Lirası ile bozkırın o sert toprağını yaracak kuvvetli bir çift öküz, tarlaya koşulacak bir tahta araba ve gerekli tarım aletleri satın alınmalıydı.

Tüm bu harcamalardan artması düşünülen o 300 ila 500 Lira ise, ilk hasada kadar ev halkının geçimi, boğazı için kullanılacaktı. Şükür ki, cebimizde biraz da o Düziçi Yeşilova Köyü’nde Ömer Dayı’nın traktörünü sürerek, tarlalarda çapa yaparak biriktirdiğimiz el emeği göz nuru paralarımızdan vardı.

Ancak çocuk aklımla yine de o ince hesaba girişmeden edemiyordum: Bu yıl bu çorak toprağa ekim, dikim yapsak dahi, o kumlu toprağın ilk üretimini, ilk mahsulünü hasat edip ambarımıza koyabilmek için önümüzde bir yıldan fazla, koskoca bir zaman dilimi vardı. Acaba devletin geçim için ayırdığı o birkaç yüz lira ve bizim Yeşilova birikimimiz, ilk hasada kadar hane halkının boğazına, ununa, tuzuna yetecek miydi?

Ben bir köşede kaşlarımı çatmış bu hesabı yaparken, o her zorluğa göğüs geren, "Elbet bir çaresi bulunur oğul, biz ne badanalardan geçtik" diyen babamla birlikte diğer Karagözlü muhacirler, her şeyi bir kenara bırakıp öncelikle o en hayati sorunu, yani ev meselesini çözmek için köyün dört bir yanını araştırmaya başladılar.

Devletin iskan planına göre, muhacirler için köylerde standart, iki odalı sağlam evler yapılması ve yaptırılması karara bağlanmıştı. Eğer 100 ya da 200 muhacir ailesinin birden iskan edileceği büyük bir merkez olsaydı, devlet müteahhitleri gönderip evleri bizzat kendisi yaptırıyordu. Fakat biz bu koca Misli Köyü’nde topu topu 8 aileydik. Sayımız az olduğundan, devlet parayı doğrudan babalarımızın eline saymış, "Alın paranızı, kuralına uygun şekilde başınızın çaresine bakın" demişti.

Taş Duvarların Çizdiği Mülkiyet...

Tabii bu, "herkes kafasına göre, istediği yere ev yapsın" demek değildi; devletin o katı imar kurallarına sonuna kadar uyulacaktı. Evlerin mimarisi standart olacaktı ama o evin köyün neresinde yükseleceği, yani yer seçimi tamamen bizim özgür irademize bırakılmıştı.

Bizim balkan muhacirlerinin ev anlayışında vazgeçilmez bir kural vardı: Evimizin önünde mutlaka genişçe, çocukların koşacağı, kadınların çamaşır kaynatacağı bir avlumuz olmalıydı. Ayrıca ileride o devlet parasıyla edinmeyi düşündüğümüz atlarımız, öküzlerimiz ve koyunlarımız için ahır olarak kullanmayı planladığımız o serin mağara da, mutlaka bu geniş avlumuzun sınırları içinde kalmalıydı.

Köyün çevresini günlerce turladıktan sonra gördük ki, o mağaralar bölgesinin tam kuzey-batı ucunda, bizim o ilk gün gelip çadırımızı kurduğumuz o havadar yer, aradığımız tüm bu özelliklere fazlasıyla sahipti.

Babam, o iki odalı kerpiç evin yapımına resmen girişmeden önce, ilk iş olarak hayvanlar için gözümüze kestirdiğimiz o derin mağara ağzı bizim kendi arazimiz içinde kalacak şekilde geniş bir avlu sınırı çizdi. Ardından, çevreden topladığımız o iri bozkır taşlarını üst üste yığarak avlunun etrafını sağlam taş duvarlarla çevirmeye başladı.

Bu topraklarda o taş duvarlarla örülen avlular, bir bakıma bizim o yollarda çiğnenen gururumuzun, özel mülkiyetimizin ve "biz de buradayız" deyişimizin ilk somut temsiliydi. Evler her şeyden daha güvenliydi; o taş duvarların içindeki avlulara yabancı gözler öyle kolayca bakamaz, herkes elini kolunu sallayarak giremezdi. O duvar, bizim yeni vatanımızın sınır çizgisiydi.

Haritadaki Yerimiz ve Usta Arayışı...

O zorlu emektar kollarımızla oluşturduğumuz bu ilk avlu yeri; şimdiki adıyla o güzel Konaklı Beldesinin hemen güneyinde, o tozlu Gölcük yolu kıyısında kalıyordu. Köyün o asırlık muazzam Rum Kilisesi’ne göre hesaplandığında, yaklaşık 500 metre kuzey-doğuda kalan ev yerimizin; hemen 200 metre doğusunda köyün çocuklarının cıvıldayacağı o ilkokul, 300 metre kuzey-doğusunda ise bugünkü o görkemli Merkez Camisi yer alıyordu. Lokasyon, çocukların eğitimi ve büyüklerin cemati için oldukça kusursuz, çok iyi bir seçim olmuştu.

Şimdi sıra, bu kurak bozkırda başımızı sokacağımız o iki odalı yuvayı layıkıyla inşa edecek, taşın ve çamurun dilinden anlayan, ev yapımında uzmanlaşmış o maharetli ustaları bulmaya gelmişti. Misli Köyü’nün toprağında, dağında işlenebilir, yontulabilir beyaz taş boldu, ganiydi... Önemli olan, o taşa ruh verecek, o duvarı boranlara karşı yıkılmayacak şekilde dikecek iyi ustaları bulup getirmekti.

Kafamı kaldırıp o bitmek bilmeyen taş duvarlara baktım. Yarbaş Garı'ndaki o trenin düdüğü hala kulaklarımdaydı ama artık rüyalarımda kaçmıyordum. Bu bozkırın ortasında, kilisenin çan kulesiyle cami minaresinin arasında, o mağaranın serinliğinde bizim ilk gerçek evimiz yükselecekti. Sekiz yaşımın gururuyla, babamın harç karacağı o ilk günü, o taşların dile geleceği anı bekliyordum…

Yeraltı Masalları ve Kapadokya...

Kendimi bildim bileli, aklım bu göç yollarının tozuna ve insan hikayelerine erdiğinden beri, öyle ya da böyle konaklamak, ömrümün bir parçasını emanet etmek zorunda kaldığım her yeri ve yöreyi derinlemesine tanıyarak, oranın toprağıyla, taşıyla bütünleşmek istemişimdir.

Bir zamanlar insanların yerüstünden çok, o karanlık yer altında nefes alıp yaşadığı bu gizemli Niğde topraklarını ve onun merkez köylerini hakkıyla tanımak için çocuk ruhumla her türlü yola başvurdum.

O ilk günlerde kulak kabarttığım Hatice Teyze’nin efsaneleri, sonraki uzun yıllar boyunca içimdeki o araştırmacı kimliği besleyecek, büyüyüp koca bir adam olduğumda bu muazzam Kapadokya bölgesini defalarca, karış karış gezerek edineceğim o tarihi hakikatlerin ilk tohumu olacaktı.

Kudüs merkezli olarak doğup bir inanç çığ gibi büyüyen Hristiyanlığın tüm dünyaya yayılmasında, Anadolu toprakları ve özellikle bu üzerinde uyuduğumuz Kapadokya sancağı hayati bir öneme sahipti.

Yıllar sonra bizzat gezdiğimde hayretle gördüm ve anladım ki; bugün Kapadokya yöresini içine alan o masalsı yerleşim yerlerinin neredeyse yüzde yüzü, paganist Roma İmparatorluğu’nun o barbarca, o acımasız zulmünden kaçan ilk Hristiyanların can havliyle sığındığı yaşam alanları olmuştu.

O çilekeş insanlar, özgürce ibadet edebilmek, İsa’nın kelamını yaşatabilmek ve kendilerini pagan askerlerin her türlü saldırısından koruyabilmek için hayatlarını yerin üstünde değil, bu Kapadokya bölgesinin o dipsiz yeraltı şehirlerinde sürdürmüşlerdi.

Yerin Altındaki Gizemli Mimari ve Derinkuyu...

Hemen yanı başımızdaki Derinkuyu Yeraltı Şehri, taaa İkinci Yüzyılda o gaddar Roma zulmünden kaçıp Mezopotamya üzerinden Kayseri’ye, oradan da bu topraklara gelen ilk Hristiyanların yaşadığı bugün tarihi bir belgedir. Öyle ki, 1830’lu yıllara kadar bu Kapadokya Derinkuyu bölgesinde yer üstünde neredeyse tek bir ev, tek bir açık yerleşim bile yoktu.

İşte bu büyük tarihi gizem, bizim iskan edildiğimiz ve Kapadokya’nın en önemli merkezlerinden biri olan bu Misli Köyü’nde neden tek bir dikili ağacın bulunmadığını, neden her yerin kupkuru kumlarla kaplı olduğunu sekiz yaşındaki çocuk aklıma sarsıcı bir biçimde açıklıyordu. Ağaç dikmemişlerdi, çünkü yer üstünde iz bırakmak istememişlerdi...

O meşhur Derinkuyu Yeraltı Şehri, adını yerin tam 60-70 metre derinliğine kadar inen 52 adet buz gibi içme suyu kuyusundan almıştı. Bugün sadece bir kısmı ziyaretçilere açık olan, dar tünellerden, havalandırma bacalarından ve devasa tahta kapı niyetine kullanılan yuvarlak değirmen taşlarından oluşan, tam 8 katlı dev bir Bizans dönemi yeraltı şehridir Derinkuyu.

Ziyarete açılan o 8 katın derinliği bile insanın nefesini kesecek şekilde 50 metreyi bulurken, eğer yarın bir gün tüm o katlar el birliğiyle temizlenip açılacak olursa, derinliğin 85 metreyi bulacağı ve kat sayısının 12 ya da 13’e kadar ulaşacağı tahmin edilmektedir.

Girişleri dışarıdan bakıldığında asla kolay bulunmayan, bulunsa da o daracık dehlizlerden ötürü yabancı bir ordunun kolayca giremeyeceği bu gizli dünya, o dindar insanları Romalı askerlerden ve daha sonraki asırlarda Arap akıncılardan bir kale gibi korumuştu. Bu gizemli, bu akılalmaz taş mimari, buraları gezen seyyahlara zaman zaman “Acaba burayı insanlar değil de uzaylılar mı yaptı?” diye bile düşündürmüştü.

Mimaride uzaylıları zan altında bırakan asıl sır ise; yaklaşık 50 bin insanın, o nifak çağlarında, yerin bu kadar derinliğinde, gün ışığı görmeden, hiç dışarı çıkmadan aylarca nasıl yaşayabildiği, nasıl nefes alabildiği ve hayvanlarını bile o dehlizlerde nasıl besleyebildiği gerçeğidir.

Kapadokya'nın Açık Hava Müzesi: Niğde...

Dördüncü yüzyıla gelindiğinde Hristiyanlığın asıl teolojik merkezi haline gelen Kapadokya bölgesi, dinin o temel direklerini, kutsal doktrinlerini belirleyen birçok büyük kilise Konsil’ine de ev sahipliği yapmıştı. Her ne kadar Kapadokya denilince bugün insanların aklına sadece Kayseri, Niğde ve Kırşehir üçgeni gelse de, tarihsel süreç incelendiğinde burası aslında günümüzde bahsedilenden çok daha geniş, ucu bucağı olmayan bir coğrafyadır.

Hristiyanlarla tam 1000 yıllık ortak bir tarihe sahip olan bu kadim bölgede Niğde, Kapadokya’nın sarsılmaz giriş kapısı olarak bilinirdi. Tarih boyunca Hititler, Romalılar, Selçuklular, Karamanoğlu Beyliği ve Osmanlı gibi devasa medeniyetlere ev sahipliği yapan Niğde’nin o geniş sınırlarını tarihte ilk tanımlayan kişi ise ünlü Yunan coğrafyacı, tarihçi ve filozof Strabon olmuştu.

Strabon, o asırlar öncesinden yazdığı kitabında Kapadokya şehirlerini; Malatya, Tufanbeyli, Niğde, Aksaray, Koçhisar, Ereğli, Bafra, Samsun, Merzifon ve Niksar’a kadar uzatıyordu. Fakat bu geniş tanım, zamanla daralarak Bizans İmparatorluğu döneminde “Kapadokya theması” adı altında Adana, Aksaray, Niğde, Kayseri ve Konya ile sınırlandırılmıştı.

Roma İmparatorluğu, tam 300 yıl boyunca bu topraklarda Hristiyanlığın yayılmasını engellemek için her türlü vahşete başvurmuş; pagan inanışına biat etmeyen o azizleri kazıklara geçirip yakmış, tıpkı Hz. İsa’ya yaptıkları gibi kollarından ve bacaklarından zalimce çivileyerek çarmıha germişti. Ancak ne yaptılarsa bu inancın yayılmasını engelleyemediler. En nihayetinde, 313 yılında bu dine uygulanan amansız baskıların imparatorluğu büyük bir huzursuzluğa ve parçalanmanın eşiğine getirdiğini gören Roma, ünlü Milano Fermanı’nı ilan etmek zorunda kaldı.

Bu fermanla birlikte herkese tam bir din özgürlüğü tanındı; çok tanrılı pagan inancı yavaş yavaş terk edilerek Hristiyanlığa resmi geçiş süreci başladı. Doğu Roma İmparatorluğu’nu kurarak başkentini Konstantinopolis yapan İmparator Konstantin de devletin parçalanmasını önlemek ve Batı Roma'nın din üzerindeki o tekelini kırmak adına Hristiyanlığı Doğu Roma’nın resmi dini ilan etti.

İşte o özgürlük ilan edilmeden evvel ve sonra örülen mimariyle, bugün Niğde genelinde yer alan 80 civarında tarihi cami, zamana direnip ayakta kalabilmiş 30’a yakın muazzam kilise, kervansaraylar, asırlık çeşmeler ve o gizemli yeraltı şehirleriyle Niğde, adeta çatısı gökyüzü olan devasa bir açık hava müzesidir.

Misli'deki Dev Eser ve Yeraltı Geçitleri...

Niğde’nin hemen 10 kilometre kuzeydoğusunda bulunan o meşhur Gümüşler Manastırı, büyük bir tüf kaya kitlesinin içine muazzam bir işçilikle oyulmuştu. Orta çağdan kalan ve Kapadokya’nın bugüne kadar en iyi korunmuş, en büyük manastırlarından biri olan bu yapının içindeki Gümüşler Kilisesi, o duvarındaki hüzünlü ve gizemli “Gülen Meryem Ana” freskiyle tüm dünyada ön plana çıkmıştı.

Eski kaynaklarda, 1928 yılı kayıtlarında adı Andaval olarak geçen bugünkü Aktaş beldesi ise, bünyesinde barındırdığı o meşhur Andaval Kilisesi ile tarihe meydan okuyordu. Bu kilise, bizzat Roma İmparatoru Konstantin’in dindar annesi Helena adına yaptırılmıştı ve yaş olarak İstanbul’daki o koca Ayasofya ile tam manasıyla yaşıttı.

İşte bu tarihi üçgende, Niğde’nin 30 kilometre kuzeyindeki Hasanköy ile 35 kilometre kuzeydoğusunda yer alan bizim şu yeni yurdumuz Konaklı (Misli), Kapadokya’nın kalbi sayılan merkez köylerdi. Bizim o çadır kurduğumuz meydanda yükselen Misli Aziz Vlasios Rum Kilisesi, o ulu yapısıyla İstanbul’daki Ayasofya’dan sonra Türkiye’nin en büyük ikinci kilisesiydi!

Bizim Misli’deki bu kilisenin içi o kadar devasaydı ve komşu Hasanköy’deki Azize Makrina Kilisesi’ne kıyasla zamanın tahribatına karşı o kadar iyi korunmuş durumdaydı ki... Taş duvarlarındaki o renkli freskler, Hristiyan azizlerinin ve kanatlı meleklerin tasvirleri hala ilk günkü gibi belirgindi, sanki duvarlardan bize bakıyorlardı. Ve işin en heyecan verici yanı neydi biliyor musunuz? Yaşlıların fısıldadığına göre; Andaval’daki o büyük Manastır, Hasanköy’deki Azize Makrina Kilisesi ve bizim bu Misli (Konaklı) Rum Kilisesi, yerin altından birbirine gizli tünellerle, kilometrelerce uzanan yeraltı şehirleri ve koridorlarıyla bağlıydı! Ayaklarımızın altında devasa bir tarih haritası uzanıyordu.

Karamanlıların Dramı: Ne Rum Ne Türk...

Tarihsel süreçte, bölgenin bu en büyük kilisesine ev sahipliği yapan Misli’de yaşayan üç bin kişilik nüfusun tamamını, 1924 yılına kadar Ortodoks Hristiyanlar oluşturuyordu. Bu Misli’nin erkekleri, Kapadokya’nın diğer çorak köylerindeki erkeklerin aksine, ekmek parası kazanmak için öyle gurbete, Torosların öteki tarafına, Adana’ya falan hiç gitmemişlerdi. Sadece yorgancılıkla uğraşan çok küçük bir kesim yakın bölgelerde çalışır, köyde kalan o muazzam çoğunluk ise geçimini bu susuz ovada tarımla sağlardı. Dış dünyaya tamamen kapalı, kendi halinde yaşayan bu eski köyün sakinleri, kılık-kıyafet ve yaşam tarzı açısından yüzyıllar öncesindeki o eski balkan ve Anadolu hallerini aynen muhafaza etmişlerdi.

Bu insanların en büyük özellikleri neydi biliyor musunuz? Anadilleri aslında özbeöz Türkçeydi! Zamanla Rumca kelimeler öğrenseler de, ibadetlerini bile Türkçe dualarla yaparlar, Türkçeyi kendilerine has, çok değişik ve tatlı bir Anadolu lehçesiyle konuşurlardı.

Ana merkezleri Karaman olmak üzere; Mersin’in Tarsus ve Anamur ilçelerinde, Konya’nın Sille’sinde, Ermenek’te, Ereğli’de, Aksaray’ın Güzelyurt’unda, Niğde merkez ve köylerinde, Bor’da, Kemerhisar’da, Ihlara’da, Ürgüp’te, Yozgat’ta, Kırıkkale’de ve Kayseri’de yaşayan, Türkçe konuşan bu Ortodoks Hristiyanlara tarihte “Karamanlılar” adı verilirdi. Onlar, sadece Ortodoks mezhebine bağlı oldukları ve cemaat liderleri Rum Patriği olduğu için kağıt üzerinde "Rum" olarak nitelendirilmişlerdi.

Oysa Karamanlılar, Osmanlı İmparatorluğu içinde Ortodoks Türkler olmalarıyla Müslümanlardan ve diğer Hristiyanlardan; saf Anadolu insanı oldukları için de Yunanistan’daki Yunanlılardan tamamen farklıydılar. Bu derin farklılıktan ötürü kendilerine asla "Yunan" demezler, kendilerini gururla “Anadolu Ortodoks Hristiyan’ı” olarak adlandırırlardı. Literatürde Türkçe konuşan bu insanlara Karamanlı denmesi, onları o deniz aşırı Rumlardan ayıran en büyük mühürdü.

Fakat tarih, bazen en büyük trajedilerini bu masum insanların sırtına yüklerdi. Tıpkı bizim Bulgaristan’da Türk olduğumuz için zulüm görüp yollara düşmemiz gibi... 1923 tarihli o ünlü Lozan Antlaşması’nın katı hükümleri gereğince, Türkiye’de asırlardır yaşayan yaklaşık 193.000 Karamanlı Türk Ortodoks, sadece dinlerinden ötürü "Rum" sayılarak zorunlu nüfus mübadelesine tabi tutuldular.

1924 yılının o kara kışında, tıpkı bizim gibi evlerini, barklarını, canım kiliselerini bırakıp göç yoluna koyuldular. Atlarla, arabalarla ve çoğunlukla yalınayak yürüyerek Ereğli Garı’na, oradan da trenlerle Mersin Limanı’na götürüldüler.

Mersin Limanı’ndan dumanı tüten vapurlara bindirilip gönderildikleri o Yunanistan’ın dilini, yani Yunancayı tek bir kelime dahi bilmiyordu bu zavallı insanlar! Gittikleri o yabancı memlekette, dil bakımından bir anda hem sağır hem dilsiz durumuna düşmüşlerdi. Üstelik Atina Hükümeti, bu insanların evlerinde Türkçe konuşmalarını kesin olarak yasakladığı gibi; bağırlarından koptukları Anadolu’nun o dertli sazını çalmalarını, Türkçe türküler söylemelerini ve o yiğit zeybek oyunlarını oynamalarını bile jandarma dipçiğiyle yasakladı.

Karamanlılar kendi öz vatanlarında, Türkiye’de "Rum" denilerek mübadeleyle sürgün edilirken; sığındıkları Yunanistan’da da yerli halk tarafından “Türk tohumu”, “Yunan adına layık olmayan yarım Hristiyan”, “Kara dinli Karamanlılar” diye aşağılanarak hiçbir zaman gerçek birer Yunanlı olarak kabul edilmediler, hor görüldüler.

Gittikleri o Batı Trakya topraklarında, sırf o geride bıraktıkları canım Anadolu’yu, Niğde’yi biraz olsun hatırlayabilmek, o sönmeyen vatan hasretini dindirebilmek için kurdukları yeni yerleşim birimine yine “Karaman” adını verdiler. Orada kendilerine kurdukları yeni yaşam alanlarını, o taş evleri, sokakları, buradaki eski köylerine benzettiler ki, ağladıklarında gözyaşları toprağa yabancı gelmesin...

Sürgündeki "Nea" Kasabaları ve Bitmeyen Niğde Özlemi...

Bugün Yunanistan haritasına bakıldığında, hangi şehrin ya da kasabanın önünde “Nea” yani "Yeni" sözcüğü varsa, bilinmelidir ki orası, Türkiye’den koparılmış o Karamanlı muhacirlerin, memleketteki köy ve kasabalarının birer benzerini kurduğu hasret yuvalarıdır.

Nea Smirna, o güzelim İzmir’in hasretiyle kurulan "Yeni İzmir" anlamındaydı. Yunanistan’daki o deniz kenarındaki kasaba, Nea Makri yani "Yeni Kayaköy" olarak kurulmuştu. Nea Makri demek, o insanlar için aynı zamanda yeşil dağ ve mavi deniz demekti; burayı Fethiye’nin o meşhur Ölüdeniz’ine komşu olan tarihi Kayaköy’den 1922’de göç eden o dertli insanlar inşa etmişti.

Büyük bir bölümü hayatları boyunca tek kelime dahi Rumca bilmeden, o yabancı topraklarda Türkçe ağıtlar yakarak ölen Karamanlılar, Yunanistan’daki o batı kültürüne ayak uydurmakta, o kültürel uyumu sağlamakta çok ciddi, çok kanlı zorluklarla karşılaştılar. Gittikleri o gurbet ellerinde, ellerini bağırlarına koyup yıllarca sessizce gözyaşı döken Semendireli, Mislili, Kurdunuslu, Çarıklılı ve Andavanlı o Ortodoks Türkler, mezara girene kadar hep o buram buram tüten memleketlerinin, o canım Niğde’lerinin özlemiyle yaşadılar...

Zaman 23 Ağustos 1952 Cumartesi akşamüzeri, bizim o taş duvarlarla çevirdiğimiz yeni avlumuzun kenarına oturdum. Karşıda, o asırlık Misli Rum Kilisesi’nin devasa taş duvarlarına vuran batan güneşin kızıllığına baktım. Kafamı toprağa dayadığımda, sanki yerin altındaki o gizli tünellerden, o bin yıllık mağaralardan, bu topraklardan koparılıp gönderilmiş o Karamanlı çocukların Türkçe fısıltılarını, o dertli sazlarının sesini duyar gibi oluyordu sekiz yaşındaki kulağım.

Biz balkanlardan buraya sürülmüştük, onlar ise buradan balkanların ötesine sürülmüştü. Tarih, bu bozkırın ortasında bizim yazgımızı onların o boş bıraktığı mağara ağızlarında kesiştirmişti.

Gözlerimi kapatıp, o hiç bilmediğim Yunanistan dağlarında "Misli" diye ağlayan o eski insanlara içimden bir selam gönderdim. Biz Karagözler’in hasretiyle bu taşları üst üste yığıp ev yapıyorduk; onlar da orada bizim gibi bir başka taşın üzerine oturup Niğde’nin o sarı kumunu sayıklıyorlardı. Göçmenlik, dünyanın neresinde olursan ol, kalbini hep o geride bıraktığın dağın eteklerinde unutmak demekti...

Üç odalı şirin evimiz...

Günlerden on ağustos pazar günüydü. Gökyüzü, Anadolu’nun o kendine has uçsuz bucaksız maviliğiyle üzerimize serilmişti. Babamın çatının artan tahtalarından elceğizle yapıverdiği sekinin üzerine tünemiş, evimizin önündeki sundurmanın gölgesinde keyfediyordum. Sekiz yaşındaki bir çocuk için dünyanın en büyük krallığı, sırtını kendi evinin duvarına yaslayabilmekmiş, bunu yeni anlıyordum. Oturduğum yerde bacaklarımı sallayıp Misli’nin sarı sıcağını izlerken, zihnim sık sık yaptığı gibi zamanda geriye, o telaşlı temmuz gününe doğru bir yolculuğa çıktı.

Her şey yirmi beş gün önce, on altı temmuzda başlamıştı. Günlerdir aradığımız o hünerli ustalar nihayet bulunmuş, onların bilgece yönlendirmeleriyle kamyonların kasasından indirilen harç, taş ve kalas dağları avluya yığılmıştı. Ustalar, "Ev dediğin güneşe sırtını dönmez oğul," demişlerdi babama. Bu yüzden evimizin ön cephesini, doğan güneşi ilk nefeste içine çeksin, kışın o ayaz günlerinde içimizi ısıtsın diye güneydoğuya bakacak şekilde hizalamışlardı.

Sonra o imece denen mucize başladı. Köyün ne kadar eli ekmek tutan, hatır bilen adamı varsa toplandı. Kazmalar toprağa vuruldu, taşlar elden ele taşındı, türküler dualara karıştı. Tam bir ay boyunca omuz omuza süren o tatlı yorgunluğun ardından, nihayet başımızı sokacak üç odalı, şirin mi şirin bir yuvamız oluvermişti. Şimdi her odanın ön cepheye bakan, sanki dünyaya gülen gözlermiş gibi duran birer penceresi vardı.

Evin tam ortasındaki ağır ahşap kapıdan içeri adım atınca, anamın şimdiden sahiplendiği o geniş odaya giriliyordu. Burası hem mutfağımız hem kilerimiz hem de kalbimizdi. Babam, kışın ayazı bastırdığında döküm sobayı tam buraya, evin merkezine kuracağını söylemişti; öyle ya, ateş tam ortada yanmalıydı ki ısısı sağa sola eşit dağılsın, herkesi aynı derecede sarsın.

Odanın soluna açılan kapı, ömrümün en güzel hayallerine açılıyordu sanki. Ön cepheye bakan tek pencereli bu küçük oda, kardeşim Mustafa ile benim hem yatak hem de çalışma odamız olacaktı. Yakında ilkokula başlayacaktık ve anam şimdiden o pencerenin önüne hayali defterler, kalemler yerleştirmeye başlamıştı bile. Sağ taraftaki diğer kapı ise anamla babamın yatak odasına açılıyordu; orası evin en sessiz, en vakur köşesiydi.

Ev bitti bitmesine ama bizim macera sadece üst katla sınırlı değildi. Avlu girişinin hemen sol tarafından aşağıya, toprağın kalbine doğru inilen oldukça büyük ve derin bir mağaramız vardı. Göçerlikten gelen bir aile için bu mağara bir lütuftu. Babam, "Evvelinde yerimizi hazırlayacağız ki, rızkımız arkasından gelsin," derdi. İleride edinmeyi düşündüğümüz koyunların, keçilerin barınma yerini şimdiden garantiye almıştık. Üstelik bu serin yeraltı dünyası, tarlalardan elde edeceğimiz mahsuller için kusursuz bir kiler olacaktı. Köylülerin patateslerini buralarda bozulmadan nasıl sakladıklarını hayranlıkla dinlemiştim; artık bizim de bir patates depomuz vardı.

Bizim köylerde "kenef" dediğimiz tuvaletler, adet olduğu üzere evlerin uzağına kurulurdu. Kokusu eve sinmesin, hastalık getirmesin diye en az on on beş metre öteye yapmak icap ederdi. Babam bu işe de pratik bir çare bulmuştu. Evin arkasında, hem gözlerden uzak hem de korunaklı bir mesafede derin bir foseptik çukuru kazmış, tuvaletin giderini oraya bağlayarak bu büyük sorunu ustalıkla çözmüştü. Böylece ne mağaradaki mahsulün tadı kaçacaktı ne de hayvanlarımızın sağlığı bozulacaktı.

Ev bittikten sonra babamın elleri hiç durmadı. Çatıdan artan kalasları, tahta parçalarını tek tek topladı; testereyle biçip, çivilerle çakarak üzerlerine şilte serilecek kerevetler yaptı. Bu kerevetler gündüzleri oturup babamın dizinin dibinde hikaye dinlediğimiz birer sedir, geceleri ise altındaki boşluklara anamın fazla kilimleri, örtüleri sıkıştırdığı birer yüklük oluveriyordu. Duvar diplerine dizdiğimiz, içi mis kokulu taze samanlarla doldurulmuş o uzun yastıklar olmasa ev yarım kalırdı. Onlara yaslandık mı yer minderlerinin üzerinde krallar gibi kurulur, sırtımızı memlekete dayamış gibi hissederdik.

Biz göçer bir aileydik. Bizim gibilerin öyle şehirdekiler gibi ağır yemek masaları, heybetli çalışma masaları olmazdı, olamazdı da... Bir sonraki otlağa, bir sonraki mevsime doğru yola çıkma vakti geldiğinde o koca masaları hangi devenin, hangi atın sırtına yükleyip de dağları aşacaktın? Göçer adamın yükü hafif, aklı hür olmalıydı. Biz de masanın yerine, yerden ancak on beş yirmi santim yükseklikte olan, yuvarlak ahşap siniler kullanırdık. Anam o tahta siniyi odanın ortasına koydu mu, hepimiz etrafına diz çöker, aynı tencereye kaşık sallar, bir lokma ekmeği bölüşürdük.

Gecelerimizi aydınlatan o gaz lambaları da tıpkı bizim gibi her parçasıyla bir amaca hizmet ederdi. Yeni kuşakların adını sanını pek bilemeyeceği bu vefakar yoldaş tam beş parçadan oluşurdu. En altta, içine amber rengi sıvının doldurulduğu camdan bir gaz yağı deposu yer alırdı. Onun hemen üzerinde, metale şekil verilerek yapılmış, fitilin boyunu uzatıp kısaltmaya yarayan o sihirli çarklı mekanizma dururdu. Deponun derinliklerinden beslenen yassı ve bezden bir fitil, bu mekanizmanın içinden yukarıya doğru tırmanırdı. En üstte ise rüzgardan alevi koruyan, ışığı odaya dalga dalga yayan, dokunmaya kıyılamayacak kadar ince ve kırılgan camdan lambanın şişesi bulunurdu. O şişenin ardında titreyen alev, duvarda Mustafa ile benim devasa gölgelerimizi oluşturur, bizi masallar alemine götürürdü.

Türkiye’ye, bu topraklara ayak basalı neredeyse bir buçuk yıl olmuştu. Koskoca on sekiz ay... Dile kolay, fırtınalarla, belirsizliklerle geçen o sürenin sonunda nihayet başımızı sokacak, "burası bizim" diyebileceğimiz bir eve sahip olmuştuk.

Şimdi sekinin üzerinde oturmuş, karşı tarlalara bakarken içimden dualar ediyordum. Evimiz vardı ya, gerisi elbet gelirdi. Şimdi sıra toprağımızı sürecek, ekmeğimizi taştan çıkaracak iki güçlü öküze, tarlayı nadasa bırakacak ziraat aletlerine ve kasabaya gidip gelirken ardında toz çıkaracağımız bir öküz arabası edinmeye gelmişti. Babam, "Sabırla koruk helva olurmuş oğul," derdi hep. O da olurdu inşallah... Başımızı sokacak yuvayı veren Allah, öküzün rızkını da arabasını da gönderirdi elbet.

Ekmek Teknesi Sahibi Oluyoruz...

Evimizin o şirin sundurması altında sırtımızı duvara dayayalı henüz birkaç gün olmuştu ki, büyüklerin dünyasındaki o bitmek bilmeyen telaş yeniden baş gösterdi. Başımızı sokacak bir yuvamız vardı ama babamın deyimiyle, toprağı işlemeyince duvarlar karın doyurmuyordu. Köy yerinde her akşam konuşulan tek bir şey vardı artık: "Ekmek teknesi." Ben ilk duyduğumda fırıncıların kullandığı o kocaman ahşap teknelerden sanmıştım ama babam gülerek başımı okşamış, "Bizim ekmek teknemiz tarlamız, tarlanın canı da bir çift öküzdür Mehmet," demişti. Meğer bu kurak topraklarda köylünün en sadık yoldaşı, gücün ve uysallığın simgesi olan o kocaman, munis hayvanlarmış. Toprağı sürmek için kara sabanın önüne koşulan, harman yerinde sapları ezen, hastalandığımızda bizi kasabadaki doktora yetiştiren hep onlarmış.

O günlerde babam, Misli’nin kahvehanesinde oturup diğer köylülerle dertleşirken çok şey öğreniyordum. Anadolu’da öküz demek, her şey demekti. Hatta babam bir akşam, buralarda çok sevilen bir şairin şiirini fısıldar gibi anlatmıştı bize. O şiirde Anadolu kadınlarından bahsedilirken, “Anamız, avradımız, yârimiz ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen…” deniyormuş. Kulaklarıma inanamamıştım. Bir insanın, evdeki kadının yeri nasıl olur da bir hayvandan sonra gelirdi? Ama bu kurak topraklarda hayat o kadar acımasız, geçim o kadar zordu ki, çiftçi tüm varlığını o bir çift öküze bağlamıştı.

Oysa bizim geldiğimiz yerlerde, Bulgaristan’daki Karagözler köyümüzde hikaye çok başkaydı. Anamın ve ninelerimin anlattığı o yeşil memlekette sulu tarım yapılırdı ve "aile emeği" üretimin tam kalbindeydi. Kadınlar hiçbir zaman o şiirdeki gibi geride kalmaz, tarlaya da bahçeye de can katarlardı. Küçük ve büyükbaş hayvanların bakımı, sabahın köründe sütlerin sağılması, yoğurtların, peynirlerin yapılması hep onların işiydi. Bahçede sıra sıra dizilen taze fasulyeleri, çıtır salatalıkları, kocaman kavunları, karpuzları ve kabakları yetiştiren hep kadınların o hünerli elleriydi. Erkekler bir çift öküzün çektiği kara sabanla toprağı sürerken, kadınlar sulu tarımın sunduğu tüm nimetlerle üretime ortak olurdu. İşte bu ortak emek, kadını ikinci sınıf vatandaş olmaktan kurtardığı gibi evimizin geçimini de rahatlıkla sağlardı.

Ama 1950'lerin bu susuz Misli Köyü’nde durum çok farklıydı. Henüz yerin altındaki suları fışkırtacak o artezyen kuyularının hiçbirinden haberimiz yoktu. Toprak kuru, gökyüzü cimriydi. Sulu tarım olmayınca kadınların üretime katılabileceği o aile emeği de yok denecek kadar azalıyordu. Geçim, buralarda simsiyah bir yük gibi biniyordu babamın omuzlarına. Yine de bizim kadınlarımız Bulgaristan'daki o dik duruşlarını hiç bozmamışlardı; ne anam ne de diğer göçmen kadınlar o haksız muameleye maruz kalacak cinstendi. Ama babam da biliyordu; yaklaşan tahıl ekim zamanından önce o bir çift öküzle bir araba alınmazsa, bu kış bize ekmek yoktu.

Babam günlerce Misli’de arandı durdu fakat buralarda bütçemize uygun bir çift hayvan bulamadı. Sonunda komşu köylerin, uzak kasabaların yollarına düştü. Tam bir hafta boyunca evde gözümüz hep yollardaydı. Nihayet bugün, 16 Ağustos 1952 Cumartesi, öğleden sonra, güneş gökyüzünde yavaş yavaş alçalırken köyün girişinde bir toz bulutu belirdi. Mustafa ile birlikte avlu duvarına tırmandık. Hüyük İstasyonu tarafındaki patikadan gelen arabayı ilk ben gördüm!

Bir çift güçlü öküzün çektiği, ahşap tekerlekleri gıcırdayan elden düşme bir öküz arabasının üzerindeydi babam. Yaklaştıkça yüzündeki o kocaman, yorgun ama mağrur gülümsemeyi seçebiliyordum. Öyle içten gülüyordu ki, uzaktan bile "ekmek teknemize" kavuştuğumuzu anladık. Araba avludan içeri girerken evimizde bir bayram havası koptu. Mustafa'yla bağırarak arabanın etrafında dönmeye başladık. Anam hıçkırıkla karışık bir sevinçle ellerini gökyüzüne kaldırdı, dudaklarından dökülen dualar avlunun sıcak havasına karıştı. Başımızı sokacak evden sonra, altımıza tekerlek, soframıza bereket gelmişti.

Babam hemen arabadan atladı. Aylardır düşlediğimiz o iki koca canlının koşumlarını tek tek, incitmeden çözdü. Yeni evimizin altında uzanan o derin ve serin mağara, meğer bugünler için bizi beklermiş. Günler öncesinden temizleyip hazırladığımız o yeraltı odasına doğru yönlendirdi onları. Ama acele etmedi; durdu, elleriyle öküzlerin alınlarını okşadı, yorgunluktan sırılsıklam olmuş sırtlarındaki terleri merhametle sildi. Onları mağaranın serinliğine yerleştirip önlerine taze samanları yığarken, sanki gizli bir anlaşma imzalar gibi fısıldıyordu kulaklarına.

Akşam olup da o tahta sininin etrafına diz çökerken, odadaki gaz lambasının alevi bile bir başka neşeyle titriyordu. Anam yemeği koydu ama kimse kaşığa uzanmadı; hepimizin gözü babamdaydı. Babam gözlerinin içi gülerek anlatmaya başladı. Yollarda ne kadar yorulduğunu, Hüyük tarafında bu elden düşme arabayı ve öküzleri nasıl da tam kesemize göre, hesaplıca denk getirdiğini büyük bir gururla anlattı. Sonra ciddileşti, hepimizin yüzüne tek tek bakıp o can alıcı cümleyi kurdu: “Yarından tezi yok çocuklar, tarlaları ekime hazırlamalıyız. Toprak bizi bekler.”

O gece, yer minderime uzandığımda mağaradan gelen öküzlerin o derinden gelen nefes seslerini dinledim. Korkmuyordum artık. Yarın erkenden kalkacak, babamın arkasından o tarlalara koşacaktım. Çünkü biz artık göçer değil, buralıydık; toprağımız, evimiz ve bizi geleceğe taşıyacak bir ekmek teknemiz vardı.

Toprağın Altındaki Şehir ve Hayat Ağacı...

Tek bir dikili ağacın bile bulunmadığı, güneşin sırtında bozkır sarılığı taşıyan Misli Köyü’nde, 17 Ağustos 1952, pazar sabahı bambaşka bir sessizlikle uyandım. Öküzlerimizin mağaradan gelen o derindeki nefes sesleri eşliğinde avluya çıktım. Göçerlikten geliyorduk, evimizi yeni çatmış, ekmek teknemizi henüz dün yuvaya sokmuştuk ama benim sekiz yaşındaki çocuk kalbimi asıl meşgul eden şey, bastığımız bu toprağın altındaki gizemdi.

Bizim evlerimizin, ahırlarımızın yapıldığı bu yeraltı bölgesinin hemen üzerinde, kerpiçten ve taştan yapılma yüz haneli köy evlerinin arasında, buralara hiç benzemeyen, adeta göğe kafa tutan devasa bir taş yapı yükseliyordu. Köyün neresinden baksanız gözünüzü dolduran, heybetli bir kiliseydi bu: Aziz Vlasios Rum Kilisesi...

Sadece kilisenin o yabancı adı değil, bizzat yaşadığımız köyün adı olan “Misli” kelimesi de içimdeki o durdurulamaz merakı kamçılayıp duruyordu. Anam hep "Mehmet’in dilinin bağı çözüldüğünden beri soru sorar" derdi; haksız da değildi. Bana göre öğrenmenin yegane yolu, o çocuksu merakın peşinden gitmek ve bilenlerin eteğine yapışıp soru sormaktı.

Aynı günün akşamüstü, 1924 yılındaki o büyük nüfus mübadelesinde Selanik’ten kalkıp buralara gelmiş, yüzleri İç Anadolu’nun rüzgarıyla kırışmış yaşlıların dizinin dibine çöktüm. Onların ağır ağır, tütün kokulu nefesleriyle anlattıklarını dinlerken gözlerim büyüdü. Meğer bizim kerpiç evler kurduğumuz bu Misli, İç Anadolu’nun en antik, en köklü köylerinden biriymiş. Tarihi kaynakların yazdığına göre Kapadokya bölgesinin kalbinde yer alan bu köy, aslında ucu bucağı görünmeyen devasa bir yeraltı yerleşim bölgesi, toprağın altına gizlenmiş gizli bir şehirmiş.

İşte bu yeraltı şehrinin tam üzerinde, 19. yüzyıldan kalma o taş abide, Aziz Vlasios Rum Kilisesi duruyordu. Yaşlılar, gözlerini o büyük taş binaya çevirip, "Bakma şimdi böyle boynu bükük durduğuna Mehmet oğul," dediler. "Burası Kapadokya’nın en güzel, en görkemli kilisesidir. Derler ki İstanbul'daki o koca Ayasofya'dan sonra en büyük kilise burasıymış."

Rumlar zamanında burayı çok kutsal kabul ederlermiş. Mübadele olup da Rumlar buralardan gidince, bir süre Selanik’ten gelen Hristiyanlar tarafından ziyaret edilmeye devam etmiş. Fakat sonra, Türk Hükümetince çıkarılan bazı zorluklar ve engellemeler yüzünden o uzak yollardan gelen ziyaretçilerin ayağı kesilmiş, kilise de zamanla bu bozkırın ortasında kendi kaderine terk edilmiş.

Sessizce kilisenin o heybetli duvarlarına doğru yürüdüm. Duvarları simsiyah, sert mi sert bazalt cinsi taştan yapılmıştı. Dikkatlice inceledim; hani okullarda haritalara bakardık ya, tam bir bazilika planıyla inşa edilmişti. Girişteki o geniş holden, büyük cemaatlerin toplandığı ana mekâna açılan tam üç tane koca kapı vardı. Kafamı yukarı kaldırdığımda, ana kapının ve hemen solundaki diğer kapının üzerindeki kemer aynalarının içine kazınmış, eski dilde yazılmış kitabeleri gördüm. Yaşlıların dediğine göre kitabelerin birinin üzerinde, buranın ruhunu üfleyen o eski tarih netçe okunuyordu: 1844...

Kilisenin doğu tarafına dolandığımda, yapının dışına doğru kavisli bir şekilde taşan koca bir ana apsis ve onun iki yanında daha küçük yan apsisler göze çarpıyordu. Batıdaki giriş holünden içeriye doğru adımladığımda ise, içeride heybetli taş sütunlarla birbirinden ayrılmış, boyuna uzanan ve büyüklerin "nef" dediği üç büyük bölüm uzanıyordu. Bu bölümler birbirinden dörder sütunla ayrılmıştı ve her biri yanlarda daha iri, ana sütunlar üzerine güvenle oturuyordu. Tam ortada göğe doğru açılan büyük bir kemer, onun iki yanında ise daha mahcup duran iki küçük kemer yükseliyordu. Kilisenin çatısı da bir acayipti; orta bölümün üzeri evlerimizin çatısı gibi kırma çatıyla örtülmüşken, yan bölümlerin üzerinde birer küçük taş kubbe göğe doğru birer tepe gibi yükseliyordu.

En çok da ön cephedeki o gizemli taş işçiliği beni büyüledi. Büyük kemerin üzerinde, yanlardan başlayarak yukarıya doğru kademeli olarak tırmanan ve çatıya en yakın yerde biten dekoratif bir paye vardı. O payenin tam üzerinde, taşa öyle ince işlenmişti ki, bir vazonun içinden fışkıran bir "hayat ağacı" motifi duruyordu. Ağacın taş dalları bozkırın ortasında sanki can bulmak ister gibiydi. Alttaki pencereler ise zarif kemerlerle donatılmıştı; kemerlerin üstleri kör kemerler ve göz alıcı dekoratif payelerle süslenmişti.

Yıllar sonra, ilkokula başladığımda öğretmenimin masasının önünde dikilip yine Misli’yi sorduğumda, onun anlatacakları bu pazar günkü çocukluk merakımın üzerine birer altın mühür gibi vurulacaktı. Meğer bizim Misli, tarih boyunca her gelen kavmin dilinde başka bir renge bürünmüş, değişik adlarla çağrılmış antik bir yurtmuş. Misti, Misthi, Mysti, Musthilia, Mustilia, Moustila, Misli... Öğretmenimin dediğine göre, bazı tarihçiler bu antik köyün kuruluşunu ta Milattan Önce 400 yıllarına kadar dayandırıyordu.

"Düşün bir kere Mehmet," demişti öğretmenim gözlerimin içine bakarak. "Milattan Önce 480 yılında, tarihin o ilk büyük Pers-Yunan savaşı olan Maraton’un ardından tam seksen yıl geçmişti. İşte o dönemde, Perslere karşı savaşmak için Anadolu topraklarına geçen Yunanlı paralı askerlerden bir grup buraya gelip yerleşti ve bu köyü, yani Misthi’yi kurdu. Zaten Antik Dönem Grekçesinde 'Misthi' ya da 'Misthios', doğrudan 'paralı asker' anlamına gelir."

Bizim çocukluğumuzun geçtiği, o kesintilerle dolu yaklaşık altı yıllık dönem boyunca bu antik köyün adı hep bizim bildiğimiz, dilimizin döndüğü haliyle "Misli" olarak kaldı. Ancak biz buralardan göçüp gittikten, yıllar devrildikten sonra öğrenecektim ki; 1924'teki o büyük mübadeleden çok sonra, yani 1949 yılında çıkarılan 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu ile memleketteki tüm eski yer adlarının değiştirilmesi yasal bir kurala bağlanmış. 1957 yılında ise Ankara'da bir “Ad Değiştirme İhtisas Kurulu” kurulmuş ve bu kurul, araya giren kesintilere rağmen 1978 yılına kadar Anadolu'daki on binlerce yerleşim biriminin adını birer birer değiştirmiş.

İşte o büyük defterler açılıp kapandığında, bizim o tek bir dikili ağacı olmayan, altı yeraltı şehri, üstü ise Ayasofya’nın kardeşi olan antik Misli’mizin adı da silinmiş; haritalara "Konaklı" diye yazılmış...

Fakat 17 Ağustos 1952’nin o sıcak pazar gününde, sekinin üzerinde oturan sekiz yaşındaki Mehmet için burası hâlâ gizemli, hâlâ büyüleyici ve son nefesine kadar unutamayacağı özbeöz Misli’ydi.

Kara Saban ve Kadim Tohum...

Zaman, bozkırın ortasında acele etmeden ama durmaksızın akıyordu. Tarım için birinci dereceden hayati önemi olan o iki koca yürekli hayvanı, yani ekmek teknemizi avluya bağlayalı tam on gün olmuştu. Dün ise babamın yüzünü bir kat daha güldüren o eksik parça tamamlandı; tarlaları yırtıp sürmek için can atan, ahşap ve demirin o muazzam buluşması olan sabanımızı da nihayet sağladık. Babam, “Buğday tarlasından doyurucu bir verim almak istiyorsan Mehmet,” demişti sabanın paslı demirini silerken, “ekimden önce toprağın işlenmesi en önemli aşamadır.” Meğer tarlayı sürmenin asıl amacı, toprağın altını üstüne getirerek güneşle buluşmasını, onun derin derin nefes alıp havalanmasını sağlamakmış.

25 Ağustos Pazartesi akşamı avluda, babamın dizinin dibine çöküp sabanın hikayesini dinledim. Sekiz yaşındaki bir çocuk için masal gibiydi her bir kelimesi. İnsanoğlunun toprağı deşmek için kullandığı bu aletin geçmişi Milattan Önce 5. ve 6. yüzyıllara kadar uzanıyormuş. Sabanın o en eski, en çocuksu izlerine Mezopotamya’nın bereketli topraklarında rastlanmış.

İlk sabanlar sadece ağaçtan ibaretmiş; ne bir demiri varmış ne de arkasında bir öküzü. İnsanlar kendi güçleriyle, iterek ya da çekerek toprağı eşelemeye çalışırlarmış. Eski Mısırlılar ise bu durumu biraz daha geliştirmiş ama çok daha acımasız bir boyuta taşımışlar. Zavallı esirleri, sabana benzer o ağır aletlerin önüne birer hayvan gibi koşup çektirerek toprağı sürdürürlermiş.

Yıllar geçip de dünya döndükçe, ehlileştirilmiş hayvanları bağlayıp çekmeye başlamışlar sabanları. Eski Romalılar ise bu hikayeyi bir adım daha ileriye götürmüş; toprağı süren kısmı, yani o can alıcı bıçağı demirden yapmayı başararak sabanı gerçek bir güce dönüştürmüşler. Babam, “İyi sürülmüş bir tarladaki toprak, hem havayı hem de yağmur sularını yeter derecede derinlere gönderebilir oğul,” diye eklemişti. “Böylece tarla, sürülmemiş hantal bir topraktan katbekat daha fazla ürün verir.”

Gelgelelim, bizim Misli’deki tarlalarımız öyle yüksek verilere, nazlı mahsullere pek uygun değildi. Çünkü buğdayın o gürbüz, başakları yere basan halini görmek için tarlanın derin topraklı, killi, tınlı, fosforlu, biraz kireçli ve humuslu topraktan oluşması gerekirdi. Oysa bizim avlumuzun ötesinde uzanan o tarlalar kumul ağırlıklıydı; çoraktı, kuruydu. Babam toprağı avucuna alıp parmaklarının arasından dökerken iç geçirdi: “Bizim tarlamıza her buğday gelmez Mehmet. Buraya ancak Kaplıca buğdayı olarak da bilinen Karabuğday ile ekmeklik buğday ekimi yapılabilir.”

Karabuğday, babamın deyişiyle atadan kalma bir tür olup insanoğlunun yeryüzünde ilk yediği buğdaydı. Görüntüsüne baktığınız zaman biraz arpayı da andıran sert bir yapısı vardı. Kalın kabukluydu ve onu işlemek, un haline getirmek zorluydu. Bulgaristan’daki o sulak, yeşil günlerimizde bu karabuğdayın su değirmenlerinin yanı sıra, evlerin köşelerindeki el değirmenleriyle de emek emek öğütüldüğünü anlatmıştı babam. O zamanlar anlam veremediğim bu buğday hikayelerinin asıl sırrını, ancak yıllar sonra kendi bedenimin sancılarıyla kavrayacaktım.

Meğer buğdayın içinde yaklaşık 30 farklı tür protein bulunmasına karşın, bunlardan sadece ikisi; glutenin ve gliadin, un suyla birleştiğinde adeta sakıza benzer sert ve esnek bir maddeyi, yani gluteni meydana getiriyormuş. Buğday unu suyla karıştırılıp yoğrulduğunda, bu iki protein suyu kana kana içiyor ve esnek gluten zincirlerini oluşturmak üzere birbirine sıkıca bağlanıyormuş. Bilgeler ve eski fırıncılar hep derlerdi ya: “Gluten olmadan ekmek mayalanmaz, gluten olmadan ekmek kabarmaz.”

Ama her güzel şeyin arkasında gizli bir sızı da olabilirmiş. Bazı insanların, tıpkı bende olduğu gibi, bu glutene karşı özel bir hassasiyeti varmış. Kulaklarımda hep bir sızı gibi kalan bu rahatsızlığa, çok sonraları, tıp kitaplarında “Çölyak Hastalığı” dendiğini öğrenecektim.

Çölyak hastaları o çok sevilen glutenli gıdaları asla sindiremezlermiş; zamanla ince bağırsaklarındaki o minik çıkıntıların silinmesiyle vücudun besin emilimi tamamen bozulurmuş. Bunun sonucunda da başta bağırsaklarda önemli miktarda gaz birikmesi olmak üzere, insanı canından bezdiran diğer rahatsızlıklar ortaya çıkarmış. İşte karabuğday, bu amansız rahatsızlığın ortasında adeta bir şifa gibi duruyormuş; çünkü o, glutence fakir ama insana güç veren diğer proteinlerce zengin bir tahıldı.

Büyüyüp de köyümden ayrıldığımda, İvriz İlköğretmen Okulu’nun o rüzgarlı dersliklerinde tarım öğretmenimiz Salih Ziya Büyükaksoy kürsüye çıkıp bu durumu bize ayrıntılı olarak anlatacaktı. Öğretmenimizin tebeşirli ellerini havaya kaldırarak, “Köylerde yenen o karabuğday ekmeği var ya, işte aslında yenmesi gereken asıl ekmek odur! O beyaz ekmekten fersah fersah uzak durmanız gerekir,” deyişi kulaklarımdan hiç silinmeyecekti.

Fakat o ağustos akşamında, Misli’nin kerpiç duvarları arasında, sekiz yaşındaki Mehmet olarak sadece babamın sabanı temizleyişini izliyor ve yarın toprakla buluşacak o kadim karabuğday tohumlarının hayalini kuruyordum. Bizim toprağımız belki kumul ağırlıklıydı, belki zordu ama altındaki kara saban ve içindeki o kadim tohumla bize hayat vereceğini biliyordum.

Misli'nin Tozu, Çocukların Şenliği..

Niğde’nin bu uçsuz bucaksız, sarı bozkırın ortasına kurulmuş merkez köylerinden biri olan Misli’ye geleli yaklaşık iki ay olmuş, 7 Eylül 1952 Pazar gününe, arkadaşlarla oyunlar oynayacağımız O güne ulaşmıştık.

Nüfusu öyle az, öyle seyrekti ki, köyde herkes birbirinin yediği lokmayı, aldığı nefesi bilirdi. Herkes birbirini tanırdı. Koca köyde insanların Allah’a karşı kulluklarını yerine getirdikleri, minaresi göğe uzanan tek bir cami ile pek fazla müşterisi olmayan, erkeklerin tütün dumanı altında pinekelediği kuytu bir köy kahvesi vardı. Bir de az daha unutuyordum, çocuk kalbimin en gizemli yeri olan, rafları tozlu, önünde o hiç kapanmayan meşhur veresiye defterli bakkalımız vardı.

Köyün erkekleri genellikle namaz vakitlerinde, caminin avlusunda bir araya gelirlerdi. Dini inanışları, manevi yönleri öyle kuvvetliydi ki bu köyün sakinleri arasında selamsız sabahsız asla geçilmez, küçükler büyüklere hürmet eder, büyükler küçükleri gözetirdi. Bizim gibi tekdüze akan bu köy hayatına asıl rengi ise sırtına atların ya da eşeklerin üstüne serilmiş koca heybeleriyle gelen o gezgin satıcılar katardı. Heybenin bir gözünden basma kumaşlar, diğer gözünden renkli boncuklar veya ağız tatlandıracak leblebi şekerleri çıkardı; onlar geldi mi Misli’nin sosyal yaşamı bir bayram yerine dönerdi.

Bugünlerde ise köyün üzerine tatlı bir rehavet çökmüştü. Babamla birlikte gece gündüz demeden uğraştığımız tarlalar nihayet ekime hazırlanmış, köylülerin toprağın altındaki patates hasadı da kazasız belasız tamamlanmıştı. Artık ekim zamanına kadar büyüklerin yapabileceği pek bir iş kalmamıştı. İbadet saatlerinin dışında vakit geçirecek, içlerini oyalayacak bir hobileri de yoktu haliyle. Kahvenin önündeki tahta kürsülerde bir süre memleket sohbeti yaptıktan sonra, can sıkıntısından yapabildikleri tek yararlı eylem, önlerinde uzanan ince bozkır kumunu parmaklarıyla karıştırmak, toprağa şekiller çizmek oluyordu.

Yerüstünden çok, yeraltı şehirlerinde gizemli bir yaşamın yüzlerce yıl boyunca sürüp gittiği o masalsı Kapadokya’nın giriş kapısıydı burası. İşte bu kadim Misli’deki o kurak, tekdüze yaşamı renklendiren, bozkırın sessizliğini dağıtan yegane şey bizim çocuk oyunlarımızdı. Biz çocukların sosyalleşmesini, birbirimizin huyunu suyunu öğrenmesini sağlayan en önemli etkinlikler bunlardı; öyle ki bazı oyunlarımıza bizimle birlikte canı sıkılan büyüklerimiz de katılırdı.

Biz çocuklara gelince... Keşif alanlarımız sınırsızdı. Toprağın altındaki o karanlık mağara keşifleri ve köyün ortasında bir dev gibi duran o eski Rum Kilisesi’nin dehlizlerinde oynadığımız saklambaç oyunları en büyük eğlencemizdi. Ama bunların dışında, bazen büyüklerimizin de ceketlerini fırlatıp aramıza daldığı popüler oyunlarımız vardı: “beş taş”, “kemik aşık” ve “uzun eşek”…

Şimdilerde, yani yıllar sonra arkama dönüp baktığımda; bilgisayarların ve akıllı telefonların günlük yaşamı henüz zincire vurmadığı o temiz dönemlerde, sokak aralarında ya da köy meydanında oynadığımız o beş taş ve aşık oyunlarının kıymetini daha iyi anlıyorum. Bizi sürekli hareketli tutan, içimizdeki yaşama sevincini besleyen ve aslında her biri bizi büyüyünce hayatın zorluklarına hazırlayan birer idmandı bu oyunlar.

Bazen dışarıda toz fırtınası koptuğunda evde, yer minderlerinin üzerinde bile oynadığımız “beş taş” oyununun heyecanı bambaşkaydı. Sağ elimizin ayasına sığacak şekilde özenle seçtiğimiz pürüzsüz beş adet taşı iki avcumuzun arasına alır, ani bir hareketle yere sererdik. Yere yuvarlanan o taşlardan gözümüze kestirdiğimiz bir tanesini lider seçip sağ elle havaya fırlatırdık. O taş havada süzülürken, yerdeki taşlardan bir tanesini jet hızıyla sağ elle yerden kapar, sonra havadaki taşı yine aynı elle, yere düşürmeden yakalamaya çalışırdık. Bu can hıraş işlem, yerdeki dört taş için de ayrı ayrı yapılırdı. Ama kuralları sertti; yerdeki taşlardan birini alırken elin kazara diğer bir taşa dokunursa, ya da havaya attığın o lider taşı yakalayamayıp yere düşürürsen, yahut tam havadakini kapacakken yerden aldığın taşı elinden kaçırırsan sıranı anında kaybederdin. Sıra yanar, diğer oyuncu kısmetini denerdi.

Evlerin dışında, köyün meydanı sayılabilecek o rüzgarlı düzlükte ise büyüklerin de gurur meselesi yaparak oynadığı başka bir oyun vardı ki, beş taştan çok daha popülerdi: “Kemik aşık.”

Koyun ya da keçi gibi küçükbaş hayvanların arka ayaklarında bulunan o sert, köşeli aşık kemiği kullanılarak oynanan bu oyun, aslında atalarımız Türklerin tarih sahnesine çıktığı günden beri oynadığı kadim bir mirastı. Bu oyun Türk kültürüyle öyle bir et tırnak gibi iç içe geçmişti ki, “aşık atmak” deyimi bizim evde de kahvede de sıkça kullanılırdı. Sonraları şehirde tavla oynayanların birbirine horozlanarak, “Benimle aşık atamazsın!” ya da “Benimle aşık atmaya kalkma!” dediklerini duyduğumda hep Misli’nin o tozlu meydanını hatırlayacaktım. Çünkü aşık atmak, bu konuda benimle boy ölçüşemezsin, benim dengim değilsin demekti.

Oyuna başlayacağımız zaman, meydanda sekiz on kişinin rahatça etrafına dizilebileceği büyükçe bir daire çizerdik. Oyuna katılacak her oyuncu, dairenin tam ortasına eşit miktarda kemik aşığını yan yana dizerdi. Sonra oyuncular sırasıyla, “enek aşık” adı verilen, kurşunla ağırlaştırılmış ya da en iri, en özel seçilmiş kemikleriyle daire içindeki o aşıkları vurup dışarı fırlatmaya çalışırlardı. Atışlar öyle yakından yapılmazdı; daireye en az beş metre uzaklıktan çizilmiş kalın bir çizginin arkasına geçip nişan alırdık. Eğer oyuncu enek taşıyla daire içindeki bir aşığı vurup dairenin dışına çıkarmayı başarırsa, artık o kemiğin yeni sahibi olurdu ve atış sırası hâlâ onda kalırdı. Ama vuruş ıska geçerse ya da kemik daireden dışarı çıkmazsa, sıra hakkı büyük bir hayal kırıklığıyla diğer oyuncuya geçerdi.

Güneş batmaya yakın, kerpiç evlerin o serin duvar diplerine çekildiğimizde ise mahallenin en gürültülü, en sert oyunu başlardı: “Uzun eşek.” Bugünün dünyasından bakınca belki oldukça ilkel sayılabilecek bir sokak oyunuydu bu; genellikle biz erkek çocukların güç gösterisine döndüğü bir etkinlikti. İki takım halinde oynanırdı ve başımızda mutlaka bir “yastık” yani hakem olurdu. Oyuncu sayısı bazen on kişiye kadar çıkardı. Bir takım duvar dibindeki hakeme yaslanarak arka arkaya eğilir, birbirinin beline sarılıp upuzun bir eşek sırtı oluştururdu. Diğer takımın amacı ise uzaktan hız koşturup bu uzuneşek gibi sıralanmış rakip takımın sırtına alabildiğine yüksekten atlamak ve o ağır yükle alttaki takımı çökertmekti…

Üzerimize çöken o koca çocukların ağırlığıyla belimiz bükülürken, Misli’nin sarı tozları havaya karışır, kahkahalarımız kilisenin bazalt duvarlarında yankılanırdı. Bozkırın ortasında hayat büyüklere ne kadar tekdüze ve zorsa, bize o kadar şenlikliydi.

Avuçtaki Tohum, Topraktaki Kısmet...

Samimi, sarsılmaz bir dindar olan babamın dilinden o söz hiç düşmezdi: "Biz dinimizi, inancımızı kurtarmak için geldik Türkiye’ye." Bulgaristan’dan getirdiğimiz o sökük hatıraların arasında, babamın göğsünde taşıdığı en büyük kale bu inançtı işte. Bu yüzden cuma gününün, günlerin en mübareği, en hayırlısı olduğuna tüm kalbiyle inanırdı.

Dün akşam, 23 Kasım 1952, kerpiç odamızda yediğimiz akşam yemeğinin ardından sofrayı toplarken hepimizi karşısına aldı. Yüzünde hem tatlı bir telaş hem de dualı bir vakar vardı: — Yarın, günlerin en hayırlısı Cuma, dedi gözlerimizin içine bakarak. — Sabahın erken saatlerinde, gün daha tam ağarmadan ilk buğday tohumlarını tarlamızla buluşturmamız gerekiyor.

Konuşmanın ardından ellerimizi semaya açtık; toprağa bırakacağımız tohumların hayırlı, bereketli bir hasat olarak bize geri dönmesi için hep birlikte huşu içinde dua ettik.

Babam, mülkiyeti hazineye ait olan o yüz dönümlük koca arazimizden, toprağını koklayıp parmaklarıyla inceleyerek kendince buğday ekimine en uygun gördüğü elli dönümlük kısmı seçmiş ve günler öncesinden ekim için hazır etmiştik. Dönüm başına ortalama on altı kilo buğday kullanılacaktı. Hesap kitaba kitlesiyle uyan babam, iki gün önce tam sekiz yüz kilo tohumluk buğday satın almıştı.

Buğdayın eve getirildiği günün akşamı, anamla sedirde otururken yaptıkları o alçak sesli, endişeli konuşmaları kulaklarıma çalınmıştı. Öküz arabasına ve o iki can yoldaşı öküze ödediğimiz paralardan sonra, bu koca tohumluk buğday çuvallarına yapılan ödemeler de bizim o daracık akçe durumumuzu fena halde sarsmıştı. Babam, anamın telaşlı gözlerine bakıp içini çekerek şöyle demişti: — Eğer bu tarladan yeterli verimi alamaz, harman zamanı emeğimizi kurtaramazsak... Tekrar Çukurova’ya, o sıcak gurbete dönmek zorunda kalabiliriz.

Ertesi sabah, gecenin karanlığı henüz yırtılmaya başlarken hep birlikte yollara düştük. Öküzlerin ağır ağır çektiği tahta arabada, bozkırın ayazı yüzümüze vurarak tarlaya doğru giderken, tekerleklerin gıcırtısı beni birden zamanın ötesine fırlattı. Kendimi iki yıl öncesinde, 1950 yılının o sisli Kasım ayında buldum.

Henüz altı yaşındaydım. Karagözler’deki o eski tarlamızda, babamın hemen yanı başındaydım. Karagözler köyünün diğer cefakar çiftçileri gibi babam da beline sımsıkı bağladığı koca bir bez torbanın içine doldurduğu tahıl tohumlarını, büyük bir ritimle, eliyle etrafa saçarak tarlada ağır ağır ilerliyordu. Ben de bir köşede oturmuş, onun o tohum saçan ellerini, havada uçuşan taneleri büyük bir hayranlıkla izliyordum. Birden kulağımın dibinde yankılanan bir sesle irkildim: — Hadi çocuklar, iş başına!

Babamın gür sesiyle bir anda 1952 yılına, Misli’deki o çorak tarlamıza geri döndüm. Zaman akmış, ben sekiz yaşıma gelmiştim ama babamın o tohum saçan elleri hiç değişmemişti. Arabadan tohumluk buğday çuvallarından ilki omuzlanıp indirildi. Babam, elinin rahatça girip çıkabileceği genişlikte bir torbayı maharetle beline bağladı. Sabırsızlıkla torbaya tohumluk buğday koymamızı bekliyordu.

Evden yanımızda getirdiğimiz demir bir tasla, çuvaldan aldığımız buğdayları babamın belindeki torbaya doldurmaya başladık. Torba ağzına kadar dolunca babam doğruldu, tarlanın başına geçti ve "Ya Allah, Bismillah..." diyerek, belindeki torbadan avuçladığı o altın sarısı tohumluk buğdayları büyük bir ahenkle toprağın bağrına saçarak yürümeye başladı.

Ben de boş durmuyor, bir elimde o demir tas, sırtımda ise yarısına kadar buğdayla doldurduğumuz küçük bir çuvalla hemen peşinden adım adım gidiyordum. Babam adımladıkça, belindeki torbadaki buğdaylar azaldıkça arkasından yetişiyor, tası doldurup torbasına takviye yapıyordum. Vakit su gibi aktı; öğle vaktini biraz geçe, o koca sekiz yüz kiloluk tohumların hepsi toprağın yüzeyine serpilmişti.

Babam durdu, alnındaki teri şapkasının tersiyle sildi ve tarlayı baştan ayağa dikkatlice gözden geçirerek: — Çocuklar, şimdi tarlaya tapan çekmemiz gerekiyor, dedi.

Tapanı ilk kez o zaman duymuştum, dikkatle inceledim. Tarlaya atılan o çırılçıplak tohumların üzerini toprakla örtmek ve hırpalanmış toprağı düzlemek için öküzlerin arkasına zincirlerle bağlanıp çekilen, ağaçtan yapılmış oldukça geniş ve ağır bir tarım aracıydı bu. Tohumları yeraltındaki yuvalarına gömerken, toprağı da öyle hunharca sıkıştırmadan, tümsekleri düzeltmek ve çukurları doldurmak için bozkırda biçilmiş kaftandı. Öğleden sonra, öküzlerin o ağır adımlarıyla tarlanın tapanlanması işini de kazasız belasız tamamladık. Akşamın serinliği çökerken, eve doğru yola koyulduğumuzda hepimizin içinde tarifsiz bir gönül huzuru vardı.

Şimdi her şey bitmiş, tohumlar toprağın karanlığına emanet edilmişti. Buğdayın ekimi ve tapanlanmasından yaklaşık bir buçuk iki ay sonra buralara koca kar yağışları düşecek, beyaz bir yorgan gibi toprağı kaplayarak o içeride kök salmaya çalışan minik buğday tanelerini amansız dondan koruyacaktı. Dahası, önümüzdeki yılın Nisan ve Mayıs aylarında gökyüzü cömert davranır da yeterli yağmur yağarsa, toprak yüzeyine gözlerini açacak olan o yeşil buğday fideleri boy atacak, başaklarındaki daneler de irileşip dolacaktı. Bizim bütün umudumuz, bütün beklentimiz bu yöndeydi.

Fakat içimde bir yerlerde, bozkırın o sert gerçeği de bir kurt gibi uyanıyordu. Karasal iklimin acımasızca hüküm sürdüğü bu Misli Ovası, kurak ve yarı kurak özellikler taşıyan Orta Anadolu Bölgesi’nin tam göbeğindeydi. Yağışların hep çok düşük kaldığı, buna karşılık güneşin altındaki buharlaşma ve terleme oranının ise çok yüksek olduğu bu topraklarda, yağan yağmurun toprağa gerçekten kar ettiği o "etkin yağış ortalaması", toplam yağışın yüzde yirmisini bile aşmazdı. Üstelik bizim bu tarlaların kumlu toprak yapısı öyle geçirgendir ki, suyu tutmaz, altından akıtır giderdi. Bu yüzden o yüzde yirmilik gariban yağış; buğdayın kök salması, saplarının büyümesi ve o özlediğimiz iri danelerin oluşması için yeterli gelmeyebilir de...

Zaten babamın da dediği gibi; biz elimizden geleni yapmış, terimizi toprağa gömmüştük. Bundan sonrası artık yalnızca "Allah’ın takdiri"ne kalmıştı. Bekleyip, görecektik...

Yıllar sonra, bu eski Rum köyü Misli’nin —ki şimdilerde orası Konaklı Belediyesi olarak biliniyor— o geniş ovasında buğday ekimi için en doğru zamanın Kasım ayının ortalarından sonraki günler olduğunu köyün o eski, toprağı avucu gibi bilen sakini yaşlılardan öğrenecektim. Ama onlar bize başka bir sır daha vermişlerdi: "Misli Ovası aslında buğdayın değil, bu memleketin patates ambarıdır Mehmet!"

Patates, yüzlerce yıl boyunca bu topraklarda insanların en temel, en vefakar gıda maddelerinden biri olmuştu. Köyün yerlileri, özellikle o buz gibi kış gecelerinde, odun közünün içine gömülerek pişirilen o patatesin tadına doyum olmayacağını ballandıra ballandıra anlatırlardı. Anavatanı ta Güney Amerika olan patates, tıpkı yer fıstığında olduğu gibi yumrularını toprağın altında büyüten asil bir bitkiydi. İlkbaharda, hava sıcaklığı şöyle sekiz on dereceyi bulduğunda toprağa dikilir, sonbaharın serinliğinde, yani Ekim ayı içinde de hasadı yapılırdı.

Neredeyse yedi bin yıllık köklü bir geçmişi olmasına rağmen, biz o dönem ne patates bitkisini tam manasıyla biliyorduk ne de göç telaşından onun o ilkbahardaki ekim zamanına yetişebilmiştik. Zamanı çoktan geçirmiştik; işte tam da bu yüzden, çaresizlikten ve toprağı boş bırakmamak adına buğday ekmek zorunda kalmıştık.

Dünyadaki ilk patates üreticilerinin o gizemli İnka çiftçileri olduğunu, patatesin ilk kez And dağlarında yabani birer tür olarak filizlendiğini ve bu bitkinin yumrularının rahatça serpilip büyüyebilmesi için mutlaka gevşek, yani bizim tarlalarımız gibi kumlu topraklara ihtiyaç duyduğunu... Çok sonraları, İvriz İlköğretmen Okulu’nun o kara tahtalı Tarım derslerinde içim sızlayarak öğrenecektim.

Öğrenecektim öğrenmesine ama, Misli’de çiftçiliğe acemice soyunduğumuz o 1952 yılının soğuk Kasım gününde bunların hiçbirinden haberimiz yoktu. Toprağımızın aslında tam bir patates cenneti olduğunu bilmeden, kaderimize boyun eğmiş, dualarla patates yerine buğday ekmiştik

Beyaz Uykudan Uyanan Toprak...

Mart ayının ortasından itibaren babamı evde tutabilene aşk olsun. Hemen hemen her gün, gözünü budaktan sakınır gibi sakındığı, kasım ayında dualarla buğday ektiğimiz o elli dönümlük tarlayı görmeye gitti. Havalar biraz elverişli olsa, buraların ayazı can almasa neredeyse tarlada yatıp kalkacaktı. Bugün de, 4 Nisan 1953 Cumartesi günü, şafak sökmeden, toprağı yırtıp göğe göz kırpan o yeşil buğday filizlerini kendi gözleriyle görmek için yollara düşmüştü. Akşamüstü eve döndüğünde, kapıdan girer girmez hepimizin içine bir ferahlık yayıldı; çünkü yüzü gülüyordu.

Toprağın altındaki o saklı çimlenme tam da beklendiği gibi, tam da olması gerektiği gibi vaktinde gerçekleşmişti. Tabii her şey bitmiş değildi; asıl önemli olan bundan sonrasıydı. Her şey önümüzdeki günlerin hava koşullarına ve gökyüzünden düşecek o mübarek yağmurun miktarına bağlıydı. Bu durum sadece o taze buğday filizleri için değil, Akıncı Ailesi’nin bu topraklardaki geleceği için de hayati bir meseleydi. Eğer nisan ve mayıs aylarında yeterli yağmur yağmazsa, babamın tohumlara ve öküzlere bağladığı o son paralar da boşa gidecek, ekonomik yönden tamamen bir çıkmaza girecektik.

Şöyle bir kafamı çevirip geriye doğru baktığımda, Misli’de gerçekten çok zorlu, amansız bir kış geçirmiştik. Bazı kerpiç duvarların dibinde, açık arazide bir, hatta bir buçuk metreyi bulan karlar, buraların dünyayla bağını tamamen koparmış, Hüyük ve Niğde ulaşımını günlerce aksatmıştı. Yollar kapanınca bakkalın yolu gözlenir olmuş, gaz yağı ve tuz gibi en zorunlu ev ihtiyaçlarını bile bulmakta çok büyük zorluklar çekmiştik. "Mart kapıdan baktırır, kazma kürek sapı yaktırır" deyimi, bozkırın ortasındaki bu kerpiç evimizde kelimesi kelimesine gerçek olmuştu. Bereket versin, o zalim karlar Mart ayının on beşinden sonra yavaş yavaş erimeye başladı. Toprak beyaz yorganını atalı da şunun şurasında ancak on beş yirmi gün oluyordu.

Her ne kadar çocuk kalbimizle ve muhacir sabrımızla Misli’deki bu zorlu koşullara uyum sağlamaya çalıştıysak da Çukurova’nın o sıcak, insanı gevşeten yumuşak hava koşullarından sonra, Misli Ovası’nın bu bıçak gibi keskin ayazına uyum sağlamak hiçbirimiz için pek kolay olmamıştı. Babam, bu çetin şartlara karşı koyabilmek için kış başında evimizin tam ortasına koca bir kuzine soba almıştı. O kuzine bizim için sadece bir ısınma aracı değildi; üzerinde ekmek pişen, yemeği kaynayan, etrafında çamaşırların kurutulduğu evin en ideal, en sıcak kalbiydi.

Bu yörede tek bir dikili ağaç olmadığından, yakacak odun bulmak neredeyse imkansızdı. Biz de çaresiz, yaz aylarında ellerimizle hazırlayıp duvar diplerine dizdiğimiz o kupkuru tezekleri yaktık kış boyunca. Köydeki diğer komşularımızda gördüğümüz gibi, hayvan dışkısından elde ettiğimiz bu tezeklerin sadece ateşinden değil, geriye kalan tozundan ve külünden bile yararlanacak şekilde her bir parçasını idareli kullandık. Soba sönüp de temizlendiğinde çıkan o gri külü, avludaki ve kapı önündeki buzlanmayı önlemek, kayıp düşmemek için yollara serperdik. Kalan ince tezek tozunu ise samana karıştırarak hayvanlarımıza besleyici bir yem olarak yedirirdik.

Bu tezekleri, hemen hemen her evin yanında ya da altındaki o karanlık mağaralarda bulunan ahırlarda beslediğimiz hayvanların dışkılarından büyük bir emekle elde etmiştik. Büyükbaş hayvanların dışkılarını samanla karıştırıp çamur gibi yoğurarak oluşturduğumuz bu tezekleri, kış aylarında sobalarda bizi ısıtan birer yakıta dönüştürürken; havaların ısınmaya başladığı bu ilkbahar aylarında ise tarlalarda toprağı besleyecek birer gübre olarak kullanma yolunu seçtik.

Karakışın alabildiğine sürdüğü, rüzgarın pencereleri dövdüğü o en soğuk günlerde bile içimizi ısıtmanın bir başka yolunu bulurduk. Biz çocuklar için soğuk vız gelirdi; kendimizi dışarı atar, kartopu oynar, meydanda aşık kemikleri fırlatır, tahta kızaklarla tepelerden kayar ya da o yeraltı mağaralarının korunaklı dehlizlerinde zaman geçirirdik. Kar korkusu hiçbir zaman bize kışı zehir etmezdi. Çünkü büyüklerimizden duymuştuk; karların havadaki ve topraktaki mikrobu kırdığı bilinirdi. Karlı geçen bir yılın ardından gelen baharda kırların, ovaların alabildiğine bereketleneceğine inanılırdı.

O uzun kış gecelerinde, kuzinenin kenarına dizilir, demlikte kaynayan demli çayın eşliğinde koyu, sıcacık sohbetler yapardık. Kadınlar bir araya gelir, hamur leğenlerinde unla suyu buluşturup hamur yoğurur, tandır ekmek sacını kurarlardı. Mis gibi kokan ekmekler pişirilir, odanın ortasına tahta yer sofraları kurulurdu. O sofralarda ne zengin ikramlar ne süslü yemekler olurdu; ama kimse "kuru yavan, acı soğan" demezdi. Sofrada ne varsa Halil İbrahim bereketine inanılır, o küçücük lokmalar büyük bir rızık sayılır ve sofradan hep şükür ile kalkılırdı. Çocuklar hiçbir zaman büyüklerine karşı "Ananın ekmeğine kuru, ayranına duru" demez, önüne konan nimeti baş tacı ederdi.

Şimdilerde anam, kilerimizde bolca bulunan o kırmızı mercimekten çeşit çeşit sıcak yemekler yapıyor, bir yandan da o atalık, glutensiz karabuğday ekmekleri pişirerek evimizin olabildiğince temiz, düzenli ve huzurlu olmasını sağlıyordu. Babam ise gözünü evden çok ahıra çevirir, sıkça hayvanlarımızı kollar, onların altını temizlerdi. Bizim için adeta birer "Ekmek Teknesi" olan, geleceğimizi o çorak topraktan söküp alacak o iki öküzümüzün sağlığı, bakımı ve karnının doyması, bu hayatta her şeyden ama her şeyden önemliydi

Altın Rengi Bozkır ve Avuçtaki Gerçek...

Korktuğumuz başımıza gelmiş, o nisan ve mayıs aylarında gözümüzü göğe dikip beklediğimiz mübarek bahar yağmurları bir türlü yağmamıştı. Bir bakıma, bozkırın o acımasız kuraklığı sarmıştı dört bir yanımızı. Babam, hafta başından beri hemen her gün umutla ve endişeyle o elli dönümlük buğday tarlasına gidip gelmişti. Ancak toprağın bağrından fışkıran buğday saplarının ne kadar seyrek, boylarının ne kadar kısa kaldığını ve en önemlisi o ekmek umudumuz olan danelerin yeterince olgun ve dolgun olmadığını kendi gözleriyle görünce derin bir üzüntüye boğulmuştu.

Haziran'ın 21'inde tarlaya giderken beni de yanında götürdü. Tozlu yolları aşıp tarlanın kenarına vardığımızda, babam bir süre çevrede sessizce dolandı. Sonra ağır adımlarla sararmış tarlanın içine girdi; eğilip bir tutum buğday başağını sol avucunun içine aldı. Şöyle bir ufalayıp içindeki danelerin azlığını, o cılız halini görünce yüzü simsiyah bir bulut gibi gölgelendi. Yine de metanetini bozmadı, o her zamanki bilge çiftçi edasıyla bana döndü: — Bak oğlum, dedi başakları göstererek. — Buğday tam olum döneminde, danelerdeki nem oranı yüzde 13-14 civarında olduğunda hasat edilmelidir. Hasada girişmeden önce danelerin tam manasıyla kuru olup olmadığına çok iyi bakılmalıdır.

Meraklı gözlerle babamın nasırlı ellerine bakarken sormadan edemedim: — İyi de baba, o nem oranının uygun olup olmadığını biz bu bozkırın ortasında, teknoloji olmadan nasıl anlayacağız? Babam hafifçe gülümsedi, bir daneyi parmaklarının arasına aldı: — Daneler elle sıkıca bastırıldığında ezilmiyor, taş gibi duruyorsa uygun nem aralığında olduğu anlaşılır Mehmet. Hadi, sen de bir avuç başağı al eline, bastır bakalım parmaklarınla.

Dediğini yaptım. Yerdeki cılız başaklardan birini koparıp parmaklarımla iyice sıktım: — Bastırdım baba, ezilmiyor ama... Benim çocuk parmaklarım yeterince güçlü değil ki. Yanlış bir sonuç çıkarıp emeğimizi ziyan etmekten korkuyorum.

Babam elimi tutup güven verircesine sıktı: — Korkma oğul. Ben de kendi parmaklarımla bastırdığımda ezilmediğine göre, bu topraktan beklentimiz, o eski büyük umutlarımız tam anlamıyla gerçekleşmemiş olsa da hasat edilme zamanı gelmiş demektir. Ayrıca, hasat için sadece danelerin kuru olması yetmez; bitkinin yaprağı, sapı ve bizzat başağın kendisi de kupkuru olmalıdır. Bak, tarladaki tüm başaklar altın rengine dönmüş. Elle şöyle hafifçe ovalandığında daneler o başakçık kavuzlarından kolayca ayrılıyorsa, hasat için yeterli kuruluğa geldiği netçe anlaşılır.

Babamın anlattıklarından anlıyordum ki, hasada başlamadan önce buğday tarlasındaki tüm bitkilerin tek bir bölge gibi, yani homojen olarak kuruduğundan kesinlikle emin olunması gerekiyordu. Üstelik sırf canımız istedi diye günün her saatinde tarlaya girilemezdi; rutubetin, çiğin yüksek olduğu günün o çok erken sabah saatlerinde ve akşamın serin vaktinde hasat yapılmamalıydı. Dane kayıplarının fazla olmaması ve zaten kuraklıktan dolayı düşen kalitenin daha da aşağılara inmemesi için, hasadın en doğru zamanda başlatılması ve bir an önce tamamlanması gerekiyordu.

Yıllar sonra coğrafya kitaplarında okuyacaktım; Türkiye’de buğday hasadı, her bölgenin toprağına, iklimine göre değişmekle birlikte genellikle mayıs ve ağustos ayları arasında geniş bir zamana yayılıyordu. Bizim de içinde bulunduğumuz İç Anadolu Bölgesi’ndeki Niğde’de ise hasat, mayıs sonundan başlayıp temmuz ortasına kadar olan o sıcak aralıkta yapılabiliyordu.

İşte o pazar günü, kızgın güneşin altında tarlamızdaki o boynu bükük buğdayların hasat zamanının artık tamamen geldiğine kanaat getirdik. Babam doğruldu, şapkasını düzeltip ovaya baktı ve "Yarından tezi yok bismillah diyelim," dedi.

Böylece, koca bir kışı tezek kokulu odalarda hayalini kurarak geçirdiğimiz o hasat işi için, babamla el ele verip haziran ayının bu üçüncü haftasını seçtik. Toprağın bize sunduğu kadarına şükrederek, yarın sabah kara sabanın açtığı izlerden mahsulü toplamaya başlayacaktı ekmek teknemiz...

Buğday hasadı Başladı...

Güneş henüz Niğde dağlarının ardında uykudayken, Akıncı Ailesi olarak ekmek rızkımızı toplayacağımız o koca buğday tarlasına, 22 Ekim Pazartesi günü, erkenden ayak bastık. Bozkırın sabah ayazı üzerimizdeydi ama içimizdeki hasat telaşı çoktan kanımızı kaynatmaya yetmişti. Tarlanın başına vardığımızda iş bölümü kendiliğinden yapıldı; babam o koca tırpanıyla önden gidip ekinleri devirecek, anam ve ben ise ellerimizdeki oraklarla onun yanındakileri biçmeye koyulacaktık.

Sert buğday saplarına sürtündükçe çok kısa zamanda körleşen tırpan ve orakların ağzını açabilmek için, o uzun bileği taşları gün boyunca yanımızdan bir an bile eksik olmadı. Bulgaristan’daki muhacirlik günlerimizden de iyi bilirdim; buralarda mevsimlik işçi olarak çalışan o usta tırpancılar, her gün işe başlamadan evvel tırpanlarını küçük bir örsün üzerine yatırır, çekiçle tık tık döverek ya da o uzun bileği taşını sürterek kesen yüzünü jilet gibi keskinleştirirlerdi. Babam da tarlanın kenarına bağdaş kurup hem kendi tırpanının hem de bizim orakların yüzünü dikkatle bileledi. Keskin demirleri ellerimize tutuştururken o her zamanki temkinli sesiyle bizi uyardı: — Dikkatli olun çocuklar, demir keskinleşirse hatayı affetmez. Ayaklarınıza, ellerinize mukayyet olun.

Tırpanla ekin biçmenin kendine has iki büyük yöntemi vardı. İlk yöntemde, tırpanı salladıkça ekinler biçilir ve önünüzdeki toprağa öylece birikirdi; tırpanı sallayan adamın arkasından gelen bir başkası da o biriken ekinleri toplar, deste yapardı. Diğer yöntem ise çok daha büyük bir ustalık ve zahmet isteyen “süpürge yapılarak, bacakla biçme” yöntemiydi. Bu süpürgeli biçme işi her yiğidin harcı değildi; muazzam bir bilek gücü ve kıvraklık isterdi. Çünkü bu yöntemde ekin biçilirken aynı anda hemencecik deste de yapılmış olurdu. Çalıdan ya da sert otlardan yapılan süpürge, iplerle güzelce adamın bacağına bağlanır, ayağa takılır ve tırpan onunla uyum içinde sallanarak ekin biçilmeye başlanırdı.

Babam, 165 santim boyunda, ufak tefek, çelimsiz görünen bir adamdı aslında. Ama o cüssesinin altında, iş toprağa geldi mi adeta kükreyen, gücü kuvveti hiç bitmeyen bir atom karınca gizliydi. Zor olanı seçmiş, o süpürgeli biçme yöntemini benimsemişti; bacağına bağladığı süpürgeyle tarlanın içinde bir fırtına gibi esiyordu.

Yedi yaşını henüz yeni bitirmiş olan küçük kardeşim Mustafa, o koca orakla sert sapları biçmekte çok zorlanınca babam onun görevini değiştirdi. Mustafa, o küçük elleriyle anamın ve benim biçtiğim ekinleri arkamızdan toplayıp desteleme görevini büyük bir gururla üstlendi. Bir de tabii, sıcaktan boncuk boncuk terleyen ve yorulan babama tarlanın öbür ucundan testiyi kapıp su yetiştirdi. Bozkırın bu kavurucu sıcağında, böylesine zorlu bir çalışma esnasında terleme yoluyla vücudumuzun uğradığı o su kaybını önlemek için, bizim buralarda en büyük cankurtaranımız toprak testilerdi. Dışı hafifçe terleyen, gözeneklerinden su sızdıran bu özel testilerin içinde suyumuz, o güneşin alnında bile her daim buz gibi, serin kalırdı.

Güneş tam tepemize dikilip de öğle paydosu verildiğinde, arkamıza dönüp baktığımız manzara hepimizin göğsünü kabarttı. Biçilip özenle destelenen ve tarlanın bağrında birer tepe gibi yükselen buğday sapları gerçekten göz dolduruyordu; kuraklığa rağmen emeğimiz toprağa yakışmıştı.

Babam arabanın gölgesine çekildi, ibriğinden sızan suyla huşu içinde abdestini alıp namazını kıldı. O duasını bitirirken, anam da sabah gelirken göçmen arabasının arkasına koyduğu o koca tencereyi çıkardı. Kilerimizin vazgeçilmezi olan o koyu mercimek yemeğinin yanında, anamın elleriyle yoğurduğu esmer karabuğday ekmeğiyle yer sofrasında karnımızı bir güzel doyurduk. Ne bir eksik ne bir fazla; bozkırın ortasında, tahta arabanın gölgesinde yenen o yemek dünyanın en büyük ziyafetiydi sanki.

Bir süre gölgede soluklanıp dinlendikten sonra, güneş ufukta yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutuncaya, gökyüzü kızıl bir renge bürünene kadar hiç durmadan biçmeye ve destelemeye devam ettik. Gün biterken, tarla zemininde yapılan o ağır desteler, ağaçtan yapılmış koca çatallarla tarlanın en güvenli, en düzgün yerine taşındı ve rüzgardan, kurttan kuştan korunaklı büyük bir yığın haline getirildi.

Alacakaranlık çökerken aletlerimizi arabaya yükleyip tarladan ayrılıyorduk. Yorgunluktan dizlerimiz titriyordu ama içimiz rahattı. Şöyle bir bakınca, yaklaşık 10 dönüm buğdayı biçmiştik. Daha yaklaşık dört günlük işimizin kaldığını görüyordum. Yarın yine aynı tırpan sesiyle uyanacaktı Misli Ovası.

Harman Yeri, Savrulan Ömür...

22 Haziran Pazartesi günü o ilk tırpan darbesiyle başladığımız ekin biçme işini, güneşin alnında döktüğümüz her damla terin hakkını vererek, alnımızın akıyla dün nihayet bitirdik. Tarladaki tüm saplar taşınmış, o büyük yığınlar avluya yığılmıştı. Şimdi ise bizim için hasadın en can alıcı, en yorucu ama bir o kadar da heyecanlı safhasına sıra gelmişti. Harman ve düvenle tanelerin ayrılması...

Büyüklerin anlattığına göre harman; binbir emekle biçilen o buğday destelerinin üzerinden düven geçirilerek, taneleri başaktan ayırma ve o sert buğday saplarını da kışın hayvanların kolayca yiyebileceği yumuşacık saman haline getirme işlemiydi.

Bu meşakkatli işlemin yapıldığı o düz, dairesel alana da köylüler "harman yeri" derlerdi. Bizim evimizi çevreleyen o geniş avlunun hemen dışında, altı yeraltı şehri olan o derin mağaranın üzerindeki düz ve kayalık alan, harman yeri için biçilmiş kaftandı. Zemin zaten önceden dikkatlice gözden geçirilmiş, var olan tümsekler kazmalarla düzeltilmiş, büyük taşlar ve kumlar el birliğiyle temizlenmişti. Hatta hafta başında bu harman yeri güzelce sulandıktan sonra, yaklaşık 100 kilo ağırlığında olan taştan koca bir silindir alanın üzerinde döne döne gezdirilmiş, toprağın gözenekleri sıkıştırılarak zemin adeta beton gibi sertleştirilmişti.

Perşembe ve Cuma günleri ise tarlada bırakıp yığın yaptığımız o buğday saplarını, emektar öküz arabamızla tam 4-5 sefer yaparak harman yerine taşımış, alanın uygun bir köşesine dağ gibi yığmıştık. Cumartesi günü ise harman yerini son bir kez daha gözden geçirdik; rüzgarın taşıdığı ufak tefek taş ve kumları bir kez daha süpürüp temizledikten sonra, kenarda bekleyen o koca buğday saplarını harman yerine daire şeklinde sermeye başladık.

Anam ve babam sapları sererken çok dikkatliydi; sap kısımları dışarıda, o kıymetli daneler ise harman yerinin tam içinde kalacak şekilde, her yere eşit kalınlıkta yayıldığına kanaat getirildikten sonra buğdayları kızgın güneşin altında kurumaya bıraktık. Babam, Bulgaristan’daki o eski çiftçilik deneyimlerine dayanarak, "Güneşte iyice kavrulan buğday sapları çıtır çıtır olur Mehmet," demişti. "Böylece saplar kolayca kırılır, daneler de başaktan zahmetsizce ayrılıverir."

Bugün, yani 28 Haziran Pazar gününün o sıcak kuşluk vaktinde, kurumaya bırakılan daneli buğday saplarının tam istenen kıvama geldiğini gören babamın yüzü güldü. Şapkasını kaldırıp alnını sildi ve o beklediğim emri verdi: — Düven koşma zamanıdır çocuklar, haydi bismillah!

Düven dedikleri alet, önüne koşulan o güçlü öküzlerin ya da atların ardı sıra çekilen, alt kısmına keskin çakmak taşlarının dikine ve sıkça çakıldığı, kızağa benzeyen kadim bir tarım aracıydı. Yaklaşık 50 santime 250 santim ebadında, yan yana getirilmiş bir çift sağlam ve kalın tahtadan yapılırdı. Bu kalın tahtaların altına baktığınızda, boydan boya 3-4 santimlik dar aralıklarla çakılmış, bıçak gibi keskin yüzlerce çakmak taşı görürdünüz. Yaklaşık 1 ile 4 santim ebadındaki bu sert ve kesici çakmak taşları öyle muazzam bir cinsti ki, ikisini birbirine sürttüğünüzde anında kıvılcım çıkartacak kadar sert ve hırçındı; zaten adı da çıkardığı bu parlak kıvılcımlardan geliyordu. İşte bu keskin uçlu çakmak taşlarının, başakları ezip tahılların o sert saplarını kıymık kıymık kesebilmesi ve danelerin serbest kalması için, düvenin üzerine en az 60 kilo ve üzeri bir ağırlık yüklenmesi şarttı.

Bu ağırlık işi için tarladan koca bir kaya parçası bulup düvenin üstüne bağlamak da bir yoldu ama buna hiç gerek kalmazdı. Çünkü köyün çocukları, sırf o ağırlığı yapmak için gönüllü olarak düvene binmeye bayılırlardı; benim için de durum farklı değildi. Sıcakların kendini iyice hissettirdiği, gökyüzünün masmavi kesildiği bu Haziran ve Temmuz günlerinde, yaklaşık 20-25 metre çapı olan o harman yerine dizilmiş tahıl saplarının üstünde, öküzlerin arkasında akşama kadar dönülür de dönülürdü. Dünya dönerdi, öküzler yürürdü, biz düvenin üstünde hayaller kurarak dönerdik.

Pazartesi akşamına doğru, gün batarken harmandaki buğday sapları ve başaklarındaki daneler kıvamına gelmiş mi diye kontrol etme vakti gelmişti. Bunun da bozkıra has çok güzel bir yöntemi vardı: Hafif rüzgarlı bir havada, tahta yaba ile yerden alınan o karışım yukarıya doğru savrulurdu. Eğer savrulan o karışımın içindeki ağır buğday daneleri dosdoğru olduğu yere pıtır pıtır düşerken, saman haline gelmiş o hafif sap kısımları rüzgarı arkasına alıp daha ilerideki bir noktaya savrularak düşüyorsa, harman tamamen kıvamına gelmiş demekti.

Pazartesi akşamı bizim harmanımız da tam istenen o kıvama ulaşmıştı. Babamla birlikte rüzgarın yönünü hesap ederek, daneli samanların hepsini harmanın bir tarafına koca bir tepe halinde yığdık. Ancak danelerle samanları birbirinden tamamen ayırmak için şimdi bize daha güçlü, daha niyetli bir rüzgar lazımdı. Babam rüzgarın şiddetini ve yönünü parmağını ıslatıp havaya kaldırarak kendince kontrol etti ama pek tatmin olmamış gibi başını salladı: — Rüzgar fısıldıyor ama konuşmuyor Mehmet, dedi. — Bu işi aceleye getirmeyelim, savurma işlemini yarın sabahın esintisine bırakalım.

O gece babam, harman yerindeki o bir yıllık emeğimizi, ekmek teknemizi korumak için evine girmedi; harmanın başında, gökyüzündeki yıldızların altında yattı.

30 Haziran 1953 Salı sabahı, tanyerinin henüz ağarmaya başladığı o mor saatlerde yataktan fırladım. Anam çoktan ayaktaydı, kuzinenin üzerinde sabah kahvaltısını hazırlamış, kokusu odaya yayılmıştı. Beni görünce: — Mehmet, kardeşin Mustafa’yı da uyandır hele, dedi. — Sonra hemen harman yerine git, babana kahvaltının hazır olduğunu haber et, gözünü açsın.

Çabucak elimi yüzümü yıkadım, mışıl mışıl uyuyan Mustafa’yı omzundan sarsarak kaldırdıktan sonra koşar adımlarla avlunun dışındaki harman yerine vardım. Gördüğüm manzara içimi titretti; babam çoktan uyanmış, elindeki o koca yabasıyla dane-saman karışımını büyük bir ritimle havaya savurmaya başlamıştı bile. Şansımıza rüzgar da tam babamın istediği kıvamda, ne eksik ne fazla esiyordu. Rüzgar, yabanın ucundan havaya saçılan o hafif samanları kuğu gibi uçurarak bir tarafa doğru sürüklerken; samana göre oldukça ağır ve asil duran o altın sarısı buğday daneleri ise hiç sapmadan tam oldukları yere, babamın ayaklarının dibine birikiyordu.

— Kolay gelsin baba! diyerek yanına sokuldum ve anamın kahvaltıyı hazırladığını söyledim.

Babam yabayı yere koydu, alnındaki tozu silip gülümsedi. Harman yerinin kenarında, taşların üzerinde birlikte yaptığımız o aceleci ama huzurlu kahvaltının ardından hiç vakit kaybetmeden işe yeniden koyulduk. Yaba ile havaya savurma işlemi, güneş tepemizi yakıp akşama doğru devrilene kadar durmaksızın sürdü. Babamın kolları yorgunluktan bitap düşüp dinlenmek için ara verdiği anlarda ise, Mustafa ve ben sevinçle öne atılıyor; samandan tamamen ayrılmış, pırıl pırıl parıldayan o buğday danelerini tenekelerle hırpalaya hırpalaya çuvallara doldurmaya başlıyorduk. Her teneke sesinde, kışın o karanlık odalarında yiyeceğimiz ekmeğin müjdesi saklıydı...

Bozkırın Avucundaki Hüsran...

5 Temmuz 1953 Pazar günü hüzünlüydük Akıncı Ailesi olarak...Umut, muhacirin ekmeğiydi; ama bu defa bozkır o ekmeği elimizden fena halde almıştı. Bulgaristan’daki o sulak, bereketli günleri düşündükçe babamın gözleri buğulanırdı. Orada çiftçiler, tahıl ektikleri o kara topraklardan bire yirmi, bazen de bire otuz ürün alırlardı. Elbette Misli’nin bu çorak, tek bir dikili ağacı olmayan koşullarında öyle şanlı bir oran bekleyemezdik; ama hiç olmazsa bire on alırız diye umutlanmıştık. Tarlaya tam 800 kilo tohumluk buğday ekmiştik; hesabımıza göre ambarımıza 8000 ile 10000 kilo arasında bir mahsul girmeliydi.

Oysa geçen hafta Salı günü, o toz duman içinde geçen harman sonrasında, pırıl pırıl edilen meydanda çuvallara büyük bir hevesle doldurduğumuz o buğday danelerinin toplam miktarı ancak 800 ile 1000 kilo civarında kalmıştı. Yani toprağa ne gömdüysek, neredeyse aynısını geri almıştık. Tarlayı canlandırmak için döktüğümüz o koca gübreler, günlerce verdiğimiz bedensel emekler, ekmek teknemiz olan o koca hayvanları besleme giderlerimiz üst üste koyulup hesaplandığında, bu işten oldukça zararlı çıkmıştık. Tam anlamıyla hüsrana uğramıştık... Aylardır süren o koca emeklerimizin karşılığında elimizde kalan tek teselli, harman sonrası meydanda yığılı duran o sarı saman yığını olmuştu.

Ne olmuştu da bizi böyle derin bir hüsrana uğratan, emeğimizi boşa çıkaran bir sonuç doğmuştu? Cevap, bastığımız bu toprağın acımasız coğrafyasında gizliydi. Deniz seviyesinden tam 1200 metre yükseklikte, etrafı koca dağlarla çevrili olan bu Misli Ovası, her daim iliklerimizi donduran o sert rüzgarların açık hedefiydi. Ovasının bu yüksekliği ve etrafının sarp dağlarla örülü olması, denizlerden yükselen o bereketli, nemli su buharlarının bölgeye geçişine koca bir set çekiyordu. Yazları alabildiğine sıcak ve kurak, kışları ise insanı canından bezdiren bir soğukla ve kar yağışıyla geçerdi buralar. Bozkır özelliğine sahip bu ovada, doğanın en acımasız yüzü olan kuraklık afeti sıkça kapıyı çalardı. Tarımsal ürünlerin o tam büyüme, boy verme döneminde yağışların yeterince düşmemesi ya da düşse bile zamanından çok sonra, iş işten geçtikten sonra düşmesi, buranın çiftçisi için tam bir kuraklık afeti olarak kendini gösteriyordu.

1952 yılını 1953 yılına bağlayan o karakış ayları, hafızamıza alabildiğine karlı ve dondurucu soğuklarla kazınmıştı. Babam, kışın o en sert günlerinde tarlaya attığımız 800 kilo buğday tohumunun toprağın altında don etkisiyle çürüyüp gitmesinden çok korkmuştu. Sonra bahar gelmiş, buğday saplarının ve danelerinin gelişme, serpilme dönemi olan nisan ve mayıs aylarında gözünü göğe dikip çaresizce yağmur yağmasını beklemişti. Neredeyse her gün, belki bir yeşillik görürüm umuduyla tarlaya gider olmuştu. Ne var ki ailece beslediğimiz o büyük beklentimiz gerçekleşmedi; Misli Ovası bu yıl insafsız, şiddetli bir kuraklık yaşamıştı. Toprak çatlamış, başaklar cılız kalmıştı.

Harman sonrasında bize kalan o koca saman yığınının büyük bir bölümünü ziyan etmedik elbette; bozkırda hiçbir şey ziyan edilemezdi. Samanları, oturduğumuz evlerin altındaki o karanlık mağarada biriktirdiğimiz hayvanlarımızın dışkılarından elde ettiğimiz gübrelerle karıştırarak, önümüzdeki yazlık ve kışlık yegane yakıtımız olan tezeklerin yapımında kullandık. Geriye kalan az miktar saman ise kışın o ayaz günlerinde kuzine sobasını tutuşturmak için kilerin bir köşesine kaldırıldı.

Babam, harman yerinden kalkan o topu topu 800 kiloluk gariban buğdayın yarısını, yani 400 kilosunu hemen en yakın değirmene götürüp öğüttü; kış boyunca anamın bize yapacağı o sıcak ekmekler, börekler ve sac üzerindeki bazlamalar için un haline getirdi. Fakat geriye kalan o son 400 kilo buğday çuvalının başında öylece kalakaldı; onunla ne yapacağına, tohumluk mu ayıracağına yoksa satacağına mı bir türlü karar veremedi.

Yüzü günlerdir asık, yüreği kırgın olan babam, çaresizce ev geçindirmek için Niğde’nin merkezinde ve çevre ilçelerinde, hatta tüm Kapadokya bölgesinde kapı kapı gezip kendine yapacak bir iş aradı... Ama ne çare, koca bozkırda hiçbir yerde tek bir iş yoktu... İş olmadığı içindir ki, bizim gibi hasadının geliri önümüzdeki yaza kadar ailesini idare etmeye yetmeyecek olan köydeki diğer komşuların, göçmen ailelerin büyükleri de birer birer valizlerini toplayıp ekmek parası için çoktan Çukurova’nın yolunu tutmuşlardı.

Akşam kuzinenin başında oturan babamın uzaklara, karanlık camdan dışarıya bakan gözlerinde hep aynı ağır soru işareti asılı duruyordu: Acaba her şeyi geride bırakıp tekrar Çukurova’ya, o az çok bildiği, tanıdığı Adana’nın kazası Osmaniye’ye mi gitmeliydi; yoksa ne olursa olsun dişini sıkıp önümüzdeki yıl bu acımasız çiftçiliği şansını bir kez daha denemeli miydi?

Bozkır sessizdi, babam sessizdi; ama alnındaki derin çizgiler bu zorlu kararın ağırlığıyla her geçen gün daha da derinleşiyordu.

Hüyük İstasyonu’nda Kalan Gözler...

Henüz traktörün o gürültülü sesinin İç Anadolu’nun sessiz bağrına girmediği 1950’li yılların o ilk dönemlerinde, tarımsal ekonominin de bu topraklarda hayatta kalmanın da tek bir temel üretim aracı vardı: Bir çift öküzün ardına takılan o emektar kara saban. Kuru tarımın amansızca yapıldığı, gökyüzünün insafına kalmış tüm iklim kuşaklarında bu yazılmamış bir kanundu; ki bizim o çorak Misli Ovamız da bu sert coğrafyaya dâhildi. Madem toprakla hemhâl olacaktık, bizim de bu bozkırda tutunacak tek dalımız, "Ekmek Teknesi" diyerek üzerlerine titrediğimiz bir çift öküzümüz ve Bulgaristan’dan getirdiğimiz hatıraları taşıyan elden düşme bir tahta arabamız olmuştu.

Ne var ki, koca bir kış kurduğumuz o hasat sonu hayalleri hiç de beklediğimiz gibi neticelenmemişti; toprağa ne ektiysek, neyi layık gördüysek ancak o kadarını geri alabilmiştik.

Geçen yıl buraya ilk geldiğimizde içimizde filizlenen o çiftçilik hevesiyle, elimizde avucumuzda ne varsa, bu işi layığıyla yapabilmek için gerekli olan o iki öküze, elden düşme arabaya ve kara saban dahil diğer tarım aletlerine harcamıştık. Cebimizde tek bir kuruş bile kalmamıştı. "Nasıl olsa harman zamanı buğdayı ambarlara doldurur, her birini kuruşu kuruşuna öderiz" tesellisiyle de kış boyunca köyün tek bakkalına gitmiş, adımıza açılan o kapkara kaplı veresiye defteri üzerinden evimize erzak taşımıştık. Haliyle bakkala oldukça yüklü bir miktar borçlanmıştık. Üstelik hasat hüsranla bitip de bakkala olan borcumuzu vaktinde ödeyemediğimiz için adamın yüzüne bakamaz olmuş, derin bir mahcubiyetin altında ezilmiş kışlık gururumuz zedelenmişti. Artık bundan sonra o dükkandan tek bir parça veresiye alışveriş yapamayacağımızı da çok iyi biliyorduk.

Babam kelimenin tam anlamıyla çok üzgündü. Geceleri yatağında dönerken çıkardığı o iç çekişleri kerpiç duvarlarda yankılanır, koca bir ailenin geçimini hakkıyla sağlayamadığı düşüncesi yüzünden adamcağız gözümüzün önünde adeta çökerdi.

Misli’de, bu su vermeyen topraklarda daha fazla çiftçilik yapamayacağını anlayan babam, artık bu sevdadan tamamen vazgeçti. Bir umuttur diyerek, bir hafta on gün boyunca Niğde’nin merkezinde ve yakın çevresindeki köylerde, kasabalarda fellik fellik iş aradı. Ama koca Niğde ve çevresinde sanki hayat durmuştu, tek bir iş bile yoktu. Sonunda, henüz bir yıl önce göçüp geldiğimiz o sıcak Adana’nın kazası Osmaniye’de, az çok tanıdığı o topraklarda en azından çoluk çocuğuna bir lokma iş ve aş bulabileceği kanaatine ulaştı. Başka çaresi, başka sığınacak limanı kalmadığından, geçen hafta cuma günü o çok zor, o can yakan kararı verdi: Osmaniye’ye geri dönecekti.

O akşam, evimizin ortasındaki o yer sofrasında hiçbirimizin boğazından tek bir lokma bile geçmedi. Odadaki o uzun, ağır ve kahredici sessizliğin ardından, kış boyunca ahırda gözünün içine baktığımız, can yoldaşımız bildiğimiz o üzerlerine titrediğimiz bir çift öküzümüzün, elden düşme arabamızın ve değirmene götürülmeyip un haline getirilmeyen o geriye kalan son buğday çuvallarının satılması kararına varıldı.

Evimizin direği, o canım ekmek teknemizin elden çıkacağını bilen babam, her ne kadar kardeşim Mustafa ile bana hissettirmemeye, karşımızda dik durmaya çalışsa da, karanlık köşelere çekilip için için, sessizce ağlamıştı. 11 Temmuz 1953 Cumartesi gününe kadar o sancılı satış işlemleri birer birer gerçekleşti. Öküzler ahırdan çıkarılıp giderken içimizden bir parça koptu sanki... Ama o parayla en azından bakkala olan tüm borcumuz kuruşu kuruşuna ödendi, babam gurbete gitmeden evvel anama da yıl içindeki acil giderlerimiz, mutfak masraflarımız için tam 400 Lira nakit para bıraktı.

Ayrıca gitmeden evvel, yokluğunda bizi karanlığa ve açlığa teslim etmemek için, kış boyunca bize yetecek kadar kırmızı mercimek ile geceleri evimizi aydınlatan gaz lambalarında kullanılacak olan o keskin kokulu gazyağını çuvallarla, tenekelerle alıp kilere istifledi.

Ve nihayet bugün, 15 Temmuz Çarşamba günü... Ayrılık vakti gelip çatmıştı. Babamın o küçük tahta valizini aldık, hep birlikte Hüyük İstasyonu’na kadar yürüdük. Kara tren o demir rayların üzerinde acı bir çığlık atarak istasyona yanaştığında, babamla son kez sarıldık. Onu vagonun merdivenlerinden uğurlayıp, Osmaniye’ye doğru süzülen o demir yığınının arkasından, bozkırın ortasında yaşlı ve çaresiz gözlerle süzüle süzüle baka kalmıştık...

Tren uzaklaştı, dumanı göğe karıştı; geriye sadece bozkırın esen o yalın rüzgarı ve istasyon şefinin elindeki soğuk düdük sesi kaldı. Ekmeğin peşinde bir kez daha bölünmüştü muhacir ömrümüz...


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Beşevler Günlüğü – 26 Şubat 1967

AYÖO Beşevler Yerleşkesi

TARIM ÖĞRETMENİM SALİH ZİYA BÜYÜKAKSOY