OKUMAYI SÖKTÜK ANA
Çocukluğumun en unutulmaz günlerinden biri, okuma yazmayı söktüğümüz gündür. İnsan hayatında bazı anlar vardır; üzerinden yıllar geçse de zihnin bir köşesinde capcanlı durur. İşte o gün de benim için öyledir.
İlkokula başladığım 1953'te köyümüz Misli (Konaklı) küçük, imkânları sınırlı ama insanı sıcak bir yerdi. Okulumuz birleştirilmiş sınıflıydı. Farklı yaş gruplarındaki öğrenciler aynı sınıfta oturur, aynı sobanın etrafında ısınır, aynı kara tahtaya bakardık. Tebeşir sesi, gün boyu kulağımızda çınlardı.
Harflerle ilk karşılaşmam o günlere rastlar. Öğretmenimiz tahtaya büyük büyük harfler yazardı. Biz de defterlerimize titrek çizgilerle onları taklit etmeye çalışırdık. “A” harfi sanki bir çadır gibiydi; “L” dimdik ayakta duran bir asker… O günlerde harfler bana şekilden ibaretti. Ne zaman ki heceler birleşmeye başladı, işte o zaman büyü başladı.
Babam o sıralar çalışmak için Osmaniye’ye gitmişti. Evde onun yokluğu hissediliyordu. Anamın yüzündeki özlem, sofradaki eksiklik bana da yansıyordu. Belki de bu yüzden okuma yazmayı öğrenmek benim için sıradan bir ders başarısı değildi. Babama mektup yazabilmek, ona kendi elimle birkaç satır gönderebilmek demekti.
Evde ders çalışma şartlarımız da oldukça zorluydu. Köyde elektrik yoktu. Akşam fitilli gaz lambasının sarı ışığında defterlerimizi açardık. Lambanın titrek alevi, gölgelerimizi duvara vururdu. O loşlukta harfleri seçmeye çalışır, heceleri birleştirirdik. Bazen gözlerimiz yorulur, bazen kalemimiz kırılırdı ama vazgeçmezdik.
Bir gün sınıfta öğretmenimiz tahtaya kısa bir cümle yazdı. Sırayla okumamızı istedi. Kalbim hızlı hızlı atıyordu. Sıra bana geldiğinde kelimelere baktım. Harfler artık yabancı değildi. Heceler birbirine tutundu, kelime oluştu, ardından cümle… Ve ben o cümleyi baştan sona okuyabildim.
İşte
o an, içimde tarifsiz bir sevinç yükseldi. Sanki görünmeyen bir
kapı aralanmıştı. Dünyanın sırları bir anda ulaşılabilir
olmuştu. Eve koşarak gidip ''OKUMAYI SÖKTÜK ANA'' müjdesini
verdik.
“Okumayı söktük!” Belki dışarıdan bakıldığında
küçük bir başarıydı. Ama bizim için büyük bir eşikti. O gün
sadece harfleri öğrenmedik; sabretmeyi, çalışmayı ve umudu da
öğrendik.
Kısa süre sonra babama ilk mektubumuzu yazdık. Satırlar düzgün değildi, harfler yer yer yamuktu. Ama her kelime içten, her cümle samimiydi. O mektup, bizim için yalnızca bir kâğıt parçası değil; gurbetle aramızdaki ilk köprüydü.
Yıllar geçti. Okullar değişti, şehirler değişti. Ama o küçük köy okulunda, gaz lambasının ışığında okuma yazmayı söktüğümüz gün, hafızamda hâlâ capcanlı durur.
21 Kasım 1953 Cumartesi, Misli (Konaklı)...
İki derslikli Misli'de, üç sınıf bir arada eğitim ve öğretim görmesine rağmen, kardeşimle ben okuma yazmayı söktük. Sökemeyen birkaç kişi olsa da öğretmenimiizn olağanüstü gayretlerine bizimki de katılınca olumlu sonuç alındı.
Akıncı Ailesi çocuklarının okuma yazmayı sökmesi birincil öncelikti. Çiftçilik denemesinin hüsranla sonuçlanması ertesinde babam, Misli civarında iş bulamayınca, zorunlu olarak nafakamız için Osmaniye'ye gitmişti.
Babamdan gelen mektupları okumanın yanı sıra kendisine mektup da yazmamız için okuma yazmayı sökmek zorundaydık. Öğleden sonra babama mektup yazarak müjdeledik okuma yazma öğrendiğimizi.
Kolay olmadı bu sonuca ulaşmak. Olmadı çünkü evimizdeki çalışma koşulları hiç mi hiç uygun değildi. Bizim gibi Göçebe ailelerin yemek ve çalışma masaları olmazdı. Olamazdı çünkü göç esnasında taşınma sorunları yaratırlardı.
Bulgaristan'daki komünist yönetimin asimilasyon politikası nedeniyle, sahip olduğumuz topraklarda ırgat konumuna düşmemizin yanı sıra, Türk Okullarının kapatılması, Dini inanışlarımıza müdahele edilmesi ve yaşam koşullarımızın oldukça zorlaştırılması Şumnu İli Varbitsa İlçesi'ne bağlı Karagözler Köyü'nde bazı aile büyüklerince, Mart 1951'de, göç kararı alınmıştı. Pasaport ve Vize alabilmek için, hem Türk hem de Bulgar Hükümetlerinin zorunlu koşulu, ''Serbest ve Gönüllü Göçmen'' olarak başvurduk yetkili yerlere.
Gönüllü Göçmen olduğumuzdan, bütün mal varlığımızı bedelsiz olarak Bulgar Hükümetine bırakırken asimilasyona uğramadığımız beyanı da vermiş oluyorduk. Serbest Göçmen statüsü ile geldiğimizden, Türk Hükümeti bizlere bakmak zorunda değildi. Belki yardım kuruluşları sahiplenebilirdi bizleri, ki o da olmadı.
24 Nisan 1951'de başlayan göç hareketinde; Edirne Muhacir Misafirhanesi 3 gün, Edirne-Maraş tren yolculuğu 4 gün, Maraş'ta 3 gün, Elbistan 3 gün, Karahasanuşağı Köyü'nde Halil Dedemlerle 2 ay, Hasanköy'de Akıncı Ailesi olarak 2 ay kaldıktan sonra, geçim kaygısıyla, mevsimlik işçi olarak Çukurova pamuk tarlalarında bulmuştuk kendimizi. Ceyhan pamık tarlalarında 2 ay, Osmaniye Yerfıstığı ambarlarında 2 ay, Osmaniye Yeşilova Köyü'nden sonra, Temmuz 1952'de kök salmaya gelmiştik Misli'ye.
Bir yıldan fazla bir zamanda diliminde bazen araba, bazen üstü açık kamyon ve kağnı arabaalrının yanı sıra trenle de yolculuk yapmıştık. Bu tür yolculuklarda yanınızda götürebileceğiniz yük tatak ve yorgandan ibarettir. Yer kaplayacak masa ve benzeri yüklerin yeri yoktu.
Misli ’de Yemek yer sofrasında yendiği gibi ödevlerin yapılması da yerde, yüzükoyun yatılarak yapılırdı. Sonraki aylarda, her nasılsa edinilen plastik bir leğeni ters çevirerek üzerinde ödev yapmaya başlamıştık.
Karanlık basmadan ödevlerimizi bitirirdik, bitirmeye çalışırdık. Kış aylarında gündüzler kısa, geceler uzundu. Okul çıkışı eve ulaştığımızda hava kararmış olurdu.
Ödevlerimizi yapmak için gerekli olan ışık mumlar ya da fitilli gaz lambalarıyla sağlanırdı. Her ne kadar, babam gitmeden önce, gaz aldıysa da idareli kullanmalıydık.
Yoksul ailelerde fitilli gaz lambaları, varsıl ailelerde kandiller kullanılırdı.
Yeni kuşakların pek bilemeyeceği fitilli gaz lambaları beş parçadan oluşurdu. En altta küçük bir gaz tankı, hemen üzerine eklenmiş bir gaz ayar çarkı, çarkı da içine alan gaz deposu, çarkın içinden geçerek şişenin içine giren yassı bir fitil ve en üstte, alevi koruyacak ince ve kırılgan gaz lambası şişesi...
Türkiye’ de 1800’lü yılların sonlarına doğru ev, dükkân ve kahvehanelerde gaz lambaları ile aydınlatma yapıldığını öğrenmiştim sonraki yıllarda.
1900’lü yılların ortalarında Türkiye’de beş milyona yakın gaz lambası tankı ve şişesi üretildiği söylenmişti. Ancak bu tarihlerde üretimine devam edilen bir diğer gaz lambası çeşidi daha vardı. Bunlar şişesi olmayan, ancak yine gaz yardımı ile ateşlenen lambalardı.
Bu tip lambalar, içine gaz konulan bir tanktan, fitilin dışarı uzanmasına yarayan delik veya deliklerden oluşur ve daha çok ‘kandil’ adıyla anılırdı.
Kandil ve fitilli lambalarda kullandığımız gazyağını idareli kullanmak önemliydi. Önemliydi çünkü sadece bir bakkalın bulunduğu köyde gazyağı bulmak da pek kolay değildi. Bulsak bile bazen paramız olmazdı. Bereket o dönemlerde bakkalların veresiye defterleri olurdu da sorun, zamanında ödediğin sürece, sorun olmaktan çıkardı.
Kara ikliminin hüküm sürdüğü kış ayları Misli Köyünde oldukça zorlu geçerdi. Bir giriş ve iki odamızın olduğu evimizde bulunan sobamızda yakıt olarak saman ya da tezek kullanmıştık. Genelde büyükbaş hayvanların dışkısıyla, kolay tutuşsun diye, içine biraz ot ve saman karıştırılarak yapılan ilkel bir yakıt türüydü tezek.
Hayvanlarımız yoktu. Okul açılmadan önce köyün büyükbaş hayvanlarının peşinde koşturarak, yollara bıraktıkları dışkılarını toplamıştık. Buğday hasadından bize kar kalan samanla karıştırarak biraz tezek yapmıştık.
Çok mecbur kalmazsak günde bir defa soba yakardık idareli kullanalım diye.
Sobaya attığımız tezek 15-20 dakika sonra ömrünü tükettiği gibi ürettiği ısı enerjisi de 45-50 dakika etkisini sürdürürdü. Bu süre içerisinde ödevlerimizi bitirirdik. Bitiremezsek yatağın içinde tamamlardık.
Zorlu geçse de pamuk tarlalarındaki koşullarımıza göre oldukça iyi durumdaydık...



Yorumlar
Yorum Gönder