Gönüller Sultanı MEVLANA ve KONYA

 

Güneşin doğudan yükselip hakikat ışığını yeryüzüne serptiği kadim zamanlarda, Belh (Afganistan) şehrinde bir inci tanesi dünyaya düştü. Adına Muhammed Celaleddîn dediler. Ama kader, onun alnına "Efendimiz" anlamına gelen Mevlânâ ve Anadolu’nun nefesini taşıyan Rûmî mührünü çoktan vurmuştu.

Göklerden gelen bir işaretle, babasının elini tutup yollara düştü Celaleddîn. Dağlar aşıldı, çöller ve şehirler geçildi. Ve nihayet Selçuklu’nun kalbi, bozkırın ortasında bir vaha gibi parlayan Konya’ya varıldı. Konya o vakitler sadece bir başkent değil, gökyüzündeki yıldızların yeryüzündeki yansıması gibi parlayan bir ilim ve irfan yuvasıydı. Mevlânâ bu şehre kök saldı; ömrü burada çiçeklendi, aşkı burada meyve verdi.

Bir gün, asırlardır beklenen o kutlu buluşma gerçekleşti. Gönüllerin aynası Şems-i Tebrîzi, bir rüzgâr gibi girdi Mevlânâ’nın hayatına. O ana kadar bir kitap denizi olan Celaleddîn, Şems’in bakışlarında o denizleri ateşe veren ilahi bir aşkı gördü.

Artık o, sadece kürsülerde ders anlatan bir hoca değil; semazenlerin dönüşünde kainatın nabzını tutan, varlığını yoklukta bulan bir "aşk sultanı" idi. Konya’nın sokakları onun ayak sesleriyle vecde gelirken, Sema Ayini ilk kez bu şehirde toprağa can, ruha kan oldu.

Mevlânâ derdi ki: "Gemi suyun üstünde yüzerse menzile varır, ama su geminin içine girerse onu batırır."

Hayat dediğimiz bu uçsuz bucaksız ummanda, insan bir gemiye benzer. Etrafını saran sular ise dünyanın malı, mülkü, makamı ve telaşıdır. Gemi, o suların üzerinde durduğu sürece vakarla yol alır; dalgalar ona engel değil, onu menzile taşıyan birer yardımcı olur.

Eğer dünyalığı kalbinin içine değil de altına alırsan, o seni yüceltir. Tıpkı dürüst bir tüccarın kazandığı helal lokmanın onu hayra götürmesi gibi, dünya nimeti geminin altındaki su gibi seni hakikate ulaştırır. Ancak ne zaman ki o geminin gövdesi çatırdar ve su içeri sızmaya başlar; işte o vakit tehlike baş gösterir. Dünya sevgisi, hırs ve tamah insanın gönül hanesine (geminin içine) girdiğinde, gemi ağırlaşmaya başlar.

Kalp, sadece "Bir" olanın görünme yeri olmalıdır. Oraya dünyanın geçici hevesleri dolduğunda, insan ruhu manevi derinliklerde boğulur. Mevlânâ’nın uyarısı nettir: Dünyayı elinde tut ama gönlüne sokma.

Onun tasavvufu, el etek çekip bir köşede miskinlik etmek değil; hayatın tam kalbinde, çarşıda, pazarda, ticarette iken bile kalbi Allah ile tutmaktı. Malı mülkü; din yolunda harcanan bir araç, aşkı ise tüm dertlerin tabibi, tüm bencil duyguların devası olarak gördü.

Ona göre insan, bir bütünün parçasıydı; tek başına kalan bir "kişi" kuruyup gitmeye mahkûmdu. Bu yüzden, "Allah ile oturmak isteyen, veliler huzurunda otursun" diyerek gönül sahiplerinin kapısını işaret etti. O kapıdan girenler, topraktan yaratılan bedenlerini birer cevhere dönüştürdüler.

Mevlânâ’nın ruhu bir pergel ayakları gibiydi. Bir ayağı Şeriat’ın sarsılmaz hakikatine, Kur’an-ı Kerim’in ve Hazreti Muhammed’in (S.A.V) nurlu yoluna sımsıkı bağlıydı. Şöyle seslenirdi dünyaya:

"Canım bedenimde oldukça Kur'an'ın kuluyum; seçilmiş Muhammed'in yolunun toprağıyım..."

Lakin pergelin diğer ayağı öyle genişti ki, yetmiş iki milleti, tüm insanlığı o sevgi çemberinin içine alırdı. Ayrım gözetmez, "Gel, ne olursan ol yine gel" diyerek herkesi ebedi saadete davet ederdi.

Takvimler 17 Aralık 1273’ü gösterdiğinde, Konya semalarında hüzün değil, bir buluşma müjdesi yankılandı. Mevlânâ, ölümü bir yok oluş değil, sevgilinin sevgiliye kavuştuğu bir "Düğün Gecesi" (Şeb-i Arûs) olarak ilan etmişti. Bedeni Konya’daki Yeşil Kubbe’nin (Kubbe-i Hadra) gölgesinde huzura erdi ama ruhu, yazdığı her satırda, döndüğü her semada kıyamete kadar baki kaldı.

Ve böylece, Konya "Aşkın Şehri" oldu; Mevlânâ ise asırlar geçse de sönmeyecek, insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkaracak o evrensel sevginin sönmez meşalesi olarak gönüllerde taht kurdu.

27 Ağustos 1967 Pazar, Konya...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Beşevler Günlüğü – 26 Şubat 1967

AYÖO Beşevler Yerleşkesi

TARIM ÖĞRETMENİM SALİH ZİYA BÜYÜKAKSOY