1967'de Bir Eylül Masalı

 

Vakitlerden bir Cuma, takvimlerden ise 1 Eylül 1967 idi. Güneş, Konya Ovası’nın uçsuz buçaksız sarılığını kucaklarken, DSİ’nin tozlu haritaları üzerinde bir devir sessizce kapanıyordu. Ağustos’un sıcağında nakış gibi işlenen haritalar bitmiş, bozkırın bağrında yeni bir yirmi günün ayak sesleri duyulmaya başlamıştı. Lakin genç yolcu Akıncı'nın gönlünde başka bir sevda, Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nin sınav salonlarında atacak bir başka heyecan vardı.

DSİ'deki ekibin başında, adı gibi "Hayır" ve bereket timsali bir şef vardı: Hayri Bey. Genç Akıncı’nın gitme vaktini öğrendiğinde, bir şefin otoritesiyle değil, bir ağabeyin şefkatiyle gülümsedi. Gözlerinde, öğrenmeye doymayan o gencin bitmek bilmeyen sorularının yansıması vardı.

"Gelecek yıl yine gel Akıncı," dedi Hayri Bey, sesi bozkırın rüzgârı gibi vakurdu. "Senin o doyumsuz merakını, öğreninceye dek pes etmeyen inadını sevdik. Kapımız sana her daim açıktır."

Akıncı, kendisine bir meslekten ziyade bir hayat duruşu öğreten bu yüce gönüllü insanın eline eğildi. Vedalar zordur; hele ki bir "aile" gibi sarılıp sarmalandığın bir kurumdan ayrılmak, yürekte ince bir sızı bırakır. Muhasebeden alınan 200 Lira, yirmi beş günlük alın terinin bedeli olsa da, asıl zenginlik heybede biriken dostluklardı.

Bu yaz sadece haritalar çizilmemiş, zihinlerde de yeni ufuklar açılmıştı. Akıncı, Hatice Hanım’ın oğlu Metin için bir öğretmen, ama çalıştığı kurumda en sadık öğrenci olmuştu. Metin’le geçen akşamlar ve pazar öğleden sonraları, basit birer ders saati değil, kâinatın sırlarına yolculuktu.

Öğretmen Akıncı, Metin’in meraklı gözlerine bakarak anlatmaya başlardı: Matematik, sadece bir hesap makinesinin tıkırtısı değil, evrenin en büyük şiiriydi. Fizikçiler için varoluşun sarsılmaz anayasası, evrenin yazıldığı kutsal dildi.

Eskiler derdi ki; "Tanrı evreni cebirle kurdu, geometriyle süsledi." Eğer evren bir kitapsa, harfleri üçgenler ve dairelerdi. Bu dili bilmeyenler, hayatın o karanlık labirentinde boşuna dolanıp durmaya mahkûmdu.

Genç öğretmen, bozkırın ortasında Metin’e doğanın mucizesini fısıldadı. Konya Ovası’nda süzülen bir kartalın kanat süzülüşünde, bir ayçiçeğinin çekirdek diziliminde ve hatta uzak galaksilerin sarmal kollarında hep aynı mühür vardı: "Altın Oran." Ve söz sırası "Enerji"ye geldiğinde, Akıncı’nın sesi bir masal anlatıcısının heyecanıyla yükseldi:

"Bak Metin," dedi, "İnsanoğlu ne zaman ki enerjinin gizemini tam çözer ve ona hükmetmeyi öğrenirse; işte o gün 'Çocukluk Çağı' bitecek. O gün insanlık, 'Yetişkinlik Çağı'na adım atıp yıldızların efendisi olacak."

Hatice Hanım’ın deyimiyle, bu dersler Metin için birer masal, birer destan olmuştu. 1967’nin o tozlu 3 eylülünde, Akıncı, AÜ Fen Fakültesi sınavlarına doğru yol alırken, geride kâinata sevdalı bir yürek ve bozkırın ortasında parlayan bir bilim meşalesi bırakıyordu.

Hatice Hanım hazırladığı yolluğun içine, fark ettirmeden, 500 Lira koymuştu. Akıncı, Ankara otobüsüne bindikten bir süre sonra, yolluğu açtığında farkına varmıştı emeğinin karşılığını. Oysa Akıncı'nın böyle bir talebi olmamış ve olamazdı da. Ne var ki kardeşi Mustafa'ya gösterdiği anne şefkatini ağabeyi Mehmet Akıncı'ya da göstermişti.

Akıncı Konya'dan ayrılırken, 1957-58 öğretim yılı boyunca yetecek kadar bir maddiyatın yanı sıra, asıl zenginliği heybesinde biriken Konya'daki dostluklardı.

5 Eylül 1967 Salı, AYÖÖ... 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Beşevler Günlüğü – 26 Şubat 1967

AYÖO Beşevler Yerleşkesi

TARIM ÖĞRETMENİM SALİH ZİYA BÜYÜKAKSOY