NİĞDE MİSLİ'DE İLKOKULA BAŞLIYORUZ
İlkokula Başlama Destanı
Eylül 1953'te, takvimlerin yaprakları yavaşça düşerken ve sabah güneşi Anadolu’nun toprak kokulu ufkuna altın bir mühür vururken, 9 yaşında bir yürek ilk büyük yolculuğuna hazırlanıyordu. Bu yolculuk ne dağ aşmaktı ne deniz geçmek… Bu, kara tahtaya doğru atılan ilk adımdı. Bu kez tarlaya değil, beyniine eğitim tohumları atılacaktı.
Evlerin avlusunda birkaç güvercin kanat çırpar, rüzgâr saçları okşarken annelerin duaları göğe yükselirdi. Muhacir çocuk, evin sıcak eşiğinden bilinmeyenin kapısına yürüdü. O kapının adı okuldu.
Kapı aralandığında içeri yalnızca çocuklar girmezdi. Umut girerdi, hayal girerdi, yarınlara uzanan bir ışık girerdi. Ahşap sıralar birer kale, kara tahta bir ufuk, tebeşir ise kaderi yazan beyaz bir asa olurdu. Öğretmenin sesi, bir bilgenin çağrısı gibi yankılanır; harfler sıradan şekiller olmaktan çıkar, sihirli kapılara dönüşürdü.
İlk yazılan “A” harfi, sanki dünyaya atılmış bir imza gibiydi. Küçük parmaklar titrer, kalem kâğıtla buluşurken bir çağ başlardı. O an, çocuk sadece okumayı öğrenmezdi; kendini, hayatı, insanı ve zamanı da öğrenmeye başlardı.
Muhacir çocuğun kalbinde ilk ateş yandı. O ateş korkunun değil, büyümenin ateşiydi. Çocuk, okul kapısından içeri adım attığında kendi destanının ilk mısrasını yazacaktı.
Ve yıllar geçse de o ilk günün sabahı, hafızanın en parlak yerinde saklı kalacaktı. Çünkü ilkokula başlamak, sadece bir eğitim döneminin başlangıcı değil, insanın kendi hikâyesini yazmaya başladığı kutsal andı.
İşte bu yüzden, her kara tahta bir sahne, her defter bir kitap, her çocuk ise kendi destanının kahramanıydı.
Misli ‘de ikinci yıla babasız girmek üzereydik.
Bu arada benim yaşım 9 kardeşiminki de 8’e merdiven dayamıştı. Okula başlama çağımız gelmiş, geçmek üzereydi. Üstelik okula kayıt dönemi de gelmişti.
Her insanın ilkokula kaydının başlangıç yılıyla ilgili heyecanlı ve unutulmaz anıları vardır, olmalıdır da. İlkokula başlayacak olan çocuklar kadar aileleri için de bir dönüm noktasıydı ilkokula başlamak…Başlamak ve 5 yıl süreyle geleceğin alt yapısını oluşturmak…
Hele hele bizim gibi Balkanlardan göç etmiş ailelerin çocuklarının eğitimi, ailelerin ve çocukların kurtuluşu anlamına geliyorsa. Demişti babam…
Eğitim ve öğretimin önemini sürekli vurgulayan, biraz okuma yazmayı askerlik döneminde öğrenmiş olan babam ilkokula başlama döneminde yanımızda olamamıştı.
Olamamıştı çünkü buğday hasadındaki hüsrandan sonra Osmaniye’ye çalışmaya, daha doğrusu günlük ya da mevsimlik iş bulmaya gitmişti.
Babam şansını Osmaniye’de deneyecekti. Ne de olsa Dağın öteki yakasında bulunan Çukurova’nın bir parçasıydı Osmaniye. Koşullar elverir de ailesini geçindirebilecek bir iş edinirse bizi de alacaktı.
Misli ’de tek odalı bir öğretmen evinin de bulunduğu iki derslikli bir ilkokul vardı. Okuldaki Başöğretmen köyü dolaşmış, köy muhtarının da yardımıyla ilkokul çağındaki bütün çocukların kaydını yapmıştı.
Bütün öğrenciler okulun önündeki kumluk bir alanda toplanmıştık. Hemen hemen hiçbirimizin ayakkabısı yoktu. İç çamaşırımızın bile olmadığı kara şalvarlarımız ve mintanlarımız vardı.
Adını anımsayamadığım başöğretmen, ki aynı zamanda üç sınıfın öğretmenliğini de yapacaktı, genç ve enerjik birisiydi. ‘’Hoş geldiniz çocuklar’’ Dedikten sonra okumanın erdemlerini anlatmıştı saatlerce.
Örnekler vermiş, ilkokul dönemi sonrasında gidebileceğimiz parasız yatılı Köy Enstitülerinden de söz etmişti. Hepimize sevecen bir baba gibi davranmıştı. Sevmiştik öğretmenimizi.
Defter kalem gibi gerekli kırtasiye malzemeleri de kaydımızı yapan öğretmenimiz tarafından sağlanmıştı. Zamanla, Köy Enstitüsü mezunu olduğunu öğrendiğimiz öğretmenimiz bizlere her fırsatta uzun uzun Köy Enstitülerini anlatmıştı.
Buralardan mezun olanların yurdun dört bir tarafına dağılarak, ülkeyi çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak için maddi ve manevi her türlü fedakârlıkta bulunduklarını özenle vurgulamıştı.
O yıllardaki Köy Enstitüsü kökenli öğretmenlerimiz, bizim gibi çaresiz ve umarsız çocukların defter, kalem, silgi, kitap gibi ihtiyaçlarını kendi maaşlarıyla sağlıyorlardı.
Her ne olursa olsun, ekonomik yönden sıfırı tüketmiş olan bizim gibi köy çocuklarının yardımına koşmuşlardı her zaman. Onlara minnet borçluyuz.
Işıklar içinde uyusunlar…
Kardeşimle birlikte aynı sınıftaydık. Bulunduğumuz derslikte birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar birlikte ders yapıyorduk. Zaten fazla öğrenci de yoktu, derslik üç sınıfı da bünyesinde barındırıyordu.
Öğretmenimiz birinci sınıflara ders anlatırken ikinci ve üçüncü sınıflara ödev vermiş oluyordu. İkinci sınıflarla ders yaparken de birinci ve üçüncü sınıflar ödev yapıyordu seslerini çıkarmadan.
Birinci sınıfta olan bizlerle daha çok ilgilenen öğretmenimiz bir an önce okuma ve yazmayı söktürmeye çalışıyordu.
Bizler de bütün gücümüzle gayret ediyorduk. Ediyorduk çünkü okumak, iyi bir eğitim görmek kurtuluşumuz olacaktı...

Yorumlar
Yorum Gönder