ANILARIMDA İLKOKUL DÖNEMİ
SUNUŞ
Bir yaprağın rüzgârda savrulması gibi; Bulgaristan’daki ata yadigârı topraklarımızdan kopup Edirne’den Maraş’a, Çukurova’nın tozlu pamuk tarlalarından yeni yurdumuz Misli’ye (Konaklı) uzanan o uzun ve sancılı göç yolculuğunun ardından, hayatımızın en keskin dönemeçlerinden birine varmıştık. Fakat kaderin bizim için çizdiği patika, orada da uzun süre sabit kalmamıza izin vermeyecekti.
Takvimler 21 Eylül 1953’ü gösterdiğinde; kardeşim Mustafa’nın elinden tutup, ilkokul birinci sınıfa başlamak için, köy meydanındaki o iki derslikli kerpiç okulun önündeki kumluk alana doğru yürüyorduk.
Ayaklarımız çıplaktı, ceplerimiz boştu; babam ise bizleri doyurabilmek için kilometrelerce ötede, Osmaniye topraklarında gurbetteydi. Ama yokluğun ortasında bile içimizde, babamın kulaklarımıza adeta bir vasiyet gibi kazınan o sözü yankılanıyordu:
“Bizim tek kurtuluşumuz eğitimdir Mehmet’im...”
Günümüzde bile sıkça duyulan bir söz vardır: “Fakirlerin çocuklarına bırakacakları en büyük miras yine fakirliktir.” Bu deyim, ne yazık ki dünyanın pek çok yerinde acı bir kural gibi işler. Ancak benim babam, bu kara döngünün dışına çıkılabileceğine inanan inatçı bir adamdı. En azından ekonomik yönden orta halli, kimseye muhtaç olmayan bir duruma geçmemiz için tek bir çare görüyordu: Eğitim. Eğitime olan inancı ve saygısı hiçbir zaman bitmedi.
Babamızın içindeki bu sönmez eğitim ateşi, kısa sürede Mustafa ile benim de ruhuma üflenmişti. Biz de bu inançla, o yoksulluğun içinde var gücümüzle derslerimize çalışıyorduk. Yıllar sonra arkama bakıp söyleyebilirim ki; başarmıştık da.
Hazırlamakta olduğum kitabın bu bölümünde okuyacağınız satırlar; imkânsızlığın ve çaresizliğin gölgesinde, Köy Enstitülü öğretmenlerimizin kısıtlı maaşlarından artırarak bizlere tutuşturdukları o defterler ve mis kokulu kalemlerle geleceğimizi nasıl sıfırdan inşa ettiğimizin tanıklığıdır.
Kumdaki yalınayakların, ak sayfalarda bıraktığı o silinmez ve gururlu izlere hoş geldiniz..
BİRİNCİ BÖLÜM
Kumdaki Yalınayaklar...
Takvimlerin 1953 Eylül 21 dediği bu günün hangi anlama geldiğini, sonradan, harfleri yan yana dizmeyi öğrendiğimde anlayacaktım.
Benim için o gün, sadece toprağın sıcağını kaybedip serinlemeye başladığı, içimizi tuhaf bir telaşın kapladığı sıradan bir Pazartesi değildi.
Dokuzuncu yaşıma yeni girmiş bir çocuk olarak, sekizine henüz merdiven dayamış kardeşim Mustafa’nın elini tutmuş, ilkokul meydanındaki kumluk alana doğru hızlıca yürüyorduk.
Ben Mehmet ve kardeşim Mustafa'nın okula başlama çağımız gelmiş, hatta geçiyordu bile. Üzerimizde, anamın binbir emekle diktiği, yıkanmaktan rengi solmuş kara şalvarlarımız ve upuzun mintanlarımız vardı.
İç çamaşırı lükstü bizim için; tenimize değen sadece rüzgâr ve şalvarın kaba kumaşıydı. Ayaklarımız çıplaktı. Ulaştığımızda kumluktaki diğer çocuklara baktım; hiçbirinin ayağında ayakkabı yoktu. Hepimiz aynı yoksulluğun, aynı çaresizliğin rengine boyanmış gibiydik.
Mucize Kırtasiyeler...
İki derslikli okula bitişik olarak tek odalı bir öğretmen evi bulunan okulun önündeki kumluk alanda ürkek kuşlar gibi bekleşirken iki öğretmen çıktı derslik ve idare olarak kullanılan odadan.
Öndeki öğretmen köy muhtarıyla birlikte ev ev gezip hepimizin adını deftere kaydeden Başöğretmendi. Adının, dördüncü ve beşinci sınıf öğrencilerinin fısıltılarından Muzaffer olduğunu öğrenmiştim. Diğeri, dördüncü ve beşinci sınıfları okutan Metin Beydi.
Başöğretmen genç, gözlerinin içi çakmak çakmak parlayan, enerji dolu bir adamdı. Karşısında dizilen bu yalınayak, üstü başı hırpani çocuklara tiksinerek değil, hazine bulmuş gibi baktı.
"Hoş geldiniz çocuklar!" dedi. Sesi o kadar gür ve sevecendi ki, ürkekliğimiz bir anda dağılıverdi.
Konuşmasını sürdürerek bize saatlerce okumanın erdemini anlattı. Kulak kesilmiştim. Anlattıkları sanki başka bir dünyanın masalı gibiydi. Parasız yatılı Köy Enstitüleri dedi mesela…
Okuyup, hem kendimize hem de ülkemize yararlı olabileceğimiz, bizim gibi yoksul çocukları koynuna alan o güzel okullardı Köy Enstitüleri.
Babamın eksikliğini duyduğum o gün, içimdeki o boşluğu, sevecen bir baba gibi davranan Başöğretmen dolduruvermişti. Onu okulun ilk gününde çok sevmiştik.
Konuşmasını bitiren Muzaffer Öğretmen, Metin Öğretmenle birlikte, Müdür odası olarak da kullandıkları dersliğe girdiler ''biraz bekleyin çocuklar'' diyerek.
Derken, bizi asıl şaşkına çeviren o an geldi. Öğretmenlerimiz, kucaklarında yepyeni beyaz yapraklı defterler, mis gibi kokan kurşun kalemler ve silgilerle geri dönmüşlerdi.
İki idealist, Köy Enstitüleri kökenli öğretmenlerimiz hepimize, kucaklarındakileri dağıttılar. Biliyorlardı, ki bizlerin ne defter alacak paramız vardı ne de kalem.
Sonradan öğrenecektim; bizim gibi çaresiz, umarsız köy çocuklarının defterini, kalemini kendi ceplerinden, o kısıtlı maaşlarıyla karşılarlarmış.
Onlar Köy Enstitülüydüler. Yurdun dört bir yanına, ülkeyi çağdaş bir düzene çıkarmak için maddi ve manevi her türlü fedakarlığı göze alarak dağılmış ışık süvarileriydiler. O gün bize sadece kalem değil, bir gelecek de uzatmışlardı.
Üç Sınıf Bir Arada...
Kardeşimle yan yana, aynı sıraya oturduk. Derslik küçücüktü ama bizim için kocamandı. Birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar aynı derslikteydik. Zaten, toplasan kaç çocuktuk ki?
Öğretmenimiz tahtaya kalkıp bize, yani birinci sınıflara harfleri, çizgileri anlatırken; arka sıralardaki ikinci ve üçüncü sınıflara sessizce yapacakları ödevler veriyordu. O bize döndüğünde arkadakiler çıt çıkarmadan çalışıyor, o ikinci sınıflarla ilgilenirken bu sefer biz defterlerimize karalamalar yapıyorduk. Muazzam, sessiz ve dakik bir saat gibi işliyordu uygulama.
Öğretmenimiz en çok bizimle, yani ilk defa okulla tanışan birincilerin üzerindeydi. Bir an önce okuma yazmayı söktürmek istiyordu bize. Gözlerindeki o telaşlı inancı görebiliyordum.
Ben dokuz yaşındaki Mehmet, önümdeki o beyaz sayfaya bakarken babamın sözlerini, anamın umutlu gözlerini ve öğretmenimin fedakarlığını düşünüyordum.
Bütün gücümüzle, canımızı dişimize takarak gayret ediyorduk kardeşimle. Biliyorduk ki; iyi bir eğitim ve öğretim görmek, bizim kurtuluşumuz olacaktı.
Alfabenin İlk Harfeleri ve kelimeler...
Takvimlerin 23 Eylül 1953 Çarşamba gününü gösterdiğini, arkamızdaki beşinci sınıfların kendi aralarındaki fısıltılarından öğrenmiştim. Üç sınıfın birden harmanlandığı o tek odalı derslikte, biz birinci sınıflar en ön sıralara kurulmuştuk. Ders zili acı bir çınlamayla çaldığında Muzaffer Öğretmen içeri girdi; aynı anda hep birlikte ayağa dikildik.
Gözleriyle sınıfı şöyle bir süzüp, "Oturun çocuklar," dedi. Ardından doğrudan bizimle, yani en öndekilerle derse başladı. "Açın defterlerinizi, ödevlerinize bakacağım!" Der demez, zamanda bir gün önceye, Pazartesi gününe gitttim.
Pazartesi günü tahtaya dik, eğik ve kavisli çizgiler çizmiş, hepsini defterlerimize geçirmemizi tembihlemişti. Amacı, o minik ellerimizin kalem tutma yetkinliğini artırmaktı. Dersin ilk yirmi dakikasında herkes pürdikkat, defterlerine o çizgileri karalamaya koyulmuştu. Muzaffer Öğretmen sırayla gezip herkesin defterini gözden geçirdikten sonra, aynı çizgileri bir kez daha çizmemizi istemişti.
Pazartesi günü ikinci derse girdiğimizde ses tonunu ayarlayarak konuşmaya başladı: ''Ağaç... Ana... Akıl...'' İlk harf olan "A" öne çıkacak şekilde bu sözcükleri beş altı kez tekrarladı. Ardından göğsünü kabartıp, "A..., A..., A..." diye ünledi. Hayret dolu gözlerle kendisine bakan bizlere gülümseyerek yaklaştı:
''Dikkat ettiniz mi çocuklar? Söylediğim her sözcükte ilk harf 'A'. Hani belimizden itibaren birbirinden ayrılmış bacaklarımızın arasına sokuşturulmuş bir sopaya benzer ya, işte öyle... Okuma yazmayı öğreneceğimiz alfabenin ilk harfidir bu. Şimdi onu tahtaya yazıyorum. En az on kez defterinize yazın 'A' harfini.''
İlk günümüz böylece akıp gitti. Dersin sonunda Muzaffer Öğretmen çantasını toplarken, "Bu akşamki ödeviniz, iki saattir yaptıklarınızı defterinizde tekrar karalamaktır," diyerek noktayı koydu.
Salı günü ilk iki saat yine bizimdi. Öğretmenimiz bütün defterleri tek tek inceledikten sonra memnuniyetle başını salladı: ''Aferin çocuklar, herkes üzerine düşeni yapmış. Şimdi beni can kulağıyla dinleyin lütfen.''
Sıraların arasında birkaç tur atıp, arka sıralardaki ikinci ve üçüncü sınıfları gözden geçirdi. Sonra tekrar önümüze geçti. Bu kez bambaşka kelimeler döküldü dudaklarından:
''Baba... Balık... Beygir...'' İlk harf olan "B" öne çıkacak şekilde kelimeleri defalarca tekrarladı. Yüzümüzdeki süzücü ifadeyi görünce devam etti: ''Farkına vardınız sanıyorum, sözcüklerin ilk harfi 'B'yi öne çıkarmaya çalıştım.''
Bir süre tepkimizi ölçmek istercesine sessizce bize baktı, ardından alfabenin ikinci harfini haykırdı:
''B..., B..., B...'' Artık öğretmenimizin yöntemini çözmeye, onu anlamaya başlamıştık. Onun uyarısıyla hep birlikte korkutan bir sesle "Baba, Balık, Beygir" dedik, "B" harfini bastıra bastıra... Hemen ardından tahtaya kireç kokulu tebeşirle yazılan o "B" harfini, büyük bir heyecanla defterlerimize geçirmeye başladık.
Cumhuriyet Bayramı’na bir gün kalmıştı; 28 Ekim 1953 Çarşamba gününe ulaştığımızda durup şöyle bir geriye baktım. Zaman ne çabuk geçmişti... Ekim ayının henüz ikinci hafta sonunda, alfabedeki bütün harfleri tek tek öğrenmiş, hepsini zihnimize kazımıştık.
12 Ekim Pazartesi sabahı, ilk iki dersimize Muzaffer Öğretmen girdi. Her zamanki vakur ama sevecen duruşuyla tahtanın önüne geçti, gözlerinde gururlu bir ışıltıyla bizlere baktı:
''Tebrikler çocuklar, dedi. Sıra geldi öğrendiğimiz harfleri yan yana getirmeye. Ama hemen hatırlatayım ki, her farklı harf yan yana gelerek anlamlı bir hece oluşturmaz. Bunu sakın unutmayın lütfen.''
Önümüzde ağır adımlarla bir süre gidip geldi. Derin bir sessizlik kaplamıştı sınıfı. Sonra aniden durdu, yüzümüze bakarak sordu: ''Ekmeği kesmek için hangi uzvumuzu kullanırız çocuklar?''
Sınıftaki herkes bir an düşündü. Heyecanla parmağımı havaya kaldırdım: ''Elimizle! El ile öğretmenim!'' Muzaffer Öğretmen hafifçe gülümsedi.
"El" ve "Elimiz" sözcükleriyle başlayalım öyleyse çocuklar, diyerek tebeşiri eline aldı. Tahtaya iri iri E ve İ harflerini yazdı. Tebeşiri yerine koyup bize döndü: ''Bu iki harfi arada boşluk kalmayacak şekilde okuyun lütfen.''
O an zihnimde sanki karanlık bir perde aralandı. Hayatımda ilk kez böyle bir şeyin farkına varıyordum. Tahtaya yazılan o iki soğuk harf, arada boşluk bırakılmadan hızlıca okunduğunda, canlanıp gözümün önündeki "El" sözcüğüne dönüşüvermişti! Okumanın o sihirli kapısı ilk kez aralanıyordu.
O sırada Osman sabırsızlıkla parmağını kaldırdı: "El" sözcüğü ortaya çıktı öğretmenim!'' Muzaffer Öğretmenimizin yüzü aydınlandı: ''Aferin Osman, dedi ve vakit kaybetmeden tahtadaki kelimenin yanına İ, M ve Z harflerini ekledi.
Harflerin dizilişini görür görmez içimdeki heyecan daha da büyüdü. Yerimde duramayarak yeniden parmağımı kaldırdım: "El" sözcüğüne bitişik olarak i, m, i, z harflerini eklersek "Elimiz" sözcüğü ortaya çıkar öğretmenim!
Muzaffer Öğretmen başını onaylarcasına sallarken, tahtada duran o harfler artık sadece tebeşir izi değil, zihnimizin içinde anlam kazanan ilk gerçek kelimelerimizdi.
Okuma Yazmayı Söktük...
Günler günleri kovaladı harflerden sözcükleri, sözcüklerden cümleleri kurmak isterken. Takvim yaprakları 21 Kasım 1953 Cumartesi gününü gösteriyordu. Misli’nin o ayazı sert kara iklimi, köyün üzerine kapkara bir bulut gibi çökmüştü. Ama o gün bizim evimizde, soğuğu da yoksulluğu da unutturan bambaşka bir bahar havası vardı.
Kardeşim Mustafa ile ben, o iki derslikli küçücük okulda, üç sınıfın bir arada okuduğu o sınıfta okuma yazmayı tamamen sökmüştük!
Sınıfta geride kalan, harfleri birbirine çatmakta zorlanan birkaç arkadaşımız vardı elbet. Ama Köy Enstitülü öğretmenimizin o olağanüstü gayretine bizim okuma hırsımız da eklenince, nihayet o büyülü kapı aralanmıştı. Artık beyaz sayfalar bize dilsiz değildi.
Akıncı Ailesi’nin çocukları için okuma yazmayı sökmek, alelade bir okul başarısı değil, birincil öncelikti. Hayat memat meselesiydi. Öyleydi çünkü, en azından babamdan gelen mektupları okutmak için, bilinen kapılarda dolaşmayacaktık artık.
Nitekim, önümüzdeki cumartesi günü okuldan geldikten sonra, titreyen parmaklarımızla babamıza ilk mektubumuzu yazacaktık. "Sevgili Babacığım" diye başlayıp, ona okuma yazma öğrendiğimizin müjdesini satır satır fısıldayacaktık.
Babamıza yazdığımız ilk mektuptan sonra öğrenme ve pekiştiren ödev yapma arzumuz tetiklenmişti. Ne var ki havaların iyice soğuduğu Aralık ayında, buz gibi zemine yüzükoyun uzanarak ödev yapmak zorlaşmıştı.
Sonraki günlerde anam, her nasılsa evimize plastik bir leğen edindi. İşte o leğen bizim küçük mucizemiz oldu! Akşamları o leğeni ters çevirip, leğenin o yuvarlak tabanını kendimize çalışma masası yaptık da zeminin buzundan kurtulduk.
Gündüzlerin kısa, gecelerin alabildiğine uzun olan Aralık ve Ocak aylarında, okuldan sonra eve geldiğimizde ortam zifiri karanlık olurdu. Ödevler için gerekli ışık titrek mumlar ya da fitilli gaz lambasından sağlanıyordu.
Kış aylarında gündüzler kısa, geceler uzundu. Karanlık basmadan ödevlerimizi bitirmeye çalışır, genellikle bitirirdik te. Aralık ayında, okul çıkışı eve ulaştığımızda hava kararmış olurdu. Ödevlerimizi yapmak için gerekli olan ışık mumlar ya da fitilli gaz lambalarıyla sağlanırdı.
Öyleydi çünkü 1950-60’lı yıllarda İç Anadolu köylerinde elektrik yoktu. Yoksul ailelerde fitilli gaz lambaları, varsıl ailelerde kandiller kullanılırdı.
Yeni kuşakların pek bilemeyeceği fitilli gaz lambaları beş parçadan oluşurdu. En altta küçük bir gaz tankı, hemen üzerine eklenmiş bir gaz ayar çarkı, çarkı da içine alan gaz deposu, çarkın içinden geçerek şişenin içine giren yassı bir fitil ve en üstte, alevi koruyacak ince ve kırılgan gaz lambası şişesi.
Türkiye’ de 1800’lü yılların sonlarına doğru ev, dükkân ve kahvehanelerde gaz lambaları ile aydınlatma yapıldığını öğrenmiştim sonraki yıllarda.
1900’lü yılların ortalarında Türkiye’de beş milyona yakın gaz lambası tankı ve şişesi üretildiği söylenmişti. Ancak bu tarihlerde üretimine devam edilen bir diğer gaz lambası çeşidi daha vardı.
Bunlar şişesi olmayan, ancak yine gaz yardımı ile ateşlenen lambalardı. Bu tip lambalar, içine gaz konulan bir tanktan, fitilin dışarı uzanmasına yarayan delik veya deliklerden oluşur ve daha çok ‘kandil’ adıyla anılırdı.
Babam, Osmaniye'ye gitmeden önce, fitilli bir gaz lambası almıştı. Fitilli lambadaki o gazyağını idareli kullanmanın hayati önemi vardı. Bir tek bakkalın bulunduğu Misli'de gazyağı her zaman bulunmazdı. Bulunsa bile, onu alacak paramız olmazdı çoğu zaman.
Bereket versin ki o dönem bakkallarının kalın, kapkara veresiye defterleri vardı. Parasızlığı sorun etmezlerdi; yeter ki hasat zamanı ya da babanızdan para geldiğinde borcunu zamanında ödeyin.
Işık sorununu fitilli gaz lambası ile çözerken, ısınma soronunu da kuzine sobada yakıt olarak ''Tezek'' kullanarak çözmüştük. zaten köyde herkes tezek kullanıyordu.
Tezek dediğin, büyükbaş hayvanların dışkısının içine azıcık ot ve saman karıştırılarak, kolay tutuşsun diye güneşte kurutulan o ilkel yakıttı. O da yandıktan yarım saat sonra, yanıp kül olurdu. Kuzine sobası da, ışıma yoluyla odamızın sıcaklığının bir, birbuçık saat korunmasını sağlardı. Bu süre içinde ödevlerimizi bitirmiş olurduk
Yetiştiremediğimiz zamanlarda ise girdiğimiz yer yatağında, kafamıza kadar çektiğimiz yorganın altında kalan soruları çözerdik.
Biz artık okuma yazma bilen, babasına mektup yazabilen çocuklardık; bu çorak topraklarda yavaş yavaş kök salıyorduk.
Başarıyla tamamlanan Birinci Dönem...
Misli’nin o dondurucu İç Anadolu kışı, taş evlerin saçaklarından sarkan buzlarla kendini iyice hissettirdiği 23 Ocak 1954 Cumartesi sabahı içimizdeki heyecan ve hararet dışarıdaki ayazı eritmeye yetmişti.
Bugün karne günüydü. Öğleden önce okulun o küçük dersliğinde karnelerimiz dağıtıldığında, kardeşim Mustafa ile benim gözlerim sevinçle parladı. İkimiz de bütün derslerimizden "Pekiyi" almayı başarmıştık!
O kara şalvarlarımızla, yalınayak kumluk alanda ürkekçe dikildiğimiz o ilk günü, 21 Eylül’ü düşündüm. Beş ay ne de çabuk geçmişti... Bu kısa sürede o inatçı harflere boyun eğdirmiş, okuma yazmayı tamamen sökmüştük.
O gün, gelecek yaşamımda çok önemli bir yeri olacağını henüz bilmediğim can yoldaşım Osman’la okuldan birlikte çıktık. Önce bizim eve uğradık. Başarılarımıza sevinç gözyaşlarıyla karşılık veren Anamın o un kokan, şefkatli ellerini öpüp hayır duasını aldık.
Ardından Osman’ın evine geçip onun anası Hatice Teyze’nin de elini öptük, dualarını heybemize koyduk. Hatice teyzelerden geri dönerken, zihnim beni zamanın labirentlerinde geriye, o ilk okula başladığımız günlere ve ardındaki koca tarihe götürdü.
İKİNCİ BÖLÜM
Bir vesileyle, öğretmenlerimizin kaldıkları odalarına girmek zorunda kalmıştım. Yemeklerini yer sofrasında değil, bir masada yemekteydiler. Hatice Teyze'den dönerken aklıma takıldı.
Bizim neden bir masamız yoktu? Neden hep yerde, ters çevrilmiş bir plastik leğenin üzerinde yazıyorduk ödevlerimizi?
Her zaman meraklı bir çocuktum. Öğrenmenin yolu soru sormak ve okumaktan geçiyordu. Pamuk tarlalarındaki üniversiteli Muzaffer Abi pekiştirmişti bu yanımı.
Burada da rahatlıkla soru sorabileceğim Başöğretmen Muzafer Bey vardı. Ara tatideydik. Okula giderek Muzaffer Öğretmenimden, önce okuma hızımı arttıracak kitap istedim, sora da Anadolu insanları ''yemeklerini neden yer sofrasında yerler? Sizleri masada yemek yerken görünce bu soru aklıma geldi öğretmenim?''
Gülümsedi ve ''Aferin Mehmet! Sorunu beğendim. Ayrıca kitap istemenden de çok mutlu oldum.''
Bir süre düşündükten sonra da ''sorduğun sorunun yanıtına gelince, sadece yoksulluğumuzdan değil, beyinlerimize yerleşmiş o bitmek bilmeyen göçün tarihinde gizlidir''.
Meraklı ve anlaşılmaz gözlerle kendine baktığımı görünce, Atalarımızın Ergenekon çıkışından başlayan ''GÖÇ'' serüveninin, Viyana kapılarına kadar sürdükten sonra geri dönüş hikayemizi anllattı ki, bu hikayenin içinde Akıncı Ailesi de vardı.
Bizim gibi göçebe ailelerin yemek ya da çalışma masası olmazdı, olamazdı. Çünkü masa demek, taşınırken koca bir yük, aşılması zor bir engel demekti. Göç yollarında her şeyin en az yer kaplayan küçük denklere sığması gerekirdi.
Öyle ki, bazen o denkleri sırtına vurup yollara düşmeliydin; tıpkı Çukurova’ya mevsimlik işçi olarak inen o dağ köylülerinin yaptığı gibi... Masayı kırıp bükemez, sarıp sarmalayıp denk haline getiremezdiniz.
Ergenekon Destanı ile başlayan o kutlu göç hareketimiz, Osmanlı Beyliği’nin 1300’lü yıllarda Bizans sınırında tarih sahnesine çıkışıyla sürmüş, Rumeli’ye geçişle koca bir imparatorluğun harcını karmıştı. 1300’lü yıllarda Balkanlar’a doğru gururla akan o göç dalgası, 1683’teki İkinci Viyana Kuşatması’nın o kara gününden sonra ne yazık ki tersine dönmüştü.
Ergenekon’dan çıkışla başlayan ve neredeyse 1600 yıl süren bu devasa devinimde, yemek ve çalışma masası gibi ağır yüklere asla yer olmamıştı. Anadolu insanı bu yüzden hayatını bir yer sofrasına sığdırmayı öğrenmişti.
Ancak Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu o şanlı Cumhuriyetle birlikte, bu asil millet tam anlamıyla yerleşik düzene geçtikten sonradır ki evlere yemek ve çalışma masaları girmeye başlamıştı.
Ama yine de, bizim gibi henüz varsıl olamamış göçebe ailelerde ve yurdun pek çok köşesinde yemek hala yer sofrasında yenir, hayat yerde dönerdi.
Nitekim, yerleşik düzene tamamen geçip Mustafa ile ikimiz büyüyüp evleninceye kadar, babam Ahmet Akıncı’nın evinde hep o yer sofrası kurulacaktı. Bizler yuvalarımızı kurduktan sonradır ki babam, parayla satın almak yerine, o hünerli elleriyle bize sandalyeleriyle birlikte ilk yemek masamızı marangoz gibi kendi yapacaktı.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Bir Çift On, Bir Ömür Boyu Yol...
Takvim yaprakları 12 Haziran 1954 Cumartesi gününü gösteriyordu. Sabahın ilk ışıkları odanın kerpiç duvarlarına sızarken, yatağın içinde bir o yana bir bu yana döndüm, yorganı biraz daha üzerime çektim. İçimde öyle deli bir karne heyecanı vardı ki, gece boyu gözüme uyku girmemişti. Tam tatlı bir uykuya dalmak üzereydim ki anamın o tanıdık, can veren sesi odada yankılandı:
''Mehmeeet… Mustafaaa… Hadi, kalkın artık, okula geç kalacaksınız!''
Gözlerimi ovuşturarak fırladım yataktan. Bugün, hayatımızın o en uzun, en devrimci yılı olan 1953-54 Eğitim ve Öğretim yılı nihayet nihayete eriyordu. Biz o yalınayak, kara şalvarlı çocuklar, ilkokul birinci sınıfı bitirmiştik. Bugün büyük gündü; emeklerimizin mührünü, karnelerimizi alacaktık.
Kardeşim Mustafa ile avluya çıktık. Birbirimizin eline ibrikten buz gibi sular döktük; yüzümüzü yıkayıp kurulanırken heyecandan dişlerimiz birbirine vuruyordu. İçeri girip yer bezinin üzerine alelacele konulmuş o tahta sininin çevresinde yerlerimizi aldık. Anam mis gibi kokan tarhana çorbası yapmış, yanına da o her zamanki karabuğday ekmeğimizi koymuştu. Ekmekten büyükçe bir parça koparıp çorbaya doğradım, kaşığı hızla daldırdım. Yan gözle Mustafa’ya baktım; o da hiç durmadan kahvaltısını bitirmeye çalışıyordu. İkimizin de aklı fikri okulda, o beyaz kâğıtlardaydı. Kahvaltımızı bitirir bitirmez anamın o nasırlı, şefkatli ellerini öpüp hayır duasını aldık ve ardımıza bile bakmadan okulun yolunu tuttuk.
Yolda yürürken içim minnetle doluydu. Birinci, ikinci ve üçüncü sınıfları aynı derslikte, adeta bir orkestra şefi gibi hiç durmadan yetiştiren o canım öğretmenimizi düşündüm. Onun o olağanüstü çabası, bize bir öğretmenden öte sevecen bir baba gibi yaklaşması, bizim bu çorak topraklardaki en büyük itici gücümüz olmuştu. Gerçekten çok çalışmış, okuma yazmayı vaktinden önce sökmüş ve onun o fedakar yüreğinden tam not almayı hak etmiştik.
Okul bahçesine vardığımızda, bayrak direğinin dibinde Başöğretmenimiz ve diğer sınıfları okutan Emin öğretmen yan yana dikilmiş, öğrencilerini bekliyorlardı. İkisi de Misli’nin o tozlu, yoksul coğrafyasına inat, memleketin aydınlık yüzü gibi jilet gibi takım elbiseli ve kravatlıydılar. Onları böyle görmek bile içimize cumhuriyetin o asil vakurunu aşılıyordu. Bütün öğrenciler kumluk alanda sıraya dizilip çıt çıkarmadan beklemeye başladığında, Başöğretmen o gür sesiyle seslendi:
''Günaydın çocuklarım! Önce andımız, ardından da İstiklal Marşı okunarak bayrak merasimimizi tamamlayacağız.''
Ve töreni başlattı. Andımızı her sabah gururla okurduk ama bu Bayrak Merasimi başkaydı. Cumartesi günleri son dersten sonra bayrağı selamlar, Pazartesi sabahları da ilk dersten önce onu göğe çekerek haftaya başlardık. Gökyüzünde dalgalanan al bayrağa bakarken, Balkanlar'dan göçüp gelen bu vatanı yeni bulan biz çocukların göğsü gururla kabarıyordu.
Merasimin ardından, bir yılımızı geçirdiğimiz o kokusuna aşina olduğumuz sınıfa son kez girdik. Öğretmenimiz masasına geçti, hepimizin yüzüne tek tek gururla baktı. Birinci sınıflardan başlayarak karneleri dağıtmaya başladı. Sıra bize geldiğinde kalbimin sesini tüm sınıf duyacak sandım. Karnemi elime alıp baktığımda gözlerime inanamadım; hem kardeşim Mustafa’nın hem de benim bütün notlarımız, o en yüksek makam olan on üzerinden on idi!
Sadece biz değil, köydeki diğer öğrenci arkadaşlarımızın da büyük bir bölümü bizim gibi yüksek notlar almış, yüzleri gülüyordu. Öğretmenimiz, sınıfı kaplayan o saf çocuksu sevinci bir süre gururla izledi. Sonra elini hafifçe kaldırıp, "Çocuklarım..." diye söze başlayarak o unutulmaz yaz tatili önerilerine geçti.
Onun gözünde tatil, boş durmak demek değildi. İlk ve en önemli tembihi, binbir fedakarlıkla okul kütüphanesine kazandırdığı o canım kitapları okumamızdı.
''Eylül ayına, yani yeni eğitim yılına kadar her biriniz en az beş kitap okuyacaksınız ve her okuduğunuz kitabın özetini defterinize çıkaracaksınız, dedi. Ardından ekledi: — Ve mutlaka ailelerinize, ana babanıza işlerinde yardımcı olun. Hayvanlarınız varsa onların bakımlarını, toprağı işlemeyi öğrenin. Hayattan kopmayın.''
Bütün bu nasihatlerin ardından, gözleri yine o tanıdık, mukaddes ışıkla parladı. Bize, ülkemizin gözbebeği, o karanlık köy gecelerini aydınlatan mucize kurumları olan Köy Enstitüleri’ni bir kez daha uzun uzun, tane tane anlattı. O enstitülerin ruhunu bizim de yaşatmamızı, hedefimizin o enstitülerin ardılları olan İlköğretmen Okulları olmasını istiyordu. Bizim o fukara köy çocuklarının avuçlarına kocaman, parlak bir ideal bırakıyordu.
Sınıftan çıkarken karneye elimle sıkı sıkıya sarılmıştım. İçimden bir ses diyordu ki: Öyle de olacak Mehmet... Önümüzdeki yıllar tam da öğretmeninin gösterdiği o ışıklı yola çıkacak. Sen ve kardeşin, o ters çevrilmiş plastik leğenin üzerinde kazandığınız bu başarıyla, o ilköğretmen okullarının kapısını elbet aralayacaksınız.
Birinci sınıf bitmişti ama bizim cehaletle ve yoksullukla olan o büyük savaşımız, kalemi kağıdı daha da sıkı tutarak yeni başlıyordu.
Kendi Şansını Yaratmak...
Takvim yaprakları 31 Temmuz 1954 Cuma gününü gösteriyordu. Okul tatile gireli bir buçuk aydan fazla olmuştu. Misli’nin o kavurucu bozkır sıcağı toprağı çatlatırken, benim içimde bambaşka bir telaş vardı: Hepimizi bir baba şefkatiyle kucaklayan o canım Köy Enstitülü öğretmenimizin tembihini yerine getirmek…
Okul kütüphanesinden aldığım o çocuk kitaplarından en az beş tanesini okumak ve özetlemek için adeta zamanla yarışıyordum.
O büyülü dünyadan seçtiğim ilk kitabım “Kaplumbağa ile Tavşan” olmuştu. Küçücük parmaklarımla sayfalarını çevirdiğim o ilk kitabı bitirdiğim an, göğsümde tuhaf bir aydınlanma hissettim.
On yaşındaki bir çocuk aklımla “kararlılık ve azmin” ne kadar büyük bir güç olduğunu kavramıştım. Hayat yolunda önümüze ne kadar büyük, ne kadar aşılmaz görünen engeller çıkarsa çıksın; eğer kararlıysak, eğer azimliysek hepsini birer birer yenebilirdik.
Tavşana bakmıştım bir de… Ondaki o kibirli, o aşırı güvenin, kendi ayaklarına nasıl bir bağ olduğunu, ona nasıl engel koyduğunu fark etmiştim. Aşırı güven zararlıydı, insanı kör ederdi. Biz tıpkı o kaplumbağa gibi olmalıydık; sessizce, yılmadan, kararlılıkla ve azimle yolumuza devam etmeliydik.
Okudukça içimdeki dünya büyüyordu. Sayfaları devirdikçe okuma hızım artıyor, hayal gücümün sınırları bozkırın ufkunu aşıyordu. Okumak bana bilmediğim dünyaların kapısını açıyor, beni eğitiyordu. Öğrendikçe, hayal gücüm genişledikçe, gelecekte önüme çıkacak olan fırsatlara karşı kendimi daha güçlü, daha hazırlıklı hissediyordum. İçimde sönmeyen bir arzu vardı: Fırsatlarla karşılaştığımda onlara teslim olmak değil, onlara göğüs germeye hazırlıklı olmak…
Zamanda geriye, Ceyhan pamuk tarlalarına, kantarda görevli üniversiteli Muzaffer Abi'nin yanına gittim. Öyle demişti bana. Bu dünyada şans denilen alelade bir şey yoktu. Hazırlıklı bir insanın, önüne çıkan bir fırsatla karşılaşmasıydı şans dedikleri…
Bir başka deyişle insan, kendi şansını kendi elleriyle yaratıyordu. Kendi şansını kendin yarat Mehmet. Demişti.
Dokuz yaşımda kalbime kazıdığım bu olguyu hayatım boyunca hiç unutmayacak, kendi şansımı kendim yaratacak ve yaratmayı da hep sürdürecektim.
Öyle ya; eğer katılacağın o büyük sınavlara dört dörtlük hazırlanır, erkenden gidip sınav salonundaki sırana oturursan, o sınavı zaten kazanırdın. İşte o an, şansını kendi ellerinle yaratmış olurdun.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Bir yıl beklenen Kapıdaki Gölge...
Günlerden 31 Temmuz 1954 Cuma...Yaz tatiline gireli 40 gün olmuştu sanıyorum. Bir taraftan okul kütüphanesindeki o aziz kitaplarla okuma hızımı, öğrenme açlığımı ve hayal gücümü besliyor; kararlılık ve azmimi biliyordum. Diğer taraftan ise köyün o çocuksu neşesine ortak oluyor, arkadaşlarımla birlikte Misli’nin o gizemli mağaralarının, zamana direnen eski kilisesinin dehlizlerinde maceralar arıyor, sırlarını çözmeye çalışıyordum. Taşların dilini, geçmişin izlerini fısıldaşırdık kendi aramızda.
Tam bu tatlı telaşların, çocuksu keşiflerin ortasındayken, Temmuz ayının son günlerine doğru, evimizin kapısında o uzun süredir beklediğimiz, özlediğimiz gölge belirdi.
Tam bir yıldır Osmaniye’de ekmek kavgası veren, o dağların ötesinde ter döken babam Ahmet Akıncı çıkagelmişti. Yüzü güneşten kavrulmuş, elleri daha da nasırlanmıştı ama gözlerindeki o kararlı bakış hiç değişmemişti. Bize baktı ve o tek cümleyi kurdu:
''Toplanın, Osmaniye’ye gidiyoruz!''
Kardeşim Mustafa ile donakaldık. Gözlerimiz birbirine değdi, içimizden aynı feryat yükseldi: “Yeni bir göç olayı daha mı?”
Balkanlar’dan başlayan o bitmek bilmeyen çilemiz, o vagonlarda, kamyon kasalarında geçen yorucu günlerimiz hafızamızda daha çok tazeydi. Göç çilemiz ne zaman sona erecekti? Biz ne zaman herkes gibi bir yere kök salacak, yerleşik düzene geçecektik?
Mustafa ile içimizden geçen bu fırtınalı soruların büyük bir bölümü ne yazık ki yine yanıtsız, havada asılı kalmıştı. Babam, o her zamanki vakur ve hayatın gerçeğini kuşanmış sesiyle noktayı koydu:
''Nerede geçinebilecek bir iş bulduysak, rızkımız neredeyse oraya gideceğiz çocuklar.''
Çaresizdik… Başımızı öne eğip toparlanmaya başladık bir kez daha. Zaten toparlanacak neyimiz vardı ki? Misli Köyü’ndeki o iki odalı kerpiç evimizden başka, bu dünyada tutunacak hiçbir dikili taşımız, hiçbir malımız mülkümüz yoktu.
Evi de sırtımıza vurup götüremeyeceğimize, evle yemek ve yiyecek yapamayacağımıza göre, babamızın peşinden o topraklara gitmek zorundaydık.
Kısa sürede, hayatımızı yine o birkaç yatak yorgan denklerine sığdırıverdik. Evimizin sekiz kilometre doğusunda bulunan o küçük Hüyük İstasyonu’na doğru yola çıkacaktık. Oradan bir kez daha kara trene binecek, rayların o tanıdık tıkırtıları eşliğinde, tam 350 kilometrelik zorlu bir tren yolculuğuyla Osmaniye’ye geri dönecektik.
Zihnim beni yine geçmişe fırlattı. Biz bu yolları ilk kez yürümüyorduk ki… İlk olarak 1951 yılının o sıcak Temmuz ayında, Elbistan’ın Hasanköy’ünden yola çıkmış, o geçit vermez Gavur Dağları’nı aşarak mevsimlik işçi olarak Ceyhan’ın pamuk tarlalarına inmiştik. Ardından Osmaniye’nin o kavurucu yerfıstığı tarlalarında ter dökmüştük. Şimdi aradan geçen zamandan sonra, yine aynı topraklara, bu kez kalıcı olmak ümidiyle dönüyorduk.
Elimde sıkı sıkı tuttuğum karneye ve kütüphane kitabına baktım. Yüreğimde ne bir korku ne de bir yılgınlık vardı. Kaplumbağanın azmini kuşanmıştım bir kere. Tren bizi nereye götürürse götürsün, o raylar ne kadar uzarsa uzasın; ben kendi şansını kendi yaratan dokuz yaşındaki Mehmet’tim. Bakalım bu kez o uzak dağların ardında bizi nasıl bir hayat, nasıl bir ortam karşılayacaktık… Yol bizi bekliyordu.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Kaleler Şehri’nin Eşiğinde...
Takvim yaprakları 6 Ağustos 1954 Cuma gününü gösteriyordu. Hüyük İstasyonu’ndan bindiğimiz o kara tren, rayları döve döve, bizi o dağların arkasındaki tanıdık topraklara yeniden fırlatmıştı. Tam 350 kilometrelik yolculuğun sonunda, iş, aş ve kendimize yeni bir yaşam kurmak ümidiyle ikinci kez Osmaniye’deydik artık.
İlkini, henüz yedi yaşındayken, 1951’in o serin ekim ayında, Çukurova’nın bitmek bilmeyen pamuk tarlalarında mevsimlik işçi olarak çalışırken yaşamıştık.
Babam, Karaçay Mahallesi’nde, aynı adla anılan, nehrin kıyısında, alt katında ev dahibinin oturduğu, iki katlı ahşap bir evin üst katını kiralamıştı bize. Evin arkasındaki, basamakları rüzgardan ve güneşte aşınmış, ahşap bir merdivenle çıkılıyordu üst kata.
Ev sahibimiz Halil Amca, bizi kapıda öyle bir güler yüzle karşıladı ki, içimdeki gurbet korkusu biraz olsun hafifledi. Hele Mustafa ile benim bu yıl ilkokul ikinci sınıfa geçtiğimizi öğrenince gözleri parladı, bizi adeta kendi evlatları gibi sahiplendi.
Cana yakın, gönlü zengin bir adamdı Halil Amca; ilk günden sevmiştim onu.
Kiraladığımız bu yeni yuva iki odacıktan ibaretti, zemini ise tamamen çıplak tahtaydı. Üzerinde her adım attığımızda, sanki ev bizimle konuşuyormuş gibi gıcır gıcır sesler çıkarıyordu.
“Aman oğlum,” demişti anam fısıltıyla, “yavaş basın. Alt katta Halil Amcanız oturuyor, rahatsız etmeyelim.”
Hemen, ses geçirgenliği azalsın diye tahtaların üzerine önce hasırları, onların üzerine de Misli’den getirdiğimiz renk renk kilimleri serdik. Duvar diplerine kerevetlerimizi yerleştirdikten sonra, içleri mis gibi saman dolu duvar yastıklarını da dayadık, odalarımız bir anda sıcacık bir yuvaya dönüştü.
Konakladığımız ahşap evin önünde, göz alabildiğine uzanan, bitimi Karaçay Deresi’ne dayanan oldukça büyük bir bahçe vardı. Evin etrafı, dış dünyadan ayrılmak, mahremiyeti sağlamak için yüksek duvarlarla çevrilmişti. Ama o taş duvarlar bile doğaya yenik düşmüş, baştan aşağı yemyeşil sarmaşıklarla kaplanmıştı. Gizemli bir şatoya benziyordu bizim için.
Eve yerleştiğimizin ertesi günü, içimdeki merak duygusuna daha fazla ket vuramadım. En çok da bahçenin önünde şırıl şırıl akan Karaçay Deresi’ni merak ediyorduk. Kardeşim Mustafa’nın elinden tuttuğum gibi çevreyi keşfe çıktık.
Dere dedikleri şey, aslında koca bir nehir yataydı. Akış alanı o kadar büyüktü ki, suyun azaldığı yerlerde, nehrin tam ortasında irili ufaklı, gizemli küçük adacıklar oluşmuştu. Mustafa’yla o adacıklara bakıp macera planları yapıyorduk.
Karaçay Mahallesi...
Sonraki günlerde sadece nehrin kenarında gezinmekle kalmadık. İlçe kütüphanesinin tozlu kitaplıklarından ve akşamları Halil Amca’yla yaptığımız o tatlı sohbetlerden Osmaniye, Karaçay Mahallesi ve bu deli dolu akan dere hakkında çok kıymetli bilgiler edindim.
On yaşında bir çocuk için devasa bir keşifti bu. Öğrendim ki Karaçay Mahallesi, Osmaniye’nin en köklü, en eski yerleşim yerlerinden biriymiş. Şehrin güneybatısında, adını aldığı bu coğrafyaya can veren derenin kıyısına kurulmuş. Hem tarihi dokusuyla hem de doğal güzellikleriyle adeta Osmaniye’nin kalbiymiş.
Mahallenin en büyük cazibe merkezi ise evimizin önünden geçen o nehir boyunca uzanan mesire alanıymış. Özellikle bu boğucu yaz aylarında hem Osmaniye’nin yerlileri hem de çevre illerden gelen misafirler serinlemek, piknik yapmak ve dağ yürüyüşlerine çıkmak için buraya akın ediyormuş.
Halil Amca bir akşam sigarasından bir nefes çekip, “Siz daha yukarısını görmediniz Mehmet,” demişti gözlerini uzaklara dikerek. “Yukarıda Karaçay Şelalesi vardır ki, dünyada eşi benzeri az bulunur...”
Amanos Dağları’nın en güney ucundaki İslahiye tepelerinden doğuyormuş Karaçay Deresi. Dik yamaçlardan, sarp kayalıklardan aşağıya deli gibi atılırken, tam 25 metre yüksekliğinden dökülen şelaleler oluşturuyormuş.
Rotasına kattığı o eşsiz güzelliği hayal etmek bile beni heyecanlandırıyordu. Nehrin tam 42 kilometresi Osmaniye il sınırları içindeydi ve toplam 70 kilometrelik coğrafi bir serüvenden sonra gidip koskoca Ceyhan Nehri’ne kavuşuyordu. 1954 yılının bu yazında, insanoğlu henüz onun önünü kesmemişti; Karaçay tamamen doğal akışına bırakılmış hırçın bir çocuk gibiydi.
Dağlardan kopup gelen nehir, yalnız su getirmiyordu mahallemize. Kışın o coşkun zamanlarında sürüklediği çalı çırpıları, ağaç dallarını ve odunları, yaz gelip sular çekilince kenarlardaki kumluklara ve o küçük adacıklara bırakıyordu.
Bir gün nehir kenarında durup o kurumuş odunlara baktım. Birden beynimde bir şimşek çaktı kıyıda birikmiş sel odunları hakkında. Toplayabilir miydik kış ayları için?
Akşam yemeğinden sonra: “Baba,” dedim soluk soluğa, “Kış gelmeden derenin kenarındaki, adacıklardaki o odunları toplasak ya? Kışlık yakacağımız olur.”
Babam yüzüme baktı, gözlerindeki o yorgun ama gururlu ifadeyi gördüm. Başımı okşadı, "Olur be Mehmed'im, toplayın bakalım," dedi. Babamın olurunu aldıktan sonraki günlerde Mustafa’yla birlikte işe koyulduk. Gücümüzün yettiği, elimizin ulaştığı ne kadar çalı çırpı, odun varsa nehir kenarından toplayıp evin arkasına yığdık. İçimizi tarif edilmez bir yetişkinlik gururu kaplamıştı; ailemize yardım ediyorduk.
Alıç Ağaçları ve kazanç kapısı...
Güneş, Çukurova’nın üzerine henüz tüm ağırlığıyla çökmemişti ama sıcağın eli kulağındaydı. Takvim yaprakları 15 Ağustos 1954 Pazar gününü gösteriyordu. Sabah kahvaltısının ardından babam, ev halkına helal bir lokma ekmek çıkarabilme umuduyla amele pazarlarının yolunu tutmuştu. Biz ise kardeşim Mustafa ile kendimizi Karaçay Deresi’nin serinliğine atmıştık.
Karaçay, kış aylarının hırçın yağmurlarıyla coşar, yatağına sığmaz bir dev gibi akardı. Fakat yaz sıcağı bastırıp sular çekildiğinde, derenin ortasında ufak ufak adacıklar belirirdi. İşte ilk keşfe çıktığımız o gün, bu topraklarda adeta bir mucizeyle karşılaşmıştık. Suların çekildiği o bakir adacıklarda yabani ağaçlar alabildiğine çiçeklenmiş, hatta meyveye durmuştu.
Gövdesi keskin, sert dikenlerle kaplıydı bu ağaçların. İlkbaharda pembe ve beyaz açan çiçekler, şimdi yerini güneşte parıl parıl parlayan meyvelere bırakmıştı. Kırmızı, turuncu ve sarı renklerdeki bu küçücük taneler öyle canlıydı ki... O renk cümbüşü beni anında aldı; zamanda çok geriye, henüz küçücük bir çocukken doğduğumuz topraklardan, Bulgaristan’daki köyümüz Karagözler’den ayrılmak zorunda kaldığımız o buruk günlere götürdü.
Karagözler Köyü’nün tam ortasından geçen derenin kenarında da tıpkı bunlara benzeyen dikenli ağaçlar yükselirdi. O zamanlar çocukça bir merakla babama sormuştum. Babam saçlarımı okşayıp, “Bunun adı alıçtır oğlum,” demişti. Muşmula ile büyük bir benzerlik gösterirdi bu meyve. Mayhoş, ekşimtırak, damağa yerleşen ferahlatıcı bir tadı vardı; hatta bizim oralarda ona ‘ekşi muşmula’ da derlerdi.
Karaçay kenarında durmuş, o sarılı kırmızılı dallara bakarken zihnimde birden şimşekler çaktı. On yaşındaki bir çocuğun henüz filizlenen ticari zekası uyanıvermişti: “Acaba aile bütçesine katkı sağlamak için bu alıçları toplasak, mahallenin semt pazarında satabilir miyiz?”
Bu fikir içimi ısıttı. Bunu mutlaka denemeliydik. Ama ben bilmediğim, tanımadığım bir işe kulaktan dolma bilgilerle girmek istemezdim. Satışa sunmayı düşündüğümüz bu meyveyi önce kitabına uygun öğrenmeliydim.
Ertesi gün soluğu Osmaniye Halk Kütüphanesi’nde aldım. Ahşap kokulu, sessiz salonun rafları arasında aradığımı bulmam uzun sürmedi. Tozlu, sararmış sayfaların arasında gezinen parmaklarım, aradığım satırların üzerinde durdu. Kitaplar alıcı şöyle tarif ediyordu:
“Alıç, özellikle Akdeniz mutfağında yer alan ve besin değerleri oldukça yüksek olan bir meyvedir. Doğada iklim ve toprak koşullarına karşı en dayanıklı, kanaatkar ve uyum kabiliyeti yüksek bitkilerden biridir. Zorlu şartlara uyum sağlayabilmesi sayesinde Anadolu'nun pek çok yerinde kendiliğinden yetişebilir.
Alıç ağaçları ilkbahar aylarında, genellikle nisan ve mayıs aylarında çiçeklenir. Ana olgunlaşma dönemi eylül ve ekim aylarıdır. Hasat zamanı; ağacın yetiştiği bölgenin rakımına ve iklimine bağlı olarak değişiklik gösterse de en lezzetli ve tam olgunlaşmış hali ağustos ayının ortalarından kasım başına kadar olan dönemdir.”
Sayfaları kapatıp kütüphaneden çıktığımda içim güvenle dolmuştu. Zamanlama tamamdı. Eve dönüp kardeşim Mustafa ile adacıklardaki alıçları toplama konusunda hızla el sıkıştık. Ardından hevesle anama koştuk, planımızı bir solukta anlattık. İçimdeki heyecanla sordum:
“Ana, evde yorgan ipi ve iğnesi var mı?”
Anamın yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi, başıyla onayladı. İzni ve malzemeyi kapınca Mustafa’yla birlikte elimizde kovalarla doğru Karaçay’ın adacıklarına koştuk. Dikenlerin ellerimizi çizmesine aldırmadan, gözümüze en albenili görünen alıçları seçerek kovamızı doldurduk.
Eve döner dönmez iş bölümü yaptık. Meyveleri suyla temas ettirip karartmamak için yıkamadık; anamın verdiği kuru bir bezle her birini teker teker, özenle sildik. Tozundan arınan alıçlar güneşte mücevher gibi parlamaya başladı. Ardından anam devreye girdi. Orta kalınlıktaki pamuklu dikiş ipini yorgan iğnesine geçirdi. Tam 30 alıç alacak uzunlukta hazırladığı iplere meyveleri sırayla dizdik. İpin iki ucunu birleştirip düğümlediğimizde, ortaya kırmızı-sarı tanelerden örülmüş muazzam birer kolye çıkıyordu. İki saatin sonunda masanın üzerinde tam 40 adet alıç kolyesi ışıldıyordu.
Şansımıza bugün Karaçay Mahallesi'nin semt pazarı kuruluyordu. Mustafa’yla ikimiz hemen hazırlığa başladık. İki uzun çubuk bulduk. Her bir çubuğun ucuna beşer tane alıç kolyesi astık; kalanları da özenle sepetimize koyduk.
Pazara adım attığımız an, gözler üzerimize çevrildi. Çocukların, hanımların gözleri çubukların ucunda sallanan renkli kolyelere kayıyordu. Tanesine 10 kuruş demiştik. Öyle ilgi gördü ki, tezgah bile açmamıza gerek kalmadan, sadece pazarın arasında gezinerek bir saat içinde elimizdeki tüm alıçları bitirdik.
Elimizde boş sepetler ve cebimizde ilk alın terimizin karşılığı 400 kuruşla pazar yerinden çıktık. Yol boyunca kendimizce bildiğimiz neşeli şarkıları mırıldanarak, adımlarımızı koşa koşa eve attık. Eve varır varmaz cebimizdeki o gıcır gıcır 400 kuruşu gururla anamın avucuna bıraktık.
Anamın gözlerindeki o gururlu ışıltıyı görmek her şeye değerdi. O gün, Karaçay’ın adacıklarında başlayan bu küçük hikaye, bizim ilk ticari kazancımızdı... Ve biliyorduk ki, arkası mutlaka gelecekti.
Yoksul Ama Yoksun Olmayanlar...
Zaman hızlı akmış, 17 Ağustos Salı günü gelip, çatmıştı. Bu bir haftalık sürede yaşadığımız ortamın sosyal yapısını tanıma fırsatım oldu.
Karaçay Mahallesi, nehir kıyısına sığınmış kendi halindeki insanların, yoksulluğu bir utanç değil de kader ortaklığı gibi göğüslendiği huzurlu bir sığınaktı.
Burada insanlar komşusuna öyle bir güvenirdi ki, çarşıya pazara giderken evlerin kapıları kilitlenmez, sadece ardına kadar çekilirdi.
Büyüklerin bize her fırsatta aşıladığı o yardımlaşma ve dayanışma duygusu, mahallenin sokaklarında adeta elle tutulur bir hal alırdı. Evet, hepimiz yoksulduk; ama hiçbirimiz sevgiye, güvene ve insanlığa dair yoksunluk çekmiyorduk.
Bu gönlü zengin insanların başında da şüphesiz ev sahibimiz Halil Amca geliyordu. Gururumuz kırılmasın, kendimizi onun çatısı altında ezilmiş hissetmeyelim diye babamla konuşup ayda yalnızca 15 lira gibi sembolik bir kira kesmişti.
Daha on yaşındaydım ama Halil Amca ile ailesinin bu asil tavrını ömrüm boyunca unutamayacağımı çok iyi biliyordum. Üstelik Halil Amca bana, 1951 yılının o tozlu pamuk tarlalarında çalışırken toprağa verdiğimiz, acısı yüreğimde hâlâ taze olan Halil dedemi hatırlatıyordu. Tıpkı rahmetli dedem gibi güngörmüş, üstelik okumuş, son derece kültürlü bir adamdı.
1951 yılının o soğuk Mart ayında Bulgaristan’ın Karagözler Köyü’nden fırtınalı bir kış günü başlayan göç hikayemizi, vatanımızdan nasıl kopup buralara savrulduğumuzu dinlediğinde, Halil Amca’nın gözleri buğulanmıştı. O günden sonra bize daha bir sevecen, daha bir kanat geren gözlerle bakmaya başladılar. O ve eşi Ayşe Teyze, bizi sadece kiracı değil, bu topraklarda korunması, sarılıp sarmalanması gereken emanet bir aile olarak gördüler.
Ayşe Teyze de en az kocası kadar Hızır gibi bir kadındı. Bahçesinde gözü gibi bakıp büyüttüğü sebzelerden toplar, salkım salkım domatesleri, çıtır biberleri, taze salatalıkları getirip annemin eline tutuştururdu.
Yine öyle bir gün, kucağında daha önce Yusuf dayımın Morko olarak tanımladığı patlıcanları getirip, verdi anama. Bulgaristan’da bilmediğimiz bu mor yabancı hakkında bilgi vermiş olmalı ki anam mutfağa götürdü; dilim dilim kesti, kızgın yağda nar gibi kızarttı. Kokusu o gıcırdayan tahta odalarımıza yayılırken, anam tabakları önümüze koyup gülümsedi:
“Hadi bakalım aslanlarım,” dedi, “bugün menüde biftek var!”
Biz o patlıcanları her çiğneyişimizde, gerçekten et yiyormuşuz gibi bir lezzet alıyor, anamın bu neşeli yoksulluk oyununa iştahla eşlik ediyorduk.
Bedava Protein Şifası...
Zaten o yıllarda kırmızı et lüksün de ötesindeydi bizim için. 1954’ün Osmaniye’sinde kasap dükkanlarından ziyade, koyunlar, kuzular ve danalar sokak başlarında, meydanlarda kurulmuş çengellerde kesilerek taze taze satılırdı. Parası olan etin en güzel yerini alır, geriye kalan sakatatlar ise parayla satılmaz, ihtiyacı olanlara, isteyenlere seve seve bedava verilirdi.
Sakatat deyip geçmemek gerekirdi tabii. Halil Amca’dan öğrenmiştim; hayvanların kasları dışında kalan tüm o yenebilir iç organları yürek, ciğer, böbrek, dalak, işkembe, koç yumurtası, kuzu gömleği ile ince ve kalın bağırsaklar kocaman birer lezzet ve sağlık deposuydu. Sadece iç organlar da değil; hayvanın baş kısmından çıkan kelle, dil ve beyin; koyunların o meşhur kuyruk yağı; sığır sülalesinin kuyruğundan elde edilen o nefis pöçük eti ve o canım paçalar... Hepsi sakatat sınıfındandı.
Halil Amca bir gün bahçede otururken babama, “Bak komşu,” demişti, “sakatat proteinden yana çok zengindir. Başta D vitamini olmak üzere, yağda eriyen ne kadar vitamin ve faydalı yağ asidi varsa hepsini içinde barındırır. Çocuklara bol bol yedirin.”
Özellikle küçükbaş hayvanların arka ayakları çok daha büyük ve etli oluyordu. Mahalledeki bu cömert düzen sayesinde sakatat yönünden adeta zenginleşmiştik. Bizim gibi dar gelirli bir ailenin protein ihtiyacı, bu sokak kesimlerinden artan ve bedava dağıtılan sakatatlarla eksiksiz karşılanıyordu.
Anam, sakatatın her bir parçasını ziyan etmeden, adeta bir sanatçı gibi değerlendirmeyi çok iyi bilirdi. Sabahları daha güneş Karaçay Deresi’nin üzerine doğmadan, evde nefis bir kokuyla uyanırdık. Anam mutfakta ayak paça çorbası hazırlıyor olurdu. Küçükbaş hayvanların, bilhassa o taze kuzuların ayaklarını ocaktaki ateşte tütsüler, titizlikle temizler, saatlerce kaynatıp ardından tam kıvamında terbiye ederdi. Sabahları o gıcırdayan tahtaların üzerine kurulan sofrada, bu çorbayı adeta şifa niyetine tas tas içerdik. İçindeki o yapışkan yapının, yani jelatinin kemiklerimize, sağlığımıza ne kadar faydalı olduğunu zamanla daha iyi anlayacaktık.
Hatta bir keresinde çorbayı sofrada biraz fazla bekletmiştik de içindeki o suyun, soğudukça katılaşıp jöle gibi donuk bir kıvama geldiğini görüp şaşırmıştım. Sorduğumda Halil Amca gülerek anlatmıştı bunun sırrını: Bu donma, o hayvanın dağlarda, yaylalarda tamamen doğal beslendiğinin en büyük kanıtıydı. Doğal beslenen hayvanların kolajen yapısı çok güçlü olurdu ve bu güçlü yapı, çorbanın suyuna yüksek oranda jelatin olarak geçerdi. Biz o yoklukta, aslında en doğal, en şifalı besinlerle büyüme şansını yakalıyorduk.
Antik Şehir Osmaniye...
Ben Mehmet. Attığı her adımda bastığı toprağın köklerini merak eden, gittiği her yerle bir olmak, bütünleşmek isteyen on yaşında bir çocuk...
Benim için yeni bir şehre gelmek, sadece başını sokacak bir dam bulmak demek değildi. O yüzden buraya ayak basar basmaz yaptığım ilk iş, zihnimi ve hayallerimi besleyecek o yeri, Halk Kütüphanesi’ni fellik fellik aramak oldu. Okumalıydım, bu yeni yurdun neyin nesi olduğunu öğrenmeliydim.
Kütüphane tozlu raflarıyla beni karşıladığında, sayfaların arasında Osmaniye’nin koca tarihi önüme seriliverdi. Henüz bir il değildi Osmaniye; Adana’nın o sıcak, pamuk ve toprak kokan kalabalık bir kazasıydı. Ama kitaplar onun asıl kimliğini fısıldıyordu bana.
Burası Milattan Önce 3000 yılından başlayarak onlarca beyliğin, krallığın ve koca devletlerin egemenliğine girmiş, Yukarı Çukurova’nın Ceyhan Havzası içinde "Kaleler Şehri" diye nam salmış efsanevi bir yerdi.
Anadolu’nun hem stratejik hem de tarihi açıdan en hareketli, en barut ve bereket kokan noktalarından biriydi burası. "Kaleler Şehri" denmesi boşuna değildi; Ceyhan Havzası’nın can veren bereketi ve devletleri birbirine bağlayan geçit yollarının tam üzerinde kurulmuş olması, onu tarih boyunca herkes için vazgeçilmez kılmıştı. Hititlerden bugüne uzanan bu topraklarda muazzam, ucu bucağı görünmeyen bir tarih katmanlaşması vardı.
İlk Çağ’da Hititler, Asurlular ve Persler bu ovaya gelmiş, bölgenin erken dönem mimarisinde ve tarım kültüründe silinmez izler bırakmışlardı. Kütüphanedeki kitaplarda okurken gözlerimi büyüten Karatepe-Aslantaş, Geç Hitit dönemine ait dünyaca ünlü bir yerdi; orada Fenike ve Hitit hiyerogliflerinin yan yana durduğu çift dilli o muazzam yazıtlar yükseliyordu.
Klasik Dönem’de ise Roma ve Bizans İmparatorlukları gelmiş, özellikle orduların geçiş ağlarını ve savunma hatlarını tahkim etmek için burayı koca surlarla örmüşlerdi. Kastabala Antik Kenti, o devasa sütunlu caddesi ve tiyatrosuyla Roma’nın eski görkemini gözlerimin önüne getiriyordu.
Sonra İslamiyet ve Türk hakimiyeti başlamıştı; Abbasilerle açılan kapı, Selçuklular ve ardından Dulkadiroğulları Beyliği ile genişlemiş, nihayetinde Osmanlı İmparatorluğu’nun mührüyle perçinlenmişti. Türklerin fethinden çok önce ise bu koca bölgeye "Kilikya" derlermiş.
Osmaniye’yi böylesine özel, böylesine iştah kabartan bir yer kılan şey sadece toprağının bereketi değildi elbet. O, arkasını Amanos Dağları’nın heybetli eteklerine yaslayarak İç Anadolu’yu, Çukurova’yı ve Orta Doğu’yu birbirine sımsıkı bağlayan geçit vermez bir "kapı" vazifesi görüyordu.
İşte tam o kapının ağzında, Çukurova’nın girişini bir şahin gibi kontrol eden, sarp kayalıklar üzerine kurulu o devasa, korkusuz savunma yapısı yükseliyordu: Toprakkale Kalesi.
Sancaktan Kazaya, Ovadan Dağa...
Kütüphanenin serinliğinde sayfaları çevirdikçe yakın tarihin izlerine dokunuyordum. Osmaniye yöresi, daha dün denecek bir zaman önce, 19. yüzyılın sonlarında Adana İlinin Cebelibereket Sancağına bağlı küçük bir kasaba olarak yönetilmişti. Sonra o kara günler gelmişti...
23 Aralık 1918’de Fransızlar tarafından işgal edilmişti bu topraklar. Ama bu ovanın insanı boyunduruk kabul eder miydi? Gösterdiği şanlı, destansı direniş ve Ankara Hükümeti’nin masadaki kararlı baskısıyla, Fransızlar 20 Ekim 1921 Ankara Antlaşması’nın ardından, 29 Aralık 1921’de arkalarına bakmadan Osmaniye’yi terk etmek zorunda kalmışlardı.
7 Ocak 1922’de ise şehir bütünüyle işgalcilerin kirli ellerinden kurtulmuştu. İşte bu yüzden Osmaniye’nin resmî kurtuluş tarihi, her yıl göğüsler kabararak kutlanan 7 Ocak günüydü.
Cumhuriyet’in kuruluşunun o ilk heyecanlı yıllarında, eski sancaklar birer birer vilayet haline dönüştürülürken Cebelibereket sancağı da il yapılmış ve Osmaniye bu yeni ilin parlayan merkezi olmuştu. Fakat feleğin çarkı hızlı dönüyordu; Cebelibereket ili 1933 yılında lağvedilince, bizim canım Osmaniye de unvanını kaybedip bir kaza merkezi olarak yeniden Adana iline bağlanmıştı.
Biz şimdi işte bu eski vilayetin, yeni kazanın sokaklarındaydık. Burası dünyanın en verimli ovalarından biri olan Çukurova deltasıydı. Bir tarafı uçsuz bucaksız deniz, diğer tarafı ise göğe tırmanan dağlarla kuşatılmıştı.
Başımızı kaldırıp baktığımız o heybetli Toroslar, burayı İç Anadolu’nun o bizi tir tir titreten kara ikliminden koruyan dev bir kalkan gibi dikiliyordu.
Yukarı Çukurova’nın Ceyhan havzasındaki bu bereketli topraklar, tarımsal açıdan bu memleketin can damarıydı. Pamuğun yanı sıra, giderek bütün ülkenin yer fıstığı ambarı haline geliyordu. Biz de zaten bir yıl önce o ambarlarda, yer fıstıklarının arasında az ter dökmemiştik.
Osmaniye, yeryüzü şekilleri bakımından da benim gibi meraklı bir çocuk için ender, hayranlık uyandırıcı bir coğrafyaydı. Arazinin eğimi, bulunduğumuz güney düzlüklerinden itibaren kuzeye ve doğuya doğru gittikçe dikleşiyor, göğe doğru yükseliyordu.
Deniz yüzeyinden tam 118 metre yükseklikte konumlanmış bu şehir; iklimi, toprağın rengi ve gürül gürül akan su kaynakları bakımından insanların yerleşmesi, kök salması için yaratılmış bir cennet gibiydi.
Batı kesimlerinde Adana ovasının o alabildiğine uzanan düzlükleri uzanıyorken; kuzeyinde, daha 1951 yılında Elbistan yollarından gelirken kamyon kasalarında o amansız soğuğunu yiyerek zorlukla geçtiğimiz Amanos Dağları, yani bizim bildiğimiz adıyla Gâvur Dağları dikiliyordu. Kuzeybatısında Toros Dağları birer dev gibi sıralanırken, doğusunda Dumanlı, Düldül ve Tırtıl dağları göğü deliyordu.
Yörenin tarih boyunca böyle stratejik, böylesine hayati bir konum kazanmasında o geçit vermez Toros geçitlerinin rolü büyüktü. Çukurova’ya batı tarafından girmek ya da buradan çıkmak ancak dağların bağrını yaran o dar geçitleri kullanmakla mümkündü.
Kütüphanedeki haritada parmağımla takip ediyordum o yolları: İlki meşhur Gülek Boğazı’ydı, ikincisi Sartavul geçidiydi, üçüncüsü ise Çakıt Vadisi’ni takip eden ve pek çok yerde ancak kapkara tünellerle demiryolu ulaşımına imkan sağlayan o ürkütücü Horoz Geçidi’ydi...
Çukurova’ya doğu tarafından, yani bizim geldiğimiz taraftan girebilmek için ise Gâvurdağı yolculara sadece iki yerde geçit veriyordu. Bunlardan birisi güneybatıdaki Belen Geçidi, diğeri ise bizim Osmaniye’ye oldukça yakın olan kuzeydoğudaki Aslanlıbel Geçidi’ydi.
Bu Aslanlıbel Geçidi öyle bir yerdi ki, tarih boyunca dünyayı gezen bilim adamları, coğrafyacılar ona hayran kalmış; kitaplarında orayı “Amanos’un Kuzey Geçidi”, “Darius Geçidi”, “Billali Geçidi”, “Bahçe Geçidi”, “Arslan Boğazı” ve hatta “Amanos Kapıları” gibi koca koca isimlerle anmışlardı.
İşte bu dağlık ve ovalık coğrafi yapı, en eski zamanlardan beri burada yaşayan insanların sosyal ve kültürel gelişmesini de derinden etkilemiş, iki farklı dünya yaratmıştı. Dağlık kesimde yaşayan o eski insanlar, kendilerini düşmanlardan kolaylıkla savunabilmek ve saklanabilmek için o sarp kaleleri inşa etmişlerdi.
Erişilmesi güç, uçurumlara komşu sarp kayalıklarla çevrili birer sığınaktı o kaleler. Derebeyleri, eşkıyalar o heybetli dağlara yerleşirken; memurların, tüccarların ve bizim gibi ekmek peşindeki işçilerin yaşadığı ovalık kesimde ise büyük şehirler kurulmuş, nehirler gibi akıp gelişmişti.
Şimdi ben, on yaşındaki Mehmet, babamın arkasında bu kocaman ovanın sıcağını göğüslüyordum. Heybemde okuma yazma bilmenin gururu, cebimde "On üzerinden On" yazan karnem ve aklımda Halk Kütüphanesi'nden kaptığım koca bir tarih vardı.
Misli'nin o plastik leğeninde kaplumbağa azmiyle bilediğim irademle, şimdi bu "Kaleler Şehri"nin bereketli toprağına bakıyordum. Göç bizim kaderimizdi belki ama bu sefer bu kaleli, dağlı ovada kendi şansımızı yaratmaya, bu topraklara yeni bir harf düşmeye hazırdık.
Toprağın Altındaki Sarı Çiçekler...
Tam iki gündür, 18 Ağustos 1954 Çarşamba'dan beri, Toprakkale kasabasının uçsuz bucaksız yer fıstığı tarlalarında, güneşin alnında günübirlik işçi olarak ter döküyoruz. Bu işlerin yazılı olmayan, sert bir kuralı vardı: Çalıştığın tarlada hasat bittiği an, işin de biter. Patronun sahadaki gözü kulağı olan, buraların deyimiyle "Elçi" ya da "Çavuş", o birkaç günde kimin nasıl çalıştığına çok dikkat eder. Çalışmasını, elinin çabukluğunu beğenmediği adama bir daha yeni iş vermez, bir sonraki kamyona bindirmez.
İşte bu yüzden, o kavurucu Çukurova sıcağında Mustafa da ben de anamla babamın adımlarına ayak uydurmaya çalışıyor, canla başla didiniyorduk.
Boş kaldığımız o kısa dinlenme anlarında, kütüphanede okuduğum kitaplardan aklımda kalanları düşünüyordum. Meğer bizim şu an toprağın çamurundan çekip çıkardığımız yer fıstığının ne uzun, ne acayip bir yolculuğu varmış!
Kökeni ta Amerika kıtasına dayanan bu sarı çiçekli bitki, dünya yeni keşfedildiğinde Portekizli gemiciler tarafından 16. yüzyılda gemilerle önce Avrupa’ya getirilmiş. Oradan Afrika ve Asya kıtalarına yayılmış, en son da Pasifik adalarına kadar ulaştırılmış.
Baklagiller familyasından olan, tek yıllık ve yazlık bu bitki, aslında çok değerli bir yağ kaynağıymış. Bizim bildiğimiz bezelye, bakla ve fasulye ile akraba sayılsa da onlardan çok mühim bir yönüyle ayrılıyormuş: Yer fıstığı, meyvelerini gökyüzüne doğru değil, toprağın derinliklerinde, karanlıkta meydana getiriyor.
İşin en zor, en ustalık gerektiren kısmı da buradaydı işte. Toprağın içindeki o kabuklu meyvelerin, hiçbir hasar görmeden, kırılmadan toprak dışına çıkarılması gerekiyordu. Eğer fıstıklar toprakta kalır ya da ezilirse Dayıbaşı anında kaşlarını çatardı. Ailece, o yer altı meyvelerine narin birer bebek gibi davranıyor, zarar görmemeleri için azami özeni gösteriyorduk. Tek bir amacımız vardı: Elçinin gözüne girmek ve sonraki tarlalarda da işi garantilemek.
Bu tarlada hepimizin birer ederi vardı. Günlük ücret, yani yevmiye, anam ve babam için 2'şer liraydı. Kardeşim Mustafa ile benim içinse 1'er lira uygun görülmüştü. Dört boğaz çalışıyorduk ama akşam olunca ailemizin cebine günde toplam 6 Lira girecekti. İş sürdüğü sürece bu para bizim can suyumuzdu.
Çukurova’nın Ekmek Haritası...
Düşünüyorum da ekonomik yönden, o taş evimizin odalarında üşüdüğümüz Niğde’nin Misli Köyü’ne göre şimdi çok daha iyi bir konumdaydık. Evet, yine başkasının toprağında terliyorduk ama en azından başımızı sokacak, akşamları sığınacak kiralık da olsa bir evimiz vardı. Bizi evladı gibi gören, koruyup kollayan Halil Amca gibi bir dünya iyisi ev sahibine denk gelmiştik.
Tarlada olmadığım, işin durduğu o kıymetli boş zamanlarımda ayaklarım beni hemen Osmaniye Halk Kitaplığı’na götürüyordu. Kitapların sayfalarını çevirdikçe, içine düştüğümüz bu coğrafyayı daha iyi tanıyordum. Öğrendiğime göre Osmaniye’nin yaklaşık 30 kilometre kuzeydoğusunda kalan Düziçi (ki 1951’in o amansız kışını oranın Yeşilova Köyü’nde geçirmiştik), 15 kilometre batısındaki Toprakkale ve 45 kilometre kuzeyindeki Kadirli, adeta birer mevsimlik işçi yatağıydı. Buralar, hasat zamanı geldiğinde çevre illerden gelen günübirlik işçilerle dolup taşardı.
Türkiye’nin gerçek anlamda yer fıstığı ambarı Osmaniye’ydi. Ama bu cömert topraklar sadece fıstık vermiyordu; ilçeleriyle birlikte domates, biber, turp, karpuz ve kavunun da memleketiydi burası. Özellikle içinde bulunduğumuz Ağustos ayının ikinci yarısı ile Eylül ayı, tarım işçisinin altın çağıydı. Tarlalarda mahsul dökülür, her yerde harıl harıl çalışacak insan aranırdı.
Kasabanın merkezinde, sabahın köründe kurulan günübirlik işçi pazar yerleri olurdu. Babam her sabah o pazara gidip kulak kabartır, ağaların adamlarını dinlerdi. İşte üç gün önce, o pazardaki uğultunun arasında Toprakkale’deki yer fıstığı tarlaları için işçi arandığını öğrenmiş, vakit kaybetmeden Elçi ile el sıkışmıştı.
Şimdi düzenimiz oturmuştu. Elçinin o arkası açık, rüzgarlı işçi kamyonu bizi her sabah tam 06:30’da mahallenin belirlenen o köşe başından alıyor, akşamın yatsı ezanında yine aynı yere, toz toprak içinde bırakıyordu.
Yorucu muydu? Çok yorucuydu. Ama kamyondan indiğimizde, akşam ezanı okunurken Karaçay’ın serinliği yüzümüze vuruyor ve biz geceleri çadırlarda değil, kendi evimizde, kilimlerimizin üzerinde uyuyabiliyorduk. Dokuz yaşındaki yüreğim için dünyadaki en büyük lüks, akşam olunca o gıcırdayan tahta merdivenlerden çıkıp yuvamıza sağ salim dönebilmekti.
ALTINCI BÖLÜM
Yeni Okul, Eski Çarıklar...
17 Eylül 1954 Cuma günü de hayatımın en heyecanlı, aynı zamanda en burkulan günlerinden biriydi. Karaçay’daki evimize en yakın okul olan Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu’nun kapısından içeri adımımızı atmıştık. Bu kez okula ikinci sınıf öğrencisi olarak kaydımız yapılırken başımızda, o her şeye yetişmeye çalışan dağ gibi babamız da vardı. Bulgaristan'dan göçtüğümüzden beri resmi işlerde hep bir yanımız eksik kalırdı ama bu defa babam elimizden tutmuştu.
Babam, okulun başöğretmeninin karşısında ceketinin önünü ilikleyip boynunu bükerek hikayemizi anlattı. O vakur ama çaresiz ses tonu hâlâ kulaklarımda... Neyse ki Başöğretmen halden anlayan bir adamdı; bize hiç zorluk çıkarmadan kaydımızı yaptı.
Mustafa ve benim için ikinci sınıf öğrencisi olarak yeni bir defter açılıyordu. 20 Eylül Pazartesi günü ise ders zili çalmış, 1954-55 Eğitim ve Öğretim Yılı resmen başlamıştı.
Gelgelelim, derslerin başladığı o ilk pazartesi günü okula gittiğimizde içimizi bir mahcubiyet kapladı. Sınıftaki çocukların üzerinde gıcır gıcır önlükler, ayaklarında parıl parıl kunduralar vardı. Bizim ise üzerimizde önlüğümüz yoktu; ayağımızda ise babamın elleriyle diktiği çarıklar vardı. Üstelik sığınacak tek bir arkadaşımız bile yoktu yanımızda. Hepsi, birinci sınıfı birlikte okuduğumuz o uzak Misli Köyü’nde kalmıştı.
Sınıfa girip oturduğumuzda, ayağımızdaki o kaba deriden çarıklar hemen sınıf arkadaşlarımızın ilgisini çekti. Kimi merakla bakıyordu, kimi ise fısıldaşarak alaylı bakışlar ve kırıcı sözlerle bizi süzüyordu. Dokuz yaşındaki bir çocuk için o alaycı gülüşler, kalbe batan küçük dikenler gibiydi. Biraz üzgün, biraz da ne yapacağını bilemez bir şaşkınlıkla başladık yeni ders yılına.
Unutulmaz Minnet Duygusu...
İlk dersimize giren sınıf öğretmenimiz Emel Hanım'ın gözünden kaçmamıştı bu durum. Ayağımızdaki çarıklar, önlüğümüzün olmayışı ve mahzun duruşumuz onun da dikkatini çekmiş olmalı ki, teneffüste gidip durumu Başöğretmen’e anlatmış. Çok geçmeden, okul hademesi gelip kardeşimle beni Başöğretmen’in odasına çağırdı. Korkarak, parmak uçlarımızda girdik o büyük odaya. Başöğretmen bizi şefkatle karşıladı, masasının önündeki sandalyeleri gösterdi. Ayağımızdaki çarıklara bakıp, sesini yumuşatarak:
“Çocuklar,” dedi, “artık çarık giyme dönemi geçti. Şehir yerinde okula böyle gelinmez.” Önüme baktım, çarığımın sarımını parmağımla kurcalarken kısık bir sesle doğrusunu söyledim: “Öğretmenim, bizim kundura alacak hiç paramız yok ki…”
Eski öğrencilerin fısıltılarından adının Ahmet olduğunu öğrendiğim Başöğretmen sustu. Gözlerindeki o derin şefkati gördüm. Belli ki hemen ardından Okul Aile Birliği’ni devreye sokmuştu. Çünkü sadece iki gün sonra, bize yepyeni siyah önlükler, defterler, kalemler ve en önemlisi de ayaklarımıza tam oturan gıcır gıcır ayakkabılar teslim edildi.
1950’li yıllarda Okul Aile Birlikleri, şimdiki gibi sadece toplantı yapılan yerler değil; bizim gibi fukara çocuklarının eksiklerini tamamlamayı, onları akranlarının karşısında mahcup etmemeyi kendine kutsal bir görev edinmiş kurumlardı.
O gün o odada yapılan iyiliği, bana uzatılan o eli ve hissettiğim o derin minnet borcunu ömrüm boyunca hiç unutmadım. Yıllar sonra kendim de bir öğretmen olup kürsüye çıktığımda, gözlerim hep sınıfın en arkasında, boynu bükük duran o fukara çocuklarını aradı. Geçmişte benim gibi olan her öğrencimi canımla, kanımla kolladım; çünkü ben o Cumhuriyet okulunun merhametiyle büyümüştüm.
Bu başarmanın, hayata tutunmanın özünde, o günlerde bulabildiklerimizle yetinmeyi, elimizdekiyle mutlu olmayı öğrenmiş olmamızın çok büyük bir payı vardı. Okulda alay konusu olan o çarıklar da bunlardan biriydi.
Çarık, bizim için sadece bir ayakkabı değil, geçmişimizin bir parçasıydı. Bulgaristan’daki köyümüz Karagözler’de, ayaklarımızı taşın, toprağın, soğuğun dış etkilerinden korumak için hep büyükbaş hayvan derilerinden yapılmış çarıklar kullanırdık. Biz çocukken çarık dışında başka bir ayakkabı türü bilmezdik bile.
Öyle sıradan bir şey de değildi çarık; usta ellerde şekillenirdi. Pahalı ve kaliteli olan çarıklar, ustaları tarafından iyi terbiye edilmiş manda ve sığır derisinden dikdörtgen biçiminde kesilirdi. Sonra bu deri, topuğu da tamamen kapatacak biçimde ayağa sarılır ve kenarlarından açılan deliklerden geçirilen deri iplerle, yani sırımlarla bileğe bağlanarak oluşturulurdu.
Doğru derilerle yapılan bir çarık; yemeniye, sandala ya da kunduraya kıyasla hem çok daha ekonomik, hem katbekat dayanıklı, hem de sağlık yönünden ayakları hiç terletmemesi gibi nedenlerle her mevsimde giyilen muazzam bir ayakkabı türüydü.
Çok eski tarihlerden beri Türkler, İranlılar, Gürcüler ve diğer Kafkas ulusları tarafından ana ayakkabı olarak kullanılmıştı. Tanrı Dağları’ndan Ural İdil bölgesine, Anadolu’dan ta Şap Denizi (Baltık Denizi) ile çevrili o devasa coğrafyaya kadar, bu topraklarda yaşamış yüzlerce topluluğun ortak giyim eşyası, bir nevi ortak hafuzasıydı.
Kışın kar yağışının yoğun olduğu bölgelerde geniş yapısıyla karın üzerinde batmadan yürümeyi sağlar; yazın ise özellikle ekin-hasat döneminde ve o ağır harman işlerinde ayağı rahat ettiren, hafif ve kıvrak yapısıyla köylünün can dostu olurdu.
Ancak Türkiye’ye göç ettikten sonra babam eski kalitede büyükbaş hayvan derisi bulmakta çok zorlanmıştı. Bu yüzden, sırf çocuklar yollarda yalın ayak kalmasın diye eline geçen her türlü deri ve posttan çarık yapmaya, bizi idare etmeye çalışıyordu.
1950’li yıllar, çarığın Türkiye genelinde, özellikle de köylerde son kez yaygın olarak kullanıldığı dönemlerdi. Bizim okula başladığımız o günlerde, gelişen teknolojiyle birlikte çarık üretimi yavaş yavaş tarihin tozlu sayfalarına karışıyordu. Artık İstanbul’daki Beykoz Kundura Fabrikası’nın harıl harıl ürettiği o sert, siyah kunduralar, yüzyıllardır toprağa basan çarığın yerini almaya başlamıştı.
Ayağımdaki o yeni kunduralarla Cumhuriyet İlkokulu’nun bahçesinde koşarken, arkamda bıraktığım o sırımlı çarıkları ve bizi buralara taşıyan o eski dünyayı içimde bir yerlerde hep saklayacağımı biliyordum.
Akıncı Ailesinin Yeniden Doğuşu...
Takvim yaprakları 31 Ocak 1955 Pazartesi gününü gösterirken birinci dönem karnelerimizi almış, 1 Şubat Salı günü de 15 günlük sömestr tatiline çıkmıştık.
İlkokul ikinci sınıfa büyük bir mahcubiyetle başladığımız Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu’nda kardeşimle ben, tüm o imkansızlıklara, çarıklarımıza ve önlüksüz günlerimize inat sınıfın en iyi öğrencileri olmuştuk işte!
Olmuştuk, çünkü olmak zorundaydık. Bu hırçın hayata tutunabilmek, öksüz kalmış birer fidan gibi savrulduğumuz bu Anavatan topraklarında derin kökler salabilmek için başarıdan başka hiçbir tutunacak dalımız yoktu.
Karnelerimizle eve dönerken, bir anda zamanda geriye, doğduğum köy Karagözler'e gittim.…Karagözler’den kalbimizde derin yaralarla, ama içimizde sönmeyen bir ümitle, gönüllü olarak ayrılıp serbest göçmen statüsüyle Anavatan’a sığındığımız o meşakkatli yolculuğun üzerinden tam dört yıl geçmişti. Dile kolay, koca dört yıl…
Geride bıraktığımız her bir gün, bitmek bilmeyen fırtınalarla, yoklukla ve ekmek kavgasıyla yoğrulmuş oldukça zorlu bir imtihandı bizim için.
Yine de tüm bu cefanın ortasında mutlu sayılırdık. Sayılırdık çünkü kardeşim Mustafa ve ben, bu topraklara ilk ayak bastığımızda yalınayak başıkabak da olsak, nihayet önümüze serilen o kutsal okuma olanağına kavuşmuştuk.
Üstelik sadece okumakla kalmamış, öğretmenlerimizin gözdesi, parmakla gösterilecek kadar başarılı öğrenciler olmuştuk.
Hayatı boyunca sevgisini pek belli etmeyen, yüzü nadiren gülen ve kendisine göre oldukça katı, sarsılmaz kuralları olan babam, eve gelip karnelerimizi masanın üzerine serdiğimizde durup bize baktı. O sert çehresinin ardındaki buzların eridiğini hissettim. Belki de hayatımızda ilk kez, eğilip ikimizi de şefkatle öperek kutladı. Gözleri parıldıyordu. Ardından, sesindeki o titremeyi gizlemeye çalışarak:
“Hep böyle olun çocuklar,” dedi. “Böyle başarılı olun ki; ben dışarıda taş taşır, tırpan sallar, dağlarda odun kırarken sizin bu başarılarınızı düşünerek güçleneyim, yorgunluğumu unutayım.” Babamın bu sözleri, sırtımıza giydiğimiz en sıcak paltodan daha çok ısıtmıştı içimizi...
Kara Kışa Kafa Tutan Nergisler...
Tam da o günlerde, Şubat ayından gün alınırken, Çukurova’nın o sert kışını bir anda ılık bir bahara çeviren nergis çiçekleri, toprağın altından başlarını uzatıp etrafa kokular saçmaya başlamıştı.
Adana, Mersin, Osmaniye ve Kahramanmaraş gibi güney şehirlerinde nergis, sadece bir çiçek değil, kış ortasında fukaranın evine ekmek götüren asil bir geçim kaynağıydı.
Halk Kütüphanesi’nin o çok sevdiğim kokulu rafları arasında gezinirken, bir kitabın sayfalarında rastladığım şu paragraf zihnime adeta çivi gibi çakılmıştı:
“Nergis çiçeği, insanın yeniden doğma isteğini ve içindeki sessiz değişimi anlatır. Toprağın içindeki uzun bekleyişten sonra bir anda belirmesi, kişinin kendi hayatında da ağır ağır biriken dönüşümlere işaret eder. Bu yüzden birçok kültürde umut, tazelenme ve hayata yeniden tutunma duygusuyla anılır.”
1 Şubat 1956 Çarşamba günü öğleden sonra girdiğim Halk Kütüphanesi raflarından aldığım kitaptaki bu satırları okurken gözlerim dolmuştu. Bu betimleme, Bulgaristan’ın soğuğundan kaçıp Çukurova’nın sıcağında filizlenmeye çalışan bizim Akıncı Ailesi’ni, yani bizi anlatıyordu.
Biz de o nergis soğanları gibi toprağın altında karanlıkta beklemiş, şimdi ise Anavatan güneşinin altında asaletle başımızı göğe kaldırıyorduk.
Kardeşim Mustafa 10, ben ise 11 yaşına girmiştim. Şubat tatilinin ikinci günü, Karaçay kıyılarında ve ulu Torosların eteklerinde, kendi kendine açan o nergisleri toplayıp satabilirdik. Bu hem içimizdeki umudu tazeleyecek bir macera hem de aile bütçemize karınca kararınca katkı sağlayacak bir ekmek kapısı demekti.
Perşembe sabahı, anamın hazırladığı o şifalı paça çorbasıyla kahvaltımızı yaptıktan sonra, vakit kaybetmeden yola koyulduk. Mustafa ile el ele verip Karaçay Deresi’nin şırıl şırıl akan sularını geçtik; karşı kıyıya, heybetli Toros Dağları’nın eteklerine doğru tırmandık.
Umudun ve sıradışı güzelliklerin çiçeği...
Sınıf öğretmenimiz, günlerden bir gün, Osmaniye’nin doğasını anlatırken, “Nergis, diğer bilinen adı ile Fulya, sıra dışı güzelliğin çiçeğidir çocuklar,” demişti.
En az görüntüsü kadar büyüleyici olan o keskin, tatlı kokusu, yanından gelip geçen herkesi adeta kendinden geçirirdi. Öyle ki, nergisin o narin kokusunu içine çeken, eskilerin tabiriyle biraz mürekkep yalamış, okumuş yazmış insanlar, çiçeklerin dilini şu zarif dizelerle kağıda dökerlerdi:
“Nergis der ki ben nazlıyım Sarp kayalarda gizliyim Mavi donlu gök gözlüyüm Benden ala çiçek var mı?”
Gerçekten de öyleydi. Dağların o sarp, kuytu kayalıklarının arasında, yeşil incecik sapların ucunda sarı-beyaz gözleriyle bize bakan nergisleri bulduk. İkindi vaktine kadar, parmaklarımız soğuktan hafifçe sızlayana kadar durmaksızın topladık.
Kucağımız dolusu nergisle birlikte eve dönüp hızlıca bir şeyler atıştırdıktan sonra, kardeşimle birlikte o mis kokulu çiçekleri özenle ayırıp küçük, düzgün demetler haline getirdik. Ardından vakit kaybetmeden, Karaçay Mahallesi Semt pazarı'na doğru yürüyüşe geçtik. Yol boyunca, karşımıza çıkan pazardan dönenlere , o narin demetlerin her birini 10 kuruştan satmaya başladık.
O yıllarda, fırından alınan kocaman, sıcacık 900 gramlık bir somun ekmeğin 40 kuruş olduğu zamanlardı. Her ne kadar bizim evde ekmeğimizi anam sacın üzerinde kendi elleriyle yapıyor olsa da, evin tuzu, şekeri, gaz yağı gibi diğer zarunlu giderleri için sıcak paraya ihtiyacımız büyüktü. Yolun sonuna geldiğimizde tam 8 demet nergis satmış, avucumuzun içinde iki ekmek parası olan 80 kuruşu biriktirmiştik. Alıçlardan sonra, bu ikinci ticari kazancımız olmuştu.
Kendi kazandığımız parayla aile bütçesine katkı sağlamak, on ve on bir yaşındaki iki çocuğun göğsünü gururla kabartan tarifsiz, muazzam bir duyguydu.
Cuma günü aynı hevesle yeniden çıktık yola. Bu kez şansımız daha da yaver gitti; tam 10 demet nergis 100 kuruş kazanarak evimizin yolunu tuttuk.
Eve girdiğimizde, anam mutfakta her zamanki gibi önlüğünü bağlamış, tahta teknenin başında ekmeklik hamur yoğuruyordu. Alnından süzülen ter damlalarını görerek yanına yaklaştım. Avucumu açtım ve o gün dağlardan söküp kazandığımız parayı, o parıl parıl parlayan 100 kuruşu anamın unlu ellerinin arasına bıraktık. Bir bakıma, evimizin o cefakar kraliçesini kendi emeğimizle ödüllendirmiştik.
Anamın yüzünde açan, o nergislerden daha güzel tebessümü gördüğümüzde, Mustafa’yla birbirimize bakıp kendimizle bir kez daha gurur duyduk. Biz artık bu topraklarda sığıntı değil, alın teriyle filizlenen gerçek birer Akıncı’ydık.
Portakal Kokulu Rüzgâr...
1 Şubat 1955 Salı...Takvim yaprağındaki bu tarihi hiç unutmayacaktım. Çünkü o gün Osmaniye, üzerine giydiği o bembeyaz ve sapsarı kır elbisesiyle beni öyle bir karşılamıştı ki, heyecandan kalbimin sol tarafımda hırsızlama bir tıkırtı başlamıştı.
Sırtımızı Amanos Dağları’nın o devasa, heybetli gölgesine dayamıştık. Anamın hep anlattığı, türkülerini dinleyerek büyüdüğümüz Dadaloğlu’nun, o yiğit Cerenlerin yurduydu burası. Henüz on bir yaşındaydım, boyum topraktan yeni yeni yükseliyordu ama gözlerimi alabildiğine uzanan ovalara çevirdiğimde kendimi dünyanın en zengin insanı gibi hissediyordum.
Kışın tam ortasındaydık ama Osmaniye’de kış, baharla gizlice söz kesmiş gibiydi. Dağların eteklerinden aşağıya doğru esen rüzgâr, yüzüme çarptığı an gözlerimi kapattım. Derin bir nefes çektim içime.
"Abi, kokuyu alıyor musun?" diye fısıldadı kardeşim.
Almaz mıydım? Portakal çiçeklerinin o insanı sarhoş eden, baygın kokusu havaya karışmıştı. Portakal kokusuna, topraktan başını yeni uzatmış nergislerin ve kırları bir gelinlik gibi süsleyen papatyaların kokusu da eşlik ediyordu.
"Hadi," dedim kardeşimin elini tutarak, "Nergislerle papatyalar bekler. Nergislerin anlamı paradan çok daha büyüktü. Onların o narin gövdeleriyle soğuğa kafa tuttuğunu gördükçe, hayata daha sıkı tutunmam gerektiğini anlıyordum. Onlar benim gizli umudum, her sabah yeniden başlama gücümdü.
Papatyaların Özgürlüğü...
Nergisler bana umudu fısıldarken, kırları kaplayan o arsız papatyalar bambaşka bir şey öğretiyordu: Özgürlüğü ve kendine güvenmeyi.
Papatyalar çok tuhaf çiçeklerdi. İnsanın karşısına her an, her yerde çıkabilirlerdi ama asla esareti sevmezlerdi. Canlarının istemediği, sıkış tıkış yerlerde büyümezlerdi. Özgürce başlarını göğe kaldırabilecekleri, alabildiğine çoğalabilecekleri geniş alanları seçerlerdi kendilerine. Onların bu dik duruşunu, gururunu çok seviyordum. En çok da Karaçay Deresi’nin kenarında, şırıl şırıl akan suyun melodisine kapılarak rüzgârda salınırken, sanki bana, "Kimseden korkma Mehmet, bak biz ne kadar özgürüz, sen de özgürsün" der gibiydiler.
Okulda birinci dönem yeni bitmişti. Karnelerimizi aldığımızda kardeşimle benim notlarım sınıfın en iyisiydi. Birinci olmuştuk olmasına ama bu durum sınıftaki diğer çocukların önünü kesmiş gibiydi.
Herkes bize uzak, biraz çekinerek bakıyordu. Benimse tek bir isteğim vardı: Arkadaş edinmek. Akşamları mahallede, okul bahçesinde onlarla ortak oyunlar oynamak, kahkahalarına ortak olmak istiyordum.
Bunun için bir plana ihtiyacımız vardı. Sadece ders çalışıp iyi notlar alarak arkadaş kazanılmıyordu; sokakta rüştünü ispat etmen, onlara sunacak bir eğlencen olması gerekirdi.
Papatya Tabancaları...
Çözümü yine doğada, Karaçay Deresi'nin kenarında bulduk. Papatya Tabancaları!
Fikir aslında çok basitti. Sokakta gördüğümüz bisikletlerin lastik pompalarından esinlenmiştik. Önce derenin kenarındaki sazlıklardan düzgün, içi boş sazlardan kaval biçiminde, yaklaşık 20-30 santimetre uzunluğunda parçalar kestik. Sazın iki ucuna yerleştirmek için de kırlardan dairesel biçimli, tombul papatyaları 2-3 santimetrelik saplarıyla birlikte özenle topladık.
Bu papatyalar bizim mermilerimiz olacaktı. Sazın her iki ucuna birer papatya sıkıştırıyorduk. Sonra, sazın içine rahatça girebilecek incelikte, düzgün bir tahta sopa bulmuştuk.
Sistemin sırrı şuydu: Arka uçtaki papatyayı sopayla içeri doğru hızla ittiğimizde, sazın içindeki hava sıkışıyordu. Tıpkı gerçek silahlardaki barut gazının genleşmesi gibi, o sıkışan hava muazzam bir basınca dönüşüyordu. Ve nihayet... Pat!
Ön uçtaki papatya, namludan çıkan bir mermi gibi havayı yararak fırlıyordu!
Bunlar dünyanın en zararsız, en güzel mermileriydi. Ne kimsenin canını yakıyordu ne de ortalığı kirletiyordu. Düştüğü yerde sadece beyaz bir yaprak ve mis gibi bir kır kokusu bırakıyordu.
Oyun bizim için yeterliydi ama asıl mucize, mahalledeki çocukların tepkisi oldu. Papatya tabancalarını gören çocukların gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Çekinerek yanımıza yaklaşanlar, "Mehmet, bir kere de ben atabilir miyim?" diye sıraya girmeye başladılar.
Birkaç gün içinde, o alıç ve nergis satan sessiz çocukların etrafı koca bir arkadaş grubuyla sarılmıştı. Yarıyıl tatili boyunca hem nergislerimizi satıp ailemizi mutlu etmiş hem de icat ettiğimiz bu oyuncak sayesinde etrafımızı onlarca arkadaşla doldurmuştuk.
Şimdi içimde kocaman bir huzur, cebimde papatya mermileri, arkamda ise bana gülümseyerek bakan yeni arkadaşlarımla okulun ikinci yarıyılına başlayacaktım.
Moralim en yüksek seviyedeydi. Yürüdüğüm yollar daha parlak, Amanosların havası daha temiz görünüyordu gözüme. Her şey yolundaydı yani… Gelecek güzel günlerin kokusunu, tıpkı o portakal çiçekleri gibi şimdiden alabiliyordum.
Baharın Ortasında Evimizdeki Kış...
14 Nisan 1955 Perşembe sabahı Güneş, Amanosların üzerinden her zamanki gibi parlak doğmuştu ama evimizin içine çöken karanlığı ısıtmaya gücü yetmiyordu. Sabahın ilk ışıkları odanın tahta zeminine vururken, içeriden gelen o ciğer tırmalayan, boğuk öksürük sesiyle uyandım.
Anam yine öksürüyordu. Ve peşinden gelen o korkunç sessizlik...
Yataktan fırlayıp yanına koştuğumda, anamın beyaz mendilindeki o kırmızı lekeyi gördüm. Bu sabah da kan tükürmüştü. Yanakları çökmüş, o güzel gözlerinin feri sönmüştü. Doğrulmaya çalıştı ama gövdesi sanki ona ait değilmiş gibi yatağa geri yığıldı.
"Ben hazırlarım kahvaltıyı baba," dedim yutkunarak...
Babamla sessizce mutfağa geçtik. Aramızda tek bir kelime bile konuşulmadı ama ikimizin de yüreğinde aynı fırtınanın koptuğunu biliyordum. Çayı demledik, ekmeği dilimledik. Anamı iki yanından tutup zorlukla kaldırdık, yastıklara yasladık. Önüne koyduğumuz lokmaları çiğneyecek dermanı bile kalmamıştı; bir iki lokmayı zorla yuttu.
Şubat ayının o ilk haftasında, ben okulun ikinci dönemine o büyük moralle başlarken başlamıştı bu kuru öksürükler. Önce geçer dedik, Osmaniye'nin havası iyi gelir dedik ama olmadı. Haftalar geçtikçe sabahları hafif olan ateşi, öğleden sonra bir kor gibi parlıyor, akşama doğru anacığımı yakıp kavuruyordu. İştahı tamamen kesilmişti. O bizim için portakal çiçeği kokan rüzgârları arkasına alıp adeta koşan anam, gözlerimizin önünde eriyip gitmiş, bir deri bir kemik kalmıştı.
Geçmişin Soğuk Gölgesi...
Kahvaltıdan sonra kardeşim Mustafa'yla önlüklerimizi giyip okul hazırlığı yaparken, babam kapının eşiğinde durdu. Omuzları her zamankinden daha çökük görünüyordu.
"Mehmet, Mustafa..." dedi, sesi pürüzlüydü. "Ben ananızı hastaneye götüreceğim. Okul dönüşü evde olmazsak sakın endişelenip, meraklanmayın."
''Olur Baba'' dercesine başımı salladım ama içimdeki o çocuksu neşe bir anda buharlaştı. Okul yoluna düştüğümüzde ayaklarım geri geri gidiyordu. Yüreğimi amansız bir korku kaplamıştı: Yine mi anasız kalacağız?
Bu soru beni aldı, zamanda geriye, 1951 yılının o karlı, insanın kemiklerini sızlatan karlı Nisan gününe gittim birden.
Henüz yedi yaşındaydım. Bulgaristan’dan Türkiye’ye, anavatana göçümüz başlamıştı. Üstü açık bir kamyon kasasında, Karagözler’den Şumnu’ya doğru amansız rüzgâra karşı yol alıyorduk. İlk kez o kamyon kasasında, soğuktan morarmış dudaklarının arasından kan gelmişti anamın.
Edirne’ye vardığımızda, Göçmen Misafirhanesi’ndeki doktorlar yüzümüze acı acı bakıp o uğursuz teşhisi koymuşlardı: İnce hastalık. Yani verem...
Bizimle birlikte Maraş Elbistan’a gelmesine izin vermediler anamın. "Burada kalıp tedavi olacak," dediler. Babam da onu o yabancı şehirde yalnız bırakamadı, yanında kaldı. Kardeşimle ben, Halil dedemlerin korumasında, Maraş yollarında bulmuştuk kendimizi...
İki ay boyunca anasız babasız, Elbistan’ın o karlı, uzak Alevi-Kürt köylerinden birinde, Karahasanuşağı'nda kalmıştık.
Yine mi anasız kalacaktık?
Sınıfta Boşluk İçindeyim...
"Abi...Abi! Geldik, dursana!" Mustafa’nın kolumu sarsmasıyla irkildim. Okulun kapısına gelmiştik ama nasıl geldiğimi hatırlamıyordum. Sınıftaki sırama oturdum ama benliğim o sınıfta değildi. Öğretmenin anlattıkları havada uçuşuyor, tahtanın üzerindekiler hep anamın o solgun yüzü olarak beliriyordu.
"Mehmet, oğlum, iyi misin?" Sınıf öğretmenimin sesiyle kendime geldim. Gözlerimi kaçırmaya çalıştım ama öğretmenim durumun farkındaydı. Ders bitiminde beni yanına çağırdı. Daha fazla dayanamadım; boğazımda düğümlenen hıçkırığı yutup anamın durumunu, o eski ince hastalığın geri gelişini kısacık da olsa anlattım. Öğretmenim gözlerimin içine şefkatle baktı, elini omzuma koydu.
"Hiç endişelenme Mehmet," dedi şefkatli bir sesle. "Çok güçlü bir çocuksun, anladığım kadarıyla Anan da yenmiş geçmişte hastalığını. Yine yenecektir...Zor zamanlarınızda ne ihtiyacınız olursa bana söyleyin, her zaman yanınızdayım." Dedi. Kendime gelmiştim. Gerçekten de güölü biriydim ve öyle olmalıydım ki Anama yardımcı olabileyim.
Anamdaki Verem Depreşti...
Okul çıkışı eve doğru adeta koştuk. Kapıyı açtığımızda evde sessizlik hakimdi. Anam yatakta, babam da başucunda ve kederliydi. Osmaniye’deki doktorlar, "Bu hastalık güçlü bir tedavi ister," demişler, Anamın tam anlamıyla iyileşmesi için onu daha büyük bir hastaneye, Mersin Devlet Hastanesi’ne götürmelerini öğütlemişlerdi.
Ama, öncelikle anamın kuvvetli beslenmesi, yorulmaması gerekiyormuş. Babam, Anamı güçlendirecek ne varsa tedarik etti. Bize de sıkı, sıkıya ''Ananıza gözünüz gibi bakın, yorulmasına izin vermeyin'' dedi.
Kardeşim Mustafa’yla birbirimizin gözlerine baktık. Artık sadece papatya tabancalarıyla oynayan, nergis satan çocuklar olamazdık. Anam bizler için sararıp, solarken, bizim de büyümemiz gerekiyordu.
"Bundan sonra bütün ev işlerini Mustafa ile paylaşacağız baba," dedim dik bir sesle.
O günden sonra iş bölümü yaptık. Evin süpürülmesinden, bulaşıkların yıkanmasına, anamın baş ucuna su taşımaya kadar her işi Mustafa’yla üzerimize aldık. Yeter ki anam yorulmasın, yeter ki o kuru öksürükler dinsin ve bize yine o portakal çiçeği kokan gülüşüyle baksın diye...
Nisan güneşi dışarıda parlamaya devam ediyordu ama bizim asıl baharımız, anamın yeniden ayağa kalktığı gün başlayacaktı.
Anam Mersin Hastanesinde...
Takvimler 6 Mayıs 1955 Cuma gününü gösterdiğinde, Osmaniye’ye Bahar tüm neşesiyle, sıcaklığıyla gelmişti ama bizim evimizin pencerelerinden içeri sadece amansız bir hüzün sızıyordu. Aybaşından beri anacığımın durumu günden güne, mum gibi eriyerek, ağırlaşmıştı.
Dün, yani Perşembe günü, babam çaresizlik içinde anamı tekrar Osmaniye Devlet Hastanesi’ne götürdü. Doktorların yüzündeki o ciddi, endişeli ve saatler süren muayenelerin ardından acı gerçek yüzümüze vurulmuştu. Anamın hastalığının teşhisi de tedavisi de Osmaniye’deki sağlık kuruluşlarının imkânlarını aşıyordu.
Hastane yönetimi, ellerindeki sevk kâğıtları ve resmi sağlık raporlarıyla birlikte anamı Mersin Devlet Hastanesi’ne sevk etmişti. Beklenecek her gün Anamın aleyhie işleyeceğini bilen babam dün öğleden sonra, anamı Mersin Devlet Hastanesi'ne götürdü.
Bugün okuldan döndüğümüzde, ev sessizdi, anamın o hafif, yorgun nefes alışı bile yoktu odalarda. Gitmişler ve yatış işlemleri nedeniyle babam dönememişti.
Kafamı kurcalayan en büyük dertlerden biri de okuldu. Sınıf kapılarının kapanmasına, yaz tatilinin gelmesine daha bir aydan fazla zaman vardı. Döndüğünde Babam bir yandan ekmek paramız için iş peşinde koşmak, çalışmak zorundaydı; bir yandan da fırsat buldukça yollara düşüp Mersin’e, anamın yanına ziyarete gidecekti.
Bu küçük yaşımızda, bu koskoca evde kardeşimle ben başımızın çaresine bakmak zorundaydık. Ve baktık da…
İnsan Olmanın Alfabesi...
Boyumuzdan büyük bu yalnızlığın içinde boğulacağımızı sanırken, ertesi gün kapımız çalındı. Gelenler ev sahibimiz Halil Amca ve eşi Ayşe Teyze’ydi. ''Sizler, büyümek zorunda kalmış güçlü çocuklarsınız, bunu da atlatırsınız. Ananızın bu durumu okul derslerini aksatmasın. Bizi de Dedeniz ve Neneniz yerine koyun, sizinleyiz.'' Dediler.
Onlar, Osmaniye'nin o yakıcı ve hüzünlü günlerimizde bizim üzerimize serilen serin birer gölge oldular. Anamızın yokluğunu bize hissettirmemek için çırpındılar. Akşamları mutfaktan yükselen o tanıdık yemek kokuları yeniden evimize dolmaya başladı; Ayşe Teyze ne pişirse önce bizim önümüze koydu, aç mıyız tok muyuz diye her saat başı kapımızı yokladı. Halil Amca, babamın evde olmadığı zamanlarda bizi adeta kanatlarının altına aldı, koruyup kolladı.
Sınıftaki sıralarda, gelecekte karşıma çıkacak fırsatlara hazırlıklı olmak için her şeyi öğreniyordum ama asıl büyük dersi hayatın tam ortasında, bu küçük mahallede alıyordum. Dayanışmanın ne demek olduğunu, bir insanın başka bir insanın yarasına nasıl merhem olabileceğini yaşayarak öğreniyorduk Mustafa’yla.
Hayat bize erken büyümeyi dayatmıştı ama etrafımızdaki bu güzel insanlar sayesinde kalbimizdeki o ümit parıltısı hiç sönmüyordu. Anam Mersin'de iyileşmeye çalışırken, biz burada insan olmanın en zor, en güzel alfabesini söküyorduk. Ve önümüzde öğrenecek daha çok şeyimiz vardı…
Valizdeki Göç Ortaya Çıktı...
Karnemi alalı henüz üç gün olmuştu. 17 Haziran Cuma günü okullar tatile girdiğinde, içimde o her zamanki neşeli kıpırtı yerine, göğsüme oturan ağır bir taş vardı. Üçüncü sınıfa geçmiştim geçmesine ama ne bir sevinç çığlığı atabilmiştim ne de arkadaşlarımla sokakta tasasızca koşabilmiştim.
Anam, Mersin Devlet Hastanesi’ne sevk edildiğinden beri kardeşim Mustafa ile kendi başımızın çaresine bakıyorduk. Osmaniye’deki sağlık ocaklarında yeterli donanım yok demişti büyükler. Haliyle anamın gidişiyle evimizin de neşesi gitmişti.
Mustafa ile okul ödevlerimizi hiç aksatmadık; anam duysa üzülür, hastalığı tetiklenir diye ödümüz kopuyordu. Diğer taraftan, Sınıf öğretmenimiz başta olmak üzere, okuldaki tüm öğretmenlerimiz durumumuzu biliyordu. Bize hep bir başka gözle, şefkatle baktılar. Ufak tefek haylazlıklarımızı, dalgınlıklarımızı görmezden geldiler, kolaylık sağladılar. Onların bu kanat gerişi olmasaydı, 1954-55 ders yılının bu ikinci dönemini nasıl başarıyla tamamlar, üçüncü sınıfa nasıl geçerdik, hiç bilmiyorum.
Fakat asıl fırtına Cumartesi akşamı koptu. Babam yine Mersin'e gitmiş, doktorlarla görüşmüş, moralsiz ve yorgun argın dönmüştü eve. Mustafa ile beni karşısına oturtmuştu. Yüzündeki çizgiler hiç bu kadar derin görünmemişti. "Mehmet," dedi sesini dik tutmaya çalışarak. "Ananın tedavisi Mersin’de epey uzun sürecekmiş. Bizim de oraya göçmemiz gerek. Artık anasız, kendi başımıza burada kalamayız."
Mersin!… Benim için koskoca bir bilinmezlikti. Alıştığımız o canım Karaçay Mahallesi’ni, serin sularında serinden serine serinlediğimiz Karaçay Deresi’ni, okulumuzu, can dostlarımızı bırakıp gitmek demekti bu. İçim burkuldu, gözlerim doldu ama başka seçeneğimiz yoktu. Gidecektik...
En çok da Halil Amca ile Ayşe Teyze’den ayrılmak koyuyordu bana. Evimiz kiralıktı ama onlar bize hiçbir zaman kiracı gibi bakmadılar. Mustafa ile beni kendi evlatları bellemiş, anamın yokluğunda bizi adeta koruma kalkanının içine almışlardı. Şimdi onlara "Allahaısmarladık" demek, canımdan bir parça bırakmak gibiydi.
Tren Garı Mamure'nin Heybeti...
Günlerden 20 Haziran 1955 Pazartesi, Osmaniye’ye veda vakti...Bizi çelikten bir kalkanla koruma altına alan Halil Amca ve Ayşe Teyze ile helalleştik. Gözyaşları içinde, yine onların yardımıyla kapıya yanaşan bir arabaya alelacele yükledik birkaç parça eşyamızı Mamure Tren İstasyonu'na ulaştırmak için.
İstasyona vardığımızda, içimdeki o hüzün bulutu yerini birden çocuksu bir hayranlığa bıraktı. Aman Allah’ım, Mamure Tren İstasyonu ne muazzam, ne heybetli bir yapıydı öyle! Taş duvarları o kadar sağlam, o kadar dik duruyordu ki, zaman bile ona diş geçiremezmiş gibi görünüyordu. Gözlerimi binadan alamıyordum.
Benim bu meraklı hallerimi, her şeyi öğrenme isteğimi bilenler bazen "Çok kurcalama Mehmet, başını belaya sokacaksın" deseler de, içimdeki o soru sorma arzusunu hiç bastıramıyordum.
Hemen istasyon görevlilerinden birinin yanına sokuldum. "Amca," dedim binayı işaret ederek, "Bu istasyonu kim yaptı, ne kadar büyük ve haşmetli böyle?" Görevli adam gülümseyip başımı okşadı. "Bak küçük bey," dedi, "Burası Osmanlı döneminde, tam 1898 yılında yapıldı. İstanbul-Bağdat tren yolu hattı kurulurken Alman mühendisler inşa etti. Ondandır bu heybeti."
Almanlar… 1898 yılı… Kafamda rakamlar ve hikayeler uçuşmaya başladı. Demek ki bu taşlar benden, babamdan, hatta belki dedemden bile yaşlıydı.
Kara Tren Raylarında müjdeli haber...
İstasyonda, hayranlık ve merak içinde geçen yaklaşık bir saatlik bekleyişin ardından, uzaktan o tanıdık ve tok ses duyuldu: Çuf çuf... Çuf çuf...
Kara tren, devasa kara bir yılan gibi rayların üzerinde kıvrılarak perona yanaştı. Bacasından çıkan yoğun gri duman gökyüzüne karışıyordu. Babam ve görevliler hızla eşyalarımızı vagonlardan birine yüklediler. Mustafa’nın elinden tutup vagona bindim. Tahta koltuklardan birine iliştik.
Yüreğimde hala bir parça hüzün, geleceğe dair büyük bir endişe vardı. Mersin’de bizi ne bekliyordu?
Yeni bir çevre, yabancı yüzler, bilmediğimiz bir okul ve hastane odasında ne zaman iyileşeceği bilinmeyen canım anam…
Babam, Mustafa ile benim yüzümüzdeki o asık, endişe dolu ifadeyi fark etmiş olacak ki yanımıza oturdu. "Üzülmeyin çocuklarım," dedi güven veren bir sesle. " Size bir müjdem var. Mersin’de yabancılık çekmeyeceksiniz." Merakla babamın yüzüne baktık. "Misli’den sonra, Bursa Karacabey taraflarına giden Fatma neneniz ve dayılarınız var ya… İşte onlar da Mersin’e gelmişler. Bizi bekliyorlar."
Bu haber göğsümdeki o ağır taşı biraz olsun hafifletti, içime ılık bir ferahlık yaydı. Cemile teyzem de Karagöz soyadını alan ve Karacabey’e yerleşen o büyük aileye gelin gitmişti; demek hepsi orada, Mersin’de toplanmıştı. Yalnız olmayacaktık.
Tren acı bir düdük çaldı, demir tekerlekler gıcırdayarak dönmeye başladı. İstasyon binası, arkamızda kalan Osmaniye yavaş yavaş gözden kayboluyordu. Pencereden dışarıyı seyretmeye başladım.
Önümüzde uzun bir yol vardı. Babamın dediğine göre; Osmaniye’den çıkacak, Ceyhan’ı, Yüreğir’i geçecek, Adana’ya varacaktık. Oradan Yenice ve Tarsus rotasını izleyerek, yaklaşık 5-6 saat sürecek tıkırtılı bir yolculuğun sonunda Mersin Garı’na ulaşacaktık.
Rayların ritmik sesi kulaklarımda bir melodiye dönüştü: Mersin-li-o-la-ca-ğız, Mer-sin-li-o-la-ca-ğız… Kaderimiz, o kara trenin rayları üzerinde yeni bir şehre doğru akıp gidiyordu. Mersinli olacaktık böylece...
YEDİNCİ BÖLÜM
Mersin Tren Garı ve Çevresi...
Saat dokuzda Osmaniye Mamure Tren Garı’nda başlayan uzun yolculuğumuz, saat 14 sularında son buldu. Kara tren acı bir çığlıkla Mersin Garı’na yanaşıp durduğunda kalbim küt küt atıyordu.
Babamla birlikte vagondan eşyalarımızı indirdikten sonra, gözlerimi çevreden alamadım. Mamure’nin o devasa, heybetli taş yapısından sonra burası gözüme oldukça küçük bir tren garı gibi görünmüştü.
Güneyimizde vakur bir kilise yükseliyor, onun da arkasında göz alabildiğine uzanan Akdeniz’in maviliği parıldıyordu. Kuzeye, Toros dağlarına doğru baktığımda ise uçsuz bucaksız, yeşilin en güzel tonuyla donanmış portakal bahçeleri uzanıyordu. Havada mis gibi bir narenciye ve deniz kokusu vardı.
Babam elini uzatıp kuzeybatıyı işaret etti. "Bak Mehmet," dedi, sesi hafifçe titreyerek. "Ananın yattığı Mersin Devlet Hastanesi işte tam orası." Sonra parmağını biraz daha doğuya, hastanenin yaklaşık 500 metre uzağına çevirdi. "Şunlar da Göçmen Barakaları. Bizim yeni evimiz, yuvamız artık orası olacak."
Gözlerim bir an barakalara takılsa da, içimdeki o durdurulamaz merak beni yeniden gar ve çevresini incelemeye itti.
Dikkatimi Gar çevresinde yoğunlaştırdım. Güneydoğuda ilk dikkatimi çeken Atatürk Heykeli ve arkasındaki Mersin İl Kültür Müdürlüğü oldu. İl Kütüphanesi de burada olmalıydı. Babamın tarifine göre, konaklayacağımız Göçmen barakaları buraya çok yakındı. İçimi bir sevinç kapladı.
Kültür Müdürlüğü ile Tren Garı arasında İstiklal Caddesi bulunuyordu. Caddeyi geçtikten sonra, tahminen 500 metre uzaklıkta da sahil görünüyordu. Farkına vardıklarım bütün endişelerimi yok etti.
Ben gözlerimle çevreyi tararken Babam da eşyalarımızı taşıyacak bir araç bulmaya gitti. Gardaki saat tam 14:30'u gösteriyordu ve Gara ayak basalı henüz yarım saat olmuştu. Güneş tepemizde alevden bir top gibi parıldarken, ben ve kardeşim Mustafa, peronda yük vagonundan indirdiğimiz birkaç parça eşyamızın başında bekliyorduk.
Tam bunları düşünürken, garın girişinde bir hareketlilik oldu. Babam, önünde heybetli bir atın koşturduğu tahta bir at arabasıyla çıkageldi. Yüzünde yorgun ama bizi rahatlatmak isteyen o güven veren gülümseme vardı. Eşyaları çabucak arabanın arkasına yükledik. Mustafa ile arabanın kenarına iliştik; tekerleklerin tıkırtısı ve atın nal sesleri arasında Mersin sokaklarını aşarak yeni mahallemize doğru yola koyulduk.
Mersin bizim için yeniydi ama yabancı değildi. Babam, Mersin Devlet Hastanesi’nde yatan anamı her ziyarete gelişinde buraları iyice gezmiş, her döndüğünde de sanki oradaymışız gibi bize buraları anlatmıştı.
Özellikle portakal bahçelerinin arasından geçip Torosların eteklerine doğru uzanan o meşhur Çakmak Caddesi’ni ve o caddenin çıkacağı Göçmen Barakalarını ezberletmişti bize.
Nirengi Noktası Beşyol Kahvesi...
Babamın anlatımına göre, gar binasından çıkıp kuzeye, yani dağlara doğru yaklaşık 800 metre yürüyünce, Çakmak Caddesi dört ana ve bir yan sokakla birleşip devasa bir beşli kavşak oluşturuyordu. Bu karmaşık kavşağın tam köşesinde, doğuya ve kuzeye bakan yolların kesiştiği yerde salaş bir kahvehane vardı: Beşyol Kahvesi.
Burası tüm Mersin’in nirengi noktasıydı; kime adres sorsan lafa "Beşyol Kahvesi’nden sağa dön..." diye başlardı. İşte bu kahvehanenin 700 metre kadar kuzeydoğusunda, bizim gibi toprağından kopup gelen muhacirlerin kurduğu o derme çatma gecekondular yükseliyordu. Mersin’in ilk gecekondu bölgesiydi burası; namıdiğer Göçmen Barakaları...
Babamın anlattığı bir diğer şey ise caddenin batısında, tam o kavşağın ilerisinde bulunan eski Katolik Mezarlığı’ydı. 1890’lardan kalma bu mezarlık, Katolik cemaatine aitti. Hani şu bizim garın hemen güneyinde gördüğümüz, heybetli Aziz Antuan Kilisesi’nin cemaatine...
Zamanında, yani 1874 yılında Katolikler tarafından satın alınan yüzlerce dönüm arazinin bir kısmı mezarlık yapılmış, kiliseyle mezarlığı birbirine bağlayan bu yola da o dönem "Kapusien Caddesi" denmişti. Sonradan adı Çakmak Caddesi olmuştu tabii. Yaklaşık altmış yıl boyunca kullanılan bu tarihi mezarlık, 1936 yılında Belediye Meclisi’nin kararıyla Mersin Şehir Mezarlığı’na taşınmış, geriye sadece hikayesi kalmıştı.
Sazlardan Kurulan Dünya...
Beşyol Kahvesi’nin kuzeydoğusundaki o uçsuz bucaksız arazi aslında devlete, yani hazineye aitti. Portakal ağaçlarının yeşile boyadığı, içinden şırıl şırıl küçük bir derenin aktığı bu bakir topraklar, ekmek parası kazanmak umuduyla Mersin’e akın eden göçmenlerin sığınağı olmuştu. Gelen her aile buraya bir çadır kurmuş, sazlar ve teneke parçalarıyla kendine bir baş sokacak delik açmıştı.
Normalde olsa belki devlet buraya gecekondu yaptırmazdı ama Mersin’in en bakir, fabrikaların ise en çok işçiye aç olduğu zamanlardı. Kent henüz bir köy havasından kurtulamamıştı ve fabrikaların bacalarının tütmesi için bu göçmenlerin güçlü kollarına ihtiyaç vardı. Bu yüzden kimse bu barakalara, bu derme çatma yaşama ses çıkarmıyordu.
Babam, bir hafta önce anamı görmeye geldiğinde, dayılarımın da yardımıyla bizim kalacağımız yer işini çoktan çözmüştü. Eski Mersin Devlet Hastanesi’nin 600 metre kadar doğusunda, tren garının ise 1500 metre kuzeyinde kalan o barakalarda, dayımlara kapı komşusu olmuştuk. Üstelik babam elleriyle, sazlardan derme çatma bir ev yapmış, etrafındaki 100 metrekarelik alanı da yine sazdan çitlerle çevirip bize ait küçük bir avlu oluşturmuştu.
Meraklı Bir Çocuğun Gözleri...
Barakalara ulaştığımızda bizi ilk karşılayan Fatma Nenem, o her zaman süt kokan sıcak kolları ve dayılarımın neşeli sesleri oldu.
Kardeşim Mustafa ile bendeki o coşkuyu, o sevinci görmeliydiniz! Günlerin biriktirdiği o yetimlik hissi, o korku, nenemin tülbendinin kokusunu içime çekip ellerini öptüğüm an uçup gitti. Dayılarımla kucaklaştık, hasret giderdik. Arabadaki eşyalarımız el birliğiyle o sazdan avlumuza indirildi ve çok kısa sürede yeni barakamıza yerleştik.
İçimdeki o iflah olmaz meraklı çocuk, eşyalar yerleşir yerleşmez hemen dışarı fırladı. Çevreyi tanımak, nerede olduğumuzu kendi gözlerimle görmek istiyordum.
Barakamızın hemen kuzeyinde, portakal ağaçlarının bittiği yerde küçük bir dere yatağı uzanıyordu. Eğilip baktım; içinden az da olsa duru bir su akıyordu. Bu harika bir haberdi! Çocuk aklımla hemen hesap yaptım: Su sorunumuzun büyük kısmı çözülmüştü. En azından anamın yokluğunda yıkayacağımız bulaşıklar ve çamaşırlar için suyu bu dereden kolayca temin edebilecektik.
Yönümü güneye, yani geldiğimiz tren garı tarafına çevirdiğimde ise gözlerime inanamadım. Arada üç beş küçük ev dışında neredeyse hiçbir yapı, hiçbir bina yoktu! Dümdüz bir ovaydı sanki. Mersin Tren Garı, buradan bakınca kabak gibi, apaçık görünüyor; bacasından çıkan dumanlar rahatça seçiliyordu.
Başımı kuzeye, Toros Dağları’nın göğe uzanan heybetli eteklerine doğru çevirdiğimde ise şehir mezarlığı ve yanındaki birkaç bina dikkatimi çekti. (O binalardan birinin Kuvayı Milliye İlkokulu olduğunu, yeni okulum olacağını birkaç hafta sonra öğrenecektim.)
Ve son olarak batıya döndüm... Sol tarafımızda, batan güneşe doğru uzanan yerde o beyaz, büyük bina duruyordu: Mersin Devlet Hastanesi. Anamın yattığı yer...
Bir an etrafımdaki tüm sesler kesildi. Portakal bahçelerinin kokusu, derenin şırıltısı, dayılarımın gülüşmeleri kayboldu. Anamı o kadar çok özlemiştim ki... Kokusu burnuma geldi birden. Gözlerim sıcak yaşlarla doldu, boğazım düğümlendi. Kardeşimin ya da babamın görmemesi için hıçkırıklarımı içime gömdüm, kendimi zor tuttum.
Yumruklarımı sıktım ve hastanenin pencerelerine bakarak içimden söz verdim: Dayan anam... Biz geldik. Yarın ilk fırsatta, güneş doğar doğmaz yanındayız.
Rüyadan Saz Kulübeye...
Bugün 21 Haziran 1955 Salı ve Mersin’deki ilk sabahımızdı. Dün, o bitmek bilmeyen yolculuğun ve Osmaniye-Mersin arasındaki o telaşlı taşınmanın yorgunluğuyla, saat akşamın dokuzu sularında yatağa nasıl girdiğimi, başımı yastığa nasıl koyduğumu hiç hatırlamıyorum. Adeta sızıp kalmıştım.
Gece bir ara rüya gördüm. Rüyamda eski konaklama yerlerinden birindeki evimizdeydik, anam erkenden kalkmış, o her zamanki neşesiyle bize mükellef bir kahvaltı hazırlamıştı. Mutfaktan o canım sesi yankılanıyordu: "Mehmeeet!… Mustafaaa!… Kalkın artık, hadi bakayım!" Ben de uykunun o tatlı mahmurluğuyla rüyamda anama seslendim: "Ana... Kurban olayım biraz daha uyuyayım, ne olur..."
Tam o sırada omuzlarımdan sertçe sarsıldığımı hissettim. "Hadi kalk artık birader! Nenem bizi bekliyor, hadi!"
Kardeşim Mustafa’nın sesiyle gözlerimi zorla araladım. "Nenem de nereden çıktı?" diye sayıklarken, başımın ucundaki derme çatma saz duvarları, tavanı kaplayan kamışları gördüm. Bir an nerede olduğumu şaşırsam da buranın Mersin’deki o tek odalı saz barakamız olduğunu anlamam uzun sürmedi. Mustafa çoktan uyanmış, giysilerini çekiştiriyordu.
Hemen önümüzdeki barakadan nenemin o şefkatli, titrek sesi yükseldi: "Anasız kuzularım benim... Hadi gelin, çayınız hazır!" Bizi kahvaltıya çağırıyordu.
Biz uyurken, dayılarım çoktan rızık peşinde yollara düşmüşlerdi. Kerim ve Yusuf dayım, Mersin’in o devasa çırçır fabrikalarından birinde iş buldukları için erkenden fabrikaya koşmuşlardı. Hüseyin ve Mustafa dayım ise henüz sabit bir iş bulamadıklarından, günübirlik ne iş çıkarsa yapmak üzere amele pazarına gitmişlerdi.
Nenemizin hazırladığı o sıcak çayla içimizi ısıtırken babam içeri girdi. Yüzünde ciddi ama sabırsız bir ifade vardı. "Mehmet, Mustafa," dedi doğrudan gözlerimizin içine bakarak. "Bugün hastaneye, ananızı ziyarete gideceğiz. Bir yere ayrılmayın. Saat tam birde burada, barakanın önünde olun." Sonra o da iş kovalamak için hızla çıktı.
Perdelerin arkasındaki Anam...
Büyüklerden duyduğumuza göre hastanede ziyaret saatleri 13:30 ile 14:30 arasındaydı. Babamın verdiği saat bire daha çok zaman vardı. Mustafa ile hemen işe koyulduk; anam duysa çok sevinirdi. Sazdan evimizin tabanını bir güzel sildik, süpürdük. Sonra kovanın kulbundan tutup mahalledeki çeşmelerden eve bidon bidon içecek su taşıdık.
Babam dediği gibi tam saatinde, nefes nefese geldi. Göçmen Barakaları’nın yaklaşık 500 metre batısında yükselen hastaneye varmamız yürüyerek sadece beş dakikamızı aldı. Saat tam 13:30’da o büyük, beyaz binanın kapısından içeri süzüldük.
Anam birinci katta, on kişinin yan yana yattığı koskoca bir hastane koğuşundaydı. Yatakların arasında demir borulara asılmış, sağa sola çekilen sürgülü bez perdeler vardı. Her yatak kendine ait küçük bir oda gibi ayrılmıştı.
Kalbim ağzımda, yatağa doğru yaklaştık. Şöyle gür bir sesle, "Herkese geçmiş olsun," diyerek perdenin ardına adım attık. Anam yatakta hafifçe doğrulmuştu. Bizi karşısında görünce o solgun yüzü birden aydınlandı, kömür karası gözlerinin içi parıldadı. Tam iki aydır görmüyorduk canım anamızı... Göğsüme bir hıçkırık oturdu, sevinçten gözlerim dökülecek gibi oldu.
Tam boynuna sarılacakken görevli hemşire eliyle bizi hafifçe geriye doğru itti. "Durun bakalım küçük beyler," diyerek bizi uyardı. Hemşirenin korkusundan anamın elini bile öpemedik, yatağına biraz mesafeli durmak zorunda kaldık.
Biz şaşkın şaşkın bakarken hemşire halimize acımış olacak ki sesini yumuşattı: "Çocuklar, bu koğuşta yatan hastaların hepsi verem teşhisiyle burada. Ne de olsa ince hastalık bulaşıcıdır, tedbirli olmanız gerekiyor. Bizler de hastalarımızın arasına bu sürgülü perdeleri çekerek kendimizce önlem alıyoruz." Sonra perdeleri işaret etti: "Böylece hastalar birbirini görmeden rahatça konuşabiliyor, dertleşiyorlar. Hatta bazen birbirlerini duyup bizi çağırıyor, diğer hastalara yardım etmiş oluyorlar."
Hemşire bizi anamla baş başa bırakıp gitti. Babam, Osmaniye’den getirdiğimiz ve yolda aldığımız birkaç parça yiyeceği anamın başucundaki küçük beyaz çekmeceye yerleştirdi. "Bir ihtiyacın, bir isteğin var mı hatun?" diye sordu. Anam, hüzünlü ama minnettar bir gülümsemeyle, "Yok bey, sağ olasın," dedi.
İki ay öncesine göre anamı bir hayli toparlanmış, yüzüne kan gelmiş gördüm. Ziyaret sırasında koridorda hemşireden aldığımız bilgiler de içimizi ferahlattı. Anam artık o korkunç kan tükürmelerden kurtulmuştu. Eskisi gibi geceleri cayır cayır ateşi de çıkmıyordu. Demek ki tedavi işe yaramıştı! Yine de hemşire, "Hemen sevinmeyin, bir süre daha burada yatıp iyice dinlenmesi gerek," demeyi ihmal etmedi.
Sarı kağıtlar ve İnce Hastalık...
Mersin’e yerleştikten sonraki günlerde, içimdeki o kütüphane merakı beni yine Mersin İl Halk Kitaplığı’nın tozlu raflarına sürükleyecekti. Orada bu hastane ve şehir hakkında okuduğum şeyler, anamın neden orada yattığını kafamda daha da netleştirdi.
Meğer 1900’lü yılların başında bu Mersin, öyle şimdiki gibi caddeleri olan bir yer değilmiş. Sıtma ve verem hastalıklarının kol gezdiği, bataklıkların ortasında kurulmuş köy tipinde bir yerleşim yeriymiş. Şehrin ilk hastane inşaatına 1907 yılında başlanmış. Dönemin Belediye Başkanı Hamit Hayfavi’nin ve hayırsever halkın yardımlarıyla duvarlar yükselmiş. Ondan sonra gelen Belediye Başkanı Hacı Bey de belediyenin kasasını açınca, hastane binası nihayet 1908 yılında tamamlanmış.
İlk açıldığında topu topu 40 yataklı küçük bir yermiş burası. Derken, bu hastanede şifa bulan Avusturyalı bir hasta, minnet borcu olarak tam 100 altın lira bağışlamış! İşte o yabancının altınlarıyla hastanenin geniş bahçesi ve çevre duvarları yapılmış. Zamanla hastane büyümüş; 1923’te Zührevi Hastalıklar, 1932’de ise anamın da şifa aradığı Verem Bölümü hizmete girmiş.
Kitapları karıştırırken tüylerimi ürperten bir bilgiye rastladım. 1930’lu yıllarda Mersin sokaklarında yürürken bazı evlerin kapılarında sarı kağıtlar asılı olurmuş. Bu sarı kağıtların üzerinde eski harflerle, büyük büyük "Bu evde sâri hastalık var" yazılırmış. Sâri, yani bulaşıcı hastalık... Bu yazı her bulaşıcı hastalık için asılsa da, Mersinliler çok iyi bilirmiş ki o evde mutlaka bir veremli vardır. Hastalığın mahalleliye, konu komşuya yayılmasını önlemek için uydurulan üstü örtülü bir karantina uygulamasıymış bu. Bir nevi tecrit...
Halk arasında bu amansız derde "ince hastalık" derlerdi. Tedavisi zordu; verem olan hastaya bol gıda, kırmızı et, taze süt verilir, en çok da temiz, açık hava tavsiye edilirdi. Bir de o meşhur "kuvvet iğneleri" vurulur, kalsiyum hapları yutturulurdu. Anamın yattığı bu Devlet Hastanesi’nin etrafının alabildiğine portakal bahçeleriyle çevrili olmasının sebebi de şimdi anlaşılıyordu. O narenciye ağaçlarının temiz, bol oksijenli havası, veremli hastaların ciğerlerine ilaç gibi geliyordu.
Hastanenin tarihi gözlerimin önünde bir film gibi akıyordu: 1938 yılında Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümü açılmış, yatak sayısı 50’ye çıkmış ve hastane nihayet ilk röntgen cihazına kavuşmuştu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlanarak resmen "Devlet Hastanesi" adını almıştı. Son on yılda, yani 1945 ile bizim geldiğimiz 1955 yılları arasında yapılan o yeni ek binalarla da bugünkü koskoca haline ulaşmıştı.
Bir umut Bekleyişi...
Zaman su gibi aktı... Yarım saatlik ziyaret süresinin bittiğini haber veren çan sesi koridorda yankılandığında içimizi yeniden bir hüzün kapladı. Anama arkamızı dönüp perdenin arkasından çıkmak, onu o on kişilik koğuşta bırakmak çok zordu.
"Yine geleceğiz ana, sakın bizi merak etme," dedim dik durmaya çalışarak. Anam arkamızdan el salladı, gözlerindeki o parıltı bizi kapıya kadar uğurladı.
Hastanenin o ağır ilaç kokulu koridorlarından geçip Mersin’in sıcak, portakal kokulu sokaklarına çıktığımızda, kardeşim Mustafa’nın elini her zamankinden daha sıkı tuttum. Yol boyunca ikimiz de tek bir kelime bile etmedik. Ama ikimizin de içinden aynı duaların geçtiğini çok iyi biliyordum: Allah’ım, sen anamızı tez elden sağlığına kavuştur. Onu bu beyaz binalardan kurtar, sazdan da olsa evimize, başımıza geri döndür...
Şimdi önümüzde bilinmez günlerle dolu, upuzun bir yaz tatili vardı. Yapacağımız tek bir şey kalmıştı: Bekleyip, görecektik.
Sazdan örülmüş barakamızın duvar aralıklarından süzülen güneş ışınları, göz kapaklarımı tırmaladığında daha saat çok erkendi. Göçmen Barakalarının o her sabahı karşılayan tanıdık uğultusu, çocuk çığlıkları ve ağlama sesleri çoktan havaya karışmıştı.
Yatağımdan doğruldum. Gözlerimi ovuşturarak babamın yattığı yere baktım ama dün sabahki gibi boştu. Mersin’in o yakıcı sıcağı daha şehre tamamen çökmeden, ekmek parası umuduyla çoktan yollara düşmüş olmalıydı.
Mersin'de ikinci sabahımızdı ve yanımda kardeşim mışıl mışıl uyuyordu. Omuzlarından sarstım:
"Mustafa...Mustafaaa... Hadi aslanım, kalk artık. Sabah olmuş ve güneş minare boyu yükselmiş."
Mustafa mızıldanarak gözlerini açtı, neredeyiz der gibi etrafı süzdü ve kalktı. O küçük avlulu bahçemize çıktık. Barakanın dışında, ibrikteki suyu, sırasıyla birbirimizin ellerine dökerek elimizi yüzümüzü yıkadık.
Fatma Nenemin kahvaltı sofrasını kurduğu köşeye geçtik. Dayılarım da çoktan iş aramaya çıkmışlardı. Nenemizin o nasırlı elleriyle hazırladığı mütevazı kahvaltıyı sessizce yaptık. Kahvaltıdan sonra nenemin boynuna sarıldım:
"Ellerine sağlık Nene," dedim ve Mustafa’yla birlikte sofrayı toplamasına yardım ettik.
Tam barakanın kapısından dışarı adımımı atmıştım ki, bahçe kapısının aralığından bir ses yükseldi. Geldiğimizn ilk gününde tanıştığımız ve hemen kaynaştığımız İsmail Tunalı’nın sesiydi bu. Neşeyle, davetkar bir biçimde, el sallıyordu.
"Günaydın İsmail!" diye seslendim, göğsümde yeni bir günü keşfetmenin heyecanıyla. "Bugünkü programın nedir?"
İsmail, gözleri parlayarak anlattı: "Çakmak Caddesi üzerinden sahile inmeye karar verdik arkadaşlarla. Siz de gelir miydiniz, ne dersiniz?"
Mustafa’ya baktım, gözleri parlıyordu. Onu arkamda bırakamazdım, 11 yaşındaydım ve ağabey olarak koruyucusuydum. "Elbette geliriz!" diye bağırdım. Sonra barakanın içine doğru avazım çıktığı kadar seslendim: "Neneee… Nene! Biz arkadaşlarla sahile iniyoruz. Merak etme emi!"
İçeriden nenemin o şefkatli, biraz da endişeli sesi yükseldi: "Güle güle yavrularım. Fazla geç kalmayın. Babanız geldiğinde sizleri evde bulmalı…"
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Devasa Çıngıraklı Yılan...
Yolumuzun üzerindeki ilk durak Mersin Garı oldu. Devasa, kara bir dev gibi dumanlarını gökyüzüne salıp homurdanarak gara giren kara treni izlemek, her defasında içimde uzak diyarlara gitme arzusu uyandırıyordu. Mustafa trenin tekerleklerinden çıkan kıvılcımları hayranlıkla izlerken, ben onun elini sıkıca tutuyordum.
Bu arada, Adana'ya gidecek bazı yolcuların, hareket düdüğünün çalınmasıyla birlikte trene adım atabilmek için, var güçleriyle koşanlarla, trenden inmiş olanlarında bir an önce konutlarına ulaşabilmek için çabalarını izledim. Bir ara gözüm, ışıklı panodaki tarih ve saate ilişti. 22 Haziran 1955 Çarşamba yazıyordu. Mersin'de ikinci günümüzdü ama sanki bir haftadır buradaydık duygusu içindeydim..
Sonraki günlerimde, ayağımın tozuyla koştuğum Mersin İl Halk Kütüphanesi’ndeki o sararmış sayfalarda, bu garın tarihine dair öyle bir hikaye okudum ki, kendi kendime, gülmekten çevremdekiler rahatsız oldu.
Gar Müdürlüğü'nün tam karşısında Mersin İl Kültür Müdürlüğü, sağ tarafında da İl Halk Kütüphanesi vardı. İstiklal Caddesi üzerinden geçerek kütüphaneye girip, bilgi aldıktan sonra okuma salonunan kafamı uzatarak baktım. Rahat bir kitap okuma ortamı olduğu gibi, öğrencilere ödünç kitap da veriyorlarmış.
Sonraki günlerde kütüphaneye gelmek üzere, dışarıda bekleyen İsmail ve arkadaşlarının yanına döndüm. 118. Cadde üzerinden sahile inerken, sol tarafımızdaki Latin Katolik Kilisesi’ne alıcı gözle baktım. Sonraki günlerde, kütüphanede yaptığım araştırmalara göre burası, Uray Caddesi’nin doğu ucunda, İl Halk Kütüphanesi’nin hemen arkasında yükselen, kocaman duvarlarla çevrili gizemli bir dünyaydı.
İçinde kız ve erkek okullarının bulunduğu, göğe doğru uzanan saat kuleli bu devasa kompleks beni her zaman büyüleyecekti.
İsmail, kilisenin kulesini işaret ederek büyüklerden duyduğu bir hikayeyi anlattı: "Biliyor musunuz, eskiden Mersin limanına yanaşan gemiler, uzaktan ilk bu çan kulesini görürmüş. Liman yapılmadan önce bu kulede koskoca bir deniz feneri varmış."
"Aslında tam deniz kıyısına inşa edilmişti, 1930’lu yıllarda sahil toprakla doldurulunca, görüldüğü gibi denizden neredeyse 300 metre içeride kalmış."
Dekovil Hattı...
Kilisenin yanından geçip Mersin’in kalbi sayılan Uray Caddesi’ne çıktık. ''Cadde, Mersin Garı’nın önünden başlayıp geniş bir yay çizerek batıya, Gümrük Meydanı’na kadar uzanır.'' Dedi İsmail. En çok ilgimi çeken ise yolun ortasından geçen dekovil hattıydı.
Fransız işgali günlerinden kalma, dar ve bu hafif raylı sistem; şantiye, fabrika, tarım alanları ve benzeri bölgelerde Gümrük Meydanlarına yük taşımak için kullanılmaktaydı. Mersin Gümrük Meydanı’nda koca bir "U" çizerek yeniden tren garına bağlanıyordu.
İnsanlar bu caddeye bazen Belediye Caddesi, bazen de Enteller Caddesi diyordu. Şehrin en havalı, en canlı yeri burasıydı.
Caddenin iki yanındaki kesme taştan yapılmış binaları inceledim. Büyük, görkemli ve Avrupai duruyorlardı; ama dikkatli bakınca pencerelerinde, kemerlerinde Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin o tanıdık sıcaklığı da vardı. Sonraki günlerde bilgilenmiştim İl Halk Kütüphanesi'nde.
Bir satranç tahtası gibi, yani "ızgara planlı" bölgede biraz daha ilerleyince Azak Han’ı gördük. Eskiden yolcuların ve hayvanlarının barındığı bu eski han, limanın getirdiği hareketlilikle artık uluslararası ticaretin, gemi acentelerinin ve devasa depoların döndüğü bir merkeze dönüşmüştü. Hanın kapısından giren çıkan şık giyimli adamlar, telaşla koşturan hamallar kentin ticari gücünü gözler önüne seriyordu.
Biz caddenin gürültüsünden sıyrılıp, Latin Katolik Kilisesi’nin yanından doğruca sahile fırladık. Deniz kokusu genzimi yaktığında içimi tarifsiz bir özgürlük hissi kapladı. Karşımızda duran ilk yapı, Alman İskelesi’ydi.
Burası adeta Mersinlilerin ortak evi, büyük bir halk plajı gibiydi. Her yaştan insan kendini Akdeniz’in serin sularına bırakıyordu. Sahil boyunca batıya doğru sıralanmış irili ufaklı iskeleler, kumsala yanaşmış ahşap kayıklar vardı.
Deniz ticareti geliştikçe bu iskeleler birer mıknatıs gibi her şeyi kendine çekmiş, peşinden de Uray Caddesi’ni, hükümet konağını, belediyeyi ve vergi dairesini buraya taşımıştı.
Hemen pabuçlarımızı fırlatıp attık. Çıplak ayaklarımızla kızgın kumlara basıp, sonra serin suya girip çıkarken kendimi kocaman bir şehirde değil de, sakin bir balıkçı köyünde masum bir çocuk gibi hissettim. Mustafa’yla birbirimize su sıçratıyor, kumlara batıp çıkarak şakalaşıyorduk.
Gümrük Meydanı’nı ve onun iskelesini geride bırakıp, kentin en eski meydanı olan Yoğurt Pazarı’na ulaştık. Büyükler, şimdilerde Ulu Camii kompleksinin olduğu yerdeki Gümrük Meydanı’nın ileride çok daha büyüyeceğini söylerlerdi ama bizim için şu an en önemli şey ayaklarımızın altındaki yumuşak kumdu.
Sahil boyunca yürüyerek Cumhuriyet Meydanı’ndaki Eski Kültür Merkezi’ne ulaştık. Biraz dinlendikten sonra kendimizi Müftü Deresi’nin serin sularının denizle buluştuğu noktada bulduk.
Harika, rüya gibi bir gün geçirmiştik. Ama dönüş vakti gelmişti ve ayaklarımız bizi yeniden Gümrük Meydanı’na doğru götürürken, içimdeki çocuksu neşe yerini başka bir duyguya bırakmaya başladı.
Antik Mersin Uray Caddesidir ...
23 Haziran Perşembe günü Fatma Nenemin ısrarları üzerine, hazırladığı kahvaltıdan sonra, istasyonun karşısındaki İl Halk Kütüphanesi'ne gideceğimi söledikten sonra, gelip gelemeyeceğini sordum. Mahallede kendine uygun arkadaşları bulduğunu, gelmeyeceğini söyledi.
Yarım saatte sonra, kütüphanede bulduğum kitaptaki harita üzerinde, hayali olarak Mersin sokaklarında ilerlerken, binaların düzeni ve caddelerin genişliği dikkatimi çekti. Sanki birisi cetvelle çizmiş gibiydi. Sonradan öğrendim ki, 1930’lu yıllardan itibaren Ankara dahil birçok şehrin planını yapan Hermann Jansen isimli o ünlü şehir plancısı, Mersin’in de çehresini çizmişti.
Atatürk Caddesi’nin devamı olan Uray Caddesi, ticaretin tam merkeziydi. Sağlı sollu yükselen Azak Han ve Taş Han gibi heybetli yapılar, uzak yollardan gelen tüccarları ağırlıyordu. Şehir o kadar hızla büyümüştü ki, nüfus arttıkça camiler, kiliseler, sinagoglar ve devasa konaklar yan yana, omuz omuza yükselmişti. Bu şehirde herkes kendine bir yer bulabiliyordu.
Biz de 1955 yılının Haziran ayının üçüncü çeyreğinde bu kozmopolit, bu renkli nüfusun içinde yerimizi almıştık. Yeni hayatımızın, yeni hikayemizin başlayacağı yer ise Nusratiye Mahallesi’ydi. O mahallenin çekirdeğini, kalbini ise bizim gibi toprağından kopup gelenlerin sığındığı Göçmen Barakaları oluşturuyordu.
Devasa Çıngıraklı Yılan...
26 Haziran Pazar günü kahvaltıdan sonra, ayağımın tozuyla koştuğum Mersin İl Halk Kütüphanesi’ndeki o sararmış sayfalarda, kütüphane karşısındaki bu garın tarihine dair öyle bir hikaye okudum ki, kendi kendime, gülmekten çevremdekiler rahatsız oldu.
Benim hayranlıkla izlediğim bu trenler, meğer bir zamanlar buralarda büyük bir paniğe yol açmış!
Yıllar önce, bu eski garın ilk açılış gününde bütün Mersin halkı merakla istasyonu doldurmuş. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar...
Hayatlarında ilk kez bir tren lokomotifi ve vagon görecek olmanın heyecanı içindelermiş. Derken uzaktan o müthiş gürültü duyulmuş. Tren, düdüğünü acı acı çalarak, devasa gövdesiyle soluya soluya istasyona girmiş.
İşte tam o an olanlar olmuş! İstasyonda bekleyen ahali, rayların üzerinde tıslayarak ilerleyen bu devasa, demirden canavarı koskoca bir "çıngıraklı yılana" benzetmiş. Bir anda ortalığı büyük bir korku dalgası kaplamış; insanlar çil yavrusu gibi dağılıp her biri bir tarafa kaçışmaya başlamış! Korkularından ne lokomotife ne de vagonlara yaklaşabilmişler; günlerce bu garip ve tekinsiz aracı sadece çok uzaklardan, saklandıkları yerlerden izlemişler.
Hatta iş o boyuta varmış ki, ilk zamanlar trene binmeye kimse cesaret edememiş. Mersin ile Adana arasında vagonlar günlerce bomboş gidip gelmiş, demiryolu şirketi büyük zarara uğramış. En sonunda halkı bu demir ata alıştırabilmek için turnikeleri açmışlar ve tam bir ay boyunca herkesi ücretsiz taşımışlar. Sonraları da ücretleri iyice düşük tutarak Mersinlileri tren yolculuğuna yavaş yavaş alıştırmışlar.
Kütüphanedeki kitapları karıştırırken öğrendiğim bir başka şey ise bu şehrin ne kadar önemli bir yer olduğuydu. Mersin, dünya ticaretinin öyle bir merkezi haline gelmek üzereydi ki, bu tren garının ilk hizmete girdiği yıllarda başta Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere ve Rusya olmak üzere tam 12 ülkenin konsolosluğu bu küçük şehirde art arda açılmıştı.
Güneşin denizle birleşip, ortadan kaybolmaya başladığında kitaptan başımı kaldırıp pencereden dışarıyı, limanın ışıklarını seyrederken içimden geçirdim: Ben Mehmet, 11 yaşındayım ve dünyanın dört bir yanından gemilerin, trenlerin, insanların akıp geldiği bu efsanevi şehrin, Mersin’in tam kalbindeyim artık.
DOKUZUNCU BÖLÜM
28 Haziran Salı günü Mustafa ile elele verip Gümrük Meydanı ve Yoğurt Pazarı’na gittik. Her iki ortam da simit ve halka tatlısı satan, hararetle bağırarak ayakkabı boyayan çocuklarla doluydu. Üstelik birçoğu tam da bizim yaşımızdaydı; 11-12 yaşlarında, yüzleri güneşte yanmış, gözleri çakmak çakmak çocuklar...
Durup onları izledim. Tepelerine, halka gibi düzenlenmiş yumuşak düzeneğin üzerindeki simit tablalarıyla kalabalığın arasında ustaca süzülüyorlardı. Cebimdeki boşluğa, konakladığımız sazdan barakamıza, babamın her sabah yorgun uyanan yüzüne gitti aklım. Mustafa’nın kolunu tuttum, gözlerinin içine baktım.
"Mustafa," dedim sesimi olgunlaştırmaya çalışarak. "Acaba bizler de simit satabilir ya da ayakkabı boyayabilir miydik?"
Mustafa duraksadı, sonra meydandaki çocuklara baktı. "Yaparız Abi... Niye yapamayalım ki?" dedi.
"Düşünmeye değer doğrusu," diye mırıldandım. Kardeşimle birlikte yürürken kafamda planlar çoktan oluşmaya başlamıştı. Biz artık sadece tüketen çocuklar olamazdık; bu göçmen hayatında ailemize, babamıza ekonomik yönden destek olmalıydık. Nitekim Osmaniye'de Alıç boncukları ve Nergis demetleri satmanın yanı sırayerfıstığı tarlalarında çalışarak olmuştuk.Yol boyunca bu kararın ağırlığı ve heyecanıyla hiç konuşmadık. Akşam babamla konuşacaktık.
Gece oldu. Mütevazı akşam yemeğimizi yiyip sofrayı kaldırdıktan sonra, babam yorgun argın sedire oturdu. Mustafa’yla birbirimize baktık. Derin bir nefes alıp babamın karşısına geçtim.
"Baba," dedim, sesimin titrememesine gayret ederek. "Biz bugün Mustafa’yla Yoğurt Pazarındaki çocukları gördük. Hepsi simit satıyor, ailelerine para götürüyor. Biz de simit satmak istiyoruz. Sana destek olmak istiyoruz."
Babam birden sessizleşti. Gözlerindeki yorgun ifadenin arkasında bir hüzün dalgası gelip geçti. Bizi okulda, kitapların arasında görmek istediğini biliyordum ama hayatın gerçekleri de tam karşımızda duruyordu. Bizi uzun uzun süzdü, ardından yüzüne gururlu ama buruk bir tebessüm yayıldı.
"Demek simit satacaksınız..." dedi, sesi şefkat doluydu. Biraz düşündükten sonra başını onaylar anlamda salladı. "Pekâlâ. Yarın ikinize de ellerimle birer simit tablası yapayım. Altına koyacağınız katlamalı ayaklıkları da hazırlarım. Sonra da mahallenin simit fırınına gider, fırıncıyla konuşuruz. Dün, fırına gelen un çuvallarını taşımak için yardım etmiştim, size güvenle, taze simitleri teslim eder."
Babamın bu sözleri üzerine göğsümün içinde bir kuş kanat çırpmaya başladı. 11 yaşındaki Mehmet olarak, ertesi sabah o caddelerde "Taze simiiit!" diye bağıracak olmanın, eve kendi kazandığım ekmekle dönecek olmanın o büyük, gururlu heyecanı bütün bedenimi sarmıştı.
Artık sadece göçmen barakasındaki o çocuk değildim; ben de bu şehrin bir parçası oluyordum...
Taş Fırın Kokusu ve İlk Sermaye...
30 Haziran Perşembe sabahı, sazdan barakamızın üzerine çöken meltem rüzgârı, yönünü dağlardan denize doğru çevirdiğinde tanyeri henüz yeni ağarıyordu. 11 yaşındaki bir çocuk için uykunun en tatlı, en vazgeçilmez anıydı bu saatler. Ama benim gözlerim, içimdeki o gururlu heyecanla çakmak çakmak açılmıştı.
Dışarıda, göçmen barakalarının loş sessizliğinde sözleştiğimiz sekiz on arkadaş bizi bekliyordu. Babamın akşamdan hazırladığı, gürgen kokulu o katlamalı simit tablasını omzuma astım. Mustafa da kendi tablasını sıkıca kavramıştı. Ayaklarımız çıplak, yüreklerimiz ise bir yetişkininki kadar kararlıydı. Karanlığı yırtan çocuksu kahkahalarımızla, kimin simitleri daha erken bitireceğine dair iddialara tutuşarak Yoğurt Pazarı’na doğru yürümeye başladık.
Yoğurt Pazarı, eski Mersin’in ticaret deposu, insan kaynayan en önemli sosyal buluşma alanıydı. Barakamızdan güneye doğru yaklaşık bin beş yüz metre yürüdüğümüzde ulaştığımız bu meydan, Latin Katolik Kilisesi’nin 600 metre güneybatısındaydı. Buradan 250 metre daha ilerleyince kentin kapısı sayılan Gümrük Meydanı’na varılırdı.
Köylerden gelen emektar köylüler; el emeği göz nuru yoğurtlarını, dokumalarını, kıl heybelerini, abalarını, derilerini, yünlerini ve sıra sıra dizilmiş çömleklerini bu pazarda satardı. Burası, aç karınların simitle buluşacağı en bereketli toprak sahneydi.
Fırının kapısına vardığımızda, içeriden yükselen gürgen odununun o isli, nefis kokusu genzimizi yaktı. Bizden önce gelmiş birkaç çocuk fırının önünde kuyruk olmuştu. Heyecanla taş fırının derinliklerini izlemeye koyulduk.
Fırıncı usta, kaynayan kazanların başında ter döküyordu. Hamurlar kaynar suyun yüzüne vurur vurmaz kevgirle alınıyor, üzerlerine bolca susam ekilip küreklerle fırına sürülüyordu. Usta, bu çıtır çıtır parlayan "kazan simitlerinin" sokak simidine göre daha pahalı olduğunu söyledi. Biz göçmen çocuklarıydık; hesabımızı bilmeliydik. Bu yüzden arkadaşlarımızla sözleşip daha hesaplı olan susamlı sokak simitlerinden almaya karar verdik.
"Ben 30 tane alıyorum usta," dedim sesimi dikleştirerek. "Ben de 20 tane," diye ekledi Mustafa.
Fırıncı simitlerin tanesini bize 7,5 kuruştan saydı. Sokakta 10 kuruştan satacaktık. Yani simit başına tam 2,5 kuruş net kazancımız olacaktı! Eğer 50 simidin hepsini satabilirsek akşama eve 125 kuruşla dönecektik. Bu bizim için muazzam bir servetti. 900 gramlık koca bir somun ekmeğin Mersin'de 30 kuruş olduğu o günlerde, eve tam 4 ekmek parası götürmek demekti. Ailemizin bütçesine can suyu olacaktık. Tablalarımıza dizdiğimiz sıcacık simitlerle, Mersin'in uyanmaya başlayan sokaklarına birer ok gibi dağıldık.
Henüz gün ışığının bile tam vurmadığı ıssız, taş duvarlı Mersin sokaklarında çocuk sesim yankılanıyordu.
"Simiiiiit! Sıcak simit... Sıcak Simiiiiit! El yakmazsa para verme!"
Sokaklar o kadar sessizdi ki, sanki bağırdığımda sesim evlerin kapalı pencerelerinden sızıp yatak odalarının içinde patlıyordu. İşte tam o anlarda, tatlı uykusundan sıçrayarak uyanan bazı sokak sakinlerinin öfkeli yüzleri pencerelerde belirdi. "Kapat çeneni çocuk!", "Yıkıl git şuradan!" diye azarlayıp kovalayanlar oldu.
Hatta, hiç beklemediğim o tatsız olay başıma geldi. Hafif uykulu, aksi bir adam, sırf sesim yüzünden aşağı bir kova dolusu buz gibi su fırlattı! Bereket, ani bir refleksle sudan korundum. Ama yılmadım; pencerelerin tam altından yürümek yerine sokağın tam ortasına geçtim ve oradan bağırmaya devam ettim.
Öğlene doğru sesim kısılmış, yorgunluğum artmıştı ama tablama baktığımda içim rahatladı. 20 simidi satmış, fırına olan borç paramı çoktan çıkarmıştım. Kalan 10 simidi de ikindi vakti, insanların midelerinin kazındığı o çay saatinde satmak üzere eve döndüm. Eve vardığımda Mustafa’yı gördüm; neşeyle zıplıyordu. 20 simidinin tamamını satıp bitirmişti bile!
Birbirimizin gözlerinin içine bakıp güldük: "Mustafa," dedim, "bu simitçilikte gerçekten iş var!"
Simit Ziyafetiyle Basit Yaşamak...
Öğleden sonra kalan simitlerimi satmak için Yoğurt Pazarı ve Çırçır fabrikalarının çevresinde turlarken etrafı gözlemledim. Bu şehirde hayat, pamuk fabrikalarında çalışan beden işçileri, çevre köylerden hastane kapılarına yığılan yoksul insanlar için hiç de kolay değildi. Onların öğle yemeği lüks lokantalar değil, bu fırından aldığımız muhteşem üçlüydü: Çay, simit ve bir kalıp peynir.
Çünkü 1955 yılının Mersin'inde karın doyurmanın en ucuz, en onurlu yolu buydu. Simit 10 kuruştu; çay ve peynir için de 20 kuruş verdiniz mi, toplam 30 kuruşa krallar gibi doyuyordunuz.
Elimdeki son simitleri satarken, aklıma büyüklerin sık sık dillerine doladığı o dizeler ve hikayeler geldi. Nazım Hikmet’in dediği gibiydi her şey:
Basit yaşayacaksın basit… Para ve maddi varlığın peşinde koşmayacaksın. Kimsenin hakkını ve hukukunu yemeyeceksin… Sanki yaşamın hep olmayacakmış gibi, tok karnına bile insanı baştan çıkaran susamlı simitler …ve yanındaki tavşankanı çayla bir kahve köşesinde sohbeti koyulaştıracaksın…
Gerçekten de öyleydi. Gönlü zengin olanlar, bu basit yaşamın kıymetini bilenler için o çıtır, bol susamlı sokak simidinin yanına gelen tavşankanı bir çay ve bir dilim peynir, dünyanın en büyük saray ziyafetinden daha üstündü.
Tıpkı yazar Sait Faik’in, hani o iki yıl önce çıkan Havuz Başı kitabında yazdığı gibi:
"Yalnız simitten, sabahın o leziz, insan icadı yemişinden söz açmalıydım. Ama ne yaparsın, çaya kıyamadım. Simidin yanında o da ikinci planda kalıyor ama dostlukları da samimi bir dostluktur. Hiçbir ka
11 yaşındaki Mehmet olarak o gün anladım ki; Mersin’in bu kavurucu sıcağında, göçmen barakalarının tozlu yollarında yaşayan insanların büyük bir kısmı tam da bu dizelerdeki gibi, incitmeden ve büyük hırslara kapılmadan, sadece "basitçe" yaşıyordu.
Cebimde ilk günün helal kazancı, tablamda tükenen simitlerin gururuyla eve doğru yürürken, ben de o basit ama onurlu hayatın tam merkezine ilk adımımı atmış olmanın mutluluğunu yaşıyordum.
Dünyaya Açılan Pencereler...
Mevsimin o en uzun, en sıcak günleri Mersin’in üzerine çöktüğünde takvimler 2 Temmuz 1955 Cumartesi gününü gösteriyordu. Zaman, Akdeniz’in o ağır dalgaları gibi süzülerek aksa da benim içimde bambaşka bir telaş, bambaşka bir yarış vardı.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Mustafa’yla yine sokaklardaydık. Gümrük Meydanı ve Yoğurt Pazarı her zamanki gibi ana baba günüydü. Köyünden, mahallesinden getirdiği sütü, yoğurdu, peyniri satmaya çalışan emektar köylüler; günübirlik iş bulma umuduyla kahvehanelerin önünde bekleyen çırçır işçileri...
Hepsinin sabah kahvaltısı, bizim tablamızdan aldıkları o çıtır, bol susamlı gevrek simitlerle kahvehaneden tüterek gelen çaydı. Hele bir de köylülerin tezgâhından alınan o taze peynirden bir parça eklediler mi yanına, meydanın ortasında krallara layık bir şölen başlardı.
Eğer tam zamanında, yani tanyeri ağarırken sokaklara çıkabilirsek simitlerimiz öğleden önce biterdi. Bitmediği zamanlar da olurdu elbet. O zaman telaşlanmaz, tablamızı gölgeye çeker, ikindiüstünü beklerdik. Bilirdik ki ikindi vakti, kazınan midelerin en büyük dostu yine bizim simitlerimizdi.
Bazen elimizde kalan, bayatlayan simitler de olmuyor değildi. Sırf bu yüzden fırından fazla simit almamaya, hesabımızı bilmeye çok özen gösteriyorduk. Ama ne olursa olsun, artık kendi harçlığımızı çıkarıyor, şu göçmen halimizle ailemize yük olmaktan kurtulmanın gururunu yaşıyorduk.
Yine de aklımın bir köşesi hep başka bir yerdeki ziyafetteydi: Tren Garı’nın hemen arkasındaki o tarihi taş binada, Mersin İl Halk Kütüphanesi’nde...
Pamuk Tarlalarından Kütüphaneye...
Simitlerimi erkenden bitirdiğim o upuzun yaz günlerinde, ayaklarım beni hemen o kütüphaneye götürüyordu. Okul ve eğitimi, bu fukaralıktan tek kurtuluş biletimiz olarak görüyorduk. Kütüphanenin hayatımda bu denli büyük bir yer kaplamasının arkasında ise tek bir isim vardı: Muzaffer Abi.
Ceyhan’ın o kavurucu sıcağında, pamuk tarlalarında mevsimlik işçi olarak toz toprak içinde çalışırken tanımıştım onu. Kantarda görevli bir üniversite öğrencisiydi. Onunla traktör römorklarının arkasında, pamuk çuvallarının gölgesinde yaptığım sohbetleri hiç unutamıyordum. Muzaffer Abi, o kocaman gözleriyle bana bakıp şöyle demişti bir gün:
"Bak Mehmet... Okuduğun her kitap, senin için bu dünyada açılan yepyeni bir penceredir. O pencerelerden bakmayı öğrenirsen, tarladaki pamuktan da, şu bastığın topraktan da ötesini görürsün."
O gün kafama koymuştum: Ben de üniversiteli olacaktım! Kendi şansımı kendim yaratacaktım! Ve o pencereleri birer birer açmanın yolu, Mersin'deki o kütüphaneden geçiyordu.
Aslında Mersin, mimari açıdan muazzam bir şahsiyete sahipti. 1944 yılında dönemin valisi Tevfik Sırrı Gür’ün vizyonuyla şehre kazandırılan Mersin Kültür Merkezi, planıyla, estetiğiyle ve sahil kenarındaki konumuyla tam bir mimari şaheserdi.
Çamlıbel Mahallesi’nin göz bebeği olan bu devasa yapı, uzun yıllar Halkevi olarak kullanılmış ve kütüphaneyi de içinde barındırmıştı. Fakat 1951 yılında Halkevleri kapatılıp hazineye devredilince, kütüphane Tren Garı’nın hemen arkasındaki o yüksek tavanlı tarihi binaya taşınmıştı.
İyi ki de taşınmıştı... Sahilden sadece 350 metre kadar içeride olan bu kütüphane, denizin kokusunu alan her öğrenci gibi beni de bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu.
Bir Balıkçı Köyünün Hikayesi...
Kütüphanenin kapısından içeri adım attığımda, dışarıdaki Yoğurt Pazarı’nın uğultusu, simit levhalarının tıkırtısı ve Akdeniz’in sıcağı bıçak gibi kesilirdi. İçeride sadece kağıt kokusu ve sayfaları çeviren parmakların hışırtısı olurdu.
Benim gibi sahilde gezintiye çıkan öğrencilerin birçoğu buraya uğrar, tozlu raflardan kendilerine uygun bir kitap seçip denizi gören o kocaman, ahşap pencere kenarlarına kurulurdu. Bazen ben de dayanamaz, ödünç aldığım kitabı sımsıkı göğsüme bastırarak sahildeki ahşap iskelelerden birine koşardım. Ayaklarımı Akdeniz’in serin sularına daldırır, dalga sesleri eşliğinde sayfaların arasında kaybolurdum.
Kütüphanede sadece çocuk kitapları okumuyordum; içimde durduramadığım büyük bir merak vardı. Sazdan barakalarına yerleşmeye çalıştığımız bu şehri, Mersin’i tanımak istiyordum. Raflarda eski Mersin ile ilgili bulabildiğim her yazıyı, her belgeyi yutarcasına okuyordum.
Kafamda deli sorular dönüyordu: Nasıl olmuştu da burası küçücük, sessiz bir balıkçı köyüyken, bu kadar kısa sürede devasa gemilerin yanaştığı, fabrikaların yükseldiği modern bir işçi kentine dönüşmüştü? Bu binaları kimler yapmış, bu caddeleri kimler çizmişti?
Aradığım tüm yanıtlar, Mersin İl Halk Kütüphanesi’nin o sessiz raflarındaydı. Sayfaları çevirdikçe Muzaffer Abi’nin kulaklarımı çınlatan sesini duyuyordum. Okuduğum her satır, eski Mersin’in sokaklarına, limanına ve insanlarına açılan yeni bir pencere oluyordu benim için.
11 yaşındaki Mehmet olarak, üzerimde güneşten rengi solmuş gömleğimle o pencere kenarında otururken biliyordum: Eğer bir gün o üniversite kapısından içeri gireceksem, bu şehirde açılmadık tek bir pencere, okunmadık tek bir sayfa bırakmamam gerekiyordu.
ONUNCU BÖLÜM
İki Mersin ve Beyaz Altının Kokusu...
6 Temmuz 1955 Cumartesi günü, tablamdaki son simidi de satıp Yoğurt Pazarı’nın tozunu arkamda bıraktığımda, kafamda kütüphaneden taze çıkmış bilgilerin fırtınası esiyordu. 11 yaşındaydım ama bu şehirde yaşarken bir şeyi çok net görebiliyordum: 1955 yılının Mersin'inde sosyo-ekonomik açıdan, adeta bıçakla bölünmüş, iki farklı dünya vardı.
Birincisi; Uray Caddesi çevresinde kümelenmiş, taş binaları, gümrük acenteleri ve şık giyimli tüccarlarıyla kentin zengin yüzünü oluşturan "Eski Mersin" bölgesiydi.
İkincisi ise çırçır ve dokuma fabrikalarına gece gündüz sırtında yük taşıyan işçilerin, yoksulların sığındığı gecekondu mahalleleriydi. Bizim sazdan örülmüş Göçmen Barakalarımız, işte bu ikinci dünyanın tam kalbindeydi.
Adana-Mersin demiryolu hattının o devasa Bağdat Demiryolu'na bağlanmasıyla bu şehir, ülkenin en büyük ithalat ve ihracat kapısı haline gelmişti. Ticaret bu kadar büyüyünce, kültür de arkasından gelmişti elbet. Eskiden bu kültürün en büyük kalbi Halkevleriydi.
Kütüphanedeki kitaplarda okumuştum; Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kazanılan o büyük bağımsızlık mücadelesinden sonra, ülkenin çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşması için büyük devrimler yapılmıştı.
İşte bu cumhuriyet devrimlerini halkın içselleştirmesi, aydınlık bireylerin yetişmesi için 19 Şubat 1932'den itibaren ülkenin dört bir yanında Halkevleri açılmıştı. Sayıları kısa sürede 478’e ulaşan bu ocaklar, ne yazık ki Menderes yönetimi tarafından 1951 yılında kapatılmıştı.
O kapatılan yerlerden biri de 24 Şubat 1933’te açılan Mersin Halkevi’ydi. Zamanında "İçel" dergisini çıkararak cumhuriyet değerlerini köylere kadar ulaştıran bu muazzam kurum, Vali Tevfik Sırrı Gür’ün Çamlıbel’deki o mimari şaheseri olan Kültür Merkezi’nde, bizim kütüphaneyle yan yana çalışmıştı.
Halkevi kapatılınca, o çok sevdiğim İl Halk Kütüphanesi de Tren İstasyonu’nun arkasındaki o tarihi taş binaya taşınmak zorunda kalmıştı.
Şimdi ben de o kütüphanenin müdavimi olan, ödünç aldığı kitapla Alman İskelesi’ne koşup ayaklarını Akdeniz’in serin sularına daldırarak sayfa çeviren o çocuklardan biriydim. Merakım beni esir almıştı. Rafların arasında satırları yutarken hep aynı sorunun peşindeydim.
Küçücük bir balıkçı köyü olan Mersin, nasıl olmuştu da böyle devasa bir sanayi ve işçi kentine dönüşmüştü?
Bu sorunun cevabı, bana aylarca içinde yatıp kalktığımız, tozunu yuttuğumuz Ceyhan’ın pamuk tarlalarını hatırlattı. Her şey o "Beyaz Altın"ın, yani pamuğun etrafında dönüyordu.
Çırçır Makineleriyle Devasa bir Çark...
Pamuk, lifleri için yetiştirilen öyle sihirli bir bitkiydi ki, dokuma sanayisinin en büyük hammadde gücüydü. Ucuzdu, kolayca eğrilebiliyordu ve yünden çok daha sağlamdı. Yıkanmaya da dayanıklı olduğu için dünya bu beyaz liflerin peşindeydi. Bugün naylon, reyon ya da polyester gibi yapay lifler çıksa da, bizim yaşadığımız 1950'li yıllarda milyonlarca insanın ekmek kapısı hâlâ pamuktu.
Eskiden bu pamuğun çekirdeğini lifinden ayırmak elle yapıldığı için işler çok yavaş yürürdü. Ta ki 1793 yılında Eli Whitney adında Amerikalı bir mühendis "çırçır" denen o mucizevi makineyi icat edene kadar... Tek bir kişinin çevirdiği bu makine, tam 50-60 işçinin elle yapacağı işi bir anda yapıveriyordu. Bu buluş İngiltere’deki Sanayi Devrimi’nin öncüsü olmuş, dünyayı değiştirmişti.
Bizim topraklara, Çukurova’ya pamuğun modern anlamda gelişi ise 1833’te Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın bölgeyi ele geçirmesiyle başlamıştı. Ama Mersin’i asıl patlatan olay, 1860 yılındaki Süveyş Kanalı inşaatı olmuştu.
Mısır’daki kanal inşaatı ve Doğu Akdeniz’deki tersaneler için suya en dayanıklı, en sağlam kereste olan sedir —yani katran ağacı— gerekiyordu. Lübnan dağları yağmalanıp bitince, dünyanın gözü Torosların o balta girmemiş yüksek tepelerine çevrildi. Dağlardan kesilen o devasa sedir tomrukları, şimdilerde barakamızın yakınında can çekişen Müftü Deresi’nin azgın sularına bırakılır, akıntıyla deniz kıyısına ulaştırılıyordu.
O yıllarda Mersin’de bir liman yoktu. Gemiler açıkta bekler, taşıyıcı işçiler sığ sulara dalıp dev tomrukları ve pamuk çuvallarını sırtlarında gemilere taşırlardı. Bu hem çok yavaş hem de çok masraflıydı. İşte bu yüzden Mersin’e iskelelerin ve modern bir limanın yapılması zorunlu hale geldi. Mersin dünya ticaretine eklemlendikçe, yabancıların da gözü buraya döndü.
1864’te Fransızlar Mersin'deki ilk çırçır fabrikasını kurdular. Ardından İngilizler Adana, Tarsus ve Mersin’i fabrikalarla donattı. Kütüphanedeki sanayi kayıtlarında isimlerini tek tek okumuştum: Zamanında Zelviyan ve Miğırdiç Kardeşler’in kurduğu o eski çırçır fabrikasını, 1944’ten beri Mustafa Güleç adında bir işadamı işletiyordu. 64 beygir gücünde kocaman bir lokomobil ile çalışıyor, yılda 500 ton pamuk işliyordu! Bir diğeri ise 1937’de Abdülkadir Perşembe tarafından kurulan, 50 beygir gücünde dizel motorlu fabrika idi. O da yılda 500 ton beyaz altını ipliğe dönüştürüyordu.
Ama işin asıl devleri, Tarsus’un büyük toprak sahipleri olan Eliyeşil ve Karamehmet aileleriydi. Bu iki Türk ailesi, gayrimüslimlerden sonra bölgede sanayiye ilk adımı atarak tarihe geçmişlerdi. 1925 yılında azınlıklara ait olan Mavromati İplik Fabrikası’nı devralıp Çukurova Sanayi İşletmeleri’ni kurmuşlardı.
İlk başlarda sadece 50 çırçır ve 5 bin iğlik mütevazı bir kapasiteye sahip olan bu yerleşke, 1932’de geçirdiği büyük değişimle Türkiye’nin ilk modern tekstil tesisi hüviyetini kazanmıştı. 1940’lara doğru tarım makineleri ve asıl büyük atılımları olan iş makineleri acenteliğini de alarak devleşmişlerdi. İçinde bulunduğumuz bu dönemde, 1949 kayıtlarına göre fabrikalarında çalışan işçi sayısı tam 3 bin kişiye ulaşmıştı!
İşte kütüphane pencerelerinden bakıp gördüğüm Mersin buydu... Toroslardan Müftü Deresi'ne akan tomrukların, çırçır makinelerinin gürültüsünün ve binlerce işçinin nasırlı ellerinin var ettiği koskoca bir şehir. 11 yaşındaki Mehmet olarak, omzumda simit tablasıyla bu devasa çarkın küçük bir dişlisi gibi sokaklarda adımlarken, göçmen barakamızın yoksulluğuna değil, bu şehrin ve kitapların bana sunduğu o muazzam geleceğe bakıyordum. Üniversiteli olacaktım; bu fabrikaları, bu tarihi, bu dünyayı yöneten o aydınlık beyinlerden biri de ben olacaktım.
Yükselen Yeni Mersin...
10 Temmuz 1955 Pazar günü, Akdeniz’in tuzuyla kavrulmuş tenim ve omzumda gururla taşıdığım boş simit tablamla, kütüphanenin o serin, yüksek tavanlı salonundaki yerimi yine almıştım. Mersin’e geleli henüz bir ay olmuştu ama ben bu şehrin sokaklarında sadece adımlamıyor, kütüphanedeki sararmış kitapların, eski yıllıkların arasında onun ruhunu arıyordum.
Raflardan indirdiğim Adana Vilayet Almanakları ve eski ticaret kayıtları, gözlerimin önüne inanılmaz bir dönüşüm hikâyesi serdi. Bugün sokaklarında simit sattığım bu koca Mersin, çok değil, yüz yıl önce Tarsus’a; bir liman şehri olan Tarsus ise Adana’ya bağlı küçücük bir yerleşimdi.
1860’lı yılların başında Mersin, sadece 100-150 haneli, kendi halinde bir balıkçı köyüydü. Sahilinde gemilerin yanaşabileceği tek bir iskele bile yoktu. Akdeniz’in dalgalarıyla boğuşan yelkenliler ve büyük kayıklar, sığ suların elverdiği kadar kıyıya yaklaşır; göğüslerine kadar suya gömülen o devasa hamallar, kara ile gemiler arasında mekik dokuyarak yük taşırlardı.
Şehrin ilk ilkel iskelesi, denizden toplanan büyük taşların üst üste yığılmasıyla oluşturulan Gümrük İskelesi olmuştu. Zamanla bu taş yığınının uzunluğu artırılmış, üzerine bir de küçük kulübe oturtulmuştu. İşte bu ilkel iskelenin hemen arkasında büyüyen Gümrük Meydanı, Ulu Camii ile birleşerek Mersin’in kaderini değiştiren en önemli merkez haline gelmişti.
Bugün bizim yaşadığımız 1955 yılında, her ne kadar meydanın çehresi değişmiş olsa da, eski Mersinliler Ulu Çarşı’nın yer aldığı bu alana hâlâ hürmetle ve inatla "Gümrük Meydanı" demeye devam ediyorlardı.
Peki, ne olmuştu da asıl büyük liman olan Tarsus gücünü kaybetmiş ve sıra bu küçük balıkçı köyüne gelmişti? Kitaplardaki satırlar bu sırrı da fısıldadı bana: Tarsus’u Akdeniz’e bağlayan ve gemilerin içeri girmesini sağlayan Regma Gölü, Berdan Nehrinin akış rotası değiştirilince, zamanla alüvyonlarla dolarak büyük bir bataklığa dönüşmüştü. Tarsus denizden kopunca, Akdeniz yeni bir kapı aramış ve gözlerini Mersin’in bakir kıyılarına dikmişti. Böylece Mersin, 1890’lara gelindiğinde Doğu Akdeniz’in en önemli iskele kenti olarak anılmaya başlayacaktı.
Yeni Mersin'de İskeleler Yarışı...
Yıllıkların sayfalarını çevirirken karşıma çıkan nüfus istatistikleri, bir şehrin nasıl bir patlamayla doğduğunu kanıtlar nitelikteydi.
1880 Yılında, Adana Vilayet Yıllığı’na göre Mersin merkezinde sadece 3.010’u Müslüman olmak üzere toplam 4.070 kişi yaşıyordu.
1890 Yılına gelindiğinde, Ticaretin canlanmasıyla nüfus sadece on yılda ikiye katlanıp 9.000’e fırlamıştı. İki yıl içinde bir mucize gerçekleşmiş, 1892 Yılında şehir öyle bir göç dalgası almıştı ki, nüfus neredeyse iki kattan fazla artarak, 2.000 civarında gayrimüslim tebaa ile birlikte tam 21.000’e ulaşmıştı.
Bu baş döndürücü hızın arkasında iki büyük lokomotif vardı: Süveyş Kanalı’nın doymaz inşaatı ve Çukurova’nın bereketli topraklarından fışkıran beyaz altın, yani pamuk!
Mısır’daki kanal inşaatı ve Akdeniz’deki tersaneler, suya karşı en dayanıklı kereste olan sedir —yani katran— ağacına açtı.
Lübnan dağları tamamen yağmalanıp tükenince, dünyanın dev tüccarları gözlerini Toroslar’ın yüksek tepelerine çevirdi. Kesilen o devasa sedir ağaçları, bugün barakamızdan çok da uzakta olmayan, o zamanlar gürül gürül çağlayan Efrenk (Müftü) Deresi’ne bırakılır, suyun gücüyle sahile indirilirdi.
İşte bu keresteleri ve limana yığılan pamuk çuvallarını dünyaya yetiştirmek için 1860 yılından itibaren Mersin sahilinde tam anlamıyla bir iskele yapma yarışı başladı. İlk ciddi adım, şimdiki Ulu Çarşı’nın önünde deniz kıyısına kurulan 110 metre uzunluğunda ve 12 metre genişliğindeki ticari iskeleyle atıldı.
Deniz trafiği öyle bir çılgınlık halini almıştı ki, sahilde yan yana yeni iskeleler bitiveriyordu. Latin Katolik Kilisesi’nin önündeki, bizim Mustafa’yla serinlediğimiz o meşhur eski halk plajı olan Alman İskelesi... Azak Han’ın hemen önünde yükselen o görkemli Taş İskele... Ticaret ve Sanayi Odası’nın önünde demirleyen Maritim adlı gemicilik şirketinin Özel İskelesi... Ve nihayet, Mersin’e gelişi adeta kilise çanları çalınarak kutlanan, kentin efsanevi sanayicisi ve en büyük yatırımcısı Mavromati’nin yaptırdığı o devasa iskele...
Zamanla bu kıyı şeridinde, Azak Han ile şimdiki liman sahası arasında beş büyük iskele daha yükseldi. Ama içlerinde en çok dikkat çekeni, Belediye tarafından Adliye ve Emniyet binasının hemen önüne inşa ettirilen, tam 1.430 metre uzunluğundaki o devasa iskeleydi.
Demir Raylarla Yeni bir Gelecek...
Mersin’in liman eksenli bu muhteşem büyüme hikâyesinin en parlak zirvesi ise, hiç şüphe yok ki 2 Ağustos 1886 yılında Adana-Mersin demiryolu hattının hizmete girmesiydi. Bu demir bağ, Çukurova’nın pamuğunu iskelelere doğrudan akıtan bir damar olmuştu.
Üstelik bu hat, 1908 yılında Haydarpaşa-Bağdat hattına bağlanınca; Mersin, artık sadece Çukurova’nın değil, tüm Anadolu’nun dünyaya açılan dış ticaret kapısı, Doğu Akdeniz’in kalbi haline geldi. 1913’te Toros Dağları’nı tünellerle aşan trenler, İç Anadolu’nun zenginliklerini Mersin’in tam 122 farklı iskelesine taşır olmuştu. Küçücük balıkçı köyü, artık güneyin en büyük ihracat üssüydü.
Okuduğum son sayfalarda, kentin geleceğine dair çok taze ve umut dolu bir bilgiye rastladım. Mersin’in bu parça parça iskelelerden kurtulup; modern, korunaklı ve devasa bir limana kavuşması için daha geçen yıl, yani 3 Mayıs 1954 tarihinde yeni ve büyük bir limanın temelleri atılmıştı. İnşaat tüm hızıyla sürüyordu.
Kitabı yavaşça kapattım. Tozlu masadan kalkıp kütüphanenin denize bakan o büyük ahşap penceresine doğru yürüdüm. Uzakta, Akdeniz’in mavi sularında dalgalanan iskeleleri, liman inşaatında çalışan vinçleri ve şehre her gün akın akın gelen insanları izledim.
O yeni liman inşaatı, sadece gemiler için değil, bizim gibi göçmen barakalarında hayata tutunmaya çalışan binlerce insan için de yepyeni bir iş, yepyeni bir ekmek kapısı demekti. Babamın, dayılarımın her sabah erkenden iş aramak için düştüğü yollar, bu limanın yükselen taşlarında anlam kazanıyordu.
11 yaşındaki Mehmet olarak, kütüphane salonunun serinliğinde içimi büyük bir huzur kapladı. Okuduğum her satır, öğrendiğim her tarih, bu şehre yabancı olan yanımı biraz daha törpülüyordu. Ben artık sadece barakalarda yaşayan o sığınmacı çocuk değildim; geçmişini, fabrikalarını, iskelelerini ve her bir taşının hikâyesini ezbere bildiğim bu muazzam işçi kentinin, Mersin’in bir parçasıydım. Tren düdükleri ve iskele hamallarının sesleri arasında, geleceğe açılan o pencerelerden umutla bakıyordum.
Teneke Mahallesi ve Sanayinin Devleri...
15 Temmuz 1955 Cuma günü, takvim yaprakları temmuzun tam ortasını gösterirken, bizim yaşadığımız sazdan örülmüş Göçmen Barakalarının üzerine her sabah çöken o tanıdık telaş çoktan başlamıştı. Bizim buralara, barakaların uyduruk saç ve teneke çatılarından yükselen o fukara görüntü yüzünden Mersinliler "Teneke Mahallesi" de derlerdi.
Bu mahallenin, bu derme çatma evlerin insanlarının kaderi, şehrin gürültülü fabrikalarına göbekten bağlıydı. Komşularımızın, günübirlik işçilerin ve baraka sakinlerinin çok büyük bir bölümü, her sabah gün ağarmadan Karamehmetlerin o devasa tekstil ve çırçır fabrikalarının yolunu tutardı.
Kütüphanedeki eski sanayi kayıtlarında gururla okumuştum; Eliyeşil ailesiyle el ele vererek Çukurova Sanayi İşletmeleri’ni kuran Karamehmetler, bu topraklarda gayrimüslimlerden sonra sanayiye adım atan ilk Türk aileleri olarak tarihe geçmişlerdi. Çukurova Grubu’nun direklerinden biri olan Eliyeşil ailesi, aslında Tarsus’un ucu bucağı görünmeyen topraklarına sahip çok büyük ağalardı.
Bu iki Türk ailesinin sanayideki ilk ciddi ve cesur hamlesi, 1887 yılında azınlıklara ait olarak kurulan efsanevi "Mavromati ve Şürekâsı İplik Fabrikasını 1925 yılında tamamen devralmaları olmuştu.
Peki, kimdi bu kentin hafızasında silinmez bir iz bırakan Mavromati? Meraklı parmaklarım kütüphanede onun da izini bulmuştu: 1890 yılında Tarsus’ta biri iplik, diğeri çırçır olmak üzere iki devasa yatırım yapan Konstantin Mavromati, aslen Kıbrıs’ın güneybatısındaki Baf’tan kalkıp Mersin’e yerleşmiş bir Ortodoks Rum’du. Mersin’in eski yerlileri onun asıl adının "Karagöz oğlu Koskiki" olduğunu yazıyordu.
Zamanla Mersin’deki Rum cemaatinin en zengin, en güçlü figürü haline gelen Mavromati; gemi acenteliğinden emlak simsarlığına, sarraflıktan bankerliğe kadar her işe el atmış, ama kentin geleceğini tekstil ve sanayide görerek buraya muazzam yatırımlar yapmıştı.
İşte Karamehmetler ve Eliyeşiller, 1925 yılında bu dev yapıyı devraldıklarında, tesis henüz sadece 50 çırçır makinesi ve 5 bin iğlik mütevazı bir kapasiteye sahipti. Ancak iki Türk ailesinin vizyonu büyüktü. 1932 yılına gelindiğinde fabrikada öyle büyük bir modernizasyon hamlesi yaptılar ki, burası tüm Türkiye’nin ilk modern tekstil tesisi hüviyetini kazandı.
1940’lara doğru tarım araçları temsilciliğiyle gücünü katlayan bu iki aile, asıl büyük patlamayı iş makineleri acenteliğini şehre getirerek yaptı. İçinde bulunduğumuz bu dönemde, 1949 kayıtlarına göre fabrikalarında tam 3 bin işçi ekmek yiyordu. Bizim Teneke Mahallesi'nin babaları da o 3 bin kişiden biriydi işte.
Konsolosluklar Şehri Mersin...
Kütüphanenin serin masasında, önümdeki tarih kitaplarına bakarak bu muazzam oluşumun tarihçesini kafamda bir düzene oturtmaya çalışıyordum. Çünkü bu geçmişi bilmeden, Teneke Mahallesi’ni var eden o "Beyaz Altın" pamuğu ve onun yarattığı sosyal, ekonomik ve ticari dönüşümü anlamak imkânsızdı.
Her şey, tarladaki pamuğun fabrikadaki ipliğe ve tekstil ürününe dönüşerek dünyaya pazarlanması ihtiyacıyla başlamıştı. Bu devasa dönüşümün başrol oyuncuları ise Çukurova’nın bereketi ve Mersin’in o iskelelerle dolup taşan kıyılarıydı.
Eskiden, liflerin tohumdan, yani çiğitten ayrılması elle yapıldığı için üretim kaplumbağa hızıyla ilerlerdi. Dünyanın kaderini değiştiren adam, 1793 yılında Eli Whitney adında Amerikalı bir mühendis oldu. Whitney, "çırçır" denen o mucizevi makineyi geliştirerek pamuk liflerinin elle ayıklanması çilesine son verdi. Tek bir kişinin çalıştırdığı bu makine, tam 50-60 işçinin elleriyle günlerce yapabileceği işi bir anda, kusursuzca yapıveriyordu.
Bu çırçır makinesi sayesinde dünyada pamuk üretimi bir anda patladı. Elde edilen tonlarca pamuğu eğirmek ve dokuyabilmek için daha hızlı, daha güçlü tezgâhlara ihtiyaç doğdu. Buluşlar buluşları kovaladı ve pamuklu dokuma sanayisi dünyanın en büyük iş kolu haline geldi. İşin en garip tarafı neydi biliyor musunuz? İngiltere’nin topraklarında tek bir kök pamuk bile yetişmemesine rağmen, 18. yüzyıldaki o meşhur Sanayi Devrimi’nin öncü lokomotifi tam da bu pamuklu dokuma sanayisi olmuştu!
Bizim topraklarda ise hikâye 19. yüzyılın başlarında, Çukurova yöresinde ilkel yöntemlerle başlamıştı. 1833 yılında Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa buraları ele geçirince, pamuk tarımını modern anlamda geliştirmek için ilk büyük adımları attı.
Fakat üretilen bu pamuğu dünyaya satmak hiç de kolay değildi. Mersin’in o eski günlerinde tek bir iskele bile yoktu. Gemiler açığa demirler, dalgalarla boğuşan hamallar göğüslerine kadar suya batarak sığ sularda kara ile gemi arasında çuvalları sırtlarında taşır dururlardı.
Ne zaman ki Mersin’in o ilk ticari iskeleleri ve peşinden bugünkü liman adımları atıldı; Mersin işte o andan itibaren dünya ticaretine resmen entegre oldu. Şehir bir anda öyle bir cazibe merkezine dönüştü ki, Avrupalı devletlerin tüm dikkatini buraya çekti.
Ticaretin güvenle yürümesi, kendi tüccarlarını korumak ve bu beyaz altın ticaretinden pay kapmak isteyen yabancı devletler, Mersin sokaklarında birbiri ardına onlarca konsolosluk binası açmaya başladılar. Küçük balıkçı köyü, artık diplomatların ve uluslararası ticaretin döndüğü kozmopolit bir kentti.
Yabancı sermaye şehre akmaya devam etti. 1864 yılında Fransızlar Mersin’deki ilk modern çırçır fabrikasını kurdular. Onları hiç zaman kaybetmeden İngilizler takip etti; Adana, Mersin ve Tarsus’ta peşi sıra yeni fabrikalar yükseldi.
11 yaşındaki Mehmet olarak, kütüphane binasından çıkıp Teneke Mahallesi’ne, bizim sazdan barakamıza doğru yürürken fabrikaların bacalarından çıkan o isli dumanlara baktım. O dumanların arkasında koca bir dünya tarihi, Eli Whitney’in dehası, Mavromati’nin hırsı ve Karamehmetlerin cesareti yatıyordu.
Ama en önemlisi, o fabrikaların dönen çarklarında, bizim gibi binlerce göçmenin hayata tutunma mücadelesi ve alın teri vardı. Ayaklarım tozlu yollara basarken, içimdeki o büyük üniversite umudu, bu devasa sanayi çarklarının gürültüsüyle daha da güçleniyordu.
Hayat benim için dörde bölünmüştü: Hastane odasındaki anam, amele pazarındaki babam, sokaklardaki simitlerimiz ve kütüphanedeki kitaplarım.
Amele Pazarları...
16 Temmuz 1955 Cumartesi...Güneş henüz Amanosların arkasından sıyrılmamış, yıldızlar Mersin göğünden çekilmemişti. Fakat o yapış yapış, insanı boğan sıcak, daha gün doğmadan Göçmen barakalarının üzerine nemli ve ağır bir kâbus gibi çökmüştü bile. 11 yaşında bir çocuğun içini doldurması gereken o kıpır kıpır neşe, bir süredir yerini göğsüne bir taş gibi oturan erken bir efkâra bırakmıştı.
Sessizce gözlerimi açtım. Babam, her zamanki gibi yine döşeğinden gürültü çıkarmamaya çalışarak doğrulmuştu.
kahvaltı bile edemeden, evden çıktı. Osmaniye’den bu yabancı şehre geleli tam yirmi yedi gün oluyordu. Yirmi yedi koca gündür, denizden esecek meltem rüzgârı henüz yönünü değiştirmeden, babam rızkımızın peşine düşmek için o kör karanlıkta yollara düşüyordu.Mahalledeki arkadaşlarıma bakıp iç geçirirdim bazen. Onların ana babaları şanslıydı; Karamehmetlerin ya da Eliyeşillerin çırçır fabrikalarında sabit işleri vardı. Sanki işbaşı düdüğü çalmış gibi, sabahlarıın o erken saatlerinde, vardiyalı işçiler olarak giderdi o fabrikalara. Babam da can havliyle başvurmuştu o fabrikalara ama nafaka kapıları yüzüne kapanmıştı; işçi alım mevsimi çoktan geçmişti. Üstelik benim okuma yazma bilmeyen, nasırlı ellerinden ve kollarının gücünden başka bir mesleği olmayan garip babam, o çarkların arasında kendine bir yer bulamamıştı.
Bizim nasibimiz, amele pazarlarının insafına kalmıştı. Mersin’in birkaç yerinde kurulurdu bu insan pazarları. Tarım, inşaat, nakliye... Ne iş olursa olsun bedenini satmaya hazır adamlarla, onlara birkaç kuruş verip terini sömürecek işverenlerin buluştuğu, kuralsız, acımasız odaklardı buraları. Ama bu pazarların en büyüğü, bizim kuru ve çıplak ayaklarımızla tozunu yuttuğumuz Gümrük Meydanı’ydı.
Gümrük Meydanı’nda her sabah yürek burkan, sessiz bir tiyatro oynanırdı. Ben de günlerden bir gün, amele pazarını görebileceğim bir köşeye büzülüp, gözümde büyüyen o insafsız dünyayı ve babamı izlemiştim. Meydanda her biri farklı zanaattan gelen, ama ekmek uğruna verilecek her türlü ağır işe razı yüzlerce adam birikmişti. Bir kamyonun gürültüsü, bir işverenin gölgesi belirecek diye gözlerini yoldan ayırmıyorlardı. Ama içlerinde en şanssız, en çaresiz olanlar; hiçbir mesleği olmayan, sadece bileğinin gücünü pazarlamaya gelen düz işçilerdi.
Benim babam... Ahmet Ağa’m... İşte o en şanssızların tam ortasındaydı.
Meydanın köşesinden bir işveren göründüğü an, o çaresiz kalabalıkta birden bir dalgalanma kopardı. Evine bir somun ekmek götürebilmenin telaşıyla kavrulan adamlar, bir anda sırtlarını dikleştirir, öne doğru atılırlardı. Herkes o seçici gözlerin odağı olmak, "Ben buradayım, güçlüyüm" diyebilmek için çırpınırdı.
İşverenler ise sanki pazardan bir kurbanlık ya da yük hayvanı seçer gibi yürürlerdi aralarında. Yapılacak işin ağırlığına göre adamların kaslarına, boyuna posuna, duruşuna bakarlar; beğenip gözüne kestirdiklerini kolundan tutup söke söke götürürlerdi. Seçilen adamların yüzünde, sadece bir günlüğüne de olsa ekmek parasını çıkarabilmiş olmanın o mahcup ama mağrur mutluluğu belirirdi.
Peki ya seçilmeyenler?
Babam gibi geride kalanlar... İşverenlerin dönüp bakmadığı, iri yarı olmadığı için ya da şansı yaver gitmediği için kenarda kalan o adamlar... Kasketlerini önlerine eğer, bükük bir boyunla, bir sonraki sabahın belirsiz umuduna tutunmak üzere meydana dağılırlardı.
O kalabalığın içinden eve dönen babam, Ahmet Ağa’m boynu bükük, bakışlarını yere dikmiş, suçluymuş gibi gözlerini biz çocuklarından kaçırırken görmek... İşte o an, 11 yaşındaki yüreğim ortadan ikiye yarılır, boyumdan büyük bir çaresizlik beni kahrederdi. O sıcak günlerde, Gümrük Meydanı’nından bükülen boynu ile eve gelen Babam, benim en büyük yangınımdı.
Hayat benim için dörde bölünmüştü: Hastane odasındaki anam, amele pazarındaki babam, sokaklardaki simitlerimiz ve kütüphanedeki kitaplarım.
İyi ki simit satma iznini koparmıştık babamızdan. Çok olmasa da ailemize ekonomik katkıda bulunabiliyor, bununla da gurur duyuyorduk. Elbet günlerden bir gün, Babam da ''sürekli bir iş buldum'' diye girecekti barakamıza...
İnce Hastalık ve Hayat Suyu...
Yine de tüm bu fukaralığın içinde yüzümüzü güldüren oluşumlar da vardı. Göçmen Barakalarındaki çocukların neredeyse hepsini tanımıştık artık; kendimize on-on beş kişilik koca bir dünya kurmuştuk. Bu çocukların arasında, biliyordum ki ömrümün sonuna kadar en iyi arkadaşım, can yoldaşım olarak kalacak olan İsmail Tunalı da vardı.
Günaşırı Mustafa’yla el ele verip hastanedeki anamı ziyarete gidiyorduk. Koğuştan içeri her girişimde, anamın yüzünün biraz daha renklendiğini, o solgun yanaklarına can geldiğini görmek dünyalara bedeldi.
Hastane ortamında iyi besleniyor, ilaçları hem dozunda hem de tam saatinde veriliyordu. Doktorlar, "Bir aya kalmaz taburcu ederiz," dediklerinde Mustafa’yla sevinçten birbirimizin boynuna sarıldık.
Kolay değildi; Edirne Göçmen Misafirhanesi’nde kaldığı o upuzun iki ay boyunca o illeti, o lanet ince hastalığı (tüberkülozu) iradesiyle yenmişti benim anam. Burada da yenecekti, o hastane odasından başı dik çıkıp evimize, barakamıza dönecekti inşallah...
Çünkü göçmen barakalarında anasız yaşamak bizi çok zorluyordu. Temizlenmek, sabahları bir demlik çay pişirmek, akşam babama yemek hazırlamak, çamaşır ve bulaşık yıkamak deveye hendek atlatmaktan zordu. Barakamızda akarsu ne gezer, evlerimizde çeşme yoktu. Mersin’in göbeğinde koca bir su sorununun pençesindeydik.
İlk zamanlar barakaların yanından geçen derenin suyunu kullanıyorduk ama o da yetmiyordu. Üstelik bir süre sonra bazı aileler keneflerini doğrudan derenin üzerine kurunca, o su da zehir oldu. Mecburen, barakalara oldukça uzak olan şehir çeşmelerinden kovalarla su taşıma çilesi başladı. Küçük omuzlarımız o kova kulplarının altında eziliyordu.
Neyse ki imdadımıza, Karamehmetlerin çırçır fabrikasında çalışkanlığıyla ustabaşılığa kadar yükselen Kerim Dayım yetişti. Ekonomik durumu bizden biraz daha iyiye gidince, bahçesine tam on iki metreden su çıkaran demir bir tulumba kurdurdu.
O tulumbanın kolunu her indirişimizde toprağın bağrından fışkıran o buz gibi suyun sesi, mahalledeki tüm susuzluğu ve bizim su sorunumuzu kökünden çözüverdi.
Vardiyaların Döngüsü ve Paylaşım...
Teneke Mahallesi’nde yaşam tam bir denge oyunuydu. Çırçır ve iplik fabrikalarında vardiyalı işe giden komşularımızın küçücük çocukları, anne baba işteyken evde yapayalnız kalırdı.
Ama bereket versin ki, imece usulünün, komşuluğun ve çıkarsız yardımlaşmanın hâlâ altın değerinde olduğu yıllardı 1955 yılları... Aileler birbirini öyle yakından tanır, öyle güvenirdi ki, işe gitmeyen kadınlar mahallenin tüm çocuklarına gözü kapalı analık ederdi. Bizim anam hastanedeydi ama Fatma Nenemin o şefkatli kanatları her an üzerimizdeydi.
Fabrikalarda çalışan dayılarımın dünyası ise tam bir zaman karmaşasıydı. Vardiyalı çalışma sistemi yüzünden uykuları altüst oluyordu. Bu hafta saat 16.00 - 24.00 vardiyasında çalışan dayım, bir sonraki hafta gece yarısı 24.00 - 08.00 vardiyasına dönüyor, sonraki hafta ise sabah 08.00 - 16.00 vardiyasına geçiyordu.
İnsan bedeninin bu bitmek bilmeyen zaman döngüsüne, bu amansız çarka uyum sağlaması hem çok zor alıyor hem de ömürlerinden çalıyordu.
Nenem, bir yandan vardiyadan yorgun argın dönen dayımlarla ilgileniyor, bir yandan da gücü yettiği oranda Mustafa ile bana kol kanat geriyordu. Biz de 10-11 yaşlarında, bana göre, iki koca delikanlı olarak onu daha fazla yormamaya yemin etmiştik. Evin tüm ağır işlerine biz koşuyorduk; Kerim Dayımın tulumbasından eve kovalarla su taşır, fırından ekmek alır, çöpleri toplayıp barakaların uzağındaki uygun bir yere dökerdik. Nenemin yüzündeki tek bir tebessüm, tüm yorgunluğumuzu silerdi.
Nezir Ağa ve Veresiye Defteri...
Barakaların ön cephesinde, hareketli Beşyol Kahvesi’ne tam karşıdan bakan küçük, loş bir bakkal dükkânı vardı. Burayı mahallenin hürmet ettiği, hemen babam yaşlarında olan Nezir Ağa işletiyordu. Hüseyin dayım, buraya ilk geldiğimiz günlerde babamla beni Nezir Ağa’nın yanına götürmüş, bizi tanıştırmıştı.
Nezir Ağa’nın tezgahının altında, kenarları kıvrılmış, kapağı aşınmış kalın bir veresiye defteri vardı. O defter bizim can simidimizdi. Üzerinde sarı yapışkan bir kağıtla "Ahmet Akıncı" yazan o sayfaya dünyalar sığırdı. Bakkala gider, o günkü asgari ihtiyaçlarımızı, gaz yağımızı, tuzumuzu alır; Nezir Ağa da yarım kalmış kurşun kalemiyle rakamları deftere işledikten sonra defteri kapatıp bize geri verirdi.
Her aybaşından aybaşına hesap kesilirdi. Anamın ince hastalık yüzünden hastanede yattığını, babamın amele pazarından çoğu zaman eli boş döndüğünü bilen Nezir Ağa, o büyük adam, bazı aybaşlarında yaptığımız ödemeler eksik kaldığında yüzünü bile ekşitmezdi. Kalemi eline alır, "Kalanı bir sonraki aya aktaralım Ahmet Ağa, canın sağ olsun," diyerek büyük bir nezaket gösterirdi.
11 yaşındaki Mehmet olarak o bakkal dükkânının kapısından çıkarken anladım: Maddi yönden fukara, cüzdanen bomboş olan bu insanların, göğüslerinin altında sakladıkları gönülleri birer altın madeni kadar zengindi. İyi ki de öyleydi...
Onların bu hesapsız sevgisi, bu muazzam dayanışması, bize barakamızın fukaralığını da, göçmenliğin getirdiği o kahredici çaresizliği de her akşam unutturmayı başarıyordu.
Alman İskelesi’nde Zaman...
Güneş, Akdeniz’in lacivert sularını eritilmiş bir gümüş gibi parlatırken, omzumdaki simit tezgahının kayışı etimi acıtıyordu. Ama aldırmıyordum. 23 Temmuz 1955 Cumartesi günüydü ve ben, 11 yaşındaki Mehmet, bugün de ekmek paramı taştan, aslına bakılırsa çıtır susamlardançıkarmıştım. Son simidi de Uray Caddesi’nin köşesindeki gümrük komisyoncusuna sattığımda, cebimdeki bozuklukların şıkırtısı bana dünyanın en güzel melodisi gibi geldi.
Hemen İl Halk Kitaplığı’na koştum. Kitapların o eski, sararmış kâğıt kokusu beni hep büyülerdi. İki saat boyunca, yeni geldiğimiz bu liman kentinin eski tozlu sayfalarını karıştırdım. Kafam kentin geçmişine dair yepyeni bilgilerle dolu bir halde çıkıp Aziz Antuan Katolik Kilisesi’nin önüne geldim. Alıcı gözle inceledikten sonra ayaklarımı beni doğrudan denizin içine doğru uzanan Alman İskelesi’ne götürdü.
İskele, sanki denizin bağrına saplanmış yirmi metrelik bir taş iskeletti. Etraf ana baba günüydü; sıcaktan bunalan Mersinliler burayı bir plaja çevirmiş, kendilerini serin sulara bırakıyorlardı. Ben ise iskelenin ucuna oturup bacaklarımı aşağıya salladım. Bir yanda sonsuz Akdeniz, diğer yanda ise kentin şah damarı olan Uray Caddesi uzanıyordu.
Gözüm hemen arkamdaki kiliseye kaydı. Kitaplıkta okumuştum; bu kilise ilk yapıldığında tam deniz kıyısındaymış. Ama 1930’lu yıllarda "deniz doldurulacak" demişler ve koca denizi geriye itmişlerdi. Şimdi kilise, denizden tam 300 metre içeride, binaların arasında kalmıştı.
Eskiden Mersin Limanı’na yanaşan koca gemilerin kaptanları, uzaktan ilk önce bu kilisenin çan kulesini görürlermiş. Hatta liman yapılana kadar, o kulenin tepesinde geceleri denizcilere yol gösteren bir deniz feneri yanarmış. Bunu düşünmek içimi ürpertti; bir çan kulesi ve bir deniz feneri... Aynı bedende iki can gibi.
Dünyanın Buluştuğu Cadde...
İskeleden bakınca her şey o kadar net görünüyordu ki... Eski Mersin dedikleri yer, aslında bu Uray Caddesi’nin ta kendisiydi. Büyüklerin anlattığına göre, 1900’lere doğru buralar küçük bir bucaktı; Mersin Mutasarrıflığı derlerdi. Sonra Tarsus’un yanı başındaki Regma Gölü bataklığa dönüşüp oradaki eski liman kapanınca, herkes gözünü bu genç ve hırslı Mersin bucağına dikmişti.
Asıl mucize ise ben doğmadan çok önce, 1886’da yaşanmıştı. Adana-Mersin demiryolu açılınca, buharlı trenler Çukurova’nın bereketini buraya taşımaya başlamıştı. Tren rayları Mersin’i dünyaya bağlayan birer damar gibiydi. Aynı yıl Mersin Ticaret Odası kurulmuş, ardından sadece on yıl sonra, 1896’da tam 12 ülkenin konsolosluğu bu caddede bayraklarını dalgalandırmıştı.
Kulağımı kabarttığımda caddeden yükselen sesler bir masal gibiydi. Uray Caddesi’nde sadece Türkçe konuşulmazdı. Simit satarken kulağıma Fransızca, Arapça, İngilizce, Rumca kelimeler çalınırdı.
Bu cadde muazzam bir mozaikti. Bizim mahallede, dükkanlarda, iskelede herkes yan yanaydı: Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler... Türk, Arap, Kürt, Süryani, Ermeni...
Beyrut’tan gelen de buradaydı, Niğde’den, Lazkiye’den, Girit’ten göç eden de. Çerkez’i, Nusayri’si, Maroni’si, Alevi’siyle herkes bu Akdeniz rüzgarına kendi kokusunu katmıştı. Portakal çiçeklerinin o baygın, tatlı kokusu, denizden gelen iyot ve yosun kokusuna karışır, insanın başını döndürürdü.
En çok da neyi severdim biliyor musunuz? Caddenin doğu ucundaki Latin Katolik Kilisesi’nin çan sesiyle, tam ortadaki Bezmi Alem Valide Sultan adına yapılan Eski Camii’nin ezan sesinin birbirine karışmasını... Biri biter, biri başlardı. Bazen ikisi aynı anda gökyüzüne yükselirdi. İşte o an bu kasaba bozması kentte, sanki tüm dünya kardeş olmuş gibi hissederdim.
Taşın ve Alın Terinin Hikayesi...
İskelelerin orada çalışan hamallara baktım. Sırtlarında çuvallarla küpeştelerden mal indiren o koca adamlar, açıktaki gemilerden yük taşıyan teknelerin tayfaları, tüccarlar, simsarlar... Hepsi ekmek derdindeydi ve hepsi dosttu.
İstasyondan iskelelere uzanan yolların iki yanındaki dükkanların tabelalarında garip, Frenkçe isimler yazardı. Eskiden buraya "İskele Yolu" derlermiş, belediye binası buraya yapılınca adını "Uray Caddesi" koymuşlar. Devamı ise Atatürk Caddesi olup uzayıp gidiyordu.
Caddenin en doğusunda Kalafathane vardı. Oradaki mavnaların, römorkörlerin tamir edilirken çıkardığı çekiç sesleri ta buraya kadar gelirdi. Ama caddenin en görkemli yeri, tam ortasında, 1901 yılında yapılan o mermer cepheli Hükümet Binası’ydı. Ön yüzündeki mermerler annemin çeyizlik dantelleri gibi ince ince işlenmişti. Vali amcanın makamı, adliye, devletin en büyük daireleri hep onun içindeydi. Hemen yanında ise Türk maliyesinin göz bebeği Defterdarlık binası duruyordu.
Bir de o koca binalar vardı ki, önünden geçerken önümü iliklerdim. 1892 yapımı T.C. Ziraat Bankası binası ile 1926’da açılan Selanik Bankası, caddenin zenginliğine zenginlik katıyordu.
Ekmek Teknesi Uray Caddesi...
Uray Caddesi, buraya göç eden herkesin ekmek kapısıydı. Bizim gibi sonradan gelenler de, eskinin yerlileri de burada doyardı. Kayseri’den gelen amcalar demir ve inşaat malzemesi satar, Güneydoğu’dan gelenler bakliyat ve hububat işiyle uğraşırdı. Beyrutlu ve Halepli tüccarlar ise pamuk ticareti yapıp gemilerle uzak ülkelere mal gönderirlerdi. Bir de caddenin narenciye yüzü vardı ki, kasalarla taşınan portakallar, limonlar tüm caddeyi parıl parıl boyardı.
Bu yoğun telaşın arasında Azakhan ve Taşhan gibi koca hanlar, devasa kapılarıyla limanın nöbetçileri gibi beklerdi. Tabii sadece ticaret yoktu; caddenin arkasındaki sokaklarda avukatlar, gümrük komisyoncuları, noterler, matbaalar yan yana dizilmişti. Akşamüstü oldu mu tüccar terziler dükkanlarını süpürür, kibar berberler dükkanlarının önünü sular, ortalığı keskin bir lavanta kolonyası kokusu kaplardı.
Acıktığımda canım hep o Ortadoğu ve Çukurova mutfağının leziz yemeklerini kokutan aşevlerine gitmek isterdi. Büyük adamlar işleri bitince sahildeki iskele manzaralı Ziya Paşa Gazinosu’na geçer, kimileri de Mersinli Ahmet Kıraathanesi’nde ya da Millet Bahçesi’nde yorgunluk kahvesi içerdi. Caddenin batı ucundaki Tüccar Kulübü ise şehrin en şık insanlarını ağırlardı.
Güneş batmaya yüz tutarken iskeleden kalktım. Tozlu şortumu silkeleyip boş simit tezgahımı arkama fırlattım. Uray Caddesi’ne doğru yürürken, Latin Katolik Kilisesi’ne, Nusratiye Camisi’ne, Eski Cami’ye ve o muhteşem Hükümet Binası’na baktım. İçimden bir ses, bu sağlam taş binaların, bizim bugün yaşadığımız bu güzel kardeşlik hikayesini çok uzaklara, ben kocaman bir adam olduğumda bile geleceğe taşıyacağını fısıldıyordu.
Yeni Bir Okul, Yeni Bir Umut...
Eylül ayının o kavurucu Akdeniz sıcağı, göçmen barakalarının sac çatılarına vurup içeriye fırın gibi bir hava üflerken, takvim yaprakları 24 Eylül 1955 Pazartesi gününü gösteriyordu. Kardeşim Mustafa’yla ben yatağın kenarına oturmuş, derin bir nefes alıyorduk.
Dile kolay, koca bir haftayı geride bırakmıştık. Geçtiğimiz Pazartesi günü, yani 19 Eylül’de Mersin Kuvayi Milliye İlkokulu’nun kapısından içeri adım atarken içimi kaplayan o amansız tedirginlik, yerini tatlı bir yorgunluğa ve tarifsiz bir hafifliğe bırakmıştı.
Okulda göçmen barakalarından gelen bir hayli arkadaşımız vardı. Onlar, birinci sınıfa yeni başlayan o minik, ürkek çocukları saymazsak, okulun eski öğrencileriydi; bahçede birbirlerine seslenişlerinden, köşe kapmaca oynayışlarından buraya ait oldukları belliydi. Mustafa’yla ben ise kentin ve okulun en "yeni" yüzleriydik. Ne okulun genel işleyişini biliyorduk ne de öğretmenlerin adını, huyunu...
Öyleydik, çünkü bizim kaderimiz yollarda yazılmıştı. Anamın bitmek bilmeyen o ağır hastalığı ve geçim derdi yüzünden, bir yerde kök salamadan sürekli okul değiştirmek zorunda kalmıştık.
Birinci sınıfı Niğde’nin Misli Köyü’nde, tozlu yolları aşarak okumuştuk. İkinci sınıfta yolumuz Osmaniye’ye düşmüştü. Şimdi ise üçüncü sınıftaydık ve Kuvayi Milliye, henüz 11 yıllık ömrümde ayak bastığım üçüncü okulumuzdu.
Anam hâlâ o beyaz duvarlı hastane odasında şifa bekliyordu; babam ise ne kadar çabalasa da Mersin’in o koca limanında, caddelerinde henüz kalıcı, sürekli bir iş bulamamıştı.
Yaz boyunca Uray Caddesi’nde, Gümrük Meydanı ve Yoğurt Pazarında simit satıp, "Taze çıtır!" diye bağırarak üç beş kuruş harçlık biriktirmiş olsak da bir okulun yükünü sırtlamaya yetmiyordu o bozukluklar.
Siyah önlük, ayağımıza sağlam bir ayakkabı, beyaz yapraklı defterler ve kitaplar için paramız çıkışmamıştı. Tam "Yine mi boynumuz bükük kalacak?" derken, okul aile birliğinin o şefkatli elleri uzandı bize. Eksiklerimizi tek tek tamamladılar.
Sırama oturup mis gibi kâğıt kokan kitaplarıma dokunduğumda içimden bir yemin ettim: Bu tür yardımları unutmuyordum, asla unutmamalıydım. Misli’ de ve Osmaniye’de karneme getirdiğim o parlak başarıları, bu yeni yuvada da sürdürmek, bana inananların yüzünü kara çıkartmamak benim boynumun borcuydu.
On Dakikalık Yol ve Şanslı Üçüncü Yıl...
Mersin Kuvayi Milliye İlkokulu, bizim göçmen barakalarının yaklaşık 1200 metre kuzey-batısında, Mersin Şehir Mezarlığı’na giden yolun üzerinde boy gösteriyordu. Öyle çok uzak sayılmazdı; barakaların önündeki düzlükten başımızı kaldırdığımızda okulun çatısını rahatlıkla görebiliyorduk. Mustafa’yla el ele verip hızlı ve tempolu bir yürüyüş tutturduk mu, tam 10 dakikada okul bahçesindeydik.
Tarihini merak edip sorup soruşturmuştum; kentin bu taze binasının temelleri 1952 yılının Ekim ayında atılmış, tam bir yıl sonra, 1953’ün Ekim’inde kapılarını öğrencilere açmıştı.
Bizim kaydımızın yapıldığı bu 1955 yılında, okul henüz üçüncü eğitim ve öğretim yılına giren gencecik bir eğitim yuvasıydı. Bu yüzden sadece birinci, ikinci ve üçüncü sınıfları vardı. Bahçede üst sınıfların, o iri yarı dördüncü, beşinci sınıf çocuklarının koşturmacası yoktu. Kendi kendime, "Şanslıyız galiba Mehmet," diye fısıldadım, "buranın en büyükleri biziz."
Okulun adını ilk duyduğumda içimde bir gurur uyanmıştı. Sosyal Bilgiler öğretmenimiz, sonraki haftalarda bize bu ismin arkasındaki koca destanı uzun uzun anlatacaktı ama ben o gün bile adın heybetini hissedebiliyordum.
Her şey o büyük Kurtuluş Savaşı ile ilgiliydi. 30 Ekim 1918’de imzalanan o kara günün belgesi, Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra, güzel Mersin’imiz önce İngilizler, ki çoğunluğu Müslüman Hintli askerlerden oluşuyordu, tarafından işgal edilmiş, ardından bu topraklar gönüllü Ermeni birliklerinden kurulan Fransızlara terk edilmişti.
Büyüklerin anlattığına göre kentin üstüne çöken o karanlık işgal, 20 Ekim 1921’deki Ankara Antlaşması’yla dağılmaya başlamış. Fransa, 21 Aralık 1921’e kadar tüm Çukurova’yı boşaltmayı kabul etmiş ve nihayetinde, şanlı Türk askerinin Mersin’i devir-teslim alması o tarihi günde, 3 Ocak 1922’de gerçekleşmişti. İşte bu yüzdendir ki her yılın 3 Ocak günü, Mersin’in kurtuluş bayramı olarak davullarla, zurnalarla kutlanırdı.
Bu toprakların düşmandan temizlenmesi için göğsünü siper eden, canını seve seve veren o yiğit Kuvayi Milliyecilerin anısı yaşasın diye, Mersin İl Genel Meclisi toplanıp bir karar almış ve okulumuzun adını "Kuvayi Milliye İlkokulu" koymuştu. Önce İhsaniye, sonra Nusratiye ve nihayetinde Sağlık Mahallesi sınırlarına dahil edilecek olan bu okul, vatanın kalbi gibiydi.
Tebeşir Kokulu Çınarlar...
Okulun koridorlarında yürürken, duvarlardaki resimlerin ardında memleket sevdalısı öğretmenlerin ayak sesleri yankılanırdı. Okulumuzun ilk Başöğretmeni Mustafa Kirazcı’ydı; otoriter ama babacan duruşuyla okula nizam getiriyordu. Öğretmen kadrosundaki her isim, adeta birer bilgi çınarıydı: Kadriye Özmen, Türkan Mutluay, Naciye İkizoğlu, Fatma Yılmaz, Hilmi Yılmaz...
Ve tabii ki İbrahim Allahtan... İbrahim Öğretmen, zihnimin en mutena köşesine yerleşmişti. Göçmen barakaları ile tren garı arasındaki evine gidip gelirken bizim buralardan, tozlu yollardan geçerdi. Onu ne zaman görsem içim saygıyla dolardı.
Bir de o günlerde adını bir türlü öğrenemediğimiz, ama kendi aramızda fısıldaşarak "Napolyon" lakabını taktığımız o heybetli öğretmenimiz vardı ki, okulun unutulmaz çeşnilerinden biriydi.
Öğretmenlerimizin hemen hepsi, o toprağı fidan kılan Köy Enstitüleri’nden ya da onların ardılı olan Öğretmen Okulları’ndan mezun olmuşlardı. Bakışlarında, ses tonlarında bambaşka bir idealizm vardı.
Bizlere, yoksul baraka çocuklarına ya da kentin yerlilerine hiç ayrım yapmadan, kendi öz çocukları gibi özen gösteriyor, üstümüze titriyorlardı. Onların o şefkatli dokunuşları sayesinde, daha ilk haftanın sonunda içimdeki o ürkek "yeni çocuk" gitmiş, yerine okulunu seven Mehmet gelmişti.
Cumartesi günü saat tam 13:30’da bahçede toplandık. İstiklal Marşı’mız gökyüzüne yükselirken, gözüm gönderde dalgalanan bayrağa takıldı. Dalgalanan bu bayrağın gölgesinde kendimi özgür hissediyordum.
Bayrak merasiminin ardından okuldan çıkıp eve, barakalara doğru yürümeye başladığımda, Mersin’in nemli rüzgarı yüzümü yalayıp geçiyordu. Ama bu kez içim ürpermiyordu; mutluluktan, umuttan içim içime sığmıyordu. Artık yalnız değildik; Mustafa, ben ve kitaplarımız, bu kocaman kentin kalbinde, Kuvayi Milliye’nin gölgesinde güvendeydik.
Çıtır Simitler ve Okul...
Mersin İl Halk Kütüphanesi bana yeni ufuklar açmasının yanı sıra, ufuklardaki bilgilerimin kalıcı olması için, günlük-anı defteri ile tanışmamı sağladı. Bazen sadece konu başlıklarını yazarken, bazen de 5 Kasım 1955 Cumartesi, yani bugünkü gibi ayrıntılı yazma gereğini duydum.
Kuvayi Milliye İlkokulu’nun o büyük, ahşap kapısından içeri ilk adımımı atalı tam altı hafta olmuştu. Zaman, Akdeniz’in üzerinden geçip giden o beyaz köpüklü dalgalar gibi nasıl da hızla akıp gidiyordu. Artık ne koridorlar yabancıydı bana ne de öğretmenlerin ses tonları…
Sınıfımızın sıralarını paylaştığımız çocukların bir kısmıyla zaten o sac çatılı, rüzgarlı Göçmen Barakalarından arkadaştık. Bu yüzden, korktuğum o "yeni çocuk" yalnızlığını hiç yaşamamış, buranın nemli havasına da insanına da çabucak uyum sağlamıştık.
Anam… Canım anam hâlâ o beyaz çarşaflı Mersin Devlet Hastanesi odasında, amansız hastalığıyla pençeleşiyordu. Neyse ki hastane, evimize okulumuzdan daha yakındı; Mustafa’yla okul çıkışlarında, ceplerimizde umutlarla sık sık onun odasına koşuyorduk. Evde ise nenem, o bükülmüş beliyle anamın yokluğunu bize hissettirmemek için çırpınıp duruyordu.
Bazı sabahlar biz daha gözümüzü açmadan, o eski ocağın başında bize kahvaltı hazırlamış oluyordu. Biz de onun bu sonsuz şefkatine, bir gün önceden elimizde kalan, satamadığımız simitleri sofraya koyarak teşekkür ediyorduk.
Babam ise hâlâ akşam eve boynu bükük dönmesin diye uğraşıyor, limanda, gümrükte günübirlik ne iş bulursa çalışıyordu. Sabit, sürekli bir işi yoktu henüz. İşte bu yüzden, akşamları eve geldiğinde ondan harçlık isteyip o nasırlı ellerini, zaten dertle dolu ceplerini zora sokmamak için Mustafa’yla simit satmaya hiç ara vermedik.
Her sabah, daha tanyeri ağarmadan, sokak lambalarının soluk ışığı altında fırının yolunu tutuyorduk. Fırından çıkan o sıcacık, mis kokulu simitleri omuzlayıp sokaklara dağılıyor, saat tam 07:30’a kadar feryat figan satmaya çalışıyorduk: "Taze çıtırlar geldi!"
Saat tam 07:30’u vurduğunda, elimizde kaç simit kaldıysa kaldığı gibi eve dönüyorduk; çünkü artık okul vakti yaklaşıyordu. Kalanları okul sonrasına bırakıp; simit, peynir ve ocakta tüten çay üçlüsüyle, çay demlemiş olan nenemin barakasında, karnımızı bir güzel doyuruyorduk. Ardından o siyah önlüklerimizi giyip, yakalarımızı ilikleyerek okulun yolunu tutuyorduk.
Öğrenme Sevdası ve Yoğurt Pazarı...
Öğretmenlerimiz öyle harika, öyle eşsiz insanlardı ki... Derslerin nasıl başlayıp nasıl bittiğini anlamıyorduk bile. Sınıfımızın o fukara sıralarında oturan çocukların büyük çoğunluğu, benim gibi öğrenme sevdalısıydı; geleceğe tutunmak için defterlere sarılıyorlardı. Bizim gözlerimizdeki bu pırıltıyı gören öğretmenlerimiz de adeta birer öğretme sevdalısına dönüşüyor, kürsüde devleşiyorlardı.
Okulda zilin çalmasıyla birlikte Mustafa’yla bir koşu eve geliyor, nenemin hazırladığı yemekle karnımızı doyurur doyurmaz masanın başına çöküyorduk. Bizim evde kural katıydı: Önce ödevler bitirilecek, sonra işe çıkılacaktı. Kalemlerimizi defterlerin üzerinde koşturup ödevlerimizi bitirdikten sonra, hemen sabah satamadığımız, bir kenara ayırdığımız simitlere odaklanıyorduk.
İşte burası bizim sırrımızdı: Sabah soğuyan o simitlerin üzerini nemli bir tülbentle sıkıca örterdik. Nemli tülbent, Akdeniz’in buğusu gibi simitleri sarar, onları fırından yeni çıkmış gibi yumuşacık ve taze yapıverirdi.
Sepeti kaptığımız gibi kentin en hareketli yeri olan Yoğurt Pazarı ve çevresine koşardık. Oranın kalabalığında, dükkanların önünde simitleri bitirmek için çabalardık. Eğer şansımız yaver gitmez de yine de elimizde simit kalırsa, hiç üzülmezdik; çünkü bilirdik ki ertesi sabah bizi yine o nefis simit, peynir ve çay üçlüsü bekliyordu.
Kütüphanedeki Kaptan Nemo...
Ödevlerimizi günü gününe, hiç aksatmadan yaptığımız için Cumartesi ve Pazar günleri bize kocaman, özgür zamanlar kalıyordu.
Cumartesi günleri simit satışını bitirir bitirmez soluğu yine o çok sevdiğim Mersin Halk Kütüphanesi’nde alıyordum. Eğer derslerimizle, öğretmenlerimizin anlattıklarıyla ilgili bir kaynak kitap bulursam, önce büyük bir dikkatle onları gözden geçiriyordum.
Ama asıl şölen o incelemeler bitince başlıyordu. Ben en çok Jules Verne gibi yazarların o aklı zorlayan, insanı dünyadan alıp götüren bilim kurgu kitaplarını okumayı seviyordum.
Aya Seyahat’i okurken kendimi o demir kapsülün içinde, yıldızların arasında fırlatılmış gibi hissediyordum. Bir Milli Piyango Bileti’nin sayfalarında heyecanla sürükleniyor, ama en çok da Denizler Altında Yirmi Bin Fersah kitabına bayılıyordum.
Kaptan Nemo’nun o gizemli denizaltısı Nautilus’un içinde, okyanusların karanlık dehlizlerinde gezindiğimi hayal ediyordum. Bu kitaplar benim ufkumu öyle bir genişletiyordu ki, kütüphanenin o sessiz masasında otururken kafamın içi devasa hayallerle, bilgi edinme hırsıyla dolup taşıyordu.
"Hayat Güzel Be Akıncı!"
Özellikle Pazar günleri bizim için bir bayramdı. Sabahın erken saatinde simitlerimizi tezgahtan eritir eritmez, barakalardaki arkadaşları toplayıp sahile koşuyorduk. O sıcak sonbahar günlerinde kendimizi Akdeniz’in o mavi, serin sularına bırakıyorduk.
Bu arada yüzmeyi de iyice öğrenmiştik; suyun üstünde martılar gibi süzülüyorduk. Denizden çıkınca da kumsalda uzun yürüyüşler yapardık; bazen adımlarımız bizi Müftü Deresi’nin şırıltısına ve onun da ötesindeki bilinmez topraklara kadar götürürdü.
Sosyal Bilgiler dersinde öğretmenimizin gururla anlattığı o sözler hep kulaklarımızdaydı: Mersin, Türkiye'nin en uzun kumsallarına ve en güzel koylarına ev sahipliği yapıyordu.
Kıyılarının toplam uzunluğu tam 320 kilometreyi buluyordu ve bu kıyıların 108 kilometresi, ayaklarımızın altından kayıp giden o doğal kum plajlarından oluşuyordu. 1955 yılının bu günlerinde, Mersin sahili alabildiğine bakir, el değmemiş ve kilometrelerce uzanan tertemiz kumsallarla kaplıydı.
Bazen o tertemiz, incecik kumlara sırtüstü uzanır, gözlerimi gökyüzünün maviliğine dikerek hayaller kurardım. Yanımdaki arkadaşlarım dalgalarla oynarken, benim aklımda yine Jules Verne’in o muazzam eseri canlanırdı. Kendimi Nautilus’un o devasa cam bölmesinin önünde hayal ederdim. Denizaltı, Mersin’in bu bakir kıyılarından dalışa geçiyor, beni denizin o gizemli, engin derinliklerine alıp götürüyordu.
Suyun metrelerce altında, yukarıdaki dünyanın tüm dertlerinden, yoksulluğundan, anamın hastalığından uzakta, bambaşka bir dünya sarıp sarmalardı beni. Ne barakanın sac çatısı kalırdı kafamda ne de satılmayı bekleyen simit sepeti…
Sadece denizin o derin, mavi sessizliği… Orada, o hayali derinliklerde kendimi tamamen özgür ve gerçekten mutlu hissederdim.
Sonra sert bir dalga sesiyle ya da Mustafa’nın bana seslenmesiyle hayallerimden sıyrılır, kumsaldaki gerçek dünyaya dönerdim. Tozlu şortuma, çıplak ayaklarıma bakar, Mersin’in yüzüme vuran ılık rüzgarını hissederdim. Zorluklar çoktu, ceplerimiz boştu belki ama içimdeki o çocuksu coşkuyla gülümser ve kendi kendime fısıldardım:
"Hayat güzel be Akıncı… Her şeye rağmen çok güzel!"
Kırmızı Beyaz Bir Deniz...
1956 yılına girerek, 12 yaşına ayak basmıştım. Başarılı ve her şeye meraklı bir öğrenciydim. Zamanı son derece verimli kullanıyordum. Okul, ödevler, satılacak simitler, kütüphanede okunacak kitaplar ve arkadaşlarla geçirilecek zamanlar buna dahildi.
Bunda, Ceyhan Pamuk tarlaları kantarında görev yapan üniversiteli Muzaffer Abinin payı büyüktü. Bana ''kendi şansını kendin yarat Mehmet'' demişti.
3 Ocak 1956 Salı sabahı Mersin, Akdeniz’in yalancı kış güneşiyle uyanmıştı ama havada soğuktan ziyade insanı titreten müthiş bir heyecan vardı. Bugün, 3 Ocak’tı; güzel Mersinimizin düşman işgalinden kurtuluşunun tam 33. yıldönümüydü.
Nenem dün akşamdan siyah önlüklerimizin yanı sıra, yakalarını da yıkadıktan sonra, kırışmayacak şekilde kurumalarını sağlamıştı.
Kuvayi Milliye İlkokulu’nun bahçesi erkenden ana baba gününe dönmüş, ellerindeki ay yıldızla bayraklarla kırmızı-beyaz bir deniz gibi dalgalanıyordu.
Herkes bir an önce yürüyüşe geçmek için sabırsızlanıyor, heyecandan yerinde duramıyordu. Okulca eski Halkevi binasının hemen önündeki Cumhuriyet Meydanı’nda düzenlenen büyük törene katılacaktık.
Meydana doğru nizami adımlarla yürürken, dün Sosyal Bilgiler öğretmenimizin derste karatahtaya tebeşirle vura vura anlattıkları bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmeye başladı.
Öğretmenimiz, Mondros Mütarekesi’nden sonra Fransızların ve İngilizlerin "Kilikya" dedikleri bu bereketli Adana ve Mersin çevresini nasıl işgal ettiklerini öyle bir anlatmıştı ki, sanki o günleri bizzat yaşamıştım.
Öğretmenimizin anlattığına göre her şey, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, 30 Ekim 1918 akşamı başlamıştı. Osmanlı İmparatorluğu adına Bahriye Nazırı Rauf Bey, Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda demirli, adı bile içimi ürperten Agamemnon zırhlısında o kara antlaşmayı imzalamıştı.
Bu bir ateşkes değil, koca bir imparatorluğun fiilen tarih sahnesinden çekilişiydi. Antlaşmanın ağır hükümleri uyarınca ordumuz terhis ediliyor; Hicaz, Yemen, Suriye ve Mezopotamya’daki askerlerimiz teslim oluyordu. En acısı da, stratejik noktalarımız, Toros tünellerimiz ve limanlarımız düşmanların çiğnemesi için ardına kadar açılıyordu.
Ama tam o karanlığın ortasında, Adana’da bir ışık yanmıştı. Büyük önder Mustafa Kemal Paşa, antlaşmanın hemen ertesi günü ordunun komutasını Alman General Liman von Sanders’ten devralarak Yedinci Ordu Komutanı olmuştu. Hiç vakit kaybetmeden Adana’ya bağlı sancaklardan gelen temsilcilerle gizli gizli görüşmüş, "Bu vatanı teslim etmeyeceğiz," diyerek tedbirler yazdırmıştı.
Hatta bundan tam 38 yıl önce, 5 Kasım 1918’de, yani benim kütüphanede hayaller kurduğum o kasım günlerinden birinde, Mustafa Kemal Paşa bizzat bu Mersin’e gelmişti! Burada mutasarrıfla ve jandarma yüzbaşısıyla görüşüp şu tarihi tembihi yapmıştı: “Depodaki silahları bol cephane ile derhal dağ köylerine dağıtın!” Sanki o günden görmüştü buralarda çetin bir halk direnişinin, yani Kuvayi Milliye’nin doğacağını.
İskeleden Çıkan Kara Gölgeler...
Öğretmenimiz anlatırken sınıfta kimseden çıt çıkmıyordu. Düşman asker ve silah bakımından bizden kat kat üstündü. Fransızlar; Mersin, Adana, Urfa, Antep ve Maraş’ı içine alan koca bir cephede tutunup, buralarda Ermenilerle ortak bir devlet kurma hayali kuruyorlardı.
Mersin’in üzerine ilk soğuk gölge 17 Aralık 1918 sabahı düşmüştü. İngiliz gemileri limana yanaşmış, saat tam dokuzda gümrük iskelesine çıkan bir İngiliz subayı, iskele komiser muavinine o meşum zarfı uzatmıştı. Zarfta, antlaşmanın 7. maddesine dayanarak güvenliği sağlamak için Kilikya’nın işgaline Mersin’den başlanacağı yazıyordu.
Saat On’a geldiğinde ise, benim yazın üzerinde çıplak ayaklarımla denizi seyrettiğim o Alman İskelesi’nden Müslüman Hintli askerlerden oluşan bir İngiliz bölüğü karaya çıkmıştı. Fabrikaları, ordu karargahlarını, hükğmet konağını, istasyonu ve Amerikan Koleji’ni hemen işgal etmişlerdi.
On altı gün sonra, yeni yılın ikinci günü, yani 2 Ocak 1919’da bu kez Fransız işgal askerleri ve Ermeni Lejyon alayı Gümrük İskelesi’nden Mersin topraklarına ayak basıp, o koca taş duvarlı Taşhan’a yerleşmişlerdi.
Fransızların o Tunuslu ve Cezayirli askerleri kışlaya ve Müftü Medresesi’ne yerleştirirken, Ermeni gönüllüleri de Araplar köyünde, Zeytinlibahçe’de çadırlara dağıtmışlardı. 1919’un sonlarında İngilizler çekilince, meydan tamamen Fransızlara ve onların maşası olan yerli işbirlikçilere kalmıştı.
Öğretmenimiz o dönem kenti arkadan hançerleyen gizli cemiyetleri anlatırken dişlerimi sıkmıştım:
Birleşik Ermeni Cemiyeti Başkanı Manolyan ve yardımcısı Zelveyan, Ermeni Kilisesi’nde toplanıp kenti kaosa sürüklemek, Fransa himayesinde bir Ermeni Krallığı kurmak için terör estiriyorlardı.
Abdullah Dehlevi’nin kurduğu İslam Arapların Hayır Cemiye din kardeşimiz dediklerimizden oluşuyordu ama evlerine Fransız bayrakları asıp düşmana yaranıyorlardı.
Yusufaki Tiryakidis liderliğindeki Rum Cemiyeti Fransız mandasını savunuyorlardı. Hatta sonradan dünyanın en büyük silah tüccarı olacak olan Prodromos Bodosakis, kurduğu gizli cemiyetle İzmir’i işgal eden Yunan ordusuna buradan Rum gönüllü topluyordu.
3 Ocak’ın Şanlı Süvarileri...
Ama hesap edemedikleri bir şey vardı... Bu toprakların yiğit köylüleri, torosların efeleri, yani Kuvayi Milliyeciler! Vatanseverlerin çetin gerilla savaşı karşısında o koca Fransız ordusu neye uğradığını şaşırmıştı. Dağlardan açılan her ateş, hançer gibi saplandı bağırlarına. Sonunda buralarda tutunamayacaklarını anlayıp, Ankara’da kurulan yeni Türk devletinin bileğini bükemeyeceklerini kabul ettiler.
Nihayet 20 Ekim 1921’de Fransızlarla şanlı Ankara Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmayla, İskenderun hariç tüm Kilikya, Mersin’imiz ve İçel’imiz yeniden özgürlüğüne, ait olduğu öz vatana bırakılıyordu. Fransızlar tası tarağı toplayıp kaçarken, 27 Aralık’ta Tarsus’umuz kurtuldu.
Ve o büyük gün… 3 Ocak 1922...
Adana’daki Türk alayının şanlı bir taburu ve mağrur bir süvari bölüğü, nalları Mersin taşlarında kıvılcımlar çaktırarak 3 Ocak 1922'de kente girdi. O gün Mersin’in sokaklarında ağlayan analar, süvarilerin atlarının boynuna sarılan çocuklar gözyaşlarını tutamamışlardı. Mersin, esaret zincirini işte o gün paramparça etmişti.
Cumhuriyet Meydanı’na vardığımızda bandonun coşkulu sesi kulaklarımızı doldurdu. Kürsüde konuşmalar yapılıyor, şiirler okunuyordu. Elindeki Türk bayrağını sımsıkı tutan kardeşimin yanağına bir öpücük kondurdum.
Gözlerim hemen ilerideki Uray Caddesi’ne, oradan da deniz maviliğine kaydı. Bir zamanlar düşman filikalarının yanaştığı o iskelelerde şimdi bizim özgür gemilerimiz duruyordu. Göğsüm gururla kabardı, önlüğümün yakasını düzelttim.
Adını göğsümde taşıdığım bu okulun, "Kuvayi Milliye"nin ne demek olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyordum. İçimden kente doğru haykırmak geldi: Kurtuluş bayramın kutlu olsun Mersin! Sana bir daha hiçbir düşman elinin dokunmasına izin vermeyeceğiz.
Karnenin Kokusu, Anamın Akıtması...
Dün, Mersin Kuvayi Milliye İlkokulu’nun o yüksek tavanlı koridorlarında hayatımın en güzel kokularından biri yayıldı: Taze mürekkep ve basılı kâğıt kokusu. Karnelerimizi almıştık. 1955-1956 eğitim ve öğretim yılının o zorlu, telaşlı ilk yarıyılını, 30 Ocak 1956 Pazartesi günü karnelerimizi almıştık. Salı günü de sömestr tatiline çıkarak, birinci yarı yılı büyük bir zaferle geride bırakmıştık.
Mustafa’yla benim karne notlarımız, kuralı bozmayarak yine göz kamaştırıyordu. Bütün derslerin karşısında o sihirli kelime yazılıydı: Pekiyi. Sadece okuldan eve, evden simit fırınına koşturduğumuz o dar zamanlarda, gaz lambasının titrek ışığı altında yaptığımız düzenli çalışmaların meyvesi değildi bu sonuç. Aynı zamanda okul aile birliğinin bize uzattığı o şefkatli ellerine, siyah önlüklerimize ve ayaklarımızdaki sağlam ayakkabılara karşı verdiğimiz namus sözünün karşılığıydı. Kendimize olan güvenimiz bir kez daha mühürlenmişti.
Pazartesi günü İstiklal Marşı’mızın son tınısı kentin nemli havasında dağılıp bayrak gönderin tepesinde durulduğunda, Başöğretmenimiz Mustafa Kirazcı kürsüye çıktı. O her zamanki kısa, öz ve babacan üslubuyla yüzümüze bakarak şunları söyledi:
"Dinlenmeyi, kendinize zaman ayırmayı ve arkadaşlarınızla oynamayı ananızın ak sütü gibi hak ettiniz çocuklar. Ancak gelecekteki hayallerinizi gerçekleştirebilmek için üretime ve çözüme yönelik bilgilere ihtiyacınız var. Hayallerinizin ufkunu geliştirecek kitaplar okuyun. İyi tatiller."
Bu sözler kulağımıza küpe, kalbimize pusula oldu. Önümüzde, 13 Şubat Pazartesi gününe kadar sürecek tam 15 günlük kocaman bir hürriyet vardı. Karnelerimizi göğsümüze bastırıp, barakalara doğru birer kuş gibi uçtuk.
Eve vardığımızda bizi karşılayan koku, kütüphane kokusundan da okulun tebeşir kokusundan da güzeldi. Anam… Canım o beyaz odalı Mersin Devlet Hastanesinden taburcu olmuş, nihayet ocağının başına dönmüştü. Bizi görür görmez, sacın üzerinde dumanı tüten akıtmalar yapmaya başladı.
Unutmadan anlatmalı; babam, anamın bünyesi kuvvetlensin, taze süt içsin diye bir süre önce bize minik, sevimli bir keçi satın almıştı. Çevremizdeki düzlüklerde yeşillik ve ot boldu. Son haftalarda bir yandan o keçiyi otlatıyor, bir yandan da çimenlerin üzerine uzanıp kitaplarımızın sayfalarını deviriyorduk.
İşte o gün, anamın sevgiyle çevirdiği akıtmalara bizim köpüklü keçi sütü de eşlik edince, Göçmen Barakaları’ndaki o fukara evimiz dünyanın en lüks ziyafet sofrasına dönüştü. Mustafa’yla lokmaları yutarken mutluluktan gözlerimizin içi gülüyordu.
Akşamın geç vakitlerinde, limanın çok sesli gürültüsü arasından sıyrılıp eve gelen babamın da yüzü gülüyordu bu kez. Günü çok verimli geçmiş, bir haftadır aralıksız çalıştığı iş yerinden parasını eksiksiz almıştı. Elleri bakkal çuvallarıyla dolu gelmişti içeri. Masanın üzerindeki karnelerimizi görünce o yorgun yüzünde güller açtı. Bizi bağrına bastı:
"Başardığınız her şey kendiniz için çocuklar," dedi sesindeki o derin vakarla. "Bizim sizlerden tek beklediğimiz; başarılı, dürüst ve bu güzel ülkeye faydalı birer insan olmanızdır."
Sonra eğildi, ikimizin de alnından uzun uzun öptü. Babamın dudaklarının sıcaklığı, karnemdeki tüm o "Pekiyi"lerden daha büyük bir ödüldü benim için.
Güneş Sineması’nda Çalan Keman...
O akşam babamdan kopardığımız o şahane izinle, Mersin'in kalbindeki, yeni Belediye binasının hemen karşısında yer alan Güneş Sineması’na gidecektik barakalardaki arkadaşlarımızla. Hepimiz sinemayı sonuna kadar hak etmiştik!
Burası, yaz gecelerinde yıldızların altında film izlenen bir yazlık sinemaydı ama bu kış gününde kapalı salonunda, o günlerde efsaneleşmiş bir film oynuyordu. Senaryosunu, yapımcılığını ve başrolünü Hüseyin Peyda’nın üstlendiği "Mezarımı Taştan Oyun" filmi.
Hüseyin Peyda, 1952 yılında Urfa’nın o tarih kokan topraklarında çevirdiği bu filmle memlekette adeta bir ihtilal yaratmış, o dönem dünyayı kasıp kavuran Hintli aktör Raj Kapoor’un şöhretine ortak olmuştu. Filmin tam da bizim tatile girdiğimiz günlerde Mersin’e gelmesi, baraka çocukları için bulunmaz bir nimetti.
Perdedeki ışık parıldadığında, Urfa’nın o daracık, yüksek taş duvarlı sokaklarında bir eşeğe ters binmiş, ağasını arayan bir adamın trajikomik görüntüsüyle başladı hikaye. Ardından kendimizi içkili, dansözlü, dumanı üstünde bir hamam sefasının ortasında bulduk. Filmin başkahramanı Abdo Ağa, yani Hüseyin Peyda, başında poşusu, sırmalı giysileri ve parlak çizmeleriyle hamamın mermerleri üzerinde tam bir feodal bey gibi duruyordu.
Abdo, Urfa eşrafından Bekir Efendi’nin sefahat düşkünü, ele avuca sığmaz oğluydu. Ailesi onu evlendirip yola getirmek istiyordu ama onun aklı fikri o eğlencelerdeydi. Ta ki o düğün gününe kadar… Kız kardeşinin arkadaşı olan dünyalar güzeli Mircan’ı gördüğü an, Abdo’nun dünyasındaki tüm o kirli eğlenceler yerle bir oldu. İki genç birbirlerine deliler gibi aşık oldular ve evlilik hayalleri kurmaya başladılar.
Yufka Yüreklilerin İtirafı...
Ancak kader, Urfa’nın o acımasız töreleri ve insanın içindeki o kara leke, "kıskançlık" biçiminde ortaya
çıkıverdi karşılarına. Abdo’nun amcasının oğlu Zülfikar da Mircan’a körkütük aşıktı. Gözünü hırs bürüyen Zülfikar ve babası, aşıkların peşini bırakmadılar. Abdo’yu aradan çıkarmak, Mircan’ı ele geçirmek için korkunç bir tuzak kurdular. O tuzağın tetiklediği olaylar, zincirleme bir felaket gibi gençlerin üzerine çöktü.
Filmin son sahnesi geldiğinde, sinema salonundaki nefesler bıçak gibi kesildi. Kıskançlık ve kahpe bir pusu uğruna ömrünün baharında öldürülen Abdo Ağa’nın tabutu, Urfa’nın o taş sokaklarında omuzlar üzerinde mezarlığa doğru götürülüyordu. Tam o anda sinemanın hoparlörlerinden yükselen fon müziğindeki keman, adeta bir insan gibi acıyla, feryatla inlemeye başladı.
O an Güneş Sineması’nda tabiri caizse gözyaşları sel oldu. Karanlıkta gözümden süzülen yaşların yanağımı yaktığını hissettim; kendimi tutamıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Sadece ben mi? Kafamı sağa sola çevirdiğimde yanımda oturan o sert görünümlü baraka çocuklarının, limanın tozunu yutmuş hamal çocuklarının hepsinin omuzlarının sarsıldığını gördüm. Hepimiz Abdo Ağa’nın arkasından gözyaşı döküyorduk.
Sinemanın kapısından çıkıp Mersin’in serin, yıldızlı gece havasına adım attığımızda, utancımızdan hemen kollarımızın arkasıyla gözlerimizi sildik. Sokak lambasının altına geldiğimizde birbirimizin kızarmış gözlerine bakıp, "Amma da yufka yürekliymişsin be!" diye takılmaya, gülüşmeye başladık.
Barakalara doğru yürürken içimde garip bir hafiflik vardı. Jules Verne’in kitaplarında kâinatı keşfeden ben, o gece Güneş Sineması’nda insan ruhunun başka bir derinliğini keşfetmiştim.
Anladım ki ağlamak zayıflık değil, bilakis insanın içindeki o saklı merhametin, vicdanın dışarı taşmasıydı. Ağlayabiliyorduk, çünkü zalimin karşısında mazlumun acısını kalbimizde hissedebiliyorduk. Mersin’in o serin ocak gecesinde, göçmen barakalarına doğru adımlarken, vicdan sahib bir insan olmanın ne denli güzel bir duygu olduğunu ilk kez bu kadar derinden kavrıyordum.
Keçinin Kulakları ve İnce Hastalık...
11 Mart 1956 Pazar günü ''Anı Defterimi'' açarak, geçmiş günleri özetlemeye başladım. 1955-1956 Eğitim ve Öğretim Yılının ikinci yarıyılı başlayalı bir aydan fazla olmuştu.
Tatil günlerimiz, hayatın gerçeğiyle erkenden tanışan her çocuk gibi, bizim için de çalışma günlerine dönüşmüştü. Mustafa’yla en büyük uğraşımız simit satmaktı artık. Fırınların o sıcak, un kokulu dükkanlarından aldığımız taptaze simitlerin tek bir tanesini bile bırakmadan satıp eve dönüyorduk. Hangi köşe başında duracağımızı, hangi sokakta sesimizi nasıl duyuracağımızı tecrübeyle öğrenmiştik.
Bundan on beş gün öncesine kadar, eve koştuğumuzda anamızı ocağın başında görebilmek bizim için dünyalara bedel bir mutluluktu. Hastaneden çıkalı bir ayı geçmişti geçmesine ama doktorların o beyaz odalarda tembihlediği zengin beslenme düzeni, bizim göçmen barakasının dar imkanlarına pek uymuyordu.
Gerçi sokaklarda, meydanlarda kesilen büyükbaş hayvanların sakatatlarını kasaplardan ücretsiz alıyorduk ama bu da her zaman denk gelen bir şans değildi. Günübirlik işçi olan babam ise haftanın ancak birkaç günü iş bulabiliyor, o kıt kanaat bulduğu işlerden aldığı üç beş kuruş da mutfağın eksiğine yetmiyordu.
Yine de mutluyduk; başımızı sokacak bir barakamız vardı ve hepsinden önemlisi anam yanımızdaydı. Biz okuldan ya da simitten dönünceye kadar, o minik keçimizi barakaların kuzeyindeki boş, yeşillik düzlüklerde otlatıyordu.
Fakat bu saadet uzun sürmedi. İkinci yarıyılın başlamasından henüz iki hafta geçmişti ki anamın o halsiz, solgun bedeni yine yenik düştü ve onu tekrar hastaneye yatırmak zorunda kaldık. Halkın o ürpertici fısıltıyla "ince hastalık" dediği verem tedavisi için, bizim yaşadığımız Göçmen Barakaları’nın tozu, nemi, temizlik ve beslenme yetersizliği adeta birer düşmandı. Evimiz bir kez daha anasız, korumasız kalmıştı.
Anam hastaneye dönünce keçinin sorumluluğu tamamen bana kaldı. Sadece yeşil ot bulmak yetmiyordu, artık onun sütünü sağmayı da öğrenmek zorundaydım. Küçük ellerimle memelerini kavrayıp köpüklü sütü kovaya doldururken, evin büyük oğlu olmanın ağırlığını omuzlarımda hissediyordum.
Barakaların kuzey tarafı ucu bucağı görünmeyen bir boşluktu, hayvan otlatmak için biçilmiş kaftandı. Keçinin boynuna geçirdiğim o uzun ipi sıkıca bir taşa bağlar, o geniş alanda yayılırken ben de çimenlerin üzerine uzanıp kitaplarıma gömülürdüm.
O günlerde garip bir alışkanlık edindim: Tarih ve coğrafya derslerimi yüksek sesle keçiye anlatmaya başladım. Ben anlattıkça keçi otlamayı bırakır, o uzun kulaklarını dikip bilgece gözlerimin içine bakardı. İşte tam o ıssız düzlükte, hayatım boyunca rehberim olacak büyük bir sırrı keşfettim:
Çalıştığın konuları pekiştirmenin tek yolu, onu bir başkasına anlatmaktı. Karşındakinin bir insan mı yoksa sevimli bir keçi mi olduğunun hiçbir önemi yoktu; önemli olan bilgiyi dille dökebilmek, onu paylaşabilmekti. Bu keşfim, sonraki okul yıllarımda arkadaşlarıma matematik, fizik ve kimya çalıştırırken derslere tamamen hakim olmamı sağlayacaktı.
Başarılı olmanın sırrını çözmüştüm bir kere: Önce hazırlık yapacak, sonra da öğrendiklerini birilerine anlatacaktın. Ders aralarındaki o beş dakikalık teneffüslerde bile, sınıf arkadaşlarımın etrafını sarıp onlara günün konularını anlatarak kendi zihnimi biliyordum.
Mahallede edindiğimiz yeni arkadaşlar, okuldaki o parmakla gösterilen başarılarımız ve fırından aldığımız simitleri tüketmekteki becerimiz, içimizdeki o derin ana hasretini biraz olsun perdeliyordu. İnsan çocuk da olsa, bir süre sonra evdeki o büyük boşluğa, sessizliğe alışıyordu. Her şeye rağmen, Akdeniz’in güneşi tepemizde parladıkça hayat güzeldi.
Gelecekteki o büyük hayallerime ulaşmak istiyorsam, bu fukara barakadan kurtulup büyük adam olmak istiyorsam, bilgi dağarcığımı ağzına kadar doldurmalıydım. Bu yüzden öğleden sonraları ayaklarım beni doğrudan Mersin Halk Kütüphanesi’ne götürüyordu.
Mustafa bazen sıkılır, bana katılmaz, arkadaşlarıyla kumsalda dalgaların peşinden koşardı. Evin bir numarası, yani ağabeyi olarak kendimi ondan daha çok sorumlu hissediyor, bu yüzden daha çok okuyor, daha çok çalışıyordum.
Bazen arkasını topladığım, yaramazlıklarını gizlediğim de oluyordu ama onu canımdan çok seviyordum. Mustafa benden çok daha zeki, çok daha parlak bir çocuktu; bunu içten içe biliyordum.
İkinci yarıyılda okula uyum sağlamak bizim için artık çocuk oyuncağı olmuştu. Öğretmenlerimizin o şefkatli dikkatini tamamen üzerimize çekmiştik. Bize daha özenli davranıyor, kütüphaneden bulamayacağımız kıymetli kitapları okuyalım diye kendi elleriyle bize uzatıyorlardı. Okula asla hazırlıksız gitmiyordum. Sınıfa adım attığımda o günkü konuyu zaten bildiğim için, öğretmen her soru sorduğunda parmağım herkesten önce havada oluyordu.
Geçtiğimiz günlerde İl Halk Kütüphanesi’nin o tozlu raflarından ödünç aldığım Jules Verne’in "Denizler Altında Yirmi Bin Fersah" adlı kitabı hayatımı altüst etmişti. Sanki o koca denizlerin altına ben de gidebilirmişim gibi, kütüphaneden çıkar çıkmaz sahildeki eski bir iskeleye koştum.
Ayaklarımı tahta iskeleden aşağı, Akdeniz’in serin sularına sarkıttım ve sayfaları çevirmeye başladım. Kitapla ve o uçsuz bucaksız denizle özdeşleşmek istiyordum. Sayfalar ilerledikçe engin denizlerin altında bambaşka, büyülü bir yaşamın kapıları aralanıyordu. Okuduğum her satır, şu küçük dünyamda bana yepyeni bir pencere açıyordu.
Okumak, öğrenmek, bilgilenmek ve geleceğe dair umut dolu hayaller kurmak ne asil, ne güzel bir şeydi…
Nautilus’un Güvertesinde Bir Çocuk...
18 Mart 1956 Pazar sabahı, benim için yine erkenden, fırın önünde başlamıştı. Okul ödevlerimi geceden bitirmenin rahatlığıyla, sabahın seherinde sepetime doldurduğum 50 simidin tamamını satıp bitirmiştim.
İnce hastalık denen o hain dert yüzünden hastane odalarında solan anamın beslenmesine bir nebze katkısı olsun diye aldığımız keçiyi bugün otlatmaya çıkarmadım; dün akşamdan onun için topladığım taze otları ve bir kap temiz suyu barakanın yanına bıraktım.
Babam her sabah olduğu gibi yine şafak sökmeden iş bulabilmek umuduyla amele pazarına gitmişti. Evi şöyle bir derleyip toparladıktan, yatakları düzelttikten sonra koşarak İl Halk Kütüphanesi’ne geldim. Amacım, bir hafta önce aldığım ve satır satır ezberlediğim Jules Verne’in o muazzam kitabını teslim edip yerine yeni bir macera almaktı.
Ancak kütüphanenin raflarında boyuma ve merakıma uygun yeni bir kitap bulamadım. Ben de elimdeki o büyülü eseri hemen bırakmak istemedim; onu bir kez daha, bu kez denizin tam kalbinde gözden geçirmeye karar verdim. Sahile doğru yürüdüm, dalgaların dövdüğü ahşap iskelelerden birinin ucuna oturup ayaklarımı Akdeniz’in serin, tuzlu suyuna daldırdım. Ayaklarımı ileri geri sallayarak suyu köpürtürken, beni buralardan alıp uzaklara götüren o satırları yeniden okumaya başladım.
1800’lü yılların sonlarında, bazı ticaret ve savaş gemilerinin denizlerde gizemli bir şekilde batması tüm denizcileri ve doğa tarihçilerini ayağa kaldırmıştı. Herkes denizin ortasında devasa, yırtıcı bir canavarın varlığından bahsediyordu.
Bu yaratığın peşine düşen Paris Doğa Tarihi Müzesi öğretim üyesi Prof. Aronnax ve sadık ekibi, geçirdikleri korkunç bir kaza sonucunda kendilerini bir canavarın sırtında değil, gizemli Kaptan Nemo’nun yönettiği Nautilus adlı harikulade bir denizaltıda buluyorlardı. Böylece, o güne kadar hiçbir insanın görmediği derin denizlerde, yirmi bin fersahlık muhteşem bir araştırma ve macera başlıyordu.
Okumaya kısa bir es verdim. Kitabı dizlerimin üzerine koyup, ayaklarımı suya daldırdığım o iskeleden Akdeniz’in o derin, dipsiz maviliklerine baktım. Gözlerimi kıstığımda, Kaptan Nemo’nun çelik zırhlı denizaltısı Nautilus’u gördüm sanki.
Tam o sırada, denizin dibinde ani bir kabarma, devasa bir dalgalanma oldu! Suyun içinden fırlayan simsiyah, dev bir ahtapotun vantuzlarla kaplı korkunç kollarından biri, oturduğum iskeleden beni kavradığı gibi denizin o soğuk, karanlık derinliklerine doğru çekmeye başladı.
Nefesim kesilmişti, ciğerlerim yanıyordu. Kurtulmak için çılgınlar gibi debelenirken, gördüm sandığım hayalimdeki o muhteşem gemi, Kaptan Nemo’nun Nautilus’u projektörlerini yakmış, dev bir köpekbalığı gibi hızla bize doğru yaklaşıyordu.
Tam o canavar tarafından yutulmak, karanlığa gömülmek üzereyken, Nautilus’un gözü pek mürettebatı, ellerindeki keskin ve büyük baltalarla yanımızdaydı. Keskin baltalarıyla ahtapotun beni sımsıkı kavrayan o devasa kollarını tek bir hamlede keserek beni o ölümcül sarmaldan kurtardılar. Kurtarmakla kalmadılar, beni geminin o geniş, pirinç kaplı güvertesine, Kaptan’ın kamarasına götürdüler.
Karşımda, sakallı, vakur ve gizemli gözleriyle Kaptan Nemo duruyordu. Yüzüme bakıp tok bir sesle sordu: "Hoş geldin genç adam. Adın nedir? Nasıl oldu da benim gizli gemimle, Nautilus’la buluşmayı başardın?"
Bir süre şaşkınlıktan ve yuttuğum tuzlu sudan dolayı kekeledim, üzerimdeki ıslak kıyafetleri umursamadan kendimi toparlamaya çalışarak dik durdum: "Ben ilkokul üçüncü sınıf öğrencisi Mehmet Akıncı, efendim," dedim gururla. "Jules Verne’in 'Denizler Altında Yirmi Bin Fersah' adlı kitabını okurken kendimi sizin o meşhur geminizde hayal etmiştim."
Kaptan Nemo’nun o sert yüz hatları hafifçe yumuşadı, dudaklarında ince bir tebessüm belirdi: "Denizler sürprizlerle doludur Akıncı. Hiç beklemediğin bir anda bir ahtapotla karşılaşma olasılığın milyonda bir olsa da, bak bugün gerçekleşti. Öyle sanıyorum ki doğanın sürprizlerinden biriydi bu. Ama bu sayede gemim ve hakimi olduğum bu uçsuz bucaksız denizler konusundaki tüm sorularının yanıtını ilk ağızdan öğrenme fırsatı yakaladın."
"Teşekkür ederim Kaptan Nemo," dedim heyecanla, gözlerim kamaradaki haritalarda ve garip aletlerde geziniyordu. "Çok merak ediyorum… Jules Verne sizin arkadaşınız mıydı? Sizi, bu muhteşem geminizi ve denizin altındaki o gizemli ormanları bu kadar yakından tanıdığına göre başka bir açıklaması olamaz."
Kaptan Nemo derin bir iç çekti: "Jules Verne’in hayal gücünde var olmuş olsam da, bak şu anda karşında kanlı canlı bir gerçek olarak duruyorum Mehmet. Anladığım kadarıyla kitap okumayı ve hayal kurmayı çok seviyorsun. Bu kitabı defalarca okuduğun her halinden belli. Sadece okumakla da kalmamışsın, daha fazlasını arzuladığın için zihninle Nautilus’a kadar gelmişsin. Sor hadi, benden yanıtını duymak istediğin pek çok soru olmalı."
"Gerçekten de kafamı kurcalayan, geceleri gaz lambasının altında bir türlü çözemediğim sorular var," diyerek atıldım. "Bunlardan ilki ve en önemlisi; bu koskoca gemi hangi enerjiyle çalışıyor? Günlerce, haftalarca hiç yüzeye çıkmadan nasıl deniz altında kalabiliyor?"
Kaptan Nemo büyük bir gururla gülümsedi: "Deniz suyu, insanoğlunun henüz keşfedemediği bitmez tükenmez bir enerji kaynağıdır Akıncı. Fen Bilgisi derslerinde, tuzlu suyun içine daldırdığınız bakır ve çinko elektrotlarla yaptığınız o küçük deneyleri anımsa. Orada az miktarda elektrik enerjisi üretmiştiniz, değil mi? İşte biz bu basit uygulamayı çok büyük boyutlardaki elektrotlarla gerçekleştirdik.
Geminin gövdesine yüzlerce devasa elektrik pili yerleştirdik. Deniz suyunda yüzde doksan üç buçuk su, yüzde iki ile üç arası sodyum klorür, yani bildiğin deniz tuzu vardır. Geri kalan yüzde beşlik bölümde ise daha birçok madensel tuzlar ve asitler bulunur. Fakat en bol olanı sodyum klorürdür. İşte ben deniz suyundan o sodyumu ayırarak gemime muazzam bir elektrik gücü elde ediyorum."
"Sodyum mu?" diye sordum, şaşkınlıktan gözlerim faltaşı gibi açılmıştı.
"Evet genç adam," dedi Kaptan, parmağıyla laboratuvar tüplerini işaret ederek. "Sodyum, cıva ile karıştırıldığında Bunsen pilindeki çinkonun yerini tutan mükemmel bir alaşım meydana getirir. Böyle bir pilde cıva hiçbir zaman tükenmez. Harcanan tek şey sodyumdur. Onu da deniz bize her saniye bol bol sunar zaten."
Haklıydı Kaptan Nemo! Daha geçen hafta Fen Bilgisi öğretmenimiz sınıfta tam da böyle bir deney yapmıştı. Bakır (+) ve çinko (-) kutupları yerleştirmiş, bize dönüp: "Metalik özellik gösteren elementlerin aktifliği, elektron verme ve alma isteği ile doğru orantılıdır çocuklar. Farklı aktif metaller arasında bir potansiyel farkı oluşur ve bu da elektriği doğurur," demişti. Demek koskoca Nautilus, öğretmenimizin sınıftaki o küçücük bardağın içinde yaptığı deneyle okyanusları aşıyordu!
Bu sırada, kamaradaki o devasa, daire şeklindeki kalın cam pencereye gözüm ilişti. Dışarısı, tıpkı kitapta anlatıldığı gibi, balta girmemiş bir ormanı andıran deniz dibi manzarasıyla doluydu. Nautilus mürettebatından bazılarının, sırtlarında tuhaf tüpler, çok özel dalgıç kıyafetleriyle gemiden uzaklaştıklarını gördüm. Ellerinde zıpkınlar ve ağlar vardı. Hayranlıkla cam kenarına yanaşıp Kaptan Nemo’ya döndüm:
"Kaptan! Önümüzde muhteşem, uçsuz bucaksız bir orman duruyor. Bir an için Bulgaristan’daki o eski köyümüzün kuzeyinde yer alan, babamın hep anlattığı Sakar Balkanı’nı anımsadım. Mürettebatınız o tuhaf kıyafetlerle bu karanlık ormanda ne arıyor?"
Kaptan Nemo, dünyadaki tüm krallara meydan okuyan o kibirli ama asil duruşuyla camdan dışarı, o yeşil karanlığa baktı. Gerçekten de bu derinliklerdeki orman üzerinde ondan başka hak iddia edecek tek bir kul yoktu. Bir insanın asla kucaklayıp saramayacağı kadar kalın gövdeli, olağanüstü uzunlukta dalları olan ağaç benzeri devasa yosunlar ve bitkiler suyun ritmiyle sallanıyordu.
"Benim bu ormanlarım, tepedeki güneşten ne bir parça ısı ne de bir ışık alırlar Mehmet," dedi Kaptan, sesi derin bir uğultu gibiydi. "Orada karadaki gibi yırtıcı aslanlar, kaplanlar yoktur. Hiçbir dört ayaklı canlı burada barınamaz. Bu ormanları dünyada bilen ve koruyan tek kişi benim. Şimdilik yalnızca benim ve mürettebatım için yeşerirler. Sana kara ormanlarından değil, denizin o bakir ormanlarından bahsediyorum. Nautilus ve içindeki tüm bu adamlar, yiyeceğinden giyeceğine kadar bütün hayati ihtiyaçlarını işte bu deniz ormanından karşılarlar."
Denizden elektrik üretebilen o dahi zekası, suyun altında saatlerce nefes almayı sağlayan kıyafetleri ve bu muazzam mürettebatıyla Nautilus, yeryüzünün en eşsiz harikasıydı…
Tam Kaptan Nemo’ya zihnimdeki diğer soruları, kutuplara nasıl gittiğini, o dev kalamarlarla nasıl savaştığını soracaktım ki… Birdenbire şiddetli, sarsıcı bir çarpışma oldu! Gemi bir kayaya çarpmış gibi her yer sallandı.
"Mehmet! Mehmet, uyan oğlum!" diye bir ses duydum sanki. Hayal dünyasından ayrıldığımda kendimi Nautilus’un o lüks kamarasında değil, ahşap iskelenin önündeki denizin içinde buldum! Meğer kitaba ve hayallere öyle dalmış, kendimi dünyaya öyle kapatmıştım ki, iskeleye yanaşan küçük bir balıkçı kayığının yarattığı dalga ve hafif çarpma beni dengemden etmiş, üzerimdeki giysilerle birlikte cup diye Akdeniz’e düşürmüştü.
Sudaki çırpınışlarımla hayal dünyamdan uyanırken, ıslak üstüm başımla iskeleye tırmanmaya çalışıyordum. Ama içimdeki o Kaptan Nemo coşkusu hiç sönmemişti.
30 Haziran 1956 Cumartesi, akşamın geç saatleri, çoktandır açamadığım Anı Defterimi elime aldım. Çok sevdiğim eski bir arkadaşıma kavuşmuş duygusuna kapıldım. Bu arkadaşımla konuşmanın yolu yazmaktan geçiyordu. Zamanda geriye, 20 gün öncesine giderek yazmaya başladım.
1955-1956 Eğitim ve Öğretim yılı, 18 Haziran Cumartesi günü o heyecanla beklediğimiz karnelerimizi almamızla birlikte resmen tamamlandı. Büyük bir gururla söylemeliyim ki, Mustafa’yla benim karnemizde tek bir kırık not bile yoktu; bütün derslerimiz sıralı bir şekilde "Pekiyi" olarak mühürlenmişti. Artık Kuvayi Milliye İlkokulu’nun dördüncü sınıfına geçmiş, okulun hatırı sayılır kıdemli öğrencilerinden olmaya hak kazanmıştık.
Ancak okulun bitmesiyle başlayan o sıcak yaz günleri, bizim barakaya pek de neşe getirmedi. Anam hâlâ hastanenin o beyaz odasında şifa bekliyordu; babam ise bir türlü düzenli, sabit bir iş bulamamıştı. Eski günleri, 1951 yılının o kavurucu yaz aylarında Çukurova’nın o devasa pamuk tarlalarında ailecek mevsimlik işçi olarak çalıştığımız dönemleri hatırlıyordum. O zamanlar küçüktüm ama zorluğu dün gibi aklımdaydı. Bu yaz ise babam için Mersin merkezinde çok daha yorucu, çok daha belirsiz bir "günübirlik işçilik" dönemi devam ediyordu.
Doğup büyüdüğü topraklarda çiftçilik dışında hiçbir mesleki becerisi olmadığı gibi, okuma yazmasının da iyi olmaması, iş kapılarının yüzüne kapanmasına ya da en ağır, en ucuz işlerin ona kalmasına neden oluyordu.
Gerçi babam pes edecek bir adam değildi; sonraki yıllarda en azından, askerlik döneminde öğrendiklerini geliştirdiyse de yeterli değildi. Demem o ki yazınsal işler kapalıydı babam için. Kas gücüne bağlı işler ekmek parası getiriyordu seçilirse.
Anamın hastane köşelerinde yattığı, babamın da eve ekmek getiremediği bu dar zamanlarda, kardeşim Mustafa’yla baş başa verip amele pazarının köşesinde düşündük. Evin büyük oğlu olarak sorumluluk benim omuzlarımdaydı. Babamın işsizliği, bizi para kazanacak yeni, yaratıcı arayışlara itti.
Sabahları o bildiğimiz simit satma işine hiç ara vermeden devam ediyorduk. Sabahın köründe simitleri satıyorduk satmasına ama kazandığımız üç beş kuruş ne anamın ilaçlarına ne de bizim mutfağın boş tencerelerine yetiyordu.
Babam durumun farkına varınca, eski tahta parçalarından, sağından solundan çivilediği derme çatma bir ayakkabı boya sandığı yaptı bize. Mustafa’yla sırayla o sandığı sırtlayıp sokaklara çıktık, "Boyacı geldi, cila boya!" diye bağırdık. Ne var ki, yılın 300 günü kupkuru ve güneşli geçen bu sıcak Mersin kentinde, insanların ayakkabıları pek çamurlanmıyor, dolayısıyla boyacılık bize beklediğimiz parayı getirmiyordu.
Sonunda, fırınların önünde satılan ve insanların bayıldığı o şerbetli, çıtır çıtır Halka Tatlısını kendimiz yapıp satmaya karar verdik. Ama bu iş öyle göründüğü kadar kolay değildi; önce işin mutfağına girmeli, o gizemli hamurun sırrını çözmeliydik. Mahalledeki fırıncı çıraklarından, sağdan soldan sora sora en doğru tarifi öğrendik ve barakanın küçücük ocağında işe koyulduk.
Yeni Bir Ekmek kapısı Halka Tatlısı...
30 Haziran 1956 Cumartesi, akşamın geç saatleri, çoktandır açamadığım Anı Defterimi elime aldım. Çok sevdiğim eski bir arkadaşıma kavuşmuş duygusuna kapıldım. Bu arkadaşımla konuşmanın yolu yazmaktan geçiyordu.
Ayakkabı boyacılığının, yılın 360 günü güneşli olan Mersin'de, para getirmeyeceğini anlayınca vazgeçip, halka tatlısı yapıp satmaya karar vermiştik kardeşimle.
Halka tatlısının yapımı tam bir kimya deneyi gibiydi: Önce derin bir kabın içine 2 çay bardağı ılık süt koyuyor, üzerine 3 adet yumurtayı kırıp elindeki tahta kaşıkla köpürünceye kadar iyice çırpıyorduk. Yumurtayla süt birbirine iyice karışınca, içine hamurun pofuduk olmasını sağlayacak kabartma tozunu ve kıtırlık verecek irmiği ilave ediyorduk. Bu üç malzemeyi iyice harmanladıktan sonra, üzerine tam 3 su bardağı unu yavaş yavaş ekleyip karıştırmaya devam ediyorduk. Hamur ne çok katı ne çok sıvı olmalıydı; hafif cıvık, akışkan bir kıvam tutturduğumuzda onu babamın çarşıdan aldığı o kumaş sıkma torbasının içine dolduruyorduk.
Ocağın üzerinde, içinde yağ kızaran derin tencerenin başına geçiyordum. Sıkma torbasının ucundaki o küçük delikten, kızgın yağın içine hamuru spiral şeklinde, dairesel halkalar halinde yavaşça bırakıyordum. Hamur yağa değer değmez cızırdayarak şişiyor, nar gibi kızarıyordu. Kevgirle iyice kızaran o altın sarısı halkaları alıp, hemen yan tarafta bekleyen soğuk, koyu şerbetin içine daldırıyorduk. Şerbeti içine çeken tatlılar parıl parıl parlıyor ve tezgaha dizilmeye hazır hale geliyordu.
Sabahları sattığımız simitlerin ardından, öğleden sonraları taze taze çıkardığımız bu Halka Tatlısı satışı Mersin sokaklarında acayip bir rağbet gördü. İnsanlar o sıcak, şerbetli tatlıyı kapış kapış alıyorlardı. Günün sonunda cebimize kalan bozuk paraları sayarken, Mustafa’yla yorgunluktan bitap düşmüş olsak da yüzümüzdeki o muzaffer gülümseme her şeye değiyordu.
Karşımıza çıkan her zorluğa karşı başarılı olmak, kendi ellerimizle para kazanıp ayakta kalabilmek, şu fukara göçmen barakasında bizim yaşama sevincimizi, geleceğe olan inancımızı katbekat arttırıyordu.
Babam nihayet sürekli iş buluyor...
Takvimler 5 Temmuz 1956 Perşembe günü sabahında, güneş henüz Akdeniz’in mavi sularından başını kaldırmadan, saat sabahın altısında Yoğurt Pazarı’ndaki fırının önündeydim. Fırından yükselen o sıcacık, susam kokulu dumanı içime çektim. Tezgahıma dizdiğim 50 çıtır simitin ağırlığı kollarımda değil, yüreğimde bir umuttu.
"Simitçiii! Taze simit!" diye bağıra bağıra, sokakları adımladım. Mersin’in sıcağı daha tam bastırmadan, fırından aldığım simitlerin sonuncusunu da bir memura satıp eve koştum. Cebimdeki bozuklukların şıkırtısı dünyanın en güzel şarkısı gibiydi.
Eve varır varmaz kahvaltımızı yaptık, ardından kardeşimle ocağın başına geçtik. Kızgın yağın içine dökülen hamurların nar gibi kızarmasını izledik tam 100 tane halka tatlısının. Ardından içine koyduğumuz kaptaki şerbetini çekmiş tatlıları şerbetli kaba dizip yeniden yollara döküldük.
Öğlen sıcağı tepemize binene kadar, tepsime aldığım 60 halka tatlısının büyük kısmını satmıştım. Kalan tatlıları eve bırakırken içimde bir sızı vardı, Anam.
Aylardır hastanede yatıyordu ve evimiz onsuz çok sessizdi. Ziyaretine gittim. Hastanenin koridorlarında yürürken kalbim küt küt atıyordu. Odasına girip de onu yatağında doğrulmuş, yüzüne renk gelmiş görünce dünyalar benim oldu. Hemşire ablalardan biri yanıma yaklaşıp saçımı okşadı: "Gözün aydın küçük bey, anan önümüzdeki günlerde taburcu oluyor," dedi. Sevinçten uçacaktım!
Anamın elini öptüm. İyi olduğunun müjdesini alıp, kalan tatlıları satmak için bu kez ayaklarım beni sahile götürdü. İçimdeki neşeyle sahilde öyle bir ünlemiştim ki, akşamüzeri olduğunda tablamda tek bir halka tatlısı kalmamıştı.
Akşam eve döndüğümde yorgunluğumu unutup evi derledim, toparladım. Kovaları kapıp Kerim Dayımın tulumbasına koştum; anam gelene kadar evde hiçbir eksik olmasın istiyordum. Kollarımda terden sular damlaya damlaya ihtiyacımız olan suyu taşıdım.
Saat gece on sularında kapı açıldı. Babam eşikten içeri girdiğinde gözlerime inanamadım. Günlerdir yüzünden eksilmeyen o yorgun, kaygılı ifade gitmiş; yerine kocaman, güler yüzlü bir adam gelmişti. Kardeşimle birbirimize baktık, biraz da çekinerek sordum:
"Hayır mı baba? Bu ne güzel bir yüz böyle?"
Babam ceketini astıktan sonra "Hayırlı haberlerim var çocuklar, hem de çok hayırlı!" dedi ve anlatmaya başladı. "Mersin-Tarsus yolu üzerinde, o göçmen barakalarından yaklaşık altı kilometre doğudaki Karaduvar'da ATAŞ adında devasa bir tesis kuruluyormuş. Mobil, Caltex ve BP şirketleri birleşmiş, büyük bir petrol tasfiyehanesi açıyormuş. Duydum ki beden gücüyle çalışacak, yük taşıyacak, kol gücü verecek işçiler arıyorlarmış. Gittim, başvurdum ve bugün işe kabul edildim!"
Evimize sanki bir bayram havası çökmüştü. Anam iyileşiyordu, babam iş bulmuştu, biz bugün harika satış yapmıştık.
"Eee Mehmet, siz neler yaptınız bugün? Tatlı satışları nasıl gidiyor bakalım?"
Göğsümü gere gere anlattım: "Verimli bir gün geçirdik baba! Sabah aldığım 50 simitin hepsini sattım. Öğlen arasında anamı ziyarete gittim, durumu çok iyiymiş. Sonra da kardeşimle yaptığımız 100 halka tatlısının tamamını bitirdik. Ha bir de, eve su taşıdık!"
Mersin Ataş Rafinerisi...
Herşeyi öğrenmek isteyen meraklı bir 12 yaşındaki çocuk olarak petrolün, tasfiyehanenin ne olduğunu öğrenmek istiyordum. İstiyordum çünkü, babamın sürekli işi şirketin yapacaklarına bağlıydı.
"Baba, peki ne yapacak bu ATAŞ şirketi orada?" diye sordum. Babam gaz lambasının ışığında, sanki geleceğin büyük bir resmini çiziyormuş gibi heyecanla anlatmaya başladı.
O gece babamdan dinlediklerimle, Karaduvar’ın ve Mersin’in kaderinin değişeceğini ve işin uzun süreceğini anlamıştım. Mersin Limanı'nın temelinin atılmasından sonra kurulan bu ATAŞ Anadolu Tasfiyehanesi, yüzlerce, binlerce insana ekmek kapısı olacaktı. Deniz tankerleri, tren vagonları, kara tankerleri buraya yanaşacak; devasa depolardan akaryakıt doldurup dünyanın dört bir yanına taşıyacaktı.
O zamanlar Karaduvar, merkez sakinlerinin kendi halinde yaşadığı, toprağı bereketli, insanı temiz bir mahalleydi. İnsanların çoğu seracılık yapar, narenciye yetiştirir, denize kıyısı olanlar da küçük tekneleriyle balıkçılığa çıkardı. Babam işe girdiği için Karaduvarlılar da bu fabrikanın gelişini sevinçle, davulla zurnayla karşılamışlardı. Kim bilebilirdi ki o günkü sevincin, yıllar sonra boğazlarında düğümlenecek bir hıçkırığa dönüşeceğini?
Yıllar Sonra Gelen Acı Gerçek...
Bugünden dönüp o 12 yaşındaki Mehmet’in umut dolu gününe baktığımda içim sızlıyor. Keşke o çocuk saflığıyla kalabilseydi Karaduvar... Şimdilerde Akdeniz Belediyesi’ne bağlı bir mahalle olan o güzelim köye girdiğinizde, etrafınızı saran narenciye kokuları değil, ATAŞ’ın devasa rafinerileri ve paslı petrol depoları oluyor.
Birbirine ellişer, yüzer metre aralıklarla dikilmiş o devasa tankların gölgesinde yeşillik namına hiçbir şey kalmadı. Tesislerin kimyasal atıklarının aktığı o kapkara kanalların üzerinde, şimdi mikrop dağıtan sinek orduları uçuşuyor. Toprağın bereketi kaçtı, ağaçlar kurudu. Babama ekmek veren o dev endüstri, Karaduvar’ın can damarı olan meyveciliği ve sebzeciliği acımasızca bitirdi. 1956’da bir çocuğun yüreğine umut fısıldayan o fabrika düdüğü, bugün Karaduvar’ın doğasına yazılmış hüzünlü bir ağıt gibi yankılanıyor.
12 Ağustos 1956 Pazar, Mersin
Bedenimizle aklımız, ruhumuzla sokağımız arasındaki o gizli bağ varya; işte o bağ, mutlu bir hayatın biricik anahtarıdır. Eğer bedeniniz, attığı adımlarla fiziksel beyninize ortamın bahar olduğunu, her şeyin yolunda gittiğini hissettirirse, beyniniz durur mu? Sular seller gibi mutluluk hormonları salgılar, sizi dünyanın en zengin insanı yapar.
Diye başladım anı defterime yazmaya...
Bizim konakladığımız barakalarında, Mersin’in o tozlu sokaklarında öğrendiğimiz en büyük gerçek buydu: İyi ilişkiler, bir başka baharın kapısını aralardı. Aile bireyleri, yakın akrabalar, komşular ve mahalleli arasındaki o kopmaz bağ...
İşte o yıllarda, yani 1950’lerin tam da bu sıcacık ağustos günlerinde, toplumu birbirine bağlayan, o kocaman Mersin’i tek bir yürek haline getiren sihirli bir dünya vardı:
Yazlık Sinemalar!.
Biz iletişimin ne demek olduğunu; duygunun, düşüncenin ve bilginin bir insandan diğerine nasıl akıp geçtiğini, bir çocuğun nasıl toplumsallaştığını meğer o tahta sandalyelerde, gökyüzünün altında öğrenecekmişiz.
Hemen her mahallede bir yazlık sinema vardı o zamanlar. Gecenin karanlığı çöktü mü, Mersinlinin en büyük eğlencesi, en has sosyalleşme aracı oydu. Çoluk çocuk, zengin fakir demeden, hiçbir kısıtlama olmaksızın sere serpe gidilen, duvarları olmayan özgürlük alanlarıydı oralar.
Hüseyin Peyda’nın “Mezarımı Taştan Oyun” filmindeki o yanık çileleri, Öztürk Serengil’in ağzından düşürmediği “Temem Bilakis” lafını, Danyal Topatan’ın *“Çete”*sini ve Özcan Tekgül’ün “Vur Patlasın Çal Oynasın” diye perdeyi inleten neşesini başka nerede bulabilirdik ki?
Günün bütün yorgunluğunu, hayatın o omuzlarımıza binen yükünü alır, bizi yeniden yaşama bağlardı bu beyaz perdeler.
1955’lerden beri bu sinemalar, sadece bir eğlence değil, toplumun içine doğru tutulmuş dev bir ayna gibiydi aslında. Memlekette ne yaşanıyorsa, sinema onu pat diye önümüze koyar, izleyiciyi derinden sarsardı. Kimsenin yüksek sesle konuşamadığı şeyleri fısıldardı kulaklarımıza.
Örneğin, Ertem Eğilmez’in yönettiği, Öztürk Serengil’in oynadığı o meşhur “Helal Adanalı Celal” filminde, dansöz Özcan Tekgül’ün o cüretkar hamam sefası dansları sinemada gişe rekorları kırarken, biz çocuklar pek anlamasak da büyükler satır aralarını okurdu: Anadolu’nun o gizli, fark edilmeyen ve hep görmezden gelinen "cinsel açlığı" ilmek ilmek işlenirdi o sahnelerde.
Sinemaya gitmek, evden çıkmak demekti; evden çıkmak ise sokağa karışmak, arkadaş edinmek, insanı hissetmek demekti.
Göçmen barakalarından toplandığımız 8-10 mahalle arkadaşıyla yollara düşerdik. Sinemanın kapısına vardığımızda bizi tam bir panayır yeri karşılardı. Seyyar satıcıların sesleri birbirine karışırdı: "Ekşi turşu!", "Dondurmam kaymak!", "Macun var, taze koz helva!", "Kavrulmuş çekirdek, patlamış mısır!" Tuzlu tuzlu soyulmuş hıyarları bağıra çağıra satarlardı.
Hafta sonu fırından kapıp sattığım simitlerden kazandığım paranın bir kısmını anamın avcuna bırakır, kalanından birkaç kuruşu bu pazar gecesi için can feda diyerek saklardım.
Cepteki o parayla sinema biletinin yanına patlamış mısır ve buz gibi bir gazoz ekledin mi, dünyalar senin olurdu. Ne Coca Cola vardı o zaman, ne Pepsi... Bizim çocukluğumuzun tek bir efsanesi vardı: Uludağ Gazozu.
Patlamış mısır, buz gibi bir gazoz ve yazlık sinema... İşte benim çocukluğumun "Mükemmel Üçlüsü".
Açık hava sinemaları kapalı salonlara hiç benzemezdi; çünkü bizi kuşatan, ruhumuzu sıkan dört duvar yoktu orada. Başımızı kaldırdığımızda Mersin’in yıldızlı gökyüzünü görürdük. Bu yüzden insanı daha özgür kılardı. Canın mı sıkıldı? Bağır. Filmin acıklı yerinde ağlamak mı geldi içinden? Hıçkıra hıçkıra ağla. Haykırmak, gülmek, kendinden geçmek, perdedeki jönle beraber sigara yakmak (tabi büyükler için), çekirdek çitleyip gazoz yudumlamak bu serbest göğün altında çok daha kolaydı.
Sinemanın kapısından girer, o numarasız, maviye boyanmış tahta sandalyelerden kapabildiğimiz en güzel yeri kapıp kurulurduk. Film başlayana kadar da sinemacının hizmette sınırı olmazdı; hoparlörlerden kırkbeşlik plaklar yükselir, dönemin en popüler şarkıları ve türküleri Mersin gecesine yayılırdı.
Derken, o büyülü an gelirdi: İlk "GONG" sesi!
O sesle beraber bütün sinemada bir telaş kopardı, ayaktakiler koşturup tahta sandalyelerine yerleşirdi. Birkaç dakika sonra ikinci gong çalardı. Ve nihayet, üçüncü gongla beraber etraftaki ışıklar yavaşça söner, uğultu bıçak gibi kesilir ve film başlardı.
Tabii filmden hemen önce perdede devasa harflerle “PEK YAKINDA” yazısı belirirdi. On beş gün sonra gelecek olan filmin o heyecanlı fragmanını izlerken kardeşimle birbirimize bakar, "Buna mutlaka gelmeliyiz Mustafa!" diye sözleşirdik.
O andan sonra sinemada tam bir çıt çıkmama hali, derin bir sessizlik hakim olurdu. Ama bu sessizlik çok uzun sürmezdi; çünkü Anadolu’ya gelen kopyalar eski ve yıpranmış olduğundan, filmler her zaman, ama mutlaka en heyecanlı yerinde tak diye kopardı! Ses birden kesilir, perde kararır ya da beyaz badanalı duvarda sadece bir ışık hüzmesi kalırdı.
İşte o an sinema yıkılırdı! Seyirciler hep bir ağızdan ıslıklar, ayaklarını tahta zemine vurarak ritim tutar ve o meşhur çığlığı atardı: "Makinisttt! Işıkları yak, filmi bağla!"
Makinist odasında lambanın yandığını görür, zavallı adamın filmi bir an önce yapıştırmak için ter döktüğünü hayal ederdik. Nihayet film bağlanıp ışıklar karardığında bir alkış tufanı kopardı.
Filmin tam ortasında, o beyaz badanalı duvarda kocaman harflerle "5 DAKİKA ARA" yazardı. O beş dakika, aslında on on beş dakika sürerdi ya, neyse... Arada tuvaleti gelenler aceleyle koşturur, seyyar satıcılardan yeni gazozlar kapılırdı. Ama en güzeli neydi bilir misiniz? Sevgililer... Ailelerine, abilerine fark ettirmeden, o loş ışıkta kaçamak bakışlarla birbirlerini süzme fırsatını bu beş dakikada bulurlardı.
Derken arka arkaya yine gong sesleri yükselir, herkes yerini alır ve hikaye kaldığı yerden devam ederdi.
Filmin sonuna doğru yükselen ıslıklar, bu kez kopan film için değil, zalimlerin elinden esas kızı kurtarmayı başaran o şanlı esas oğlan için çalınırdı. Hele film mutlu sonla bitti mi, sinemadaki coşku görülmeye değerdi; bütün mahalle ayağa kalkar, perdedeki aşıkları alkış yağmuruna tutardı.
Sinema çıkışında, göçmen barakalarına doğru yürürken gecenin serinliğinde, arkadaşlarımızla yol boyunca izlediğimiz sahneleri konuşurduk. Kimimiz Ayhan Işık olurdu, kimimiz Hüseyin Peyda...
Kendimizi o filmlerin büyüsüne kaptırır, başımızın üzerindeki yıldızlarla bütünleşir, hayatın o zorlu, fakir ve yorucu gerçeklerinden fersah fersah uzaklaşırdık. İçimiz rahatlamış, ruhumuz yıkanmış olurdu. O küçük Mersin’de, açık hava sinemaları biz yoksul çocukların, hayatı göğüsleyen büyüklerin nefes aldığı en güzel, en insani sığınaktı.
30 Ağustos 1956 Perşembe...
Bugün, hayatımın en unutulmaz günlerinden biri. Kardeşimle birlikte tek bir güne iki koca bayramı sığdırdık, yüreğimiz taş kokulu Mersin sokaklarından taşacak kadar büyük bir coşkuyla doldu.
Bayramlarımızın ilki, evimizin içine doğan o sıcacık güneşti. Dün, yani çarşamba günü, nihayet anamı hastaneden taburcu ettiler. Onu kapıda gördüğümüz an, dayılarım, nenem ve bizim için asıl bayram o zaman başladı. En çok da nenem...
Kızının sağ salim evine, yuvasına döndüğünü görünce gözyaşlarını tutamadı, dualar etti. Akşam olunca kardeşimle anamın dizinin dibine sokulup hasret giderdik. Ne de olsa daha çocuktuk; boşuna dememişler ya, "Analı kuzu, kınalı kuzu" diye. Anam yanımızdaysa, sırtımız yere gelmezdi. Üstelik babamın da ATAŞ’ta kalıcı, sürekli bir işe kavuşmuş olması bu sevincimizi katmerlemişti.
İkinci bayramımıza gelince; o, sadece bizim evimizin değil, tüm memleketin bayramıydı. 26 Ağustos 1922’de başlayıp, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da Mustafa Kemal’in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin şanlı yıldönümüydü.
Sosyal Bilgiler öğretmenimiz okulda üstüne basa basa anlatmıştı: "Çocuklar," demişti, "İşgal ordularının topraklarımızı tamamen terk etmesi daha sonra gerçekleşti ama 30 Ağustos, bu vatanın yeniden bizim olduğunu haykırdığımız o sembolik ve en büyük gündür." Öğretmenimizin o gür sesi kulaklarımda çınlıyordu.
Sabah her zamanki gibi erkenden kalkıp simitlerimizi sattık. Eve döndüğümde aylardır ilk kez karşılaştığımız mucizevi bir manzara vardı. Akıncı ailesi olarak, eksiksiz bir şekilde yer sofrasının etrafındaydık. Menümüz mütevazıydı: Simit, çay ve peynir üçlüsü... Ama o sofranın tadı, dünyanın hiçbir sarayında yoktu.
Kardeşimle ben mutluluktan uçuyorduk. En güzeli de neydi biliyor musunuz? Yüzü genelde hep asık, geçim derdiyle kaygılı olan babamın bile yüzü gülüyordu. Sanki adamın üzerine bir aydınlık gelmiş, omuzlarındaki yük hafiflemişti.
Kahvaltı biter bitmez yer sofrasını anamla birlikte topladık. Daha yeni hastaneden çıkmıştı, yorulmasını, o pamuk ellerinin erkenden işe koyulmasını hiç istemiyorduk. Ben sofrayı kaldırırken, kardeşim kovaları kapıp evin su ihtiyacını karşılamak için tuluımbaya koştu. Ben de avluya geçip süpürgeyi elime aldım, her yeri pırıl pırıl silip süpürdüm.
Saat tam ona doğru geliyordu. Babamın karşısına geçip biraz da heyecanla izin istedim. Babam başını sallayıp gülümseyince, mahalleden toplandığımız 8-10 arkadaşla birlikte 30 Ağustos şenliklerini izlemek için Cumhuriyet Meydanı’na doğru koşmaya başladık.
Mersin Cumhuriyet Meydanı, bizim için sadece betondan ya da topraktan ibaret bir alan değildi; burası kentin atan kalbiydi. Meydanın hemen kuzeyinde, heybetli Atatürk Heykeli ile bir bütünlük oluşturan o devasa Halkevi binası yükselirdi. Erken Cumhuriyet döneminin o dik ve gururlu mimarisini yansıtırdı bu bina.
Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri resmi, sivil ne kadar kutlama, tören ya da gösteri varsa, Mersin halkı hep burada tek bir vücut olurdu. Gitgide kalabalıklaşan, binaların yükseldiği kent merkezinde, araç trafiğinin henüz işgal edemediği, bize kalan tek açık nefes alanıydı burası.
Meydanın etrafında yükselen Halkevi ve Vali Konağı’nın gölgesinde, o dönem dikilmiş olan ve şimdilerde tescillenip koruma altına alınan o upuzun, zarif palmiye ağaçları sıralanmıştı. Palmiyelerin yaprakları Mersin’in sıcak rüzgarıyla hışırdayıp duruyordu.
Biz nefes nefese meydana ulaştığımızda, ne yazık ki resmi geçit töreni çoktan sona ermişti. Ama meydandaki coşku hiç azalmamıştı; halk oyunları ekipleri davul zurna eşliğinde dönüyor, rengarenk giysileriyle meydandaki insanları coşturuyordu. Kalabalığın arasına sızıp asılan panolara göz gezdirdik. Kutlama programında büyük harflerle yazıyordu:
"Fener Alayı Saat 19.30’da Başlayacaktır."
Önümüzde koca bir öğleden sonra vardı. Fener alayının başlayacağı o büyülü saate kadar zaman geçirmek, Mersin’in o sıcacık ağustos güneşinin altında serinlemek için arkadaşlarla sahile inmeye karar verdik. Akdeniz’in o mavi sularını solumuza alıp, Müftü Deresi’ne doğru yavaş adımlarla, içimizde iki bayramın neşesiyle yürümeye başladık...
30 Eylül 1956 Pazar, Mersin...
Henüz 12 yaşında bir çocuktum ama geriye dönüp baktığımda, sanki 20-25 yaşındaki bir gencin hayat deneyimine sahip olduğumu hissediyordum. Hayat bize erken büyümeyi dayatmıştı belki ama ben kendi başımın çaresine bakmayı, en zor, en kötü koşullardan bile en güzel sonuçları çıkarabilmeyi öğrenmiştim. Bu erken olgunluktan, bu dirençten içten içe büyük bir kıvanç duyuyordum.
Dolu dolu, her anı emek ve hayat kokan bir yaz tatili geride kalmıştı. Simit ve halka tatlısı satmak için arşınladığımız o sıcak Mersin sokakları, harçlıklarımızı birleştirip arkadaşlarla değiş tokuş ettiğimiz macera kitapları, saatliğini birkaç kuruşa kiralayıp rüzgara karşı sürdüğümüz o gıcırdayan bisikletler ve elbette gökyüzünün altında yıldızlarla bütünleştiğimiz o büyülü yazlık sinema geceleri... Hepsi kalbimizde tatlı birer anı olarak yerini almıştı.
17 Eylül Pazartesi günü okulumuz açıldı. Bizim için bu yılın çok büyük, çok özel bir anlamı vardı: İlk kez üst üste iki yıl aynı okulda, yani Kuvayi Milliye İlkokulu’nda okuyacaktık.
Bizim gibi sürekli yer değiştiren, göçer bir aile için aynı okulda kalabilmek ne büyük bir ayrıcalıktı, bir bilseniz... Öyleydi çünkü kapıdan içeri adım attığımda yabancılık çekmedim; sınıf arkadaşlarımı da öğretmenlerimi de zaten tanıyordum. Uyum sorunu yaşamayacaktım. Üstelik bu kez anam hastane odasında değil, evimizde başımızdaydı; babamın da ATAŞ’ta sürekli, güvenceli bir işi vardı. Daha ne olsundu, bir çocuk hayattan başka ne isteyebilirdi ki?
1956-57 Eğitim ve Öğretim Yılına başlarken içim rahattı. Bu yıl, hayatımın en huzurlu, en güzel başlangıcı olmuştu. İlk kez Okul Aile Birliği’nin yardımlarına, o mahcup edici desteklerine ihtiyacımız kalmamıştı. Babamın düzenli maaşının yanı sıra, kardeşimle benim yaz boyunca sırtlanıp sattığımız simitlerden kazandığımız paralarla aile bütçemize aslanlar gibi katkıda bulunmuştuk.
Geçen yıl, yani üçüncü sınıftaki başarılarımız öğretmenlerimizin gözünden kaçmamıştı; üzerlerinde çok olumlu bir etki bırakmıştık. Arada ufak tefek yaramazlıklarımız, hatalarımız olsa da o güzel başarıların hatırına görmezden geliyorlardı bizi.
Ben bir şeyi çok iyi öğrenmiştim: Okulda ilk haftalardaki performans her şey demekti. Eğer ilk günlerde öğretmen üzerinde iyi bir intiba bırakırsanız, gerisi çorap söküğü gibi geliyordu. Bu yüzden okulun açıldığı ilk günden beri ödevlerimi bir gün bile eksik etmedim, ertesi gün işlenecek konulara hep önceden çalışıp hazırlandım. Ders esnasında öğretmenimiz ne zaman ortaya bir soru atsa, havaya ilk kalkan parmak hep benimki oluyordu ve o sorulara tıkır tıkır doğru cevaplar veriyordum.
Öğretmenlerimizin gözündeki o takdir parıltısını gördükten sonra, onlara mahcup olmamak için daha bir hırsla, daha çok çalışmak zorunda hissediyordum kendimi. Onlar da bendeki bu çabayı gördükçe bazı eksiklerimi sevgiyle sineye çekiyorlardı.
Bu döngü, dönem sonunda karneme dizilen o sıra sıra "pekiyi"lerin en büyük sırrıydı işte. Yarıyılda ve yıl sonunda o karneyi eve getirmek, çektiğim tüm yorgunlukların en güzel ödülüydü.
Havaların hala sıcak ve elverişli olduğu bu eylül günlerinde, sabahları simit satmaya devam ediyorduk. Sabah erkenden kalkıyor, sokakları "Taze simitçi!" sesleriyle çınlatıp saat 07.30’a kadar fırından aldığım payı bitiriyordum. Eve koşup kardeşimle yer sofrasına kuruluyor, kahvaltımızı ediyorduk. O sırada anam, babamı çoktan güler yüzle işine uğurlamış oluyordu. Kahvaltıdan sonra o bembeyaz yakalı siyah önlüklerimizi gururla giyiyor, kitaplarımızı defterlerimizi koltuğumuzun altına alıp okulun yolunu tutuyorduk.
Okul bitip eve döndüğümüzde karnımızı doyurur doyurmaz benim ikinci mesaim başlardı. Eğer o günkü ödevlerim ezbere ya da okumaya dayalıysa, hemen bizim emektar keçiyi kapıp kırlara doğru yola koyulurdum. Evimizin süt ihtiyacını karşılayan o sevimli keçi bir yandan taze otları çıtır çıtır yerken, ben de karşısına geçer, sanki sınıftaymışım gibi tarih, coğrafya ya da okuma ödevlerimi ona yüksek sesle anlatırdım. O beni sessizce dinler, kafasını sallar, bense dersimi ezberlerdim. Zamanı böyle verimli kullanmanın, bir taşla iki kuş vurmanın yolunu daha o yaşta bulmuştum.
Bugün 30 Eylül 1956 Pazar...
Okuldaki ilk iki haftam su gibi akıp geçmiş, inanılmaz verimli bir başlangıç yapmıştım. Evimizde her şey yolundaydı; anam yanı başımızda mutfakta yemek pişiriyor, babamın ertesi gün gideceği saygın bir işi vardı. Bu huzur, kardeşimle benim dünyadaki en büyük mutluluk kaynağımızdı. Sabah simitlerimi erkenden bitirmiş, okul ödevlerimi de dün öğleden sonra hakkıyla tamamlamıştım. Yani bugün tamamen özgürdüm!
Şimdi evden çıkıp doğruca İl Halk Kütüphanesi’ne gidecektim. Jules Verne’in o büyüleyici dünyasından yeni bir kitap seçmek için sabırsızlanıyordum; aklımda “Aya Yolculuk” vardı. Jules Verne okurken Mersin’deki o küçük odamdan çıkıyor, uzayın derinliklerine, okyanusların en dibine gidiyordum. Onun satırları hayal gücümü adeta kamçılıyor, gökyüzünün de ötesine taşıyordu.
Çünkü biliyordum; bu hayatta gerçekten başarılı olmak, büyük işler başarmak istiyorsan, önce sınırları olmayan bir hayal gücüne sahip olman gerekiyordu.
Aradan uzun yıllar geçecek, büyüyüp üniversite sıralarına oturduğumda karşıma Albert Einstein’ın o meşhur sözü çıkacaktı: "Hayal gücü, bilgiden daha önemlidir." İşte o an, 12 yaşındaki o simitçi çocuk Mehmet’in, Mersin kütüphanesinde Jules Verne sayfalarını çevirirken ne kadar haklı olduğunu anlayıp gülümseyecektim.
23 Haziran 1957 Pazar, Mersin...
Kuvayi Milliye İlkokulu’nda dördüncü sınıfı da alnımızın akıyla, başarıyla tamamlamıştık. 15 Haziran Cumartesi günü öğleden sonra o son zil çalıp da yaz tatili başladığında, içimde hem bir hafiflik hem de geriye dönüp baktığımda hissettiğim derin bir gurur vardı.
Hayat yolları bizi ne çok savurmuştu... Daha dün gibiydi; 1953-54 ders yılında Niğde’nin Misli köyünde adım atmıştım ilkokula. Ertesi yıl kendimizi Osmaniye’de bulmuş, ikinci sınıfı orada okumuştum. 1955’in haziran ayı sonlarında ise kader bizi bu sıcak güneş kentine, Mersin’e fırlatmıştı. Ama ilk kez bu şehirde makus talihimiz değişti. Kardeşimle birlikte Kuvayi Milliye İlkokulu’nda iki yıl üst üste okumanın o muazzam ayrıcalığını yaşadık. Artık okulumuza sırılsıklam alışmış, uyum sorununu tamamen aşmış ve arkamıza kocaman bir arkadaş çevresi almıştık.
Üstelik sadece okumuyor, hayatı da göğüslüyorduk. Ayakkabı boyacılığı, fırından kaptığımız susamlı simitler, evde el birliğiyle döktüğümüz halka tatlıları derken kendi harçlığımızı çıkarmanın, ayaklarımızın üzerinde durmanın yolunu bulmuştuk. Artık anamdan babamdan bir kuruş istemek zorunda kalmıyorduk. Bunun adı neydi bilir misiniz? Özgürlük. Biz 12-13 yaşlarında, cebimizdeki o helal ekmek parasıyla özgürleşmiştik.
Uzanıp giden o bakir kumsalları, arkasında birer gizemli kapı gibi duran koyları ve başını göğe uzatmış Toros Dağları ile ovalarında portakal çiçeği kokan bu şehri, Mersin’i çok sevdik. Türkiye’nin en nadide limon ve narenciye bahçelerinin göğe yükseldiği, Torosların eteklerini zümrüt bir gerdanlık gibi saran üzüm bağlarının şehriydi burası. Ve en önemlisi, bizim gibi fakir fukaranın ekmek kapısıydı.
ATAŞ Rafinerisi, tıkır tıkır işleyen çırçır ve tekstil fabrikaları, dünyanın dört bir yanından dev gemileri ağırlayan Mersin Limanı, on binlerce işçiye yuva oluyordu. Babam da ATAŞ’taki o ilk uzun soluklu, güvenceli işinde çalışmaya devam ediyordu. Evimize ilk kez düzenli bir ekmek giriyordu.
Hafta sonları simitleri erkenden satıp ödevlerimi bitirdikten sonra, göçmen barakalarındaki arkadaşları toplayıp kendimizi sahile atardık. 1950’lerin Mersin sahili, şimdilerde hayal bile edilemeyecek kadar bakir, kilometrelerce uzanan tertemiz kumsallardan ibaretti. Güle oynaya yürüdüğümüz o sahil şeridinin batı sınırında Müftü Deresi akardı.
Bazı hafta sonları, Müftü Deresi’ne ulaştıktan sonra derenin akış yönünün tersine, sahilden içeriye doğru kilometrelerce yürürdük. Yolumuzun üstünde, ovanın ortasında devasa bir toprak yığını gibi yükselen o gizemli höyüğün, insanlık tarihinin en eski şahitlerinden biri olan Yumuktepe Höyüğü olduğunu zamanla öğrenecektim.
Sahilden epey içeride kalan bu höyük ve üzerindeki taş kalıntıları, her zaman öğrenmeye, keşfetmeye meraklı olan çocuk kalbimi yerinden oynatmıştı. Merakımı dizginleyemedim; okula gider gitmez Kuvayi Milliye İlkokulu’ndaki Tarih ve Coğrafya öğretmenlerimin kapısını çaldım, sorular sordum.
Onların anlattıklarıyla da yetinmeyince, artık evim gibi olan İl Halk Kütüphanesi’ne koşup tozlu sayfaların arasında bir dedektif gibi iz sürdüm. Okudukça, bastığım toprakların altındaki o muazzam hikaye önümde açıldı.
Meğer o Müftü Deresi’nin diğer adı olan "Efrenk", Mersin merkezinden yaklaşık 40 kilometre içeride, Torosların göğsüne kurulmuş Aslanköy’ün eski adıymış. Haçlı Seferleri döneminde oraya gelip yerleşen Franklar için, bölgeye gelen İslam akıncıları "El Frenk" ismini koymuşlar. Bu isim zamanla halkın dilinde eğrilip bükülerek "Efrenk"e dönüşmüş.
Yumuktepe Höyüğü’nün hemen yanı başından süzülüp Akdeniz’e dökülen bu nehir, Aslanköy’ün Başpınar Mahallesi'nden doğarmış. Toroslar, o heybetli zirvelerinde biriktirdiği kar sularını, karstik yarıkların altından süzüp yedi ayrı kaynaktan yeryüzüne fışkırtırmış ki, buraya Yedigöz derlermiş. Yedigöz’den fışkıran bu buz gibi sular birleşip küçük bir dere olur, Şekerce ve Göldeviren’den inen diğer kolları da yanına alarak Aslanköy göletini ağzına kadar doldururmuş. İşte o göletten taşan ve Yumuktepe’yi selamlayarak denize koşan derenin adı, bu yüzden Efrenk Deresi’ymiş.
Kütüphanedeki coğrafya kitaplarında daha müthiş bir gerçeğe rastladım. Muhtemelen birkaç bin yıl önce, o şimdi ovanın ortasında duran höyük, tam deniz kenarındaydı! Büyük coğrafyacı Ord. Prof. Dr. Besim Darkot’un "Yumuk Irmağı" dediği günümüzdeki Müftü ya da Efrenk Deresi, dağlardan asırlar boyunca öyle çok alüvyon, öyle çok toprak taşımıştı ki, höyüğün komşusu olan o koca deniz yavaş yavaş dolmuş, kıyı çizgisi çekilmiş ve höyük sahilin fersah fersah içerilerinde yalnız bir şahit gibi kalakalmıştı. Toprağın denizi nasıl yendiğini o kitaplarda okumak içimi ürpertmişti.
Okulumuz Kuvayi Milliye İlkokulu, sadece ders yapılan bir yer değildi; milli oyun ekipleri, izci oymakları, voleybol takımları ve heyecanlı tiyatro gruplarıyla cıvıl cıvıl, çok yönlü bir yuvaydı.
Ama bizim sosyoekonomik durumumuz, o günkü fukaralığımız belliydi. Para harcanması, kıyafet ya da malzeme alınması gereken o sosyal etkinliklerin birçoğunda yer alma fırsatı bulamadım. İçimde bir ukde miydi? Belki...
Ama ben kendi sığınağımı bulmuştum: Bir kuruş bile harcamamı gerektirmeyen o uçsuz bucaksız sahil gezintileri, doğanın kalbinde yaptığım keşifler ve İl Halk Kütüphanesi’nin o sessiz, bilge odaları...
Geleceğimin, ruhumun ve zihnimin o sarsılmaz altyapısını hazırlamak için bu iki dost bana fazlasıyla yetmişti.
29 Haziran 1957 Cumartesi, Mersin…
Gece, sanki göğsüme çöken ağır bir taşın baskısıyla geçip gitmişti. Doğru dürüst uyuyamamıştım. Bölük pörçük dalabildiğim o kısa anlarda ise ruhum adeta geçmişin ve geleceğin labirentlerinde kaybolmuş, kâbustan kâbusa savrulmuştu.
Rüyamda zaman ve mekân birbirine karışıyordu: Kendimi birden doğduğum topraklarda, Bulgaristan’daki köyümüz Karagözler’de buluyordum. Kerim dayımın gölgesi önüme düşüyor, onun peşinden nefes nefese Sakar Balkan’a tırmanıyorduk. Derken dağlar şekil değiştiriyor, kendimi Maraş’tan Elbistan’a giden üstü açık bir kamyon kasasında buluyordum. Diğer göçmenlerin endişeli yüzleri arasında, Gâvur Dağları’nın dik ve amansız yokuşlarını tırmanıyorduk. Tam o sırada kamyonun motoru acı bir feryatla stop ediyor, araç gerisin geri uçuruma doğru kaymaya başlıyordu! Dehşet içinde, can havliyle kamyon kasasından hooop diye aşağı atlıyordum.
Fakat ayaklarım toprağa değer değmez dağlar siliniyor, kendimi Ceyhan’ın alabildiğine uzanan pamuk tarlalarında mevsimlik bir işçi olarak buluyordum. Bu kez de Akçasaz Bataklıkları’nın o sinsi, bulut gibi çevremi saran sivrisinekleri apansız üzerime çöküyor, onlarla çaresizce başa çıkmaya çalışıyordum…
"Kalk artık birader, simitçi fırınına geç kalacağız!"
Omuzlarımdan sarsılarak uyandırıldığımda odanın içi henüz alaca karanlıktı. Bir an için nerede olduğumu, hangi zamanda uyandığımı anımsayamadım. Gözlerimi ovuşturarak şaşkınlıkla etrafıma bakınırken, başımda dikilmiş duran kardeşim Mustafa’nın yüzü netleşti. Yorgun, sersemlemiş ve hâlâ rüyanın o tekinsiz atmosferinden sıyrılamamış bir halde doğruldum. Şaşkın bir sesle: "Sivrisinekler ne oldu Mustafa?" diye fısıldadım.
Mustafa ayakta durmuş, uykulu halime hayretle bakıyordu: "Hangi sivrisinekler birader, onlar da nereden çıktı sabah sabah?" dedi. Peşi sıra, günün rızkını taşıyacak olan simit tablasını kavrayıp hızlı adımlarla dışarı çıktı.
O anda zihnimdeki sis dağıldı ve tamamen ayıldım. Ne Bulgaristan’daydım ne de Akçasaz’da… Mersin Göçmen barakalarındaki, duvarları sazlardan örülmüş o mütevazı evimizdeydik. Alelacele elimi yüzümü yıkadım, serin suyun tenime değmesiyle kendime geldim. Simit tablalarımı omuzlayıp ben de sokağın serinliğine bıraktım kendimi.
Şafağın henüz sökmeye başladığı sokaklarda, simit fırınına doğru yan yana yürürken, bütün gece beni uykusuz bırakan, ruhumu hırpalayan o karabasanları bir bir anlattım Mustafa’ya. Yorgundum ama bu yorgunluk sadece uykusuzluktan değil, dün akşam Niğde’nin Misli Köyü’nden dönen babamın cebinde getirdiği o ağır haberden kaynaklanıyordu.
İki gün önce babam, aldığı bir haber üzerine apar topar Niğde Misli Köyü’ne gitmek zorunda kalmıştı. Gitmeden önce yüzündeki o ciddi, düşünceli ifadeyi hiç unutamıyordum. Hazinenin bize sadece kullanım hakkını verdiği, mülkiyetsiz tarlalarla ilgili bir pürüz çıktığını söylemişti. Biz de arkasından sadece "Hayırdır inşallah..." diyebilmiştik.
Dün, tablamızdaki son simitleri de satıp eve döndüğümüzde babam çoktan gelmişti. Odada anamla baş başa vermiş, alçak sesle, çaresizce konuşuyorlardı. İçerideki havanın ağırlığı kapıdan girerken çarpmıştı yüzümüze. Hemen elini öpüp: "Hoş geldin baba, hayır mı?" diye sormuştuk.
Ama ne yazık ki hayırlı bir sonuçla dönmemişti.
1952 yılında devlet eliyle iskân edildiğimiz Misli’deki o mülkiyetsiz tarlalar, bize sadece birer emanetti. Kanunun bize sunduğu yasal süreç içinde tarlaları ekip biçmediğimiz, köye dönüp toprağa sahip çıkmadığımız takdirde, bu kullanım haklarını tamamen kaybedeceğimiz babama resmi olarak bildirilmişti. Yani, o tarlaları kurtarmak istiyorsak, tasımızı tarağımızı toplayıp yeniden Misli’ye dönmemiz gerekecekti.
Fakat bu göründüğü kadar kolay değildi. Misli’ye dönebilmek, orada yeniden hayata tutunabilmek için başımızı sokacağımız bir evden çok daha fazlasına ihtiyacımız vardı; ekili dikili arazilerimiz, hasat edilmiş ürünlerimizin olması şarttı. Oysa bizim kışı çıkaracak tek bir çuval samanımız, ocakta yakacak iki parça tezeğimiz bile yoktu.
"Evimiz" diyordum içimden ama Misli’den ayrılalı tam üç yıl olmuştu. Kim bilir o ev ne haldeydi? Bakımsızlıktan, rüzgardan, sahipsizlikten ev olmaktan çıkmış, bir harabeye dönmüş de olabilirdi. Babam da oraya gittiğinde bu acı gerçeği kendi gözleriyle görmüştü. Evin ve avlunun baştan aşağı yeniden elden geçmesi, tamir edilmesi gerekiyordu. Babam şimdilik içeriyi biraz derleyip toparlamış, kapısına da paslı bir kilit vurup gelmişti.
Bu çetin koşullarda, kış kapıdayken köye dönmemiz imkansızdı. Babam, toprağımızı kaybetmemek ama bizi de o imkansızlığın içine atmamak için kendince zekice bir ara formül üretmişti: Kanunen Niğde ili sınırları içinde bulunmamız yeterli sayılıyordu. O da köyümüzün yaklaşık 40 kilometre güneybatısında, Niğde merkezine ise 14 kilometre mesafede olan Bor kazasında mevsimlik bir iş bulmuştu. Gitmiş, orada Sokubaşı (Künkbaşı) Mahallesi’nde, geçmişin izlerini taşıyan, Rumlardan kalma eski, cumbalı bir ev kiralamıştı.
Böylece Akıncı ailesine bir kez daha göç yolları görünmüştü...
Benim çocuk kalbimde ise yine aynı tanıdık endişeler filizleniyordu: Yeni bir mekân, alışmaya çalışacağım yabancı bir ev, yeni bir okul, arkamda bıraktıklarımın yerine koymaya çalışacağım yeni arkadaşlar ve henüz yüzlerini bile görmediğim tanımadığımız öğretmenler…
Fakat başka seçeneğimiz yoktu. Toprak bizi çağırıyordu, yoksulluk ise göçe zorluyordu.
1957 yılının Temmuz ayı ortalarında Bor’a taşınmak üzere kesin kararımızı aldık. Önümüzde bilinmezlerle dolu yeni bir sayfa açılıyordu. Bakalım zaman bize neler gösterecekti? Bunu ancak Bor’a varıp, o cumbalı evin eşiğinden içeri adım attığımızda görecektik…
BOR VE CUMBALI EV...
6 Temmuz 1957 Cumartesi sabahı, güneş o muhteşem renkleriyle Niğde Bor İlçesini aydınlatmak üzereyken gözlerimi oğuşturarak kalkıp, yüzümü yıkayıp kendime geldikten sonra cumbadaki kerevete anı defterimle oturdum. 180 derecelik görüş alanı olan cumba pencerelerinden çevremizi tanımaya çalıştıktan bir süre sonra yazmaya başladım.
Mersin’den Bor’a taşınma kararını o Haziran sonu aldığımızda, eşyalarımızı toplamak topu topu birkaç günümüzü almıştı. Zaten bir göçmen ailesinin ne kadar eşyası olabilirdi ki? Birkaç yatak yorgan, üç beş kap kacak, her birimizin bir iki parça giyim eşyası, hasır ve çaputtan dokuma yer kilimleri, içi saman doldurulmuş yastıklar, emektar sobamız, ekmek teknemiz olan simit tablalarımız, halka tatlısı malzemelerimiz ve gözümüz gibi baktığımız birkaç kitap ve ''Anı Defterim!''… Bir kamyon kasasına ya da bir vagon köşesine sığabilecek koca bir hayat…
Fakat bu taşınma telaşında içimi en çok acıtan şey, keçimizden ayrılmak zorunda kalışımız oldu. O keçi bizim için sadece evin süt ihtiyacını karşılayan bir hayvan değildi; o benim sessiz ve sadık ders arkadaşımdı. Onu kırlarda otlatırken Tarih, Coğrafya ve Türkçe derslerimi yüksek sesle ona okur, sanki bir sınıftaymış gibi konuyu ona anlatırdım. Anlattıkça bilgilerin zihnime daha iyi yerleştiğini, öğrenmemin kolaylaştığını fark etmiştim. Keçimiz beni dinler, bense ona dünyayı anlatırdım. Ama babam satmıştı onu, yola çıkabilmek için satmak zorunda kalmıştı…
Yola çıkmadan evvel başta nenem olmak üzere dayılarım ve yengelerimle helalleştik. Okuldan ve Göçmen Barakaları’ndan ayrılmak, oradaki çocukluk arkadaşlarımın arkasından el sallamak ise hepsinden zor geldi. Ve sonunda, biz muhacirlerin kader çizgisi olan o kara tren vagonları yeniden göründü ufkumuzda…
3 Temmuz Çarşamba günü, Kerim ve Yusuf dayımların da yardımıyla eşyalarımızı Mersin Tren Garı’ndaki yük vagonuna yükledik. Saat sabah on sularında, tren rayların üzerinde acı bir çığlık atarak Mersin’den ayrılırken, biz de yük vagonunun bir köşesinde, umutlarımız ve endişelerimizle yerimizi almıştık.
Yaklaşık sekiz saat süren sarsıntılı, tıkırtılı ve yorucu bir yolculuğun ardından, saat öğleden sonra dört civarında Bor Tren Garı’na ulaştık. İstasyon binasının önünde bekleyen bir at arabasına alelacele yükledik dünyalığımızı. Atın nallarından çıkan sesler eşliğinde, babamın önceden kiraladığı o eski eve doğru yola koyulduk…
Mahalle sakinlerinin "Künkbaşı" adıyla andıkları Sokubaşı Mahallesi’nin daracık, taştan sokaklarından birindeydi yeni evimiz. Burası, antik Bor yerleşiminin ilk çekirdeği, tarih kokan kalbiydi. Sokaklar o kadar dardı ki, eski zamanlarda surların içine sıkışan bu şehirde ev yapmak için yer bulmak büyük meseleymiş. Sokakların asgari bir genişlikte kalması gerektiğinden, binaların zemin kat duvarları sokağa taşmaz, yolu daraltmazdı. İşte bu yüzden mimarlar, evleri ferahlatmak için zemin üstü katları cumbayla dışarı doğru taşırırlardı.
Cumba, oda ya da sofanın binanın ana gövdesinden sokağa doğru bir uzantısı gibiydi; adeta günümüzün camlı balkonları gibi sokağa doğru süzülürdü. Bu pencereler sayesinde odanın içi zengin bir bakış açısı kazanır, gün ışığı günün her saatinde evin içine dolardı.
Tokmaklı, ağır ahşap kapıdan içeri adım attığımızda, zemin katın pek oturmaya elverişli olmadığını hemen anladık. Babamın da anlattığı gibi, bu nemli ve yarı karanlık alt katlar daha ziyade depo, ahır veya kiler gibi işler için kullanılırdı.
Hem zaten bizim kültürümüzde aile hayatının gizliliği, mahremiyet esastı; bu yüzden evlerin alt katları dış dünyaya tamamen kapalı tutulur, asıl yaşam üst katlarda akardı. Üst katlar cumbalarıyla sokağa taşarak hem odayı büyütür hem de evi sokağın canlılığına bağlardı.
Ahşap merdivenlerden gıcırdayan sesler eşliğinde üst kata çıktığımızda, içimi sıcak bir his kapladı. Cumbanın bulunduğu odanın tüm duvarlarını "sedir" dediğimiz ahşap oturma elemanları kaplıyordu. Babam sağ olsun, geçen hafta gelip buraları kiraladığında bu sedirleri de ayarlamıştı. Hemen işe koyulup sedirlerin üzerine Mersin’den getirdiğimiz eski çaput kilimlerimizi serdik. Duvar tarafına ise üzerleri kanaviçe işlemeli kılıflarla kaplı o saman dolgulu yastıklarımızı dizdik, üzerlerine seyyar minderleri yerleştirdik.
Cumbadaki sedirleri de elimizde kalan son minderlerle döşedikten sonra yorgunluktan bitap düşüp mola verdik. Ben bu cumbayı ve bu kiralık evi daha ilk dakikadan çok sevmiştim. Kollarımı saman yastığa dayayıp, cumbanın penceresinden sokağı, geleni geçeni büyük bir rahatlıkla seyredebildiğimi fark ettim. Bu yeni seyir yeri çok hoşuma gitmişti.
Cumbadan karşı sokağı süzdüğüm o ilk anlarda, sokakta kelebekler gibi uçma taklidi yaparak koşturan, saçları sarışına çalan uzun saçlı, bizim yaşlarımızda bir kız çocuğu dikkatimi çekti. Pencerenin arkasından onu izlerken, bu şehrin bana sunduğu ilk yabancı yüze bakıyordum.
Henüz bilmiyordum ama kısa bir süre sonra tanışacağımız bu kız, Bor’daki 29 Ekim İlkokulu’nda sıra arkadaşım, kader ortağım olacak olan Filiz’den başkası değildi… Yıllar sonra Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nun koridorlarında da yollarımızın kesişeceği Filiz’in, o güzel annesi Nazmiye Teyze’nin ve kardeşi Hasan’ın aziz hatıraları, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ anılarımın en mutena köşesindedir
NECATİ BEY VE ATATÜRK’ÜN IŞIĞI...
Mersin’deki o son gecenin aksine, 8 Temmuz 1957 Pazartesi sabahı göğsüme çöken karabasanların olmadığı, huzurlu bir uykudan uyandım. İçimde sebebini bilmediğim enerjik, dinç ve taptaze bir neşe vardı. Hemen kardeşim Mustafa’yı da sarsarak kaldırdım. Alelacele elimizi yüzümüzü yıkayıp giyindik ve odanın ortasında bizi bekleyen anamla babamın yer sofrasına diz kırdık.
Sıcak çorbalarımızdan birkaç kaşık almıştık ki babam, yüzündeki o her zamanki vakur ama bu kez umut dolu ifadeyle bize döndü: "Hadi davranın çocuklar," dedi. "Sizleri şu an çalıştığım elma bahçesinin sahibi olan emekli Türkçe Öğretmeni Necati Bey’le tanıştıracağım. Akşam ondan bahsetmiştim ya...
Sizi merak etmiş, tanışmak istemiş. Kendisi buralarda sözü geçen, kıymetli biridir. Derslerinizde ve yeni okul kaydınızda bize bir yol yordam göstereceğini, yardımcı olacağını düşünüyorum. Sizi onun yanına bıraktıktan sonra ben de bahçedeki işimin başına geçeceğim."
İçimizi tatlı bir heyecan kaplamıştı. Kahvaltımızı bitirir bitirmez hep birlikte evden çıktık. Taş döşeli, dar sokakları adımlayarak Kayabaşı Sokak’a vardık. Necati Bey’in evi, zamana meydan okuyan o asil, eski Türk evlerinden biriydi.
Üstü geniş bir saçakla korunan, çift kanatlı, heybetli ahşap bir giriş kapısı ve üzerinde parıldayan gösterişli bir tokmağı vardı. Çocukluk merakıyla kapıyı incelerken, babamın daha önce anlattıklarını anımsadım; eski zamanlarda at arabalarının rahatça girip çıkabilmesi ve günlük ihtiyaçların zahmetsizce karşılanması için bu konutların bahçe ve avlu girişleri hep böyle çift kanatlı yapılırdı.
Babam kapının ağır tokmağını birkaç kez taşa vurur gibi vurdu. Çok geçmeden içeriden ayak sesleri geldi ve kapı ağır ağır açıldı. Adımımızı atar atmaz, bizi dış dünyadan tamamen koparan alabildiğine geniş bir avlu karşıladı.
Alıcı gözlerle, meraklı bir kedi gibi etrafı süzmeye başladım. Avlunun tam ortasındaki o çıkrıklı su kuyusu hemen dikkatimi çekmişti. Giriş kapısının tam karşısında, avluya açılan kiler ve depo gibi ikincil mekânlar sıralanmıştı. Avlunun sağ tarafında ise üst kata, yani gökyüzüne doğru uzanan sundurmalı ahşap bir merdiven yükseliyordu.
Zihnim beni birden geçmişe fırlattı. Selçuklu ve Osmanlı’dan miras kalan bu mimaride "avlu", "hayat" ya da "bahçe" dediğimiz yerler, bir evin sadece dışarısı değil, asıl kalbiydi. Etrafı yüksek duvarlarla çevrili bu özel alanlar, hem aile hayatının mahremiyetini dış gözlerden korur hem de biz çocuklar için dünyanın en güvenli oyun alanını yaratırdı.
Annelerimiz gündelik işlerini, kışlık hazırlıklarını hep bu avlularda neşeyle yapardı. Nitekim, 1952 yılında göçüp geldiğimiz Misli Köyü’ndeki evimizin çevresini de babamla birlikte yaklaşık bir metre yüksekliğinde taşlarla çevirmiş, kendimize mütevazı bir avlu yaratmıştık. İçim sızladı birden... Aradan geçen o üç koca yılda, o taştan avlumuzdan geriye bir şey kalmış mıydı acaba? Köye dönebilirsek öğrenecektik...
Necati Bey’in avlusu, gösterişten uzak ama oldukça alçak gönüllü bir asalete sahipti. Yine de mahalledeki diğer evlere kıyasla onun varlıklı biri olduğunu ele veriyordu. O dönemlerde emekli bir öğretmenin böylesine güzel bir konakta yaşayacak maddi güce sahip olması, cumhuriyetin ilk yıllarında öğretmenlik mesleğine, eğitime ve muallimlere verilen o muazzam değerin en somut göstergesiydi. Onlar hem maddi hem de manevi olarak memleketin baş tacıydılar.
"Hoş geldiniz! Yukarı gelin çocuklar!"
Başımı kaldırdığımda, ahşap merdivenlerin sonundaki, o "hayat" denilen geniş sundurmada güler yüzüyle bize el sallayan Necati Bey’i gördüm. "Hayat", evlerin birinci katında odaların açıldığı, üstü kapalı, önü ise tamamen avluya bakan o ferah, yarı açık mekândı. (Zaman geçtikçe bu güzelim 'hayat'ların yerini ne yazık ki ruhsuz, uzun ve açık balkonlar alacaktı).
Benim doğduğum topraklarda, Bulgaristan’ın Karagözler köyündeki evimiz de tek katlıydı ve onun da girişinde tam böyle bir "hayat" vardı. Geçmiş ve şimdi, hafızamda bir kez daha sarılıyordu birbirine.
Babam önde, kardeşim Mustafa’yla ben arkada, ahşap basamakları gıcırdatarak "hayat"a çıktık. Necati Bey’in elini hürmetle öptükten sonra, bize gösterdiği sedirlere edepli bir şekilde iliştik. Kısa bir hal hatır sormanın ardından babam, işe geç kalmamak için izin isteyerek ayağa kalktı.
Necati Bey babamı kapıya kadar uğurlayıp geri döndü, gözlerindeki o babacan ve parıltılı bakışla bize odaklandı: "Babanızdan öğrendiğime göre," dedi, sesindeki o tok ve güven veren Türkçe tınısıyla. "Çocuk yaşta bir hayli şehir ve okul değiştirmiş olmanıza rağmen derslerinizde oldukça başarılıymışsınız. Ben başarılı, okumaya hevesli talebeleri çok severim."
Sonra başladı kendinden, ömrünü adadığı o kutsal meslekten bahsetmeye. Emekli bir Türkçe öğretmeniydi. Memleketin dört bir köşesinde idealizmle çalışmış, parlak bir meslek hayatı geçirmişti. Eğitimin bir milletin uyanışındaki yerini ve Başöğretmen Atatürk’ün bu uğurda açtığı aydınlık yolu anlatan kitaplar yazmıştı.
Atatürk’ün, harf devriminin hemen ardından köylerin cehaletini yıkmak için kurdurduğu o mucize yuvalardan, Köy Enstitüleri’nden bahsetti. Gözleri parlayarak, kendisinin de o enstitülerin ikliminde yetiştiğini söyledi. Bir ara yerinden kalkıp çalışma odasına gitti; elinde kendi kaleme aldığı, mürekkep kokusu üzerlerinde olan kitaplarıyla geri döndü. "Alın bakalım çocuklar, bunlar sizin," diyerek kitaplardan bazılarını benim ve Mustafa’nın adına sevgiyle imzalayıp hediye etti.
Heyecanla elime aldığım eğitim üzerine yazılmış kitabın kapağını araladım. Daha ilk sayfalarda, Necati Bey’in eğitime neden bu denli baş koyduğunu anlatan o güçlü satırlar çarpıyordu gözüme. Şöyle yazmıştı emekli öğretmen: “Mustafa Kemal Atatürk’e göre; ekonomide, sağlıkta, sanatta ya da sporda, memleketin neresinde bir problem varsa, onun temelinde eğitim eksikliği yatmaktadır.”
Sayfayı çevirdiğimde ise Atatürk’ün o vizyonunu özetleyen şu cümle hafızama adeta kazındı: “Cumhurbaşkanı olmasaydım, Millî Eğitim Bakanı olmak isterdim.” Bu söz, bir liderin bir ülkenin geleceğini nerede gördüğünün en büyük kanıtıydı.
Bizim kitaplara olan bu hürmet dolu ilgimiz ve gözlerimizdeki o okuma açlığı, Necati Bey’i fazlasıyla memnun etmişti. Yüzündeki o huzurlu tebessümü dün gibi hatırlıyorum. Bu ilk görüşmedeki o samimi bağ, sonraki günlerde bize kol kanat germesini sağlayacaktı.
Nitekim öyle de oldu; Bor’daki 29 Ekim İlkokulu’na kaydımızın yapılmasıyla bizzat o ilgilenecek, hatta okul kapıları açılmadan evvel ders kitaplarımızı erkenden temin edip beşinci sınıfa eksiksiz, hazırlıklı başlamamızı sağlayacaktı.
Artık bizim için ilkokul beşinci sınıfı Bor 29 Ekim İlkokulu’nda okuyacağımız kesinleşmiş, bir düğüm daha çözülmüştü.
Kardeşimle ben, bu bilge öğretmenin altın değerindeki tavsiyelerini ceplerimize koyup, kıymetli kitapları için tekrar tekrar teşekkür ederek yanından ayrıldık. İçimiz hafiflemişti. Sokaktan aşağı doğru koşarken, bir nebze de olsa yükünü hafifletiriz umuduyla, babamızın görevli olduğu o mis kokulu elma bahçesine doğru yollara koyulduk…
KAPTAN NEMO VE YENİ BİR BAŞLANGIÇ...
Mersin’in o tozlu Göçmen barakalarından süzülüp gelen hatıralar, Bor’daki yeni evimizin tavanında asılı duruyordu sanki. Ruhum hâlâ orada, o ince hastalık (tüberküloz) teşhisiyle hastanede yatan ve yeni taburcu olan anamın baş ucundaydı. Anneme şifa olsun diye sütünü sağdığımız, arkasından da otlatmaya götürdüğüm o sevgili keçimiz zihnimdeydi. Mersin’in sıcak günlerinde bir yandan keçiyi otlatır, bir yandan da hayal dünyamı besleyen o bilimkurgu kitaplarından birini, Jules Verne’in büyülü dünyasını okurdum.
İşte tam o anlarda, rüya ile gerçeğin birbirine karıştığı o tekinsiz boşlukta, gözüm otlamakta olan keçimize ilişti. Hayretler içinde kaldım; keçimiz, göz ekranımdan yavaşça siliniyor, saydamlaşıyor ve giderek yok oluyordu. Oturduğum yerden fırlayıp onu yakalamaya, tutmaya çalıştım ama ellerim boşluğu dövdü; tamamen yok olmuştu.
Tam o sırada arkamdan yüreğimi parçalayan bir çocuk çığlığı yükseldi: "Anamı isteriiiim… Anamı!"
Hızla arkama döndüğümde, ailemizin en küçüğü, canım kardeşim Şaban’ı gördüm. Bir an donakaldım. Neler oluyordu Allah’ım? Biz onu Elbistan’ın Hasanköy topraklarına, o soğuk mezara ellerimizle teslim etmemiş miydik? Şaban’ı o çaresiz ağlayışından kurtarmak, kucağıma alıp bağrıma basmak için hızla eğildim. Fakat tam ona dokunacakken, kollarımın arasında Şaban değil, kenarları sararmış eski bir fotoğraf karesi buldum. Fotoğrafın içindeki Şaban, benden giderek uzaklaşıyor, derin bir boşluğa doğru kayarken bana hüzünle el sallıyordu. Birkaç dakika içinde önce can yoldaşım olan keçimiz, ardından da minik kardeşim Şaban’ın silueti hafızamın karanlığında kaybolup gitti.
Bu ağır karabasan karşısında tamamen çaresiz kalmıştım, hıçkırarak ağlamaya başladım. Tam o esnada, o karanlık dehlizden denizlerin efendisi, Nautilus’un Kaptanı Nemo belirdi karşımda. Yüzünde bilgece, sakin bir tebessümle bana baktı: "Halüsinasyonlar mı görüyorsun genç adam?" dedi sesi derinden gelerek. "Çok yorulduğumda ve çaresiz kaldığımda bende de olur. Sen de bu küçük yaşta çok yorulmuş, çok üzülmüş olmalısın ki zihnin sana bu oyunları oynuyor…"
"Kaptan Nemo da nereden çıktı?" diye düşünmeye fırsat bulamadan, onun varlığı içime bir nebze olsun su serpti. "Ne yapmalıyım Kaptan Nemo?" diye sordum çaresizce. "Şu anda denizin elli metre altındasın," dedi rıhtıma bakar gibi. "Önce buradan kurtulmalısın. Kollarını yukarı kaldır, hafifçe çömel ve ayaklarını geminin güvertesine sağlam bastıktan sonra yukarı doğru zıpla. Gerçek dünyaya ulaştığında esenliğe kavuşacaksın."
Onun dediğini yaptım. Kollarımı yukarı doğru uzatıp, denizin o boğucu maviliğinden sıyrılmak için gücümle yukarı doğru zıpladım!
"Hop, hooop! Yorganımı niye atıyorsun üzerimden?"
Yandan gelen bu sert ve uykulu sesle gözlerimi açtım. "Ne yorganı? Yorgan da nereden çıktı?" diyerek şaşkınlıkla doğruldum. Kardeşim Mustafa gözlerini ovuşturuyor, bana kızgınlıkla bakıyordu: "Neler oluyor birader? Neredeyse beş dakikadır uykunda hem hıçkıra hıçkıra ağlıyor hem de yatakta debelenip duruyorsun!" dedi.
Gözlerimi ovuşturarak etrafıma bakındım, kalbim hâlâ göğüs kafesimi dövüyordu. "Neredeyiz biz Mustafa?" diye fısıldadım. Mustafa, "Cık cık cık..." diyerek hayretle başını salladı: "Bor’daki evdeyiz birader. Hayrola, neden soruyorsun?"
Gerçekten de Bor’daki o cumbalı evdeydik. Zihnim yavaş yavaş berraklaşınca, uykunun kolları arasında gördüğüm o halüsinasyonları, kayıplarımı ve Kaptan Nemo’yu kısaca anlattım ona. Mustafa uykulu gözlerle, "Kafayı mı yedin birader sabah sabah?" diye mırıldandı ve yorganı yeniden kafasına çekip yattı. Gecenin bir yarısıydı. Nerede olduğumdan, güvende olduğumdan iyice emin olduktan sonra, ben de başımı yastığa koydum ve bu kez derin, tasasız bir uykuya daldım.
12 Temmuz 1957 Cuma sabahı, anamın o şefkat dolu sesinin odaya dolmasıyla uyandım. Mustafa benden evvel davranıp çoktan kalkmıştı. Babam da sabah namazını kılmış, odanın ortasındaki yer sofrasında bizi bekliyordu. Sofrada buram buram tüten sıcak çayın yanında, anamın elleriyle yaptığı mis gibi akıtmalar vardı.Bu cumbalı evin en güzel yanı, alt katında kendine ait bir su tulumbasının bulunmasıydı. Hayatımızda ilk kez, elimizde kovalarla dışarıdaki çeşmelerden eve su taşımak zorunda kalmıyorduk; bu bizim için büyük bir lükstü. Aceleyle elimi yüzümü tulumbanın serin suyuyla yıkayıp sofradaki yerimi aldım. Çukurova’nın o kavurucu sıcaklarında, pamuk tarlalarında mevsimlik işçilik yaparken yemek esnasında konuşmanın ne büyük bir zaman kaybı olduğunu acı tecrübelerle öğrenmiştik. Bu yüzden kahvaltımızı büyük bir sessizlik ve hürmetle yaptık.
Kahvaltının ardından babam, mevsimlik işçi olarak anlaştığı elma bahçesine gitmek üzere doğruldu. Kapıdan çıkmadan evvel bize döndü: "Mehmet, bugün evin yerleşmesi ve eksiklerin giderilmesi için ananıza yardım edin. Yarın sizi bahçe sahibi Necati Bey’le tanıştıracağım," dedi ve yola koyuldu.
NECATİ BEYİN ELMA BAHÇESİ...
Babam, emekli Türkçe öğretmeni olan Necati Bey’in o devasa elma bahçesinde, hasat bitimine kadar çalışmak üzere 250 liraya anlaşmıştı.
Biz gelmeden evvel buraya yaptığı o ön ziyarette, bahçenin içinde tek gözlü bir bekçi kulübesi olduğunu görmüş, çevresindeki boş alanlara hemen domates, biber gibi sebzeler ekmişti. Necati Bey’in rızasıyla ektiği bu sebzeler sayesinde, Bor’daki günlerimizde meyvenin yanı sıra sebze ihtiyacımızın da bir kısmını buradan karşılayabilecektik.
O bahçe, adeta bir meyve cennetiydi; kiraz, vişne, armut ve dut ağaçları da boy gösteriyordu ama asıl ağırlık Misket elmasındaydı.
Bir yüzü kıpkırmızı, diğer yüzü ise sarı ile yeşilin en güzel tonlarını barındıran, incecik kabuklu ve kokusu insanı sarhoş eden o meşhur Misket elması, en çok Niğde ve çevresinde yetişirdi. Ülke çapında ün salmış bu meyve sayesinde Niğde, Türkiye’deki elma üretiminde üçüncü sırada yer alıyordu.
Babam gittikten sonra, pencerenin kenarına ilişip bir süre gece gördüğüm o rüyayı düşündüm. Mersin’de o can yoldaşım olan süt keçisini hep ben otlatmıştım; Tarih, Coğrafya, Türkçe derslerimi hep ona anlatarak çalışmıştım. Çünkü iyi biliyordum ki, öğrenmenin en kalıcı yolu anlatmaktı. Keçimizin yoksulluk yüzünden satılması çocuk kalbimi sandığımdan çok daha fazla yaralamıştı. Elbistan’da bıraktığımız küçük kardeşim Şaban’ın özlemi ve sığındığım kitaplardaki Kaptan Nemo, bilinçaltımın derinliklerinden çıkıp bana birer ayna tutmuştu.
Gece gördüklerimi bu şekilde kendi içimde yorumlayınca üzerimden büyük bir yük kalktı, ruhum rahatladı. Mustafa ile birlikte hemen anamın yanına koştuk, evin eksiklerini tamamlamak, eşyaları yerleştirmek için neşeyle ona yardım ettik.
Niğde’nin Bor kazasında, Akıncı ailesi için yepyeni, umut dolu bir yaşam kapısı aralanıyordu artık…
Necati Bey'in Elma Bahçesi...
Babam, emekli Türkçe öğretmeni olan Necati Bey’in o devasa elma bahçesinde, hasat bitimine kadar çalışmak üzere 250 liraya anlaşmıştı.
Biz gelmeden evvel buraya yaptığı o ön ziyarette, bahçenin içinde tek gözlü bir bekçi kulübesi olduğunu görmüş, çevresindeki boş alanlara hemen domates, biber gibi sebzeler ekmişti. Necati Bey’in rızasıyla ektiği bu sebzeler sayesinde, Bor’daki günlerimizde meyvenin yanı sıra sebze ihtiyacımızın da bir kısmını buradan karşılayabilecektik.
O bahçe, adeta bir meyve cennetiydi; kiraz, vişne, armut ve dut ağaçları da boy gösteriyordu ama asıl ağırlık Misket elmasındaydı.
Bir yüzü kıpkırmızı, diğer yüzü ise sarı ile yeşilin en güzel tonlarını barındıran, incecik kabuklu ve kokusu insanı sarhoş eden o meşhur Misket elması, en çok Niğde ve çevresinde yetişirdi. Ülke çapında ün salmış bu meyve sayesinde Niğde, Türkiye’deki elma üretiminde üçüncü sırada yer alıyordu.
Medinenin Unundan Bor'un Okçu Suyundan...
Takvim yaprakları 14 Temmuz 1957yi gösteriyordu. Bor’a ayak basalı bir haftadan fazla olmuştu. Gözlemlerime göre burası, kendi içine kapalı ama bağrı sıcak bir küçük Anadolu kasabası olduğundan, daracık taş sokaklarını, meydanlarını ve insanlarını çabucak tanımış, buraya hemen alışmıştık.
Önümüzde yaklaşık iki ay sonra başlayacak olan 1957-1958 Eğitim ve Öğretim yılı duruyordu. Gelecek günler çocuk kalbimi heyecanlandırsa da evimizin geçim yükü, bir gölge gibi babamın omuzlarındaydı.
Her ne kadar babam, o bilge insan Necati Bey’in elma bahçesinde mevsimlik işçi olarak iş bulmuş olsa da bu geçici bir nefesti; sonbaharda hasat bittiğinde bu iş de nihayete erecekti. Üstelik Bor, bizim eski yurdumuz Çukurova gibi ucu bucağı görünmeyen bir işçi yatağı değildi.
Topraktan ve çiftçilikten başka bir zanaatı olmayan babam ve onun gibi göçmenlerin, İç Anadolu’nun bu çetin kış şartlarında, hasat sonrasında iş bulabilmesi neredeyse imkansızdı. Bu yüzden, ağaçlar elmalarını dökmeden evvel elimizden geldiğince para biriktirmek, aile bütçesine ne pahasına olursa olsun bir katkıda bulunmak zorundaydık.
Neyse ki bu konuda tecrübesiz değildik. İlkokul üçüncü ve dördüncü sınıfları okuduğumuz o iki koca yıl boyunca Mersin’in tozlu sokaklarında kardeşim Mustafa ile az simit satmamıştık. Özellikle o uzun yaz tatillerinde, simit satma işinde adeta birer uzman haline gelmiştik. Bu iş hem anamın, babamın omuzlarındaki yükü hafifletiyor hem de kendi harçlığımızı çıkararak çocuk dünyamızda bize gururlu bir özgürlük alanı açıyordu.
Bor’a gelir gelmez ilk işimiz, sokakların o mis gibi un kokan simit fırınlarını keşfetmek oldu. Fırıncılarla çabucak tanıştık, anlaştık ve belli bir kâr payı üzerinden tablalarımızı doldurmaya başladık. Aslında çok şanslıydık; koca Bor sokaklarında bizden başka simit satan neredeyse tek bir çocuk bile yoktu. Meydan tamamen bize kalmıştı.
Sabahın o serin, alaca karanlık şafağında, Bor’un uyanmaya yüz tutan sessiz sokaklarında bizim seslerimiz yankılanmaya başlıyordu: “Medine’nin unundan, Bor’un Okçu suyundan Simiiiit… Sıcak simiiit!”
Bu alelade bir esnaf çağrısı değildi; “Medine’nin unu ve Bor’un Okçu suyu” sloganı, bu kasabanın kalbine dokunan çok önemli bir sırdı.
Önemliydi, çünkü Ahmet Kuddusi caddesi ile Alpaslan Türkeş caddesinin tam birleştiği o köşe başında, bu toprağın manevi koruyucusu olan Ahmet Kuddusi Hazretleri’nin türbesi yükseliyordu. Bor halkı, o büyük zatın bu şirin kasabayı “Medine’nin bir mahallesi” olarak gördüğünü çok iyi bilirdi. Biz de tablalarımızdaki çıtır simitlere bu manevi değerleri yüklüyor, kasaba halkının gönül teline dokunuyorduk.
Madalyonun diğer yüzünde ise o dillerden düşmeyen “Okçu Suyu” efsanesi vardı. 1880’li yıllarda, o heybetli Okçu Dağı’nın eteklerindeki Balıkçıl, Dumlu ve Kayalı pınarlarından fışkıran o meşhur, buz gibi su; büyük uğraşlar, koca masraflar ve künk borularla Bor’un o güzel meydan çeşmelerine kadar getirilmişti.
Yol kavşaklarındaki o zarif, sundurmalı taş çeşmelerden akan, içenlerin tadına doyamadığı o emsali bulunmayan su, bizim fırındaki simitlerin de hamuruna can veriyordu. İşte bu yüzden, Medine’nin ununu ve Bor’un asil suyunu arkasına alan tekerlememiz, simitlerimizin daha fırından yeni çıkmışken kapış kapış satılmasını sağlıyordu.
Tablalarımızı erkenden boşaltıp harçlığımızı cebimize koyduktan sonra, vakit kaybetmeden babamın çalıştığı o mis kokulu elma bahçesine koşuyorduk. Hem babamızın o yorgun ellerine yardım ediyor hem de ağaçların gölgesinde, dallardan sarkan o taze meyveleri dalından koparıp yemenin tadını çıkarıyorduk.
Öğleye doğru, heybelerimize doldurduğumuz yeteri kadar taze meyve ve sebzeyle eve dönüyor, anamın hazırladığı öğle yemeğini iştahla yiyorduk. Yemekten sonra ise benim için günün en büyülü saati başlıyordu: Halil Nuri Bey İlçe Halk Kütüphanesi’nin yolu…
Kardeşim Mustafa benim kadar kitaplara hevesli olmadığından, kütüphanenin o sessiz, huzurlu koridorlarına genellikle ben yalnız giderdim. Bizi bu muazzam kültür yuvasıyla buluşturan kişi ise babamın hamisi, o aydınlık yüzlü emekli Türkçe öğretmenimiz Necati Bey’den başkası değildi.
Kütüphane raflarını karıştırırken, Necati Bey’in o titizlikle basılmış, cumhuriyeti ve eğitimi anlatan kıymetli eserlerinden bazılarına rastlamak içimdeki okuma aşkını daha da alevlendiriyordu.
Simit satmaya başlamamızın üzerinden henüz üç gün geçmişti ki Mustafa ile birlikte günde net 3 lira kazanmaya başladığımızı hesapladık. Bu, ayda ortalama 100 lira gibi o dönem için çok kıymetli bir paranın evimize girmesi demekti. Akşam yer sofrasında bu hesabı babama sunduğumuzda, annemin ve babamın gözlerindeki o gururlu, mutlu pırıltıyı ömrüm boyunca unutamadım.
Akıncı Ailesi olarak, Niğde’nin bu şirin, tarih kokan kasabası Bor’u çok sevmiştik. Önümüzdeki öğrenim yılında okul masraflarımızı, defter ve kitap giderlerimizi kimseye muhtaç olmadan, kendi alnımızın teriyle karşılayacak olmanın verdiği o asil inanç, küçük evimizin içine tarifsiz bir huzur ve mutluluk yaymıştı…
17 Temmuz 1957 Çarşamba, Bor…
"Geçti Bor’un Pazarı, sür eşeğini Niğde’ye…"Dizeleriyle tanıdığım bu şirin Anadolu kasabasını kısa sürede benimsemiş ve sevmiştim. Üstelik artık babamın gelir getiren bir işi vardı, anamın sağlık sorunları bir ölçüde giderilmişti. Kardeşim Mustafa ile birlikte simit satarak aile bütçemize katkı sağlamaya da başlamıştık. Mutluydum; artık o karabasanlar halindeki rüyaları görmez olmuştum.
Dün gece rahat bir uyku çekmiş, sabahın erken saatlerinde de Mustafa ile simit fırınından taze simitlerimizi almıştık. Simitlerimizi satıp babama da yardım ettikten sonra, Halil Nuri Yurdakul Bor İlçe Halk Kütüphanesi’nin yolunu tuttum.
İlk aradığım kitaplar, kütüphanenin kuruluş tarihçesiyle ilgiliydi. Orada görevli bir abi bana oldukça yardımcı oldu; hem kütüphanenin hikayesini anlattı hem de Halil Nuri Yurdakul’un eserlerinden bazı kitapları önüme koydu. Üstelik ödünç olarak eve de verebileceğini söyledi. Kütüphanenin kurucusu, asıl mesleği öğretmenlik olan Halil Nuri Yurdakul’du…
Kütüphanenin tarihçesini okudukça, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının askeri kimliklerinin yanı sıra ne denli derin bir kültürel kimliğe sahip olduklarını bir kez daha anladım. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi: ‘’Ekonomide, sağlıkta, sanatta, sporda nerede bir problem varsa onun temelinde eğitim eksikliği yatmaktadır.’’ Ve bu eğitim eksikliğini giderecek olanlar da öğretmenlerdi. Halil Nuri Yurdakul, işte tam da o idealist öğretmenlerden biriydi…
1932 yılında Halil Nuri Yurdakul’un kendi çabalarıyla topladığı kitaplarla faaliyete geçen kütüphane, daha sonra Millî Eğitim Bakanlığı’na bağışlanmış ve kütüphaneye onun adı verilmişti. Raflarda kıymetli yazma eserlerin yanı sıra macera romanları, polisiye, bilimkurgu ve fantastik edebiyat eserleri yer alıyordu. Benim ilgimi çekenler ise başta bilimkurgu olmak üzere macera ve fantastik romanlardı.
1898 yılında Bor’da doğan Halil Nuri Yurdakul, ilköğrenimini burada tamamlamıştı. Mesleki eğitimini ise Bursa Askeri Ortaokulu, Kuleli Askerî Lisesi ve Pendik İhtiyat Zabit Namzetleri Okulu’nda almış, bu okulu bitirdikten sonra da yine aynı yerde öğretmen olarak kalmıştı.
Kurtuluş Savaşı’nda büyük kahramanlıklar gösteren Yurdakul; Pazarcık, Bozüyük ve İnegöl bölgelerinde oluşturduğu gönüllü müfrezelerle emperyalist güçlere karşı koymuş, Bursa cephesinin kurulmasında büyük yararlılıklar sağlamıştı. Atatürk ve Ali Fuat Cebesoy’dan emir alarak topladığı milli kuvvetlerle düşman selinin karşısına dikilen Yurdakul, cephede üç kez yaralanmış; I. ve II. İnönü, Sakarya ve Büyük Taarruz savaşlarının tamamına katılmıştı.
1940 yılında dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak tarafından para ödülüyle, Maarif Vekili Hasan Âli Yücel tarafından ise teşekkür belgesiyle ödüllendirilmişti. Başarılarından ötürü bizzat Atatürk’ün de övgüsünü kazanan bu büyük insanın eğitime katkısı, kurduğu bu kütüphaneyle yaşamaya devam ediyordu.
Başöğretmen Atatürk, o eşsiz vizyonuyla boşuna dememişti:
“Öğretmenler; Yeni nesil, Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcileri, sizler yetiştireceksiniz, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin beceriniz ve fedakârlığınızın derecesiyle orantılı olacaktır. Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakte
Başta Başöğretmenimiz Atatürk olmak üzere, Halil Nuri Yurdakul ve onun gibi cumhuriyet meşalelerini saygı ve minnetle anmak hepimizin borcuydu. Bu vefa duygusuyla, kütüphaneyi ve kurucusunu tarihe not düşmek istedim.
Yıldızlar yoldaşı olsun Halil Nuri Yurdakul öğretmenimizin…
Emeğinize, kaleminize ve çocukluk hafızanıza sağlık. Blogunuzda yayınlandığında okuyucuların içini ısıtacak ve onları cumhuriyetin bu kıymetli eğitim neferinin hatırasıyla buluşturacak çok değerli bir arşiv belgesi olmuş.
28 Temmuz 1957 Pazar, Bor…
Mersin’den Bor’a göç kararı aldığımızda içimi büyük bir hüzün kaplamıştı. Bir taraftan otlarken, diğer taraftan kitaplardan okuduklarımı uslu uslu dinleyen o emektar süt keçimizin satılması bir yana; nenemden, dayılarımdan ve okul arkadaşlarımdan ayrılmak, dahası Bor'da ne ile karşılaşacağımızı bilememek beni çok üzmüştü.
Bor’daki ilk günlerimin gecelerinde, nerede uyandığımı bilemediğim yorucu rüyalar görüyordum. Bulgaristan’daki köyümüz Karagözler ’de miydim, Ceyhan’ın uçsuz bucaksız pamuk tarlalarında mı, Osmaniye’de Karaçay Deresi’ne bakan o evde mi, yoksa Mersin’in göçmen barakalarında mı?
Bazen rüyamda Kerim dayımla Karagözler‘deki Sakar Balkan’a tırmanıyor, bazen de okuduğum bilimkurgu kitaplarının etkisinde kalarak denizin en derinlerine dalıyor ya da Ay’a seyahat ediyordum. Çoğu kez kan ter içinde uyanıyordum.
Neyse ki Bor’a geldikten bir hafta sonra her şey yavaş yavaş yoluna girmeye başladı. Bu süreçteki en büyük şansımız, emekli Türkçe Öğretmeni Necati Bey’i tanımak oldu. Onun sayesinde Halil Nuri Yurdakul Bor İlçe Halk Kütüphanesi’ni keşfetmiş, boş zamanlarımı verimli değerlendirme fırsatı yakalamıştım.
Kütüphanenin kurucusu Halil Nuri Yurdakul’un hayatını öğrendikten sonra, sıra Bor’un tarihçesini öğrenmeye gelmişti. Fakat Bor denince aklıma ilk gelen, hep o meşhur dize oluyordu: “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye…”
Bunun bir hiciv, bir yergi olduğunu hissediyor ama derinini merak ediyordum. En doğru açıklamayı, basılı yayınları da olan Necati Öğretmen'den öğrenebileceğimi düşündüm. İki gün önce evine uğradım. Elini öptükten sonra bana gülümseyerek sedirde yer gösterdi:
— Bor ilçemize alışabildin mi evladım? Simit satışları nasıl gidiyor? Asıl önemlisi, beşinci sınıf ön hazırlıkları ne alemde?
Sorularını etraflıca cevapladım. Çok memnun oldu. Bir süre beni şefkatle süzdükten sonra gülümsedi:
— Öyle sanıyorum ki bana bir şeyler sormaya geldin, yanılıyor muyum? — Yanılmıyorsunuz öğretmenim, dedim. Bor’un tarihçesini merak ediyorum ama aklıma hep o malum dize takılıyor. Kütüphanede yeterli bilgi bulamadım, bana yardımcı olur herhalde diye size geldim. — Elbette... Bana birkaç dakika izin ver, diyerek çalışma odasına gitti.
Az sonra elinde bir şiir kitabıyla döndü:
— Bak evladım, elimdeki bu kitap Namdar Rahmi Karatay’a ait. Kendisi, halkın gündelik yaşamına girmiş deyimlerden hareketle memleket gerçeklerini en yalın biçimde gözler önüne seren usta bir hicivcidir. Yöneticiler tarafından pek sevilmediği için onunla ilgili kaynak bulmak zordur.
Bu meşhur şiiri, zamanla bir halk deyimine, bir atasözüne dönüşmüştür. İş işten geçtikten sonra dövünenlere oldukça zarif bir uyarıdır bu. Senin yaşındakilerin de ders çıkaracağı bir nasihattir aynı zamanda. İleride dizlerinize vurmamak için hayata ve derslerinize her zaman hazırlıklı olmalısınız.
Yüzümdeki meraklı ve kavrayış dolu ifadeyi görünce, anlatılan hikayenin halk arasındaki rivayetini de ekledi:
— Eski dönemlerde Bor’un kurulan pazarları pek meşhurmuş. Günlerden bir gün, bir köylü yüklü eşeğiyle Bor pazarına doğru yola çıkmış. Kasabanın yakınlarındaki bir çeşme başında, ağaç gölgesinde dinlenmek istemiş. Köyden çok erken çıktığı için orada uyuyakalmış. Uyandığında güneşin batmak üzere olduğunu görünce aceleyle pazara koşmuş ama ne çare; pazar çoktan dağılmış. Satışlarını bitirip köylerine dönen diğer üreticiler adamın bu halini görünce, “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye” demişler.
Necati Öğretmenimi dinlerken zihnimde bir ışık yandı. Mesajı net bir şekilde algılamıştım: Eğer hayata hazırlıklı olursanız ve karşınıza çıkan fırsatları doğru zamanda yakalarsanız, kendi şansınızı kendiniz yaratırdınız.
"Hazırlıklı olmak ve fırsatla karşılaşmak; işte şans dediğimiz kavramın ta kendisidir."
Necati Bey’e bu kıymetli ders için teşekkür ederek yanından ayrıldım. Şiirdeki yergi herkes için bir uyarı niteliğindeydi. Şans diye gökten zembille inecek bir şey olmadığını, asıl olgunun hazırlık ve fırsatın buluşması olduğunu, Ceyhan pamuk tarlaları kantarında görevli üniversiteli Muzaffer Abi'den öğrenmiştim.
''Geçti Bor'un pazarı, sür eşeğini Niğda'ye'' dizesi de, şans denilen kavramın ''hazırlıklı olarak fırsatla karşılaşmak'' özdeyişini pekiştiriyordu. Bu özdeyiş, tüm yaşamım boyunca rehberim oldu; en zorlu virajlarda bile kendi şansımı yaratma becerisini bana aşıladı.
“Başta kavak yelleri estiği günler hani?
Sende cevher var imiş bunu herkes ne bilsin!
11 Ağustos 1957 Pazar, Bor…
Öğleden sonra İl Halk Kütüphanesi’nde Bor’un tarihçesiyle ilgili kaynaklar bulmaya çalıştım. Karşıma çıkan bazı belgelerde Bor, "Güney Kapadokya’nın başkenti Tuvana" olarak anlatılıyordu. Kaynakların büyük bölümü ise Tuvana ya da Tyana için, Bor’un yaklaşık 10 kilometre güneyinde bulunan Kemerhisar’ın tarihi ismidir diyordu. Kafam iyice karışmıştı. Kütüphaneden ayrılarak, bu düğümü çözse çözse onun çözeceğini bildiğim Emekli Türkçe Öğretmeni Necati Bey’in kapısını çaldım.
Köy Enstitüsü kökenli bütün öğretmenlerde olduğu gibi Necati Bey de okuyan, araştıran, soran ve sorgulayan öğrencileri çok severdi. Beni de evladı gibi benimsemişti. Bana yardımcı olmaktan, adeta aradığı o idealist öğrenciyi bulmuş gibi büyük bir keyif aldığını görebiliyordum.
Beni yine o her zamanki güler yüzüyle karşılayıp bu kez doğrudan çalışma odasına aldı. Odaya adım atar atmaz büyülenmiştim; burası evden ziyade küçük çaplı bir kütüphaneydi. Elini öptüm, geçen seferki yardımları için teşekkür ettim. Yüzüme babacan bir tavırla bakıp gülümsedi:
— Tekrar bana geldiğine göre zihnini kurcalayan bazı sorular var demektir. Anlat bakalım küçük dostum, nedir mesele? — Öğretmenim, dedim, tarihi açıdan Bor ilçesi mi yoksa buraya bağlı Kemerhisar yerleşimi mi daha eski? Kütüphanede yaptığım araştırmada Tyana ve Tuvana kavramları kafamı çok karıştırdı.
— Biraz bekle hele, diyerek ayağa kalktı. Rafların arasında titizlikle arandıktan sonra, elinde kendi hazırladığı “Kapadokya Bölgesi” adlı kitapla gelip yanıma oturdu.
Köy Enstitüsü kökenli öğretmenler gerçekten çok yönlüydü. Sadece okuttukları branşta uzmanlaşmakla kalmıyor, eğitimi ve bilimi bir bütün olarak görüyorlardı. Karşımdaki adam bir Türkçe öğretmeniydi ama Niğde, Bor ve Kemerhisar’ın içinde bulunduğu Kapadokya bölgesini adım adım araştırmış, bunu basılı bir eser haline getirecek kadar derinleşmişti.
Ben elime tutuşturduğu kitabın ilk sayfalarını merakla karıştırırken, Necati Öğretmenim o tok ve huzur veren sesiyle anlatmaya başladı:
— Nevşehir, Niğde ve Aksaray üçgeni arasında kalan bu kadim bölgeye Persler, “Güzel Atlar Ülkesi” anlamına gelen Katpatukya, yani Kapadokya adını vermişlerdi evladım. Sınırları Aksaray’dan Malatya’ya kadar uzanan bu topraklar, Kızılırmak’ın bereketli suyuyla beslenen, 8’i köklü medeniyet olmak üzere 20’yi aşkın topluluğa ev sahipliği yapmış devasa bir tarih merkezidir. Asur, Hitit, Frig, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı gibi imparatorlukları bağrında yaşatmıştır. Niğde bu Kapadokya’nın giriş kapısıdır; haliyle onun yanı başındaki Bor kasabası da bu kapının en önemli parçalarından biridir.
Derinkuyu’dan başlayıp Aksaray, Gülşehir, Avanos, Ürgüp ve Kırşehir gibi merkezlerde odaklanan ve bilinen sayıları 200’ü bulan yer altı şehirleri, bize bu bölgenin geçmişi hakkında çok önemli sırlar verir. Elindeki kitabın sayfalarını çevirdikçe göreceksin ki; Bor ilçesi, şu an idari olarak bağlı bulunduğu Niğde’nin merkezinden çok daha eski bir tarihe ve daha zengin arkeolojik katmanlara sahiptir. Bunun asıl sebebi ise Bor ilçe merkezine sadece 8 kilometre uzaklıktaki Kemerhisar beldesidir.
Yapılan bilimsel araştırmalar, Kemerhisar bölgesinin Niğde ve Bor’dan çok önceki ilk yerleşim yeri olduğunu gösteriyor. İnsanlığın bu topraklardaki hayat mücadelesi tarih öncesi devirlere kadar uzanır. Yani işin özü; başlangıçta ana merkez Kemerhisar’dı, Bor ve Niğde ise onun sonradan doğan yavrularıydı.
Kemerhisar merkezli antik Tyana topraklarında tarih boyunca 15 kadar devlet kuruldu. Bu topraklar Hattileri, Luvileri, Hititleri, Frigleri, Asurluları, Kimmerleri, Tabalları, Persleri, Helenleri, Romalıları, Abbasileri, Bizanslıları, Selçukluları, Karamanoğullarını, Osmanlıları ve nihayetinde şanlı Cumhuriyet’imizi gördü. Tarihi geçmişini Bizans ve çok daha öncesinden alan Tyana, göğe yükselen devasa su kemerleri ve Roma Havuzu ile ünlenmiş gerçek bir tarihi hazinedir. Antik Tyana, yani bugünkü Kemerhisar, güney Kapadokya’nın başkentiydi. Stratejik yol kavşaklarının üzerinde bulunması, bereketli tarım arazileri ve zengin maden yatakları burayı tarih boyunca istilacılar ve yerleşmek isteyenler için hep cazip bir merkez kıldı.
Kadim dönemlerde Bor, bu büyük Tuvana krallığına bağlı küçük bir yerleşim birimiydi. Melendiz Dağları’nın güney uzantısı olan yüksek bir tepenin yamaçlarına kurulmuştu. Zamanla roller değişti; güney Kapadokya’nın o görkemli başkenti Kemerhisar ticari önemini yitirip tarihi kalıntılarıyla baş başa kalırken, Bor büyüdü; beldeleri, köyleri ve mahalleleriyle canlı bir ilçe merkezine dönüştü.
Necati Öğretmenim beni yepyeni bilgilerle donatmış, üstelik evde okumam için kendi yazdığı o kıymetli kaynağı da ödünç vermişti. Zihnim aydınlanmış olarak ayağa kalktım. Kendisine candan teşekkür edip, o hürmet hak eden ellerini öptükten sonra yanından ayrıldım.
Evin yolunu tutarken zihnimde tek bir düşünce dönüp duruyordu: En kısa zamanda Kemerhisar’ı ziyaret etmenin, o devasa Roma kemerlerini kendi gözlerimle görmenin bir yolunu bulmalıydım…
24 Ağustos 1957 Cumartesi, Bor…
Gün batımında, namıdiğer o büyülü grup vaktinde, gökyüzüne yayılan kırmızı, turuncu ve sarı ışık huzmelerinin oluşturduğu görsel şölenden etkilenmeyenimiz var mıdır acaba?
Bulutlu bir akşamda bu eşsiz manzarayı Bor’daki Kayabaşı’ndan seyredenler, güneşin izleyenlerine sunduğu o masalsı dünyayı çok iyi bilirler.
Ufuk çizgisini yarılayan güneş, yepyeni umutların habercisi edasıyla usul usul batarken, geceyi yıldızların parlaklığına devreder. Henüz seyrine doyamadan gözden kaybolan o kızıllık, çoktan başka diyarları aydınlatmaya gitmiştir bile…
Bizi romantik hayallerimizle baş başa bırakan bu manzaranın ön cephesinde; önümüzdeki ovada uzanan dizi dizi lahana tarlaları, Okçu Dağı’nın mağrur silueti ve şehre kadar süzülerek gelen Okçu Suyu yer alırdı.
Kayabaşı’nda geçirdiğim o gün batımı anıları, dili olsa da konuşsa dediğim, bugün bile yüreğimde bir ses, bir nefes olarak yaşayan en aziz hatıralarımdandır.
Mersin’den yaklaşık kırk gün önce geldiğimiz Bor kasabasını, bu tepeden izlediğim grup vakitleriyle bir başka sevmiştim. Temmuz ayı sonlarına doğru, yeni edindiğimiz arkadaş gruplarıyla keşfetmiştik bu yüksek kayalığı. İyi ki de keşfetmişiz...
Kısa sürede Bor’daki günlerin en heyecanlı, en vazgeçilmez aktivitesi haline gelmişti oraya tırmanmak. Ne zaman hüzünlensek ya da neşelensek, ayaklarımız bizi hep oraya götürürdü.
Uzaktan bakanlar için burası altı üstü taş yığını bir kayalıktı belki. Ama bizim için öyle değildi; bizimle birlikte, bizim gibi hisseden tüm Borluları da bağrında taşır, her birini şefkatle teskin ederdi sanki. İsmiyle müsemma, gerçek bir kayabaşıydı...
Volkanik taşlardan doğanın eliyle yontulmuş doğal bir seyir terasıydı adeta. Her gamı kasaveti unuttuğumuz, çocuk zihnimizde borçların alacak göründüğü, günün tüm yorgunluğunu rüzgara bıraktığımız bir sığınaktı. Öyle ki, Bor’daki o birkaç aylık çocukluk dönemimin gözbebeği olmuştu.
1957 yılında, henüz on üç yaşında ama hayatın getirdikleriyle erken büyümek zorunda kalmış bir çocuk gözüyle, volkanik kayalardan ve uçurumlardan oluşan bu mekan gerçek bir masal diyarıydı. Doğal yapısı henüz hiç bozulmamıştı.
Akşamları arkadaşlarla yan yana oturur, güneşin batışını izlerken geleceğe dair pembe hayallere dalardık. Hafızamın en korunaklı köşesine, "Kayabaşı'nda gün batımı" işte böyle bir daha silinmemek üzere kazındı.
Aradan geçen uzun yıllardan sonra öğrendim ki, çocukluğumun o unutulmaz mekanı Bor Belediyesi tarafından ilçeye modern bir park olarak kazandırılmış. "Kayabaşı Parkı" bir mesire alanı olarak halkın hizmetine sunulmuş ve hak ettiği gibi yoğun bir ilgi görmüş.
Şimdi önünden çevre yolunun geçtiği o tepede, Bor Kayabaşı Amfi Tiyatrosu kurulmuş. Orada binlerce kişinin katılımıyla düzenlenen etkinlikler, konserler, kim bilir Borlulara ne hareketli ve güzel saatler yaşatıyordur.
Borlu dostlarım; bahar ve yaz aylarında yüzlerce vatandaşın sırf o çocukken izlediğimiz güneşin batışını seyretmek, temiz hava almak ve piknik yapmak için kitleler halinde buraya akın ettiğini anlatıyorlar.
Parkın içinde yaptırılan müzikli ve ışıklı su dansları, özellikle bugünün çocuklarını büyülüyordur herhalde. Ramazan aylarında ise genç, yaşlı, çocuk demeden binlerce insanı bir araya getiren etkinliklerde sihirbazlıklar, danslar, cambazlar ve ateş gösterileri sahneleniyormuş.
Bir zamanlar göçmen bir çocuğun hüzünlü hayallerini teselli eden o çıplak volkanik kayaların, bugün çocuk cıvıltılarıyla, ışıkla, sanatla ve neşeyle yaşayan bir merkeze dönüşmesi ne güzel... Ne mutlu Borlulara, ne mutlu o tepede güneşin batışını hala aynı hayranlıkla izleyebilenlere…
13 Ekim 1957 Pazar, Bor…
Yaz tatili bitmiş; yaklaşık bir ay önce, yani 16 Eylül Pazartesi günü Bor’da okullar açılmıştı. 1957-1958 eğitim-öğretim yılının başlamasıyla birlikte, artık Bor 29 Ekim İlkokulu’nun beşinci sınıf öğrencileriydik.
Okulun ilk günü, deyim yerindeyse, çocuklar gibi şendik. İçimizde dağlar kadar büyük bir sevinç vardı; çünkü Misli Köyü’ne dönmek zorunda kalmamış, Bor kasabasında okuma ayrıcalığını resmen kazanmıştık. Üstelik kitaplarımızı, kalem ve defterlerimizi, hatta siyah önlüklerimizi ve lastik ayakkabılarımızı bile Necati Bey almıştı.
Anam da eski pantolonlarımızı gözden geçirmiş, yırtık yerlerini hiç sırıtmayacak şekilde özenle yamayıp tertemiz yıkamıştı. Necati Bey sayesinde, okul aile birliğinin yardımına ihtiyaç duymadan, yırtıksız, temiz giysilerimiz ve gururlu siyah önlüklerimizle sınıfımızdaki yerimizi almıştık.
Cumbalı evimizin karşısında oturan Filiz ve Kayabaşı’nda gün batımını birlikte izlediğimiz bir iki çocuk dışında, sınıftaki diğer arkadaşlarımız da öğretmenlerimiz de henüz bize yabancıydı. Bazı öğrenciler cana yakın bir tavırla “hoş geldiniz” derken, büyük bir bölümü ilk günün tatlı telaşı içindeydi.
Babam her türlü deriden çarık yapmasını çok iyi bilirdi. Okul açılmadan önce ikimize de güzel çarıklar dikmişti. Ancak Necati Öğretmenimiz okul için bunu uygun bulmamış, bize Bor çarşısında satılan o meşhur lastik ayakkabılardan almıştı.
Sınıfa girdiğimizde gördüm ki bizim gibi lastik ayakkabı giyen başka çocuklar da vardı. Aslında bu giydiklerimiz Anadolu köylüsünün geleneksel ayakkabısıydı; çamura battığında kolayca yıkanabildiği için çok tercih edilirdi. Ne var ki hiçbir ısı yalıtımı olmayan bu lastikler, yazın ayakları terletip kokuturken, kışın da dışarının ayazını aynen içeri geçirir, insanı dondururdu.
İşte bu yüzden Anadolu insanı, özellikle kış aylarında ayakları buz kestirdiği için bu ayakkabılara “soğuk kuyu” adını takmıştı.
Emekli Türkçe Öğretmeni ve babamın patronu olan Necati Bey, yaz boyunca bizimle bir öğretmen titizliğiyle ilgilenmişti. Okul açılmadan önce beşinci sınıf ders kitaplarımızı çoktan temin ettiği için, biz okul başlamadan ilk konuların hepsine çalışmış, hazırlığımızı tamamlamıştık. Sayesinde ders zili çaldığında okula tamamen hazırlıklı başlamıştık.
Hani o her zaman kulaklarıma küpe olan özdeyişteki gibi: "Hazırlıklı olarak fırsatla karşılaşmak, şans denilen olguyu oluşturuyordu."
Nitekim öyle de oldu... Okulun açıldığı o ilk günden beri, geçen bir aylık sürede sınıfta parmaklarım hep havada kaldı. Öğretmenlerimin sorduğu bütün sorulara tereddütsüz doğru yanıtlar veriyordum. Kardeşim Mustafa ile ben, kısa sürede sınıfın en iyi öğrencileri olmuştuk. Öğretmenlerimiz de bu gayretimizin farkına varmışlardı; böylece o çekindiğimiz uyum sorunu kendiliğinden ortadan kalkıverdi.
Bir yandan derslerimizde parıldarken, diğer yandan akşamüzerleri kardeşimle simit satışlarımıza disiplinle devam ediyor, aile bütçemize katkı sağlamanın gururunu yaşıyorduk. Havaların müsaade ettiği, daha doğrusu akşamüzerlerinin o bulutlu, masalsı renklerle süslendiği zamanlarda ise soluğu yine Kayabaşı’nda alıyorduk.
On üç yaşında, önlüğü temiz, zihni aydınlık, geleceğe umutla bakan göçmen bir çocuk için daha ne olsundu…
23 Kasım 1957, Bor…
Babamın, Necati Bey’in elma bahçesindeki görevi kasım ayının ortasına kadardı; zaten bahçedeki hasat da tamamen bitmişti. Necati Bey, yaz boyu verilen avansları kestikten sonra kalan ücreti babama takdim ederken oldukça üzgündü. Nihayetinde o da emekli bir öğretmendi, halden anlıyordu.
Babam 15 Kasım günü bahçenin anahtarlarını teslim ettikten sonra, Bor ve çevresinde günübirlik de olsa bir iş bulabilir miyim diye durmaksızın araştırma yaptı. Ne yazık ki yapılan hiçbir girişimden olumlu bir sonuç alamadı.
Bize gelince… Mustafa da ben de okulda ilk yazılılardan oldukça yüksek notlar almıştık. Sınıfta kendimizi kanıtladığımız gibi, okul öncesindeki erken saatlerde ve hafta sonu tatillerinde simit satışlarımıza da hiç ara vermeden devam ediyorduk.
Sokubaşı Mahallesi sakinleri artık bizi iyice tanımış, her sabah yollarımızı gözler, simitlerimizi bekler olmuştu. Biz çocuk aklımızla her şeyin yolunda gittiğini sanıyor, gururla geleceğe bakıyorduk.
İki gün önce, akşam yemeğinden sonra babam sessizliğini bozdu:
— Çocuklar, yarın Misli Köyü’ne gideyim, dedi. Hem eve bir bakayım hem de mülkiyetsiz tarlalarımızın durumunu bir soruşturayım.
Şunun şurasında köyümüz Bor'a yaklaşık 40 kilometre uzaklıktaydı. Önce Niğde otogarına ulaşacak, akşamüzeri de köyün o külüstür arabasıyla Misli’ye varacaktı. Dediği gibi de yaptı.
Ancak köyden geri döndüğünde yüzü kapkara, morali darmadağındı. Endişeyle kalbimizin sıkıştığını hissettik.
— Hayrola baba, ne oldu? dedik korkuyla.
Uzun bir suskunluk çöktü odaya. Babam sakalını karıştırarak uzun süre düşündü, kelimeleri bir araya getirmekte zorlanıyordu. Sonunda o ağır cümleyi fısıldadı:
— Nasıl söylesem bilmem ki… Misli’ye geri dönmek zorundayız çocuklar. Hazine yetkilileri, tarlaların mülkiyetini alabilmemiz için köye yerleşmemizi şart koştu.
O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü adeta. Birinci yarıyılın tam ortasına gelmişken yeniden okul değiştirmek, düzen yıkmak nasıl bir şeydi? Zihnim bu ihtimali kabul etmek istemiyordu. Gayriihtiyari, içimdeki o sızılı çocuk isyanıyla fısıldadım:
— Yine mi göç baba!..
Babamın gözleri yere çivilendi; sakalını sıvazlayıp durdu, başını kaldırıp da yüzümüze bakamadı. Çaresiz kaldığı, çaresizliğinin yanı sıra işsiz de kaldığı için evlatlarından adeta utanıyordu. Çocuklarına rahat, güvenli ve yerleşik bir yaşam sunamamış olmanın ezikliği omuzlarını çökertmişti. Onun o dışarıya vuran bitmişliğini, ruhundaki o derin çaresizliği birden bütün çıplaklığıyla gördüm. O saniyede içimdeki çocuk büyüdü, yerini omuz omuza çarpışan bir yoldaşa bıraktı:
— Gideriz baba, üzülme, dedim. Burada işsiz, aşsız kalmaktansa köye dönmemiz en doğrusu. Sen de gerekirse Mersin’e gidersin yine. Nasıl olsa orada sazdan da olsa bizi bekleyen bir evimiz var.
Anamla Mustafa da tek bir yürek olup sözlerimi onayladılar. O an babamın gözlerinin yaşardığını gördüm. Kelimeler ağzından dökülmese de sessizce bize minnet duygularını fısıldıyordu.
Biz bir aileydik. Bulgaristan’ın tren garlarından Edirne muhacirhanelerine kadar ne badireler atlatmıştık; bunu da atlatır, bu zorluktan da en iyi sonuçları çıkarmanın bir yolunu bulurduk.
Akıncı ailesi, o gerilimli istişarenin ardından 23 Kasım Cumartesi günü yeniden Misli Köyü’ne göç etme kararı aldı…
25 Kasım 1957 Pazartesi, Misli…
Dün, hayatın getirdiği zorunluluklar yüzünden Bor’dan ayrılıp yeniden Misli Köyü’ne geldik. Amacımız; mülkiyet hakkı devlete ait olan ve bize beş yıl boyunca ekim dikim hakkı verilen o toprakları kurtarmaktı.
Aslında buradaki ilk çiftçilik denememiz hüsranla sonuçlandığı için Çukurova’ya göç etmek zorunda kalmıştık. Bana göre, devletin bizden istediği ağır koşulları yine yerine getirememiştik ve köye dönmek de sonucu pek değiştirmeyecekti; ama babam her şeye rağmen "Denemeye değer," demişti.
23 Kasım Cumartesi günü, Bor 29 Ekim İlkokulu’ndaki Bayrak Merasimi’nin ardından öğretmenlerimiz ve sınıf arkadaşlarımızla vedalaştık. Gitmemize engel olamamanın, bize yardım edememenin ezikliği ve üzüntüsü içindeydiler. Çok duygu yüklü bir vedalaşma oldu.
Ardından, bütün yaz boyunca kardeşim Mustafa ile beni beşinci sınıfa hazırlayan, elimize kıymetli kitaplar tutuşturan emekli Türkçe Öğretmeni Necati Bey’e uğradık. Bize gösterdiği yakın ilgi ve tüm yardımları için teşekkür ettik. Necati Öğretmenimiz de babamın Bor'da kalıcı bir iş bulamamış olmasına çok içerlemişti. Hürmetle ellerini öperek yanından ayrıldık.
O akşam yemeğinden sonra evdeki azıcık eşyamızı toplayıp denk haline getirdik; zaten topu topu ne kadar eşyamız vardı ki... Pazar günü hepsini istasyondaki o kara trene yükledik. Akşamüzeri Misli’nin yaklaşık altı kilometre güneybatısındaki Hüyük İstasyonu’na varmıştık. Oradan, babamın bir şekilde bulduğu bir at arabasıyla sarsıla sarsıla Misli Köyü’ndeki eski evimize ulaştık.
Arabadan eşyaları indirirken ilk gözüme çarpan, taş duvarların yıkıldığı, avlumuzun neredeyse tamamen yok olduğuydu. İçimi derin bir hüzün kapladı. Üç yıl boyunca kapalı kalmasına rağmen evimiz neyse ki çok büyük bir zarar görmemişti; kapısı, penceresi yerindeydi ama yine de esaslı bir temizlik ve bakım istiyordu. Köylerde askeri nöbet kulübelerine benzetilen ve "kenef" dediğimiz o derme çatma dış tuvalet ise tamamen yok olup gitmişti. İşimiz çoktu...
Bir taraftan evin tozunu toprağını temizlemeye, diğer taraftan denkleri açıp yerleşmeye çalışırken birden kapıda birinci sınıftan arkadaşım Osman ve annesi Hatice Teyze belirdi. Kısa bir hoş beşten sonra hemen kollarını sıvayıp yerleşmemize yardım ettiler.
Bir ara ortalıktan kaybolan Hatice Teyze, akşam bize sıcak bir yemek getirip sofrayı kurdu. O akşam hem karnımız doymuş hem de eski, vefalı dostlarımıza yeniden kavuşmuştuk. Osman da annesi de öyle candan, öyle samimi insanlardı ki... Bizi hiç unutmamışlardı. Onların bu yakınlığı, içimizdeki o buruk yalnızlık duygusunu bir nebze olsun dağıttı.
Sabah kahvaltısının ardından babam önde, Mustafa ile ben arkasında okulun yolunu tuttuk. Henüz ders zili çalmamıştı; öğrenciler bahçede neşeyle koşuşturup oynuyorlardı. Bizi gören Osman koşarak yanımıza geldi. Babamın elini öptükten sonra:
— Okul Başöğretmeni Bayezid Tuna’dır, sizi hemen odasına götüreyim, dedi.
Birlikte başöğretmenin odasına girdik. Babam cebinden çıkardığı öğrenim belgelerimizi masaya bırakırken durumumuzu izah etti:
— Müdür Bey, çocuklarım 1953 yılında burada, bu okulda birinci sınıfa başlamışlardı. Sonra zorunluluktan Çukurova’ya gittik. İkinci sınıfı Osmaniye’de, üçüncü ve dördüncü sınıfları Mersin’de okudular. Beşinci sınıfa da Bor’da başlamışlardı... Devlet öyle isteyince tarlalar için köye dönmek zorunda kaldık.
Önce babamı, sonra da sırayla ikimizi dikkatle süzen Bayezid Başöğretmen hafifçe iç çekti:
— Amma çok okul değiştirmiş çocuklarınız... Neyse, hoş geldiniz. Ben hemen kayıt işlemlerini yapayım, dedi. Kaydımızı tamamladıktan sonra da kapıda bizi bekleyen Osman’a seslendi: — Osman, arkadaşlarını sınıfınıza götür.
Birlikte dersliğe geçtik. Dört yıl önce ilk adımı attığımız o okulda pek bir şey değişmemişti. Taşra köylerinin o amansız gerçeği olarak dördüncü ve beşinci sınıflar yine aynı derslikte, bir arada okutuluyordu. Birlikte alfabeyi söktüğümüz bazı eski arkadaşlar artık yoktu; ama kalanlar Mustafa ile beni güleryüzle, büyük bir sempatiyle karşıladılar.
Üç yıl aradan sonra yeniden Niğde Misli’ye dönmek; yepyeni bir arkadaş çevresi, başka öğretmenler ve kaçınılmaz uyum sorunları demekti. Daha da zoru; yakıtsız, odunsuz bir kış geçirmek demekti…
İlk günün dersleri bitip eve döndüğümüzde, babamın boş durmayıp avlu duvarıyla birlikte kenefi de alelacele onardığını gördüm. Anam da Hatice Teyze’nin yardımıyla evi oldukça yaşanacak, sığınılacak bir yuva haline getirmişti. Evimiz barınacak kıvama gelmişti gelmesine ama babam yine işsizdi. Bor’da bulamadığı o düzenli işi bu küçük köyde bulma olanağı zaten hiç yoktu.
Birkaç gün sonra, sırf ailemize bir lokma ekmek getirebilmek ve yeni bir iş bulabilmek umuduyla, bizi buralarda bırakıp tek başına yeniden Mersin’e, gurbete gidecekti…
8 Aralık 1957 Pazar öğleden sonra…
Günlerdir durmaksızın yağmakta olan kar, dün öğleden sonra şiddetini iyice artırmıştı. Bütün gece pencerelerin ardında uğuldayarak, ıslık çalarak ve savrularak esen rüzgar, dışarıyı tam bir tipiye çevirmişti. Sabaha karşı bir ara dışarı çıktığımda, bütün köyün beyaz bir yorganla kaplandığını gördüm; üstelik dondurucu ayaz gitmiş, hava biraz olsun yumuşamıştı. İçim rahatlayarak odama dönüp yatağıma sokuldum.
Çok geçmeden anamın o huzur veren sesi odada yankılandı: — Mehmet, Mustafa… Kalkın artık hadi, kahvaltı hazır.
Hızla elimizi yüzümüzü yıkayıp giyindikten sonra yer sofrasının etrafına kurulduk. Anam mis gibi tüten sıcacık bir tarhana çorbası yapmıştı, yanında da köyün o has kara buğday ekmeği vardı. İçimiz ısınmıştı.
Kahvaltıdan sonra bizim evde kural değişmezdi; öncelikli görevimiz ödevlerimizi bitirmekti. Mustafa ile derslerimizi eksiksiz tamamladıktan sonra, nihayet sokağa çıkma iznini kopardık. Babamın üç yıl önce kendi elleriyle yaptığı o emektar tahta kızaklarımızı kaptığımız gibi evden fırladık.
Köyün çocukları çoktan sokakları doldurmuştu; karda çığlık çığlığa koşuyor, yuvarlanıyor, birbirlerine kartopu atarak kızaklarını tepeye doğru sürüklüyorlardı. Hüyük İstasyonu yolunun sağ tarafında, bizim "yukarı mahalle" dediğimiz yerde, kaymak için eğimi oldukça elverişli bir tepe vardı. Burası, köyün tüm çocukları için doğal bir başlangıç noktası seçilmişti.
Tepede tam bir şenlik havası hakimdi. Çocuklardan bazıları tahta kızaklar yerine evden kaptıkları plastik leğenlerle gelmişti; bazıları ise topluca kayabilmek için koca tahta merdivenleri sürükleyerek getirmişti. Küçük kardeşlerini de yanlarında getiren arkadaşlarımız vardı.
Onlar, ufaklıklar üşüyüp sıkılmasın diye düzlük meydanda neşeyle kardan adam yapmaya koyulmuşlardı. Ocaklardan kapıp geldikleri kömür parçalarını burun, ağız ve göz niyetine yerleştirdikten sonra, kardan adamın eline derme çatma bir çalı süpürgesi tutturdular. Simsiyah kömür yüzünden adını “Melez” koydukları bu kardan adamın boynuna sarılıp öyle kahkahalar atıyorlardı ki... İşte o an, dünyanın en saf, en mutlu gülüşü o küçük çocukların yüzlerine yayılıyordu. Onları izlerken ister istemez benim de yüzümde sıcak bir tebessüm belirdi.
Kızak kaymanın sevinç ve coşkusunu yaşamak isteyenler, biteviye tepeye tırmanıyordu. Kardeşim Mustafa da hızla kayma noktasına doğru adımladı. Ben bir süre daha kardan adam yapanların yanında oyalandıktan sonra, bu kış şölenine katılmak üzere tepenin yolunu tuttum.
Arkamdan gelen beş altı kişilik bir arkadaş grubu, merdivenle kaymak için sıraya girmişti. Başlangıç noktasından merdivene arka arkaya dizilip aynı anda aşağı doğru süzülürken neşeleri göğe yükseliyordu. Gerçekten büyük bir keyifti. Hemen arkalarından ben de kendimi kızakla aşağı bıraktım.
Zamanın nasıl geçtiğini hiçbirimiz anlamamıştık. Öğle vakti çoktan geride kalmış, havadaki sıcaklık yeniden hızla düşmeye başlamıştı. Üstelik birçoğumuzun üzerinde kışın bu amansız koşullarına uygun kalın elbiseler, parkalar da yoktu. Fakat o durmaksızın koşturmanın yarattığı sıcaklık, aşırı soğuğun etkisini zihnimizden de bedenimizden de silip atıyordu sanki. Kimsenin eve gitmeye niyeti yoktu; hava iyice kararıncaya kadar oynamak, kardan ve o güzel dostluktan ayrılmak istemiyorduk.
Anadolu köylerinde kış aylarında hayat yavaşlardı, yapacak pek bir şey olmazdı. Analarımız evde yer sofrasını kaldırıp temizlik yaptıktan sonra el işi ve örgü gibi etkinliklerle zamanı doldururken; babalar ise dışarıda, köy kahvesinde vakit geçirmeye çalışırlardı.
Tahıl ve patates üretimi dışında kışın bir uğraş olmayınca, aile reisleri sabah kahvaltısının ardından kahvehanede toplanırdı. Oradaki sohbetler genellikle önümüzdeki hasat dönemi üzerine kurulur; bazen de kâğıt oynayanların yanında saatlerce tek kelime etmeden oturan adamlar olurdu. İşte bu karlı günler, çocukların eğlencesi olduğu kadar büyüklere de bir hareket ve heyecan katardı. Hatta bazen arkadaşlarımızın babaları da dayanamaz, kartopu ve kızak eğlencemize katılırlardı.
Ama benim babam Mersin’deydi, gurbetteydi... Onun yokluğunda, kendimi sanki evin reisi, babamın yerini almış bir yetişkin gibi hissediyordum. İçimde hep o aileden sorumlu olma duygusu vardı; bu yüzden anamı yalnız bırakmamaya, ona her konuda yardım etmeye gayret ediyordum.
Tepe kenarında bir iki kez daha kaydıktan sonra kızakları toplayıp evin yolunu tuttum. Eve vardığımda vefalı komşumuz Hatice Teyze’nin bizde olduğunu gördüm. Onun gelişi anamın yalnızlığına ilaç gibi gelmişti, çok sevindim. Elini öpüp “Hoş geldiniz,” dedikten sonra hemen odama geçip pazartesi günkü ders programımı açtım. Ödevlerimi zaten önceden yapmıştım; ertesi gün işlenecek konuları titizlikle gözden geçirdim. Okula götüreceğim defter ve kitapları bezden çantamıza yerleştirdim.
Artık yapacak hiçbir işim kalmamıştı. Büyük bir gönül rahatlığıyla, okul kitaplığından ödünç aldığım o büyülü kitabın sayfalarını açıp kendimi onun dünyasına bırakabilirdim…
9 Ocak 1958 Pazar, Misli…
Dün nihayet karnelerimizi alarak yarıyıl tatiline girdik. Bor’dan ayrılıp Misli Köyü’ne yerleşeli henüz bir buçuk ay olmuştu. Kısacası, 1957-1958 eğitim-öğretim yılının birinci döneminin ilk yarısını Bor 29 Ekim İlkokulu’nda, kalan yarısını ise karlar altındaki bu Misli İlkokulu’nda tamamlamıştık. Bu hızlı değişime, yeni okulumuza ve öğretmenlerimize kısa sürede uyum sağladığımız gibi, ikimizin de karnesindeki bütün notlar gurur verici bir şekilde “Pekiyi” gelmişti.
Başöğretmenimiz Bayezid Tuna bu büyük başarımızdan ötürü bizi içtenlikle kutladı, tüm okula örnek talebeler olarak gösterip ikimizi de alınlarımızdan öptü. Bayrak merasiminin ardından bizi odasına çağırarak tatilde okumamız için elimize birkaç kıymetli kitap tutuşturdu. Kendisine teşekkür edip hürmetle ellerini öptükten sonra okuldan ayrıldık.
Eve vardığımızda bizi kapıda heyecanla karşılayan anam hemen karnelerimizi sordu. Büyük bir neşeyle: — Bütün derslerimiz Pekiyi ana! dedik.
O an anamın gözleri parladı, yüzünde dünyalara bedel mutlu bir tebessüm belirdi. Anamın okuma yazması yoktu; babam ise askerde çat pat sökebilmişti harfleri. Bu yüzden ikimizin okuması, her karneden sonra onları tarif edilmez bir gurura boğuyordu. Anam bizi bağrına basıp öptükten sonra müjdeyi verdi:
— Babanızdan yine mektup var. Hadi okuyun bakalım, haberler hayırlı mı? Ben de çok merak ediyordum onu.
Yaklaşık on beş gün önce babamdan hem bir mektup hem de bir miktar para gelmişti ama gurbetteki durumu hakkında ayrıntılı bir şey yazmamıştı. Bu yeni mektubunda ise nihayet sürekli, düzenli bir işe girdiğini, önümüzdeki ay yine para göndereceğini müjdeliyordu. Karne sevinci üzerine bir de babamdan böyle güzel haberler gelince, o akşam hep birlikte neşeyle yer soframıza oturduk. Yemekten sonra anam bana döndü:
— Mehmet, hadi oğlum, mağaradan biraz tezekle saman getiriver. Evimiz iyice soğudu, sobayı tazeleyelim. — Hemen ana, şimdi gider getiririm, diyerek sevinçle evden çıktım.
Oldukça sert ve yoğun karlı bir kış mevsimi geçiriyorduk. Köyümüzün üzeri yaklaşık altı on santim kalınlığında beyaz bir yorganla kaplıydı; etraf göz alabildiğine beyazdı. Şu amansız ayazlar olmasa, aslında kızak kaymak ve kartopu oynamak için bundan daha ideal bir ortam olamazdı.
Dağlarla çevrili Misli Ovası, sert bir kara iklimi kuşağında yer alıyordu. Kar yağdıktan sonra gökyüzünde nem ya da su buharı kalmıyor, onun yerine atmosferde adeta yağmaya hazır buz kristalleri asılı duruyordu. Bu da o meşhur, insanı yüzünü bıçak gibi kesen şiddetli ayazlara sebep oluyordu.
İşte bu dondurucu günlerde, evimizde yakacak olarak sığındığımız tek şey, taş evimizin altındaki mağarada depoladığımız saman ve tezekten ibaretti. Köyde odun ya da kömür kullanan pek kimse yoktu. Odun bulunsaydı bile o kadar pahalıydı ki bizim bütçemizin yanına yaklaşması imkansızdı. Bizim payımıza düşen yakıt; saman ve tezekti…
Halk arasında sıklıkla kullanılan “saman alevi gibi” deyimi, tam da bizim evdeki kuzine sobamızda yaşadığımız gerçeği özetliyordu. Saman birden parlar, peşinden tezekler tutuşur ama yarım saat geçmeden her şey yanıp kül oluverirdi. Odun veya kömür gibi uzun süreli, istikrarlı bir enerji vermezdi.
Bu kısıtlı malzemeden elde ettiğimiz ısı enerjisini en verimli şekilde kullanmak zorundaydık. Bu yüzden soba borularını odanın içinde olabildiğince çok dolanacak, dirsek yapacak şekilde kurmuştuk ki o canım sıcaklık bacadan uçup anında atmosfere karışmasın. Odanın tavanında dolanan o kızgın soba boruları, kızılötesi ışıma yaparak odanın içine ısı aktarırdı.
Tabii bir de odadaki nem oranı meselesi vardı... Eğer odanın içi çok nemli değilse, havayı ısıtmak ve sıcaklığı 15 derecenin üzerine çıkarmak çok daha kolay oluyordu. Çünkü sobanın verdiği o sınırlı enerji, odadaki gereksiz su molekülleriyle savaşmak yerine doğrudan hava moleküllerinin sıcaklığını artırmak için harcanıyordu. Bu yüzden, pencereleri gün içinde stratejik anlarda açıp evi havalandırarak içerdeki nem oranını kasıtlı olarak düşük tutmaya çalışıyorduk.
Bayezid Öğretmenimiz bu fen gerçeğini derste ne güzel anlatmıştı: “Nemli ortamlarda kullanılan sobalardan elde edilen ısı enerjisi, hava moleküllerinin yanı sıra nemi oluşturan su moleküllerinin de sıcaklığını artırmak için harcanır. Bu yüzden nemli odaları ısıtmak için çok daha fazla yakıt gerekir. Odalarınızı sık sık havalandırın ki hem eviniz daha kolay ısınsın hem de temiz havaya kavuşun.”
Kendi nefeslerimizle bile odaya verdiğimiz su buharı içerdeki nemi artırdığı için, öğretmenimizin bu tavsiyesini harfiyen uyguluyorduk. Sobadaki saman ve tezek harlandıktan bir süre sonra evimizde tam bir ılıman iklim havası esiyordu.
Matematik ve kompozisyon gibi masada odaklanma gerektiren derslerimizi hemen bu sıcak dakikalarda, hızla yapıveriyorduk. Soba sönmeye yüz tutup oda sıcaklığı yeniden düşmeye başladığında ise hemen yatağın içine sığınır; Tarih, Coğrafya ve Türkçe gibi okuma derslerimizi yorganın altında, o sıcak sığınakta çalışmaya devam ederdik.
Ödevlerimiz bittikten sonra ise kışın o uyuşukluğuna kapılmamak, gövdemizi hareketli tutmak için yeni yollar bulurduk. Mustafa gözlerini parlatarak seslenirdi: — Haydi birader, kızak kaymaya gidelim! — Olur Mustafa, haydi! derdim.
Hemen kızaklarımızı kapıp, zihnimiz aydınlık, karnemiz "Pekiyi" dolu bir gururla kendimizi Misli’nin o bembeyaz sokaklarına bırakırdık…
23 Şubat 1958 Pazar, Misli, Niğde…
Bu sabah tuvalete gitmek için kapıyı açtığımda, dağın taşın tamamen beyazlara büründüğünü gördüm. Üstelik amansız bir poyraz boşanmıştı yuvasından; karları düştükleri yerden hırsla söküp söküp göklere savuruyordu. O dondurucu ayazda, rüzgara karşı kenefe doğru adımlarken, birden aklıma Karacaoğlan’ın o meşhur dörtlüğü düşüverdi:
İncecikten bir kar yağar, Tozar Elif Elif diye, Deli gönül abdal olmuş, Gezer Elif Elif diye…
Kalbimde "Elif" adında bir sevgili yoktu belki ama beni asıl büyük sevgiliye, yani aydınlık bir geleceğe götürecek en mühim vasıta zihnimde capcanlıydı: Bizim tek sevgilimiz okul, eğitim ve bilgi olmalıydı. Rüzgar yüzüme vururken dizeleri kafamda yeniden fısıldadım: "İncecikten bir kar yağar, tozar okul okul diye..."
İnanıyordum ki eğitim ve öğretim, uygulamalı bilgi ve bilim bizim tek kurtuluşumuz olacaktı. Çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmanın yolu ancak bilimin ışığından geçiyordu. Köy Enstitüleri ve onların ardılları olan İlköğretmen Okulları tam da bu mukaddes amaçla kurulmuş, varlıklarını sürdürüyorlardı. O feyzle yetişip köylere giden fedakar öğretmenlerimiz, bizim gibi fukara çocuklarının elinden tutuyor, geri kalmış Anadolu çocuklarına adeta kol kanat geriyorlardı.
Osmaniye ve Mersin’de geçirdiğimiz o üç uzun yıl boyunca hiç kar görmemiştik. Şimdi ise incecikten yağan ve poyrazla tozan bu karlar, beni ansızın Bulgaristan’daki Karagözler Köyü’ne, çocukluğumun o eski kış günlerine götürdü. Karlı kışları özlemiştim doğrusu... Ama en çok da ailemi, bir arada ve eksiksiz olduğumuz o eski günleri özlemiştim.
Bulgaristan’dan yola çıktığımızda anam, babam ve iki kardeşimle birlikte beş kişilik tam bir aileydik. O amansız göçün yollarında, en küçük kardeşimiz Şaban’ı Elbistan köylerinde, o yabancı topraklara gömmüştük. Şimdi ise babam yoktu yanımızda; bize bir ekmek kapısı bulabilmek için ta Mersin’lere gitmişti gurbete.
Anladım ki Türkiye’ye adım attığımız o ilk günden beri ailemiz hep bir kişi eksik, hep bir tarafı noksan kalmıştı. İçimi birden kurşun gibi bir hüzün kapladı. Fakat bu kederden kendimi çabucak sıyırmalıydım. Eğer anam uyandığında yüzümdeki bu bulutu fark ederse, o da dayanamaz, toprağa verdiği en küçük oğlu Şaban için yeniden dövünmeye, sessizce ağlamaya başlardı. Ona bu acıyı tekrar yaşatmaya hakkım yoktu.
Tuvaletten eve döndüğümde odada çıt yoktu; anam da kardeşim Mustafa da henüz uyuyorlardı. Üstelik bugün günlerden pazardı, varsın biraz daha uyusunlardı... Dışarıdaki bembeyaz karın o göz alan aydınlığı pencereden süzülüp odayı doldurmuştu. Yatağın içine girip yorganı omuzlarıma kadar çektim. Sol yanımdaki o emektar kurşun kalemi ve sayfaları iyice azalan “Hatırat Defteri”mi elime alarak Bor 29 Ekim İlkokulu’ndan bu Misli İlkokulu’na gelişimizin hikayesini yazmaya koyuldum.
Bor’dan ayrılıp Misli’ye yerleşeli otuz günü devirmiştik. Babam gurbete gitmeden evvel evimize bir çuval un, bir çuval mercimek, yağ, biraz şeker ve bir çuval patates istiflemişti; yakacak olarak da bizi en az bir ay idare edecek kadar tezek ve saman taşımıştı mağaradan.
Az daha unutuyordum; o uzun kış gecelerinde ders çalışırken bizi aydınlatan fitilli gece lambamız için de yeterince gaz yağı almıştı. Yine de köydeki ilk günlerimiz ruhumuz için oldukça zor geçmişti.
Bor’u, Kayabaşı mahallemizi, oradaki arkadaşlarımızı çok özlüyorduk. Özlüyorduk çünkü Bor’dayken ne zaman hüzünlensek yahut içimiz neşeyle dolsa, ayaklarımız bizi kendiliğinden Kayabaşı’na götürürdü. Hafif bulutlu akşamüstleri, batarken ufuk çizgisini tam ortasından yarılayan o güneş, sanki yepyeni umutların habercisi gibi geceyi yıldızların parlaklığına devrederdi... Geceler bile umut doluydu o Kayabaşı’nda.
Misli’de ise günlere ve okula biraz umutsuz, biraz boynu bükük başlamıştık. Fakat neyse ki çabuk toparlandık. Hatice Teyze’nin oğlu Osman bizi bir an bile yalnız bırakmadı. Onunla aynı yaşta ve aynı sınıfta olmamız bizim için muazzam bir şanstı.
Bu taşra okulunda dördüncü ve beşinci sınıflar aynı derslikte okuyorduk. Dördüncü sınıflar öğretmenle ders yaparken, biz beşinciler kendi başımıza ödevlerimizi hazırlıyorduk. Aslında bu uygulamanın çok güzel bir yönü vardı; okulda her şeyi bitirdiğimiz için eve ödev kalmıyordu. Biz de Mustafa ile artan zamanlarımızı bol bol kitap okuyarak ve köyün gizemli mağaralarını keşfederek değerlendiriyorduk. Başöğretmenimiz de bize Kapadokya yöresini ve Misli Köyü’nün tarihini anlatan çok güzel kitaplar vermişti.
Okula dönem ortasında, yaklaşık iki ay rötarlı başlamış olsak da uyum sağlamamız hiç zor olmamıştı. Çünkü Bor’dayken babamın bahçe işlerine yardım ettiği emekli Türkçe Öğretmeni Necati Bey’in bize hediye ettiği kitapları yalayıp yutmuştuk. Üstelik okullar açılmadan önce ders kitaplarımızı defalarca gözden geçirdiğimiz için, Misli’ye adım attığımızda zaten müfredatın çok önündeydik. Bu hazırlık bizi sınıfın en iyileri arasına sokmuştu; yani Misli’ye tam anlamıyla kuşanarak gelmiştik. Köydeki diğer öğrencilere kıyasla bilgi yönünden oldukça ileri seviyede olduğumuzu fark etmiştik. Sosyalleşme kısmında Osman bize köprü olurken, annesi Hatice Teyze de anamın o koyu yalnızlığına yoldaş olmuştu.
Okulumuzun Başöğretmeni Bayezid Tuna, aynı zamanda dördüncü ve beşinci sınıfların öğretmeniydi. İlk bir hafta on gün içinde kardeşimle benim derslerdeki dikkatimiz ve azmimiz onun da gözünden kaçmamıştı. Bizimle hususi olarak ilgilenmeye başlamış, hem okulun o mütevazı kütüphanesinden hem de kendi şahsi kitaplığından ufkumuzu açacak şahane kitaplar seçip elimize vermeye başlamıştı.
Tam bunları yazarken, günlerdir satırlarıma ev sahipliği yapan “Hatırat Defteri”min son yaprağı da bitti. Mecburen kalemi elden bıraktım. Bu esnada anam da sessizce kalkmış, mutfakta sabah kahvaltısını hazırlamaya koyulmuştu. Az sonra kardeşim Mustafa da gözlerini ovuşturarak uyandı. Yatağın kenarında defteri kapatırken bana baktı:
— Yine bir şeyler yazdın değil mi birader? Ben de okuyabilir miyim? dedi.
Mustafa benim gibi anılarla, defterlerle pek uğraşmazdı. Yazdığım sayfaları baştan sona dikkatle okuduktan sonra hayretle yüzüme baktı: — Bunları hatırlamaya, böyle ince ince yazmaya nasıl zaman ayırabiliyorsun? diyerek tuvalete yöneldi.
Az sonra dışarıdan döndüğünde gözleri parlıyordu: — Dışarıda şahane bir kar var birader! Kahvaltıdan sonra kızakları kapıp kaymaya gidin mi? — Olur Mustafa, gidelim, dedim.
İçimdeki tüm göçmen hüzünlerini o biten defterin sayfaları arasına kilitleyip, anamın sevgiyle kurduğu o sıcak kahvaltı sofrasına neşeyle oturduk…
22 Haziran 1958 Pazar, Misli Niğde...
Güneş, Misli’nin taş evlerinin arkasından ağır ağır yükselirken, içimde adını koyamadığım bir hafiflik ama aynı zamanda kocaman bir boşluk vardı.
Dün, okul bahçesindeki o son bayrak merasimiyle birlikte, çocukluğumun en fırtınalı beş yılı da o direğin gönderinde dalgalanan bayrak gibi gökyüzüne çekilmişti. İlkokul bitmişti. Dile kolay; beş yıl, beş farklı şehir, beş ayrı okul...
Sabahın bu erken saatinde odada oturmuş, geçmişin muhasebesini yapıyordum. Gözlerimi kapattığımda, 1953 yılının o tozlu Eylül günü canlanıyordu önümde. Bu okulun birinci sınıfına adımı ilk attığım gün... Sonra babamın Osmaniye’de iş bulduğu haberi gelmişti. Haziran’da apar topar oraya taşınmış, ikinci sınıfı Osmaniye Cumhuriyet İlkokulunda okumuştuk.
Ama ekmek kavgası sertti; bir yıl sonra, 1955’in kavurucu bir Haziran haftasında kendimizi Mersin’de bulmuştuk. Üçüncü ve dördüncü sınıfları Mersin Kuvayi Milliye İlkokulunun sıralarında, Akdeniz’in tuzu genzimizde, nafakamızın peşinde tüketmiştik. Derken Temmuz 1957’de bir kez daha yollar görünmüş, Bor’a göçmüştük. Bor 29 Ekim İlkokulunda daha üç ayı devirmemiştik ki, kader bizi başladığımız yere, Misli’nin bağrına geri fırlatmıştı. İlkokulun son zilini burada, doğduğumuz topraklarda duymak kısmetmiş meğer.
Mersin’de gecesini gündüzüne katıp bizim için çabalayan babam, dün o kutlu günü, iki oğlunun mezuniyetini görememişti. Ama anam oradaydı. Tülbendinin ucuyla gözyaşlarını silerken, nasırlı ellerini göğe açıp bugünü gösterdiği için Tanrı’ya dualar edişi hala gözlerimin önündeydi.
Dünkü merasimde Başöğretmenimiz Bayezid Tuna’nın kürsüye çıkışı canlandı hafızamda. Sesi, okul bahçesindeki tozlu kavak ağaçlarının yapraklarını titreterek dalgalanmıştı:
— İlkokulu bitirmiş olan öğrencilerimize gelecek yaşamlarında başarılar dilerim, demişti Bayezid Öğretmen, gözlerini hepimizin üzerinde tek tek gezdirerek. Köyümüzde Orta Okul yok, bu nedenle yaklaşık 35 kilometre uzaklıktaki İlimiz Niğde’de öğreniminizi sürdürmek durumundasınız. Her gün gidip gelmek, hem zaman hem de ekonomik yönden büyük zorluklara neden olacaktır. Bu zorluklara katlanara
Kardeşimle birbirimize bakmıştık. Niğde’de ev kiralamak, bir akrabanın yanına sığınmak... Bunlar bizim gibi aileler için ağır yüklerdi. Tam içimize bir çaresizlik bulutu çökecekken, Bayezid Öğretmen’in sesi bahçede adeta yeni bir ufuk açtı:
— Orta Okul ve sonrası için en iyi seçeneklerden biri, İvriz İlköğretmen Okulu sınavları için hazırlanmak ve yatılı olarak öğrenim görme fırsatını yakalamaktır. Ben mezun öğrencilerimize İvriz İlköğretmen Okulu seçeneğini öneriyorum.
İvriz... Bu ismi daha önce Bor’daki emekli Türkçe Öğretmeni Necati Bey’den de duymuştuk. Ama Bayezid Öğretmen o kadar büyük bir coşkuyla anlatıyordu ki Köy Enstitüleri’ni ve onların ardılı olan bu öğretmen okullarını, zihnimde bir anda bambaşka bir dünya kuruluverdi. O konuştukça, ben yeşillikler içinde, kitaplarla dolu, rüyaları süsleyen bir İvriz hayali kurmaya başlamıştım bile. İvriz, bizim gibi topraksız, sermayesiz köy çocukları için sadece bir okul değil; sığınılacak güvenli bir liman, bir nevi kurtuluştu.
Merasim bitip herkes dağıldığında, Bayezid Öğretmen eliyle kardeşimle bana işaret etti. Odasına girdik. Masasının üzerinde duran kalın kitapları, sınav kaynaklarını bize doğru uzatırken gözlerindeki o babacan inancı gördüm. İkinci yarıyıl boyunca içimizdeki cevheri fark edip bizi derslerden sonra okulda boşuna tutmamıştı; bizi bu kurtuluşa hazırlıyordu.
— Hadi bakalım çocuklar, göreyim sizi, dedi sesindeki o güven veren tonla. Yaz tatilini sınavlar için iyi değerlendirin. Eksik bilgi bırakmayın. Tatil için bir başka yere gitmez, burada olursam sorularınız için bana gelin.
Eğilip o mübarek ellerini öptük. Kitapları göğsümüze bastırıp okuldan fırladığımızda, ayaklarımız yere basmıyordu. Eve kadar koştuk. Anam sofrayı kurmuş, yüzünde gururlu bir tebessümle bizi bekliyordu. Başımızı okşadı, dualarını ardı ardına sıraladı.
Kardeşimle ben, o akşam odanın köşesinde oturup Bayezid Öğretmen’in verdiği kaynakları karıştırırken içimden aynı şeyi mırıldanıyordum: Beş farklı yerde, en çetin yollardan geçerek ilkokulu bitirdik. Bundan sonrası daha kolay olacak...
Gerçekten de öyle mi olacaktı? İvriz rüyalarımızı gerçeğe dönüştürecek miydik? Bunu bize ancak önümüzde uzanan o meçhul zaman gösterecekti...
18 Ağustos 1958 Pazartesi, Misli...
Göz kapaklarımın arkasında, zamanın ve mekânın birbirine karıştığı vahşi bir fırtına kopuyordu.
Nasıl olduysa kendimi bir anda, 7 yıl önce, o eski topraklarda, Bulgaristan’daki köyümüz Karagözler’de bulmuştum. Karşımda Kerim dayım duruyordu. Gökyüzüne doğru bir dev gibi uzanan Gerlova alçağını seyretmek için içimde çocukça bir heves uyanmıştı. — Hadi Sakar Balkan’a çıkalım dayı, dedim heyecanla. — Olur yeğenim, dedi, sesinde dağların serinliği vardı.
Yirmi dakika içinde dağın eteklerindeydik. Tırmanmaya başladık. Patika dik, hava ağır ve boğucuydu. Yarım saat sonra Sakar Balkan’ın yamaçlarında nefes nefese mola verdiğimizde, gömleğim sırtıma yapışmıştı; kan ter içindeydim.
Yeniden yola koyulduğumuzda ise ayaklarımın altındaki toprak birden kayıverdi. Uçurumun o kör karanlığına doğru çekiliyordum ki, yukarılardan bir el uzandı. Yusuf dayımdı bu. Güçlü bir hamleyle çekti beni yukarı.
Fakat garip bir şeyler oluyordu. Kerim dayım bir anda sislerin arasında kaybolmuştu. Üstelik önümüzde, motoru böğürerek tırmanan devasa bir kamyon belirdi. Bir tarafımız göğe uzanan dağ silsilesi, diğer tarafımız dibi görünmez bir uçurum...
Daracık, tehlikeli virajlarda savruluyorduk. Akıl tutulması yaşıyor gibiydim: — Kerim dayımla Sakar Balkan’a tırmanıyorduk... Kerim dayım nerede, bu kamyon da nereden çıktı? Nereye gidiyoruz dayı? diye bağırdım panikle.
Yusuf dayım, yüzündeki o göçmen yorgunluğuyla bana döndü: — Maraş-Göksun felaket yolundayız yeğenim, dedi sesi rüzgarda uğuldayarak. Az önce kamyonun motoru stop etti, araç geriye kaymaya başladı. Az daha hep birlikte uçuruma yuvarlanacaktık. Sen de korkudan atladın kamyondan, az kalsın düşüyordun boşluğa. Kerim dayın kamyonun peşinden gitti. Hadi, biz de hızlanalım ve yetişelim onlara!
Kamyonun arkasından telaşla koşturmaya başladık. Yusuf dayımın büyük ve hızlı adımları önümde silinirken, dağların uğultusunu yırtan, çok tanıdık, çok derinden gelen bir ses yankılandı kulaklarımda: — Mehmet... Mehmeeet…
İrkildim. Bu anamın sesiydi. Oysa benim anam, o amansız ince hastalık teşhisi konulduğundan beri Edirne Muhacir Misafirhanesi Hastanesinde babamla birlikte kalmıyor muydu? Gavur Dağları’nın eteklerinde, bu ıssızlığın ortasında yapayalnız kalmış olmanın korkusu yüreğimi sıkıştırdı. Yusuf dayımı ararken, aynı ses bu kez çok daha yakından, adeta başucumdan geldi. Anamın sesi bu mesafeleri nasıl aşabilirdi?
Geriye dönüp onu aramak istedim ama tırmanırken o kadar çok terlemiştim ki, gözlerim dumanlıydı, hiçbir şeyi göremiyordum. Durdum. Kollarımı aşağı yukarı sallayarak üstümdeki o ağır ter kokusunu ve harareti dağıtmaya çalıştım. Ben kollarımı havaya kaldırır kaldırmaz, nereden çıktığını anlayamadığım bir örtü savruldu üzerimden. Gözlerimi ellerimle silip araladığımda, şaşkınlıktan donakaldım. Anam, canlı kanlı başucumda dikiliyordu.
İnanmaz gözlerle ona bakarken, o her zamanki şefkatli ve buyurgan sesiyle fısıldadı: — Hadi kalk. Suyumuz bitmiş, kuyudan bir kova su çek de gel. Osman’ın anası Hatice teyze geldi, bir bardak su istedi…
Doğruldum. Bir an için ruhum bedenime dar geldi; nerede olduğumu, hangi zamanda nefes aldığımı anımsamaya çalıştım. Sahi, biz neredeydik? Karagözler’de mi, Osmaniye’de mi, Yeşilova’da mı? Mersin’in o derme çatma göçmen barakalarında mı, Bor kazasında mı, yoksa...
Gözlerim odanın tanıdık taş duvarlarına, pencereden sızan İç Anadolu güneşiyle aydınlanan toz zerrelerine çarptı. Misli’deydik. Niğde Misli’de...
Derin bir nefes aldım. Meğer geçmişin o göçebe, kırık dökük hatıraları, ruhumda derin yaralar açan o zorlu göç yolları bir araya gelmiş, uykumda yakama yapışan birer karabasana dönüşmüştü.
Sürekli yer değiştirmenin, bir yere kök salamamanın getirdiği o tekinsizlik hissi, geceleri bilim kurgu kitaplarında okuduğum o uçsuz bucaksız hayallerle birleşince zihnim bana böyle oyunlar oynuyordu işte. Hayal dünyam, gerçeğin yükünü taşıyamayacak kadar zengindi belki de.
Kuyudan serin suyu çekip içeri getirdiğimde ancak kendime gelebilmiştim.
Ağustos’un üçüncü haftasındaydık. İlkokul bitmişti, güya yaz tatilindeydik ama bu tam anlamıyla bir sabır imtihanıydı. Hava dışarıda çöl gibi kavruluyordu; çevremiz uçsuz bucaksız kum, evlerimizin altı ise nereye uzandığı bilinmeyen gizemli mağaralardı. Bazen sıcaklık dayanılmaz olduğunda, kendimi o yeraltı mağaralarının serinliğine bırakırdım. Dışarısı cehennemken, orada hava her zaman 18-22 derece arasındaydı; insanı koruyan bir zırh gibi.
İki ay önce o çok dilediğimiz ilkokul diplomalarını almıştık. Şimdi ise kardeşimle birlikte, bizim için tek çıkış yolu olan o büyük rüya, İvriz İlköğretmen Okulu sınavları için gece gündüz demeden hazırlanıyorduk.
Hatice teyze kapıyı çalmadan hemen önce, masanın başında sıkı bir Tarih çalışması yapmıştım. Kitabın satırları arasında kaybolurken gözlerim kapanmış, havanın sıcaklığına inat üzerimdeki ince yorganın altında sızıp kalmıştım. Demek ki o kâbuslar hep bu yorgunluktandı.
Bu boğucu, tozlu ve tekdüze güne okul arkadaşım Osman’ın anası Hatice teyzenin gelişi bir renk katmıştı. Getirdiğim sudan kana kana içtikten sonra eğilip elini öptüm, Osman’ı sordum. "Ben gelirken uyuyordu" dedi gülümseyerek. Onları rahat bırakmak için izin isteyip yan odaya geçtim ve kitabımın sayfalarını araladım.
Duvarlar inceydi. Hatice teyzenin bir yandan koyunlarından kırktığı yapağıyı elindeki kirmenle eğirirken, diğer yandan anamla fısıldaşarak yaptığı sohbet yan odaya kadar ulaşıyordu. Yaklaşan bir akraba düğününden bahsediyorlardı. Hatice teyze, sesindeki o hem gururlu hem mahcup tonla şunları söyledi:
— 10 liram var... Köye uğramasını beklediğim şu seyyar satıcıdan pantolonluk bir kumaş alacağım. Osman’a yaklaşan düğünde giysin diye güzel bir pantolon dikeyim diyorum.
Kelimeler yan odada yankılanıp zihnimin bir köşesine kaydolurken, elimdeki kitaba bakakaldım. 10 lira ve bir top kumaş... Hatice teyzenin anamla paylaştığı bu küçük, sıradan köy sohbeti, hafızamın en güvenli yerine yerleşiverdi.
O an, yan odada paylaşılan bu yoksul ama umutlu cümlenin, gelecekte benim hayatımı nasıl bir dönüm noktasına sürükleyeceğini, kaderimin rotasını nasıl olumlu yönde değiştireceğini henüz bilemezdim. Zaman, kendi ağını sessizce örmeye devam ediyordu...
15 Ağustos 1958 Cuma, Misli...
Zaman bazen bir salyangoz gibi hantal, bazen de bir nehir gibi coşkuludur. Ama dün, o kavurucu Perşembe gününün ikindisinde, zaman bizim için adeta durdu.
Köyün o eski, tozu dumana katan külüstür otobüsü meydana yanaşıp durduğunda, içinden inen bir tanıdık doğruca bizim eve yöneldi. Elinde sıradan bir kağıt parçası değil, kaderimizin yönünü çizecek resmi, sarı bir zarf vardı.
Zarf, Niğde Milli Eğitim Müdürlüğü’nden geliyordu. Kardeşimle nefesimizi tutarak açtık. Satırları okuduğumuzda kalbimin göğüs kafesimi zorladığını hissettim: 18 Ağustos Pazartesi günü, yani sadece üç gün sonra, Niğde’de yapılacak olan İvriz İlköğretmen Okulu yatılılık yazılı sınavlarına davet ediliyorduk!
Adeta havalara uçmuştum. Hayatım boyunca her daim minnetle, sevgiyle ve rahmetle anacağım o güzel insan, ilkokul öğretmenimiz Bayezid Tuna, bizden habersiz ikimizin adına da başvuruyu yapıvermişti işte. Bizi o çaresizlik döngüsünden kurtarmak için ilk köprüyü kurmuştu.
Ne var ki, ayaklarımı yerden kesen o muazzam sevinç dalgası çok kısa sürdü. Gerçek, taş duvarların soğukluğu gibi aniden yüzümüze çarptı. Sınavlar Niğde’deydi ve tam iki gün sürecekti. Oysa bizim ne Niğde’ye gidecek otobüs bileti alacak tek bir kuruşumuz vardı, ne de orada iki gün boyunca başımızı sokabileceğimiz bir tanıdık ev...
Mersin’de nafakamızın peşinde koşan babama ulaşmamız imkansızdı; mektup yazsak, haber uçursak, oradan gelecek paranın buraya ulaşması en az bir hafta, on günü bulurdu. Köyde kapısını çalabileceğimiz, borç isteyebileceğimiz kimsemiz de yoktu. Bizi sınava hazırlayan Bayezid Öğretmenimiz ise çoktan Niğde’ye gitmişti ve bizim ekonomik olarak bu denli aciz, bu denli çaresiz durumda olduğumuzdan tamamen habersizdi.
Anamla odanın ortasında, diz dize verip saatlerce düşündük. Lambanın titrek ışığında birbirimizin yüzüne baktık, sustuk. Ürettiğimiz her çare, cebimizdeki boşluğa çarpıp geri dönüyordu. En sonunda, boynumuzu büküp o çok kurduğumuz İvriz hayallerine veda etmeye, sınavlara katılmaktan vazgeçmeye karar verdik. Umut, yerini ağır bir teslimiyete bırakıyordu ki... Birden zihnimde bir şimşek çaktı.
Daha birkaç saat önce, tarih kitabının üzerinde uyuyakalmadan hemen önce yan odadan duyduğum o fısıltılar, Hatice teyzenin kirmen sesiyle karışan o sözleri kulaklarımda çınladı: “10 liram var... Osman’ıma yaklaşan düğünde giysin diye pantolonluk kumaş alacağım...”
Hatice teyzede Osman’ın pantolon parası, yani tam 10 lira vardı!
Gözlerimi anama diktim, içimdeki son umut kırıntısına tutunarak sordum: — Gidip istesek mi ana? Hatice teyzede Osman’ın pantolon parası vardı...
Anam derin bir iç çekti. Yüzündeki çaresizlik, bir annenin çocuklarının geleceği için göze alabileceği o sonsuz cesarete bıraktı yerini. — Olur, dedi doğrulurken. İsteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara. Gidelim oğul...
Gecenin bir yarısı, köy derin bir sessizliğe gömülmüşken Hatice teyzenin kapısını çaldık. Utancımızdan yerin dibine giriyorduk belki ama kaybedecek bir geleceğimiz vardı. Hatice teyze bizi içeri aldı, halimizi, sıkıntımızı dinledi. Yüzünde en ufak bir tereddüt belirmeden, o zorlukla biriktirdiği, oğlunun bayramlık, düğünlük sevinci olan 10 lirayı hiç ikiletmeden çıkarıp avucumuza koydu.
O an anladım; Osman’ın o 10 liralık pantolon parası, aslında bizim bütün geleceğimizin bedeliydi.
Artık pazartesi günü Niğde’ye gidebilecek, o sınav salonuna başımız dik girebilecektik. Oraya vardığımızda, gerekirse Bayezid Öğretmenimizi bulup ondan da yardım isteyebilirdik. Yol bir kez açılmıştı ya, gerisi elbet gelirdi.
O gece yatağa uzandığımda, gözlerimi tavana dikip hayatın bana öğrettiği o ilk büyük dersi düşündüm: Başarıya ulaşmak için asla vazgeçmemek, önündeki bütün barikatlara rağmen olası her seçeneği zorlamak ve hepsinden önemlisi, kalbi temiz, samimi dostlar biriktirmek gerekiyordu.
Eğer vazgeçerseniz, daha yolun başında kendi kaleminize golü atıyor, kaybediyorsunuz. Ama ne pahasına olursa olsun vazgeçmediğinizde, en karanlık gecede bile bir çıkış yolu buluyor; kendi şansınızı, kendi kaderinizi kendi ellerinizle yaratıyorsunuz...
20 Ağustos 1958 Çarşamba, Misli...
Zamanın durduğu o uzun iki günün ardından, Misli’nin tanıdık topraklarına ve taş evimize nihayet geri dönmüştük. İçimde hem omuzlarımdaki yükü indirmiş olmanın hafifliği hem de büyük bir menzili aşmış olmanın gururu vardı.
Her şey, Pazartesi sabahının o alaca karanlığında, anamın titrek sesinden dökülen dualarla başlamıştı. Köyün o emektar, külüstür otobüsünü kaçırma korkusu içimizi öyle bir sarmıştı ki, daha hareket saatine on beş dakika kala kardeşim Mustafa ile otobüsteki yerimizi çoktan almıştık.
Vakit ilerledikçe otobüs Misli sakinleriyle dolmaya başladı. İçeri giren, tozlu koltuklarda bizi yan yana, heyecanla otururken görünce şaşırıyordu: — Hayrola çocuklar, sabah sabah nereye böyle yola revan oldunuz? diye sordu biri. Göğsümü gererek cevap verdim: — İvriz Öğretmen Okulu Leyli Meccani sınavlarına gidiyoruz. — O da nedir ki? dedi bir başkası, merakla boynunu uzatarak. — Öğretmen Okulları işte... dedim, Bayezid Öğretmenimden duyduğum o gururlu cümleleri kuşanarak. Parasız yatılı okul sınavlarıyla, bizim gibi başarılı köy çocuklarını alıyorlar. Devlet okutuyor, yetiştiriyor, sonra da memlekete öğretmen yapıyor.
Yüzlerindeki şaşkınlık bir anda sıcak bir tebessüme döndü: — Allah yardımcınız olsun, zihin açıklığı versin çocuklar. Başarılar dileriz, dediler.
Yol boyunca, o yarım saatlik mesafede otobüsün içi adeta bir sınıf rengine büründü. Herkes İvriz’i, o dillerden düşmeyen Köy Enstitüleri’ni konuşuyordu. Daha doğrusu, geceler boyu okuyup hayalini kurduğum o dünyayı ben anlatıyordum, otobüstekiler de gözlerini ayırmadan beni dinliyordu.
Kolay değildi; bizim Misli Köyü’nde ilkokulu bitirdikten sonra eğitimine devam edebilen pek kimse çıkmamıştı bugüne kadar. Niğde otuz beş kilometre uzaktaydı ve köyde bir ortaokulun olmaması, önümüzdeki en aşılmaz barikattı.
Çocukların büyük kısmı, okul sıraları yerine babalarının tarlalarında kalmayı seçmişlerdi. Daha doğrusu, seçmek zorunda kalmışlardı; çünkü hiçbir ailenin çocuğunu şehirde okutacak, orada barındıracak ekonomik gücü yoktu. Çocuk yaşta tahıl hasadına koşuyor, sapla samanı ayırıyor, arkasından patates ve burçak tarlalarında ömür tüketiyorlardı.
Ama biz... Biz kardeşimle ilklerdendik. Kabuğumuzu kırmaya, bu küçük köyden dışarı fırlayıp kanatlanmaya cüret etmiştik. Belki de bu yüzden, hem öğretmenlerimizin hem de köylünün nazarında artık bambaşka, özel bir yerimiz vardı.
Saat tam sekizde Niğde’ye vardığımızda, Bayezid Tuna öğretmenimiz bizi garajda bekliyordu. Onun o güven veren, dik duruşunun arkasına sığınarak sınav salonuna doğru yürüdük. Saat dokuzda ilk oturumun zili çaldı: Matematik... Soru kağıdı önüme geldiğinde içimdeki tüm endişe bulutları dağıldı; neşem yerine gelmişti. Hepsi ama hepsi bildiğim, gecelerce çalıştığım konulardı. Soruları hızla, vakit bitmeden çok önce çözdüm. Büyük bir titizlikle son bir kez kontrol edip kağıdı teslim ettim.
Sınav salonundan çıktığımızda Bayezid Öğretmen gözlerimin içine baktı. Yüzümdeki o engel olunamaz gülümsemeyi görünce rahat bir nefes aldı: — Mehmet, sınavın oldukça iyi geçmişe benziyor. Gülümsemenden bu sonucu çıkardım, dedi. Sonra kardeşime döndü: Mustafa, senin durumun nasıl? Mustafa başını hafifçe öne eğdi: — Ağabeyiminki kadar iyi değil hocam. Yine de Allah’tan ümit kesilmez. Bayezid Öğretmen, ikimizin de omzuna dokundu babacan bir tavırla: — Haydi çocuklar, birlikte bir öğle yemeği yiyelim. Öğleden sonraki sınava tok karnınızla girin.
İçim titredi... Öyle ince, öyle sarıp sarmalayan bir davranıştı ki bu; adeta Mersin’deki babamız yanı başımızdaymış gibi hissetmiştik. Köy Enstitüsü kökenli öğretmenlerin mayası böyleydi işte; sadece akla değil, ruha ve açlığa da siper olurlardı. Yemek yerken gözlerinin içi gülüyordu; ne de olsa üstümüzde emeği büyüktü.
Öğleden sonra saat ikide Fen Bilgisi sınavı başladı. Sorular adeta akıp gitti, hiçbirinde zorlanmadım. İlk günü benim açımdan zaferle kapatmıştık. Çıkışta Bayezid Öğretmen’in yanında bir tanıdık yüz daha gördük: Köylümüz Yakup Amca.
Hocamız sınavların nasıl geçtiğini sorduktan sonra o can alıcı soruyu sordu: — Gece nerede kalacaksınız, kalacak yeriniz var mı? Cebimizdeki o emanet on liranın otobüs parasına ancak yettiğini, kalacak yerimizin olmadığını söyleyemeden, Yakup Amca söze girdi: — İtirazları olmazsa bende kalacaklar hocam. Ben onları yarın sabah erkenden getirir, size teslim ederim.
Neden itirazımız olsundu ki? Başımızı sokacak bir saçak altımız bile yokken, memleketlimiz bize kol kanat germişti. Yaşadığım o rahatlama ve duygu seli tarif edilemezdi. Bayezid Öğretmen, "Tamam öyleyse, yarın görüşürüz çocuklar," diyerek ayrıldı.
O gece Yakup Amca’nın peşine takılıp Niğde Kalesi’nin yamaçlarına doğru tırmandık. Mekânı, kalenin yamaçlarındaki o eski mağara evlerden biriydi. İçini bir bekarın yaşayabileceği şekilde derleyip toparlamıştı. Kapadokya’nın o büyülü taş işçiliği burada da kendini göstermiş, mağara insan eliyle rahatça oyulup bir yuvaya dönüştürülmüştü. — Mağara hem serin oluyor çocuklar hem de kira ödemek zorunda kalmıyorum, dedi Yakup Amca gülerek.
Bize yatacak birer yer gösterdi, önümüze sıcak bir yemek koyup karnımızı doyurdu. Üstelik ders çalışmamız için lambanın altında sakin bir köşe bile hazırladı. Salı sabahı uyandığımızda ise bizi mis gibi bir çay kokusu, peynir ve zeytin karşıladı. Karnımızı doyurur doyurmaz bizi tekrar sınav salonunun kapısına kadar götürdü. — Allah zihin açıklığı versin çocuklar, diyerek bizi dualarla Bayezid Öğretmen’e teslim etti.
İkinci gün de aynı disiplinle geçti. Sabah Türkçe, öğleden sonra Sosyal Bilgiler... Ben kendi adıma emindim; bu sınavları başarıyla geçmiştim. Yaz tatilinin o bunaltıcı günlerinde, kerpiç odada döktüğüm terlerin karşılığını almıştım. Soruların hiçbiri bana yabancı gelmemişti. Çünkü olmak zorundaydım, kazanmaktan başka çaremiz yoktu.
Son zil çaldığında Bayezid Öğretmen bizi civardaki bir kahvehaneye götürüp buğusu üstünde birer çay söyledi. Neticelerden o da çok memnun kalmıştı. Mustafa hala benim kadar emin değildi kendinden ama öğretmenimiz onun da gönlünü aldı: “Hiç belli olmaz, üzülme Mustafa.” Ardından bizi otobüs garajına kadar götürüp dualarla uğurladı.
Akşamüzeri köye dönen otobüsteki köylülerimiz yine etrafımızı sardı: — Geçmiş olsun çocuklar, nasıl geçti? — Oldukça iyi geçti, dedim gururla. — Allah başarılarınızı daim etsin...
Yol bitti, mesafe tükendi ama otobüsteki o memleket, o idealizm sohbeti bitmedi. Misli’ye vardığımızda, anam heyecan içinde, gözleri yollarda bizi kapıda bekliyordu. Tozlu üstümüzü başımızı, ama en çok da parıldayan gözlerimizi görünce yüzü bir kandil gibi aydınlandı: — Bitti mi sınavlarınız? diye sordu, sesi titreyerek. — Bitti ana, dedim, elini öperken. Sınavlarımız çok iyi geçti. Kazanacağız inşallah!
Anamın yüzüne yayılan o rahatlamış, o derin gülümseme dünyalara bedeldi.
Biz o gece evimizde, Osman’ın on liralık pantolon parasının açtığı o kutsal yolda yürümüş olmanın huzuruyla uykuya daldık. Artık tohum toprağa düşmüştü. Şimdi tek yapmamız gereken, sabırla sonuçları beklemek ve geleceğin bize getireceği o güzel günleri görmekti...

Yorumlar
Yorum Gönder