İŞÇİLER VATANI ÇUKUROVA

Ceyhan Tarlalarında Beyaz Gelinlik...
Elbistan’ın Hasanköy’ünde, 25 Ağustos 1951 sabahının o alaca karanlığında, Elçi’nin kamyonuna bindiğimizde, uykulu gözlerimi ovuşturuyordum. Kamyonun tahta kasası, her köyde durup Karagözlüleri topladıkça biraz daha daraldı, biraz daha ağırlaştı. Anamın kucağına sığınmış, kasanın tahta aralıklarından dışarıyı izliyordum.
Aylardır yoldaydık. 24 Nisan’da Bulgaristan’ın Karagözler köyünden çıkmıştık yola; o günden beri evimiz bazen bir tren vagonu, bazen bir istasyon köşesi, şimdi de bu sarsıntılı kamyon kasasıydı.
Güneş, sanki arkamızdan yetişemesin diye gökyüzünün en tepesine çakılıp kalmıştı 25 Ağustos 1951 günü… Hatıramda günlerin adı yoktu henüz, ama büyüklerin endişeli seslerinden aklıma kazınmıştı bu tarih.
Saatler geçti. Kamyonun motoru hırıldıyor, koca dağları tırmanıp iniyordu. Güneş, uzaktaki koca Bolkar dağlarının arkasına doğru devrilmeye başladığında, kamyon acı bir fren sesiyle durdu. Toz bulutunun arasından etrafa baktım. Bir dere kenarındaydık.
Ayağa kalkıp kamyonun tahta kenarına tutundum. Gördüğüm şey karşısında nefesimi tuttum. Uçsuz bucaksız, sonu gelmeyen bir beyazlık uzanıyordu önümüzde. Toprak sanki kış ortasındaymışız gibi karla kaplıydı, ama hava sıcacıktı. Güneşin batmaya yüz tutmuş kızıl ışıkları bu beyazlığın üzerine vuruyor, tarlayı parlatıyordu.
"Ana," dedim sessizce, eteğini çekiştirerek. "Bak."
Gözümün önüne birden Bulgaristan’daki o hüzünlü köy düğünü geldi. Göçmeden hemen önceydi. Oradaki gelinin de böyle bembeyaz bir gelinliği vardı. Rüzgar estikçe hafifçe salınarak gelin evine yürüyordu. Bu koca tarla da tıpkı o gelin gibiydi; rüzgar estikçe bembeyaz kozalar hafifçe sallanıyor, bana gülümsüyordu.
24 Nisan'dan beri içimi kemiren o karanlık, korku dolu bulut birden dağıldı. İlk defa kalbimin hızla çarptığını, içimin coşkulu bir mutlulukla dolduğunu hissettim. Bu bembeyaz dünya, sanki bize "korkmayın" diyordu.
Kamyonun kapısı sertçe açıldı. Sürücü yerinden inen Elçi, tozlu şapkasını düzelterek kasaya doğru yürüdü. Sesi gür ve buyurgandı:
— İnin, eşyalarınızı da indirin! Bir süre bu tarlada pamuk toplayacaksınız.
Önce yaşlılar tutundu kamyonun demirlerine, sonra biz çocukları kucaklayıp indirdiler. Eşyalarımız patır kütür toprağa yığıldı. Elçi, kasada kimsenin kalmadığından emin olunca bıyıklarını burup ekledi:
— Her aile kendisine çadır kurabileceği uygun bir yer bulsun, yerleşsin. Ben tarla sahibini bulmak üzere Ceyhan’a gidiyorum.
Kamyon arkasında simsiyah bir duman bırakarak gözden kaybolduğunda, ovada sadece rüzgarın ve biz göçmenlerin sesi kalmıştı. Babam hemen doğruldu, omuzlarındaki yorgunluğu silkelemek ister gibi derin bir nefes aldı.
— Mehmet! Mustafa!
Koşarak yanına gittim. Küçük ellerimi tuttu.
Çevreyi bir kolaçan edin bakalım. Etrafta ocak yapabileceğimiz taşlar bulabilecek misiniz? Herkesin karnı aç, acele bir ocak kurmamız lazım horantaya.
Cennet tadı veren bazlamalar...
Mustafa ve Yusuf dayılarım da bize katılınca hemen dere kenarı ve çevresine dağıldık. Benim görevim büyüktü; tandırın üzerine konulacağı taş bulacaktım. Çalı çırpıları, irili ufaklı taşları toplarken sanki bir oyunun içindeydim. Kısa sürede ocaklık taşları dizdik, tandırın altına çalı çırpıları doldurduk. Açık havada ateşler yakıldı, üzerlerine o koca, kararmış tandırlar yerleştirildi.
Biz konar-göçerdik, muhacirdik. Anam hep derdi: "Muhacirin yanında un çuvalı eksik olmaz." Hakikaten de öyleydi. Unumuz vardı, dereden suyumuz da vardı; gerisi tandırın marifetiydi. Yemek olmasa da olurdu, sıcak bir ekmek kokusu içimizi ısıtmaya yeterdi.
Anamla teyzem, kamyonun gürültüsü sonlanıncaya kadar, çoktan hamuru karmışlardı bile. Anamın ellerine hayranlıkla baktım. Hiç terazi kullanmaz, göz kararıyla hamurdan bezeler koparır, tam bir santim kalınlığında, yuvarlak bazlamalar açardı. Yine tam ölçüsünde yaptı.
Ateşin dumanı gözlerimi yakarken, tandırın üzerinde kabaran ilk bazlamayı ağzımın suyu akarak bekledim. Cemile Teyzem, Elbistan’dan ayrılırken komşuların heybemize koyduğu o mis kokulu tereyağından bir parça aldı, sıcak bazlamanın üzerine sürdü. Yağ eriyip ekmeğin bağrına işlerken üzerine bir tutam da tuz ekti.
Bazlamayı önce kardeşim Mustafa’ya, sonra bana, en son da benden biraz büyük olan küçük dayım Mustafa’ya uzattı.
Isırdığım ilk lokmada Cennetin tadını duydum. Belki de sadece çok açtım, ama o an bana hayatımda yediğim en güzel bazlamaymış gibi geldi. Karnımız doydukça, o beyaz tarlaya bakıp yaşama sevincimizin yeniden yeşerdiğini hissettim.
Yemekten sonra büyükler aralarında konuşmaya başladılar. Biz çocukların gözleri fal taşı gibi açıktı; çünkü hayatımızda ilk kez "pamuk" diye bir şey görüyorduk. Bulgaristan’da bilmezdik bunu. Kulak misafiri oldum büyüklerin lakırdılarına.
Elçi’nin anlattığına göre, bu Çukurova da eskiden bilmezmiş pamuğu. Çok eski zamanlarda, Mısır’dan gelen İbrahim Paşa adında bir kumandan, buralardaki bataklıkları kurutup ilk pamuğu ekmiş. Sonra uzaklardaki o İngilizler, kendi topraklarında tek bir fide bile yetişmediği halde, Osmanlı Balkanlar'da toprak kaybederken buranın pamuğuyla dünyaya kumaş satar olmuş. Kulaklarıma büyülü bir masal gibi geliyordu bu anlatılanlar.
Burası Ceyhan’dı. Adana’nın doğusunda, koca bir nehrin kıyısında bir yerdi...
Bataklığın sırrı, sivrisinekler...
Hava kararmaya başladığında, derenin ilerisindeki bataklıklardan gökyüzüne doğru bulut gibi yükselen sivrisinekleri gördüm. Vızıl vızıl dönüyorlardı başımızın üstünde. Ama o bataklıklar bize sadece sinek değil, sığınak da verecekti. Elçi’nin tembih ettiği gibi, dayımlarla birlikte sazlıklara gidip uzun, kalın kamışlar kestik.
Büyükler, bu kamışları birbirine ustaca çatıp esnek iskeletler kurdular. Üzerlerine Bulgaristan’dan getirdiğimiz savanları, hasır örtüleri ve bezleri gerdik. Birkaç saat içinde, başımızı sokabileceğimiz kulübe gibi çadırlar yükseldi karanlığın içinde. Gece yarısına doğru hem bizim Akıncı ailesinin hem de Karahasanuşağı köyünde kardeşlerimle sığındığımız Dedem Halil Kurtuldu ailesinin geçici yuvaları hazırdı.
Hasırların üzerine serilen yataklara uzandığımda vücudumun her kemiği sızlıyordu. Ama içimde, o bembeyaz tarlayı ilk gördüğüm anın huzuru vardı. Gözlerimi kapattım.
O gece rüyamda, Gavur dağlarının o dik, uçurumlu yollarındaydım yine. Kamyonumuz tam dik yokuşta stop etmişti. Aile büyükleri, dayılarım ve ben, hep birlikte arkasına geçmiş, bütün gücümüzle o koca kamyonu yukarılara, güneşe doğru itmeye çalışıyorduk...
Bembeyaz Bir Deniz, Simsiyah Sivrisinekler...
Ceyhan pamuk tarlalarında zaman 26 Ağustos 1951 Pazar gününü gösterirken güneş Amazonları aşmış, konakladığımız bembeyaz pamuk tarlaları üzerinde gezinmeye başlamıştı. Göz kapaklarımın arkası sımsıcaktı. Çadırın kenarından sızan o kocaman, parlak Çukurova güneşi iğne gibi gözlerime batıyordu. "Birazcık daha uykudan ne çıkar ki?" diye düşünüp öbür tarafıma döndüm, yüzümü tozlu kumaşlara gömdüm.
Gece rüyamda yine o korkunç Gavur Dağları’ndaydım. Bindiğimiz o koskoca kamyon, bir tarafı göğe uzanan dağlar, diğer tarafı dipsiz uçurum olan o daracık yollarda tıngır mıngır gidiyordu. Kalbim küt küt atıyordu rüyamda; "Şimdi uçacağız, şimdi yuvarlanacağız!" diyordum. Sonra birden o uçurumlar yok oldu, yerini kapkara, vızıl vızıl bir bulut aldı.
Gözlerimi kan ter içinde açtım. Yanımda kardeşim Mustafa mışıl mışıl uyuyordu. Başımı kaldırıp etrafa baktım; derme çatma bir çadırın içindeydik. Ama dışarısı… Dışarısı alabildiğine beyaz bir deniz gibiydi! Kar gibi, bulut gibi bembeyaz pamuk tarlası uzanıyordu önümüzde.
Tabii bir de, geceleri ortaya çıkan, o bulutun içindeki canavarlar vardı. Çevremizdeki bataklıklardan çıkan o hain sivrisinek ordusu, gece boyunca biz muhacirlerin kanını emmek için birbiriyle yarışmıştı. Bulgaristan’daki köyümüzde hiç böyle aç sinekler yoktu. Her yerim kaşınıyor, kabarıyordu.
Daha dün sabah Elbistan Hasanköy’deydik. Ondan dört ay önce ise Bulgaristan’daki Karagözler Köyü’ndeki evimizdeydik. Büyüklerin dünyası çok hızlıydı; şehirler, köyler, yollar baş döndürücü bir hızla değişiyordu. Biz nereye gidiyorduk böyle?
Tandır Kokusu ve "Elçi"...
Kaşınmaktan yorulmuşken, burnuma dünyanın en güzel kokusu geldi, Tandırda pişen sıcak bazlama kokusu! Sinek ısırıklarını falan unutup büyük bir heyecanla çadırdan dışarı fırladım. Anam yer sofrasını kurmuştu bile. Mis gibi kokuyordu ortalık, ama gözlerim babamı aradı.
"Ana, babam nerede?" diye sordum uykulu sesimle.
Anam saçlarımı okşadı, anlatmaya başladı. Meğer babamla kıyamamışlar bize, uyandırmamışlar. Güneş tam tepemize binip bizi kavurmadan önce, gün ağarırken gidip pamuk toplamışlar bile. Anam, "Elçi" dedikleri o adamın getirdiği ekmek ve kahvaltılıkları alıp çadıra erken dönmüş, çay demlemişti. Ama babam hâlâ tarladaydı.
Anamın söylediğine göre, tarla sahibinin temsilcisi olan Elçi’ye –ya da diğer adıyla Çavuş’a– herkes çok hürmet ediyordu. Sabah erkenden iki yardımcısıyla ve kocaman bir traktörle gelmişti. Her aileye kaç boğazsa o kadar ekmekle zeytin, peynir dağıtmıştı ücretlerinden kesmek üzere.
Traktörün arkasındaki o büyük demir arabada, yani römorkta kocaman bir kantar duruyordu. Anam, o kantarın başında duran Muzaffer Abi’den bahsetti. Muzaffer Abi üniversitede okuyormuş ama yazın, kış aylarındaki giderlerini karşılamak amacıyla, buraya pamuk tartmaya gelmiş. Bizim nasırlı ellerimizle topladığımız pamuk çuvallarını o büyük demir aletle tartıp, hane adımızn karşısına yazacakmış. Bu iş akşama kadar böylece sürüp gidermiş.
Babam ve diğer karagözlüler güneş birkaç ağaç boyu yükselene kadar durmaksızın çalışmışlardı. Çuvalları tarttırıp traktöre yükledikten sonra kahvaltı yapacaklardı. Anam bana döndü, "Babanız birazdan gelir. Mustafa’yı da kaldır Mehmet. Sonra doğruca dereye gidin, elinizi yüzünüzü yıkayıp kahvaltıya gelin."
Hemen çadıra koşup Mustafa’yı kaldırdım. Birlikte derenin kenarına koştuk. Önce çişimizi yaptık, sonra buz gibi suyla ellerimizi, yüzümüzü yıkadık. Güneşin uykusunu derede bırakıp elimizdeki su kabını doldurduk ve çadıra döndük. Babam da gelmişti, yüzü güneşte kızarmıştı ama bizi görünce gülümsedi. Yer sofrasına kurulduk.
Sıcak bazlamanın yanında çay ve peynir vardı. Anam, Elçi’nin bu peyniri ve zeytini parasını sonra alacağımız ücretlerden kesmek üzere verdiğini söyledi. Büyükler aralarında konuşurken duydum; o zamanlar en ucuz şey zeytinle peynirmiş. Fakir evlerde hep "Zeytin-peynir-ekmekle idare ederiz" derlermiştir. Biz de şimdi o idare edenlerdendik işte.
Beyaz Altın Denizinde Rumeli Türküleri...
Kahvaltı biter bitmez Karagözlülerin, yani bizim köylülerin asıl zorlu savaşı başladı. Akıncı Ailesi olarak, pamuk kozalarını koyacağımız torbalarımızı bellerimize sıkıca bağladık. Hep birlikte o "beyaz altın" dedikleri pamuk denizine daldık. Güneş gökyüzünde yükseldikçe ortam fırın gibi oldu, nefes alırken zorlanıyorduk.
Zor işti pamuk toplamak, parmaklarım acıyordu. Ama bizim köylüler zoru kolaylaştırmayı iyi bilirdi. Kolay mı, Bulgaristan’dan çıktığımızdan beri, tam 4 aydır ilk kez böyle yan yana, bir aradaydık! Elbistan’ın o uzak köylerinden kurtulup Çukurova’da buluşmanın şerefine, tarlanın bir ucundan diğerinedoğru, bir Rumeli türküsü yükseldi. Gelinlik kızların söyledikleri türkülere bir süre sonra sonra analar katıldı. Koca tarlada, bir anda, dev bir koro meydanı oluvermişti.
O türküleri, köyümüzdeki düğünlerde, derneklerde de dinlemiştim. Bir an için gözlerimi kapattım; sanki Mart ayının sonundaydık, sanki hâlâ Karagözler Köyü’ndeki evimizin bahçesindeydik. Büyükler bu türkülere "Serhat Türküleri" ya da "Kahramanlık Türküleri" diyordu. Avrupa sınırlarındaki o eski günleri, beş yüz yıllık yaşanmışlıkları anlatıyordu bu türküler. Türküleri dinlerken kendimi sınır boylarında bir kahraman gibi hissettim, burnuma memleketimin kokusu geldi.
Benim gibi hisseden diğer çocuklarla göz göze geldik. Hiçbirimiz kafamızı kaldırmıyorduk. Bellerimizdeki torbaları ilk kim dolduracak diye yarışmaya başladık. Pamuk toplamak artık bir iş değil, bizim için büyük, heyecanlı bir oyun olmuştu!
Ama oyun oynarken bile insan yoruluyordu. Azıcık nefes almak için durduğumuzda kafamızı sokacak tek bir yeşillik, gölge yapacak tek bir ağaç bile yoktu. Çukurova dümdüzdü, sonsuzdu... Güneş tam tepemizden kafatasımızı deliyor, beynimizin içine işliyordu sanki. Yine de kimse durmuyordu. Çünkü ne kadar çok pamuk, o kadar çok ekmek demekti. Ne kadar toplarsak, Muzaffer Abi kantarın üzerine o kadar çok sayı yazacaktı
Öğle vakti güneş iyice delirence işe ara verildi. Doldurduğumuz çuvalları sırtlayıp kantara götürdük. Muzaffer Abi hepsini tarttı ve defterine büyük harflerle "AKINCI AİLESİ" diye not etti. Sonra koşa koşa derme çatma çadırlarımızın gölgesine sığındık. Gölgeler bile sıcaktı ama güneşin altından daha iyiydi.
Biz çocuklar gölgede dinlenip biraz keyif çatarken, analarımızın mesaisi hiç bitmiyordu. Hemen öğle yemeği için ateşi yaktılar. Allah ne verdiyse tencereye o girdi. Anam başını kaldırıp bize baktı: "Mehmet, Mustafa! Hadi bakalım, dereye koşun da su getirin." Hemen kaptık su kaplarını derenin yolunu tuttuk. Suyu getirip yer sofrasına oturduk, kurtlar gibi acıkmıştık, karnımızı doyurduk.
İkindi vaktine kadar koca tarlaya bir sessizlik çökmüş, uyumuş ya da dinlenmiştik. Güneşin o yakıcı etkisi biraz hafifleyince, Elçi’nin düdüğüyle yine daldık pamuk denizine. İlk günün hevesi vardı içimizde, Mustafa bile benden geri kalmıyordu.
Hava kararmaya yüz tuttuğunda, Aydede karanlığı yırtmıştı. Topladığımız pamuk dağ gibi olmuştu tarlanın kenarında. Muzaffer Abi akşam tartısını yapıp Akıncı Ailesi’nin hanesine o büyük rakamları yazınca hepimizin yüzü güldü. Babamın yorgun gözlerinin içi parlıyordu.
Akşam yemeğinde bazlama ile peynir yedik. Kendimi çok yorgun hissediyordum, çadıra girip yatağa uzandım. Her yerim sızlıyordu, kollarım bacaklarım tutmuyordu belki ama o kadar mutluydum ki... Ne ara gözlerimi kapattım, ne ara o derin, sineksiz uykunun içine daldım, hiç fark etmedim bile.
Kantardaki Büyük Defter ve Muzaffer Abi
Tam tepemizdeki güneşin kavurcu etkisinden kurtulmak için pamuk toplamaya ara verdiğimizde, herkes derme çatma çadırlarımızın gölgesine çekilirdi. Ama benim ayaklarım beni o büyük traktörün arkasındaki demir kantara, yani Muzaffer Abinin yanına götürürdü.
Muzaffer Abi üniversitede okuyordu. Buradaki herkesten çok farklıydı. Diğer büyükler mola yerinde yorgunluktan hemen uyuyakalırken ya da sigara sarıp memleket havasından konuşurken, onun elinde hep kalın kalın kitaplar oluyordu. Gözümü ondan ayıramıyordum. O koskoca kitapların içinde ne yazdığını, o sayfaların kokusunu o kadar çok merak ediyordum ki... Kantarın etrafında, sanki orada bir oyun oynuyormuş gibi gizli gizli dolanmaya başladım.
Tabii, Muzaffer Abinin gözünden kaçmadı bu halim. Bir gün kafasını okuduğu kitaptan kaldırıp bana gülümsedi. O andan sonra cesaret buldum. Yanına her gittiğimde aklıma gelen ne varsa sormaya başladım: "Abi o kitapta ne yazıyor?", "Biz niye Bulgaristan’dan geldik?", "Bu pamuklar nereye gidiyor?"
Ben durmadan soru sordukça Muzaffer Abi beni daha çok sevdi, üzerimdeki dikkati iyice arttı. Bana sadece bir çocuk gibi bakmıyor, sorduğum her şeyi büyük bir adamı dinler gibi dinliyordu. Kısa sürede benim idolüm, kahramanım oluverdi. İşte o uzun öğle molalarında, kantarın gölgesine oturup ondan dinledim bu uçsuz bucaksız Çukurova’nın hikayesini. Meğer bizim buralara gelmemiz, bellerimize çuvallar bağlayıp güneşin altında erimemiz tesadüf değilmiş.
Muzaffer Abi, dizlerinin üstüne koyduğu o koca defteri göstererek anlatmaya başladı. Bu topraklarda mevsimlik tarım işçiliği denilen şey yıllardan beri, beri, daha ben doğmadan başlamış.
"Bak Mehmetçik," dedi Muzaffer Abi, eliyle uçsuz bucaksız tarlaları işaret ederek. "Özellikle, 1950 ve 1951 yılları bu topraklar için çok önemli dönüm yılları oldu. Tarıma makineler, traktörler girdi. Traktörler geldikçe daha çok toprak sürüldü, daha çok pamuk ekildi. Ama bu pamukları topraktan koparacak yüzlerce, binlerce ele ihtiyaç doğdu. Makine toprağı açtı ama pamuğu toplayacak insanı bulmak gerekti."
İşte o zaman, bizim tarlaya her sabah traktörle gelen o sert bakışlı "Elçi" gibi adamlar çıkmış ortaya. Onlara bazı yerlerde "Çavuş", bazı yerlerde "Dayıbaşı" derlermiş. Bu elçiler çok uyanık, işini çok iyi bilen insanlarmış. Memleketin neresinde fakir, işsiz insan varsa gider onları bulur, tarlalara getirir ve nasıl çalışacaklarını organize ederlermiş. Çalışacak işçileri hep bu elçiler seçermiş.
"Peki abi, sadece biz mi varız bu tarlada?" diye sordum.
Muzaffer Abi içini çekti, gözlerini uzaklara dikti. Başta Maraş ve Urfa olmak üzere Güney-Doğu’nun yoksul illerinden binlerce insan hasat zamanı buralara akın ediyormuş. Bizim gibi bir türlü ev bark verilememiş, iskân edilememiş Bulgaristan muhacirleri de çaresizlikten bu kervana katılmak zorunda kalmış. Arkasından da Güney-Doğu’nun o topraksız, fakir marabaları ve yarıcıları gelmiş. Hatta Muzaffer Abi bana öyle bir şey söyledi ki şaştım kaldım: "Gelecekte de bu çark hiç durmayacak Mehmet. Gün gelecek, sınırların ötesinden, Suriye'den gelen sığınmacılar da tıpkı sizin gibi Çukurova’nın, Ege’nin tarlalarında mevsimlik işçi olarak çalışacaklar. Bu toprakların kaderi bu..."
Muzaffer Abiyi dinledikçe, büyüklere neden "nasırlı eller" dendiğini daha iyi anlıyordum. Çukurova’da tarla sahibi (işveren), elçi ve işçi arasında tamamen gizli, kimsenin görmediği acımasız bir bağ vardı.
Bu bağın içinde devlet yoktu, vergi yoktu, "sosyal güvenlik" denilen o koruyucu kanunların adı bile geçmiyordu. Tarla sahipleri, bizim gibi işçilere karşı hiçbir sorumluluk üstlenmek zorunda değildi. Bizim için yaptıkları tek bir şey vardı: Çadırlarımızı kurmamız için tarlanın kenarında kuru bir toprak göstermek! Muzaffer Abi, "Bunu da sizi sevdiklerinden ya da acıdıklarından yapmıyorlar Mehmet," dedi. "Tek amaçları var; sabah güneş doğduğunda çadırlardan fırlayıp bahçelere, tarlalara en hızlı şekilde ulaşabilmeniz."
Sistem öyle kurulmuştu ki, her şey bizi o Elçi’ye mahkum ediyordu. Elçiler bizim yaşamımızı kolaylaştırıyor, sabahları peynir, ekmeğimizi ayağımıza kadar getiriyor gibi görünseler de aslında hepsi bizi kendilerine daha sıkı bağlamak içindi. Bir elçinin arkasına saklanmadan bu koca Çukurova’da iş bulmak imkansızdı. Çalıştığın yerde bir sıkıntın olsa, hakkını tek başına aramaya kalksan asla çözemezdin. Kendini elçiye bağımlı hissetmek zorundaydın; zaten elçinin en büyük marifeti de işçiyi kendine muhtaç etmekti.
Üstelik elçiler sadece iş bulmakla kalmıyor, kendilerine sayısız gelir kapısı yaratıyorlardı. Muzaffer Abi o kantarın başındaki defterini açıp elçinin gizli hesabını bana ilk kez o gün gösterdi:
Elçi, daha memleketteyken işçilerin evine kadar gidiyor, onlara gidecekleri yeri, alacakları yevmiyeyi anlatıp işi bağlıyordu. Sonra herkesi toplayıp tarlaya götürüyordu. Ama oyuna bak ki; bizi tarlaya getirme ücretini tarla sahibinden (ağadan) alırken, iş bittiğinde memlekete geri dönüş ücretimizi bizim cebimizden, yani işçiden kesiyordu!
Bu da yetmiyordu... Tarlada sıcağın altında kan ter içinde topladığımız o pamuklar kantarda tartılıyor ya hani; işte o kazanılan her yevmiyenin içinden tam yüzde 10 komisyon elçinin cebine gidiyordu. Mehmet’in, Mustafa’nın, anamın ve babamın topladığı her on avuç pamuğun bir avucunu elçi hiç yorulmadan kendi kasasına atıyordu.
Muzaffer Abinin kantarın başında anlattığı bu şeyler, 7 yaşındaki kafamın içinde upuzun bir yolculuğa çıktı. Burnuma gelen o mis gibi tandır bazlaması kokusunun ardında, geceleri bizi yiyen sivrisinek ordusunun ve bizi sömüren elçilerin gölgesi vardı.
Anladım ki Çukurova’da mevsimlik işçi olmak, sadece pamuk toplamak değil; devletin uğramadığı, adaletin elçilerin insafına kaldığı bu acımasız çarkın içinde birer köle olmaktı. Bu yaşananlar, daha o yaştayken benim hafızama silinmez birer yazı gibi kazındı. Ülkemizin hiç iyileşmeyen, durmadan kanayan o en büyük yarasıyla, o küçük kantarda, Muzaffer Abinin kitaplarının gölgesinde tanışmıştım.
Beyaz Altının gölgesinde yeniden doğmak...
Kerim dayımın o neşeli, insana güven veren sesini duydum sanki…Bulgaristan’daki o uzak, o rüyalarımıza sığınan köyümüz Karagözler'in Aşağı Mahallesi’nde, çınarların altında yaşayan Halil dedemin iki numaralı oğluydu Kerim dayım. Babam, zincirsiz köle olarak, askerliğini yaparken bize sıkça uğrar, her gelişinde sanki o dondurucu balkan havasını şakalarıyla dağıtırdı. Kardeşim Mustafa ile beni oyalamasını, çocuk kalbimizin dilinden konuşmasını çok iyi bilirdi. Şakacıydı; uydursa da, uydurduğu o masalları öyle güzel anlatırdı ki, nefesimizi tutar dinlerdik.
Her gelişinde, o amansız ev işlerinden, tarlada çapa yapmaktan yorulan anamı biraz olsun rahatlatabilmek için beni elimden tutar, Sakar Balkan’ın eteklerine götürürdü. Bazen de inatlaşır o dumanlı dağın en yüksek zirvelerine kadar tırmanırdık.
İyi de! 28 Ağustos 1951'de, buraya nasıl geldik diye düşünürken, İşte tam o an, dayımın sesini yeniden duyduğum. Yine o azametli dağın eteklerindeydik. Önümde, on-on beş metre ileride, dik yokuşu bir keçi gibi çevikçe tırmanıyordu dayım. Bir an için durdu; arkasına döndü, yüzünde o muzip gülümsemeyle, "Nerede kaldın ha gayret yeğenim!" dercesine gözlerimin içine bakıyordu. Tekrar yukarıya doğru tırmanmaya başladığında, dayımın çarıklarının arkasından kayan topraklardan bir kısmı rüzgarla savrulup
gözlerime kaçtı. Bir anda dünyam kapkara kesildi, etrafı göremez oldum. Korkuyla bağırdım: — Dayı! Gözlerime toz doldu, göremiyorum... Bana yardım et!
Derken, o fırtınanın ve karanlığın ortasında, nasıl olduysa anamın da sesini duydum. Ama hayır, dayımın yanından değil, çok uzaklardan ama bir o kadar da yakından sesleniyordu: — Meeehmeeet, Mustafaaa… Kalkın artık!
Anamın ne işi vardı Sakar Balkan eteklerinde? Dağların tepesinde anamın sesinin yankılanması çocuk zihnimi allak bullak etmişti. Gözlerimi biraz aralamaya çalıştım. Ortam kapkaraydı, zifiri bir karanlık çökmüştü her yere. Ya da bana mı öyle geliyordu? Üstelik tenime batan ne çakıl taşlarıydı ne de balkan rüzgarı; yataktaydım. Yanımda da minik bedeniyle nefes alıp veren kardeşim Mustafa yatıyordu. Neredeydim ben? Neredeydik biz?
Sayıklayarak seslendim: — Ana, Sakar Balkan eteklerine nasıl geldin sen? Anamın şefkatli elleri saçlarımı buldu, sesinde yorgun bir tebessüm vardı: — Evladım... Sakar Balkan da nereden çıktı şimdi? — Ana, neredeyiz biz o zaman? Üstelik gözümü zor açıyorum, etrafı hiç göremiyorum da... — Evladım, Ceyhan pamuk tarlalarından birindeyiz. Üstelik güneş doğdu doğacak, hadi kalkın artık.
Tekrar gözlerimi açmaya çalıştım. Gözkapaklarım birbirine zamklanmış gibiydi; biraz aralandı ama öyle can yakıcı bir sızı vardı ki, görmekte zorlanıyordum. Acıyla sızlandım: — Anacığım, gözlerim çok acıyor. Göz kapaklarımı açmakta zorlanıyorum. Anam hemen yanıma diz çöktü, yüzünü yüzüme yaklaştırdı: — Dur hele Mehmet… Göz kapaklarına bakayım önce…
Eğildi, o göç yollarında tüberkülozun pençesinde eriyen ama bize belli etmemeye çalışan yorgun gözleriyle yüzümü inceledi. İçini çekti: — Senin gözlerin yine çapaklanmış oğlum. Temizlemem gerekiyor. Kıpırdama sakın, pamukla siliyorum gözlerini…
Yumuşak, ıslak bir pamuk parçası göz kapaklarımın üzerinde gezindi. Anamın o şefkatli dokunuşu, balkan ayazının ve Çukurova tozunun gözlerime bıraktığı o kapkara perdeyi yavaşça sıyırdı. — Tamam, çapaklar temizlendi… Babanız pamuk toplamaya çoktan gitti bile. Biraz sonra ben de gideceğim. Mustafa’yı kaldır hemen, yıkanıp ihtiyaçlarınızı giderdikten sonra siz de gelin arkamızdan.
Anam, beline sicimle sıkıca doladığı o devasa boş çuvalıyla çadırın kapısından çıkıp uzaklaşırken, ben de göz kapaklarımı hızla açıp kapayarak dünyayı yeniden görmeye, görme açımı genişletmeye çalıştım. Evet, burası ne Karagözler’di ne de Elbistan… Burası Çukurova’nın kalbi, Ceyhan’dı.
Tam o sırada, tarlaların arasından, derme çatma çadırların önünden ulu bir koro gibi Rumeli Türküleri yükselmeye başladı. Memleketlerinden, arkalarında bıraktıkları yurtlarından sökülüp gelen genç kızlarımız ve onlara içli sesleriyle eşlik eden analarımız, sıla hasretini ve yaşama sevincini o yanık ezgilerle toprağa üflüyorlardı. Gözyaşlarını türkülere katıyorlardı.
Her şeye rağmen yeni bir gün, yeni bir umuttu bizler için. Maraş Elbistan’ın o çorak Hasanalili Köyü’nde tökezlemiş, yerleşememiş, umudumuzu neredeyse yitirme noktasına gelmiştik. Çaresizlikten, açlıktan adeta delirmenin eşiğine gelmişti koca aile. Ama şimdi, bu uçsuz bucaksız Ceyhan ovasında, o topraktan fışkıran beyazlıkta yeni bir direniş başlıyordu.
Hemen yanımda melekler gibi uyuyan beş yaşındaki Mustafa’yı dürterek kaldırdım: — Ben elimi yüzümü yıkamaya gidiyorum, çabuk arkamdan gel!
Deyip, adeta koşar adım çadırdan fırlayarak derenin şırıl şırıl akan kenarına yürüdüm. Arkamdan, o minik bacaklarıyla bana yetişmeye çalışarak, düşe kalka koşan Mustafa’nın ayak sesleri geliyordu. Çabucak buz gibi suyla elimizi yüzümüzü yıkadık, tuvalet ihtiyaçlarımızı giderdik.
Yıkandığım buz gibi suyun etkisiyle iyice açılmış, keskinleşmiş olan yedi yaşındaki gözlerimi göğe, Torosların o azametli zirvesine diktim. Güneş henüz yüzünü göstermemişti ama Torosların ardından, gökyüzünde kümelenmiş bazı nazlı bulutlara gönderdiği ilk ışıklar, muazzam bir cümbüşün habercisiydi. Bir süre sonra o ışıklar, önümüzde uzanan pamuk tarlaları üzerine kırmızı, turuncu ve sapsarı bir örtü gibi yansıyacaktı, biliyordum.
Güneşin o kavurucu, insanı nefessiz bırakan sıcağı tarlanın üstüne tamamen çökmeden önce, biz de tıpkı büyüklerimiz gibi torbalarımızı bellerimize doladık. Ve çocuk bedenlerimizle, "Beyaz Altın" olarak bilinen o devasa pamuk tarlasına ilk adımımızı attık.
Pamuk bitkileri öyle boy atmış, öyle gürleşmişti ki, ardımdan tarlaya giren beş yaşındaki Mustafa, o yeşil yaprakların ve beyaz kozalakların arasında bir anda gözden kayboldu. Yaprakların arasından hışırtıyla karışık o incecik, ürkek sesi yükseldi: — Beni bekle abi! Ne olur bırakma beni, seslen arkandayım...
Gülümsedim. Elbistan köylerinde rüzgarın savurduğu o çaresiz muhacirler değildik artık. Çukurova’nın bu bereketi, çocuk kalbimizde kuruyan o ümitleri yeniden yeşertmiş, canlandırmıştı. Şimdi her bir pamuk kozası, bizim için Anavatan toprağında yeniden kök salmanın, para biriktirmenin, yeşeren umutları canlandırıp şaha kalkmanın asil birer simgesiydi.
Çalışacaktık, toplayacaktık ve bu topraklarda layık olduğumuz o hür hayatı tırnaklarımızla kazıyarak kuracaktık. Başımızı sokacak bir evimiz, kardeşlerimle özgürce koşacağımız bir yurdumuz olacaktı yine.
Kozaların keskin uçları parmaklarımı kanatsa da, toz toprak genzimi yaksa da umrumda değildi. Vız gelirdi gözlerimin her sabah çapaklanıp kapanması… Vız gelirdi Çukurova’nın o kavurucu sıcağı! Yedi yaşındaki yüreğimle, belimdeki torbaya ilk pamuğu atarken içimden sadece tek bir söz fısıldadım Sakar Balkan’ın ruhuna: Geri dönmeyeceğiz... Biz bu beyaz denizde, Anavatanın bağrında yeniden doğacağız!
Amanosların iki yüzü ve bereketli topraklar...
Babam, Halil dedemle konuşurken kulak misafiri oldum, zaman 1 Eylül 1951 Cumartesi gününü gösteriyordu. Dile kolay, o amansız Maraş Elbistan’ın Hasanköyü’nden kaçıp, bir gece vakti kendimizi Çukurova’nın sıcak koynuna bırakalı tam sekiz gün olmuştu. Günler çocuk hafızamda hızla akıp gidiyordu. İlk girdiğimiz pamuk tarlasının hasadı nihayet bitmişti. Şimdi bellerimizde boş torbalarımız, ayaklarımızda tozlu çarıklarımızla Ceyhan’ın merkezine doğru ilerliyor, ovada dalgalanan diğer pamuk tarlalarına geçerek mevsimlik işçilik serüvenimizi sürdürüyorduk.
Bu kısacık sekiz günde, sadece Çukurova’nın o insanı nefessiz bırakan sıcağına, geceleri çadırlara dadanan apansız sivrisineklerine ve doğanın zorlu koşullarına uyum sağlamakla kalmamıştık. Çocuk dünyamda devrim yaratan, adeta büyülü dünyaların kapısını aralayan yepyeni meyve ve sebzelerle tanışmıştım.
Hayatımda ilk kez, dışı yemyeşil, içi kıpkırmızı ve her ısırdığımda çenelerimden süzülen o tatlı suyuyla insanı ferahlatan bir meyveyle, yani karpuzla tanışmıştım burada. Ardından dalından koparılan kıpkırmızı domatesler, kütür kütür salatalıklar, taze biberler ve adını koyamadığım patlıcanlar birer birer çıkmıştı karşımıza...
Oysa ne Elbistan’ın o çorak köylerinde bilinirdi bunlar, ne de Bulgaristan’daki o eski yurdumuz Karagözler’de… Biz Karagözler’de kışın lahanadan, yazın mısırdan ve tütün yaprağından başka yeşillik görmemiştik ki. Meğer bir sınır, tıpkı Göksun ile Maraş arasındaki o aşılmaz sanılan Felaket Yolu’nu geçerken babamın kamyon kasasında bize gösterdiği o azametli dağlar silsilesi, o devasa Amanoslar geçilince insanın kaderi de, yediği aş da, bahtsız sosyo-ekonomik yapısı da bir anda değişebiliyormuş. Bunu yedi yaşımda, bir pamuk kozasının dibinde oturup o sulu karpuzu dişlerken anladım.
Hayat ile Ölüm Arasındaki Heybetli Sınır: Amanoslar...
Yol boyunca her tıkırtıda yüreğimin ağzıma geldiği o tehlikeli yolculukta zihnime kazınan Amanos Dağları, şimdi gözümün önünde olanca heybetiyle duruyordu. Anladım ki bu dağlar sadece taştan ve topraktan ibaret birer kaya kütlesi değildi.
Amanoslar; bir yüzüyle bizi neredeyse yutacak olan o fukara Elbistan köylerine, öteki yüzüyle ise şimdi mevsimlik işçi olarak bağrında ter döktüğümüz bu bereketli Çukurova’ya bakıyordu. Sanki yoksulluk ile varlık, kıtlık ile bolluk, en amansızı da yaşam ile ölüm arasında duran, göğe uzanmış amansız bir sınırdı bu dağlar. Simgesel anlamda büyüklüğü, aşılamazlığı simgeliyordu çocuk kalbimde.
O ulu dağları her ne pahasına olursa olsun aşabilenler; varlık, bolluk ve yaşam kavramlarıyla haşır neşir oluyor, hayata tutunuyorlardı. Aşamayanlar, o dağların arkasındaki çorak platolarda kalanlar için ise sadece yokluk, sefalet ve unutulmuşluk vardı. Yaşayarak, görerek öğreniyorduk bu acı coğrafya dersini. Dağın iki tarafında, sosyolojik ve ekonomik anlamda taban tabana zıt iki farklı dünya kurulmuştu.
Amanosların o arkada bıraktığımız, bizi perişan eden yüzünde; Elbistan ve köylerinde yoksulluk, kıtlık ve soğuk ölüm vardı. Elbistan köyleri, bağrında barındırdığı o çaresiz insanlara, üzerlerine çöken yoksunluklarla sarmalanmış bir sonsuzluk, adeta canlı birer mezar sunmaktaydı. Biz Bulgaristan muhacirleri olarak, eğer o dağların arkasında kalmaya devam etseydik yaşama şansımız hiç yoktu.
Bunu, göç yollarının bize verdiği o en ağır, en kanatıcı ilk kaybımızla; henüz iki buçuk yaşındaki dilsiz kuzu kardeşim Şaban’ı Hasanköy’ün o kupkuru, taşlı toprağına kendi ellerimizle gömdüğümüzde acıyla görmüştük. Şaban o çaresizliğe, o yoksunluğa dayanamamış, nefesi o dağların arkasındaki kıtlıkta tükenmişti.
Bulgur ve Tarhananın Sonsuz Döngüsü...
O tek düze yaşamın, tek tip insan yapısının hüküm sürdüğü Elbistan köylerinde, topraktan fışkıran yiyeceklerin bile bir çeşidi, rengi yoktu. Aşılmaz dağlar ve yüksek platolar arasına sıkışmış, bir tek dikili ağacın, bir avuç tarım arazisinin olmadığı o talihsiz köylerde sabah da akşam da sofraya gelen yemek sadece iki çeşitti: Bulgur pilavı ve yanık kokulu tarhana çorbası.
Büyüklerin konuşmalarından dinlemiştim; bu tarhana, Kürtlerin tarihi kadar eski, o toprakların en temel gıda maddesiymiş. Kürt mutfağının asırlık kalbi bu çorbayla atarmış. İnsan düşününce anlıyor; bu topraklarda ilk keşfedilen buğday ile koyunların sütünden mayalanan o ekşi yoğurt gibi iki ana maddenin karışımından meydana geldiği için, bu çorbanın geçmişi dağların tarihi kadar eskiye dayanıyordu.
Bulgur ve tarhana, henüz bizim evlerde ne buzdolabının ne de soğutucunun adının bile bilinmediği o dönemlerde, insanoğlunun doğaya karşı geliştirdiği o muazzam saklama tekniğinin birer mucizesiydi aslında. Güneşte kurutmak, tuzlamak ve evlerin o loş kiler bölümlerine istiflemek, yiyecekleri bozulmaktan kurtaran en yaygın çarelerdi. Yoğurt ve süt gibi doğal ortamlarda hemen ekşiyip bozulacak yiyecekleri, taze süt ürünlerinin bulunamadığı o amansız, karlı kış aylarında saklamanın en iyi yolu tarhanaydı.
Anamın Elbistan’da diğer kadınlarla imece usulü yaparken seyrettiğim o tarif hala gözlerimin önündeydi: Önce dövülmüş buğday koca kazanlarda kaynatılır, soğutulduktan sonra süzme yoğurtla, dağlardan toplanan nane, nane türünden o kokulu yarpuz otu ve kekikle günlerce yoğurulurdu. Ardından o sakız gibi karışım, küçük topaklar halinde temiz bezlerin üzerine serilip Çukurova’nın değil, Elbistan’ın o yalancı güneşinde kurutulmaya bırakılırdı. Tarhananın o genzi yakan, insana güç veren nadide lezzeti de işte o güneşte kururken ekşiyen yoğurttan geliyordu.
Gerçi büyükler aralarında konuşurken duymuştum; memleketin diğer ucunda, Ege Bölgesi’nde buğday yerine un kullanırlar, içine domates püresi hatta soğan bile katarlarmış. Ama bizim için bulgur ve tarhana, hayatta kalmanın o sert ve tek renkli formülüydü. Hele o bulgur pilavı… Buğdayın temizlenmesi, kaynatılması, kurutulması, kabuğunun taş değirmenlerde soyulup öğütülmesiyle elde edilen o besleyici, su ve buğdaydan ibaret yarı hazır gıda, Elbistan’da bizim can suyumuz olmuştu. Ama hep aynı renk, hep aynı tatsız döngüydü...
Çukurova’da Bir Renk Cümbüşü: "Morko" ve Hediyelik Karpuz...
Ne zaman ki Amanosların öteki yüzüne, bu muazzam Çukurova’ya indik; sanki siyah beyaz bir filmden çıkıp renklerin cennetine düştük. Toprak burada adeta fışkırıyor, insana her çeşit bereketi sunuyordu: Dev gibi karpuzlar, kokusu çadırın dışından duyulan kavunlar, kıpkırmızı domatesler, biberler ve patlıcanlar…
Hatta o neşeli Yusuf dayım, hayatında ilk kez gördüğü o parlak mor renginden ötürü patlıcanı hemen oracıkta “Morko” diye adlandırmıştı. Biz çocuklar aramızda gülüşür, patlıcan tarlalarının yanından geçerken "Bakın, morkolar dizilmiş!" diye bağırırdık.
Karpuzu ise kendi aramızda öyle aleleden bir yiyecek değil, adeta asil bir "hediyelik meyve" olarak kabul etmiştik. Öyle ya, bir akrabaya, bir komşu çadırına misafirliğe giderken “Elimiz boş gitmeyelim, ayıp olur” deyip, köşedeki manavdan ya da tarlanın kenarındaki sergiden hemen kucaklanabilecek en izzetli, en ihtişamlı hediye buydu. Hem lezzetliydi, hem de bu kavurucu Adana sıcağında insanın içine buz gibi serinlik veren, ferahlatıcı bir mucizeydi.
O günlerde henüz bilmiyordum tabii; meğer o yeni tanıştığımız, dalından koparıp dişlediğimiz domates C vitamini yönünden ne kadar zenginmiş, bağışıklık sistemimizi güçlendirip bizi grip gibi virütik hastalıklardan korurmuş. Kanserle, kalp hastalıklarıyla savaşır, insanı felç olmaktan kurtarırmış... Bunları çok sonra, mektep sıralarında, bilim kitaplarında öğrenecektik. Yedi yaşındaki çocuk halimle benim bildiğim tek şey, domatesin o sulu kırmızılığının, Elbistan’ın o kül rengi çaresizliğine indirilmiş en güzel darbe olduğuydu.
Elçilik Kıskacında Yeşeren Büyük Umut...
Yaşamın o her gün birbirinin aynısı olan, sıradanlaşan tebessümsüz yüzüne karşı mağrur bir duruştu Çukurova. Bütün bereketiyle emeğin, dökülen helal alın terinin mukaddes mekanıydı burası. Toprağın yerlisi olan köylüler için bu ova, hayatın, zenginliğin tadına vardıkları bir yaşam merkeziydi.
Ne var ki, biz bu mağrur Çukurova’nın yerli köylüleri değildik. Başımızı sokacak tek bir kiremit çatımız, bize ait tek bir karış toprağımız yoktu. Çadırlarımızın arkasındaki her türlü ihtiyacımız, iş bulmamız, ekmek paramız tamamen o acımasız “Elçilik” sisteminin işleyişine bağlıydı. Elçiler ne derse o oluyor, bizi hangi tarlaya sürerlerse orada şafak sökmeden işe koyuluyorduk. Bu ağaların, bu sistemin dışında iş bulma ve bu yabancı topraklarda geçinme olanağımız yoktu.
Yine de... Belimiz bükülse de, elçilerin emirleri canımızı yaksa da, o ölüm kokan Elbistan köylerinden, Şaban’ımızı bıraktığımız o kıtlık coğrafyasından sağ salim kurtulmuş olmamızı Anavatan toprağında büyük bir mucize, Allah'ın bir lütfu olarak görüyorduk.
Büyüklerin akşamları çadır önlerinde tütün sararken dedikleri gibi: “Umut, fakirin ekmeğidir…” Kim bilir, belki gün gelecek, biz muhacirler de bu devasa Çukurova’da kendi elimizle ekip biçeceğimiz birer bereketli tarlaya, akşamları lambasını huzurla yakacağımız sıcak evlere sahip olacaktık...
İçimdeki yedi yaşındaki Mehmet, beline doladığı boş pamuk çuvalıyla yarının o parlak güneşine bakarken bu umutla gülümsedi ve daldı Beyaz Gelinliğin içine...
Zeus'un Öfkesi ve Kara Trenin Bulutları...
5 Eylül 1951 sabahın o serin, insanı tazeleyen Eylül rüzgarıyla açmıştık gözlerimizi. Çukurova’nın üzerine henüz güneşin yakıcı sıcağı çökmeden, kulaklarımızda her sabah içimizi ısıtan o tanıdık Rumeli Türküleri, ellerimizde boş torbalarımızla pamuk tarlasına daldık. Her şey öyle güzel, öyle yolunda gidiyordu ki... Çocuk kalbim, Elbistan’da bıraktığımız o karanlık günleri çoktan unutmuş, bu neşeli sabaha teslim olmuştu.
Öğleye kadar ellerimiz hummalı bir yarışın içine girdi. Beyaz kozalar torbalarımıza doldukça neşemiz katlandı. Topladığımız pamuklar o kadar çoktu ki, tarlanın kenarında kurulu devasa kantarın başına vardığımızda babamın da yüzü güldü. Kantarın başında duran, o hepimizden farklı konuşan, mevsimlik işçi olarak çalışan üniversite öğrencisi Muzaffer Abi, tartılan pamukları tek tek adlarımızın karşısına, o beyaz defterdeki hanelerine gururla işledi.
Sonra o devasa ağacın gölgesinde toplandık. Allah ne verdiyse, anamın Elbistan’dan kalma o emektar elinden çıkan azığımızı öğle yemeğinde iştahla yedik. Adana’nın o insanı uyuşturan sıcak saatlerinde, öğleden sonra saat üç olana kadar gölgede serilip dinlendik. Mustafa’yla beraber çadırın yarıkları arasından sızan güneşi seyrettik.
Saat tam 15.00’i gösterdiğinde elçinin düdüğüyle yeniden doğrulduk, torbalarımızı bellerimize dolayıp tarlanın derinliklerine girdik. Fakat ne olduysa, biz işe başladıktan hemen az sonra oldu. Masmavi gökyüzünde kendi hallerinde nazlı nazlı gezinirken Çukurova’nın üstünü örtüp bize serinlik veren o kar beyazı, pamuk gibi bulutlar bir anda sanki sihirli bir el değmiş gibi yok oluverdi. Gökyüzü birdenbire karardı.
Muzaffer Abi daha önce bana buraları anlatırken, okuduğu büyük kitaplardan bahsetmişti. Gökyüzünün, şimşeklerin, gök gürültüsü ve yağmurların da tanrısı olan, tanrılar tanrısı Zeus diye birinden söz etmişti. İşte o an, yedi yaşındaki çocuk aklımla düşündüm ki, bu ulu Zeus başka bir tanrıya çok ama çok sinirlenmiş olmalıydı. Öyle bir öfkeydi ki bu, koca gökyüzünü birbirine katmıştı. O pamuk beyazı bulutların yerini saniyeler içinde kapkara, canavar gibi bulutlar aldı. Güneş bir anda yok oldu; sanki birisi gökteki lambayı üflemişti. Gündüz, gözlerimizin önünde geceye döndü.
Korkuyla etrafıma bakınırken, Muzaffer Abi nefes nefese yanımıza koştu. Sesi tarlada yankılanıyordu: — Çabuk! Topladığınız pamukları emniyete alın, ıslanmasınlar!
Tufanın Ortasında Bir Çadır Hikayesi...
Daha sözünü bitirmeden, rüzgâr deli gibi uğuldamaya, şiddetini saniyeler içinde arttırmaya başladı. Gökyüzü sanki ikiye bölünüyor, ardı ardına çakan şimşekler gözlerimizi alırken, peşinden gelen o devasa gök gürültüleri toprağı titretiyordu. Rüzgârın artan şiddetiyle birlikte, gökten sicim gibi, iri taneli bir yağmur boşanmaya başladı.
Karşı tarafta duran derme çatma çadırlarımızın bir beşik gibi sallandığını gördüm. Fırtına öyle bir kudurmuştu ki, komşu ailelerin bazı zayıf çadırları yerinden sökülüp rüzgârın önünde sürüklenmeye başladı; bazılarının çatılarındaki koruyucu örtüler, sazlar havada uçuşuyordu.
Tarladaki muhacirlerin hepsini bir panik dalgası kapladı. Ama tuhaftır, hiç kimse kendi canının ya da çadırının derdine düşmemişti önce. Herkes, günlerdir o kavurucu sıcağın altında parmaklarını kanatarak, büyük emeklerle topladığı pamukları yağmurdan koruma derdine düşmüştü. Çünkü pamuk ıslanırsa, ekmek paramız da o yağmur sularıyla akıp gidecekti. Can havliyle toplanan pamukları çuvallara basıp, üzerlerini kalın muşambalarla örttük, emniyete aldık.
Pamuklar kurtulunca ancak çadırlarımıza dönebildik. Babam önde, anam arkada, Mustafa ile ben de onların eteğine tutunmuş halde deli gibi çadırımıza doğru koştuk.
Benim babam Ahmet Akıncı, dünyada gördüğüm en becerikli adamdı. Yaptığı her şeyin işlevsel olmasına, rüzgara, yağmura dayanmasına her zaman özen gösterirdi. Ceyhan’a geldiğimizden beri, konut olarak kullandığımız bu bez çadırın eksikliklerini her geçen gün biraz daha gidermiş, direklerini toprağa daha derin çakmış, hatta içine eşyalarımız için bir yüklük bile yapmıştı. Tabanına da yataklarımızı sermek için temiz hasırlar sermişti.
Sabahları kalktığımızda Mustafa ile benim ilk görevimiz, yatakları güzelce toplayıp o yüklükteki yerlerine yerleştirmekti. İşte babamın bu titizliği sayesinde çadırımız diğerlerine göre oldukça korunaklıydı. Ama yine de içimden dua ediyordum: Allah’ım, babamın yaptığı bu çadır, Zeus’un bu amansız öfkesine dayanabilecek mi? Çadırın içine sığınıp dizlerimizi göğsümüze çekerek beklemeye başladık.
Hasarın Ortasında İmece ve "Sarı" Tehlike...
Büyükler, Eylül ayının ilk günlerinden itibaren Çukurova’da sonbahar yağmurlarının başlayacağını, bazen bunların çok şiddetli olacağını söylerlerdi de inanmazdım. Ama böylesini ne ben görmüştüm ne de yaşlılar. Yaklaşık yarım saat boyunca gök yarıldı, yeryüzüne su boşaldı. Yağmur dindiğinde çadırdan dışarı başımı uzattım; ortalık tam bir savaş alanı gibiydi.
Çadırların bir bölümü şiddetli rüzgârda yıkılmış, ovaya doğru sürüklenmişti. İnsanların yatakları, yorganları hem sırılsıklam ıslanmış hem de Çukurova’nın o kırmızı çamuruna bulanmıştı. En kötüsü de, Aşağı Mahalle’deki o bilge ulu çınarımız, Halil dedemlerin çadırıydı. Onların çadırı tamamen çökmüş, her şeyleri mahvolmuştu. Çukurova’ya geldiğimizden beri o aşırı nem ve geceleri bizi yiyen sivrisinekler yüzünden zaten çok hırpalanmış olan Halil dedem, bu yağmurdan da nasibini almış, çadırın ortasında dondurucu bir öksürük nöbetine tutulmuştu. Ciğerleri sökülür gibi öksürüyordu koca ihtiyar.
Bizim çadır ise babamın dehası sayesinde en az hasarla kurtulmuştu. Çadırın çatısını oluşturan sazların arasından giren yağmur önemsizdi ama yataklarımızı serdiğimiz o hasırın tam altından ve üstünden bildiğiniz küçük bir sel geçmişti. Sazların arasından sızan sular yataklarımızı ıslatmıştı ıslatmasına ama hiç olmazsa çamura bulanmaktan kurtarmıştı. Tek üzüntümüz, anamın gözü gibi baktığı ekmeklik unumuzun bir bölümünün ıslanıp, çuvalın içinde kendi kendine hamur haline gelmesiydi.
Sonunda, gökyüzündeki olayları yöneten o ulu Zeus’un öfkesi geçmiş olmalı ki, yağmur bıçak gibi kesildi. Gökyüzü saniyeler içinde tekrar o eski masmavi görünümünü kazandı. Kapkara bulutlar nereye kaçtıysa yok oldu ve güneş yeniden Çukurova’yı bir fırın gibi yakmaya başladı. Toprak öyle sıcaktı ki, yağan o devasa suyu kısa sürede emip kurudu. Hemen ardından kamptaki o muazzam muhacir dayanışması, yani imece başladı. Çamurlanan yataklar, yorganlar dere kenarında yıkanıp çalılıkların üzerine, kurumaya bırakıldı. Sürüklenen, direkleri kırılan çadırlar hep birlikte, omuz omuza verilerek onarıldı ve eski yerlerine dikildi.
İşler bitince, elçi tarladaki hasarın tespitine geldi. Biz çocuklar da peşine takıldık. Elçi, ıslanan pamuk kozalarını göstererek babamlara dertli dertli anlattı: — Yağmur, pamuğun içindeki o küçük çekirdeği, yani çiğiti ıslatınca, ıslanan çiğit pamuğa sarı bir renk bırakır. Bu sarı renk de ürünün kalitesini düşürür, tüccar fiyatta kırpma yapar.
Neyse ki, bizim şansımıza konakladığımız bu tarladaki pamuğun yüzde doksanı yağmurdan önce toplanıp çuvallanmıştı. Yani bu sararma işi bizim ücretlerimizde çok fazla bir düşüşe neden olmayacaktı. Çadırlarımızdaki hasara, ıslanan yataklarımıza rağmen ekmek paramızın gitmeyeceğini duymak içimizi ferahlattı. Babam ve diğer aile büyükleri derin bir nefes alıp göğe baktılar: — Buna da şükür... dediler.
Ceyhan'daki Kara Trenin Sırrı...
Pamuk topladığımız bu tarla, Ceyhan Tren Garı’na tahminen 3-4 kilometre mesafeydi. Her gün oradan geçen trenlerin sesini duyar, uzaktan lokomotifleri seyrederdim. Ama bugün, o lokomotifin bacasından göğe yükselen kapkara, koyu dumanlar nedense fazlaca dikkatimi çekmişti. Çocuk yüreğimde kapkara bir korku, olumsuz şeylerin olacağı duygusu baş göstermişti. Nitekim öyle de olmuştu; dumanların yoğunlaştığı an fırtına kopmuştu.
Yedi yaşındaki çocuk aklımla bir an şuna inandım: Şiddetlenen o korkunç fırtınaya ve göğü delen yağmura, istasyonda duran o kara trenin bacasından çıkan kara dumanlar neden olmuştu! Tren o zehirli dumanı üfledikçe gökyüzü kirleniyor, bulutlar kararıyor ve Zeus sinirleniyordu. Öyle ki, sonraki günlerde de ne zaman tarladan o kara dumanların göğe yükseldiğini görsem, içimi hemen bir fırtına kopacak, çadırlarımız yıkılacak kaygısı kaplamaya başladı. Bu çocukça algı zihnime yerleşmişti bir kere.
Akşamüstü, iş bitiminde bizi Çukurova’ya getiren elçinin yanına gidip fırtınayı sorduğumda, bana gülerek: — Yok be çocuk, bu korkulu saatler mevsim gereğidir. Çukurova’nın Eylül yağmurları böyle aniden bastırır, dedi.
Ama ben elçinin bu büyükçe açıklamasına rağmen, inatla kendi kendime söyleniyordum: Hayır, elçi bilmiyor. Tren garındaki o demir canavar kara dumanı çıkarttığı için yağmurlar yağıyor.
Bu sırrı, bu büyük doğa olayını yarın kantara gittiğimde mutlaka o üniversiteli Muzaffer Abi ile konuşmalıydım. O büyük kitaplar okuyordu, Zeus’u bildiği gibi, kara trenin bulutları nasıl fırtınaya çevirdiğini de kesin bana anlatırdı.
Akçasaz'ın kanatlı Orduları ve Sır Dağları...
16 Eylül 1951 gecesi, yatmadan önce babamın o hünerli elleriyle bez çadırımızın dört bir yanını gerip aldığı bütün mukavemetli önlemlere rağmen, gece karanlık bastırınca ovayı kaplayan o sinsi sivrisinek ordularının hışmına uğramaktan yine kurtulamamıştım. Küçücük çadırın içinde, kulaklarımın dibinde binlerce askeri uçağın uğultusunu andıran o nefret dolu vızıltılarla sabahı etmiş, her sabahki gibi gözlerim çapaklardan tamamen kilitlenmiş, birbirine yapışmış olarak uyanmıştım.
Fakat bu kez tecrübeliydim. Çadırdan başımı uzatıp kalktığımda, cefakar anamın sabahın kör karanlığında çoktan babamla birlikte pamuk toplamak üzere tarlanın derinliklerine daldığını tahmin ettiğimden, heybemde bir parça pamuk ve akşamdan kalan temiz dere suyunu hazır bulunduruyordum. Yedi yaşındaki ellerimle o ıslak pamuğu göz kapaklarımın üzerinde usulca gezdirdim; kirpiklerime yapışan o katı çapakları iyice yumuşatıp sildim. Dünyanın kırmızısı ve beyazı yeniden görünür olunca, yanımda mışıl mışıl uyuyan kardeşim Mustafa’yı da omuzlarından sarsarak kaldırdım. İkimiz birlikte, sabahın o serin buğusu altında koşturarak derenin kenarına gittik.
Buz gibi suyla yıkanıp yunduktan, uykunun ağırlığını o tatlı nehir suyunda bıraktıktan sonra, bellerimize sicimle sımsıkı bağladığımız boş bez torbalarla pamuk toplayanların o hummalı kalabalığına katıldık. Ovadan yine o içli, o hasret dolu Rumeli Türküleri yükseliyordu. O ezgileri duydukça içimdeki çocukça güç canlandı; yeşil yaprakların arasına gömülüp belimdeki pamuk torbasını büyük bir hırsla, hızla doldurmaya başladım.
Torba iyice ağırlaşıp belimi bükmeye başladığında, tarlanın kenarında duran ve "harar" adı verilen o devasa çuvalımızın yanına koştum. İçindeki beyaz altını hararın karnına boşalttım. Çuval iyice dolup taşınca, beş yaşındaki minik kardeşim Mustafa’nın o zayıf omuzlarıyla arkadan itip yardım etmesi sayesinde, hararı bir hamlede sırtıma alıp tarlanın sınırındaki kantara doğru adeta bir amele vakarıyla yürüdüm.
Kantarın Başındaki Kahramanım Muzaffer Abi...
Kantarın başına vardığımda, o her zamanki güler yüzü ve elindeki beyaz defteriyle üniversiteli Muzaffer Abi karşıladı beni. Sırtımdaki hararı dikkatlice tarttı, çıkan o güzel tartı sonucunu kayıt defterindeki "Akıncı Ailesi" bölümüne özenle, iri harflerle işledi. İşini bitirip kalemi kulağının arkasına yerleştirdikten sonra bana doğru eğildi, yüzümdeki kızarıklıklara bakarak içini çekti: — Yine yüzün gözün yara bere içinde kalmış Mehmet... Gece o kanatlı sivrisinek istilasından kurtulamadın herhalde, dedi.
Onun bu koskoca bir adam gibi benimle ilgilenmesi, çocuk kalbimi öyle sevindirmiş, öyle gururlandırmıştı ki, hemen içimde günlerdir biriken o büyük soruyu dışarı vurdum: — Öyle oldu Muzaffer Abi... Bulgaristan’daki o eski köyümüz Karagözler’de olmadığı gibi, o havası sert Elbistan köylerinde de hiç yoktu bu melun sinekler. Neden bu Çukurova’da, özellikle bizim pamuk topladığımız bu yerlerde geceleri bulutlar halinde, simsiyah ordular gibi saldırıyorlar üstümüze?
Muzaffer Abi, yedi yaşındaki bir çocuktan beklemediği bu sarsıcı soru karşısında biraz duraksadı, derin derin düşündükten sonra yüzü aydınlandı: — O sivrisinek ordularının yuvası bataklıklardır Mehmet, dedi. Sen gerçekten çok meraklı, zehir gibi bir çocuksun. Soruların benim çok hoşuma gidiyor; unutma, insan sadece sorarsa öğrenir. Şimdi iş zamanı, ama öğle arası mola verdiğiniz uygun bir zamanda yanıma gel. Sana bu ovanın arkasındaki o devasa yuvanın, sivrisineklerin neden bu kadar çok olduğunun hikayesini uzun uzun anlatayım. — Teşekkür ederim Muzaffer Abi! diyerek sevinçle tarlaya koştum.
Benim gözümde Muzaffer Abi dünyanın en asil insanıydı. Tıpkı benim gibi meraklı, okumaya sevdalı bir üniversite öğrencisiydi. Ceyhan’a geldiğimiz ilk günlerde, Bulgaristan’ın o buzlu yollarından Çukurova’nın bu sıcak sıcağına kadar uzanan o sancılı göç hikayemizi bana kelime kelime anlattırmış, gözlerimin içine bakarak, "Mehmet, ne olursa olsun mutlaka okullu olmalısın, bu cehaleti ancak okuyarak yenersin" diye her fırsatta tembihlemişti. Kendisinin de tıpkı bizim gibi fukara bir köylü ailesinin çocuğu olduğunu, İstanbul’daki üniversite giderlerini, harç paralarını kazanabilmek için her yaz bu kavurucu sıcakta mevsimlik işçi olarak Çukurova’da kantar başında amelelik yaptığını anlatmıştı. O yüzden ona güvenim sonsuzdu, o benim kahramandı.
Akçasaz’ın Laneti ve Ağaların Hırsı...
İlk fırsatta, güneşin tam tepede olduğu ve Muzaffer Abi’nin kantar başında yalnız kaldığı o mola vaktinde, koşa koşa yanına gidip çeltik çuvallarının üzerine oturdum. Ve ondan, o sivrisineklerin kanlı yuvasının hikayesini bir masal gibi dinledim. Muzaffer Abi’nin o gün bana anlattığı o korkunç gerçekleri, sonraki yıllarda mektep sıralarında büyük yazar Yaşar Kemal’in o ulu romanlarını okuduğumda daha iyi kavrayacak, Akçasaz Bataklıkları’nı ve onun bu topraklara getirdiği o makus, ölümcül sonuçları iliklerime kadar tanıyacaktım.
Muzaffer Abi’nin anlattığına göre; Adana’nın o uzak ilçesi Kozan’ın sınırları içerisinde, Ceyhan, Kadirli ve Kozan ilçe sınırlarının tam o kesiştiği noktada, yani o tarihi Kilikya bölgesindeki antik kent Anavarza’nın hemen önünde, ovaya yayılmış, oradaki acımasız toprak ağalarının sahiplendiği tam onyedi tane köy varmış. Bu köylerin yerleşim alanlarına komşu, uçsuz bucaksız yüzlerce dönümlük arazilerde kolay yoldan çok para getiren çeltik, yani pirinç ekimi yapmak için ağalar, hemen yakınından akan o azgın Ceyhan Nehri’nden ovaya doğru devasa kanallar açtırmışlar. O güzelim ovayı kendi elleriyle suya boğmuşlar.
Gel zaman git zaman, sonbaharda yağan o şiddetli eylül yağmurları ve seviyesi dağlardan gelen sularla iyice yükselen Ceyhan Nehri birleşince, bu onyedi köy üst üste birkaç yıl boyunca tamamen su baskınları altında kalmış. Evleri, ocakları su altında kalan köylüler hiçbir çare bulamayınca çaresizce kerpiç evlerini, anılarını bırakıp ovanın daha yüksek, başka yerlerine taşınmışlar ve oralarda yeni köyler kurmuşlar. Fakat hırslı ağaların açtığı o kanallar durur mu? Ertesi kış o yeni taşındıkları köyler, daha ertesi kış ise bütün o azametli Anavarza Ovası tamamen sular altında kalmış.
Birkaç yıl içinde, o binlerce dönümlük bereketli ova, suyu ememez olup devasa, dipsiz bir bataklığa dönüşmüş; o bataklığın büyük bir bölümünü de boyumuzu aşan sık, yeşil sazlar kaplamış. İşte ahali, bu uçsuz bucaksız bataklığın adına Akçasaz demiş. Muzaffer Abi gözlerini ovanın ufkuna dikerek, "İşte Mehmet, geceleri çadırınıza bulut gibi çöken o kan emici sivrisinek ordularının baş karargahı, general yatağı bu Akçasaz Bataklıklarıdır" demişti.
Aslında Akçasaz Bataklığı Ceyhan Nehri’ne çok yakın bir konumdaymış. Mühendisler gelse, oradan nehre doğru eğimli tek bir büyük kanal açsa, o bataklığın bütün zehirli suyu nehre akar ve ova kısa sürede kurutulabilirmiş. Ne var ki, pirinç ve çeltik ekimi için bu çamurlu, durgun bataklık suyu bulunmaz bir nimet olduğundan, Akçasaz’ın o doymak bilmeyen büyük toprak ağalarının işine gelmediği için bataklığın kurutulması yönüne asla gidilmemiş. İnsan canı, ağanın parasının yanında bir hiçmiş meğer. Akçasaz’daki o zalim ağalar, ekimi çok kolay ve getirisi muazzam olduğu için her yıl daha geniş, daha uçsuz bucaksız alanlara çeltik ekiyor, çeltik sahalarına nehirden daha çok su basıyorlardı. Çünkü Akçasaz’da ekonomik getiri büyüktü; toprağı sürmek yoktu, traktörle işlemek yoktu… Suyu bas, pirinci topla, parayı kasaya koy!
Sıtmanın Gölgesinde Solan Hayatlar...
Ağaların bu bitmek bilmeyen para hırsı yüzünden, Akçasaz Bataklıkları ve çevresinde zamanla gökyüzünü siyah bir tül gibi kaplayan devasa sivrisinek bulutları oluşmuştu. Ve o sinekler ovaya tek bir bela getirdi: Sıtma hastalığı...
Sonraki yıllarda İvriz Öğretmen Okulu’nun o kütüphanesinde, Yaşar Kemal’in o asil romanlarını, Ölmez Otu’nu büyük bir hayranlıkla okurken, sayfalarda tam da bizim o günlerde yaşadığımız acıların harf harf dizildiğini görecektim. Büyük yazar romanında şöyle haykırıyordu: “Sıtmaya tutuldu ahali... Sıtmanın o dondurucu titremesinden, yüksek ateşinden ölenler oldu tarlalarda; sağ kalanlar, canını kurtarabilenler de başlarını alıp o Amanosların serin dağlarına, yaylalarına sığındılar...”
Sivrisinek bulutlarının getirdiği o ölümcül hastalığın dışında, bataklıklarda gün boyu güneşin altında buharlaşan milyonlarca galon durgun su, Çukurova’nın zaten ağır olan nem oranını olağanüstü, dayanılmaz bir seviyeye ulaştırmıştı. Akdeniz’den gelen esinti nedeniyle zaten soluk alması güç, ağır olan Çukurova havası, Akçasaz’ın o zehirli buharı yüzünden bir kat daha ağırlaşmış; ovayı nefes alınamaz, yaşanılmaz bir cehenneme dönüştürmüştü.
Nefes almayı bile imkansız kılan bu ağır nem oranı, Akçasaz Bataklıkları’ndan kaynaklanan o acımasız sivrisinek ordusu ile birleşince, çadırlarda alınan bütün çocukça, babaca önlemlere rağmen en çok da bizim gibi küçük çocukların ve yaşlıların nefesleri tükeniyor, sıtma illeti tarlalarda bir veba gibi hızla yayılmaya devam ediyordu. Vücutları yeterince güçlü olmayan muhacir çocukları, yaşlı amcaları, teyzeleri birer birer toprağa düşürüyordu bu amansız hastalık.
İşte... Bizim o canımızdan çok sevdiğimiz, Karagözler köyünün o bilge çınarı, ulu direği Halil Dedemin o ani, o sarsıcı ölümüne de Çukurova’nın bu ciğerleri çökerten ağır nem oranı ve o çadırı istila eden sivrisinekler neden olmuştu. İhtiyar bedeni o amansız neme, o sineklerin zehrine dayanamamış, o şiddetli öksürük nöbetlerinin ardından bir gece vakti sönüp gitmişti. Öyle kısa sürede, öyle çaresizce göçmüştü ki öbür dünyaya, fukaralıktan doktora götüremediğimiz için sıtma olup olmadığını bile hiçbir zaman öğrenememiştik.
Yaşar Kemal’in Çukurova’sında Bir Yaşama Savaşı...
Fakat ne acıdır ki; tarlalarda yaşlıların ve sabilerin bu sessiz, bu kimsesiz ölümlerine, mevsimlik işçilerin çadırların arkasında birer birer can vermelerine rağmen, Akçasaz’ın o taş kalpli toprak ağaları hiç oralı olmuyor, her mevsim toprağın yüzüne çeltikleri ekip nehir suyunu fütursuzca basmaya devam ediyorlardı. Oluşan bu yapay bataklıklar bir yandan sivrisineği ve sıtmayı çoğaltıp halkın kırılıp geçmesine neden olurken, bir yandan da o doymak bilmeyen ağalar arasında bencilce "su kavgalarına" yol açıyordu.
Aralarındaki o kanlı su kavgalarından, sınır kapışmalarından başka hiçbir şey ilgilendirmiyordu Akçasaz’ın o mağrur ağalarını. Çeltik ve pamuk tarlalarında güneşin altında adeta canı çıkan mevsimlik işçileri, onların sıtmadan titreyen çocuklarını, nefesi kesilen yaşlılarını düşünen tek bir vicdan sahibi yoktu koca ovada. Hala da, bunca yıl geçmesine rağmen Çukurova'da sistem hep öyledir, değişmez...
Sonraki yıllarda, hayatımı değiştiren o İvriz Öğretmen Okulu’nda yatılı okurken, Yaşar Kemal’in Ölmez Otu kitabını elime aldığımda, satır aralarında yedi yaşındaki Mehmet’in Ceyhan’da soluduğu o toz dumanı bulacaktım. Usta yazar, bizim o yaşama savaşımızı ne de güzel dökmüştü kağıda: “Çukurova tekin değildir. Bir uçsuz bucaksız düzlüktür, bataklıktır, büklüktür, akarsular, ulu denizlerdir... Bulut gibi gelen sivrisineklerdir… Çukurova bir sonsuz aklıktır. Göğe yükselmiş, ulu devler gibi ayağa kalkmış yürümüş, bin bir renkli ulu devlercesine uçan, akan toz bulutlarıdır... Çukurova sarı sıcaktır. Toz dumandır. Sıtmadır, hastalıktır. Sızlayan kemik, akan terdir...”
İşte bizler... O uzak Karagözler Köyü’nden sökülüp atılmış, yurtsuz, yuvasız bırakılmış fukara muhacirler, Yaşar Kemal’in o devasa romanlarında feryat figan anlattığı o tekin olmayan Çukurova’nın tam ortasında, yedi yaşındaki bedenim ve beş yaşındaki kardeşimle amansız bir yaşama savaşı veriyorduk. Vermek zorundaydık; çünkü arkamızda dönecek bir yurdumuz, Ceyhan’da başımızı sokacak tek bir evimiz barkımız olmadığı gibi, bu pamuk tarlalarında ter dökmesek, elçinin ağzına bakmasak bizi hayatta tutacak hiçbir gelirimiz, tek bir kuruşumuz bile yoktu.
Peki, sadece biz Karagözlüler miydik bu sarı sıcağın altında, sıtmanın pençesinde yaşama savaşı verenler?
Büyüdükçe, o tarlaları anladıkça bu soruya yanıtım her zaman koskoca bir “Hayır” olacaktı. Çukurova bölgesine memleketin dört bir yanından; Doğudan, dağlardan, çorak platolardan mevsimlik tarım işçisi olarak akın eden binlerce insanın, o Kürt, Türk, Muhacir fukara halkın tamamı, Yaşar Kemal’in o ölümsüz romanlarındaki Çukurova’sında, o sarı sıcağın ortasında aynı amansız yaşama savaşını veriyordu. Ve ne acıdır ki, ağalar çeltik ektikçe, kara trenler o istasyondan kara dumanlar üfledikçe, insanoğlu bu topraklarda aynı kavruk kaderi yaşamaya, aynı yaşama savaşını vermeye devam edecekti...
Bir çınarın devrilişi ve kurtulamayanlar...
22 Eylül 1951 Cumartesi sabahının ilk alacakaranlığında, rüyamda hala o tren garındaki kara dumanlarla boğuşurken, kulağımın dibinden yükselen derin, içli ve feryat figan bir sesle irkilerek uyandım. Ağıt sesleriydi bunlar...
Bana mı öyle geliyordu, yoksa ovaya yeni bir ölümün gölgesi mi düşmüştü? Gözlerimi açmaya çalıştım ama nafile... Her sabah bizi nefessiz bırakan o kanatlı orduların hışmından sonra, bu sabah da göz kapaklarım birbirine zamklanmış, kirpiklerm katı çapaklarla tamamen mühürlenmişti. Doğru dürüst göremiyordum. Göremedikçe kulaklarım daha duyarlı, daha keskin hale gelmişti. Çadırın dışından dalga dalga yayılan o feryatlarda, toprağa düşen bir canın, çevremizi kuşatan simsiyah bir matemin havası vardı.
— Ana! diye seslendim yatağın içinden. — Ana, gözlerimi açamıyorum, yardım et!
Seslendim, sesimi çadırın loşluğuna bıraktım ama duyan olmadı. Her sabah elinde ıslak pamukla başucuma biten, o Ana şefkatiyle gözümdeki perdeyi sıyıran anam yoktu ortalıkta. Çadırda Mustafa ile benden başka kimse yoktu. Kendi başımın çaresine bakmak zorundaydım. Yataktan doğruldum, elimle derme çatma direklere tutuna tutuna kova kenarındaki o bakır maşrapayı buldum. Zar zor ulaştığım soğuk suyla yüzümü defalarca yıkadım, parmaklarımla göz kapaklarımı çekiştirip o katı çapakları canım yana yana temizledim.
Dünyam nihayet yeniden aralandığında, Mustafa'yı uyandırdıktan sonra, hızla çadırdan dışarı çıktım. Ağıtların dışında, garip bir sessizlik vardı ovanın üzerinde. Güneş çoktan doğmuştu ama o uçsuz bucaksız pamuk tarlasında tek bir kişi bile yoktu. Ne bir çıt sesi ne de her sabah ovayı çınlatan o neşeli Rumeli Türküleri...
Nereye gitmiş olabilirlerdi ki? Tam o sırada, çadırımızın hemen arka tarafındaki düzlükten, hıçkırıklara, göğüs dövmelerine karışan o hıçkırıklı ağlama seslerini duydum. Seslerin geldiği, Kurtuldu Dedemin çadırına doğru adeta koşar adım yürümeye başladım. Beş yaşındaki kardeşim Mustafa da uykulu gözleriyle çadırdan fırlamış, korkuyla arkamdan geliyordu.
Tarladaki bütün muhacirler, komşu tarladaki köylüler, o balkan topraklarından bizimle gelen herkes tek bir çadırın etrafında etten bir duvar örmüştü: Halil dedemin, yani soyadı kanunu çıktığında anavatan toprağında aldıkları o mağrur isimle, "Kurtuldu" ailesinin çadırı etrafında...
Kadınlar dizlerini döverek sessizce ağlıyor, koca koca adamlar gözyaşlarını saklamaya çalışarak, büyük bir hüzün içinde başlarını avuçlarının içine almış, toprağa bakıyorlardı. Neler olduğunu anlamak için Mustafa’nın elini daha sıkı tuttum, kalabalığın arasından sıyrılıp dedemin o sazdan yapılma çadırına girmek istedim. Bizi o kalabalığın arasında fark eden babam, gözlerindeki o amansız kederle hemen önümüze dikildi. Güçlü elleriyle ikimizi de omuzlarımızdan kavrayıp çadırdan uzaklaştırmaya çalıştı. Babamın yüzüne baktım, korkuyla sordum: — Neden bizi uzaklaştırıyorsun baba? Halil dedeme kötü bir şeyler mi oldu yoksa?
Gözleri sırılsıklam yaşlanmış, ağlamaktan kıpkırmızı kesilmiş olan babam, yedi yaşındaki bir çocuğa bu amansız gerçeği nasıl anlatacağını bilemez halde duraksadı. Dudakları titredi ama konuşamadı. Tam o esnada, Kurtuldu ailesinin en küçük ferdi olan gencecik Mustafa dayım çadırın kapısından fırladı. Koşarak yanıma geldi, diz çöktü ve hıçkırıklar içinde bana sarıldı: — Halil deden öldü yeğenim... Başımız sağ olsun... diyebildi sadece.
O an sanki boğazıma kocaman, düğüm düğüm bir yumruk girdi. Nefes alamadım. Göğsüm sıkıştı ve Mustafa dayımın boynuna sarılarak hüngür hüngür ağlamaya başladım. Benim ağladığımı gören minik kardeşim Mustafa da ne olduğunu tam anlamasa da dedesinin gidişini hissederek o ince sesiyle katıldı hıçkırıklarımıza.
Akçasaz Bataklıkları’nın o doymak bilmeyen ağaları her mevsim daha çok para kazansın diye kanallarla ovaya bastıkları o durgun sular, o bulut gibi göğe yükselen zehirli sivrisinekler, sonunda bizim o koca çınarımızı, ulu Halil dedemizi de söküp almıştı bizden.
Asimilasyondan Kurtulup, Sıttmadan Kurtulamayanlar...
Çocuk aklımla tarlanın ortasında oturup ağlarken, büyüklerin o göç yollarında anlattığı hikayeler birer birer zihnime üşüştü. Sen kalk, Bulgaristan’ın o uzak Karagözler Köyü’ndeki Asimilasyona karşı direnip sonuç alamayınca, ''Gönülllü ve Serbest '' göçmen olarak göç kararı alıp, Türkiye’ye göç et... Edirne kapılarına ulaştığında, o zalim Bulgar adını, dinini, dilini zorla değiştirmek isteyenlerin zulmünden kurtul... Sırf o asimilasyondan kurtulup özgürce "Türk'üm" diyebildiğin için ailene gururla “Kurtuldu” soyadını al...
Ama gel, anavatan dediğin bu topraklarda, Akçasaz’ın üç beş kuruşluk çeltik parası için insan canını hiçe sayan ağaların ürettiği o sinsi sivrisineklerden ve sıtma illetinden kurtulamayıp öbür dünyaya göç et... Bu nasıl bir kaderdi?
Bulgaristan’dan o umutla yola çıktığımız 26 Nisan tarihinden bu yana geçen şu kısacık dört aylık zaman diliminde, Halil dedem bizim bu göç yollarındaki ikinci büyük kaybımız, ikinci büyük yangınımız olmuştu. Daha topu topu iki ay önce, henüz dünyayı bile doğru dürüst tanıyamamış olan o iki yaşındaki en küçük kardeşimiz, kuzu Şaban’ımızı Elbistan Hasanköy’ün o çorak, kimsesiz toprağına kendi ellerimizle vermiştik. Şimdi de ailemizin ulu çınarını, Halil dedemi bu sarı sıcağın ortasında toprağa gömüyorduk.
İçimdeki yedi yaşındaki çocuk feryat ediyordu! Daha kimleri kaybedecektik? Bu bitmek bilmeyen göç yollarında daha kimleri, hangi canlarımızı bu yabancı topraklara gömecektik? Bu olanlar bana dünyanın en büyük haksızlığı, en amansız adaletsizliği gibi gelmişti.
O Ulu Çınar Halil Dedemiz; güngörmüş, saçları sakalları bembeyaz, bilge bir adamdı. Çadırlar arasında bir anlaşmazlık çıksa, aileler arasında bir huzursuzluk baş gösterse hemen araya girer, o tatlı balkan şivesiyle konuşur, sorunu hemencecik çözüverirdi. Herkesin saygı duyduğu, aramızdaki o birlik ve beraberliği sımsıkı tutan yegane atamızdı o.
Onu koruyabilmek için babamın ve amcamların aldığı o ilkel önlemlerin hiçbirisi, ama hiçbirisi para etmemişti. Sırf o sinekler dedeme yaklaşmasın diye çadırın önünde gece boyu yaktığımız o geniz yakan otsu ateşler, göğe saldığımız keskin dumanlar, dedemin üzerine gerdiğimiz kalın çarşaflar, cibinlikler, hatta bazılarımızın sinekten kaçmak için geceleri dumanın altında içine girip yattığı o çuvallar bile koca bir yalandan ibaretti.
Geceleri çadırın tepesinde beliren o uğultu, etimizi delerek kemiklerimize kadar saplanan o iğne gibi sivrisinek hortumları ve insanı delirtircesine kaşındıran o zehirli yaralar karşısında çaresiz kalmıştık. Sivrisinekler ve o amansız sıtma illeti, Çukurova’daki mevsimlik işçilerin yakasını bir an olsun bırakmıyor; besinsizlikten, fukaralıktan yeterli bağışıklık sistemi kalmamış olan o masum yaşlıları ve körpe çocukları adeta birer birer seçip öbür dünyaya götürüyordu. Ağalar paralarına para katarken, fukaranın canı toprağa karışıyordu.
Halil dedemin vefat ettiği o cumartesi sabahı, pamuk tarlasındaki tek bir mevsimlik işçi, tek bir Karagözler köylüsü elini pamuk kozasına sürmedi, süremedi. Herkes işi gücü, o elçinin düdüğünü, her şeyi bıraktı. Hepimiz, tarifi imkansız, kapkara bir üzüntünün içinde boğulmuştuk.
Ölüm haberi Elçi tarafından Ceyhan’daki resmi yetkililere iletildi. Bir süre sonra kasabadan gelen memurlar, çadırın önünde o soğuk ölüm raporunu düzenlediler. Devletin usulüne uygun olarak bütün resmi işlemler yapıldı. Kadınların hıçkırıkları arasında dedemin cenaze namazı kılındı ve o pamuk tarlalarının hemen arkasındaki toprağa defin işlemi gerçekleşti.
Küreklerden düşen son toprak tıkırtısıyla dedemi de Ceyhan’ın bağrına emanet ettik. Dualarımızı okuyup bitirdikten sonra, hepimizin boynu bükük, gözlerimizdeki o bitmeyen yaşlarla çadırlarımıza döndük. Şimdi o derme çatma bez çadırların altında, Akçasaz'ın kanatlı ordularına karşı hem yas tutma hem de o amansız hayatta kalma sıramız bize gelmişti
Yeni bir Devran, Yeni bir Yolculuk...
Zamanın durduğu, Eylül 1951'in son gününün o serin sabahında, gün ışığı henüz Torosların ardından sızıp tarladaki pamuk yapraklarına vurmamıştı bile. Çadırımızın o loş karanlığında, babamın içimizi hem titreten hem de hayata uyandıran o gür, o emektar sesini duydum: — Meehmeeet, Muustafaaa… Kalkın artık.
Sözleriyle gözlerimi yavaşça araladım. Sabahın henüz çok erken, horozların bile yeni yeni uyandığı saatleri olmalıydı. Sonbaharın o serin nefesi Çukurova’nın üzerine çöktükçe, o günlerdir bizi nefessiz bırakan, ciğerlerimizi çürüten yoğun nem oranı nihayet azalmıştı.
Hava serinledikçe, o geceleri ordular halinde çadırımızı basan kan emici sivrisineklerin istilasından da bir nebze olsun kurtulmuştuk. Bu gece ilk kez sızlamadan, kaşınmadan rahat bir uyku uyumuştum; üstelik rüyalarıma o kara trenlerin fırtına koparan korkunç karabasanları da dadanmamıştı.
Yatağın içinde doğrulup kalktım, çadırdan dışarı başımı uzatıp çevreme bakındım. Son konakladığımız bu pamuk tarlasında sessiz, hüzünlü ve bir o kadar da hummalı bir çalışma vardı.
Hüzünlüydük... Kalbimizin en büyük parçasını, o canımızdan çok sevdiğimiz bilge Halil dedemi bu pamuk tarlalarının ortasında, ellerimizle toprağa vermiştik. İçim eziliyordu; daha topu topu iki ay önce iki buçuk yaşındaki dilsiz kuzu kardeşim Şaban’ı Maraş Elbistan’ın Hasanköyü’nde çorak toprak altında bırakıp kaçtığımız gibi, şimdi de koca çınarımız Halil dedemi Ceyhan’ın bu yabancı pamuk tarlalarındaki toprağın altında bırakıp gitmek zorundaydık. Arkamıza bakmadan, mezarlarımızı yanımıza alamadan sürükleniyorduk.
Sessizdik... Çünkü ovadaki o uçsuz bucaksız beyaz deniz, o pamuk hasadı tamamen sona ermişti. Artık ne toplayacak tek bir koza kalmıştı ne de bizi tarlaya çağıracak o yanık Rumeli Türküleri...
Sessiz ve hüzünlüydük; çünkü pamuk bitince ekmek de bitmişti. Hem işsiz kalmıştık bir anda, hem de bu koca ovada başımızı sokacak, çadırımızı kuracak yersiz, yurtsuz, sığınaksız kalmıştık.
Babamın dışarıdan gelen uyarısı üzerine, kardeşim Mustafa’nın elinden tutup derenin kenarına doğru yürüdüm. Elimizi yüzümüzü o buz gibi eylül suyuyla yıkadık, diğer ihtiyaçlarımızı da çabucak giderdik. Geri döndüğümüzde, anamın çadırın önüne kurduğu o mütevazı yer sofrasına, son kez kahvaltı etmek için oturduk.
Kahvaltı esnasında kimseden tek bir ses, tek bir nefes çıkmıyordu. Benim babam Ahmet Akıncı, zaten normalde de pek konuşmayı sevmezdi, hele sofrada ağzını bıçak açmazdı. Ama bu sabahki sessizlik başkaydı; bu sessizlik, önümüzdeki o meçhul yolun, yurtsuzluğun ağırlığıydı. Bu kahvaltı bir an önce bitmeliydi; çünkü çadırımızda neyimiz var neyimiz yoksa her şey toparlanıp "denk" haline getirilmeli, çadırın direkleri sökülüp yola çıkılmalıydı.
Sessizce çiğnediğim o kuru ekmek lokması boğazımdan geçerken, yedi yaşındaki küçük beynim beni zamanda geriye, bu bereketli ama zalim pamuk tarlalarına ilk ayak bastığımız o ilk günlere götürdü.
Daha dün gibiydi... 1951 yılının ağustos ayının o kavurucu üçüncü haftasında, Elbistan Hasanköy’ün o amansız açlığından kaçıp, Ceyhan’a yedi-sekiz kilometre uzaklıktaki bu pamuk tarlasına birer "mevsimlik işçi" olarak gelmiştik. O ilk tarlada başlamıştı bizim bu göçebe yaşam tarzımız. Sonra orası bitmiş, elçinin peşine takılıp Osmaniye iline doğru, ovadaki diğer pamuk tarlalarına geçerek devam etmiştik yolumuza.
Yaklaşık bir buçuk aydan fazla bir zaman boyunca, sırtımızda çuvallarla bir pamuk tarlasından öbürüne savrulup durmuştuk. Ani bastıran o eylül yağmurları, çadırlarımızın altından geçen ufak çaplı seller, bulut gibi çöken sivrisinekler, Çukurova’nın o insanı delirten kavurucu sıcakları, yetersiz beslenme ve hastalıklarla boğuştuğumuz o upuzun günler gelip geçmişti işte.
Geçmişti ama... Bizim çocuk bedenlerimizi, anamın ve babamın yorgun yüreklerini delip de geçmişti.
Delip geçmişti; çünkü Hasanköy’de toprağa verdiğimiz o minik Şaban’ımdan sonra, göç yollarının o sinsi sıtması koca Halil dedemi de almıştı elimizden. Bir an için gözlerimi kapattığımda, kardeşim Şaban’ın o masum yüzü ile Halil dedemin o bembeyaz sakalları beynimde yan yana belirdi. Onların hayali beni aldı, daha topu topu beş ay öncesine, Bulgaristan’daki o huzurlu köyüme, Karagözler’e götürdü.
İç içe geçmiş iki koca avlu içinde, o bir dönümlük yemyeşil arazi üzerine kurulmuş, buram buram yurt kokan üç odalı o güzelim evimiz varken... Şimdi düştüğümüz şu hallere, şu derme çatma bez çadırlara bak dedim içimden. Beş ayda bir insanın, bir ailenin hayatında ne çok şey değişmişti böyle. Bana sorsanız, o beş ay sanki asırlardan beri süren kapkara bir kaç yıl gibi gelmişti çocuk kalbime. Yaşım henüz yedi olmasına rağmen, bu göç yollarında, bu ölüm ilanlarının arasında birdenbire büyümüştüm. Büyümek zorunda kalmıştım; çünkü bu topraklarda çocuk kalmaya izin yoktu.
Şansını Kendin Yaratacaksın, Mehmet!
Babamın sert ve kararlı sesiyle aniden daldığım o uzak rüyalardan irkilerek kendime geldim: — Hadi çocuklar, devrandır... Toparlanalım artık!
O andan sonra hummalı bir telaş başladı. Çadırlar söküldü, bezler katlandı. Çadırdaki bütün kilimler, kap kacaklar, yataklar büyük bir titizlikle toplanıp, birbirine bağlanarak koca koca "denkler" haline getirildi. Pamuk hasadını sonlandırdığımız bu emektar tarladan ayrılmak, bu topraklara veda etmek için bütün hazırlıklar tamamlanmıştı.
Bizi buralara getiren elçimiz, haftalardır yiyecek ve diğer zaruri ihtiyaçlarımızı karşılarken bizim adımıza yaptığı harcamaları tek tek hesaplamış, kendi elçilik komisyonunu da aradan kestikten sonra geri kalan helal paramızı babamın o nasırlı eline saymıştı. Babam cebindeki parayı yoklarken kendi kendine mırıldandı: — Eğer başımızı sokacak ücretsiz bir konaklama yerimiz olsaydı, önümüzdeki iki üç ay boyunca hiç çalışmasak bile bu elimizdeki para bize rahatça yeterdi...
Ama yoktu işte. Konaklayacak tek bir göz odamız bile yoktu. Başımızın çaresine bakmalıydık ama nasıl, nereye giderek?
Bizim o kıtlık yuvası Elbistan köylerine bir daha asla geri dönmeyeceğimizi anlayan tecrübeli elçimiz, bize yeni bir kapı aralamıştı. Garanti olmamakla birlikte, Osmaniye tarafında yer fıstığı hasadında yeni bir iş bulabileceğimizi söylemiş ve bizim adımıza bazı ön görüşmeler yapmak üzere dün erkenden Osmaniye’ye gitmişti. Eğer elçi oradan müjdeli, iyi bir haberle dönebilirse, hemen yola çıkmaya hazır olmalıydık. Gerçi, oradan iyi bir haber gelmese bile artık bu hasadı biten tarladan gitmek, başımızı sokacak uygun bir konaklama yeri bulmak zorundaydık.
Öğleden sonra güneş batmaya yüz tutmuşken, elçimiz nihayet uzaktan göründü. Yanında Osmaniye’den getirdiği bazı aracılarla anlaşmış olarak neşeyle geri dönmüştü. Kamptaki bütün aile üyeleriyle birlikte, başta babam olmak üzere tüm aile reisleri elçinin çevresinde büyük bir halka oluşturup toplandılar.
Elçi ortada durdu, hepimizin yüzüne tek tek bakarak konuşmaya başladı: — Benim görevim bu tarlada, sizlerle birlikte artık sona eriyor. Hepiniz çok iyi, çok güzel çalıştınız. Çukurova’nın o amansız, yoğun nemine, kavurucu sıcaklarına, o fırtına ve yağmurlarına, en çok da o çadırları basan sivrisinek ordularına karşı çetin, onurlu bir savaş verdiniz. Ne mutlu size ki, koca ovada tek bir kayıpla, sadece Halil Kurtuldu’yu bırakarak pamuk hasadını alnınızın akıyla tamamladınız. Halil dedenin mekanı cennet olsun...
Deyip biraz nefeslendi, cebinden bir kağıt çıkarıp devam etti: — Şimdi yeni bir elçi, ki Osmaniye’de ona "Çavuş" deniliyor, onun eşliğinde birazdan buraya koca bir kamyon gelecek. Sizleri alıp Osmaniye’nin o bereketli yer fıstığı tarlalarına götürecek... Hepinize emekleriniz için teşekkür ederim, hakkınızı helal edin.
Dedi ve elini kalbine götürüp selam vererek, haftalardır o kantarın başında hasat edilen pamukları hane hesaplarımıza yazan üniversite öğrencisi Muzaffer Abi ile birlikte, kendilerini bekleyen o küçük araca doğru yöneldi.
Muzaffer Abi'nin Kulağa Küpe Sözleri...
Tam o sırada, arabaya doğru yürüyen Muzaffer Abi’nin aniden durup, o kalabalığın arasında gözleriyle beni aradığını hissettim. Çocuk yüreğim yerinden fırlayacak gibi oldu. Durur muyum? Bütün gücümle koşarak yanına gittim. O koskoca üniversiteli abimin boynuna sarıldım. Bana öğrettiği her şey için, o güzel arkadaşlığı için teşekkür ettim. Ve gözlerinin içine bakarak, o söz verdiğim büyük yemini fısıldadım: — Muzaffer Abi, göreceksin bak, ben mutlaka okullu olacağım. Söz veriyorum sana, ne olursa olsun okuyup o üniversite eğitimini ben de yapacağım!
Muzaffer Abi bu sözlerim üzerine duygulandı, yüzünde gururlu bir tebessüm belirdi. Eğilip yanaklarımdan sevgiyle öptükten sonra, hayatım boyunca zihnimden asla çıkmayacak, adeta kaderimi çizecek o tarihi sözleri söyledi: — Kulağına küpe olsun Mehmet... Eğer gerçekten üniversiteli olmak istiyorsan, okuma yazmayı söktükten sonra, bu göç yollarında kısa süreli de olsa konakladığınız, çadır kurduğunuz her yerde ilk uğraman gereken yer Halk Kütüphaneleri olmalıdır. Unutma bunu.
Bir süre durdu, derin bir nefes alıp o bilge gözleriyle ufka baktı ve ekledi: — Hazırlıklı olarak fırsatla karşılaşmak, insanların 'ŞANS' dediği şeydir Mehmet. Demem o ki, hayatta hiçbir şeyi tesadüfe bırakma, kendi şansını her zaman kendi emeğinle kendin yaratmalısın!
Sözlerini bitirip yeniden yanaklarımdan öptü ve beni elindeki o koca defterle selamlayarak ailemin yanına, o tozlu denklerin üzerine geri gönderdi.
Biz çadırların söküldüğü o boş toprakta, bizi Osmaniye’ye götürecek olan o kamyonu beklerken, içimde nasıl ve ne şekilde olursa olsun, her ne pahasına olursa olsun okullu olmaya, o üniversite kapısından içeri adım atmaya dair inancımı ve sarsılmaz kararlılığımı bir kez daha iliklerime kadar hissettim. Kafama koymuştum bir kere; ben de tıpkı Muzaffer Abi gibi olacaktım. Yaz tatillerinde, bu çetin sıcakların altında mevsimlik işçi olarak çalışacak, kendi okul masraflarımı, defter kalem paramı bu fıstık, bu pamuk tarlalarından tırnaklarımla çıkaracaktım. Amaçlayacağım o aydınlık gelecek için, her an, her saniye hazırlıklı olacaktım.
— Geldi! Geldiler! sözleriyle aniden düşüncelerimden sıyrılıp kendime geldim.
Çok beklememiştik; yaklaşık yarım saat sonra, virajın arkasından kasası hepimizi, bütün denklerimizi ve umutlarımızı içine alacak kadar devasa boyutta olan koca bir kamyon tarlanın tozunu dumana katarak çıkageldi. Kamyonun ön koltuğunda oturan adam, bizim yeni elçimizdi; yani Osmaniye’deki adıyla, yeni "Çavuşumuzdu..."
Kamyonun kasasına doğru yürürken, arkamda Ceyhan'ın pamuk tarlalarını ve Halil dedemin taze mezarını bıraktım. Ama içimde korku yoktu artık. Yeni bir gün, yeni bir başlangıçtı bizim için.
Büyüklerin dediği gibi; Mevlam neylerse, her zaman en güzelini eylerdi... Kamyonun kasasına tırmandım, yedi yaşındaki yüreğimle Osmaniye'ye, yeni fıstık tarlalarına ve kendi yaratacağım o büyük şansıma doğru yola çıktım.
30 Eylül 1951 Pazar, Osmaniye Yolu...
Ceyhan'daki elçimiz arkasında tozlu bir iz bırakarak tarladan ayrıldıktan yaklaşık yarım saat sonra, bizi yeni ekmek teknemize götürecek olan kamyon, sökülen çadırların önünde durdu. Kamyondan inen adam, Osmaniye’deki yer fıstığı üreticileri ile bizim aramızda o köprüyü kuracak, her hanenin gün boyu yaptığı üretimi o büyük defterine kayıt altına alacak olan Çavuş’tu.
Kamyonun kasası o kadar büyüktü ki, yirmi dört muhacirin bütün o dünyalığı, yatak yorgan denkleri, kap kacakları bir çırpıda kasanın içine istiflendi. Kasanın tahta kenarlarına tutunup arkaya doğru baktığımda içimdeki o çocuksu sızı yeniden büküldü. Baharda o amansız Elbistan köylerine doğru yola çıktığımızda, Bulgaristan sınırından kurtulan yirmi beş kişiydik. Oysa şimdi, Çukurova’nın o sarı sıcağından Osmaniye’ye doğru kırık dökük bir kamyon kasasında yol alırken tam yirmi dört kişi kalmıştık. Kalbimizin en büyük parçasını, o bilge Halil dedemi Ceyhan’ın pamuk tarlalarında, o kara toprağın bağrında bırakmıştık. Eksilerek, eksildiğimizi her virajda daha çok hissederek gidiyorduk yeni meçhule.
Kamyonumuz sarsıla sarsıla harekete geçtikten yaklaşık bir saat sonra, yol kenarında uzanan tarlalar dikkatimi çekmeye başladı. Bazı tarlaların üzerinde, eylül güneşinin altında parıldayan küçük, narin, sapsarı çiçekler boy göstermişti. İşte o an, bu yeşil yapraklı ve sarı çiçekli bitkinin yer fıstığı olduğunu, daha doğrusu yer fıstığının toprak üzerinde kalan, göğe bakan kısmı olduğunu hemen anlamıştım.
Çünkü Ceyhan'daki o pamuk hasadının sona ermesinden bir gün önce, kantarın başında duran, o benim kahramanım üniversite öğrencisi Muzaffer Abi bana buraları uzun uzun anlatmıştı. Buradaki pamuk hasadı bitince belki Osmaniye’nin fıstık tarlalarında iş bulabileceğimizi söylemiş ve beni hazırlamak için Güney Amerika kökenli olan bu sarı çiçekli gizemli bitki hakkında epey bilgi vermişti.
Amerika'dan Çukurova'ya Uzanan Sarı Çiçekler...
Muzaffer Abinin anlattığı o hikaye, kamyon kasasında rüzgara karşı otururken zihnimde tıpkı bir masal gibi yeniden canlandı. Meğer bu sarı çiçekli bitkinin asıl kökeni, çok uzaklarda, o kocaman okyanusların ötesindeki Güney Amerika kıtasıymış. Baklagiller familyasından, tek yıllık, sadece yaz mevsiminde yetişen ve insan vücudu için çok değerli bir yağ kaynağı olan mukaddes bir bitkiymiş bu.
Bizim Bulgaristan'da da iyi bildiğimiz bezelye, bakla ve fasulye ile çok yakın bir akrabaymış. Ama yer fıstığını o kibirli akrabalarından ayıran çok tuhaf, çok büyülü bir özelliği varmış: Bezelye ve fasulye meyvelerini göğe doğru, dallarında büyütürken; bu sarı çiçekli bitki, meyvelerini utangaç bir çocuk gibi yerin altında, kapkara toprağın içinde meydana getiriyormuş.
Kökeni Amerika olan bu bitki, o büyük coğrafi keşiflerden sonra, 16. yüzyılda Portekizli denizciler tarafından devasa yelkenli gemilerle önce Avrupa’ya getirilmişti. Buradan ticaret yollarıyla Afrika ve Asya kıtalarına yayılmış, daha sonra da o uçsuz bucaksız Pasifik adalarına kadar götürülmüştü. Ve şimdi, asırlar sonra, o uzun dünya seyahatinin sonunda gelip bizim gibi yurtsuz muhacir çocuklarının ellerinde, Osmaniye topraklarında birer ekmek kapısı olmuştu.
Büyüklerin konuşmalarından duyuyordum; bu Osmaniye yer fıstığının kabuklu, kabuksuz, tuzlu, tuzsuz, hatta çeşnili ve baharatlı olarak pek çok çeşidi bulunuyormuş şehirlerdeki manav dükkanlarında. İnsanların severek tükettiği bu yiyecek; çok lezzetli, çok sağlıklı ve fukara sofraları için çok ekonomik bir çerez olarak her yerde sıklıkla tercih ediliyormuş.
İşte böylece, yedi yaşındaki o muhacir hayatımda yepyeni bir iş koluyla daha tanıştırılmış oluyordum: Yer fıstığının topraktan hasat edilmesi ve o sert kabuklarından tek tek ayrılması…
Hangar Geceleri ve Güçsüz Parmaklar...
Osmaniye’ye varıp fıstık tarlalarının kenarında kamyondan indiğimizde, buradaki düzenin Ceyhan’daki pamuk tarlalarından biraz farklı olduğunu gördüm. Yer fıstığının hasadı ve o fabrikalara gönderilmek üzere işlenmesi için yine yüzlerce mevsimlik işçi harıl harıl çalışıyor ve işlerin yürümesi için yine o sert sesli elçiler, yani çavuşlar devreye giriyordu.
Ama bu elçilik sisteminin bizim için çok büyük, adeta hayati bir iyi tarafı vardı: İşçilere, başlarını sokabilecekleri, konaklayabilecekleri kapalı birer yer gösteriyorlardı. Fıstıkların işlenme kolaylığı ve yağmurdan korunup verimliliğin artması açısından, tarlaların hemen yakınına koca koca kapalı binalar, devasa beton hangarlar yapılmıştı. Yeni Çavuşumuz, bizim o bez çadırları kurmamıza gerek kalmamasını söyleyerek bu hangarları ve çevresini bizim için barınma yeri olarak seçmemizi sağladı. Geceleri başımızın üstünde ilk kez bezden bir çadır değil, betondan koca bir çatı vardı.
Ertesi sabah erkenden işe koyulduk. Toprağın altından sökülen o çamurlu fıstıkların çerez olarak satılabilmesi ya da fabrikada işlenebilmesi için, mutlaka o sert, odunsu kabuklarından ayrılması gerekiyordu.
Yıllar sonra büyüyecek, okuyacak ve görecektim ki, günümüz dünyasında bu ayırma işlemi fabrikalarda oldukça gelişmiş, devasa ayırma makineleriyle saniyeler içinde yapılıyordu. Ne var ki, teknolojinin henüz bu topraklara uğramadığı o fukara 1951 yılında, her şey sadece ve sadece insan emeği ile, çıplak ellerle yapılıyordu. Normalde bir fıstığı kabuğundan ayırmak için, onu baş parmakla diğer parmakların arasında sıkıştırıp çıt diye kırmak gerekiyordu.
Akşamüstü hangarın ortasına dağ gibi yığılan fıstıkların başına geçiyorduk. Kabuklarından ayrılan o temiz yer fıstıklarının ağırlığına göre, kantarın üzerinde ne kadar çekiyorsa, hane halkına o kadar ücret ödeniyordu. Ailemizin o Elbistan’da tükenen kışlık nafakasını yeniden doğrultabilmek, babamın omzundaki o ağır yükü bir nebze hafifletebilmek için, ben ve beş yaşındaki kardeşim Mustafa da dahil olmak üzere kamptaki bütün muhacir çocukları bu kabuk ayırma işinde gece gündüz çalışıyorduk.
Geleceğe Ödenen Ağır Bedel...
Fakat henüz yedi yaşındaydım... Benim ve minik Mustafa’nın o narin, o güçsüz çocuk parmakları, saatlerce o sert fıstık kabuklarını sıkıştırmaya, o odunsu çeperleri kırmaya ne yazık ki uygun değildi. Birkaç saat sonra parmak uçlarımız su topluyor, tırnaklarımızın altı kanamaya başlıyor ve sızıdan parmaklarımızı kımıldatamaz hale geliyorduk. Ama duramazdık; hararın dolması, terazinin kefesinin ağır basması lazımdı.
Çaresizlikten, çocukça bir koruma içgüdüsüyle yeni bir yöntem geliştirdik aramızda. Parmaklarımızın gücünün yetmediği yerde, o taptaze yer fıstıklarını kabuklarından ön dişlerimizin arasına sıkıştırıp, bütün gücümüzle ısırarak, dişlerimizle ayırmaya başladık. Çıt, çıt, çıt...
Her bir fıstık kabuğunu kırışımızda, o odunsu tabaka çocukluk dişlerimizin minesine, köklerine amansız darbeler indiriyordu. Ağzımızın içi toprak doluyor, diş etlerimiz sızlıyordu ama parmaklarımızın acısının yanında bu yöntem bize o an için çok daha kolay, çok daha hızlı görünüyordu.
Yedi yaşındaki o fukara, o tarlalarda canı çıkan Mehmet Durgud —yeni adımla Mehmet Akıncı— nereden bilebilirdi ki? Bu tür acımasız bir ayırma işleminin, o sert kabukları çocuk yaşta dişlerle kırmanın, yaşlılık dönemlerinde erkenden agızda tek bir diş bile kalmamasına, tamamen dişsiz kalacağımıza neden olacağını o günlerde çocuk aklımla nasıl kestirebilirdim?
Nitekim yıllar gelip geçecek, o tarlalardan kurtulup Muzaffer Abime verdiğim sözü tutarak okuyacak, öğretmen olacaktım ama o eylül günlerinde Osmaniye hangarlarında fıstık kıran o çocukluk dişlerimin hepsini, o amansız aşınma yüzünden sonraki yıllarda birer birer, tamamen kaybedecektim...
Hangarın loş ışığı altında, ağzımda toprağın ve fıstığın o ekşi tadıyla kabukları çıtırdatırken, içimden sadece Muzaffer Abimin o kantar başındaki sözlerini tekrarlıyordum bir şarkı gibi: “Hazırlıklı olarak fırsatla karşılaşmak, şanstır Mehmet... Kendi şansını kendin yaratmalısın.”
Dişlerim sızlasa da, parmaklarım kanasa da o hangarda kendi şansımı, kendi geleceğimi o fıstık kabuklarını dişlerimle kazıyarak yaratıyordum. Geride, Ceyhan'da bıraktığımız Halil dedemin topraktaki ruhu için durmadan kırıyordum o kabukları... Yeni bir şehirde, yeni bir başlangıçta, Mevlam neylerse güzel eylerdi elbet.
Osmaniye Yerfıstığı hasadı sona erdi...
Zaman akıp gidiyor, her biten hasatla birlikte muhacirliğin o soğuk yüzü yeniden kapımıza dayanıyordu. Aralık ayının ilk haftası bittiğinde, Osmaniye’deki o hummalı yer fıstığı dönemi de tamamen sona ermişti. Tarlalardan sökülecek, hangarlarda dişlerimizle kırılacak tek bir fıstık kabuğu bile kalmamıştı artık. Pamuk hasadının ardından fıstığın da bitmesiyle, bir kez daha hem işsiz hem de fıstık ağalarının insafına terk edilmiş o beton hangarlarda konaklayacak yersiz, yurtsuz kalmıştık.
Yedi yaşında bir çocuk olarak, zihnimin kuytularında dönüp duran o üç amansız soruya bir türlü yanıt bulamıyordum: “Şimdi ne yapacağız? Bu kış kıyamette nerede kalacağız ve nasıl geçineceğiz?” Büyüklerin dünyasındaki bu dipsiz belirsizlik çocuk kalbimi daralttıkça, gidip babama sormaya karar verdim. Benim babam Ahmet Akıncı’ydı; o sessizdi, az konuşurdu ama ne zaman başımız sıkışsa, göç yollarında ne zaman önümüz kapansa mutlaka bir çare, açık bir kapı bulurdu.
Ne var ki, o cuma günü bütün gün gözlerim tarlada, hangarın çevresinde babamı aradıysa da ortalıkta hiç görünmedi. Üstelik vakit ilerleyip, ovanın üzerine o ayazlı akşam karanlığı çöktüğü halde babam hala dönmemişti. Bu, bizim pek de alışık olduğumuz bir durum değildi; babam bizi bu yaban ellerde asla yalnız bırakmazdı.
Gece yarısına doğru, sığındığımız konaklama yerindeki çadırımızın önünde, elindeki derme çatma kap kacakla akşam yemeği için bir şeyler hazırlamaya çalışan anamın yanına sokuldum. Endişeyle karışık bir sesle sordum: — Bütün gün ortalıkta görünmedi ana... Babam nerede, niye gelmedi?
Anam, yüzüne vuran o cılız ateşin ışığında bana doğru döndü, yorgun gözlerinde bir umut kırıntısı saklamaya çalışarak içini çekti: — Babanız kışı geçireceğimiz, başımızı sokacak hayırlı bir yer bulmaya gitti oğul, dedi. — Bugün gelemeyebilir, yolu uzundur. Sen şimdi git, sağda solda oynayan Mustafa’yı da bul getir de, Allah ne verdiyse yiyelim akşam yemeğimizi.
— Babam nereden bulacak ana? Nasıl bir yer bulacak bu kış vakti? diye üsteledim.
Anam, elindeki tahta kaşığı tencerenin kenarına vurup anlatmaya devam etti: — Toprakkale ve Haruniye köylerinden bazılarında bizim gibi Bulgaristan göçmenleri, eski muhacirler varmış. Babanız tarladaki fıstık sahibinden, o çavuşlardan duymuş. Belki oralarda bizim Karagözler Köyü’nden, o eski topraklardan gelmiş tanıdıklar da olabilir diyerek düştü yollara.
Bizi bir nebze olsun rahatlatmak isterken, hemen çadırın köşesindeki fıstık çuvallarını işaret etti: — Hadi bakayım, şimdi sorup durma da, kardeşiyle birlikte eşyalarınızı düzenli bir şekilde şu boş fıstık torbalarından birinin içine toplayın. Belki sabaha hayırlı bir haberle gelir babanız. Yeni bir konaklama yerine, yeni bir yurda gidecekmişiz gibi her an hazır olalım.
Anamla yaptığım bu kısa konuşmadan sonra, yedi yaşındaki kafamda dönüp duran o karanlık soruların bir kısmı nihayet çözülmüş, yerini tatlı bir heyecana bırakmıştı. Belki de bu çetin kışı, o büyüklerin dilinden düşmeyen Çukurova köylerinden birinde, sıcak bir çatının altında geçirebilirdik. Hem Muzaffer Abi dememiş miydi, yılın tam üç yüz günü güneşli olurmuş bu Çukurova’da... Eğer çadırımızı güvenle kurabileceğimiz ya da başımızı sokabileceğimiz korunaklı bir konaklama yeri bulabilirsek, o korktuğumuz kış ayları bizim için sorunsuz atlatılabilirdi.
Anamın söylediklerini harfiyen yerine getirip giysilerimizi o fıstık çuvalına yerleştirirken, dayılarımın da ortalıkta olmadıklarının farkına vardım. Meğer sadece babam değil, ailemizin bütün erkekleri, dayılarım da kışı güvenle geçirmemizi sağlayacak bir yer arayışına girmişlerdi. Her biri ovanın bir ucuna, farklı yerlere dağılmışlardı. Anlamıştım; her an, henüz bizce adı sanı bilinmeyen yeni bir yere doğru göç edebilir, yeniden yollara düşebilirdik.
Toprağın İhtiyacı ve Yeşilova'daki Ömer Dayı...
Ertesi gün, 8 Aralık cumartesi öğleden sonra, güneş tam tepedeyken, ovadan bize doğru bir karaltı belirdi. Gelen babamdı! Üstelik günlerdir yüzünden eksik olmayan o ağır keder bulutu dağılmış, uzaklardan bile fark edilen gülümseyen bir yüzle konaklama yerimize geliyordu. Onun geldiğini gören Fatma nenemle Mustafa dayım da büyük bir merakla hemen bizim yanımıza, babamı dinlemek için koştular. Hepimiz nefesimizi tutmuş, onun ağzından çıkacak o tek kelimeye bakıyorduk.
Babam hangarın önündeki denkin üzerine oturdu, yüzündeki o yorgun ama huzurlu gülümsemeyle müjdeyi verdi: — Gözümüz aydın... Kışı, Osmaniye’nin yaklaşık otuz kilometre kuzeydoğusunda olan Yeşilova Köyü’nde geçireceğiz.
Dedi ve ardından başladı anlatmaya. Biz de büyük bir merak, bir heyecan ve hayranlık içinde babamın anlattığı o uzak köyün hikayesini dinlemeye koyulduk.
Babamın anlattıklarına göre, Birinci Dünya Savaşı’nı da içine alan o 1912-1922 yılları arasındaki o upuzun, o karanlık on yıllık savaş döneminde, yıllık savaş döneminde, Anadolu toprakları cephelerde nitelikli, yetişmiş ve üretici insan gücünün büyük bir kısmını kaybetmişti. Koskoca memlekette toprağı işleyecek, sabanı tutacak erkek neredeyse kalmamıştı. Üstüne üstlük, o yıllarda cephelerden geriye kalan sıtma, verem gibi büyük sağlık sorunlarıyla da boğuşan bir Türkiye devralmıştı o genç Türkiye Cumhuriyeti... İlan edilen o yeni devletin, acilen nitelikli, çalışkan, topraktan ve modern tarımdan çok iyi anlayan insan gücüne ihtiyacı vardı.
İşte anavatandaki bu büyük insan ihtiyacı, balkanlardaki asimilasyon politikaları ve zulümlerle birleşince, 1923 ile 1938 yılları arasındaki o dönemde, sadece Bulgaristan sınırından Türkiye’ye iki yüz bin civarında muhacir göçmen dalga dalga gelip sığınmıştı.
Milli Mücadele'nin ardından, 1933-1937 yılları arasında devlet eliyle gelen bu iskânlı göçmenlerin büyük bir bölümü, Adana ve Osmaniye çevresine, işte o bahsedilen Düziçi Yeşilova Köyü’ne yerleştirilmişti. Ve babamın o köyde bulduğu asıl mucize neydi biliyor musunuz? Zamanında oraya yerleştirilenlerden biri de, çok uzaktan da olsa, ben henüz bu dünyaya gözlerimi bile açmadan yıllar evvel vefat etmiş olan ulu Durgud dedemin soyundan gelen Ömer Dayı’ydı!
Ömer Dayı, aradan geçen o yıllar içinde Düziçi Yeşilova Köyü’nde toprağını işlemiş, çalışmış ve orada epey varlıklı, sözü geçen saygın bir konuma yükselmişti. Babamı karşısında görüp de bizim o Karagözler Köyü’nden gelen muhacirler olduğumuzu, göç yollarında Şaban’ımızı ve Halil dedemizi bıraktığımızı öğrenince kapılarını bize sonuna kadar açmıştı. Bizim gibi Karagözlülerin Yeşilova’da kış boyunca rahatça konaklayabileceklerini, bunun için de elinden gelen her türlü maddi ve manevi yardımı esirgemeden yapacağının sözünü babama tek tek vermişti.
O an, babamın anlattıklarını dinlerken Fatma ninemin şükrederek ellerini göğe açtığını gördüm. Boşuna dememişlerdi büyüklerimiz o balkan topraklarında, “Gün ola, harman ola…” diye. Hayat elbet bir gün döner, sabredenin harmanı elbet bir gün kalkardı.
Aylardır o çamurlu tarlalarda, sivrisinek fırtınalarının ve ölüm haberlerinin arasında ezilen o çocuk yüreğime, ailemizin üzerine nihayet ılık bir güneş doğmuştu. Yeni bir köyde, yeni ve temiz bir başlangıç yapılacağı inancıyla hepimizin morali düzelmiş, yüzlerimiz aylar sonra ilk kez sahiden gülmüştü.
Yola çıkmak için hazırdık; fıstık torbamız sırtımızda, yeşil bir ovanın koynuna doğru, yedi yaşımın en umutlu yolculuğuna hazırlanıyordum...
15 Aralık 1951 Cumartesi, Yeşilova / Düziçi...
Çukurova’nın o ucu bucağı görünmeyen beyaz denizi, pamuk hasadı bitmiş; ardından gelen yer fıstığının o çamurlu toprağı da tamamen boşalmıştı. Hasat bitince, biz göçmenlerin arkasındaki o eğreti rüzgar da kesilmiş, kendimizi bir anda hem işsiz hem de yurtsuz bulmuştuk. Fakat babamın o endişeli kasım günlerinde tütün tabakasını çıtlatarak düşündükten sonra yaptığı sessiz araştırmalar, fıstık çavuşlarından topladığı fısıltılar nihayet meyvesini vermişti.
Meğer 1937 yılında anavatana sığınan o eski Balkan muhacirlerinin arasında, benim gözlerimi dünyaya açtığım o canım Karagözler Köyü’nden de gelip bu Düziçi bölgesine yerleşenler olmuş. Üstelik kaderin şu güzel cilvesine bakın ki, onlardan biri de ben daha doğmadan evvel Karagözler'de rahmetli olan ulu Durgud dedemle damarlarında aynı kanı taşıyan Ömer Dayı’ydı.
Ömer Dayı’nın "Gelin, başımızın üstünde yeriniz var, sizi buralarda aç açıkta bırakmayız" haberini yollamasıyla birlikte, aylardır tarlalarda kuruyup kalan derme çatma çadırlarımızı bir çırpıda söküp denk ettik. Ömer Dayı’nın bizzat gönderdiği o koca tekerlekli, mazot kokan traktörünün arkasındaki tahta römorköre yirmi dört can, yatak yorgan yığıldık. Sarsıla sarsıla, o Çukurova’nın sarı sıcağından yukarıya, dağların koynundaki Yeşilova’ya doğru taşındık.
Ömer Dayı sadece varlıklı değil, aynı zamanda köyde lafı dinlenir, hatırı sayılır, sözü senet bir adamdı. Römorkörden indiğimizde, bizi meydanda toplanan kalabalığa gururla dönerek, "Bunlar benim Rumeli’den, Karagözler’den öz be öz uzaktan akrabalarımdır" diye tanıttı. Onun bu sahiplenişi, köylünün gözündeki o yabancı göçmen şüphesini bir anda silip attı; Yeşilova’nın o güngörmüş insanları bize hemen oracıkta kucak açtı.
Hayvan Ahırından Saraylar...
Köyde kalabileceğimiz boş bir ev yoktu, ama çaresizliğe Çukurova imecesi yetişti. Başta Ömer Dayı olmak üzere, diğer köylüler hemen ellerindeki hayvan ahırlarından bazılarını aleacele boşaltıp biz muhacir ailelerine tahsis ettiler.
Babam Ahmet Akıncı ve bizimle gelen o diğer aile reisleri, balkan toprağında yokluktan saray yapmayı öğrenmiş çok becerikli, eli yatkın adamlardı. Kollar sıvandı; ahırların içi kireçle badana edildi, tabanlarına samanlar, hasırlar serildi, derme çatma kapılarına kalın keçeler gerildi. O hayvan ahırlarından bozma yeni yuvalarımız, o akşam içeri girip oturduğumuzda bize birer saray gibi geldi...
Sahiden saray gibiydi; çünkü aylardır ilk kez üzerimize çadır bezi değil, kerpiçten, tahtadan gerçek bir çatı örtülüyordu. Aylardır ilk kez toprağın nemini doğrudan emmeden, rüzgarın feryadını dibimizde duymadan kapalı, korunaklı bir yerde yatıp uyuyacaktık. O gece yastığa başımı koyduğumda, rüyamda ne sivrisinek ordularını gördüm ne de tren garlarındaki o boğucu dumanları...
Günler geçtikçe, kardeşim Mustafa’nın elinden tutup köyün içinde yer aldığı o uçsuz bucaksız ovayı gezip görmeye başladım. Adım başı fışkıran o taze otları, gözün alabildiğine uzanan o bereketli düzlüğü seyrettikçe, büyüklere hak verdim; bu köye neden Yeşilova dendiğini yedi yaşındaki çocuk aklımla çok iyi anlamıştım. Üstelik bu topraklar, o her gece rüyalarıma giren, çocukluğumun ilk adımlarını saklayan Bulgaristan’daki köyümüz Karagözler’i de andırıyordu.
Yeşilova köylüleri tıpkı bizim balkanlardaki insanlarımız gibi eski gelenek ve göreneklerine sıkı sıkıya bağlı, manevi yönleri oldukça kuvvetli, temiz insanlardı. Sosyal yaşamları, konuşmaları, birbirlerine ikram ettikleri o sıcak çorbalar bizim kültürümüze o kadar uygundu ki, yabancılık çekmedik; köye ve insanlarına çabucak uyum sağladık.
Osmaniye'nin Coğrafya Masalı...
Benim çocukluk anılarımın o en unutulmaz, en silinmez sayfaları arasına yazılan bu Osmaniye sancağı, yeryüzü şekillerinin neredeyse her birini kendi küçük bağrında toplamış, dünyada ender rastlanacak yerlerden biriydi. Bunu tarlalarda yürürken de görüyordum. Arazinin eğimi, güney hatlarından itibaren kuzeye ve doğuya doğru gittikçe dikleşiyor, göğe doğru heybetle yükseliyordu.
Batı kesimlerinde, o pamuk hasadında canımızın çıktığı Adana ovasının alabildiğine uzanan dümdüz toprakları yer alıyordu. Kuzeyinde, göç yollarında o kağnılarla, kamyonlarla geçerken canımızdan bezdiğimiz, dumanlı geçitleriyle bizi zorlayan o meşhur Amanos Dağları —yani bizim o korkarak verdiğimiz adla Gâvur Dağları— bir duvar gibi dikiliyordu. Kuzeybatı yönünde ulu Toros dağları ovayı selamlıyor; doğusunda ise adlarını duyunca ürperdiğim o Dumanlı, Düldül ve Tırtıl dağları göğü delercesine uzanıyordu.
Bu muazzam coğrafyanın ovalık ve bereketi en çok Merkezde, Toprakkale’de, Kadirli’de ve şu an sığındığımız Düziçi ilçelerinde toplanmıştı. Yeşilova Köyü’nü de, onun o mert, o sevecen sakinlerini de çok ama çok sevmiştik.
Köydeki o meraklı gözlerimi, o bitmek bilmeyen öğrenme açlığımı, her şeyi dikkatle dinleyen çocuk halimi fark eden Ömer Dayı, ne zaman meydanda otursak ya da traktörün yanına varsam, bana çevreyle ilgili, bu dağlarla ilgili efsanevi bilgiler veriyordu fırsat buldukça.
Bir gün dayımın dizinin dibine çöküp, ona o Ceyhan’daki pamuk tarlalarında bizimle çalışan, bana o kütüphane sırrını veren üniversite öğrencisi Muzaffer Abimden bahsettim. Onun gibi okullu olmak istediğimi, ne pahasına olursa olsun bir gün o üniversite kapısından içeri girme hayalleri kurduğumu büyük bir heyecanla anlattım.
Ömer Dayı, yedi yaşındaki bir muhacir çocuğunun ağzından çıkan bu büyük hayallere adeta bayıldı. Gözleri parladı, sırtımı sıvazlayarak beni sonuna kadar destekledi, "Okuyacaksın Mehmet, senin gibi akıllı çocukların bu cumhuriyete büyük borcu var" diyerek içimdeki o ateşi daha da körükledi.
Sakar Balkan'ın Esintisi ve Dumanlı Yaylası...
Amanos Dağlarının o sarp batı yamaçlarında yer alan Yeşilova Köyü ile birlikte, köyün koynunda dinlendiği o güzelim Düziçi ovasında kış ortasında bile her yer yemyeşildi. Köyün çevresi adeta bir coğrafya haritası gibiydi: Kuzeyinde o nazlı akan Ceyhan Nehri, doğusunda Amanos Dağları ile Bahçe ilçesi, kuzeybatısında Kadirli, kuzeydoğusunda ise Maraş ilinin o dağlık Andırın ilçesi, güneyinde ise az önce arkamızda bıraktığımız Osmaniye şehri uzanıyordu.
Amanosların en yüksek, en haşmetli tepesini oluşturan o ulu Düldül Dağı, Düziçi’nin hemen kuzeyinde gürleyen Ceyhan Nehri’nin yatağından itibaren, deniz seviyesinden sadece 180 metreden başlayıp, bir anda 2246 metreye kadar ulaşan o kısacık mesafede insana parmak ısırtan büyük değişimler gösteriyordu.
Ömer Dayı, Düldül Dağı’nın bu dik ve hırçın doğal yapısından, o insan eli değmemiş beşeri özelliklerinden ötürü bağrında büyüklü küçüklü yüzlerce gizemli mağara barındırdığını anlatmıştı. Hele o bahsettiği Deve Mağarası Kanyonu, onun anlattığı tasvirlere bakılırsa dünyada görülmeye değer en büyük mucizelerden biriydi.
İşte bu ani yükselti farkına bağlı olarak dağda ortaya çıkan o binbir renkli bitki çeşitliliği, insanın ciğerlerini açan o buz gibi temiz havası ve baktıkça insanı büyüleyen o eşsiz manzarası, bana hep o Bulgaristan’daki Karagözler Köyü’nün hemen arkasında yükselen, çocukken eteklerinde koştuğum Sakar Balkan’ı andırmıştı. Belki de bu yüzden, içimdeki o bitmeyen sıla hasreti yüzünden biraz daha fazla, biraz daha canıgönülden sevmiştim bu Yeşilova Köyü’nü.
Ömer Dayı’nın anlattığına göre, bu Amanos Dağları’nın tam 1200 metre yüksekliğinde, bulutların hemen altında o meşhur Dumanlı Yaylası yer almaktaydı. Düziçi merkezine topu topu on kilometre uzaklıkta bulunan bu Dumanlı Yaylası; yaz mevsiminde sıcaktan kaçan yaylacılarla, sonbahar ve kış mevsimlerinde ise uzak şehirlerden gelen doğaseverler ve o boyunlarında tuhaf makineler taşıyan amatör fotoğrafçılar tarafından sıkça ziyaret edilirmiş. İnsanlar oraya çıkıp temiz havanın ve o eşsiz, el değmemiş doğanın tadını çıkarırlarmış.
Çoğunluğunu o heybetli gürgen ağaçlarının oluşturduğu ve yeşilin her tonunun lisan bulduğu Dumanlı Yaylası’nda, sonbahar mevsiminin gelmesiyle birlikte akılalmaz bir tabiat olayı yaşanırmış. Ağaçların o yemyeşil yaprakları, eylülün ve ekimin ayazıyla önce büyüleyici bir kızıl tona, ardından da göz kamaştırıcı sarı tonlara bürünerek dağın yamacında tam bir görsel şölen oluştururmuş.
Her yılın kasım ayında bu renk cümbüşünü görmek için yollara düşen ziyaretçiler, yayladaki o zorlu yürüyüş parkurlarında adımlarken, doğaseverler ve fotoğrafçılar bu harika manzaranın görselliğini hafızalarına kazır, kurdukları çadırlarda kamp yapmanın o derin, o sessiz huzurunu yaşarlarmış...
Öyle söylemişti Ömer Dayı, o bilge sesiyle... Ben de ahırdan bozma o saray gibi evimizin önünde oturup, başımı doğudaki o heybetli dağlara doğru çevirdim. Gözlerimi Dumanlı Yaylası’nın bulutlu tepelerine diktim. İçimden, "Bir gün," dedim, "bir gün okuyup büyük bir adam olduğumda, o yaylaların yürüyüş parkurlarında elimde kitaplarımla yürüyecek, Muzaffer Abime de Ömer Dayıma da buradaki her bir gürgen ağacının yaprağını tek tek anlatacağım..."
Yeşilova, bizim göç yollarındaki ilk gerçek sığınağımız olmuştu; çocukluğumun elinden tutan o sapsarı fıstık tarlalarından sonra, şimdi ulu dağların yeşilinde yeniden büyüyordum.
30 Aralık 1951 Pazar, Yeşilova / Haruniye...
Kış aylarını geçirmek, o dondurucu ayazdan canımızı kurtarmak için Düziçi ovasına adım atışımızın üzerinden tam üç hafta geçmişti. Sığındığımız bu Yeşilova Muhtarlığı’nın Merkez Mahallesi, meğer yabancı bir toprak değil; tam da bizim gibi 1937 yılında o zalim balkan yollarından kaçıp gelen eski göçmen, eski Balkan muhacirleri tarafından kurulmuş öz be öz bir muhacir yurduydu.
Babamın o derin araştırmaları sonucu bulduğu, doğduğum yer olan o uzak Karagözler Köyü’nden fırlayıp buralara yerleşen ve bizimle oldukça uzaktan kan bağı, akrabalığı olduğunu öğrendiğimiz Ömer (Arıcı) Dayı da işte bu köyün ulu direklerinden biriydi. Babam onun adını her andığında yüzünde derin bir hürmet beliriirdi.
O ahırdan bozma saray gibi evimizde, o dışarıdaki uğultulu aralık ayı ayazına inat çıtırdayan ocağın başında otururken, büyüklerin o memleket meselelerini, anavatanın göçmen hikayelerini konuşmalarını yedi yaşındaki kulaklarımla bir masal gibi dinliyordum.
Babamın ve Ömer Dayı’nın anlattığına göre; Birinci Dünya Savaşı’nı da içine alan o kara kaplı 1912-1922 yılları arasındaki on yıllık bitmek bilmeyen savaş dönemi, Anadolu topraklarını adeta insansız bırakmıştı. Tarımdan anlayan, toprağa can veren o en nitelikli, en üretici insan gücü cephelerde yitip gitmişti. Mustafa Kemal’in kurduğu o gencecik Türkiye Cumhuriyeti; insanı eksik, sağlık sorunları dağ gibi yığılmış bir memleket devralmıştı. Bu taze devletin ayağa kalkabilmesi için acilen çalışkan, topraktan anlayan insan gücüne ihtiyacı vardı.
İşte Balkanlar’daki o sinsi, o acımasız asimilasyon politikalarıyla anavatandaki bu büyük insan gücü ihtiyacı aynı tarihte birleşince; 1923 ile 1938 yılları arasındaki o dönemde sadece Bulgaristan sınırından Türkiye’ye iki yüz bin civarında göçmen akın akın gelip sığınmıştı.
O yıllarda göçün de iki türlüsü varmış meğer. 1923 ile 1933 yılları arasında "serbest göçmen" statüsünde gelen o ilk muhacirler, devletten hiçbir yardım istemeden kendi imkanlarıyla Türkiye’nin neresini beğendilerse oraya yerleşmişlerdi. Fakat 1933 ile 1937 yılları arasında gelenler ise "iskanlı göçmen" olarak kaydedilmiş, devletin kendileri için uygun gördüğü yerlere yerleştirilmişlerdi. Ne var ki, o iskanlı gelenlerin çok büyük bir bölümü —tıpkı bizim o Elbistan dağlarında yaşadığımız gibi— kendilerine verilen o verimsiz yerleri terk etmek zorunda kalmışlardı. Onlar, balkanlardaki gibi asıl bildikleri işi, yani o modern çiftçiliği hakkıyla yapabilecekleri, toprağına su değen verimli ovaların bulunduğu yerlere yerleşmek istemişler ve nitekim dönüp dolaşıp bu bereketli Çukurova’ya, Düziçi’ne yerleşmişlerdi.
Göçerlerin ve Muhacirlerin Ortak Dehası...
Ömer Dayı’nın anlattıklarına bakılırsa, bu Düziçi ovası sadece Orta Doğu’dan gelen göçebe aşiretleri değil, Balkanlar’dan kaçan dertli haneleri de bağrına basmıştı. Buraya gelen o ilk göçmen kafilesi, Bulgaristan’ın o çetin Kırcaali bölgesinden asimilasyondan kaçarak, yirmi hane olarak tam 1938 yılında gelip bu topraklara kök salmıştı. İkinci büyük grup ise bizden hemen önce, yirmi beş hane olarak yine Bulgaristan’ın o ünlü Rusçuk şehrinin Kütüklü Köyü’nden kopup 1951 yılında Düziçi’ne ayak basmıştı.
Bu topraklarda müthiş bir dünya kurulmuştu bir anda. Bizim o çalışkan, toprağı döllemeyi iyi bilen Bulgaristan muhacirleri bu ovada modern çiftçilikte, ziraatte herkese öncülük ederken; buraların eski sahibi olan o göçer, yarı göçer ve yaylacı olarak bilinen mert Türkmenler ise çiftçiliğin yanı sıra hayvancılığa bağlı o asırlık eski yaşama biçimleriyle ekonomiye muazzam bir katkı sağlıyorlardı. Aslında, 1940’lı ve 1950’li yıllarda, bu ova köylülerinin birçoğu toprağı sürmekten ziyade hayvancılıkla uğraşıyor, sürülerini dağlara sürüyorlardı. Tabii, ta ki o ulu eğitim yuvası, o dağların arkasındaki Düziçi Köy Enstitüsü kurulana kadar...
Düziçi Köy Enstitüsü ve Dağlardaki Tiyatro...
Ömer Dayı, enstitünün adını andığında ses tonunu biraz daha dikleştirir, yüzüne büyük bir aydınlık gelirdi. Düziçi Köy Enstitüsü kurulduktan sonra, bu ovadaki çiftçiliğe ve hayvancılığa öyle kulaktan dolma usullerle değil, bilimsel yöntemlerle, kitaplarla yaklaşan bir tutumla çevre köylüleri de bizzat eğitmeye başlamıştı.
Bu ulu okul, sadece zirai üretimiyle bölgenin kalkınmasına, toprağın canlanmasına önemli katkılar sağlamakla kalmamış; Düziçi ve çevresindeki sosyal yaşama da sanatsal etkinlikleriyle adeta öncü bir rol oynamıştı. Enstitünün kapıları çevre halkına sonuna kadar açıktı; orada sergilenen tüm sanatsal etkinlikler, özellikle o devasa sahnedeki tiyatro oyunları köylüler için birer mektep halini almıştı. Enstitü Müdürü Lütfü Dağlar, halkın bu kültürel etkinliklere katılmasına, köylünün aydınlanmasına olağanüstü bir önem veriyor, fukara halkın sanatsal gelişimine bizzat omuz veriyordu.
Ömer Dayı, o etkinliklerden bir tanesini, enstitü sahasında izlediği “Kartal” adlı o meşhur piyesi bana anlatırken gözlerim faltaşı gibi açılmıştı. O sahnede Milli Mücadele’den kahramanlık kesitleri, ülkemizin kurucusu ulu önder Mustafa Kemal’in etrafında şekillenen o tarihi olaylar, fedakarlıklar ve büyük zaferler canlandırılmıştı. Cumhuriyetimizin kurucusu şanlı Atatürk ve onun o aziz silah arkadaşları, tiyatro sahnesinde adeta yeniden can bulmuş, halkın hafızasında diri tutulmuştu.
Tiyatronun yanı sıra müzik, enstitüde en çok önem verilen, seslerin göğe yükseldiği en coşkulu alandı. Bizim o balkanlarda canımızdan çok sevdiğimiz halk türküleri, tarihte ilk kez bu köy enstitü programlarında resmi olarak yer bulmuştu; ulusal marşlar çalınır, pazar sabahları yapılan o toplu yürüyüşlerde köylüler ve öğrenciler tarafından büyük bir coşkuyla, tek bir ağızdan söylenirdi. Enstitüde ayrıca geniş bir yelpazede, resmi bayram kutlamalarına yer verilir; böylece bölgenin fukara halkıyla, ova köylüsüyle o balkan muhacirlerinin birlik ve beraberliği pekiştirilir, herkes ortak bir ülkü, ortak bir vatan duygusu etrafında sımsıkı birleşirdi.
Yedi yaşındaki çocuk kalbimle o gürgen ağaçlarının ardındaki enstitüyü düşündükçe, içimde Muzaffer Abime verdiğim o okuma sözü daha da büyüyor, "Ben de o marşları söyleyeceğim, ben de o kitapları okuyup bu cumhuriyete layık bir evlat olacağım" diye kendi kendime yeminler ediyordum.
Harun Reşit'in Kalesi ve Kadim Örfler...
Merakım durulmak bilmiyordu; bir akşam Ömer Dayı’nın dizinin dibinde bu kez Düziçi’nin o eski tarihini sordum. Meğer bu toprakların geçmişi hakkında yığınla rivayet, çeşitli tarihi görüşler bulunmaktaydı. Bu görüşlerin en köklüsü ve en önemlisi, asırlar öncesine, o gizemli Hitit uygarlığına kadar dayanmaktaydı.
Şimdiki ismi Düziçi olan bu eski Haruniye ilçesi, o Büyük Abbasi Halifesi Harun Reşit’in en güvendiği uç beyi olan Faraç Bey tarafından ta 699 yılında kurulmuş kadim bir yerdi. Faraç Bey, bugünkü Kurtbeyoğlu Mahallesi’nin bulunduğu o sarp tepeye sarsılmaz bir kale inşa ettirerek burayı askeri bir yerleşim merkezi olarak seçmişti. İşte o heybetli kaleye halifesinin adına hürmeten “Harun-ür Reşit Kalesi” ismi verilmiş ve o günden sonra yörenin adı da asırlar boyunca Haruniye olarak anıla gelmişti.
Haruniye, idari bakımdan önceleri o Maraş Sancağı’na bağlı Bahçe ilçesinin küçük bir nahiyesi konumundayken, tarih yaprakları 1878 yılını gösterdiğinde Adana iline bağlanmıştı. Bu güzel yurt köşesi, tarih boyunca Orta Asya’dan ve Horasan’dan kopup gelen birçok Türk boyuna ev sahipliği yapmıştı. İşte bu köklü geçmişinden dolayı yöre kültürü, Anadolu Türk kültür yapısı içerisinde çok önemli, çok sarsılmaz bir yere sahipti.
Düziçi ilçesi, tıpkı bizim Bulgaristan’daki Karagözler gibi daha çok kalabalık, birbirine kenetlenmiş büyük ailelerin yaşadığı sıcak bir sosyal yapıya sahipti. İlçede örf ve adetlere, büyüklere karşı oldukça bağlı ve saygılı bir tutum hakimdi. Akrabalık ilişkileri öyle kopuk değil, sımsıkı bir bağ ile nesilden nesile devam ettirilmekteydi; burada yaşayanların sosyal yaşamlarında akrabalık ve kan bağı her zaman en ön planda tutulurdu.
Düğünleri kurulduğunda dostluğun, yardımlaşmanın ve akrabalığın en güzel örnekleri sergilenir; geceleri eğlenceler başladığında o Türkmen folklorunun en görkemli, en coşkulu oyunları davul zurna eşliğinde oynanırdı. Bir afet olduğunda, bir fukara darda kaldığında, afete uğrayana ve fakire ortaklaşa yardımın en iyisi imece usulüyle yapılırdı. Düğünlerde o asırlık gelenekler; sağdıçlık, gelin alırken kapı parası isteme, kına gecesinde kına çerezi dağıtma, düğün alayının önünü kesip yol kesme hakkı isteme ve damattan bey parası koparma gibi eğlenceli gelenekler harfiyen sürdürülmekteydi.
Makiler, Çamlar ve Sabun Çayı...
Yedi yaşındaki gözlerimle bu yeni yurdun coğrafyasını inceliyordum; ilçenin yeryüzü şekilleri kabaca iki ana kısma ayrılmaktaydı. Birinci kısımda, o her sabah penceremizden bakıp hayran kaldığımız dumanlı Düldül Dağı ve onun eteklerinin oluşturduğu o engebeli, yalçın araziler yer alıyordu. İkinci kısımda ise, gözün alabildiğine uzanan, tam 10.500 hektarlık o devasa Düziçi Ovası bulunuyordu ki, insanların evleri, bizim o ahırdan bozma saraylarımız ve asıl yerleşim alanları daha çok bu düzlük kısımda toplanmıştı.
Tipik bir Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü bu topraklarda, yeşil bitki örtüsü de bu doğrultuda şekillenmişti; ovanın çevresi daha çok bodur makilerden oluşuyordu. Fakat dağlara doğru tırmanıp 180 derecelik o Akdeniz sıcağından kaçtıkça, 600-700 metre yükseklikten sonra gökyüzüne uzanan muazzam çam çeşitlerinin oluşturduğu o koyu yeşil ormanlıklar baş gösteriyordu. İlçenin can damarı olan akarsuları ise, o canımızı alan bataklıkların anası ama aynı zamanda bereketin kaynağı olan Ceyhan Nehri ve köylülerin tarlalarını, bostanlarını sulamak amacıyla kana kana yararlandıkları o şırıl şırıl akan meşhur Sabun Çayı’ydı.
Aralık ayının son pazar gününde, o yeşil ovanın ortasındaki ahır evimizin önünde dururken, içimde aylardır ilk kez o göç yollarının korkusundan uzak, derin bir huzur hissettim. Biz Balkan muhacirleri, bu Düziçi Köy Enstitüsü’nün ışığı altında, Yeşilova’nın o mert Türkmen köylülerinin kucağında kendimize yeni bir vatan, yeni bir gelecek kuruyorduk.
Toprak yeşildi, dağlar dumanlıydı ve yedi yaşındaki Mehmet, önündeki o aydınlık mektep sıralarına oturacağı günlerin hayaliyle geleceğe ilk kez gülümseyerek bakıyordu...
5 Şubat Pazartesi 1952, Yeşilova / Düziçi...
Zamanın ilkbahara kilitlendiği şubat ayının bu ilk pazartesi sabahında, ahırdan bozma o sıcak yuvamızda gözlerimi açtığımda, dışarıda ovanın üzerine çöken o taze çiy kokusunu içime çektim. Çukurova’nın o amansız sıcağından, ölüm haberlerinin gölgesinden kaçıp bu topraklara sığınışımızın üzerinden tam iki koca ay geçmişti.
İki ayda yedi yaşındaki çocuk adımlarımla her sokağını, her tarlasını arşınladığım bu Yeşilova Köyü, idari yapısı bakımından tek bir muhtarlık olsa da, aslında kendi içinde birbirine benzemeyen ama birbirini tamamlayan üç ayrı sosyal gruptan, bir başka deyişle üç farklı dünyayı barındıran üç ayrı mahalleden oluşmaktaydı.
Bu muhtarlığın can damarı olan Merkez Mahallesi, hani o bizim de sığındığımız yer, daha evvel büyüklerden duyduğum gibi ta 1937 yılında Balkanlar’dan yalın ayak kaçıp gelen o eski muhacirler tarafından kurulmuştu. Yeşilova’nın bu merkez mahalle konumundaki biriminde yaşayanların neredeyse tamamı, bizim gibi dilleri dualı, yürekleri yaralı Balkan Türkü kökenli muhacirlerdi. Bu çetin kış kıyamette bizim ellerimizden tutup buraya yerleşmemizi sağlayan, o soyumuzun ulu çınarı uzaktan akrabamız Ömer Dayı da işte bu merkez mahallenin en sözü geçen, en kadim muhacirlerinden biriydi.
Muhtarlığın bir diğer köşesinde ise Üçdut Mahallesi uzanıyordu ki, oranın sakinleri bu toprakların asıl eski sahibi olan, nesillerdir burada kök salmış Yerli Halk’tan oluşuyordu. Diğer mahallelerde ve ovanın dağlara kaçan eteklerinde ise, geçimlerini topraktan ziyade hayvan yetiştiriciliğiyle sağlayan, çadır kültürünü ve o özgür ruhlarını hala yaşatan asil Yörükler ve Türkmenler ömür sürüyordu.
Ocaklarda Tüten Binbir Lezzet...
Bu üç farklı kültürün, bu üç ayrı dünyanın aynı ova üzerinde yan yana yaşayışı, en çok da akşamları o kerpiç evlerin bacalarından yükselen yemek kokularında kendini belli ediyordu. Her mahallenin, her kültürün kendine has, damak çatlatan muazzam yemekleri vardı.
Bu ovada Türkmen asıllı hanelerin ellerinden çıkan o ekşi tarhanalar, içi bol malzemeli içli köfteler, kaşığa onlarcası sığan o meşhur yüzük çorbaları, sabahları sacın üzerinde pişen dumanı üstünde sıkmalar, börekler ve fukara sofralarının baş tacı olan o incecik yufka ekmekler sofraları süslerdi.
Bizim Merkez Mahallesi’nde ise muhacir kadınlarının fırınlardan çıkardığı o içi yumuşacık, dışı nar gibi kızarmış muhacir somunu ile ağızda dağılan muhacir pidesi meşhurdu. Ayrıca bu zengin topraklarda pişirilen tavuk dolmasını, özel günlerde sofraya gelen kaburga dolmasını, incecik sarılmış yaprak sarmasını, fırında kaymaklı dolmayı ve bayramların vazgeçilmezi olan o çıtır çıtır karakuş tatlısını da çocuk boğazımla ne sevdiğimi, o fukara günlerde o kokuları nasıl içime çektiğimi hiç unutamıyorum.
Bizim evde ise yokluk zekayla birleşirdi. Anam Emine, Bulgaristan’daki o eski bahçemizin hasretiyle, burada bulduğu malzemelerle mutfakta mucizeler yaratırdı. İçine özenle soyulmuş domatesler ve tatlı biberler döşediği o meşhur muhacir usulü tepsi böreğini ne zaman yapsa, ahır evimizin içi cennet gibi kokardı. Bir de o kıtlık günlerinde et almaya gücümüz yetmediğinden, anamın patlıcanları ince dilimler halinde kesip kızgın yağda "biftek niyetine" pişirdiğini, bizim de onu büyük bir iştahla et niyetine yediğimizi bugün bile dün gibi anımsıyorum.
Yeşilova muhtarlığında böyle üç farklı sosyal grup, üç ayrı kültür yan yana, iç içe yaşamasına rağmen, köy halkı ve aileler arasında bugüne kadar huzursuzluğa, kavgaya neden olacak herhangi bir önemli olay asla yaşanmamıştı. Kimse kimseyi göçmen ya da yerli diye ayırmazdı. Üstelik o asırlık İmece ruhu bu ovada olanca canlılığıyla hüküm sürüyordu. Ürünlerin hasat zamanı geldiğinde; tarlada tek kalmış, arkasında insanı olmayan ya da gücü yetmeyen yalnız ailelerin yardımına bütün köylü tek bir yürek olup koşar, o ekinleri orakla bir günde kaldırırlardı.
Cennet Vahasında Bir Demir At...
Bu kış günlerinde ovayı daha iyi tanımıştım; burası sahiden de cennetten bir vahayı andırıyordu. Eski adıyla Haruniye, şimdiki o güzel adıyla Düziçi Ovası; o koskoca Osmaniye ovasının hemen kuzeyinde, ondan biraz daha yüksekçe bir mevkide yer alıyordu. Ulu Toroslar ile heybetli Amanosların tam kesişim kuşağı arasında, sırtını dağlara yaslamış, Amanos dağlarına doğru hafifçe eğimli olan, yeşilin her tonunu saklayan düz bir ovaydı burası.
Denizden yüksekliği 250 metre ile 400 metre arasında değişmekte olan bu güzel ovanın kuzeyinde göğe doğru yükselen o heybetli dağlardan bazıları, hani o sis çöken tepeler, bana hep Bulgaristan’daki Karagözler Köyü’ne tepeden bakan, çocukken eteklerinde koyun güttüğüm o çocukluk aşkım Sakar Balkan’ı hatırlatıyordu. O dağlara her baktığımda, gurbet ellerde uzun yıllar sonra nihayet sevgilisine kavuşmuş bahtiyar insanlar gibi hissediyorduk kendimizi bu Yeşilova Köyü’nde.
Bu topraklarda Ömer Dayı’mın yeri bambaşkaydı. Oldukça büyük, bereketli arazilere sahip olan Ömer Dayı’nın, köyün ortasından geçtiğinde hepimizi peşinden koşturan koca tekerlekli yeşil bir traktörü vardı. 1952 yılının Türkiyesi’nde bir traktöre sahip olmak, öyle sıradan bir şey değil; zenginliğin, gücün ve modernliğin en büyük göstergelerinden biriydi. Köyde topu topu birkaç kişide vardı bu demir at.
Benim o her işe eli yatkın, zeki babam Ahmet Akıncı, kısa sürede bu demir canavarın dilini çözmüş, traktör kullanmasını hemen öğrenivermişti. Ömer Dayı’nın o geniş tarlalarını bu traktörle sürmeye başlamış ve ziraatte oldukça büyük bir başarı da yakalamıştı. Babam o tarlaları erkenden, düzgünce sürerek, bizi bu çetin kış vaktinde köyünde konuk eden, bize ahırını açan Ömer Dayı’ya bir nevi minnetini sunuyor, kendi emektar üslubuyla teşekkür ediyordu.
Bizler, yani kamptaki o muhacir çocukları da boş durmuyorduk elet. Ömer Dayı’nın ahırlardaki hayvanlarıyla ilgileniyor; sabahları meraya çıkarken, akşamları o serin ayazda ahırlarına giriş ve çıkışlarında onlara kılavuzluk ediyorduk. Özellikle o pamuk gibi yumuşacık koyunlarıyla ve insanın elini yüzünü yalayan o minik kuzularıyla ilgilenmek, onlarla taşların arasında oynamak bu gurbet günlerinde bizim en büyük neşemiz, çocukluk eğlencemiz olmuştu.
Yolların ve Trenlerin Şanslı Dünyası...
1951 ve 1952 yıllarında, Yeşilova Köyü’nün bağlı bulunduğu Haruniye —yani sonraki adıyla Düziçi— ulaşım imkanları bakımından Akdeniz’in en şanslı, en önü açık bölgelerinden biri konumundaydı. Zamanında o ulu Düziçi Köy Enstitüsü’nün tam da bu topraklarda kurulma nedenlerinden en birincisi bu ulaşım kolaylığı olurken, diğeri ise nehirlerin asırlardır taşıyıp biriktirdiği, attığın her tohumu fışkırtan, verim oranı çok yüksek olan o alüvyonlu zengin topraklarıydı.
Haruniye, haritadaki yeri bakımından adeta stratejik bir merkezdi. Düziçi’nin hemen 30 kilometre güney-batısında Osmaniye şehri, 125 kilometre güney-batısında ise o koca Adana vilayeti yer alırken; kuzey-doğu yönünde ise o heybetli Maraş ili bulunuyordu.
Önemli bir kavşak noktasında duran bu güzel Haruniye kasabası, o dönem Türkiye’sinin can damarı olan Adana-Gaziantep karayoluna sadece 10-15 kilometre uzaklıktaydı. Üstelik her sabah uzaktan sesini duyduğumuz, dumanını seyrettiğimiz o kara tren yolu da hemen yanı başımızdan, ovanın eteklerinden geçmekteydi.
İşte Haruniye’nin karayolunun yanı sıra bu demiryolunu, yani tren yolunu da bu kadar aktif kullanabilmesi; bu topraklarda yaşayan biz muhacirler ve yerli halk için sağlık hizmetlerine ulaşmada, eğitimde ve şehirlerle kurulan o sosyal etkileşim açısından paha biçilemez bir avantaj sağlıyordu.
Akşamüstü trenin o uzak, o derinden gelen düdük sesini ahır evimizin önünden dinlerken, Muzaffer Abimin bahsettiği o Halk Kütüphanelerini düşündüm. Tren raylarının gittiği o uzak şehirlerde kütüphaneler vardı, büyük okullar vardı. Ve ben, babamın sürdüğü o traktörün izinde, Ömer Dayı'nın kuzularının arasında, o trenlerin sesini dinleye dinleye büyüyecektim. Sakar Balkan'a benzeyen o ulu dağların gölgesinde, bu yeşil ovanın koynunda okuyacak ve o demir yollarıyla kendi geleceğime doğru elbet bir gün yürüyecektim...
24 Mart 1952 Cumartesi, Düziçi / Yeşilova...
Gecenin en koyu, o insanın göz gözü görmez karanlığında, ovanın sessizliğini bıçak gibi kesen acı düdük sesleriyle irkilerek uyandık derin uykumuzdan. Henüz tanyeri ağarmamıştı, horozlar bile uykudaydı. O hayvan ahırından bozma evimizin loşluğunda ne olduğunu anlamaya çalışırken, dışarıdan gelen sert ayak sesleri kapımıza dayandı.
Daha "Ne oluyor?" demeye kalmadan, tahta kapımız güm güm vurulmaya başladı. Kapıyı açtığımızda, ellerinde karanlığı döven birer gaz feneri ile Köy Muhtarı, yanında köyün ir yarı bekçisi ve arkalarında öfkeden soluyan, elleri sopalı birkaç kişi belirdi. Gözleri çadır bozması odamızın içinde şimşekler çaktırarak sertçe babamı ve Kerim dayımı sordular: — Ahmet nerede? Kerim nerede? Çabuk söyleyin!
Sahi... Yataktan fırlayıp etrafıma bakındığımda fark ettim ki, babam bu gece evde yoktu. Anam Emine, karşısındaki öfkeli kalabalığa sarsılmaz bir muhacir kadını vakarıyla dikildi. Gelenlerin fener ışığı yüzünde titrerken, sesini hiç titretmeden: — Ahmet yok evde, Kerim’den de haberim yok, dedi.
Ardından, o kapının arkasında korkulu gözlerle, titreyerek olup biteni izleyen bana ve kardeşim Mustafa’ya doğru döndü. Şefkatli ama emir veren o anne sesiyle bizi teselli etmeye çalıştı: — Gidin yatın arkanıza bakmadan, korkacak bir şey yok oğul...
Tam o sırada, köyün o sözü senet ulu çınarı, uzaktan akrabamız Ömer Dayı gür sesiyle kalabalığın arkasından çıkageldi. Muhtarın ve o öfkeli adamların önüne bir duvar gibi dikildi. Onları sakinleştiren o bilge üslubuyla bir şeyler konuşup, o gergin kalabalığı kapımızdan uzaklaştırarak gecenin karanlığına geri gönderdi. Muhtar ve bekçi gitmişti ama bizim evdeki o tedirgin bekleyiş gün ışıyana kadar sürdü.
Halil Dede'nin Mirası ve Karagözlerin Kızı...
Bu olağanüstü, çocuk kalbimi küt küt attıran gece yarısı baskınının asıl nedeni, ancak öğleden sonra ortalık aydınlanıp sırlar dökülünce anlaşılabilmişti. Meğer bizim o delişmen Kerim dayım, canından çok sevdiği ve ileride, daha sonraki asırlık ömürlerinde kendisine tam elli yıl boyunca sadık bir hayat arkadaşlığı yapacak olan o güzel Ayşe yengeyi ailesinden istetmişti. Fakat Karagöz ailesi, "Siz henüz yersiz yurtsuzsunuz, yarınınız meçhul" diyerek kızlarını bizim Kerim dayıma vermemekte fena halde direnmiş, Nuh deyip peygamber dememişlerdi.
Çaresiz kalan Kerim dayım, hemen gidip babam Ahmet Akıncı’dan yardım istemişti. İstemişti çünkü... O amansız Ceyhan pamuk tarlalarında koca çınarımız Halil dedemi toprağa verip ellerimizle gömdüğümüzden beri, dayılarımın hepsi babamı sadece bir enişte değil, kendilerine bir baba, hane reisleri olarak bilmişlerdi. Benim o sessiz, vakur babam da kayınbirederlerini bizlerden ayırmaz, hepsini canıgönülden severdi.
Karagöz ailesi kızı vermemekte bu kadar diretip kapıları kapatınca, bizim erkekler balkan damarıyla radikal bir karar almışlardı: Kız kaçırılacaktı!
Günler öncesinden ilmek ilmek yapılan o gizli plan gereği; Kerim dayım babamı da yanına yoldaş alarak, gece yarısını birkaç saat geçe Ayşe Karagöz’ün babasının yaşadığı o kerpiç eve sızmış ve Ayşe yengeyi rızasıyla ama o ailenin gözünde "zorla" kaçırıp dağlara doğru götürmüştü. Kızlarının evde olmadığını fark eden Karagöz ailesi büyükleri de soluğu hemen Köy Muhtarının yanında alarak şikayetçi olmuşlar, muhtar ve bekçi de işte o yüzden fenerlerle bizim kapımıza dayanmıştı.
Mahkemesiz Çözülen Muhacir İmecesi...
Neyse ki korkulan olmadı. Gün ortasına doğru ortalık biraz sakinleştikten, o ilk öfke barutu dağıldıktan sonra, Ömer Dayı ve köyün diğer ileri gelen balkan göçmenleri hemen devreye girdiler. Karagöz ailesinin evine gidip saatlerce dil döktüler, "İş olmuş bitmiş, gençler birbirini sevmiş, bize yakışan yuva kurmaktır" dediler. İki tarafın da o balkan kökleri araya girince, Kurtuldu ve Karagöz aileleri en nihayetinde büyük bir olgunlukla el sıkışıp anlaştılar. Karakolluk, mahkemelik olmadan, kimsenin kanı akmadan bu büyük kriz tatlıya bağlanmış, barış ilan edilmişti.
Bizim o her günü birbirine benzen, tarladan ahıra, ahırdan tarlaya uzanan tek düze Yeşilova hayatımız, bu heyecanlı kız kaçırma ve düğün olayı ile bir anda renklenmiş, şenlenmişti. Köyde hemen bir düğün telaşı başladı.
Hem o yeni evlenen Kerim dayımlarla Ayşe yengeme, hem de bizlere, hayvan ahırlarından bozma da olsa, Ömer Dayı ve o cömert Yeşilova köylülerince tahsis edilen o tek gözlü evler, bizim için hala birer lütuftu. Ceyhan’ın, Osmaniye’nin o fırtınada yırtılan, yağmuru aynen içeri alan naylon ve bez çadırlarından sonra, bu kerpiç duvarlar bize hala birer saray gibi geliyordu.
Köylüler el birliğiyle, o çiçeği burnunda yeni evliler için de hemen bizimkinin yanı başında, tek gözlü bir başka hayvan barınağını temizleyip kireçle badana ederek sıcak bir yuva, ev olarak düzenlediler.
Akşam kapının önünde toplanan muhacirlerin, o tefler eşliğinde söyledikleri Rumeli türkülerini dinlerken, yedi yaşındaki yüreğimle anladım ki; biz bu topraklara sadece acılarımızı, mezarlarımızı gömmemiştik. Biz bu topraklara aşklarımızı, yeni yuvalarımızı ve gelecekte doğacak o yepyeni nesillerin ilk tohumlarını da ekiyor masalımızı yazıyorduk. Kerim dayımın fener ışığında parlayan mutlu yüzüne bakıp, içimden "Gün ola harman ola" diye fısıldadım... Akdeniz’in o yeşil koynunda, bir aile daha kurulmuş, muhacirliğin o ayazı yerini bir kez daha sıcak bir düğün ateşine bırakmıştı.
4 Mayıs 1952 Pazar, Yeşilova / Düziçi...
Çukurova’nın o ılık, o kadife tenli bahar rüzgarı 1952 yılının bu mayıs sabahında Yeşilova’ya usulca dokunurken, sapsarı çiçeklerle bezeli o koca ova adeta büyüleyici bir masal sahnesine dönüşüyordu. Kışın o sert ayazından kurtulan büyükbaş hayvan sürüleri ağır, vakur adımlarla yemyeşil otlaklarda ilerliyor; gökyüzünde süzülen leylekler, Sabun Çayı’nın ve ovanın berrak akarsularının kenarına inip bizimle aynı sulardan kana kana içiyordu. Bahar, bu kez yalnızca tabiata, o uyanan toprağa değil, aylardır bir ahır kuytusunda istikbal bekleyen biz muhacirlerin yorgun yüreklerine de yepyeni bir umut fısıldıyordu.
Yeşilova’da günler günleri, haftalar haftaları kovalamış, aylar su gibi akıp geçmişti. Ilıman Akdeniz ikliminin tüm cömertliğini sunduğu bu topraklarda, şimdi tam manasıyla ekim ve dikim zamanıydı.
Ve ben... Artık sekiz yaşına girmiştim.
Yaşımın o bir yıl daha büyüyen gururuyla, köyde eli ayağı tutan, topraktan anlayan büyüklerle beraber ben de tarlaların o hummalı ekim-dikime hazırlık çalışmalarına canıgönülden katıldım. Küçük bedenimle çapa yaptım, toprağa can verecek körpe fidelerin dikiminde saatlerce çalıştım. Sekiz yaşında bir muhacir çocuk, o tarlanın ortasında çapanın o ritmik vuruşlarını öğreniyor, fideleri toprağa yerleştirirken küçük elleri kara çamurla, bereketle karışıyordu. Çocuk emeği, bu göçmen hayatının ve köy yaşamının o kadar doğal, o kadar kaçınılmaz bir parçasıydı ki... Baharın o muazzam bereketi, sanki benim o küçücük ellerimin dokunuşuyla daha da derin bir anlam kazanıyordu.
Konukseverliğin Sonu ve Yaklaşan Yazın Gölgesi...
Ancak günler durmaksızın akıyordu ve önümüzdeki günler, yakında kavurucu yaz aylarının kapımızı çalacağını haber veriyordu. Yeşilova köyü ve bizi kışın bağrına basıp koruyan o asil Yeşilovalılar, bize bir insanın bir insana gösterebileceği en muazzam, en unutulmaz konukseverliği sergilemişlerdi. Karagözlülere kucak açmışlardı açmasına ama bu küçük köyün, biz yirmi dört canı bulan muhacir ailesine sürekli olarak iş verme, bizi burada daimi olarak istihdam etme kapasitesi ne yazık ki yoktu.
Kış ve bahar boyunca Yeşilova halkı, biz misafirlerini ellerindeki o kıymetli etle, taze sütle, halis yoğurt ve peynirle ağırlamıştı. Biz göçmen aileleri, onların bu emsalsiz cömertliği ve imece ruhu sayesinde kışı ve bahar aylarını hiçbir açlık çekmeden, sorunsuzca atlatmıştık. Ama takvim yaprakları yaza doğru ilerlerken, o ekmek aslanın ağzından çıkıp tarlalara dağılırken, mevsimlik işçilik gerçeği bir kez daha kapımızda amansız bir gölge gibi belirdi.
Göç, bizim gibi muhacirlerin köy belleğinde, zihnimizin kıvrımlarında her an uyanmaya hazır kapkara bir gölge gibi dolaşıp duruyordu. Her bahar, o yeşeren otlarla birlikte içimizde yeni bir sorunun çuvaldızı sızlıyordu: “Bu yaz başımızı sokacak, bizi yağmurdan, çamurdan koruyacak kalıcı bir yer bulabilecek miyiz?”
Akçasaz'ın Kabusları ve Enstitü Rüyaları...
Yine o eski günlerdeki gibi Çukurova’da birer "Mevsimlik İşçi" olarak mı savrulacaktık? Bu soru zihnime her düştüğünde, yedi yaşımın o tarlalarda kalan kabusları, o karanlık Akçasaz Bataklıkları birer birer gözümün önüne geliyordu. Bir türlü kendimizi kurtaramadığımız, çadırların tavanını siyah bir bulut gibi kaplayan o kan emici sivrisinek orduları, canımız Halil dedemin o bataklık sıtmasından gözlerimizin önünde eriyip gidişi, sıcaktan çapaklanan ve günlerce açılmayan çocuk gözlerim, gündüz vakti aniden bastırıp dünyayı geceye çeviren o fırtınalar, boranlar yüreğimi sıkıştırıyordu. Aynı acıları, aynı trajedileri bir kez daha yaşamak istemiyordum.
Biz bu Yeşilovalılara karşı ömür boyu ödeyemeyeceğimiz büyük bir teşekkür ve minnet borcu taşıyorduk. Onların bu iyiliklerinin altında kalmamak için hane halkı olarak biz de tarlada, bahçede, hayvanların o sarp dağ eteklerinde bakılmasında ve yayılmasında onlara gece gündüz yardım etmiştik. Elbette bu yardımlarımız karşılıksız kalmıyordu; onlar da sağ olsunlar etlerini, sütlerini, yoğurt ve peynirlerini bizim sofralarımızdan eksik etmiyorlardı. İşte bu sayede, 1951 yılını 1952 yılına bağlayan o çetin kış ve bahar aylarını sorunsuzca, emniyetle geçirmiştik.
Bu güzelim Yeşilova Köyünü ve onun o mert sakinlerini çok sevmiştik. Burası her köşesiyle, o balkan rüzgarıyla bize Bulgaristan’daki köyümüz Karagözleri andırıyordu. Eğimli yapısıyla Düziçi Ovası’na bakan köy, arkasını o heybetli Amanos Dağlarının bir bölümüne yaslamıştı. Ben bu dağları, Karagözler’deki o çocukluğumun şahidi Sakar Balkan’a benzetmiştim hep. Fakat ne kadar seversek sevelim, bu güzelim köyde bizleri geçindirip, önümüzdeki o kapkara kış ayları için bize para biriktirtebilecek büyüklükte bir iş sahası yoktu.
Geleceğimizin yönünü tayin etmek, kalıcı bir yerleşim durumumuzu öğrenmek için babam Ahmet Akıncı ile Ömer Dayı, yine o koca tekerlekli traktöre atlayıp Ceyhan yollarına düşmüşlerdi. Oradan gelecek bir haberi, iki dudağın arasından çıkacak bir müjdeyi bekliyorduk şimdi.
Yarının Meçhul Eşiğinde...
O yıllarda, Haruniye adıyla bilinen bu Düziçi bölgesi, ulaşım yollarının tam ortasında pırıl pırıl parlayan, çok şanslı bir coğrafyaydı. O muazzam Düziçi Köy Enstitüsü’nün tam da bu topraklarda kurulma nedenlerinden biri bu demiryolu ve karayolu ulaşımının kolaylığıysa, diğeri de nehirlerin taşıdığı o verim oranı çok yüksek, alüvyonlu zengin topraklarıydı. Önemli bir kavşak noktasında bulunan Haruniye, Adana-Gaziantep karayoluna topu topu 10-15 kilometre uzaklıktaydı ve hemen yanı başımızdan, o düdüğüyle içimi titreten tren yolu geçmekteydi.
İşte tam da bu yüzden, yanı başımızda bir güneş gibi yükselen o Düziçi Köy Enstitüsü, geceleri ahır evimizdeki rüyalarımı süslemeye başlamıştı. Muzaffer Abimin, Ömer Dayımın anlattığı o aydınlık sahneler, o büyük kitaplar gözümün önünden gitmiyordu. Kendi kendime, o sekiz yaşımın çocuksu saflığı ama sarsılmaz kararlılığıyla mırıldanıyordum: “Acaba ben de... Ben de bu şanlı okullardan birinde okuyabilir miydimi? Bir gün o enstitünün sıralarına oturup öğretmen olabilir miydim?”
Ancak, o büyük rüyalara giden yoldan önce, önümüzde çözülmesi gereken devasa, sert bir gerçek duruyordu: Önümüzdeki şu kavurucu yaz mevsiminde nerede, nasıl bir iş bulacaktık? Bizi sineklerden, boranlardan koruyacak, başımızı sokacak, "burası bizimdir" diyebileceğimiz gerçek bir yuvayı nasıl edinecektik?
Yine yollara düşme vakti yaklaşıyordu. Kendi şansımızı kendimiz yaratmak zorundaydık ama nasıl? Başımızın çaresine bakmalıydık, meçhulün eşiğinde, sekiz yaşımın toprağa bulaşmış elleriyle babamın Ceyhan’dan getireceği o haberi bekliyordum..
29 Haziran 1952 Cuma, Düziçi / Yeşilova...
Tırmandıkça tırmanıyorduk… Patikanın dikleşen göğsünde nefes nefese, ayaklarımızın altından kayan küçük taşların sesini dinleyerek yukarıya, hep yukarıya doğru tırmanıyorduk. Çocuk kalbimin küt küt atışları arasında, kafamı kaldırıp o sisli zirvelere baktım ve kendi kendime sordum: “Sahi, biz şu an hangi dağın eteklerindeyiz acaba?”
Aslında hangisi olduğunun da pek bir önemi yoktu ya... Kardeşim Mustafa ile el ele vermiş, önümüze çıkan bu koca kütleyi birlikte keşfetmeye, o gizemli zirveye ilk varan olmaya çoktan karar vermiştik. Bulgaristan’daki o canım köyümüz Karagözler’in hemen güneyinde bir muhafız gibi dikilen o çocukluk dağım Sakar Balkan ile Osmaniye’nin Düziçi kazasındaki Yeşilova Köyü’nün doğusunda göğü delen o ulu Amanos Dağları’nın eteklerini yine birbirine karıştırmış olmalıydım.
Öyleydi çünkü... İki dağın birbirine benzerliği o kadar çok, o kadar şaşırtıcıydı ki, yedi yaşımın Karagözler’deki adımları ile sekiz yaşımın Yeşilova’daki çırpınışları patikada birbirine dolanıyordu. Kardeşim Mustafa ile her ikisinin de eteklerindeydik sanki.
Yamaçta yukarıya doğru tırmandıkça, aşağıda kalan dünya küçülüyor, görüş alanımız alabildiğine büyüyordu. Mustafa durdu, önümüzde uzanan o ucu bucağı görünmeyen yemyeşil ovaya hayranlıkla baktıktan sonra bana döndü: — Ağabey, dedi, —köye neden Yeşilova dendiğini şimdi yukarıdan bakınca çok daha iyi anladım.
Onun bu sözü üzerine şaşkınlıkla kaşlarımı çattım: — Ne Yeşilova’sı Mustafa? Nereden çıktı şimdi Yeşilova? Görmüyor musun, Sakar Balkan eteklerinden aşağıya, bizim o eski Karagözler’e bakıyoruz işte!
Mustafa benim bu ısrarıma karşılık ova köylerini çınlatan neşeli bir kahkaha attı: — İlahi ağabey! Gözlerini ter basmış senin, sıcaktan önünü arkasını, etrafını göremiyorsun ki!
Göçmen Belleğinin Oyunu...
Gerçekten de öyleydi... Alnımdan sızan o sicim gibi terler kaşlarımı aşmış, kirpiklerimin ucunda birikerek gözlerimi bir perde gibi örtmüştü. Görüşüm bulanmış, etrafı seçemez olmuştum.
Elimin tersiyle gözlerimi iyice silip, rüzgarı duymak için yan döndüğümde, dağ patikasını ve kardeşim Mustafa’yı değil; o ahırdan bozma loş evimizin içinde, gaz lambasının cılız ışığında fısıldaşarak konuşan anamla babamı gördüm. Mustafa ise dağlarda koşmuyor, hemen yanı başımda, yer yatağının içinde masumca, mışıl mışıl uyuyordu.
Birden afalladım… Neredeydim ben? Biz hangi dünyadaydık?
Zihnimin odalarında çılgınca dönen o ipuçlarını yakalamaya, hafızamı toparlamaya çalıştım. Yataktaydım, o eski göçmen yorganının altındaydım. Rüyamdaki o dik yokuştan ötürü gerçek hayatta da kan ter içinde kalmıştım. Yine o amansız rüyalardan birini görmüş, memleket ile gurbeti, nerede olduğumu fena halde karıştırmıştım.
Sakar Balkan ile Amanos’un o dumanlı etekleri zihnimde sarsıcı bir biçimde birbirine karışıyordu. Göçmen belleği, ruhumuzu ayakta tutabilmek için mekânları üst üste bindiriyor; Bulgaristan’daki Karagözler ile Osmaniye’nin bu sıcak Yeşilova’sı aynı anda, aynı saniyede zihnimde var oluyordu. Bu çocukça karışıklık, aslında o günden sonra bir ömür boyu sırtımda taşıyacağım göçmen kimliğinin o belirsizliğini, o hüzünlü ve çok katmanlı yapısını yansıtıyordu. Biz ne tam oralıydık artık, ne de tam buralı...
"İskân Ne Demek Ana?"
Benim yatakta dikilip etrafa şaşkınca baktığımı, uyandığımı gören anam Emine, o günlerde yüzünden hiç eksik olmayan o kaygılı ifadeyi bir kenara bırakmış, aylardır ilk kez aydınlık ve çok mutlu bir yüzle bana doğru döndü: — Uyandın mı Mehmet’im... Hadi gözün aydın oğul, baban az önce Ömer Dayı’dan çok hayırlı, çok büyük bir haber duymuş. Bizim ailemizi Niğde’nin Misli Köyü’ne iskân etmişler!
Uyku sersemiydim, kulaklarıma çalınan bu yeni kelimenin ağırlığını, ne manaya geldiğini pek anlayamamıştım. Anamın yüzüne bakarak saf saf sordum: — Ne demek iskân ana? İskân ne demek?
Benim bu çocukça sorumu, odanın köşesinde tütününü sarmakta olan babam Ahmet Akıncı o her zamanki vakur ve güven veren sesiyle yanıtladı: — Ev bark ve toprak sahibi olacağız demek oğlum... Artık o çadırlardan, el kapılarından kurtulacağız, bu göçebe hayatımız, bu yollarda perişan olduğumuz mevsimlik işçilik günlerimiz tamamen sona erecek inşallah.
"Ev bark ve toprak sahibi olmak" sözü odanın içinde çınlarken, benim gözümün önüne yine o rüyamdaki Karagözler Köyü gelip oturuvermişti. İçimden o çocukça merakla geçirdim: “Acaba devletin bizi iskân ettiği o yeni köy, bizim o geride bıraktığımız Karagözler’e benziyor muydu? Orada da Sakar Balkan gibi dağlar, arkasında gürgen ormanları var mıydı?”
Hemen heyecanla fırlayıp kalktım yataktan, mışıl mışıl uyuyan kardeşim Mustafa’yı da dürterek uyandırdım. Bu büyük müjdenin sevinciyle hep birlikte o tahta sofranın etrafına kurulup kahvaltı yaptık. Bu kez soframız her zamankinden daha şenlikliydi; Yeşilovalıların o eksik etmediği ekmeğin yanında, bu sabah sıcak taze süt de vardı...
Vatandaşlık Hakkı ve Misli Ovası'nın Daveti...
Kahvaltıdan hemen sonra babamla Ömer Dayı, bu resmi iskân işlerinin aslını astarını öğrenmek, evrakları tamamlamak üzere aceleyle traktöre atlayıp tekrar Osmaniye sancağına gittiler.
Akşamüzeri güneş dağların arkasına devrilirken köye geri döndüklerinde, uzaktan gelen o traktörün sesinden bile müjde anlaşılıyordu. İkisinin de yüzünde güller açıyor, aylardır sırtlarında taşıdıkları o ağır yükü indiren adamların hafifliğiyle gülüyorlardı. İş resmiyete dökülmüştü; 17 Ekim 1951 tarih ve 3-13828 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla bizler, yani o yollarda Halil dedesini bırakan Kurtuldu ailesi, resmen ve hukuken Türk vatandaşlığına kabul edilmiştik. Artık bu şanlı devletin öz evlatlarıydık.
O Maraş’ın Elbistan dağlarındaki dondurucu köylerinden sonra, devlet bu kez bize kalıcı yerleşim yeri, yeni bir vatan toprağı olarak Niğde’nin Misli (Konaklı) ovasını göstermişti. Aslında Ankara’da, o resmi dairelerin soğuk koridorlarında bu karar çoktan alınmıştı ama bizim gibi ovada perişan olan fukara muhacirlerin bu hayati gelişmeden çok ama çok geç haberimiz olmuştu. Eğer bu köyde bize kol kanat geren, o her kapıyı çalan Ömer Dayı o bilge rehberliğiyle arkamızda durmasa, Ankara’daki o resmi yazılardan, bu iskân hakkından daha da uzun süre haberimiz olmayacaktı...
Akşam ahır evimizin eşiğine oturup, uzaktaki o tren yoluna, rayların uzandığı o meçhul dağların arkasına doğru baktım. İçimde hem Yeşilova’dan, bu canım insanlardan ayrılacak olmanın o ince sızısı, hem de nihayet "bizim" diyeceğimiz bir toprağa, bir eve kavuşacak olmanın o sekiz yaşındaki tarifsiz coşku patlaması vardı.
Mevsimlik işçiliğin, sivrisineklerin ve bataklıkların kabusu arkamızda kalıyordu. Niğde’nin Misli Köyü bizi çağırıyordu; altımızda devletin vereceği o kalıcı toprakla, üzerimizde parlayan o ay yıldızlı kimliğimizle, hayatımızın en büyük ve en menzilli göçüne, kendi toprağımıza doğru yola çıkmaya hazırdık...
Yorumlar
Yorum Gönder