CUMHURİYET İLKOKULU YARIYIL TATİLİ

Nergis Kokulu Umutlar:
25 Ocak 1955 Pazartesi sabahı, Osmaniye’nin üzerine kışın serinliği çökmüş olsa da Akıncı ailesinin Karaçay Mahallesi'ndeki yuvasında sıcak bir gurur rüzgarı esiyordu. Bulgaristan’dan "serbest göçmen" olarak anavatana geleli tam dört yıl olmuştu. Bu dört yıl; yalın ayak yürünen yollar, nasırlı eller ve hayata tutunma mücadelesiyle geçmişti. Ancak o sabah, her şey daha parlak görünüyordu.
Cumartesi öğleden sonra, Cumhuriyet İlkokulu’nda karneler alınmıştı. İkinci sınıfa giden iki kardeş, sınıflarının en iyisi olmuştu. Normalde sevgisini belli etmeyen, disipliniyle bilinen babaları, karneleri görünce hayatlarında belki de ilk kez ikisini birden alnından öpmüştü. Babalarının sesi hala kulaklarındaydı: "Hep böyle olun çocuklar. Olun ki, ben tırpan sallarken, taş taşırken sizin başarınızı düşünüp güçleneyim."
Bu sözler, 9 ve 11 yaşındaki iki kardeş için en büyük ödüldü. Ama onlar sadece okumakla yetinmek istemiyorlardı; babalarının omuzlarındaki yükü biraz olsun hafifletmek niyetindeydiler.
Pazar sabahı kahvaltının ardından, üzerlerinde eski hırkalarıyla yola koyuldular. Hedefleri Karaçay Deresi’nin karşı kıyısı, Toroslar’ın nergislerle süslü etekleriydi. Çukurova’da nergis demek, kışın ortasında baharın müjdesi, umudun yeniden doğuşu demekti.
Karaçay’ın serin sularını geçip dağ eteklerine vardıklarında, keskin ve büyüleyici bir koku karşıladı onları. Öğretmenlerinin sınıfta dediği gibi; nergis, yani Fulya, nazlı bir çiçekti ama kokusu insanı kendinden geçirirdi. Kardeşler, kayaların arasından başını uzatan o "mavi donlu, gök gözlü" çiçekleri özenle topladılar. Her bir çiçek, aslında anavatana saldıkları bir köktü.
İkindi vakti elleri çiçek dolu, yürekleri heyecanla eve döndüler. Topladıkları nergisleri birer birer demetlediler. Akşamüzeri Osmaniye’nin merkezine doğru yürürken, sokak aralarında seslerini duyurmaya başladılar: "Taze nergis! Demeti 10 kuruş!"
O zamanlar 900 gramlık büyük bir ekmek tam 40 kuruştu. Sattıkları her dört demet, sofralarına fazladan bir ekmek girmesi demekti. Sokaklarda dolaşırken sekiz demet satmayı başardılar. Kazandıkları 80 kuruş, avuçlarında sadece metal bir para değil, alın terinin sıcaklığıydı.
Eve vardıklarında anneleri ekmeklik hamur yoğuruyordu. Avuçlarındaki 80 kuruşu sessizce annelerinin yanına bıraktılar. Birbirlerine bakıp gülümsediler. O an anladılar ki; nergis sadece bir çiçek değil, bir ailenin toprağa tutunma hikayesiydi. O akşam Osmaniye’deki o küçük evde, sofradaki ekmekten çok nergislerin kokusu ve başarının verdiği gurur doyurmuştu karınlarını.
Bulgaristan’dan gönüllü olarak ayrılıp, serbest göçmen olarak geldiğimiz Anavatan’da dördüncü yılımızdı. Oldukça zorlu geçen 4 yıl…Yine de mutlu sayılırdık. Sayılırdık çünkü kardeşimle ben, yalınayak başıkabak da olsak, okuma olanağına kavuşmuştuk. Üstelik başarılı öğrenciler olmuştuk.
İlkokul ikinci sınıfa başladığımız Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu’nda birinci yarıyıl sona ermiş, Cumartesi günü öğleden sonra karnelerimizi almıştık. Kardeşimle ben sınıfın en iyi öğrencileri olmuştuk. Olmuştuk, olmak zorundaydık hayata tutunabilmek ve Anavatan'da kök salabilmek için.
Sevgisini pek belli etmeyen ve kendisine göre oldukça katı kuralları olan babam, karnelerimizi gördükten sonra, belki de ilk kez ikimizi de öperek kutlamıştı. Arkasından da ‘’Hep böyle olun. Olun ki ben taş taşır, tırpan sallar, odun kırarken başarılarınızı düşünerek güçleneyim.’’ Demişti.

.jpg)

Yorumlar
Yorum Gönder