Haydar Tunçkanat ''İkili Anlaşmalar''

 

 

28 Kasım 1965 Pazar, Ankara...

Ankara Yüksek Öğretmen Okulu kantininde, akşam yemeğinden sonraki sohbetimiz, ABD ile ilişkiler oldu. ABD ile nurlu ufuklara ulaşacağımıza inana arkadaşlarla anlaşmazlıklarımız olduysa da elimdeki kitaptan bazı anlaşmaların tarih ve sayısını verince sesleri kesildi.

Haydar Tunçkanat'ın "İkili Anlaşmaların İçyüzü" adlı kitabı, ABD ile Türkiye arasında 1945'te başlayan iktisadi, 1947'de başlayan askeri ve 1954'te başlayan siyasi anlaşmaların içyüzünü somut örnekler ve belgelerle ortaya koymaktadır.

Tunçkanat, Kurtuluş Savaşı ile bağımsızlığını kazanan Türkiye'nin, ikili anlaşmalar yoluyla yeniden boyunduruk altına alındığını vurgulamaktadır.

Tunçkanat'ın ikili anlaşmaları kitabına göre, ilk anlaşma 23 Şubat 1945’te başladı. Aslında bu teslimiyet anlaşmalarının ilkiydi. Türkiye emperyalist güçler tarafından, paylaşıma hazır bir ülke olarak görülüyordu.

Kurulduğu ilk dönemde dışa kapalı bir cumhuriyet görüntüsünde olan Türkiye, İkinci Dünya Savaşından sonra, Menderes ve ekibinin de zorlamasıyla, daha esnek ve dışa açılan bir politikaya yöneldi.

Savaş boyunca tarafsızlık politikasını yöneten cumhuriyet, savaşın sonlarına doğru, Almanya ve Japonya’ya savaş açarak sahnede yer almaya çalıştı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 4 Şubat 1945 - 11 Şubat 1945 tarihleri arasında, ABD Başkanı Roosevelt, Sovyet lider Stalin ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill Kırım yarımadası güneyindeki sahil kasabası Yalta'da bir araya geldiler.

Yıkılmanın eşiğindeki olan Almanya ve Almanya’nın etki alanlarıyla birlikte, Almanya’nın paylaşılması ve Avrupa’nın iki güç arasında bölünmesi söz konusuydu.

Bir bakıma dünyanın paylaşılması için kartlar yeniden karılmış ve dağıtılmıştı.

Almanya'nın üç işgal bölgesine ayrılması, Birleşmiş Milletler ve 5 daimi üyesinin bulunacağı Uluslar arası bir kuruluşun gerçekleştirilmesi, 1 Mart 1945 yılına kadar Mihver Devletlere savaş ilan eden devletlerin BM üyeliğine alınmasına karar verilmişti.

Stalin'in ısrarıyla da, Montrö ve boğazlar hakkındaki SSCB görüşlerine Roosevelt ve Churchill olumlu yaklaşmış, meselenin yakın zamanda gerçekleşecek dışişleri bakanları toplantısında ele alınması ve Türkiye'ye duyurulması kararlaştırılmıştı.

Türkiye Cumhuriyeti jeopolitik olarak çok stratejik bir coğrafyada olmanın sancılarını ciddi anlamda hissetti.

SSCB’nin sıcak denizlere inme arzusu, Batılı güçlerin bunu engelleme gayretleri Türkiye’yi devamlı bir gerilimin ortasında bıraktı.

Kasasında 245 milyon dolarlık altın bulunan yeni cumhuriyet SSCB’nin baskıcı tutumu, İngiltere ve ABD’nin sanki SSCB ile anlaşmışlar gibi umursamaz tavrı, Türkiye Cumhuriyetini ABD’nin ve ortaklarının kurtlar sofrasına düşürdü. Bu durum Türkiye’yi teslimiyet anlaşmalarına giden sürece sürükledi.

Türkiye ve ABD arasında yapılan askeri, siyasi, ekonomik ve eğitim yardım anlaşmaları ile ABD bin kazanım sağlarken Türkiye birini bile kazanamadı. Buna rağmen adına ikili anlaşmalar dendi.

ABD’nin Fulbrigh Anlaşması ile kopardığı en önemli tavizlerden biri, Türkiye’de öğrenci seçimi yapmak ve bu öğrencileri ABD’ye götürerek eğitmek oldu.

Tunçkanat, “ABD, kendisine yararlı olacaklarını düşündüğü öğrencileri yüksek ücretlerle ülkesinde istihdam ediyor”. İstihdam etmediği, çıkarları doğrultusunda beyinlerini yıkadığı öğrencileri, fişleyerek Türkiye’ye gönderiyordu.

Çıkarlarına uygun olacakları Türkiye’de önemli mevkilere getirmek için elinden gelen tüm imkânları seferber ediyordu. Türkiye’nin çıkarlarını düşünenleri sürekli kontrol altında tutarak önlerini kesmek için elinden gelen tüm imkânları kullanıyordu.

Fulbright Anlaşması için ayrılan paraların kullanma yetkisi ABD büyükelçisinin elinde, örtülü ödenek gibiydi. Büyükelçi bu parayı dilediği gibi tasarruf edecek ve hiçbir sorumluluğu da olmayacak, kimseye hesap vermeyecekti.

Gerektiğinde ABD'nin çıkarlarını kollayan, Komünizmle Mücadele Dernekleri gibi, vakıf ve derneklere bağışlar yapacaktı. Bazen de öğrenci bursu olarak kullanacak. Bütün bunları yaparken Türkiye Cumhuriyeti’ne ne bir bilgi ne de bir hesap verecekti.

Türkiye’nin egemenliğini ayaklar altına alan anlaşmalardan bir de gümrüklerle ilgiliydi. ABD vatandaşlarının gümrükten kontrolsüz geçmeleri, kendi posta (kargo) şirketlerini kullanabilmeleri, Türkiye’de Türk halkının vermiş olduğu hiçbir vergiye tabi olmamalarıydı.

Anlaşmanın yapıldığı dönemde Türkiye’de 30.000 ABD vatandaşı bulunmaktaydı. Bu vatandaşlar gümrükten kontrolsüz geçmekte ve kendi kargo şirketlerini kullanmaktaydı. Türkiye’ye soktukları kaçak ticaret malları ve vergi vermeden bu ülkede piyasaya sürerek kazandıkları meblağı hesaplamak imkânsızdı.

ABD vatandaşları işledikleri suçlardan da yargılanamıyorlardı. ABD kanunları geçerliydi.

Yukarıda verilen bir kaç örnekte görüldüğü gibi, ikili anlaşmalar tek taraflı işliyordu. Türkiye, adeta ABD'nin bir sömürgesi olmuştu. Sömürge valisi de ABD Büyükelçisiydi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANKARA YÜKSEK ÖĞRETMEN OKULU DÖNEMİ

A.Ü. Fen Fakültesi Öğretim Kadrosu

AYÖO Beşevler Yerleşkesi