ÇUKUROVA KALELER KASABASI OSMANİYE

 

1954 yılının kavurucu bir Ağustos ayında Niğde’nin Misli köyünden yola Mehmet, kardeşi ve anasıyla, umutlarını heybelerine doldurup Çukurova’nın kalbine, Osmaniye’ye varmışlar bir Pazar günü. Ailenin babası, bir yıl önce, şehre vardığında çocuklarını ve eşini yerleştirecek bir yuva aramış, bulmuştu. Sonunda, Karaçay Mahallesi’nde, gümüş bir yılan gibi kıvrılan Karaçay Nehri’nin hemen kıyısında, masallardan fırlamış gibi duran iki katlı, ahşap bir evdi.

Bu evin arkasında, gökyüzüne tırmanıyormuş gibi duran tahta basamaklı bir merdiven, ailenin yeni hayatına açılan kapıydı. Evin sahibi, yüreği altın kadar parlak, gülünce yüzü güneş gibi aydınlanan Halil Amca idi. Halil Amca, kapısını çalan bu küçük misafirlerin öğrenci olduğunu duyunca, onları adeta kendi evlatları gibi kanatlarının altına almıştı.

Eve girdiklerinde, her adımda "merhaba" dercesine gıcırdayan tahtalar karşılamıştı onları. Bu tahtalar o kadar gıcırtılıydı ki, alt katta oturan Halil Amca ve eşini rahatsız etmesinler diye, yerlere önce hasırlar, sonra renk renk kilimler serilmişti. Misli'den getirdikleri kerevetler duvar diplerine dizilmiş, içi saman dolu yastıklar baş köşelere yerleşmişti.

Evin pencereleri, sarmaşıkların koruduğu dev bir bahçeye açılıyormuş. Bahçenin bittiği yerde ise Karaçay’ın coşkun suları şarkılar söylüyormuş. Mehmet, girdikleri bu yeni yuvayı ''Karaçay'ın Kalbindeki Gıcırdayan Saray'' olarak tanımlamıştı

İlkokul ikinci sınıfa geçmiş Mehmet ve kardeşi bu yeni diyarı keşfetmek için nehrin kıyısına inmişler. Gözlerine inanamamışlar, Karaçay o zamanlar o kadar cömertmiş ki, dağlardan getirdiği odunları kıyıya bırakır, ailelere kışlık yakacak armağan edermiş.

Nehrin ortasındaki küçük adacıklarda ise büyülü ağaçlar varmış. Alıçlar. Pembe ve beyaz çiçekler açan bu dikenli ağaçlar; turuncu, sarı ve kırmızı meyveleriyle çocuklara uzaklardaki köylerini fısıldarmış. Mehmet, bu mayhoş meyveleri toplayıp pazarda satsak mı diye hayaller kurarken, nehrin sesi ona eşlik edermiş.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım Karaçay’ın serin yamaçlarına...



6 Ağustos 1954 Cuma, Osmaniye…

Her gittiğim yerle bütünleşmek isteyen biri olarak, öncelikle Halk Kütüphanelerini bulmaya çalışırım ki bilgi edinebileyim. İş, aş ve yeni bir yaşam kurmak için ikinci kez geldiğimiz Osmaniye'de öyle oldu. Henüz İl olmamıştı, Adana’nın kazasıydı.

Milattan önce 3 000 yılından başlayarak onlarca beylik ve devletin egemenliğine girmiş olan Osmaniye, Yukarı Çukurova’nın Ceyhan Havzası içinde ''Kaleler Şehri '' olarak da anılır.

Osmaniye, gerçekten de Anadolu’nun hem stratejik hem de tarihi açıdan en hareketli noktalarından biri. "Kaleler Şehri" olarak anılması tesadüf değil; Ceyhan Havzası’nın bereketi ve geçit yollarının üzerinde olması, onu tarih boyunca vazgeçilmez kılmış. M.Ö. 3000'li yıllardan günümüze kadar uzanan bu süreci daha yakından incelediğimizde karşımıza muazzam bir katmanlaşma çıkıyor.

İlk Çağ: Hititler, Asurlular ve Persler bölgenin erken dönem mimarisinde ve tarım kültüründe derin izler bırakmıştır. Karatepe-Aslantaş, Geç Hitit dönemine ait, dünyaca ünlü çift dilli (Fenike ve Hitit hiyeroglifi) yazıtların bulunduğu yerdir.

Klasik Dönem: Roma ve Bizans İmparatorlukları, özellikle ulaşım ağları ve savunma yapılarıyla bölgeyi tahkim etmiştir. Kastabala Antik Kenti, Sütunlu caddesi ve tiyatrosuyla Roma döneminin görkemini yansıtır.

İslamiyet ve Türk Hakimiyeti: Abbasilerle başlayan süreç, Selçuklular ve ardından Dulkadiroğulları Beyliği ile devam etmiş, nihayetinde Osmanlı İmparatorluğu ile perçinlenmiştir.

Osmaniye’yi özel kılan, sadece toprağının verimi değil, Amanos Dağları’nın eteklerinde yer alarak İç Anadolu’yu, Çukurova’yı ve Orta Doğu’yu birbirine bağlayan bir "kapı" görevi görmesidir.

Toprakkale Kalesi, Çukurova’nın girişini kontrol eden, sarp kayalıklar üzerine kurulu devasa savunma yapısı.


Osmaniye yöresi 19. yüzyılın sonlarında Adana İlinin Cebelibereket Sancağına bağlı bir kasaba olarak yönetildi.

Osmaniye 23 Aralık 1918’de Fransızlar tarafından işgal edildi. Gösterdiği şanlı direniş ve Ankara hükümetinin bastırmasıyla, 20 Ekim 1921 Ankara Antlaşması’nın ardından, 29 Aralık 1921’de Osmaniye’yi terk ettiler. 7 Ocak 1921 de bütünüyle işgalcilerden kurtuldu. Osmaniye’nin resmî kurtuluş tarihi 7 Ocak olarak belirlendi.

Cumhuriyet’in kuruluşunun ilk yıllarında sancaklar vilâyet haline dönüştürülürken Cebelibereket sancağı da İl yapıldı. Osmaniye bu ilin merkezi olmuştu. Cebelibereket ili 1933’te lağvedilince, Osmaniye de bir kaza merkezi olarak Adana iline bağlandı.

Dünyanın en verimli ovalarından biri olan Çukurova deltası, bir tarafının deniz, diğer tarafının dağlarla kuşatılmış olmasının yanı sıra Torosların, kara ikliminden koruyucu etkileri içindedir.

Yukarı Çukurova’nın Ceyhan havzasında bulunan Osmaniye tarımsal açıdan büyük öneme sahiptir. Giderek ülkemizin yer fıstığı ambarı oldu.

Çocukluk anılarımın unutulmazları arasında yer alan Osmaniye, yeryüzü yüzey şekilleri açısından ender yerlerden biridir. Arazinin eğimi, güneyden itibaren, kuzeye ve doğuya doğru gittikçe yükselir.

Deniz yüzeyinden 118 metre yükseklikte konumlanmış olan Osmaniye yeryüzü şekilleri, iklim, toprak ve su kaynakları bakımından insanların yerleşmesi için oldukça elverişlidir.

Batı kesimlerinde Adana ovasının düzlükleri yer alıyorken kuzeyinde, Elbistan köylerinden gelirken zorlukla geçtiğimiz Amanos dağları (Gâvur dağları), kuzeybatı yönünde Toros dağları, doğusunda Dumanlı, Düldül ve Tırtıl dağları bulunur.

Yörenin böyle önemli bir stratejik konum kazanmasında Toros geçitlerinin de büyük rolü vardır. Çukurova’ya batı tarafından girmek veya buradan çıkmak ancak bu dağlar arasında bulunan geçitleri kullanarak mümkün olmaktadır

Bu geçitlerden ilki Gülek Boğazı, ikincisi Sartavul geçidi, üçüncüsü ise; Çakıt Vadisi’ni takiben, birçok yerde ancak tünellerle demiryolu ulaşımına imkân sağlayan Horoz geçidi ’dir.

Çukurova’ya doğu tarafından girebilmek için Gâvurdağı iki yerde geçit vermektedir. Bunlardan birisi güneybatıda Belen geçidi, diğeri de kuzeydoğuda Aslanlıbel geçididir.

Osmaniye’ye oldukça yakın olan Aslanlıbel geçidi bilhassa tarih boyunca bilim adamlarınca “Amanos’ un Kuzey Geçidi”, “Darius Geçidi”, “Pylae Amanides”, “Billali geçidi”, “Bahçe geçidi”, “Arslan boğazı”, “Amanos kapıları” gibi isimlerle anılmıştır.

Yörenin dağlık ve ovalık coğrafî yapısı, ilk zamanlardan itibaren halkın sosyal ve kültürel gelişmesini derinliğine etkilemiştir. Dağlık kesimde yaşayanlar, kendilerini kolaylıkla savunabilmek ve saklanmak için, kaleler inşa etmişlerdir.

Bu kaleler, erişilmesi güç, sarp kayalıklarla çevrili sığınaklardır. Derebeyleri dağlara yerleşmiş, memur ve tüccarların yaşadığı ovalık kesimde ise, büyük şehirler kurulmuş ve gelişmiştir.

Osmaniye’nin de içinde bulunduğu bölge Türklerin fethinden önce Kilikya olarak adlandırılıyordu.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANKARA YÜKSEK ÖĞRETMEN OKULU DÖNEMİ

AYÖO Beşevler Yerleşkesi

TARIM ÖĞRETMENİM SALİH ZİYA BÜYÜKAKSOY