Konya DSİ'de Haritalama başlıyor
6 Ağustos 1967 Pazar, Konya...
Ağustos’un o sapsarı sıcağında, zamanın sanki bozkırın üzerinde titreyen bir serap gibi ağır aktığı bir pazar günüydü. Takvimler 1967’nin 6 Ağustos’unu gösterirken, Temmuz’un tozlu yollarında, güneşin alnında geçen o uzun mesailer, zihnimizde birer tatlı yorgunluk nişanesi olarak kalmıştı. Temmuz rüzgâr gibi geçmiş, yerini meyvelerin olgunlaştığı, emeğin ise ete kemiğe büründüğü Ağustos’a bırakmıştı.
Ağustosun birinci günü, DSİ’nin koridorlarında sadece evrak sesleri değil, aynı zamanda alnının terini toprağa dökenlerin haklı gururu yankılanıyordu. Muhasebenin kapısından çıktığımda, avucumun içindeki 200 Lira sadece bir kâğıt parçası değil; yirmi beş günlük uykusuzluğun, ölçüm çubuklarının ve kavurucu güneşin bedeliydi.
Ruhumun kandilleri yanmış, keyfim bir bayram sabahı gibi yerine gelmişti. Bilimin ve doğanın kucağında, memleketin suyuna yön veren bu dev yapının bir parçası olmak, başlı başına bir saadetti.
Çalışma odasının kapısını araladığımda, şefim Hayri Bey bir bilge edasıyla karşıladı beni. Gözlerinde, az sonra başlayacağımız o sabır isteyen sanatın parıltısı vardı.
"Akıncı," dedi, sesi hem babacan hem de bir komutan kadar vakur; "Bugünden itibaren sahadaki terimizin, dağda taşta biriktirdiğimiz rakamların meyvesini devşirme vaktidir."
Masamın üzerine bıraktığı o kâğıtlar, sıradan birer kırtasiye malzemesi değil, adeta üzerine evrenin nizamının işleneceği büyülü parşömenlerdi. Şeffaf, üzerinde binlerce minik karesiyle milimetrik aydınger kâğıtları... Onlar ki neme boyun eğmez, zamanın genleşmesine direnir, mürekkebin asaletini üzerinde bir mühür gibi taşırdı. Geleceğin haritaları, bu mağrur kâğıtların üzerinde doğacaktı.
Hayri Bey, elini masaya dayayıp bir harita mimarı titizliğiyle devam etti: "Akıncı Harita dediğin, bir dünyayı avuç içine sığdırma sanatıdır. Bu kutsal işlem birkaç safhadan geçer. İlki sensin... Sahada o kıymetli defterine, 'karne'ne nakşettiğin ham verileri, bu milimetrik deryaya ilk sen dökeceksin. Sonrasında ise senden daha kıdemli dostlarımız, o nirengi ve poligon noktalarının gizemli koordinatlarını (x, y, z) tek tek belirleyip kaosu düzene çevirecekler."
O yıllarda henüz makinelerin soğuk hesapları, bilgisayarların cansız çizgileri yoktu. Her şey insan elinin sıcaklığıyla, göz nurunun dikkatiyle şekillenirdi. Nehir yataklarının dikey profilleri, kanal güzergâhlarının o kıvrak yolları, sanki bir hattatın elinden çıkan nadide bir yazı gibi bu kareli doku üzerine işlenirdi. Akışın hızı, suyun seviyesi, sanki birer nota gibi bu kağıtlara dökülür; bozkırın susuzluğuna çare olacak projeler, birer masal kahramanı gibi kağıttan canlanırdı.
İşte böyleydi o günler... Bir harita hazırlamak, kuru bir mühendislik işi değil; toprağın fısıltısını duyan topoğrafın karne notlarından, bir kartografın masadaki sonsuz sabrına uzanan, her damla mürekkebinde alın teri olan destansı bir sanat eseriydi.

Yorumlar
Yorum Gönder