Küresel Devrimci Che Guevara Destanı

 

Zamanın sonsuz nehrinde, bazı ömürler vardır ki bir nehir gibi akar ve aktığı yatakları sarsarak koca bir deryaya dönüşür. İşte Ernesto Che Guevara’nın hikâyesi, beyaz önlüklü bir tıp öğrencisinin, insanlığın makûs talihini değiştirmek üzere yola çıkan küresel bir devrim bayrağına dönüşmesinin epik destanıdır.

Küba’nın sarp dağlarında yankılanan ayak sesleri, uluslararası gerilla mücadelelerine uzanan soluğu ve tavizsiz anti-emperyalist duruşu, onu yeryüzünün dört bir yanında hem büyük bir hayranlığın hem de bitmek bilmez fırtınalı tartışmaların odağı haline getirdi.

Kısa fakat fırtınalarla dolu ömrü, 1967 yılının o meşum ekim ayında Bolivya dağlarında noktalandığında, zalimler onun sustuğunu sandı. Oysa ölüm, onu Dünya Devrimci Hareketi’nin ölümsüz bir sembolü olarak tarihin burçlarına dikmişti. Alberto Korda’nın vizöründen süzülen o ünlü portresi, zamanı ve mekânı aşarak Che’yi 20. yüzyılın en tanınan, en sarsılmaz devrimci ikonuna dönüştürdü.

Gelecek yılın, yani 1968’in o meşhur baharında, Paris’in barikatlarından Mexico City’nin meydanlarına kadar, gençliğin haykırdığı her haklı öfkede onun adı anılacak; portresi anti-emperyalist ve sosyalist ideallerin en yüksek burçlarında bir bayrak gibi dalgalanacaktı. Vietnam Savaşı’na karşı sokağa dökülen Amerikan gençliğinin safında, Latin Amerika’nın her karış toprağında ve Afrika’nın zincirlerini kıran bağımsızlık mücadelelerinde onun silueti, mazlumları birleştiren kutsal bir tılsım olacaktı.

Hikâye, 14 Haziran 1928 günü Arjantin topraklarında başladı. Dünya ağrısıyla doğan bu çocuk, ilk gençlik yıllarında kendi ciğerlerini kuşatan amansız astım hastalığıyla pençeleşti. Nefesi her daraldığında, hayata daha sıkı sarıldı. İnsanlığın acılarına derman olmak, sayrılıkları iyileştirmek gayesiyle tıp ilmini seçti ve Buenos Aires Üniversitesi’nin kapısından adımını attı.

Ancak laboratuvarların, steril duvarların ardındaki dünya ona dar geliyordu. Fakülte yıllarında, döküntü bir motosikletin sırtında Güney Amerika’nın uçsuz bucaksız yollarına düştü. Tozlu yollarda, maden ocaklarında, unutulmuş cüzzam hastanelerinde gördüğü yoksulluk, açlık ve dinmeyen hastalıklar, onun hekimlik ideasını bir halk savaşçılığına çevirdi. O, artık sadece bedenleri değil, çürümüş sistemleri iyileştirmek isteyen bir devrimciydi.

Küba’nın özgürlük şafağı sökerken, o meşhur Granma gemisinden inen bir avuç inançlı insanın arasında, en ön saftaydı. Sierra Maestra dağlarının patikalarında gösterdiği cesaretle, adanmışlıkla, o topraklara ait olmamasına rağmen Küba’nın öz evladı kabul edildi; ona vatandaşlık ve gerilla onurunun en yüksek nişanesi olan Binbaşı rütbesi bahşedildi.

Devrimin zafer nameleri Havana sokaklarında çınladığında, silahını bir kenara koyup yeni bir cepheye koştu. Ulusal Tarım Reform Enstitüsü’nün sanayi bölüm başkanlığında toprağa hayat verdi, ardından Küba Ulusal Bankası’nın başkanlığına getirilerek paranın ve sömürünün çarklarına karşı halkın ekonomisini inşa etmeye çalıştı.

Fakat onun yüreği, bir ülkenin sınırlarına sığmayacak kadar büyüktü; dünya üzerinde tek bir mazlumun ahı yükseldikçe ona durmak haramdı. 1965 eylülünün son günlerinde, ansızın, Küba’daki bütün şanlı görevlerinden, makamlarından ve unvanlarından istifa etti. Adeta bir sırra kadem bastı. Nereye gittiğini, hangi dağda ateş yaktığını kimse bilmiyordu. Dünya basını arkasından binbir nevi efsane uydurdu, adı defalarca ölüler defterine yazıldı.

Kayboluşunun üzerinden dört ay geçmişti ki, 1966’nın ocak ayında Havana’da toplanan Üç Kıta Konferansı’na gönderdiği o tarihi demeçle, sesi bir kez daha yeryüzünde gök gürültüsü gibi yankılandı. Korkuya meydan okuyan, ölümü bir düğün muştusu gibi karşılayan o epik sözleri, daktilo tuşlarından tarihin taş tabletlerine kazındı:

"Ölüm nereden ve nasıl gelecekse gelsin... Savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları mitralyöz sesleriyle, savaş ve zafer naralarıyla cenazelerimizde ağıt yakacaksa, ölüm hoş geldi safa geldi..."

22 Ekim 1967 Pazar, AYÖÖ...


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Beşevler Günlüğü – 26 Şubat 1967

AYÖO Beşevler Yerleşkesi

TARIM ÖĞRETMENİM SALİH ZİYA BÜYÜKAKSOY