ABD'nin Yeşil Kuşak Projesi öldürüyor

15 Ekim 1967 Pazar, AYÖO...
Zamanın amansız çarkı dönedursun, ömür defterinin yaprakları arasına hasretin ve mücadelenin kokusu sineli tam kırk beş gün olmuştu. "Anı Defteri" sakin, kalem mürekkepsiz, daktilo tuşları sessizdi.
Konya ovasının sarı sıcağından, toprağın ve haritanın dilinden döneli beri genç yolcu Akıncı, aklın ve bilimin dik yokuşlarını tırmanmaktaydı. Eylül ayının on biri ve on beşi, kaderin ve emeğin iki büyük sınavına sahne oldu. Bir yanda şimşeklerin, görünmez akımların sırrı Elektrik ve Manyetizma, diğer yanda maddelerin gizli simyası Denel Kimya...
Eylülün yirmi beşinde Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nin kapıları ardına kadar açıldığında, tellallar başarıyı ve başarısızlığı aynı anda fısıldadı. Genç adam, Denel Kimya’nın çetin potalarından alnının akıyla geçmiş, lakin Elektrik ve Manyetizma’nın o gizemli akımlarına bu kez mağlup düşmüştü. Varsın olsundu; hakikat yolunda yürüyenlerin lügatinde pes etmek yoktu.
Ekim ayının ikinci haftasına değin, akademinin büyük çarkları henüz dönmeye başlamamıştı; dersler sessizdi. Bu sükûneti fırsat bilen fani beden, sıla hasretiyle yollara düştü. Torosların gölgesinde, Tarsus’un bağrında, toprağa can, bozkıra nefes veren Turan Emeksiz Ağaçlama Sahası’na vardı. Orada, ömrünü memleketin yeşiline adamış, dur durak bilmez bir Atom Karınca misali çalışan babası ile cefanın, şefkatin ve sabrın diğer adı olan anası beklerdi. Gitti; ellerini öptü, dualarını heybesine doldurdu, ana baba ocağının sıcaklığıyla ruhunu yıkadı.
Günlerden dokuz ekim pazartesi olduğunda, bozkırın kalbi Ankara, yolcusunu yeniden bağrına bastı. Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nun (AYÖO) koridorlarında, kader ortağı, oda arkadaşı Halil Biga ile yolları yeniden kesişti. İki dost, hasretin yükünü omuzlarından atar atmaz, arkalarına bakmadan kolları sıvadılar. Zira zaman, durup dinlenme zamanı değildi; fikirlerin, inançların ve gençliğin sesini çoğaltmak gerekirdi. Daktilonun başına geçtiler; şeritle mürekkebin, kâğıtla tuşun o efsunlu raksı başladı. Ankara Yüksek Öğretmen Okulu Fikir Kulübü Aylık Bülteni bu tıkırtılar arasından doğacaktı.
İki genç bilgenin gözleri dünyaya, kulakları sokağın sesine açıktı. Gördükleri ve işittikleri, yaklaşmakta olan büyük fırtınanın habercisiydi.
Ekim 1967, nevi şahsına münhasır bir zamandı; hem cennet vatanın topraklarında hem de yedi iklim dört bucakta, kitlesel gençlik ve işçi hareketlerinin mayalandığı, sokakların adeta bir lav gibi kaynadığı, üniversitelerin buram buram isyan koktuğu kritik bir eşikti...
Gençlik, artık fildişi kulelerinden çıkmış, sadece ders kitaplarının değil, memleketin ve dünyanın makûs talihinin hesabını sorar olmuştu. Akademik taleplerin dar sınırları aşılmış, nehirler denizlere akmış ve o nehirler antiemperyalist bir denizde birleşmişti.
Yedi ekim günü, uzak denizlerden gelen çelikten bir dev, ABD Deniz Kuvvetleri’nin 6. Filo’su, "Derin İz" adı verilen bir savaş oyunu için İstanbul’un kadim sularına demirledi. Bu geliş, yurtsever gençliğin yüreğinde büyük bir infial, deryada büyük bir dalga yarattı. Talebeler, Dolmabahçe rıhtımında taştan birer heykel gibi oturma eylemine durdular; kalemlerinden damlayan o zehir zemberek, sert bildirilerle emperyalizmin yüzüne hakikati haykırdılar. Bu, ileride anlatılacak daha büyük destanların ilk kıvılcımı, sönmeyecek bir ateşin ilk harlanışıydı.
Tam o günlerde, dokuz ekimde, dünyanın öteki ucundan, Bolivya dağlarından kara bir haber ulaştı kulaklara. Küba dağlarında bir efsane olan, adaletin ve mazlumların gerillası Che Guevara, kör bir kurşunla, bir pusuda yakalanıp öldürülmüştü. Bu ölüm, Avrupa’dan Latin Amerika’ya, Ankara’dan İstanbul’a kadar tüm sol eğilimli gençlerin yüreğine devrimci bir romantizm ve kapitalizme karşı dindirilemez bir öfke saldı. Che, artık etten ve kemikten sıyrılmış, bayraklarda dalgalanan, daktilo tuşlarında yankılanan ölümsüz bir sembole dönüşmüştü.
Dünyanın feryadı ise en çok Uzak Doğu’dan, Vietnam’dan yükseliyordu. İkinci Cihan Harbi’nin külleri arasından sıyrılan Fransa, eski sömürgesi Hindiçini’ye yeniden pençelerini geçirmek istemişti. Lakin hesap edemedikleri bir şey vardı: Efsanevi lider Ho Chi Minh ve onun inançlı Viet Minh güçleri... 1954 yılında, Dien Bien Phu’da Fransız ordusu ağır bir yenilgi alarak geri çekildi. Cenevre’de kurulan masada Vietnam, 17. paralel çizgisinden bıçakla kesilir gibi ikiye bölündü; kuzeyde kızıl bir güneş doğarken, güneyde Batı’nın gölgesi kaldı.
Washington’ın saraylarında ise o meşum Domino Teorisi konuşulmaktaydı. "Eğer bir taş düşerse, tüm Güneydoğu Asya komünizmin eline geçer" korkusuyla, okyanus ötesinden milyarlarca dolar ve binlerce askeri danışman güneydeki yolsuz, baskıcı rejimlerin imdadına gönderildi.
1960'ların başında, güneyin sık ormanlarında yeni bir güç uyandı: Viet Kong (Ulusal Kurtuluş Cephesi). Dünyayı bir hırka, bir lokma misali kuşatmak isteyen Amerikan emperyalizminin ''Yeşil Kuşak'' projesi için bu kabul edilemez bir başkaldırıydı. Ağustos 1964’te, Tonkin Körfezi’nin sisli sularında Amerikan gemilerine ateş açıldığı iddiası, karanlık bir bahane olarak dünyaya ilan edildi. Ve 1965 yılında, çelikten kuşlar ve devasa ordular halinde Amerikan muharip birlikleri Vietnam topraklarına ayak bastı. Güneyi boyunduruk altına aldıktan sonra, Kuzey Vietnam’ın üzerine tonlarca ölüm yağdıran o kesintisiz, zalim hava bombardımanları başladı.
Bu savaş, modern zamanların gördüğü en kanlı, en adaletsiz destanlardan birine sahne olmaktaydı. Bir yanda son teknoloji silahlar, napalmlar, ormanları ve nesilleri kurutan kimyasal zehirler; diğer yanda ise toprağın altında tüneller kazarak, asimetrik bir düzende vatanını savunan gerillalar...
Genç yazar, daktilosunun tuşlarına basarken geleceğin tarihini de bugünden görüyordu: Bu savaş, insanlığın hafızasında silinmeyecek devasa bir sivil can kaybına gebe kalacaktı. Çatışmalar yıllara yayılacak, rakamlar egemenlerin defterlerinde gizlenmeye çalışılsa da bağımsız araştırmacılar acı gerçeği haykıracaktı:
Tam 1,3 milyon ile 3,5 million arasında insan, bu amansız emperyalist çarkın arasında can verecek, kanı toprağa karışacaktı...
İşte 15 Ekim 1967 Pazar günü, Ankara’nın tavan arası bir odasında, iki genç adam, ellerinde teksir mürekkebiyle, dünyanın ve memleketin bu epik hikâyesini kâğıda döküyor, geleceğin büyük fırtınasına kelimelerden bir barikat kuruyorlardı.
Yorumlar
Yorum Gönder