Bir İç deniz üzerindeki KONYA

 

30 Haziran 1967 Cuma, Ankara...

Daha önceki anılarımda olduğu gibi, nerede konaklasam ve hangi yerleşik ve tarihi mekanları ziyaret etsem; yerin tarihi, coğrafi ve sosyal yapısını tanımak isterim. Konya için de öyle oldu.

Kardeşim Mustafa'yı ziyaretimde, tanışma fırsatı bulduğum Kolejdeki Türkçe Öğretmeni Hatice Hanımın önerisi ile Devlet Su İşleri Konya Bölge Müdürlüğü'nde çalışma kararım üzerine Ankara'ya döndüğümde, Milli Kütüphane'de araştırma yaptım. Şehrin, üzerine yerleştiği Konya Ovası ve insanlığın ilk yerleşim yerlerinden biri olan çatalhöyük hakkında oldukça ilginç bilgiler buldum.

Gördüm ki, Konya’nın tarihi, coğrafyası ve sosyal yapısı birbirine sıkı sıkıya bağlı olup, bozkırın ortasında devasa bir kilim gibi dokunmuş bir bütündür. Bu kadim şehri üç ana başlıkta, masalsı bir derinlikle inceleyebiliriz.

Milyonlarca yıl önce, dünya henüz gençken ve iklimler bugünkünden çok farklıyken, Konya Ovası aslında devasa bir iç denizdi. Buzul Çağı döneminde, jeologlara göre, yaklaşık 4.000 kilometrekarelik bir alanı kaplayan, derinliği yer yer 30 metreyi bulan tatlı su gölüdür.

Yaklaşık 15-20 bin yıl önce iklim ısınmaya başlayıp yağışlar azaldığında, bu devasa göl yavaş yavaş buharlaşarak çekildi. Geriye, bugün ovayı bu kadar verimli kılan o mineral zengini göl tabanı tortuları ve killi topraklar kaldı. Ovanın dört bir yanındaki Tuz Gölü, Akşehir, Eber ve Beyşehir gölleri, o eski büyük gölün birbirinden kopmuş, kendi içine çekilmiş hüzünlü anıları gibidir.

Göl suları çekildikçe, açılan verimli bataklık alanlar ve alüvyonlu topraklar insanları kendine çekti. İnsanlık tarihinin en önemli duraklarından biri olan Çatalhöyük, işte bu antik gölün çekildiği bereketli çamurların üzerinde yükseldi. Suların sağladığı kamışlar evlerin damı, gölün bereketi ise ilk tarımın can suyu oldu.

Konya, coğrafi olarak "Türkiye’nin tahıl ambarı" unvanını boşuna almamıştır. Bir zamanlar antik bir göl yatağı olan bu devasa ova, bugün Türkiye’nin en büyük yüzölçümüne sahip ilidir.

Göl çekilirken bir yerlerde tuzlu suyunu bıraktı. Bu bölge, antik çağlardan beri bozkırın en değerli hazinesi olan tuzu insanlığa sundu.

Konya Ovası’nda yürürken aslında eski bir denizin dibinde yürüdüğümüzü unutmamak gerekir. Her toz zerresi, her buğday başağı o antik gölün mineralleriyle beslenir.

Şehir, denizden yaklaşık 1.016 metre yükseklikteki İç Anadolu düzlüklerine kurulmuştur. Etrafı kuzeyde ve batıda Sultan Dağları, Loras ve Aladağlar gibi yükseltilerle çevrili olsa da, merkeze yaklaştıkça uçsuz buçaksız bir düzlük (ova) hakim olur.

Coğrafi konumu, onu tarih boyunca İpek Yolu üzerinde vazgeçilmez bir durak yapmıştır. Güneyindeki Toros Dağları’nı aşan geçitler, Konya’yı Akdeniz’e bağlayan hayati damarlardır.

Türkiye’nin en az yağış alan yerlerinden biri olmasına rağmen, yer altı su kaynakları ve çevresindeki Beyşehir, Akşehir ve Tuz Gölü gibi su kütleleriyle tarımsal bir güç merkezidir.

Konya’nın tarihi, insanlığın yerleşik hayata geçiş hikâyesiyle başlar: MÖ 7400’lü yıllara dayanan geçmişiyle Çatalhöyük, UNESCO Dünya Mirası listesindedir. Burada insanlık ilk köylerini kurmuş, tarımı ve toplumsal yaşamı keşfetmiştir.

Frigler, Lidyalılar, Persler ve Romalılar döneminde "Iconium" adıyla anılmış, Tarsuslu Aziz Paul gibi isimlerin uğrak noktası olarak Hristiyanlığın erken dönemlerinde dini bir merkez olmuştur.

1071 Malazgirt sonrası Türklerin eline geçen şehir, Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti olduğunda en görkemli günlerini yaşamıştır. Sultanlar, vezirler ve mimarlar şehri medreseler, camiler ve saraylarla süsleyerek bir ilim ve sanat merkezine dönüştürmüştür.

Konya’nın sosyal dokusu, Selçuklu’nun "devlet nizamı" ile Mevleviliğin "gönül nizamı"nın birleşimidir. Osmanlı döneminde mahalleler sosyal birimin temelidir. 19. yüzyıl kayıtlarına göre Konya’da Müslüman çoğunluğun yanı sıra Rum ve Ermeni cemaatleri de bir arada yaşamış, şehir "Müslim ve Gayrimüslim karışık mahalleler" dokusuyla huzur içinde yönetilmiştir.

Şehrin sosyal hayatı tarih boyunca medreseler, tekkeler ve zaviyeler etrafında şekillenmiştir. Bu durum, Konya halkında derin bir muhafazakârlıkla beraber vakur bir nezaketi (Çelebilik) doğurmuştur.

Bugün Konya, sadece bir tarım şehri değil, "Anadolu Kaplanları" olarak anılan sanayi hamlesinin öncülerinden biridir. Geleneksel sosyal yapısını korurken, üniversiteleri ve sanayisiyle modern bir metropol haline gelmiştir.

Konya, coğrafyasının sunduğu o sonsuz düzlükte, tarihinin derinliklerinden gelen bilge bir fısıltıyla şunu söyler: "Ben sadece bir şehir değil, zamanın durduğu ve gönlün konuştuğu bir medeniyet havzasıyım."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Beşevler Günlüğü – 26 Şubat 1967

AYÖO Beşevler Yerleşkesi

TARIM ÖĞRETMENİM SALİH ZİYA BÜYÜKAKSOY