ANILARIMDA İLKOKUL DÖNEMİ

 

Misli-Kumluktaki Yalınayaklar...

Takvimlerin ne yazdığını, büyüklerin eylül dediği bu ayın yirmi birine denk geldiğini sonradan, harfleri yan yana dizmeyi öğrendiğimde anlayacaktım. Benim için o gün, sadece toprağın sıcağını kaybedip serinlemeye başladığı, içimizi tuhaf bir telaşın kapladığı sıradan bir Pazartesiydi. Dokuzuncu yaşıma yeni girmiş bir çocuk olarak, sekizine henüz merdiven dayamış kardeşim Mustafa’nın elini tutmuş, köyün meydanındaki kumluk alana doğru yürüyorduk.

Ben Mehmet. Okula başlama çağımız gelmiş, hatta geçiyordu bile. Üzerimizde, annemin binbir emekle diktiği, yıkanmaktan rengi solmuş kara şalvarlarımız ve upuzun mintanlarımız vardı. İç çamaşırı lükstü bizim için; tenimize değen sadece rüzgâr ve şalvarın kaba kumaşıydı. Ayaklarım çıplaktı, Mustafa’nınkiler de... Kumluktaki diğer çocuklara baktım; hiçbirinin ayağında ayakkabı yoktu. Hepimiz aynı yoksulluğun, aynı çaresizliğin rengine boyanmış gibiydik.

Misli, yani bizim yeni yurdumuz Konaklı, Balkanlardan kopup gelen biz göçmenler için hem bir sığınak hem de bitmek bilmeyen bir gurbetti. Bu çorak topraklardaki ikinci yılımıza girmek üzereydik ama evimiz yine babasızdı. Başımızı soktuğumuz o daracık yerde gözlerim hep kapıya kayardı.

Babam… Dağın öteki yakasına, o uzak ve bereketli Çukurova’nın bir parçası olan Osmaniye’ye gitmişti. Buğday hasadı tam bir hüsranla bitince, bizi doyurabilmek için günlük, mevsimlik işler aramaya çıkmıştı yollara. Gitmeden önce kulağıma fısıldadığı o sözler hiç çıkmıyordu aklımdan:

"Bizim kurtuluşumuz eğitimdir Mehmet'im. Okumazsanız, bu topraklardan da, bu yoksulluktan da çıkamazsınız."

Kendisi askerlik ocağında, bölük pörçük öğrenmişti okumayı yazmayı. Şimdi bizim okuma çağımız gelmiş, hatta geçiyordu ama o en önemli günde yanımızda olamamıştı. Cebinde parası yoktu ki bizi okula yazdırsın…

Başöğretmen ve Mucize Kırtasiyeler...

Biz kumlukta ürkek kuşlar gibi bekleşirken, iki derslikli, yanında tek odalı bir öğretmen evi olan okulun kapısı açıldı. Köy muhtarıyla birlikte ev ev gezip hepimizin adını deftere kaydeden o adam çıktı karşımıza: Başöğretmenimiz.

Genç, gözlerinin içi çakmak çakmak parlayan, enerji dolu bir adamdı. Karşısında dizilen bu yalınayak, üstü başı hırpani çocuklara tiksinerek değil, hazine bulmuş gibi baktı.

"Hoş geldiniz çocuklar!" dedi. Sesi o kadar gür ve sevecendi ki, ürkekliğimiz bir anda dağılıverdi.

Bize saatlerce okumanın erdemini anlattı. Kulak kesilmiştim. Bahsettiği şeyler sanki başka bir dünyanın masalı gibiydi. Parasız yatılı Köy Enstitüleri dedi mesela… Okuyup büyük adam olabileceğimiz, bizim gibi yoksul çocukları koynuna alan o güzel okullardan bahsetti. Bize sevecen bir baba gibi yaklaştı. Babamın eksikliğini duyduğum o gün, içimdeki o boşluğu öğretmenin gülüşü dolduruverdi. Onu ilk günden çok sevmiştik.

Derken, bizi asıl şaşkına çeviren o an geldi. Bizim ne defter alacak paramız vardı ne de kalem. Ama öğretmenimiz arkasını döndü ve kucağında yepyeni defterler, mis gibi kokan kurşun kalemler ve silgilerle geldi. Hepsini kendi eliyle tek tek bizlere dağıttı.

Sonradan öğrenecektim; bizim gibi çaresiz, umarsız köy çocuklarının defterini, kalemini kendi ceplerinden, o kısıtlı maaşlarıyla karşılarlarmış. Onlar Köy Enstitülüydüler. Yurdun dört bir yanına, ülkeyi çağdaş bir düzene çıkarmak için maddi ve manevi her türlü fedakarlığı göze alarak dağılmış ışık süvarileriydiler. O gün bize sadece kalem değil, bir gelecek uzatmışlardı.

Üç Sınıf Bir Arada, Tek Bir Amaç uğrunda...

Kardeşimle yan yana, aynı sıraya oturduk. Derslik küçücüktü ama kocamandı bizim için. Birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar hepimiz aynı odanın içindeydik. Zaten toplasan kaç çocuktuk ki?

Sistemi çözmem bir iki günümü aldı. Öğretmenimiz tahtaya kalkıp bize, yani birinci sınıflara harfleri, çizgileri anlatırken; arka sıralardaki ikinci ve üçüncü sınıflara sessizce yapacakları ödevler veriyordu. O bize döndüğünde arkadakiler çıt çıkarmadan çalışıyor, o ikinci sınıflarla ilgilenirken bu sefer biz defterlerimize karalamalar yapıyorduk. Muazzam, sessiz bir saat gibi işliyordu sınıf.

Öğretmenimizin gözü en çok bizim, yani ilk defa okulla tanışan birincilerin üzerindeydi. Bir an önce okuma yazmayı söktürmek istiyordu bize. Gözlerindeki o telaşlı inancı görebiliyordum.

Ben dokuz yaşındaki Mehmet, önümdeki o beyaz sayfaya bakarken babamın sözlerini, annemin umutlu gözlerini ve öğretmenimin fedakarlığını düşünüyordum. Parmaklarım kalemi sıkı sıkı kavradı. Bütün gücümüzle, canımızı dişimize takarak gayret ediyorduk ağabeyimle.

Çünkü biliyordum; bu kara şalvardan kurtulmanın, ayaklarımıza bir çift ayakkabı alabilmenin, babamı o uzak Osmaniye topraklarından geri getirebilmenin tek yolu bu beyaz sayfalardan geçiyordu. Okumak ve iyi bir eğitim görmek, bizim bu dünyadaki tek kurtuluşumuz olacaktı.

Kurtuluşun İlk Harfleri ve Ters Dönen Leğen...

Takvim yaprakları 21 Kasım 1953 Cumartesi gününü gösteriyordu. Misli’nin o ayazı sert kara iklimi, köyün üzerine kapkara bir bulut gibi çökmüştü bile. Ama o gün bizim evimizde, soğuğu da yoksulluğu da unutturan bambaşka bir bahar havası vardı. Kardeşim Mustafa ile ben, o iki derslikli küçücük okulda, üç sınıfın bir arada okuduğu o curcunada okuma yazmayı tamamen sökmüştük!

Sınıfta geride kalan, harfleri birbirine çatmakta zorlanan birkaç arkadaşımız vardı elbet; ama Köy Enstitülü öğretmenimizin o olağanüstü, insanüstü gayretine bizim okuma hırsımız da eklenince, nihayet o büyülü kapı aralanmıştı. Artık beyaz sayfalar bize dilsiz değildi.

Bizim için, yani Akıncı Ailesi’nin çocukları için okuma yazmayı sökmek, alelade bir okul başarısı değil, birincil öncelikti. Hayat memat meselesiydi. Babam, o talihsiz çiftçilik denememizin hüsranla bitişinin ardından bu çorak topraklarda iş bulamayınca, sırf bizim boğazımızdan bir lokma ekmek geçsin diye zorunlu olarak Osmaniye’ye gitmişti. Gözümüz yollardaydı ama kulaklarımız da babamdan gelecek haberdeydi. Onun gurbetten göndereceği mektupları anamız okuyamazdı ki… Onları okumak, dahası babama bizzat kendi elimizle mektup yazıp canına can katmak için bu harfleri öğrenmeye mecburduk.

Hepsini yapacaktık! Nitekim o cumartesi öğleden sonra, titreyen parmaklarımızla kaleme sarılıp babama ilk mektubumuzu yazdık. Sayfanın başına "Sevgili Babacığım" diye başlarken içimiz içimize sığmıyordu; ona okuma yazma öğrendiğimizin müjdesini satır satır üfledik.

Ancak bu sonuca ulaşmak hiç ama hiç kolay olmamıştı. Olamazdı da… Çünkü bizim başımızı soktuğumuz o üç odalı evdeki çalışma koşullarımız, bir çocuğun ders çalışabilmesi için hiç mi hiç uygun değildi. Bizim gibi sürekli yer değiştiren, göçebe ailelerin öyle kur kurulu yemek masaları, üzerinde kitap yayacağı çalışma masaları olmazdı. Göç esnasında koca koca mobilyalar taşınma sorunları yaratırdı; yükümüz hafif, yolumuz uzun olmak zorundaydı.

Zaten bu yola da kendi keyfimizden çıkmamıştık ki… Bulgaristan’daki komünist yönetimin o zalim asimilasyon politikası bizi canımızdan bezdirmişti. Atalarımızdan kalan, yüz yıldır terlettiğimiz kendi topraklarımızda bir anda ırgat konumuna düşürülmüştük.

24 Nisan 1951’de başlayan o uzun, sancılı göç hareketinde bir yaprak gibi savrulup durmuştuk. Edirne Muhacir Misafirhanesi’nde geçen belirsiz 3 gün… Ardından Edirne’den Maraş’a uzanan, tekerlek seslerinin raylarda dövüldüğü o bitmek bilmeyen 4 günlük tren yolculuğu… Maraş’ta 3 gün, Elbistan’da 3 gün kalmış; sonra Karahasanuşağı Köyü’nde Halil Dedemlerin yanında 2 ay sığınmacı olmuştuk. Oradan Hasanköy’e geçmiş, Akıncı Ailesi olarak orada da 2 ay kalmış ve 2 yaşındaki kardeşimiz Şaban'ı da toprağa vermiştik.

Ama ekmek aslanın ağzındaydı; geçim kaygısı baş gösterince kendimizi bir anda Çukurova’nın o kavurucu pamuk tarlalarında, mevsimlik işçi olarak bulmuştuk. Ceyhan’ın tozlu pamuk tarlalarında ömür tükettiğimiz 2 ay, ardından Osmaniye’nin yerfıstığı ambarlarında geçen o ağır 2 ay… Nihayet Osmaniye’nin Yeşilova Köyü’nden sonra, 1952 yılının Temmuz ayında, artık yorulmuş ve tükenmiş olarak kök salmak ümidiyle Misli’ye gelmiştik.

Bir yılı aşkın o zaman diliminde bazen üstü açık, rüzgârı göğsümüze vuran kamyonlarda, bazen gıcırdayan kağnı arabalarında, bazen de kara tren vagonlarında yolculuk etmiştik. Bu tür sürgün gibi yolculuklarda yanınıza alabileceğiniz yegâne yük, alelacele sarılmış bir yatak ve birkaç yorgandan ibarettir. Evde yer kaplayacak bir masanın, sandalyenin o kamyon kasalarında yeri yoktu, olamazdı.

İşte bu yüzden Misli’deki evimizde yemekler yer sofrasında yenir, ödevler de toprak zeminin üzerine serili kilimde, yüzükoyun yatılarak yapılırdı. Göğsümüz yere değe değe, dirseklerimiz çürüye çürüye yazardık harfleri. Sonraki aylarda, annem her nasılsa evimize plastik bir leğen edindi. İşte o leğen bizim küçük mucizemiz oldu! Akşamları o leğeni ters çevirir, Mustafa ile ikimiz baş başa verir, leğenin o yuvarlak tabanını kendimize çalışma masası yapardık.

Defterlerimizi leğenin üzerine koyar, karanlık tamamen basmadan ödevlerimizi bitirmeye çalışırdık. Kış aylarında gündüzler kuşa benzerdi; kısacıktı. Geceler ise uzadıkça uzardı. Okuldan çıkıp eve ulaştığımızda hava çoktan kararmış olurdu zaten.

Ödevlerimizi yapabilmek için eve can veren o cılız ışık, ya titrek mumlardan ya da fitilli gaz lambalarından yayılırdı. Her ne kadar babam Osmaniye’ye gitmeden önce bakkaldan biraz gazyağı aldıysa da, anam tembihlemişti; gözümüz gibi idareli kullanmalıydık. Zaten köy yerinde yoksul aileler bizim gibi fitilli gaz lambası yakar, durumu biraz daha iyi olan varsıl aileler ise kandillerle aydınlanırdı.

Ben o lambayı izlemeyi çok severdim. Sonraki yıllarda öğrenecektim ki Türkiye’de evleri, dükkânları, kahvehaneleri aydınlatan bu lambalar ta 1800’lerin sonundan beri varmış. Hatta 1900’lerin ortasında bu memlekette beş milyona yakın gaz lambası tankı ve şişesi üretilmiş.

Kandildeki ya da lambadaki o gazyağını idareli harcamak bizim için hayati bir meseleydi. Sadece bir tek bakkalın bulunduğu bu küçücük köyde gazyağı her zaman bulunmazdı. Bakkalın rafında görsek bile, cebimizde onu alacak beş kuruşumuz olmazdı çoğu zaman. Bereket versin ki o dönem bakkallarının kalın, kapkara veresiye defterleri vardı. Parasızlığı sorun etmezlerdi; yeter ki hasat zamanı ya da babandan para geldiğinde borcunu zamanında öde, o defter senin en büyük sığınağın olurdu.

Misli’de kış, insanın iliğini donduracak kadar zorlu geçerdi. Bir giriş antresi ve iki yanında iki oda olan o taş evimizde, odanın ortasında duran sobada yakıt olarak ne odunumuz vardı ne de kömürümüz. Biz saman ve tezek yakardık. Tezek dediğin, büyükbaş hayvanların dışkısının içine azıcık ot ve saman karıştırılarak, kolay tutuşsun diye güneşte kurutulan o ilkel yakıttı.

Kışın o buz gibi günlerinde, çok ama çok mecbur kalmazsak günde sadece bir defa yakardık o sobayı. İdareli olmalıydık, kış uzundu. Sobanın içine attığımız o tezek topağı toplasan 15-20 dakika içinde yanıp kül olur, ömrünü tüketirdi. Ama ürettiği o yalancı ısı, odanın içinde ancak 45-50 dakika kadar tutunabilirdi. İşte biz o leğenin başında, odanın sıcak olduğu o kırk beş elli dakikalık süre içinde ödevlerimizi bitirmek için yarış kopardık. Kalemimiz kağıdın üzerinde adeta uçardı. Eğer o süre içinde bitiremezsek, odadaki o ayaz kemiklerimize işlemeden hemen yatağın içine kaçar, yorganı kafamıza kadar çekip ödevlerimizi o karanlık yatağın sıcaklığında, ezbere tamamlamaya çalışırdık.

Yine de halimize şükrediyorduk. Evet, hayat zordu, Misli soğuktu, leğenin üzerinde ders çalışıyorduk ama ne olursa olsun, Ceyhan’ın o çamurlu, insanı köle gibi ezen pamuk tarlalarındaki koşullarımıza göre şimdi saraydaydık. Biz artık okuma yazma bilen, babasına mektup yazabilen çocuklardık; bu çorak topraklarda yavaş yavaş kök salıyorduk.



Bir Çift "Pekiyi" ve Yüzyılların Yükü...

Takvim yaprakları 23 Ocak 1954 Cumartesi gününü gösteriyordu. Misli’nin o dondurucu İç Anadolu kışı, taş evlerin saçaklarından sarkan buzlarla kendini iyice hissettiriyordu ama o sabah içimizdeki heyecan, dışarıdaki ayazı eritmeye yetmişti. Bugün karne günüydü. Öğleden önce okulun o küçük dersliğinde karnelerimiz dağıtıldığında, kardeşim Mustafa ile benim gözlerim sevinçle parladı. İkimiz de bütün derslerimizden "Pekiyi" almayı başarmıştık!

O kara şalvarlarımızla, yalınayak kumluk alanda ürkekçe dikildiğimiz o ilk günü, 21 Eylül’ü düşündüm. Beş ay ne de çabuk geçmişti... Bu kısa sürede sadece Mustafa ile ben değil, birinci sınıftaki bütün arkadaşlarımız o inatçı harflere boyun eğdirmiş, okuma yazmayı tamamen sökmüştü. Artık her birimiz uzağa mektup yazabilecek kadar yol almıştık.

Karneleri alıp eve koştuğumuzda anamın gözleri doldu, boynumuza sarıldı. Onun sevinci çift katlıydı; artık gurbetteki babamdan gelen mektupları okutmak için kapı kapı gezip birilerini arama yükü omuzlarından kalkmıştı. Evin okumuş adamları bizdik artık.

O gün, gelecek yaşamımda çok önemli bir yeri olacağını henüz bilmediğim can yoldaşım Osman’la okuldan birlikte çıktık. Önce bizim eve uğradık. Anamın o un kokan, şefkatli ellerini öpüp hayır duasını aldık. Ardından Osman’ın evine geçip onun anası Hatice Teyze’nin de elini öptük, dualarını heybemize koyduk. Hatice teyzelerden çıkıp eve doğru adımlarken, zihnim beni zamanın labirentlerinde geriye, o ilk okula başladığımız günlere ve ardındaki koca tarihe götürdü.

Biz zoru başarmıştık, çünkü başarmak zorundaydık. Osmaniye’de, o dağın öteki yüzünde günlük işçi olarak ter döken babam Ahmet Akıncı’nın dediği gibi; okumak bizim tek kurtuluşumuzdu. Zaten bir ay önce ondan aldığımız mektupta içimize su serpen bir müjde vardı: Sürekli günlük iş bulabildiğini, önümüzdeki yaz tatilinde bizi de yanına, Osmaniye’ye alacağını yazmıştı. Bu umut bile o soğuk günlerde içimizi ısıtmaya yetiyordu.

Yolda yürürken ayağımın altındaki donmuş toprağa baktım. Bizim neden bir masamız yoktu? Neden hep yerde, ters çevrilmiş bir plastik leğenin üzerinde yazıyorduk ödevlerimizi? Cevap, sadece yoksulluğumuzda değil, damarlarımızda akan o bitmek bilmeyen göçün tarihinde gizliydi. Bizim gibi göçebe ailelerin yemek ya da çalışma masası olmazdı, olamazdı. Çünkü masa demek, taşınırken koca bir yük, aşılması zor bir engel demekti. Göç yollarında her şeyin en az yer kaplayan küçük denklere sığması gerekirdi. Öyle ki, bazen o denkleri sırtına vurup yollara düşmeliydin; tıpkı Çukurova’ya mevsimlik işçi olarak inen o dağ köylülerinin yaptığı gibi... Masayı kırıp bükemez, sarıp sarmalayıp denk haline getiremezdiniz.

Düşüncelerim beni daha da geriye fırlattı. Ergenekon Destanı ile başlayan o kutlu göç hareketimiz, Osmanlı Beyliği’nin 1300’lü yıllarda Bizans sınırında tarih sahnesine çıkışıyla sürmüş, Rumeli’ye geçişle koca bir imparatorluğun harcını karmıştı. 1300’lü yıllarda Balkanlar’a doğru gururla akan o göç dalgası, 1683’teki İkinci Viyana Kuşatması’nın o kara gününden sonra ne yazık ki tersine dönmüştü. Ergenekon’dan çıkışla başlayan ve neredeyse 1600 yıl süren bu devasa devinimde, yemek ve çalışma masası gibi ağır yüklere asla yer olmamıştı. Anadolu insanı bu yüzden hayatını bir yer sofrasına sığdırmayı öğrenmişti.

Ancak Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu o şanlı Cumhuriyetle birlikte, bu asil millet tam anlamıyla yerleşik düzene geçtikten sonradır ki evlere yemek ve çalışma masaları girmeye başlamıştı. Ama yine de, bizim gibi henüz varsıl olamamış göçebe ailelerde ve yurdun pek çok köşesinde yemek hala yer sofrasında yenir, hayat yerde dönerdi. Nitekim, yerleşik düzene tamamen geçip Mustafa ile ikimiz büyüyüp evleninceye kadar, babam Ahmet Akıncı’nın evinde hep o yer sofrası kurulacaktı. Bizler yuvalarımızı kurduktan sonradır ki babam, parayla satın almak yerine, o hünerli elleriyle bize sandalyeleriyle birlikte ilk yemek masamızı marangoz gibi kendi yapacaktı.

Karanlık Odalar ve Ekmek Teknesi...

Kış aylarında, Misli’de gündüzler bir kuşun kanat çırpışı kadar kısa, geceler ise bitmek bilmeyen birer dehliz gibi uzundu. Okuldan çıktığımızda hava çoktan kararmış olurdu. Karanlık tamamen odayı teslim almadan ödevlerimizi bitirmek için Mustafa ile yarışır, çoğunlukla da yetiştirirdik.

Ödev yaparken dünyamızı aydınlatan o cılız ışık, ya titrek mumlardan ya da o meşhur fitilli gaz lambalarından yayılırdı. Başka çaremiz de yoktu zaten; çünkü 1950’li, 60’lı yılların o mahrumiyet içindeki İç Anadolu köylerinde elektrik denilen şey henüz bir masaldı. Bizim gibi yoksul evlerde fitilli gaz lambaları yanarken, durumu biraz daha iyi olan varsıl aileler şişesiz kandiller kullanırdı.

Misli’nin kara iklimi kışın adamın iliğini kuruturdu. Bir giriş antresi ve iki odadan ibaret o taş evimizdeki yegane sıcaklık, odanın ortasında duran sobamızdı. Yakıtımız ise ne odun ne kömürdü; biz saman ya da tezek yakardık. Yine de idareli olmalıydık; çok mecbur kalmazsak günde sadece bir defa yakardık o sobayı.

Ama bütün bu zorluklara rağmen, bu ocak ayında içimiz rahattı, karnımız tok iftihar ediyorduk. Babam Osmaniye’ye gitmeden önce buğday hasadının yarısını değirmende una çevirmişti; şükür ki ekmek sorunumuz yoktu. Evde bol miktarda mercimeğimiz, çuvallarla patatesimiz vardı. Bir köy çocuğu için daha ne olsundu… Ceyhan’ın o insanı köle gibi ezen, çamurlu pamuk tarlalarındaki perişan halimize kıyasla şimdi adeta bir saraydaydık. Üstelik kış ortasına doğru, rahmetli babam Osmaniye’den biraz para da göndermişti. O gün evimizde resmen bayram ilan etmiştik; eksiklerimizi tamamlamış, derin bir nefes almıştık.

Cebimizde "Pekiyi" dolu karnelerimiz, önümüzde tütünen sıcak çorbamız ve gurbetten gelen babamın selamıyla, Misli’nin o beyaz kışında geleceğe umutla gülümsüyorduk.

Bir Çift On, Bir Ömür Boyu Yol...

Takvim yaprakları 12 Haziran 1954 Cumartesi gününü gösteriyordu. Sabahın ilk ışıkları odanın kerpiç duvarlarına sızarken, yatağın içinde bir o yana bir bu yana döndüm, yorganı biraz daha üzerime çektim. İçimde öyle deli bir karne heyecanı vardı ki, gece boyu gözüme uyku girmemişti. Tam tatlı bir uykuya dalmak üzereydim ki anamın o tanıdık, can veren sesi odada yankılandı:

— Mehmeeet… Mustafaaa… Hadi, kalkın artık, okula geç kalacaksınız!

Gözlerimi ovuşturarak fırladım yataktan. Bugün, hayatımızın o en uzun, en devrimci yılı olan 1953-54 Eğitim ve Öğretim yılı nihayet nihayete eriyordu. Biz o yalınayak, kara şalvarlı çocuklar, ilkokul birinci sınıfı bitirmiştik. Bugün büyük gündü; emeklerimizin mührünü, karnelerimizi alacaktık.

Kardeşim Mustafa ile avluya çıktık. Birbirimizin eline ibrikten buz gibi sular döktük; yüzümüzü yıkayıp kurulanırken heyecandan dişlerimiz birbirine vuruyordu. İçeri girip yer bezinin üzerine alelacele konulmuş o tahta sininin çevresinde yerlerimizi aldık. Anam mis gibi kokan tarhana çorbası yapmış, yanına da o her zamanki karabuğday ekmeğimizi koymuştu. Ekmekten büyükçe bir parça koparıp çorbaya doğradım, kaşığı hızla daldırdım. Yan gözle Mustafa’ya baktım; o da hiç durmadan kahvaltısını bitirmeye çalışıyordu. İkimizin de aklı fikri okulda, o beyaz kâğıtlardaydı. Kahvaltımızı bitirir bitirmez anamın o nasırlı, şefkatli ellerini öpüp hayır duasını aldık ve ardımıza bile bakmadan okulun yolunu tuttuk.

Yolda yürürken içim minnetle doluydu. Birinci, ikinci ve üçüncü sınıfları aynı derslikte, adeta bir orkestra şefi gibi hiç durmadan yetiştiren o canım öğretmenimizi düşündüm. Onun o olağanüstü çabası, bize bir öğretmenden öte sevecen bir baba gibi yaklaşması, bizim bu çorak topraklardaki en büyük itici gücümüz olmuştu. Gerçekten çok çalışmış, okuma yazmayı vaktinden önce sökmüş ve onun o fedakar yüreğinden tam not almayı hak etmiştik.

Okul bahçesine vardığımızda, bayrak direğinin dibinde öğretmenimiz ve diğer sınıfları okutan Başöğretmen yan yana dikilmiş, öğrencilerini bekliyorlardı. İkisi de Misli’nin o tozlu, yoksul coğrafyasına inat, memleketin aydınlık yüzü gibi jilet gibi takım elbiseli ve kravatlıydılar. Onları böyle görmek bile içimize cumhuriyetin o asil vakurunu aşılıyordu. Bütün öğrenciler kumluk alanda sıraya dizilip çıt çıkarmadan beklemeye başladığında, Başöğretmen o gür sesiyle seslendi:

— Günaydın çocuklarım! Önce andımız, ardından da İstiklal Marşı okunarak bayrak merasimimizi tamamlayacağız.

Ve töreni başlattı. Andımızı her sabah gururla okurduk ama bu Bayrak Merasimi başkaydı. Cumartesi günleri son dersten sonra bayrağı selamlar, Pazartesi sabahları da ilk dersten önce onu göğe çekerek haftaya başlardık. Gökyüzünde dalgalanan al bayrağa bakarken, Balkanlar'dan göçüp gelen bu vatanı yeni bulan biz çocukların göğsü gururla kabarıyordu.

Merasimin ardından, bir yılımızı geçirdiğimiz o kokusuna aşina olduğumuz sınıfa son kez girdik. Öğretmenimiz masasına geçti, hepimizin yüzüne tek tek gururla baktı. Birinci sınıflardan başlayarak karneleri dağıtmaya başladı. Sıra bize geldiğinde kalbimin sesini tüm sınıf duyacak sandım. Karnemi elime alıp baktığımda gözlerime inanamadım; hem kardeşim Mustafa’nın hem de benim bütün notlarımız, o en yüksek makam olan on üzerinden on idi!

Sadece biz değil, köydeki diğer öğrenci arkadaşlarımızın da büyük bir bölümü bizim gibi yüksek notlar almış, yüzleri gülüyordu. Öğretmenimiz, sınıfı kaplayan o saf çocuksu sevinci bir süre gururla izledi. Sonra elini hafifçe kaldırıp, "Çocuklarım..." diye söze başlayarak o unutulmaz yaz tatili önerilerine geçti.

Onun gözünde tatil, boş durmak demek değildi. İlk ve en önemli tembihi, binbir fedakarlıkla okul kütüphanesine kazandırdığı o canım kitapları okumamızdı.

— Eylül ayına, yani yeni eğitim yılına kadar her biriniz en az beş kitap okuyacaksınız ve her okuduğunuz kitabın özetini defterinize çıkaracaksınız, dedi. Ardından ekledi: — Ve mutlaka ailelerinize, ana babanıza işlerinde yardımcı olun. Hayvanlarınız varsa onların bakımlarını, toprağı işlemeyi öğrenin. Hayattan kopmayın.

Bütün bu nasihatlerin ardından, gözleri yine o tanıdık, mukaddes ışıkla parladı. Bize, ülkemizin gözbebeği, o karanlık köy gecelerini aydınlatan mucize kurumları olan Köy Enstitüleri’ni bir kez daha uzun uzun, tane tane anlattı. O enstitülerin ruhunu bizim de yaşatmamızı, hedefimizin o enstitülerin ardılları olan İlköğretmen Okulları olmasını istiyordu. Bizim o fukara köy çocuklarının avuçlarına kocaman, parlak bir ideal bırakıyordu.

Sınıftan çıkarken karne elime sıkı sıkıya sarılmıştım. İçimden bir ses diyordu ki: Öyle de olacak Mehmet... Önümüzdeki yıllar tam da öğretmeninin gösterdiği o ışıklı yola çıkacak. Sen ve kardeşin, o ters çevrilmiş plastik leğenin üzerinde kazandığınız bu başarıyla, o ilköğretmen okullarının kapısını elbet aralayacaksınız. Birinci sınıf bitmişti ama bizim cehaletle ve yoksullukla olan o büyük savaşımız, kalemi kağıdı daha da sıkı tutarak yeni başlıyordu.



Kendi Şansını Yaratmak ve Bitmeyen Yolculuk...

Takvim yaprakları 31 Temmuz 1954 Cuma gününü gösteriyordu. Okul tatile gireli bir buçuk aydan fazla olmuştu. Misli’nin o kavurucu bozkır sıcağı toprağı çatlatırken, benim içimde bambaşka bir telaş vardı: Hepimizi bir baba şefkatiyle kucaklayan o canım Köy Enstitülü öğretmenimizin tembihini yerine getirmek… Okul kütüphanesinden aldığım o çocuk kitaplarından en az beş tanesini okumak ve özetlemek için adeta zamanla yarışıyordum.

O büyülü dünyadan seçtiğim ilk kitabım “Kaplumbağa ile Tavşan” olmuştu. Küçücük parmaklarımla sayfalarını çevirdiğim o ilk kitabı bitirdiğim an, göğsümde tuhaf bir aydınlanma hissettim. Dokuz yaşındaki aklımla “kararlılık ve azmin” ne kadar büyük bir güç olduğunu kavramıştım. Hayat yolunda önümüze ne kadar büyük, ne kadar aşılmaz görünen engeller çıkarsa çıksın; eğer kararlıysak, eğer azimliysek hepsini birer birer yenebilirdik. Tavşana bakmıştım bir de… Ondaki o kibirli, o aşırı güvenin, kendi ayaklarına nasıl bir bağ olduğunu, ona nasıl engel koyduğunu fark etmiştim. Aşırı güven zararlıydı, insanı kör ederdi. Biz tıpkı o kaplumbağa gibi olmalıydık; sessizce, yılmadan, kararlılıkla ve azimle yolumuza devam etmeliydik.

Okudukça içimdeki dünya büyüyordu. Sayfaları devirdikçe okuma hızım artıyor, hayal gücümün sınırları bozkırın ufkunu aşıyordu. Okumak bana bilmediğim dünyaların kapısını açıyor, beni eğitiyordu. Öğrendikçe, hayal gücüm genişledikçe, gelecekte önüme çıkacak olan fırsatlara karşı kendimi daha güçlü, daha hazırlıklı hissediyordum. İçimde sönmeyen bir arzu vardı: Fırsatlarla karşılaştığımda onlara teslim olmak değil, onlara göğüs germeye hazırlıklı olmak…

Zamanda geriye, Ceyhan pamuk tarlalarına, kantarda görevli üniversiteli Muzaffer Abi'nin yanına gittim. Öyle dmişti bana. Bu dünyada şans denilen alelade bir şey yoktu. Hazırlıklı bir insanın, önüne çıkan bir fırsatla karşılaşmasıydı şans dedikleri… Bir başka deyişle, insan kendi şansını kendi elleriyle yaratıyordu. Kendi şansını kendin yarat Mehmet. Demişti.

Dokuz yaşımda kalbime kazıdığım bu olguyu hayatım boyunca hiç unutmayacak, kendi şansımı kendim yaratacak ve yaratmayı da hep sürdürecektim. Öyle ya; eğer katılacağın o büyük sınavlara dört dörtlük hazırlanır, erkenden gidip sınav salonundaki sırana oturursan, o sınavı zaten kazanırdın. İşte o an, şansını kendi ellerinle yaratmış olurdun.

Mağaraların Gizemi ve Kapıdaki Gölge...

Günlerden 31 Temmuz 1954 Cuma...Yaz tatiline gireli 40 gün olmuştu sanıyorum. Bir taraftan okul kütüphanesindeki o aziz kitaplarla okuma hızımı, öğrenme açlığımı ve hayal gücümü besliyor; kararlılık ve azmimi biliyordum. Diğer taraftan ise köyün o çocuksu neşesine ortak oluyor, arkadaşlarımla birlikte Misli’nin o gizemli mağaralarının, zamana direnen eski kilisesinin dehlizlerinde maceralar arıyor, sırlarını çözmeye çalışıyordum. Taşların dilini, geçmişin izlerini fısıldaşırdık kendi aramızda.

Tam bu tatlı telaşların, çocuksu keşiflerin ortasındayken… Temmuz ayının son günlerine doğru, evimizin kapısında o uzun süredir beklediğimiz, özlediğimiz gölge belirdi. Tam bir yıldır Osmaniye’de ekmek kavgası veren, o dağların ötesinde ter döken babam Ahmet Akıncı çıkagelmişti. Yüzü güneşten kavrulmuş, elleri daha da nasırlanmıştı ama gözlerindeki o kararlı bakış hiç değişmemişti. Bize baktı ve o tek cümleyi kurdu:

— Toplanın, Osmaniye’ye gidiyoruz!

Kardeşim Mustafa ile donakaldık. Gözlerimiz birbirine değdi, içimizden aynı feryat yükseldi: “Yeni bir göç olayı daha mı?”

Balkanlar’dan başlayan o bitmek bilmeyen çilemiz, o vagonlarda, kamyon kasalarında geçen yorucu günlerimiz hafızamızda daha çok tazeydi. Göç çilemiz ne zaman sona erecekti? Biz ne zaman herkes gibi bir yere kök salacak, yerleşik düzene geçecektik? Mustafa ile içimizden geçen bu fırtınalı soruların büyük bir bölümü ne yazık ki yine yanıtsız, havada asılı kalmıştı. Babam, o her zamanki vakur ve hayatın gerçeğini kuşanmış sesiyle noktayı koydu:

— Nerede geçinebilecek bir iş bulduysak, rızkımız neredeyse oraya gideceğiz çocuklar.

Çaresizdik… Başımızı öne eğip toparlanmaya başladık bir kez daha. Zaten toparlanacak neyimiz vardı ki? Misli Köyü’ndeki o iki odalı kerpiç evimizden başka, bu dünyada tutunacak hiçbir dikili taşımız, hiçbir malımız mülkümüz yoktu. Evi de sırtımıza vurup götüremeyeceğimize, evle yemek ve yiyecek yapamayacağımıza göre, babamızın peşinden o topraklara gitmek zorundaydık.

Kısa sürede, hayatımızı yine o birkaç yatak yorgan denklerine sığdırıverdik. Evimizin sekiz kilometre doğusunda bulunan o küçük Hüyük İstasyonu’na doğru yola çıkacaktık. Oradan bir kez daha kara trene binecek, rayların o tanıdık tıkırtıları eşliğinde, tam 350 kilometrelik zorlu bir tren yolculuğuyla Osmaniye’ye geri dönecektik.

Zihnim beni yine geçmişe fırlattı. Biz bu yolları ilk kez yürümüyorduk ki… İlk olarak 1951 yılının o sıcak Temmuz ayında, Elbistan’ın Hasanköy’ünden yola çıkmış, o geçit vermez Gavur Dağları’nı aşarak mevsimlik işçi olarak Ceyhan’ın pamuk tarlalarına inmiştik. Ardından Osmaniye’nin o kavurucu yerfıstığı tarlalarında ter dökmüştük. Şimdi aradan geçen zamandan sonra, yine aynı topraklara, bu kez kalıcı olmak ümidiyle dönüyorduk.

Elimde sıkı sıkı tuttuğum karneye ve kütüphane kitabına baktım. Yüreğimde ne bir korku ne de bir yılgınlık vardı. Kaplumbağanın azmini kuşanmıştım bir kere. Tren bizi nereye götürürse götürsün, o raylar ne kadar uzarsa uzasın; ben kendi şansını kendi yaratan dokuz yaşındaki Mehmet’tim. Bakalım bu kez o uzak dağların ardında bizi nasıl bir hayat, nasıl bir ortam karşılayacaktık… Yol bizi bekliyordu.

Kaleler Şehri’nin Eşiğinde...

Takvim yaprakları 6 Ağustos 1954 Cuma gününü gösteriyordu. Hüyük İstasyonu’ndan bindiğimiz o kara tren, rayları döve döve, bizi o dağların arkasındaki tanıdık topraklara yeniden fırlatmıştı. Tam 350 kilometrelik yolculuğun sonunda, iş, aş ve kendimize yeni bir yaşam kurmak ümidiyle ikinci kez Osmaniye’deydik artık.

Ben Mehmet. Attığı her adımda bastığı toprağın köklerini merak eden, gittiği her yerle bir olmak, bütünleşmek isteyen dokuz yaşında bir çocuk... Benim için yeni bir şehre gelmek, sadece başını sokacak bir dam bulmak demek değildi. O yüzden buraya ayak basar basmaz yaptığım ilk iş, zihnimi ve hayallerimi besleyecek o yeri, Halk Kütüphanesi’ni fellik fellik aramak oldu. Okumalıydım, bu yeni yurdun neyin nesi olduğunu öğrenmeliydim. Kütüphane tozlu raflarıyla beni karşıladığında, sayfaların arasında Osmaniye’nin koca tarihi önüme seriliverdi.

Henüz bir il değildi Osmaniye; Adana’nın o sıcak, pamuk ve toprak kokan kalabalık bir kazasıydı. Ama kitaplar onun asıl kimliğini fısıldıyordu bana: Burası Milattan Önce 3000 yılından başlayarak onlarca beyliğin, krallığın ve koca devletlerin egemenliğine girmiş, Yukarı Çukurova’nın Ceyhan Havzası içinde "Kaleler Şehri" diye nam salmış efsanevi bir yerdi.

Anadolu’nun hem stratejik hem de tarihi açıdan en hareketli, en barut ve bereket kokan noktalarından biriydi burası. "Kaleler Şehri" denmesi boşuna değildi; Ceyhan Havzası’nın can veren bereketi ve devletleri birbirine bağlayan geçit yollarının tam üzerinde kurulmuş olması, onu tarih boyunca herkes için vazgeçilmez kılmıştı. Hititlerden bugüne uzanan bu topraklarda muazzam, ucu bucağı görünmeyen bir tarih katmanlaşması vardı.

İlk Çağ’da Hititler, Asurlular ve Persler bu ovaya gelmiş, bölgenin erken dönem mimarisinde ve tarım kültüründe silinmez izler bırakmışlardı. Kütüphanedeki kitaplarda okurken gözlerimi büyüten Karatepe-Aslantaş, Geç Hitit dönemine ait dünyaca ünlü bir yerdi; orada Fenike ve Hitit hiyerogliflerinin yan yana durduğu çift dilli o muazzam yazıtlar yükseliyordu. Klasik Dönem’de ise Roma ve Bizans İmparatorlukları gelmiş, özellikle orduların geçiş ağlarını ve savunma hatlarını tahkim etmek için burayı koca surlarla örmüşlerdi. Kastabala Antik Kenti, o devasa sütunlu caddesi ve tiyatrosuyla Roma’nın eski görkemini gözlerimin önüne getiriyordu. Sonra İslamiyet ve Türk hakimiyeti başlamıştı; Abbasilerle açılan kapı, Selçuklular ve ardından Dulkadiroğulları Beyliği ile genişlemiş, nihayetinde Osmanlı İmparatorluğu’nun mührüyle perçinlenmişti. Türklerin fethinden çok önce ise bu koca bölgeye "Kilikya" derlermiş.

Osmaniye’yi böylesine özel, böylesine iştah kabartan bir yer kılan şey sadece toprağının bereketi değildi elbet. O, arkasını Amanos Dağları’nın heybetli eteklerine yaslayarak İç Anadolu’yu, Çukurova’yı ve Orta Doğu’yu birbirine sımsıkı bağlayan geçit vermez bir "kapı" vazifesi görüyordu. İşte tam o kapının ağzında, Çukurova’nın girişini bir şahin gibi kontrol eden, sarp kayalıklar üzerine kurulu o devasa, korkusuz savunma yapısı yükseliyordu: Toprakkale Kalesi.

Sancaktan Kazaya, Ovadan Dağa...

Kütüphanenin serinliğinde sayfaları çevirdikçe yakın tarihin izlerine dokunuyordum. Osmaniye yöresi, daha dün denecek bir zaman önce, 19. yüzyılın sonlarında Adana İlinin Cebelibereket Sancağına bağlı küçük bir kasaba olarak yönetilmişti. Sonra o kara günler gelmişti... 23 Aralık 1918’de Fransızlar tarafından işgal edilmişti bu topraklar. Ama bu ovanın insanı boyunduruk kabul eder miydi? Gösterdiği şanlı, destansı direniş ve Ankara Hükümeti’nin masadaki kararlı baskısıyla, Fransızlar 20 Ekim 1921 Ankara Antlaşması’nın ardından, 29 Aralık 1921’de arkalarına bakmadan Osmaniye’yi terk etmek zorunda kalmışlardı. 7 Ocak 1922’de ise şehir bütünüyle işgalcilerin kirli ellerinden kurtulmuştu. İşte bu yüzden Osmaniye’nin resmî kurtuluş tarihi, her yıl göğüsler kabararak kutlanan 7 Ocak günüydü.

Cumhuriyet’in kuruluşunun o ilk heyecanlı yıllarında, eski sancaklar birer birer vilayet haline dönüştürülürken Cebelibereket sancağı da il yapılmış ve Osmaniye bu yeni ilin parlayan merkezi olmuştu. Fakat feleğin çarkı hızlı dönüyordu; Cebelibereket ili 1933 yılında lağvedilince, bizim canım Osmaniye de unvanını kaybedip bir kaza merkezi olarak yeniden Adana iline bağlanmıştı.

Biz şimdi işte bu eski vilayetin, yeni kazanın sokaklarındaydık. Burası dünyanın en verimli ovalarından biri olan Çukurova deltasıydı. Bir tarafı uçsuz bucaksız deniz, diğer tarafı ise göğe tırmanan dağlarla kuşatılmıştı. Başımızı kaldırıp baktığımız o heybetli Toroslar, burayı İç Anadolu’nun o bizi tir tir titreten kara ikliminden koruyan dev bir kalkan gibi dikiliyordu. Yukarı Çukurova’nın Ceyhan havzasındaki bu bereketli topraklar, tarımsal açıdan bu memleketin can damarıydı. Pamuğun yanı sıra, giderek bütün ülkenin yer fıstığı ambarı haline geliyordu. Biz de zaten bir yıl önce o ambarlarda, yer fıstıklarının arasında az ter dökmemiştik.

Osmaniye, yeryüzü şekilleri bakımından da benim gibi meraklı bir çocuk için ender, hayranlık uyandırıcı bir coğrafyaydı. Arazinin eğimi, bulunduğumuz güney düzlüklerinden itibaren kuzeye ve doğuya doğru gittikçe dikleşiyor, göğe doğru yükseliyordu. Deniz yüzeyinden tam 118 metre yükseklikte konumlanmış bu şehir; iklimi, toprağın rengi ve gürül gürül akan su kaynakları bakımından insanların yerleşmesi, kök salması için yaratılmış bir cennet gibiydi. Batı kesimlerinde Adana ovasının o alabildiğine uzanan düzlükleri uzanıyorken; kuzeyinde, daha 1951 yılında Elbistan yollarından gelirken kamyon kasalarında o amansız soğuğunu yiyerek zorlukla geçtiğimiz Amanos Dağları, yani bizim bildiğimiz adıyla Gâvur Dağları dikiliyordu. Kuzeybatısında Toros Dağları birer dev gibi sıralanırken, doğusunda Dumanlı, Düldül ve Tırtıl dağları göğü deliyordu.

Yörenin tarih boyunca böyle stratejik, böylesine hayati bir konum kazanmasında o geçit vermez Toros geçitlerinin rolü büyüktü. Çukurova’ya batı tarafından girmek ya da buradan çıkmak ancak dağların bağrını yaran o dar geçitleri kullanmakla mümkündü. Kütüphanedeki haritada parmağımla takip ediyordum o yolları: İlki meşhur Gülek Boğazı’ydı, ikincisi Sartavul geçidiydi, üçüncüsü ise Çakıt Vadisi’ni takip eden ve pek çok yerde ancak kapkara tünellerle demiryolu ulaşımına imkan sağlayan o ürkütücü Horoz Geçidi’ydi...

Çukurova’ya doğu tarafından, yani bizim geldiğimiz taraftan girebilmek için ise Gâvurdağı yolculara sadece iki yerde geçit veriyordu. Bunlardan birisi güneybatıdaki Belen Geçidi, diğeri ise bizim Osmaniye’ye oldukça yakın olan kuzeydoğudaki Aslanlıbel Geçidi’ydi. Bu Aslanlıbel Geçidi öyle bir yerdi ki, tarih boyunca dünyayı gezen bilim adamları, coğrafyacılar ona hayran kalmış; kitaplarında orayı “Amanos’un Kuzey Geçidi”, “Darius Geçidi”, “Pylae Amanides”, “Billali Geçidi”, “Bahçe Geçidi”, “Arslan Boğazı” ve hatta “Amanos Kapıları” gibi koca koca isimlerle anmışlardı.

İşte bu dağlık ve ovalık coğrafi yapı, en eski zamanlardan beri burada yaşayan insanların sosyal ve kültürel gelişmesini de derinden etkilemiş, iki farklı dünya yaratmıştı. Dağlık kesimde yaşayan o eski insanlar, kendilerini düşmanlardan kolaylıkla savunabilmek ve saklanabilmek için o sarp kaleleri inşa etmişlerdi. Erişilmesi güç, uçurumlara komşu sarp kayalıklarla çevrili birer sığınaktı o kaleler. Derebeyleri, eşkıyalar o heybetli dağlara yerleşirken; memurların, tüccarların ve bizim gibi ekmek peşindeki işçilerin yaşadığı ovalık kesimde ise büyük şehirler kurulmuş, nehirler gibi akıp gelişmişti.

Şimdi ben, dokuz yaşındaki Mehmet, babamın arkasında bu kocaman ovanın sıcağını göğüslüyordum. Heybemde okuma yazma bilmenin gururu, cebimde "On üzerinden On" yazan karnem ve aklımda Halk Kütüphanesi'nden kaptığım koca bir tarih vardı. Misli'nin o plastik leğeninde kaplumbağa azmiyle bilediğim irademle, şimdi bu "Kaleler Şehri"nin bereketli toprağına bakıyordum. Göç bizim kaderimizdi belki ama bu sefer bu kaleli, dağlı ovada kendi şansımızı yaratmaya, bu topraklara yeni bir harf düşmeye hazırdık.

Karaçay’ın Sesi ve Gıcırdayan Tahtalar...

Niğde’nin Misli Köyü’nden yola çıkalı, bu sıcak, tozlu topraklara geleli tam bir hafta olmuş, 8 Ağustos 1954 Pazar gününe erişmiştik. Osmaniye kasabasıyla ikinci karşılaşmamızdı bu. İlkini, henüz altı yaşındayken, 1951’in o serin ekim ayında, Çukurova’nın bitmek bilmeyen pamuk tarlalarında mevsimlik işçi olarak çalışırken yaşamıştık. Beyaz koza denizinden sonra, kasabanın hemen dışındaki yer fıstığı ambarlarının çevresine derme çatma çadırlar kurduğumuzu, fıstık kokusunu, ardından da Düziçi Yeşilova Köyü’nde geçirdiğimiz o zorlu kışı dün gibi hatırlıyordum. Sonra yeniden Misli’ye dönmüştük ama ekmek kavgası işte… Döndük dolaştık, 8 Ağustos 1954 Pazar günü, kendimizi yine Osmaniye’nin o kavurucu sıcağında bulduk.

Babam, Karaçay Mahallesi’nde, hemen nehrin kıyısında, alt katında ev dahibinin oturduğu, iki katlı ahşap bir ev kiralamıştı bize. Evin arkasındaki basamakları rüzgardan ve güneşte aşınmış ahşap bir merdivenle çıkılıyordu üst kata. Ev sahibimiz Halil Amca, bizi kapıda öyle bir güler yüzle karşıladı ki, içimdeki gurbet korkusu biraz olsun hafifledi. Hele Mustafa ile benim bu yıl ilkokul ikinci sınıfa geçtiğimizi öğrenince gözleri parladı, bizi adeta kendi evlatları gibi sahiplendi. Cana yakın, gönlü zengin bir adamdı Halil Amca; ilk günden sevmiştim onu.

Kiraladığımız bu yeni yuva iki odacıktan ibaretti, zemini ise tamamen çıplak tahtaydı. Üzerinde her adım attığımızda, sanki ev bizimle konuşuyormuş gibi gıcır gıcır sesler çıkarıyordu.

“Aman oğlum,” demişti anam fısıltıyla, “yavaş basın. Alt katta Halil Amcanız oturuyor, rahatsız etmeyelim.”

Onu rahatsız etmemek için azami özen gösteriyorduk. Mustafa’yla adımlarımızı parmak uçlarımızda atıyorduk ama yine de o seslerin önüne geçemiyorduk. Sonunda babam çareyi buldu; ses geçirgenliği azalsın diye tahtaların üzerine önce hasırlar serdik, onların üzerine de Misli’den getirdiğimiz renk renk kilimleri yaydık. Duvar diplerine kerevetlerimizi yerleştirdikten sonra, içleri mis gibi saman dolu duvar yastıklarını da dayadık mı, odalarımız bir anda sıcacık bir yuvaya dönüştü. İlk birkaç gün içinde, Halil Amca’nın da yardımıyla tamamen yerleşmiştik artık.

Yeşilin ve Suyun Gizemi...

Konakladığımız ahşap evin önünde, göz alabildiğine uzanan, ucu bucağı Karaçay Deresi’ne dayanan oldukça büyük bir bahçe vardı. Evin etrafı, dış dünyadan ayrılmak, mahremiyeti sağlamak için yüksek duvarlarla çevrilmişti. Ama o taş duvarlar bile doğaya yenik düşmüş, baştan aşağı yemyeşil sarmaşıklarla kaplanmıştı. Gizemli bir şatoya benziyordu bizim için.

Eve yerleştiğimizin ertesi günü, içimdeki merak duygusuna daha fazla ket vuramadım. Kardeşim Mustafa’nın elinden tuttuğum gibi çevreyi keşfe çıktık. En çok da evimizin hemen yanı başından şırıl şırıl akan Karaçay Deresi’ni merak ediyorduk. Dere dedikleri şey, aslında koca bir nehir yataydı. Akış alanı o kadar büyüktü ki, suyun azaldığı yerlerde, nehrin tam ortasında irili ufaklı, gizemli küçük adacıklar oluşmuştu. Mustafa’yla o adacıklara bakıp macera planları yapıyorduk.

Sonraki günlerde sadece nehrin kenarında gezinmekle kalmadım. İlçe kütüphanesinin tozlu kitaplıklarından ve akşamları Halil Amca’yla yaptığımız o tatlı sohbetlerden Osmaniye, Karaçay Mahallesi ve bu deli dolu akan dere hakkında çok kıymetli bilgiler edindim. Dokuz yaşında bir çocuk için devasa bir keşifti bu.

Öğrendim ki Karaçay Mahallesi, Osmaniye’nin en köklü, en eski yerleşim yerlerinden biriymiş. Şehrin güneybatısında, adını aldığı bu coğrafyaya can veren derenin kıyısına kurulmuş. Hem tarihi dokusuyla hem de doğal güzellikleriyle adeta Osmaniye’nin kalbiymiş. Mahallenin en büyük cazibe merkezi ise evimizin önünden geçen o nehir boyunca uzanan mesire alanıymış. Özellikle bu boğucu yaz aylarında hem Osmaniye’nin yerlileri hem de çevre illerden gelen misafirler serinlemek, piknik yapmak ve dağ yürüyüşlerine çıkmak için buraya akın ediyormuş.

Halil Amca bir akşam sigarasından bir nefes çekip, “Siz daha yukarısını görmediniz Mehmet,” demişti gözlerini uzaklara dikerek. “Yukarıda Karaçay Şelalesi vardır ki, dünyada eşi benzeri az bulunur...”

Amanos Dağları’nın en güney ucundaki İslahiye tepelerinden doğuyormuş Karaçay Deresi. Dik yamaçlardan, sarp kayalıklardan aşağıya deli gibi atılırken, tam 25 metre yüksekliğinden dökülen şelaleler oluşturuyormuş. Rotasına kattığı o eşsiz güzelliği hayal etmek bile beni heyecanlandırıyordu. Nehrin tam 42 kilometresi Osmaniye il sınırları içindeydi ve toplam 70 kilometrelik coğrafi bir serüvenden sonra gidip koskoca Ceyhan Nehri’ne kavuşuyordu. 1954 yılının bu yazında, insanoğlu henüz onun önünü kesmemişti; Karaçay tamamen doğal akışına bırakılmış hırçın bir çocuk gibiydi.

Alıç Ağaçları ve Gelecek Umudu...

Dağlardan kopup gelen nehir, yalnız su getirmiyordu mahallemize. Kışın o coşkun zamanlarında sürüklediği çalı çırpıları, ağaç dallarını ve odunları, yaz gelip sular çekilince kenarlardaki kumluklara ve o küçük adacıklara bırakıyordu.

Bir gün nehir kenarında durup o kurumuş odunlara baktım. Aklıma bir fikir geldi. Koşarak eve gittim: “Baba,” dedim soluk soluğa, “Kış gelmeden derenin kenarındaki, adacıklardaki o odunları toplasak ya? Kışlık yakacağımız olur, sana yük olmam.”

Babam yüzüme baktı, gözlerindeki o yorgun ama gururlu ifadeyi gördüm. Başımı okşadı, "Olur be Mehmedim, toplayın bakalım," dedi. Babamın olurunu aldıktan sonra Mustafa’yla birlikte işe koyulduk. Gücümüzün yettiği, elimizin ulaştığı ne kadar çalı çırpı, odun varsa nehir kenarından toplayıp evin arkasına yığmaya başladık. İçimi tarif edilmez bir yetişkinlik gururu kaplamıştı; aileme yardım ediyordum.

Kışın Çukurova’nın o bardaktan boşanırcasına yağan doyurucu yağmurlarıyla yatağına sığmayan derenin ortasındaki adacıklarda, yazın gelişiyle birlikte bambaşka bir mucize baş göstermişti. Suların çekildiği o topraklarda, yabani ağaçlar alabildiğine çiçeklenmiş, hatta meyveye durmuştu.

Bu ağaçlar, çiçekleri pembe ve beyaz açan, gövdesi keskin dikenlerle kaplı bir türdü. Meyveleri ise güneşte parıl parıl parlayan kırmızı, turuncu ve sarı renklerdeydi. O renkleri, o meyveleri görür görmez göğsüme bir sızı oturdu. Renkler beni aldı, zamanda çok geriye, henüz çok küçük bir çocukken ayrılmak zorunda kaldığımız Bulgaristan’daki köyümüz Karagözler’e götürdü...

Bizim Karagözler Köyü’nün tam ortasından geçen derenin kenarında da tıpkı bunlara benzeyen dikenli ağaçlar vardı. O zamanlar babama sormuştum, o da bana bu ağacın adının Alıç olduğunu söylemişti. Muşmula ile büyük bir benzerlik gösteriyordu alıç meyvesi. Mayhoş, ekşimtırak bir tadı vardı; hatta bizim oralarda ona ‘ekşi muşmula’ da derlerdi. Karaçay kenarındaki alıçlara bakarken zihnimde şimşekler çaktı. Dokuz yaşındaki bir çocuğun ticari zekası uyanmıştı: “Acaba aile bütçesine katkı sağlamak için bu alıçları toplasam, kasaba pazarında satabilir miyim?” diye düşündüm. Bunu mutlaka denemeliydim.

Çünkü babamın durumu zordu. Her sabah erkenden kalkıyor, kasabanın günübirlik işçi pazarına gidiyordu. Eğer ağaların adamları tarafından seçilirse, o gün ne iş olsa yapıyordu. Bir taraftan da geçimizi güvence altına alacak sürekli, güvenceli bir iş bulmanın çarelerini arıyordu.

Çok geçmeden aradığı fırsatı buldu da. Birkaç gün sonra, yer fıstığı hasadında günlük tarım işçisi olarak çalışmaya başlayacaktık. Bu kez işimiz iki yıl öncekinden farklı ve çok daha güzel olacaktı. Sadece günlük ücretimizi tıkır tıkır almakla kalmayacak; tarladaki yer fıstıklarını topraktan çıkaracak, sonra da ağaların belirlediği o güneşli, geniş düzlüklere kurumaya bırakacaktık.

Ve en güzeli neydi biliyor musunuz? İki yıl önceki gibi çadırlarda, ayazda kalmayacaktık. İşimiz bittiğinde, akşam olunca yürüyerek de olsa Karaçay’daki o gıcırdayan tahtalı, ama içi huzur dolu sıcak evimize, annemin yanına dönebilecektik.

Osmaniye’deki bu yeni hayat, Karaçay’ın şırıltısı ve fıstık tarlalarının umuduyla başlıyordu işte...

Yoksul Ama Yoksun Olmayanlar...

17 Ağustos 1954 Salı, Osmaniye…

Zaman hızlı akmış, 17 Ağustos Salı günü gelip, çatmıştı. Bu bir haftalık sürede yaşadığımız ortamın sosyal yapısını tanıma fırsatım oldu. Karaçay Mahallesi, nehir kıyısına sığınmış kendi halindeki insanların, yoksulluğu bir utanç değil de kader ortaklığı gibi göğüslediği huzurlu bir sığınaktı.

Burada insanlar komşusuna öyle bir güvenirdi ki, çarşıya pazara giderken evlerin kapıları kilitlenmez, sadece ardına kadar çekilirdi. Büyüklerin bize her fırsatta aşıladığı o yardımlaşma ve dayanışma duygusu, mahallenin sokaklarında adeta elle tutulur bir hal alırdı. Evet, hepimiz yoksulduk; ama hiçbirimiz sevgiye, güvene ve insanlığa dair yoksunluk çekmiyorduk.

Bu gönlü zengin insanların başında da şüphesiz ev sahibimiz Halil Amca geliyordu. Gururumuz kırılmasın, kendimizi onun çatısı altında ezilmiş hissetmeyelim diye babamla konuşup ayda yalnızca 15 lira gibi sembolik bir kira kesmişti. Daha dokuz yaşındaydım ama Halil Amca ile ailesinin bu asil tavrını ömrüm boyunca unutamayacağımı çok iyi biliyordum. Üstelik Halil Amca bana, 1951 yılının o tozlu pamuk tarlalarında çalışırken toprağa verdiğimiz, acısı yüreğimde hâlâ taze olan Halil dedemi hatırlatıyordu. Tıpkı rahmetli dedem gibi güngörmüş, okumuş, son derece kültürlü bir adamdı.

1951 yılının o soğuk Mart ayında Bulgaristan’ın Karagözler Köyü’nden fırtınalı bir kış günü başlayan göç hikayemizi, vatanımızdan nasıl kopup buralara savrulduğumuzu dinlediğinde, Halil Amca’nın gözleri buğulanmıştı. O günden sonra bize daha bir sevecen, daha bir kanat geren gözlerle bakmaya başladılar. O ve eşi Ayşe Teyze, bizi sadece kiracı değil, bu topraklarda korunması, sarılıp sarmalanması gereken emanet bir aile olarak gördüler.

Ayşe Teyze de en az kocası kadar Hızır gibi bir kadındı. Bahçesinde gözü gibi bakıp büyüttüğü sebzelerden toplar, salkım salkım domatesleri, çıtır biberleri, taze salatalıkları getirip annemin eline tutuştururdu. Yine öyle bir gün, kucağında daha önce Yusuf dayımın Morko olarak tanımladığı patlıcanlarıgetirip, verdi anama. Bulgaristan’da bilmediğimiz bu mor yabancı hakkında bilgi vermiş olmalı ki anam mutfağa götürdü; dilim dilim kesti, kızgın yağda nar gibi kızarttı. Kokusu o gıcırdayan tahta odalarımıza yayılırken, anam tabakları önümüze koyup gülümsedi:

“Hadi bakalım aslanlarım,” dedi, “bugün menüde biftek var!”

Biz o patlıcanları her çiğneyişimizde, gerçekten et yiyormuşuz gibi bir lezzet alıyor, anamın bu neşeli yoksulluk oyununa iştahla eşlik ediyorduk.

Bedava Protein Şifası...

Zaten o yıllarda kırmızı et lüksün de ötesindeydi bizim için. 1954’ün Osmaniye’sinde kasap dükkanlarından ziyade, koyunlar, kuzular ve danalar sokak başlarında, meydanlarda kurulmuş çengellerde kesilerek taze taze satılırdı. Parası olan etin en güzel yerini alır, geriye kalan sakatatlar ise parayla satılmaz, ihtiyacı olanlara, isteyenlere seve seve bedava verilirdi.

Sakatat deyip geçmemek gerekirdi tabii. Halil Amca’dan öğrenmiştim; hayvanların kasları dışında kalan tüm o yenebilir iç organları —yürek, ciğer, böbrek, dalak, işkembe, koç yumurtası, kuzu gömleği ile ince ve kalın bağırsaklar— kocaman birer lezzet ve sağlık deposuydu. Sadece iç organlar da değil; hayvanın baş kısmından çıkan kelle, dil ve beyin; koyunların o meşhur kuyruk yağı; sığır sülalesinin kuyruğundan elde edilen o nefis pöçük eti ve o canım paçalar... Hepsi sakatat sınıfındandı.

Halil Amca bir gün bahçede otururken babama, “Bak komşu,” demişti, “sakatat proteinden yana çok zengindir. Başta D vitamini olmak üzere, yağda eriyen ne kadar vitamin ve faydalı yağ asidi varsa hepsini içinde barındırır. Çocuklara bol bol yedirin.”

Özellikle küçükbaş hayvanların arka ayakları çok daha büyük ve etli oluyordu. Mahalledeki bu cömert düzen sayesinde sakatat yönünden adeta zenginleşmiştik. Bizim gibi dar gelirli bir ailenin protein ihtiyacı, bu sokak kesimlerinden artan ve bedava dağıtılan sakatatlarla eksiksiz karşılanıyordu.

Anam, sakatatın her bir parçasını ziyan etmeden, adeta bir sanatçı gibi değerlendirmeyi çok iyi bilirdi. Sabahları daha güneş Karaçay Deresi’nin üzerine doğmadan, evde nefis bir kokuyla uyanırdık. Anam mutfakta ayak paça çorbası hazırlıyor olurdu. Küçükbaş hayvanların, bilhassa o taze kuzuların ayaklarını ocaktaki ateşte tütsüler, titizlikle temizler, saatlerce kaynatıp ardından tam kıvamında terbiye ederdi. Sabahları o gıcırdayan tahtaların üzerine kurulan sofrada, bu çorbayı adeta şifa niyetine tas tas içerdik. İçindeki o yapışkan yapının, yani jelatinin kemiklerimize, sağlığımıza ne kadar faydalı olduğunu zamanla daha iyi anlayacaktık.

Hatta bir keresinde çorbayı sofrada biraz fazla bekletmiştik de içindeki o suyun, soğudukça katılaşıp jöle gibi donuk bir kıvama geldiğini görüp şaşırmıştım. Babam gülerek anlatmıştı bunun sırrını: Bu donma, o hayvanın dağlarda, yaylalarda tamamen doğal beslendiğinin en büyük kanıtıydı. Doğal beslenen hayvanların kolajen yapısı çok güçlü olurdu ve bu güçlü yapı, çorbanın suyuna yüksek oranda jelatin olarak geçerdi. Biz o yoklukta, aslında en doğal, en şifalı besinlerle büyüme şansını yakalıyorduk.

Yeni Bir Ekmek Kapısı...

Halil Amca ile Ayşe Teyze’nin bahçelerinden koparıp ikram ettiği sebzeler, Karaçay Deresi’nin ortasındaki o küçük adacıklardan topladığımız mayhoş alıçlar karnımızı bir şekilde doyuruyordu doyurmasına ama koca bir hayat sadece bunlarla dönmüyordu. Önümüz kıştı. Evin kirası, giysilerimiz, defter kalem masraflarımız gibi diğer zorunlu giderler için elimize sıcak paranın da geçmesi şarttı.

Tek başına babamın günübirlik işlerden kazandığı üç beş kuruşla bu gemiyi yürütmek imkansızdı. Ailenin diğer bireylerine de, eli iş tutabilecek herkese de acilen birer ekmek kapısı bulunmalıydı.

Çok geçmeden, o beklediğimiz haber de mahallenin o sıcak dayanışma ağından süzülüp kapımıza kadar geldi. Nihayet hepimize göre bir iş bulunmuştu...

Toprağın Altındaki Sarı Çiçekler...

Tam iki gündür, 17 Ağustos 1954 Salı'dan beri, Toprakkale kasabasının uçsuz bucaksız yer fıstığı tarlalarında, güneşin alnında günübirlik işçi olarak ter döküyoruz. Bu işlerin yazılı olmayan, sert bir kuralı vardı: Çalıştığın tarlada hasat bittiği an, işin de biter. Patronun sahadaki gözü kulağı olan, buraların deyimiyle "Elçi" ya da "Dayıbaşı", o birkaç günde kimin nasıl çalıştığına çok dikkat eder. Çalışmasını, elinin çabukluğunu beğenmediği adama bir daha yeni iş vermez, bir sonraki kamyona bindirmez.

İşte bu yüzden, o kavurucu Çukurova sıcağında Mustafa da ben de anamla babamın adımlarına ayak uydurmaya çalışıyor, canla başla didiniyorduk.

Boş kaldığımız o kısa dinlenme anlarında, kütüphanede okuduğum kitaplardan aklımda kalanları düşünüyordum. Meğer bizim şu an toprağın çamurundan çekip çıkardığımız yer fıstığının ne uzun, ne acayip bir yolculuğu varmış! Kökeni ta Amerika kıtasına dayanan bu sarı çiçekli bitki, dünya yeni keşfedildiğinde Portekizli gemiciler tarafından 16. yüzyılda gemilerle önce Avrupa’ya getirilmiş. Oradan Afrika ve Asya kıtalarına yayılmış, en son da Pasifik adalarına kadar ulaştırılmış.

Baklagiller familyasından olan, tek yıllık ve yazlık bu bitki, aslında çok değerli bir yağ kaynağıymış. Bizim bildiğimiz bezelye, bakla ve fasulye ile akraba sayılsa da onlardan çok mühim bir yönüyle ayrılıyormuş: Yer fıstığı, meyvelerini gökyüzüne doğru değil, toprağın derinliklerinde, karanlıkta meydana getiriyor.

İşin en zor, en ustalık gerektiren kısmı da buradaydı işte. Toprağın içindeki o kabuklu meyvelerin, hiçbir hasar görmeden, kırılmadan toprak dışına çıkarılması gerekiyordu. Eğer fıstıklar toprakta kalır ya da ezilirse Dayıbaşı anında kaşlarını çatardı. Ailece, o yer altı meyvelerine narin birer bebek gibi davranıyor, zarar görmemeleri için azami özeni gösteriyorduk. Tek bir amacımız vardı: Elçinin gözüne girmek ve sonraki tarlalarda da işi garantilemek.

Bu tarlada hepimizin birer ederi vardı. Günlük ücret, yani yevmiye, anam ve babam için 2'şer liraydı. Kardeşim Mustafa ile benim içinse 1'er lira uygun görülmüştü. Dört boğaz çalışıyorduk ama akşam olunca ailemizin cebine günde toplam 6 Lira girecekti. İş sürdüğü sürece bu para bizim can suyumuzdu.

Çukurova’nın Ekmek Haritası...

Düşünüyorum da ekonomik yönden, o taş evimizin odalarında üşüdüğümüz Niğde’nin Misli Köyü’ne göre şimdi çok daha iyi bir konumdaydık. Evet, yine başkasının toprağında terliyorduk ama en azından başımızı sokacak, akşamları sığınacak kiralık da olsa bir evimiz vardı. Bizi evladı gibi gören, koruyup kollayan Halil Amca gibi bir dünya iyisi ev sahibine denk gelmiştik.

Tarlada olmadığım, işin durduğu o kıymetli boş zamanlarımda ayaklarım beni hemen Osmaniye Halk Kitaplığı’na götürüyordu. Kitapların sayfalarını çevirdikçe, içine düştüğümüz bu coğrafyayı daha iyi tanıyordum. Öğrendiğime göre Osmaniye’nin yaklaşık 30 kilometre kuzeydoğusunda kalan Düziçi (ki 1951’in o amansız kışını oranın Yeşilova Köyü’nde geçirmiştik), 15 kilometre batısındaki Toprakkale ve 45 kilometre kuzeyindeki Kadirli, adeta birer mevsimlik işçi yatağıydı. Buralar, hasat zamanı geldiğinde çevre illerden gelen günübirlik işçilerle dolup taşardı.

Türkiye’nin gerçek anlamda yer fıstığı ambarı Osmaniye’ydi. Ama bu cömert topraklar sadece fıstık vermiyordu; ilçeleriyle birlikte domates, biber, turp, karpuz ve kavunun da memleketiydi burası. Özellikle içinde bulunduğumuz Ağustos ayının ikinci yarısı ile Eylül ayı, tarım işçisinin altın çağıydı. Tarlalarda mahsul dökülür, her yerde harıl harıl çalışacak insan aranırdı.

Kasabanın merkezinde, sabahın köründe kurulan günübirlik işçi pazar yerleri olurdu. Babam her sabah o pazara gidip kulak kabartır, ağaların adamlarını dinlerdi. İşte üç gün önce, o pazardaki uğultunun arasında Toprakkale’deki yer fıstığı tarlaları için işçi arandığını öğrenmiş, vakit kaybetmeden Elçi ile el sıkışmıştı.

Şimdi düzenimiz oturmuştu. Elçinin o arkası açık, rüzgarlı işçi kamyonu bizi her sabah tam 06:30’da mahallenin belirlenen o köşe başından alıyor, akşamın 19:00’unda yine aynı yere, toz toprak içinde bırakıyordu.

Yorucu muydu? Çok yorucuydu. Ama kamyondan indiğimizde, akşam ezanı okunurken Karaçay’ın serinliği yüzümüze vuruyor ve biz geceleri çadırlarda değil, kendi evimizde, kilimlerimizin üzerinde uyuyabiliyorduk. Dokuz yaşındaki yüreğim için dünyadaki en büyük lüks, akşam olunca o gıcırdayan tahta merdivenlerden çıkıp yuvamıza sağ salim dönebilmekti.

Yeni Okul, Eski Çarıklar...

26 Eylül 1954 Pazar günü okul ödevlerimi yaptıktan sonra zamanda geriye, bir hafta öncesine, 17 Eylül Cuma gününe gittim.



Hayatımın en heyecanlı, aynı zamanda en burkulan günlerinden biriydi Cuma günü. Karaçay’daki evimize en yakın okul olan Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu’nun kapısından içeri adımımızı atmıştık. Bu kez okul kaydımız yapılırken başımızda, o her şeye yetişmeye çalışan dağ gibi babamız da vardı. Bulgaristan'dan göçtüğümüzden beri resmi işlerde hep bir yanımız eksik kalırdı ama bu defa babam elimizden tutmuştu.

Babam, okulun başöğretmeninin karşısında ceketinin önünü ilikleyip boynunu bükerek durumumuzu anlattı. O vakur ama çaresiz ses tonu hâlä kulaklarımda... Neyse ki Başöğretmen halden anlayan bir adamdı; bize hiç zorluk çıkarmadan kaydımızı yaptı.

Mustafa ve benim için ikinci sınıf öğrencisi olarak yeni bir defter açılıyordu. 20 Eylül Pazartesi günü ise ders zili çalmış, 1954-55 Eğitim ve Öğretim Yılı resmen başlamıştı.

Gelgelelim, derslerin başladığı o ilk pazartesi günü okula gittiğimizde içimizi bir mahcubiyet kapladı. Sınıftaki çocukların üzerinde gıcır gıcır önlükler, ayaklarında parıl parıl kunduralar vardı. Bizim ise üzerimizde önlüğümüz yoktu; ayağımızda ise babamın elleriyle diktiği çarıklar vardı. Üstelik sığınacak tek bir arkadaşımız bile yoktu yanımızda. Hepsi, birinci sınıfı birlikte okuduğumuz o uzak Misli Köyü’nde kalmıştı.

Sınıfa girip oturduğumuzda, ayağımızdaki o kaba deriden çarıklar hemen sınıf arkadaşlarımızın ilgisini çekti. Kimi merakla bakıyordu, kimi ise fısıldaşarak alaylı bakışlar ve kırıcı sözlerle bizi süzüyordu. Dokuz yaşındaki bir çocuk için o alaycı gülüşler, kalbe batan küçük dikenler gibiydi. Biraz üzgün, biraz da ne yapacağını bilemez bir şaşkınlıkla başladık yeni ders yılına.

Başöğretmenin Odası ve Unutulmaz Minnet...

İlk dersimize giren sınıf öğretmenimizin gözünden kaçmamıştı bu durum. Ayağımızdaki çarıklar, önlüğümüzün olmayışı ve mahzun duruşumuz onun da dikkatini çekmiş olmalı ki, teneffüste gidip durumu Başöğretmen’e anlatmış. Çok geçmeden, okul hademesi gelip kardeşimle beni Başöğretmen’in odasına çağırdı. Korkarak, parmak uçlarımızda girdik o büyük odaya. Başöğretmen bizi şefkatle karşıladı, masasının önündeki sandalyeleri gösterdi. Ayağımızdaki çarıklara bakıp, sesini yumuşatarak:

“Çocuklar,” dedi, “artık çarık giyme dönemi geçti. Şehir yerinde okula böyle gelinmez.” Önüme baktım, çarığımın sırımını parmağımla kurcalarken kısık bir sesle doğrusunu söyledim: “Öğretmenim, bizim kundura alacak hiç paramız yok ki…”

Başöğretmen sustu. Gözlerindeki o derin şefkati gördüm. Belli ki hemen ardından Okul Aile Birliği’ni devreye sokmuştu. Çünkü sadece iki gün sonra, bize yepyeni siyah önlükler, defterler, kalemler ve en önemlisi de ayaklarımıza tam oturan gıcır gıcır ayakkabılar teslim edildi.

1950’li yıllarda Okul Aile Birlikleri, şimdiki gibi sadece toplantı yapılan yerler değil; bizim gibi fukara çocuklarının eksiklerini tamamlamayı, onları akranlarının karşısında mahcup etmemeyi kendine kutsal bir görev edinmiş kurumlardı.

O gün o odada yapılan iyiliği, bana uzatılan o eli ve hissettiğim o derin minnet borcunu ömrüm boyunca hiç unutmadım. Yıllar sonra kendim de bir öğretmen olup kürsüye çıktığımda, gözlerim hep sınıfın en arkasında, ayağı boynu bükük duran o fukara çocuklarını aradı. Geçmişte benim gibi olan her öğrencimi canımla, kanımla kolladım; çünkü ben o Cumhuriyet okulunun merhametiyle büyümüştüm.

Çarığın Hafızası ve Babamın İnadı...

Günümüzde bile sıkça duyulan bir söz vardır: “Fakirlerin çocuklarına bırakacakları en büyük miras yine fakirliktir.” Bu deyim, ne yazık ki dünyanın pek çok yerinde acı bir kural gibi işler. Ancak benim babam, bu kara döngünün dışına çıkılabileceğine inanan inatçı bir adamdı. En azından ekonomik yönden orta halli, kimseye muhtaç olmayan bir duruma geçmemiz için tek bir çare görüyordu: Eğitim. Eğitime olan inancı ve saygısı hiçbir zaman bitmedi.

Babamızın içindeki bu sönmez eğitim ateşi, kısa sürede Mustafa ile benim de ruhuma üflenmişti. Biz de bu inançla, o yoksulluğun içinde var gücümüzle derslerimize çalışıyorduk. Yıllar sonra arkama bakıp söyleyebilirim ki; başarmıştık da.

Bu başarmanın, hayata tutunmanın özünde, o günlerde bulabildiklerimizle yetinmeyi, elimizdekiyle mutlu olmayı öğrenmiş olmamızın çok büyük bir payı vardı. Okulda alay konusu olan o çarıklar da bunlardan biriydi.

Çarık, bizim için sadece bir ayakkabı değil, geçmişimizin bir parçasıydı. Bulgaristan’daki köyümüz Karagözler’de, ayaklarımızı taşın, toprağın, soğuğun dış etkilerinden korumak için hep büyükbaş hayvan derilerinden yapılmış çarıklar kullanırdık. Biz çocukken çarık dışında başka bir ayakkabı türü bilmezdik bile.

Öyle sıradan bir şey de değildi çarık; usta ellerde şekillenirdi. Pahalı ve kaliteli olan çarıklar, ustaları tarafından iyi terbiye edilmiş manda ve sığır derisinden dikdörtgen biçiminde kesilirdi. Sonra bu deri, topuğu da tamamen kapatacak biçimde ayağa sarılır ve kenarlarından açılan deliklerden geçirilen deri iplerle, yani sırımlarla bileğe bağlanarak oluşturulurdu.

Doğru derilerle yapılan bir çarık; yemeniye, sandala ya da kunduraya kıyasla hem çok daha ekonomik, hem katbekat dayanıklı, hem de sağlık yönünden ayakları hiç terletmemesi gibi nedenlerle her mevsimde giyilen muazzam bir ayakkabı türüydü.

Çok eski tarihlerden beri Türkler, İranlılar, Gürcüler ve diğer Kafkas ulusları tarafından ana ayakkabı olarak kullanılmıştı. Tanrı Dağları’ndan Ural İdil bölgesine, Anadolu’dan ta Şap Denizi (Baltık Denizi) ile çevrili o devasa coğrafyaya kadar, bu topraklarda yaşamış yüzlerce topluluğun ortak giyim eşyası, bir nevi ortak hafuzasıydı.

Kışın kar yağışının yoğun olduğu bölgelerde geniş yapısıyla karın üzerinde batmadan yürümeyi sağlar; yazın ise özellikle ekin-hasat döneminde ve o ağır harman işlerinde ayağı rahat ettiren, hafif ve kıvrak yapısıyla köylünün can dostu olurdu.

Ancak Türkiye’ye göç ettikten sonra babam eski kalitede büyükbaş hayvan derisi bulmakta çok zorlanmıştı. Bu yüzden, sırf çocuklar yollarda yalın ayak kalmasın diye eline geçen her türlü deri ve posttan çarık yapmaya, bizi idare etmeye çalışıyordu.

1950’li yıllar, çarığın Türkiye genelinde, özellikle de köylerde son kez yaygın olarak kullanıldığı dönemlerdi. Bizim okula başladığımız o günlerde, gelişen teknolojiyle birlikte çarık üretimi yavaş yavaş tarihin tozlu sayfalarına karışıyordu. Artık İstanbul’daki Beykoz Kundura Fabrikası’nın harıl harıl ürettiği o sert, siyah kunduralar, yüzyıllardır toprağa basan çarığın yerini almaya başlamıştı.

Ayağımdaki o yeni kunduralarla Cumhuriyet İlkokulu’nun bahçesinde koşarken, arkamda bıraktığım o sırımlı çarıkları ve bizi buralara taşıyan o eski dünyayı içimde bir yerlerde hep saklayacağımı biliyordum.

Akıncı Ailesinin Yeniden Doğuşu...

25 Ocak 1955 Pazartesi, Osmaniye…Bulgaristan’daki köyümüz Karagözler’den kalbimizde derin yaralarla, ama içimizde sönmeyen bir ümitle gönüllü olarak ayrılıp serbest göçmen statüsüyle Anavatan’a sığındığımız o meşakkatli yolculuğun üzerinden tam dört yıl geçmişti. Dile kolay, koca dört yıl… Geride bıraktığımız her bir gün, bitmek bilmeyen fırtınalarla, yoklukla ve ekmek kavgasıyla yoğrulmuş oldukça zorlu bir imtihandı bizim için.

Yine de tüm bu cefanın ortasında mutlu sayılırdık. Sayılırdık çünkü kardeşim Mustafa ve ben, bu topraklara ilk ayak bastığımızda yalınayak başıkabak da olsak, nihayet önümüze serilen o kutsal okuma olanağına kavuşmuştuk. Üstelik sadece okumakla kalmamış, öğretmenlerimizin gözdesi olan parmakla gösterilecek kadar başarılı öğrenciler olmuştuk.

İlkokul ikinci sınıfa büyük bir mahcubiyetle başladığımız Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu’nda nihayet birinci yarıyıl sona ermişti. Geçtiğimiz Cumartesi günü öğleden sonra, sınıf öğretmenimizin elinden o çok kıymetli karnelerimizi gururla teslim almıştık. Kardeşimle ben, tüm o imkansızlıklara, çarıklarımıza ve önlüksüz günlerimize inat sınıfın en iyi öğrencileri olmuştuk işte!

Olmuştuk, çünkü olmak zorundaydık. Bu hırçın hayata tutunabilmek, öksüz kalmış birer fidan gibi savrulduğumuz bu Anavatan topraklarında derin kökler salabilmek için başarıdan başka hiçbir tutunacak dalımız yoktu.

Hayatı boyunca sevgisini pek belli etmeyen, yüzü nadiren gülen ve kendisine göre oldukça katı, sarsılmaz kuralları olan babam, eve gelip karnelerimizi masanın üzerine serdiğimizde durup bize baktı. O sert çehresinin ardındaki buzların eridiğini hissettim. Belki de hayatımızda ilk kez, eğilip ikimizi de şefkatle öperek kutladı. Gözleri parıldıyordu. Ardından, sesindeki o titremeyi gizlemeye çalışarak:

“Hep böyle olun çocuklar,” dedi. “Böyle başarılı olun ki; ben dışarıda taş taşır, tırpan sallar, dağlarda odun kırarken sizin bu başarılarınızı düşünerek güçleneyim, yorgunluğumu unutayım.”

Babamın bu sözleri, sırtımıza giydiğimiz en sıcak paltodan daha çok ısıtmıştı içimizi.

Toprağın Altındaki Sessiz Dönüşüm...

Tam da o günlerde, Çukurova’nın o sert kışını bir anda ılık bir bahara çeviren nergis çiçekleri, toprağın altından başlarını uzatıp etrafa kokular saçmaya başlamıştı. Adana, Mersin, Osmaniye ve Kahramanmaraş gibi güney şehirlerinde nergis, sadece bir çiçek değil, kış ortasında fukaranın evine ekmek götüren asil bir geçim kaynağıydı.

Halk Kütüphanesi’nin o çok sevdiğim kokulu rafları arasında gezinirken, bir kitabın sayfalarında rastladığım şu paragraf zihnime adeta çivi gibi çakılmıştı:

“Nergis çiçeği, insanın yeniden doğma isteğini ve içindeki sessiz değişimi anlatır. Toprağın içindeki uzun bekleyişten sonra bir anda belirmesi, kişinin kendi hayatında da ağır ağır biriken dönüşümlere işaret eder. Bu yüzden birçok kültürde umut, tazelenme ve hayata yeniden tutunma duygusuyla anılır.”

Kitaptaki bu satırları okurken gözlerim dolmuştu. Bu tasvir, Bulgaristan’ın soğuğundan kaçıp Çukurova’nın sıcağında filizlenmeye çalışan bizim Akıncı Ailesi’ni, yani bizi betimliyordu. Biz de o nergis soğanları gibi toprağın altında karanlıkta beklemiş, şimdi ise Anavatan güneşinin altında asaletle başımızı göğe kaldırıyorduk.

Kardeşim Mustafa artık 9, ben ise 11 yaşına girmiştim. Yaşımız küçüktü ama kollarımız tarlalarda çapa sallayacak kadar güçlenmişti. Çapa sallayabildiğimize göre, Karaçay kıyılarında ve ulu Torosların eteklerinde kendi kendine açan o nergisleri toplayıp satabilirdik. Bu hem içimizdeki umudu tazeleyecek bir macera hem de aile bütçemize karınca kararınca katkı sağlayacak bir ekmek kapısı demekti.

Pazar günü sabahı, anamın hazırladığı o şifalı paça çorbasıyla kahvaltımızı yaptıktan sonra vakit kaybetmeden yola koyulduk. Mustafa ile el ele verip Karaçay Deresi’nin şırıl şırıl akan sularını geçtik; karşı kıyıya, heybetli Toros Dağları’nın eteklerine doğru tırmandık.

Kokunun Şiiri ve İki Ekmek Parası...

Sınıf öğretmenimiz bir gün Osmaniye’nin doğasını anlatırken, “Nergis, diğer bilinen adı ile Fulya, sıra dışı güzelliğin çiçeğidir çocuklar,” demişti. En az görüntüsü kadar büyüleyici olan o keskin, tatlı kokusu, yanından gelip geçen herkesi adeta kendinden geçirirdi. Öyle ki, nergisin o narin kokusunu içine çeken, eskilerin tabiriyle biraz mürekkep yalamış, okumuş yazmış insanlar, çiçeklerin dilini şu zarif dizelerle kağıda dökerlerdi:

“Nergis der ki ben nazlıyım Sarp kayalarda gizliyim Mavi donlu gök gözlüyüm Benden ala çiçek var mı?”

Gerçekten de öyleydi. Dağların o sarp, kuytu kayalıklarının arasında, yeşil incecik sapların ucunda sarı-beyaz gözleriyle bize bakan nergisleri bulduk. İkindi vaktine kadar, parmaklarımız soğuktan hafifçe sızlayana kadar durmaksızın topladık.

Kucağımız dolusu nergisle birlikte eve dönüp hızlıca bir şeyler atıştırdıktan sonra, kardeşimle birlikte o mis kokulu çiçekleri özenle ayırıp küçük, düzgün demetler haline getirdik. Ardından vakit kaybetmeden Osmaniye’nin merkezine doğru yürüyüşe geçtik. Yol boyunca karşımıza çıkan kasaba halkına, o narin demetlerin her birini 10 kuruştan satmaya başladık.

O yıllarda, fırından alınan kocaman, sıcacık 900 gramlık bir somun ekmeğin 40 kuruş olduğu zamanlardı. Her ne kadar bizim evde ekmeğimizi anam sacın üzerinde kendi elleriyle yapıyor olsa da, evin tuzu, şekeri, gaz yağı gibi diğer zarunlu giderleri için sıcak paraya ihtiyacımız büyüktü. Yolun sonuna geldiğimizde tam dört demet nergis satmış, avucumuzun içinde koca bir ekmek parası olan 40 kuruşu biriktirmiştik.

Kendi kazandığımız parayla aile bütçesine katkı sağlamak, dokuz ve on bir yaşındaki iki çocuğun göğsünü gururla kabartan tarifsiz, muazzam bir duyguydu.

Pazar günü aynı hevesle yeniden çıktık yola. Bu kez şansımız daha da yaver gitti; tam 8 demet nergis satmayı başardık. Karşılığında tam iki ekmek parası, yani koca bir 80 kuruş kazanarak evimizin yolunu tuttuk.

Eve girdiğimizde, anam mutfakta her zamanki gibi önlüğünü bağlamış, tahta teknenin başında ekmeklik hamur yoğuruyordu. Alnından süzülen ter damlalarını görerek yanına yaklaştım. Avucumu açtım ve o gün dağlardan söküp kazandığımız parayı, o parıl parıl parlayan 80 kuruşu anamın unlu ellerinin arasına bıraktım. Bir nevi, evimizin o cefakar kraliçesini kendi emeğimizle ödüllendirmiştik.

Anamın yüzünde açan o nergislerden daha güzel tebessümü gördüğümüzde, Mustafa’yla birbirimize bakıp kendimizle bir kez daha gurur duyduk. Biz artık bu topraklarda sığıntı değil, alın teriyle filizlenen gerçek birer Akıncı’ydık.

Portakal Kokulu Rüzgâr...

1 Şubat 1955. Salı...Takvim yaprağındaki bu tarihi hiç unutmayacaktım. Çünkü o gün Osmaniye, üzerine giydiği o bembeyaz ve sapsarı kır elbisesiyle beni öyle bir karşılamıştı ki, heyecandan kalbimin sol tarafımda hırsızlama bir tıkırtı başlamıştı.

Sırtımızı Amanos Dağları’nın o devasa, heybetli gölgesine dayamıştık. Anamın hep anlattığı, türkülerini dinleyerek büyüdüğümüz Dadaloğlu’nun, o yiğit Cerenlerin yurduydu burası. Henüz on bir yaşındaydım, boyum topraktan yeni yeni yükseliyordu ama gözlerimi alabildiğine uzanan ovalara çevirdiğimde kendimi dünyanın en zengin insanı gibi hissediyordum.

Kışın tam ortasındaydık ama Osmaniye’de kış, baharla gizlice söz kesmiş gibiydi. Dağların eteklerinden aşağıya doğru esen rüzgâr, yüzüme çarptığı an gözlerimi kapattım. Derin bir nefes çektim içime.

"Abi, kokuyu alıyor musun?" diye fısıldadı kardeşim.

Almaz mıydım? Portakal çiçeklerinin o insanı sarhoş eden, baygın kokusu havaya karışmıştı. Portakal kokusuna, topraktan başını yeni uzatmış nergislerin ve kırları bir gelinlik gibi süsleyen papatyaların kokusu da eşlik ediyordu.

"Hadi," dedim kardeşimin elini tutarak. "Nergisler bizi bekler. Fakir fukaranın ekmeği onlar, bizim de umudumuz."

Bizim buralarda nergis, sadece saksıda duran süslü bir çiçek demek değildi. Adana’da, Mersin’de, Kahramanmaraş’ta ve bizim Osmaniye’de yoksul ailelerin, bizim gibi çocukların geçim kapısıydı. Kardeşimle birlikte topladığımız her nergis demeti, evimizin ekonomisine küçücük de olsa bir can suyu demekti. Ama benim için nergislerin anlamı paradan çok daha büyüktü. Onların o narin gövdeleriyle soğuğa kafa tuttuğunu gördükçe, hayata daha sıkı tutunmam gerektiğini anlıyordum. Onlar benim gizli umudum, her sabah yeniden başlama gücümdü.

Papatyaların Özgürlüğü ve Karaçay Deresi...

Nergisler bana umudu fısıldarken, kırları kaplayan o arsız papatyalar bambaşka bir şey öğretiyordu: Özgürlüğü ve kendine güvenmeyi.

Papatyalar çok tuhaf çiçeklerdi. İnsanın karşısına her an, her yerde çıkabilirlerdi ama asla esareti sevmezlerdi. Canlarının istemediği, sıkış tıkış yerlerde büyümezlerdi. Özgürce başlarını göğe kaldırabilecekleri, alabildiğine çoğalabilecekleri geniş alanları seçerlerdi kendilerine. Onların bu dik duruşunu, gururunu çok seviyordum. En çok da Karaçay Deresi’nin kenarında, şırıl şırıl akan suyun melodisine kapılmış, rüzgârda sallanırken bolca bulunurlardı.

Sanki bana, "Kimseden korkma Mehmet, bak biz ne kadar özgürüz, sen de özgürsün" der gibiydiler.

Okulda birinci dönem yeni bitmişti. Karnelerimizi aldığımızda kardeşimle benim notlarım sınıfın en iyisiydi. Birinci olmuştuk olmasına ama bu durum sınıftaki diğer çocukların gözünü korkutmuştu. Herkes bize uzaktan, biraz çekinerek bakıyordu. Benimse tek bir isteğim vardı: Arkadaş edinmek. Akşamları mahallede, okul bahçesinde onlarla ortak oyunlar oynamak, kahkahalarına ortak olmak istiyordum.

Bunun için bir plana ihtiyacımız vardı. Sadece ders çalışarak arkadaş kazanılmıyordu; sokakta rüştünü ispat etmen, onlara sunacak bir eğlencen olması gerekirdi.

Papatya Tabancaları...

Çözümü yine doğada, Karaçay Deresi'nin kenarında bulduk. Birinci yarıyıl tatilinde hem sokak sokak gezip nergis satıyor, evimize üç beş kuruş katkı sağlıyorduk hem de aklımızdaki o muhteşem icat üzerinde çalışıyorduk...Papatya Tabancaları!

Fikir aslında çok basitti. Sokakta gördüğümüz bisikletlerin lastik pompalarından esinlenmiştik. Önce derenin kenarındaki sazlıklara gittik. İçi boş, düzgün sazlardan kaval biçiminde, yaklaşık 20-30 santimetre uzunluğunda parçalar kestik. Sazın iki ucuna yerleştirmek için de kırlardan dairesel biçimli, tombul papatyaları 2-3 santimetrelik saplarıyla birlikte özenle topladık. Bu papatyalar bizim mermilerimiz olacaktı.

Sazın her iki ucuna birer papatya sıkıştırıyorduk. Sonra, sazın içine rahatça girebilecek incelikte, düzgün bir tahta sopa bulmuştuk. Sistemin sırrı şuydu:

Arka uçtaki papatyayı sopayla içeri doğru hızla ittiğimde, sazın içindeki hava sıkışıyordu. Tıpkı gerçek silahlardaki barut gazının genleşmesi gibi, o sıkışan hava muazzam bir basınca dönüşüyordu. Ve nihayet... Pat!

Ön uçtaki papatya, namludan çıkan bir mermi gibi havayı yararak fırlıyordu!

Bunlar dünyanın en zararsız, en güzel mermileriydi. Ne kimsenin canını yakıyordu ne de ortalığı kirletiyordu. Düştüğü yerde sadece beyaz bir yaprak ve mis gibi bir kır kokusu bırakıyordu.

Oyun bizim için yeterliydi ama asıl mucize, mahalledeki çocukların tepkisi oldu. Papatya tabancalarını gören çocukların gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Çekinerek yanımıza yaklaşanlar, "Mehmet, bir kere de ben atabilir miyim?" diye sıraya girmeye başladılar. Birkaç gün içinde, o nergis satan sessiz çocukların etrafı koca bir arkadaş grubuyla sarılmıştı. Yarıyıl tatili boyunca hem nergislerimizi satıp ailemizi mutlu etmiş hem de icat ettiğimiz bu oyuncak sayesinde etrafımızı onlarca arkadaşla doldurmuştuk.

Şimdi içimde kocaman bir huzur, cebimde papatya mermileri, arkamda ise bana gülümseyerek bakan yeni arkadaşlarımla okulun ikinci yarıyılına başlayacaktım.

Moralim en yüksek seviyedeydi. Yürüdüğüm yollar daha parlak, Amanosların havası daha temiz görünüyordu gözüme. Her şey yolundaydı yani… Gelecek güzel günlerin kokusunu, tıpkı o portakal çiçekleri gibi şimdiden alabiliyordum.

Baharın Ortasında Kış...

14 Nisan 1955. Perşembe sabahı Güneş, Amanosların üzerinden her zamanki gibi parlak doğmuştu ama evimizin içine çöken karanlığı ısıtmaya gücü yetmiyordu. Sabahın ilk ışıkları odanın tahta zeminine vururken, içeriden gelen o ciğer tırmalayan, boğuk öksürük sesiyle uyandım.

Anam yine öksürüyordu. Ve peşinden gelen o korkunç sessizlik...

Yataktan fırlayıp yanına koştuğumda, anamın beyaz mendilindeki o kırmızı lekeyi gördüm. Bu sabah da kan tükürmüştü. Yanakları çökmüş, o güzel gözlerinin feri sönmüştü. Doğrulmaya çalıştı ama gövdesi sanki ona ait değilmiş gibi yatağa geri yığıldı.

"Ben hazırlarım kahvaltıyı baba," dedim yutkunarak.

Babamla sessizce mutfağa geçtik. Aramızda tek bir kelime bile konuşulmadı ama ikimizin de yüreğinde aynı fırtınanın koptuğunu biliyordum. Çayı demledik, ekmeği dilimledik. Anamı iki yanından tutup zorlukla kaldırdık, yastıklara yasladık. Önüne koyduğumuz lokmaları çiğneyecek dermanı bile kalmamıştı; bir iki lokmayı zorla yuttu.

Şubat ayının o ilk haftasında, ben okulun ikinci dönemine o büyük moralle başlarken başlamıştı bu kuru öksürükler. Önce geçer dedik, Osmaniye'nin havası iyi gelir dedik ama olmadı. Haftalar geçtikçe sabahları hafif olan ateşi, öğleden sonra bir kor gibi parlıyor, akşama doğru anacığımı yakıp kavuruyordu. İştahı tamamen kesilmişti. O bizim için portakal çiçeği kokan rüzgârları arkasına alıp koşan anam, gözlerimizin önünde eriyip gitmiş, bir deri bir kemik kalmıştı.

Geçmişin Soğuk Gölgesi...

Kahvaltıdan sonra kardeşim Mustafa'yla önlüklerimizi giyip okul hazırlığı yaparken, babam kapının eşiğinde durdu. Omuzları her zamankinden daha çökük görünüyordu.

"Mehmet, Mustafa..." dedi, sesi pürüzlüydü. "Ben ananızı hastaneye götüreceğim yine. Okul dönüşü evde olmazsak sakın korkmayın, merak etmeyin."

Başımı salladım ama içimdeki o çocuksu neşe bir anda buhar olup uçtu. Okul yoluna düştüğümüzde ayaklarım geri geri gidiyordu. Yüreğimi amansız bir korku kaplamıştı: Yine mi anasız kalacağız?

Bu soru beni aldı, zamanın içinde geriye, çok geriye fırlattı.

1951 yılının o karlı, insanın kemiklerini sızlatan Nisan gününe gittim birden. Henüz yedi yaşındaydım. Bulgaristan’dan Türkiye’ye, anavatana göçümüz başlamıştı. Üstü açık bir kamyon kasasında, Karagözler’den Şumnu’ya doğru rüzgâra karşı yol alıyorduk. Kar durmaksızın yağıyordu. İşte tam o kamyon kasasında, soğuktan morarmış dudaklarının arasından ilk kez kan gelmişti anamın.

Edirne’ye vardığımızda, Göçmen Misafirhanesi’ndeki doktorlar yüzümüze acı acı bakıp o uğursuz teşhisi koymuşlardı: İnce hastalık. Yani verem...

Bizimle birlikte Maraş Elbistan’a gelmesine izin vermediler anamın. "Burada kalıp tedavi olacak," dediler. Babam da onu o yabancı şehirde yalnız bırakamadı, yanında kaldı. Kardeşim, ben ve Halil dedemler... İki ay boyunca anasız babasız, Elbistan’ın o karlı, uzak Alevi-Kürt köylerinden birinde kalmıştık. Köylüler bize mesafeli bakmıştı, çiftçilik yapacak toprak yoktu, Halil dedem ''burada aç kalırız çocuklar'' demişti. İki yaşındaki kardeşimiz Şaban, geceleri anamın kokusu olmadan uyumakta zorlanıyor, yakama yapışarak ''anam ne zaman gelecek'' diye feryad ediyordu.

İki ayın sonunda, anam iyileşip babamla çıkıp geldiğinde dünyalar bizim olmuştu. Şimdi, dört yıl sonra, Osmaniye'nin bu sıcak baharında o karlı günün kâbusu geri dönmüştü.

Sınıftaki Boşluk...

"Mehmet! Geldik, dursana!"

Mustafa’nın kolumu sarsmasıyla irkildim. Okulun kapısına kadar nasıl yürüdüğümü bile hatırlamıyordum. Sınıfa girdim, sırama oturdum ama ruhum o sınıfta değildi. Öğretmenin anlattığı harfler, sayılar havada uçuşuyor, tahtanın üzerinde hep anamın o solgun yüzü beliriyordu.

"Mehmet, oğlum, iyi misin?"

Sınıf öğretmenimin sesiyle kendime geldim. Gözlerimi kaçırmaya çalıştım ama öğretmenim durumun farkındaydı. Ders bitiminde beni yanına çağırdı. Daha fazla dayanamadım; boğazımda düğümlenen hıçkırığı yutup anamın durumunu, o eski ince hastalığın geri gelişini kısacık da olsa anlattım. Öğretmenim gözlerimin içine şefkatle baktı, elini omzuma koydu.

"Hiç korkma Mehmet," dedi narin bir sesle. "Çok güçlü bir çocuksun sen. Zor zamanlarınızda ne ihtiyacınız olursa bana söyleyin, her zaman yanınızdayım." Onun bu sözleri, gün boyu üstüme çöken o ağır taşın biraz olsun hafiflemesini sağladı.

Yeni Bir Görev...

Okul çıkışı eve doğru adeta koştuk. Kapıyı açtığımızda anamı yatakta yatarken bulduk. Gitmemişlerdi, ya da dönmüşlerdi. Babam bizi yanına çağırdı, doktorların ne dediğini anlattı.

Osmaniye’deki doktorlar, "Bu hastalık güçlü bir tedavi ister," demişler. Anamın tam anlamıyla iyileşmesi için onu daha büyük bir hastaneye, Mersin Devlet Hastanesi’ne götürmelerini öğütlemişler. Ama ondan önce, doktorların ilk ve en önemli ricası anamın çok kuvvetli beslenmesi ve hiç yorulmamasıymış.

Babam hemen harekete geçmişti. Anamın canının çekebileceği, ona güç verecek ne varsa tedarik etmiş, odanın köşesine yığmıştı. Sıra bize gelmişti. Kardeşim Mustafa’yla birbirimizin gözlerine baktık. Artık sadece papatya tabancalarıyla oynayan, nergis satan çocuklar olamazdık. Anam bizim için erirken, bizim de onun için büyümemiz gerekiyordu.

"Bundan sonra ev işleri bizde baba," dedim dik bir sesle.

O günden sonra iş bölümü yaptık. Evin süpürülmesinden, bulaşıkların yıkanmasına, anamın baş ucuna su taşımaya kadar her işi Mustafa’yla üzerimize aldık. Yeter ki anam yorulmasın, yeter ki o kuru öksürükler dinsin ve bize yine o portakal çiçeği kokan gülüşüyle baksın diye...

Nisan güneşi dışarıda parlamaya devam ediyordu ama bizim asıl baharımız, anamın yeniden ayağa kalktığı gün başlayacaktı.

Yarım Kalan Bahar...

Takvimler 6 Mayıs 1955 Cuma gününü gösterdiğinde, Osmaniye’ye Bahar tüm neşesiyle, sıcaklığıyla gelmişti ama bizim evimizin pencerelerinden içeri sadece amansız bir sessizlik sızıyordu. Ayın başından beri anacığımın durumu günden güne, mum gibi eriyerek ağırlaşmıştı.

O güçlü beslensin, yorulmasın diye Mustafa’yla evdeki tüm işleri sırtlamıştık, canımızı dişimize takmıştık ama bizim çocuk ellerimizin gücü bu amansız hastalığı durdurmaya yetmiyordu.

Dün, yani Perşembe günü, babam çaresizlik içinde anamı tekrar Osmaniye Devlet Hastanesi’ne götürdü. Doktorların yüzündeki o ciddi, endişeli ifadeyi kapı aralığından izlerken kalbimin nasıl sıkıştığını dün gibi hatırlıyorum. Saatler süren muayenelerin ardından acı gerçek yüzümüze vuruldu: Anamın hastalığının teşhisi de tedavisi de Osmaniye’deki sağlık kuruluşlarının imkânlarını aşıyordu.

Hastane yönetimi, ellerindeki sevk kâğıtları ve resmi sağlık raporlarıyla birlikte anamı Mersin Devlet Hastanesi’ne sevk etti. Artık başka hiçbir seçenek, beklenecek tek bir gün bile kalmamıştı. Babam dün öğleden sonra, anamı yanına alıp o bilmediğimiz, uzak şehirdeki büyük hastaneye doğru yola çıktı.

Bugün okuldan döndüğümüzde, evin kapısını babam açtı. Ev sessizdi, anamın o hafif, yorgun nefes alışı bile yoktu odalarda. Babam yorgun gözlerle bize baktı, "Ananızı hastaneye yatırdım çocuklar," dedi. Mersin'de, beyaz önlüklü doktorların arasında bırakmıştı anacığımı.

Kafamı kurcalayan en büyük dertlerden biri de okuldu. Sınıf kapılarının kapanmasına, yaz tatilinin gelmesine daha bir aydan fazla zaman vardı. Babam bir yandan ekmek paramız için iş peşinde koşmak, çalışmak zorundaydı; bir yandan da fırsat buldukça yollara düşüp Mersin’e, anamın yanına ziyarete gidecekti.

Bu küçük yaşımızda, bu koskoca evde kardeşimle ben başımızın çaresine bakmak zorundaydık. Ve baktık da…

İnsan Olmanın Alfabesi...

Boyumuzdan büyük bu yalnızlığın içinde boğulacağımızı sanırken, kapımız çalındı. Gelenler ev sahibimiz Halil Amca ve eşi Ayşe Teyze’ydi.

Onlar, Osmaniye'nin o yakıcı günlerinde bizim üzerimize serilen serin birer gölge gibi oldular. Anamızın yokluğunu bize hissettirmemek için çırpındılar. Akşamları mutfaktan yükselen o tanıdık yemek kokuları yeniden evimize dolmaya başladı; Ayşe Teyze ne pişirse önce bizim önümüze koydu, aç mıyız tok muyuz diye her saat başı kapımızı yokladı. Halil Amca, babamın evde olmadığı zamanlarda bizi adeta kanatlarının altına aldı, koruyup kolladı.

Sınıftaki sıralarda gelecekte karşıma çıkacak fırsatlara hazırlıklı olmak için her şeyi öğreniyordum ama asıl büyük dersi hayatın tam ortasında, bu küçük mahallede alıyordum. Dayanışmanın ne demek olduğunu, bir insanın başka bir insanın yarasına nasıl merhem olabileceğini yaşayarak öğreniyorduk Mustafa’yla.

Henüz on bir yaşındaydım. Hayat bize erken büyümeyi dayatmıştı ama etrafımızdaki bu güzel insanlar sayesinde kalbimizdeki o ümit parıltısı hiç sönmüyordu. Anam Mersin'de iyileşmeye çalışırken, biz burada insan olmanın en zor, en güzel alfabesini söküyorduk. Ve önümüzde öğrenecek daha çok şeyimiz vardı…

Valizdeki Göç...

Karnemi alalı henüz üç gün olmuştu. 17 Haziran Cuma günü okullar tatile girdiğinde, içimde o her zamanki neşeli kıpırtı yerine, göğsüme oturan ağır bir taş vardı. Üçüncü sınıfa geçmiştim geçmesine ama ne bir sevinç çığlığı atabilmiştim ne de arkadaşlarımla sokakta tasasızca koşabilmiştim.

Anam, Mersin Devlet Hastanesi’ne sevk edildiğinden beri kardeşim Mustafa ile kendi başımızın çaresine bakıyorduk. Osmaniye’deki sağlık ocaklarında yeterli donanım yok demişti büyükler. Anamın gidişiyle evimizin de neşesi gitmişti. Mustafa ile okul ödevlerimizi hiç aksatmadık; anam duysa üzülür, hastalığı tetiklenir diye ödümüz koptu.

Sınıf öğretmenimiz başta olmak üzere okuldaki tüm öğretmenlerimiz durumumuzu biliyordu. Bize hep bir başka gözle, şefkatle baktılar. Ufak tefek haylazlıklarımızı, dalgınlıklarımızı görmezden geldiler, kolaylık sağladılar. Onların bu kanat gerişi olmasaydı, 1954-55 ders yılının bu ikinci dönemini nasıl başarıyla tamamlar, üçüncü sınıfa nasıl geçerdim, hiç bilmiyorum.

Fakat asıl fırtına Cumartesi akşamı koptu. Babam işten yorgun argın dönmüş, Mustafa ile beni karşısına oturtmuştu. Yüzündeki çizgiler hiç bu kadar derin görünmemişti. "Mehmet," dedi sesini dik tutmaya çalışarak. "Ananın tedavisi Mersin’de epey uzun sürecekmiş. Bizim de oraya göçmemiz gerek. Artık kendi başımıza burada kalamayız."

Mersin… Benim için koskoca bir bilinmezlikti. Alıştığımız o canım Karaçay Mahallesi’ni, serin sularında serinden serine serinlediğimiz Karaçay Deresi’ni, okulumuzu, can dostlarımızı bırakıp gitmek demekti bu. İçim burkuldu, gözlerim doldu ama babama karşı gelemezdim. Başka seçeneğimiz yoktu. Çaresizce kabullendik.

En çok da Halil Amca ile Ayşe Teyze’den ayrılmak koyuyordu bana. Evimiz kiralıktı ama onlar bize hiçbir zaman kiracı gibi bakmadılar. Mustafa ile beni kendi evlatları bellemiş, anamın yokluğunda bizi adeta koruma kalkanının içine almışlardı. Şimdi onlara "Allahaısmarladık" demek, canımdan bir parça bırakmak gibiydi.

Mamure'nin Devleri...

Bugün günlerden 20 Haziran 1955, Pazartesi. Osmaniye’ye veda vakti.

İstemeye istemeye komşularımızla, Halil Amca ve Ayşe Teyze ile helalleştik. Gözyaşları içinde, yine onların yardımıyla kapıya yanaşan bir arabaya alelacele yükledik birkaç parça eşyamızı. İstikametimiz Mamure Tren İstasyonu’ydu.

İstasyona vardığımızda, içimdeki o hüzün bulutu yerini birden çocuksu bir hayranlığa bıraktı. Aman Allah’ım, Mamure Tren İstasyonu ne muazzam, ne heybetli bir yapıydı öyle! Taş duvarları o kadar sağlam, o kadar dik duruyordu ki, zaman bile ona diş geçiremezmiş gibi görünüyordu. Gözlerimi binadan alamıyordum. Benim bu meraklı hallerimi, her şeyi öğrenme isteğimi bilenler bazen "Çok kurcalama Mehmet, başını belaya sokacaksın" deseler de, içimdeki o soru sorma arzusunu hiç bastıramıyordum.

Hemen istasyon görevlilerinden birinin yanına sokuldum. "Amca," dedim binayı işaret ederek, "Bu istasyonu kim yaptı, ne kadar büyük böyle?" Görevli adam halime gülümseyip başımı okşadı. "Bak küçük bey," dedi, "Burası Osmanlı döneminde, tam 1898 yılında yapıldı. İstanbul-Bağdat tren yolu hattı kurulurken Alman mühendisler inşa etti. Ondandır bu heybeti."

Almanlar… 1898 yılı… Kafamda rakamlar ve hikayeler uçuşmaya başladı. Demek ki bu taşlar benden, babamdan, hatta belki dedemden bile yaşlıydı.

Kara Tren Raylarında...

İstasyonda hayranlık ve merak içinde geçen yaklaşık bir saatlik bekleyişin ardından, uzaktan o tanıdık, tok ses duyuldu: Çuf çuf... Çuf çuf...

Kara tren, devasa kara bir ejderha gibi rayların üzerinde süzülerek istasyona yanaştı. Bacasından çıkan yoğun gri duman gökyüzüne karışıyordu. Babam ve görevliler hızla eşyalarımızı vagonlardan birine yüklediler. Mustafa’nın elinden tutup vagona bindim. Tahta koltuklardan birine iliştik.

Yüreğimde hala bir parça kırgınlık, geleceğe dair büyük bir endişe vardı. Mersin’de bizi ne bekliyordu? Yeni bir çevre, yabancı yüzler, bilmediğim bir okul ve hastane odasında ne zaman iyileşeceği meçhul olan canım anam…

Babam, Mustafa ile benim yüzümüzdeki o asık, korku dolu ifadeyi fark etmiş olacak ki yanımıza oturdu. "Üzülmeyin çocuklarım," dedi güven veren bir sesle. "Mersin’de yabancılık çekmeyeceğiz. Size bir müjdem var." Merakla babamın yüzüne baktım. "Misli’den sonra Bursa Karacabey taraflarına giden anneanneniz ve dayılarınız var ya… İşte onlar da Mersin’e gelmişler. Bizi bekliyorlar."

Bu haber göğsümdeki o ağır taşı biraz olsun hafifletti, içime ılık bir ferahlık yaydı. Cemile teyzem de Karagöz soyadını alan ve Karacabey’e yerleşen o büyük aileye gelin gitmişti; demek hepsi orada, Mersin’de toplanmıştı. Yalnız olmayacaktık.

Tren acı bir düdük çaldı, demir tekerlekler gıcırdayarak dönmeye başladı. İstasyon binası, arkamızda kalan Osmaniye yavaş yavaş gözden kayboluyordu. Pencereden dışarıyı seyretmeye başladım.

Önümüzde uzun bir yol vardı. Babamın dediğine göre; Osmaniye’den çıkacak, Ceyhan’ı, Yüreğir’i geçecek, Adana’ya varacaktık. Oradan Yenice ve Tarsus rotasını izleyerek, yaklaşık 5-6 saat sürecek tıkırtılı bir yolculuğun sonunda Mersin Garı’na ulaşacaktık.

Rayların ritmik sesi kulaklarımda bir melodiye dönüştü: Mersin-li-o-la-ca-ğız, Mer-sin-li-o-la-ca-ğız… Kaderimiz, o kara trenin rayları üzerinde yeni bir şehre doğru akıp gidiyordu. Mersinli olacaktık böylece...

Balıkçı köyünün küllerinden doğuşu...

Mersin Garı’na adım attığımızda, kara trenin bacasından çıkan son dumanlar Akdeniz’in iyot kokulu rüzgârına karıştı. Burası, arkamızda bıraktığımız Osmaniye’den çok farklıydı; sanki kabuğunu kırmaya çalışan dev bir canlı gibi kıpır kıpır, telaşlı ve yenilikle doluydu.

Babam, elimizden tutup bizi kalabalığın arasından geçireceğiz diye uğraşırken, ben yine etrafımdaki her binayı, her insanı süzüyor, buranın hikayesini anlamaya çalışıyordum. Sorup öğrendiğim her şey, kafamda bu yeni şehrin haritasını çıkarıyordu.

Meğer bizim bugün geldiğimiz bu modern şehir, 1800’lerin başında kendi halinde, sessiz sedasız bir balıkçı köyüymüş. O zamanlar Mersin Tarsus’a, Tarsus da Adana’ya bağlıymış. Bizler, Bulgaristan Muhacirleri olarak, bu mütevazı köyün adım adım modern bir kente dönüşme sancılarını ve zaferlerini yaşadığı o en canlı döneme, 1950’lerin tam ortasına denk gelmiştik.

Her şey, 1830’lardan sonra Çukurova’nın o bereketli topraklarında pamuk ekiminin başlamasıyla değişmiş. Topraktan fışkıran beyaz altın, buraların kaderini baştan yazmış. Önce ilk çırçır fabrikaları kurulmuş, ardından da Tarsus ve Mersin’in dört bir yanını saran tekstil fabrikalarının bacaları tütmeye başlamış. 

Babamın anlattığına göre bu, sadece binaların değişmesi demek değilmiş; insanların da değişmesi demekmiş. Tarımdaki o eski ırgatlık, yerini fabrikalardaki sanayi işçiliğine bırakmış. Şadi Eliyeşil’in o devasa çırçır ve dokuma fabrikalarında şimdi yüzlerce işçi ter döküyordu. Ve bu işçilerin bir bölümü de bizim gibi göçüp gelen, o "Göçmen Barakaları"nda hayata tutunmaya çalışan insanlardı.

Berdan'ın Öfkesi ve Demir Yolu...

Peki, neden Tarsus değil de Mersin? İşte bu sorunun cevabı, benim gibi meraklı bir çocuk için tam bir macera romanı gibiydi.

Aslında her şey ulaşım ihtiyacından doğmuş. Pamuk tarlalarından toplanan ham maddenin fabrikalara taşınması, üretilen kumaşların dünya pazarlarına dağıtılması gerekiyormuş. Ama eski liman kenti olan Tarsus, bu yükü kaldıramaz olmuş. Çünkü Tarsus, o meşhur liman özelliğini çoktan kaybetmişti.

Bunun arkasında koskoca bir tarih ve nehir yatağının hikayesi yatıyordu: Ta Milattan Sonra 5. yüzyılda, Roma İmparatoru Justinianus, kış aylarında şehri basan selleri önlemek için Berdan Nehri’nin yatağını değiştirmiş. İyi yapmış, bugünkü o güzel Tarsus Şelalesi meydana gelmiş gelmesine ama nehrin eski yatağı kuruyunca, limanın beslendiği Regma Gölü (lagün) susuz kalmış. Zamanla o koskoca göl, Karabucak bataklıklarına dönüşmüş ve Tarsus’un limanı tarihe karışmış.

Yeni, derin ve güçlü bir limana ihtiyaç doğunca gözler Mersin’e çevrilmiş. İşte bu yüzden, 1886 yılında o meşhur Bağdat Demiryolu’nun Adana-Tarsus-Mersin bağlantısı kurulmuş. Demir ağlar Mersin Limanı ile birleşince, bu eski balıkçı köyü birdenbire ticaretin kalbi oluvermiş. 1864’te kaza olan Mersin, 1869’da Belediye Meclisi’ne kavuşmuş, 1888’de Sancak olmuş, Cumhuriyet’le birlikte 1924’te il yapılmıştı. 1933’te ise o büyük Mersin’i oluşturmak için İçel ili kurulmuş ve merkez burası olmuştu.

Uray Caddesi ve Yeni Mersin...

Mersin sokaklarında ilerlerken, binaların düzeni ve caddelerin genişliği dikkatimi çekti. Sanki birisi cetvelle çizmiş gibiydi. Sonradan öğrendim ki, 1930’lu yıllardan itibaren Ankara dahil birçok şehrin planını yapan Hermann Jansen isimli o ünlü şehir plancısı, Mersin’in de çehresini çizmiş.

Şimdi Atatürk Caddesi’nin devamı olan Uray Caddesi, ticaretin tam merkeziydi. Sağlı sollu yükselen Azak Han ve Taş Han gibi heybetli yapılar, uzak yollardan gelen tüccarları ağırlıyordu. Şehir o kadar hızla büyümüştü ki, nüfus arttıkça camiler, kiliseler, sinagoglar ve devasa konaklar yan yana, omuz omuza yükselmişti. Bu şehirde herkes kendine bir yer bulabiliyordu.

Biz de 1950’den sonra bu kozmopolit, bu renkli nüfusun içinde yerimizi almıştık. Bizim yeni hayatımızın, yeni hikayemizin başlayacağı yer ise Nusratiye Mahallesi’ydi. O mahallenin çekirdeğini, kalbini ise bizim gibi toprağından kopup gelenlerin sığındığı Göçmen Barakaları oluşturuyordu.

Arabadan eşyalarımızı indirirken Mersin’in sıcak güneşi yüzüme vurdu. Burası yabancıydı, burası yeniydi ama bir o kadar da umut doluydu. Anam hastanede iyileşecekti, biz bu barakalarda yeni kökler salacaktık. 11 yaşındaki Mehmet olarak, bu tarihi şehrin bir parçası olmaya hazırdım artık.


Mersin Garı ve Dekovil Hattı...

Bugün 20 Haziran 1955 Pazartesi... Osmaniye Mamure Tren Garı’nda başlayan, tıkırtılı rayların üzerinde Ceyhan, Yüreğir, Adana, Yenice ve Tarsus rotasını izleyen uzun yolculuğumuz, saat tam 14:00 sularında nihayet son buldu. Kara tren acı bir çığlıkla Mersin Garı’na yanaşıp durduğunda kalbim küt küt atıyordu.

Babamla birlikte vagondan eşyalarımızı indirdikten sonra, gözlerimi etraftan alamadım. Mamure’nin o devasa, heybetli taş yapısından sonra burası gözüme oldukça küçük bir tren garı gibi görünmüştü. 

Hemen güney tarafında vakur bir kilise yükseliyor, onun da arkasında göz alabildiğine uzanan Akdeniz’in maviliği parıldıyordu. Kuzeye, Toros dağlarına doğru baktığımda ise uçsuz bucaksız, yeşilin en güzel tonuyla donanmış portakal bahçeleri uzanıyordu. Havada mis gibi bir narenciye ve deniz kokusu vardı.

Babam elini uzatıp kuzeybatıyı işaret etti. "Bak Mehmet," dedi, sesi hafifçe titreyerek. "Ananın yattığı Mersin Devlet Hastanesi işte tam orası." Sonra parmağını biraz daha doğuya, hastanenin yaklaşık 500 metre uzağına çevirdi. "Şunlar da Göçmen Barakaları. Bizim yeni evimiz, yuvamız artık orası olacak."

Gözlerim bir an barakalara takılsa da, içimdeki o durdurulamaz merak beni yeniden gar ve çevresini incelemeye itti. Dikkatimi tamamen bu yeni istasyona yoğunlaştırdım. Garın 500 metre kadar güneyi doğrudan deniz sahiliydi. 

Tren rayları ile deniz arasında kalan bu dar sahil şeridi, adeta bu şehrin atan kalbi, ticaretin merkeziydi. Aynı zamanda kiliselerin, sinagogların ve Ulu Cami’nin yan yana durduğu, hem manevi hem de ticari bir bölgeydi burası. 

Batıya doğru baktığımda sahildeki Gümrük Binası’nı ve açıkta bekleyen gemilerden kıyıya mal boşaltan, suyun üzerinde nazlı nazlı sallanan mavnaları görebiliyordum.

Daha da ilginci, gar binasının güneyinden başlayıp Gümrük Meydanı’nın yanı sıra Mesudiye Mahallesi ile Soğuksu Caddesi’ne doğru uzanan küçük demiryolu hatları vardı. 

Büyüklerden öğrendiğime göre bunlara dekovil hattı deniyordu. Adana ve Tarsus’tan trenlerle gelen mallar, Bodoski’ye ait fabrikalara daha kolay ve hızlı ulaştırılsın diye bu minik raylar döşenmişti.

Garın bu hareketli, capcanlı halini hemen sevivermiştim. Bacasından kara dumanlar çıkarıp soluyarak, rayların üzerinde kıvrılan bir yılan gibi istasyona süzülen o kara trenleri izlemek bana büyük bir keyif veriyordu. 

Oysa 1951 Ağustos ayında pamuk tarlalarında çalışırken, onların çıkardığı bu koyu dumanların gökyüzünü kirletip yağmura neden olduğunu düşünür, yağmurun pamuk liflerini sarartacak diye o trenlere çocukça bir öfke duyardım. Şimdi ise o tren, bizi anamıza ve yeni hayatımıza kavuşturan bir dost gibi geliyordu gözüme.

Devasa Çıngıraklı Yılan...

Mersin’deki ilk günlerimizde, ayağımın tozuyla koştuğum Mersin İl Halk Kütüphanesi’ndeki o sararmış sayfalarda, bu garın tarihine dair öyle bir hikaye okudum ki, kendi kendime, gülmekten çevremdekiler rahatsız oldu. 

Benim hayranlıkla izlediğim bu trenler, meğer bir zamanlar buralarda büyük bir paniğe yol açmış!

Yıllar önce, bu eski garın ilk açılış gününde bütün Mersin halkı merakla istasyonu doldurmuş. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar... 

Hayatlarında ilk kez bir tren lokomotifi ve vagon görecek olmanın heyecanı içindelermiş. Derken uzaktan o müthiş gürültü duyulmuş. Tren, düdüğünü acı acı çalarak, devasa gövdesiyle soluya soluya istasyona girmiş.

İşte tam o an olanlar olmuş! İstasyonda bekleyen ahali, rayların üzerinde tıslayarak ilerleyen bu devasa, demirden canavarı koskoca bir "çıngıraklı yılana" benzetmiş. Bir anda ortalığı büyük bir korku dalgası kaplamış; insanlar çil yavrusu gibi dağılıp her biri bir tarafa kaçışmaya başlamış! Korkularından ne lokomotife ne de vagonlara yaklaşabilmişler; günlerce bu garip ve tekinsiz aracı sadece çok uzaklardan, saklandıkları yerlerden izlemişler.

Hatta iş o boyuta varmış ki, ilk zamanlar trene binmeye kimse cesaret edememiş. Mersin ile Adana arasında vagonlar günlerce bomboş gidip gelmiş, demiryolu şirketi büyük zarara uğramış. En sonunda halkı bu demir ata alıştırabilmek için turnselleri açmışlar ve tam bir ay boyunca herkesi ücretsiz taşımışlar. Sonraları da ücretleri iyice düşük tutarak Mersinlileri tren yolculuğuna yavaş yavaş alıştırmışlar.

Kütüphanedeki kitapları karıştırırken öğrendiğim bir başka şey ise bu şehrin ne kadar önemli bir yer olduğuydu. Mersin, dünya ticaretinin öyle bir merkezi haline gelmek üzereydi ki, bu tren garının ilk hizmete girdiği yıllarda başta Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere ve Rusya olmak üzere tam 12 ülkenin konsolosluğu bu küçük şehirde art arda açılmıştı.

Barakalardaki yatağıma uzanıp pencereden dışarıyı, limanın ışıklarını seyrederken içimden geçirdim: Ben Mehmet, 11 yaşındayım ve dünyanın dört bir yanından gemilerin, trenlerin, insanların akıp geldiği bu efsanevi şehrin, Mersin’in tam kalbindeyim artık.

Beşyol Kahvesi'nden Geçen Yol...

Saat tam 14:30… Mersin Tren Garı’na ayak basalı henüz yarım saat olmuştu. Güneş tepemizde alevden bir top gibi parıldarken, ben ve kardeşim Mustafa, peronda yük vagonundan indirdiğimiz birkaç parça eşyamızın başında bekliyorduk. Babam, bu eşyaları yeni yuvamıza, Göçmen Barakaları’na taşımak için bir araba bulmaya gitmişti.

Mersin bizim için yeniydi ama yabancı değildi. Babam, Mersin Devlet Hastanesi’nde yatan anamı her ziyarete gelişinde buraları iyice gezmiş, her döndüğünde de sanki oradaymışız gibi bize buraları anlatmıştı. Özellikle portakal bahçelerinin arasından geçip Toroslar’ın eteklerine doğru uzanan o meşhur Çakmak Caddesi’ni ve o caddenin çıkacağı Göçmen Barakaları’nı ezberletmişti bize.

Onun anlatımına göre, gar binasından çıkıp kuzeye, yani dağlara doğru yaklaşık 800 metre yürüyünce, Çakmak Caddesi dört ana ve bir yan sokakla birleşip devasa bir beşli kavşak oluşturuyordu. Bu karmaşık kavşağın tam köşesinde, doğuya ve kuzeye bakan yolların kesiştiği yerde salaş bir kahvehane vardı: Beşyol Kahvesi. 

Burası tüm Mersin’in nirengi noktasıydı; kime adres sorsan lafa "Beşyol Kahvesi’nden sağa dön..." diye başlardı. İşte bu kahvehanenin 700 metre kadar kuzeydoğusunda, bizim gibi toprağından kopup gelen muhacirlerin kurduğu o derme çatma gecekondular yükseliyordu. Mersin’in ilk gecekondu bölgesiydi burası; namıdiğer Göçmen Barakaları...

Babamın anlattığı bir diğer şey ise caddenin batısında, tam o kavşağın ilerisinde bulunan eski Katolik Mezarlığı’ydı. 1890’lardan kalma bu mezarlık, Katolik cemaatine aitti. Hani şu bizim garın hemen güneyinde gördüğümüz, heybetli Aziz Antuan Kilisesi’nin cemaatine... 

Zamanında, yani 1874 yılında Katolikler tarafından satın alınan yüzlerce dönüm arazinin bir kısmı mezarlık yapılmış, kiliseyle mezarlığı birbirine bağlayan bu yola da o dönem "Kapusien Caddesi" denmişti. Sonradan adı Çakmak Caddesi olmuştu tabii. Yaklaşık altmış yıl boyunca kullanılan bu tarihi mezarlık, 1936 yılında Belediye Meclisi’nin kararıyla Mersin Şehir Mezarlığı’na taşınmış, geriye sadece hikayesi kalmıştı.

Sazlardan Kurulan Dünya... 

Beşyol Kahvesi’nin kuzeydoğusundaki o uçsuz bucaksız arazi aslında devlete, yani hazineye aitti. Portakal ağaçlarının yeşile boyadığı, içinden şırıl şırıl küçük bir derenin aktığı bu bakir topraklar, ekmek parası kazanmak umuduyla Mersin’e akın eden göçmenlerin sığınağı olmuştu. Gelen her aile buraya bir çadır kurmuş, sazlar ve teneke parçalarıyla kendine bir baş sokacak delik açmıştı.

Normalde olsa belki devlet buraya gecekondu yaptırmazdı ama Mersin’in en bakir, fabrikaların ise en çok işçiye aç olduğu zamanlardı. Kent henüz bir köy havasından kurtulamamıştı ve fabrikaların bacalarının tütmesi için bu göçmenlerin güçlü kollarına ihtiyaç vardı. Bu yüzden kimse bu barakalara, bu derme çatma yaşama ses çıkarmıyordu.

Babam, bir hafta önce anamı görmeye geldiğinde, dayılarımın da yardımıyla bizim kalacağımız yer işini çoktan çözmüştü. Eski Mersin Devlet Hastanesi’nin 600 metre kadar doğusunda, tren garının ise 1500 metre kuzeyinde kalan o barakalarda, dayımlara kapı komşusu olmuştuk. Üstelik babam elleriyle, sazlardan derme çatma bir ev yapmış, etrafındaki 200 metrekarelik alanı da yine sazdan çitlerle çevirip bize ait küçük bir avlu oluşturmuştu.

"Gözün arkada kalmasın Mehmet’im," demişti babam gitmeden önce. "Yalnız değiliz, akrabalarımızın yanındayız."

Tam bunları düşünürken, garın girişinde bir hareketlilik oldu. Babam, önünde heybetli bir atın koşturduğu tahta bir at arabasıyla çıkageldi. Yüzünde yorgun ama bizi rahatlatmak isteyen o güven veren gülümseme vardı. Eşyaları çabucak arabanın arkasına yükledik. Mustafa ile arabanın kenarına iliştik; tekerleklerin tıkırtısı ve atın nal sesleri arasında Mersin sokaklarını aşarak yeni mahallemize doğru yola koyulduk.

Meraklı Bir Çocuğun Gözleri...

Barakalara ulaştığımızda bizi ilk karşılayan, anneannemin o her zaman süt kokan sıcak kolları ve dayılarımın neşeli sesleri oldu. 

Kardeşim Mustafa ile bendeki o coşkuyu, o sevinci görmeliydiniz! Günlerin biriktirdiği o yetimlik hissi, o korku, anneannemin tülbendinin kokusunu içime çekip ellerini öptüğüm an uçup gitti. Dayılarımla kucaklaştık, hasret giderdik. Arabadaki eşyalarımız el birliğiyle o sazdan avlumuza indirildi ve çok kısa sürede yeni barakamıza yerleştik.

İçimdeki o iflah olmaz meraklı çocuk, eşyalar yerleşir yerleşmez hemen dışarı fırladı. Çevreyi tanımak, nerede olduğumuzu kendi gözlerimle görmek istiyordum.

Barakamızın hemen kuzeyinde, portakal ağaçlarının bittiği yerde küçük bir dere yatağı uzanıyordu. Eğilip baktım; içinden az da olsa duru bir su akıyordu. Bu harika bir haberdi! Çocuk aklımla hemen hesap yaptım: Su sorunumuzun büyük kısmı çözülmüştü. En azından anamın yokluğunda yıkayacağımız bulaşıklar ve çamaşırlar için suyu bu dereden kolayca temin edebilecektik.

Yönümü güneye, yani geldiğimiz tren garı tarafına çevirdiğimde ise gözlerime inanamadım. Arada üç beş küçük ev dışında neredeyse hiçbir yapı, hiçbir bina yoktu! Dümdüz bir ovaydı sanki. Mersin Tren Garı, buradan bakınca kabak gibi, apaçık görünüyor; bacasından çıkan dumanlar rahatça seçiliyordu.

Başımı kuzeye, Toros Dağları’nın göğe uzanan heybetli eteklerine doğru çevirdiğimde ise şehir mezarlığı ve yanındaki birkaç bina dikkatimi çekti. (O binalardan birinin Kuvayı Milliye İlkokulu olduğunu, yeni okulum olacağını birkaç hafta sonra öğrenecektim.)

Ve son olarak batıya döndüm... Sol tarafımızda, batan güneşe doğru uzanan yerde o beyaz, büyük bina duruyordu: Mersin Devlet Hastanesi. Anamın yattığı yer...

Bir an etrafımdaki tüm sesler kesildi. Portakal bahçelerinin kokusu, derenin şırıltısı, dayılarımın gülüşmeleri kayboldu. İçimde, tam şuramda, göğsümün ortasında devasa bir sızı hissettim. Anamı o kadar çok özlemiştim ki... Kokusu burnuma geldi birden. Gözlerim sıcak yaşlarla doldu, boğazım düğümlendi. Kardeşimin ya da babamın görmemesi için hıçkırıklarımı içime gömdüm, kendimi zor tuttum.

Yumruklarımı sıktım ve hastanenin pencerelerine bakarak içimden söz verdim: Dayan anam... Biz geldik. Yarın ilk fırsatta, güneş doğar doğmaz yanındayız.

 

Rüyadan Saz Kulübeye...

Bugün 21 Haziran 1955 Salı... Mersin’deki ilk sabahımız.

Dün, o bitmek bilmeyen yolculuğun ve Osmaniye-Mersin arasındaki o telaşlı taşınmanın yorgunluğuyla, saat akşamın dokuzu sularında yatağa nasıl girdiğimi, başımı yastığa nasıl koyduğumu hiç hatırlamıyorum. Adeta sızıp kalmıştım.

Gece bir ara rüya gördüm. Rüyamda eski evimizdeydik, anam erkenden kalkmış, o her zamanki neşesiyle bize mükellef bir kahvaltı hazırlamıştı. Mutfaktan o canım sesi yankılanıyordu: "Mehmeeet… Mustafaaa… Kalkın artık, hadi bakayım!" Ben de uykunun o tatlı mahmurluğuyla rüyamda anama seslendim: "Ana... Kurban olayım biraz daha uyuyayım, ne olur..."

Tam o sırada omuzlarımdan sertçe sarsıldığımı hissettim. "Hadi kalk artık birader! Nenem bizi bekliyor, hadi!"

Kardeşim Mustafa’nın sesiyle gözlerimi zorla araladım. "Nenem de nereden çıktı?" diye sayıklarken, başımın ucundaki derme çatma saz duvarları, tavanı kaplayan kamışları gördüm. Bir an nerede olduğumu şaşırsam da buranın Mersin’deki o tek odalı saz barakamız olduğunu anlamam uzun sürmedi. Mustafa çoktan uyanmış, giysilerini çekiştiriyordu.

Hemen önümüzdeki barakadan anneannemin o şefkatli, titrek sesi yükseldi: "Anasız kuzularım benim... Hadi gelin, çayınız hazır!" Bizi kahvaltıya çağırıyordu.

Biz uyurken, dayılarım çoktan rızık peşinde yollara düşmüşlerdi. Kerim ve Yusuf dayım, Mersin’in o devasa çırçır fabrikalarından birinde iş buldukları için erkenden fabrikaya koşmuşlardı. Hüseyin ve Mustafa dayım ise henüz sabit bir iş bulamadıklarından, günübirlik ne iş çıkarsa yapmak üzere amele pazarına gitmişlerdi.

Nenemizin hazırladığı o sıcak çayla içimizi ısıtırken babam içeri girdi. Yüzünde ciddi ama sabırsız bir ifade vardı. "Mehmet, Mustafa," dedi doğrudan gözlerimizin içine bakarak. "Bugün hastaneye, ananızı ziyarete gideceğiz. Bir yere ayrılmayın. Saat tam birde burada, barakanın önünde olun." Sonra o da iş kovalamak için hızla çıktı.

Perdelerin arkasındaki Anam...

Büyüklerden duyduğumuza göre hastanede ziyaret saatleri 13:30 ile 14:30 arasındaydı. Babamın verdiği saat bire daha çok zaman vardı. Mustafa ile hemen işe koyulduk; anam duysa çok sevinirdi. Sazdan evimizin tabanını bir güzel sildik, süpürdük. Sonra kovanın kulbundan tutup mahalledeki çeşmelerden eve bidon bidon içecek su taşıdık.

Babam dediği gibi tam saatinde, nefes nefese geldi. Göçmen Barakaları’nın yaklaşık 500 metre batısında yükselen hastaneye varmamız yürüyerek sadece beş dakikamızı aldı. Saat tam 13:30’da o büyük, beyaz binanın kapısından içeri süzüldük.

Anam birinci katta, on kişinin yan yana yattığı koskoca bir hastane koğuşundaydı. Yatakların arasında demir borulara asılmış, sağa sola çekilen sürgülü bez perdeler vardı. Her yatak kendine ait küçük bir oda gibi ayrılmıştı.

Kalbim ağzımda, yatağa doğru yaklaştık. Şöyle gür bir sesle, "Herkese geçmiş olsun," diyerek perdenin ardına adım attık. Anam yatakta hafifçe doğrulmuştu. Bizi karşısında görünce o solgun yüzü birden aydınlandı, kömür karası gözlerinin içi parıldadı. Tam iki aydır görmüyorduk canım anamızı... Göğsüme bir hıçkırık oturdu, sevinçten gözlerim dökülecek gibi oldu.

Tam boynuna sarılacakken görevli hemşire eliyle bizi hafifçe geriye doğru itti. "Durun bakalım küçük beyler," diyerek bizi uyardı. Hemşirenin korkusundan anamın elini bile öpemedik, yatağına biraz mesafeli durmak zorunda kaldık.

Biz şaşkın şaşkın bakarken hemşire halimize acımış olacak ki sesini yumuşattı: "Çocuklar, bu koğuşta yatan hastaların hepsi verem teşhisiyle burada. Ne de olsa ince hastalık bulaşıcıdır, tedbirli olmanız gerekiyor. Bizler de hastalarımızın arasına bu sürgülü perdeleri çekerek kendimizce önlem alıyoruz." Sonra perdeleri işaret etti: "Böylece hastalar birbirini görmeden rahatça konuşabiliyor, dertleşiyorlar. Hatta bazen birbirlerini duyup bizi çağırıyor, diğer hastalara yardım etmiş oluyorlar."

Hemşire bizi anamla baş başa bırakıp gitti. Babam, Osmaniye’den getirdiğimiz ve yolda aldığımız birkaç parça yiyeceği anamın başucundaki küçük beyaz çekmeceye yerleştirdi. "Bir ihtiyacın, bir isteğin var mı hatun?" diye sordu. Anam, hüzünlü ama minnettar bir gülümsemeyle, "Yok bey, sağ olasın," dedi.

İki ay öncesine göre anamı bir hayli toparlanmış, yüzüne kan gelmiş gördüm. Ziyaret sırasında koridorda hemşireden aldığımız bilgiler de içimizi ferahlattı. Anam artık o korkunç kan tükürmelerden kurtulmuştu. Eskisi gibi geceleri cayır cayır ateşi de çıkmıyordu. Demek ki tedavi işe yaramıştı! Yine de hemşire, "Hemen sevinmeyin, bir süre daha burada yatıp iyice dinlenmesi gerek," demeyi ihmal  etmedi.

Sarı kağıtlar ve İnce Hastalık...

Mersin’e yerleştikten sonraki günlerde, içimdeki o kütüphane merakı beni yine Mersin Halk Kitaplığı’nın tozlu raflarına sürükleyecekti. Orada bu hastane ve şehir hakkında okuduğum şeyler, anamın neden orada yattığını kafamda daha da netleştirdi.

Meğer 1900’lü yılların başında bu Mersin, öyle şimdiki gibi caddeleri olan bir yer değilmiş. Sıtma ve verem hastalıklarının kol gezdiği, bataklıkların ortasında kurulmuş köy tipinde bir yerleşim yeriymiş. Şehrin ilk hastane inşaatına 1907 yılında başlanmış. Dönemin Belediye Başkanı Hamit Hayfavi’nin ve hayırsever halkın yardımlarıyla duvarlar yükselmiş. Ondan sonra gelen Belediye Başkanı Hacı Bey de belediyenin kasasını açınca, hastane binası nihayet 1908 yılında tamamlanmış.

İlk açıldığında topu topu 40 yataklı küçük bir yermiş burası. Derken, bu hastanede şifa bulan Avusturyalı bir hasta, minnet borcu olarak tam 100 altın lira bağışlamış! İşte o yabancının altınlarıyla hastanenin geniş bahçesi ve çevre duvarları yapılmış. Zamanla hastane büyümüş; 1923’te Zührevi Hastalıklar, 1932’de ise anamın da şifa aradığı Verem Bölümü hizmete girmiş.

Kitapları karıştırırken tüylerimi ürperten bir bilgiye rastladım. 1930’lu yıllarda Mersin sokaklarında yürürken bazı evlerin kapılarında sarı kağıtlar asılı olurmuş. Bu sarı kağıtların üzerinde eski harflerle, büyük büyük "Bu evde sâri hastalık var" yazılırmış. Sâri, yani bulaşıcı hastalık... Bu yazı her bulaşıcı hastalık için asılsa da, Mersinliler çok iyi bilirmiş ki o evde mutlaka bir veremli vardır. Hastalığın mahalleliye, konu komşuya yayılmasını önlemek için uydurulan üstü örtülü bir karantina uygulamasıymış bu. Bir nevi tecrit...

Halk arasında bu amansız derde "ince hastalık" derlerdi. Tedavisi zordu; verem olan hastaya bol gıda, kırmızı et, taze süt verilir, en çok da temiz, açık hava tavsiye edilirdi. Bir de o meşhur "kuvvet iğneleri" vurulur, kalsiyum hapları yutturulurdu. Anamın yattığı bu Devlet Hastanesi’nin etrafının alabildiğine portakal bahçeleriyle çevrili olmasının sebebi de şimdi anlaşılıyordu. O narenciye ağaçlarının temiz, bol oksijenli havası, veremli hastaların ciğerlerine ilaç gibi geliyordu.

Hastanenin tarihi gözlerimin önünde bir film gibi akıyordu: 1938 yılında Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümü açılmış, yatak sayısı 50’ye çıkmış ve hastane nihayet ilk röntgen cihazına kavuşmuştu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlanarak resmen "Devlet Hastanesi" adını almıştı. Son on yılda, yani 1945 ile bizim geldiğimiz 1955 yılları arasında yapılan o yeni ek binalarla da bugünkü koskoca haline ulaşmıştı.

Bir umut Bekleyişi...

Zaman su gibi aktı... Yarım saatlik ziyaret süresinin bittiğini haber veren çan sesi koridorda yankılandığında içimizi yeniden bir hüzün kapladı. Anama arkamızı dönüp perdenin arkasından çıkmak, onu o on kişilik koğuşta bırakmak çok zordu.

"Yine geleceğiz ana, sakın bizi merak etme," dedim dik durmaya çalışarak. Anam arkamızdan el salladı, gözlerindeki o parıltı bizi kapıya kadar uğurladı.

Hastanenin o ağır ilaç kokulu koridorlarından geçip Mersin’in sıcak, portakal kokulu sokaklarına çıktığımızda, kardeşim Mustafa’nın elini her zamankinden daha sıkı tuttum. Yol boyunca ikimiz de tek bir kelime bile etmedik. Ama ikimizin de içinden aynı duaların geçtiğini çok iyi biliyordum: Allah’ım, sen anamızı tez elden sağlığına kavuştur. Onu bu beyaz binalardan kurtar, sazdan da olsa evimize, başımıza geri döndür...

Şimdi önümüzde bilinmez günlerle dolu, upuzun bir yaz tatili vardı. Yapacağımız tek bir şey kalmıştı: Bekleyip, görecektik.

Gözüme düşen Güneş Işıkları...

Sazdan örülmüş barakamızın duvar sızntılarından süzülen güneş ışınları, göz kapaklarımı tırmaladığında daha saat çok erkendi. Göçmen Barakaları’nın o her sabahı karşılayan tanıdık uğultusu, çocuk çığlıkları ve ağlama sesleri çoktan havaya karışmıştı.

Yatağımdan doğruldum. Gözlerimi ovuşturarak babamın yattığı yere baktım ama her sabahki gibi boştu. Mersin’in o yakıcı sıcağı daha şehre tamamen çökmeden, ekmek parası umuduyla çoktan yollara düşmüş olmalıydı. Yanımda mışıl mışıl uyuyan kardeşimi omzundan sarstım:

"Mustafa... Hadi aslanım, kalk. Sabah oldu."

Mustafa homurdanarak gözlerini açtı. Birlikte barakanın dışındaki uyduruk çeşmeye gidip elimizi yüzümüzü yıkadık. Fatma Nenemin kahvaltı sofrasını kurduğu köşeye geçtiğimizde, dayılarımın da çoktan iş aramaya çıktığını anladım. Sofrada nenenin o nasırlı elleriyle hazırladığı mütevazı kahvaltıyı sessizce yaptık. Karnımız doyunca nenenin boynuna sarıldım:

"Ellerine sağlık nene," dedim ve Mustafa’yla birlikte sofrayı toplamasına yardım ettim.

Tam barakanın kapısından dışarı adımımı atmıştım ki, bahçe kapısının aralığından bir ses yükseldi. Birkaç gün önce buraya taşındığımızda tanıştığımız ve hemen kaynaştığımız İsmail Tunalı’ydı bu. Eliyle neşeyle işaret ediyordu.

"Günaydın İsmail!" diye seslendim, göğsümde yeni bir günü keşfetmenin heyecanıyla. "Bugünkü programın nedir?"

İsmail, gözleri parlayarak planını anlattı: "Çakmak Caddesi üzerinden sahile inmeye karar verdik arkadaşlarla. Siz de gelir miydiniz, ne dersiniz?"

Mustafa’ya baktım, gözleri parlıyordu. Onu arkamda bırakamazdım, ben 11 yaşındaydım ve ağabey olarak koruyucusu bendim. "Elbette geliriz!" diye bağırdım. Sonra barakanın içine doğru avazım çıktığı kadar seslendim: "Neneee… Nene! Biz arkadaşlarla sahile iniyoruz. Merak etme emi!"

İçeriden nenemin o şefkatli, biraz da endişeli sesi yükseldi: "Güle güle yavrularım. Fazla geç kalmayın. Babanız geldiğinde sizleri evde bulmalı…"

Antik Şehir Mersin...

Yolumuzun üzerindeki ilk durak Mersin Garı oldu devasa, kara bir dev gibi dumanlarını gökyüzüne salıp homurdanarak gara giren kara treni izlemek, her defasında içimde uzak diyarlara gitme arzusu uyandırıyordu. Mustafa trenin tekerleklerinden çıkan kıvılcımları hayranlıkla izlerken, ben onun elini sıkıca tutuyordum. 

Bu arada, Adana'ya gidecek bazı yolcuların, hareket düdüğünü çalan yolcu trenine adım atabilmek için, var güçleriyle koştuklarını gördüm. Bir ara gözüm, ışıklı panodaki tarih ve saate ilişti. 27 Haziran 1955 Pazartesi yazıyordu. Demek ki bir hafta olmuştu Mersin'e geleli.

Trenden sonra rotamızı sahildeki Latin Katolik Kilisesi’ne çevirdik. Burası, Uray Caddesi’nin doğu ucunda, İl Halk Kütüphanesi’nin hemen arkasında yükselen, kocaman duvarlarla çevrili gizemli bir dünyaydı. İçinde kız ve erkek okullarının bulunduğu, göğe doğru uzanan saat kuleli bu devasa kompleks beni her zaman büyülerdi.

İsmail, kilisenin kulesini işaret ederek büyüklerden duyduğu bir hikayeyi anlattı: "Biliyor musunuz, eskiden Mersin limanına yanaşan gemiler, uzaktan ilk bu çan kulesini görürmüş. Liman yapılmadan önce bu kulede koskoca bir deniz feneri varmış."

"Ama burası denizden uzak ki?" dedi Mustafa safça.

"Aslında tam deniz kıyısına inşa edilmiş Mustafa," diye açıkladım, babamın bana anlattıklarını hatırlayarak. "1930’lu yıllarda buraları toprakla doldurmuşlar. Şimdi denizden neredeyse 300 metre içeride kalmış."

Kilisenin yanından geçip Mersin’in kalbi sayılan Uray Caddesi’ne çıktık. Cadde, Mersin Garı’nın önünden başlayıp geniş bir yay çizerek batıya, Gümrük Meydanı’na kadar uzanıyordu. En çok ilgimi çeken ise yolun ortasından geçen dekovil hattıydı. 

Fransız işgali günlerinden kalma bu hafif raylı sistem, Gümrük Meydanı’nda koca bir "U" çizerek yeniden tren garına bağlanıyordu. İnsanlar bu caddeye bazen Belediye Caddesi, bazen de Enteller Caddesi diyordu. Şehrin en havalı, en canlı yeri burasıydı.

Caddenin iki yanındaki kesme taştan yapılmış binaları inceledim. Büyük, görkemli ve Avrupai duruyorlardı; ama dikkatli bakınca pencerelerinde, kemerlerinde Osmanlı ve Selçuklu mimarisinin o tanıdık sıcaklığı da vardı. İl Halk Kütüphanesi'nde bilgilenmiştim, bu caddenin yangınlardan korunması için, sokaklarının bir satranç tahtası gibi, yani "ızgara planı" ile yapıldığını biliyordum.

Biraz ileride Azak Han’ı gördük. Eskiden yolcuların ve hayvanlarının barındığı bu eski han, limanın getirdiği hareketlilikle artık uluslararası ticaretin, gemi acentelerinin ve devasa depoların döndüğü bir merkeze dönüşmüştü. Hanın kapısından giren çıkan şık giyimli adamlar, telaşla koşturan hamallar kentin ticari gücünü gözler önüne seriyordu.

Kızgın Kumda Çıplak Ayaklar...

Biz caddenin gürültüsünden sıyrılıp, Latin Katolik Kilisesi’nin yanından doğruca sahile fırladık. Deniz kokusu genzimi yaktığında içimi tarifsiz bir özgürlük hissi kapladı. Karşımızda duran ilk şey, Alman İskelesi’ydi.

Burası adeta Mersinlilerin ortak evi, büyük bir halk plajı gibiydi. Her yaştan insan kendini Akdeniz’in serin sularına bırakıyordu. Sahil boyunca batıya doğru sıralanmış irili ufaklı iskeleler, kumsala yanaşmış ahşap kayıklar vardı. İsme baksana: Alman İskelesi... 

Deniz ticareti geliştikçe bu iskeleler birer mıknatıs gibi her şeyi kendine çekmiş, peşinden de Uray Caddesi’ni, hükümet konağını, belediyeyi ve vergi dairesini buraya taşımıştı.

Hemen pabuçlarımızı fırlatıp attık. Çıplak ayaklarımızla kızgın kumlara basıp, sonra serin suya girip çıkarken kendimi kocaman bir şehirde değil de, sakin bir balıkçı köyünde masum bir çocuk gibi hissettim. Mustafa’yla birbirimize su sıçratıyor, kumlara batıp çıkarak şakalaşıyorduk.

Gümrük Meydanı’nı ve onun iskelesini geride bırakıp, kentin en eski meydanı olan Yoğurt Pazarı’na ulaştık. Büyükler, şimdilerde Ulu Camii kompleksinin olduğu yerdeki Gümrük Meydanı’nın ileride çok daha büyüyeceğini söylerlerdi ama bizim için şu an en önemli şey ayaklarımızın altındaki yumuşak kumdu.

Sahil boyunca yürüyerek Cumhuriyet Meydanı’ndaki Kültür Merkezi’ne vardık. Binanın içinde İl Halk Kütüphanesi bulunuyordu. Kitapların o eski ve asil kokusunu uzaktan bile hissedebiliyordum.

"Bir gün buraya gelip akşama kadar kitap okuyalım," dedim İsmail’e.

"Söz," dedi İsmail. "Gelelim."

Yürüyüşümüz Müftü Deresi’nin serin sularının denizle buluştuğu noktada son buldu. Harika, rüya gibi bir gün geçirmiştik. Ama dönüş vakti gelmişti ve ayaklarımız bizi yeniden Gümrük Meydanı’na doğru götürürken, içimdeki çocuksu neşe yerini başka bir duyguya bırakmaya başladı.

Sahildeki Simitçiler: Büyük Karar...

Gümrük Meydanı ve Yoğurt Pazarı’na geri döndüğümüzde etraf simit ve halka tatlısı satan, hararetle bağırarak ayakkabı boyayan çocuklarla doluydu. Üstelik birçoğu tam da bizim yaşımızdaydı; 11-12 yaşlarında, yüzleri güneşte yanmış, gözleri çakmak çakmak çocuklar...

Durup onları izledim. Boyunlarına astıkları simit tablalarıyla kalabalığın arasında ustaca süzülüyorlardı. Cebimdeki boşluğa, evdeki sazdan barakamıza, babamın her sabah yorgun uyanan yüzüne gitti aklım. Mustafa’nın kolunu tuttum, gözlerinin içine baktım.

"Mustafa," dedim sesimi olgunlaştırmaya çalışarak. "Acaba bizler de simit satabilir ya da ayakkabı boyayabilir miydik?"

Mustafa duraksadı, sonra meydandaki çocuklara baktı. "Yaparız Abi... Niye yapamayalım ki?" dedi.

"Düşünmeye değer doğrusu," diye mırıldandım. Kardeşimle birlikte yürürken kafamda planlar çoktan dönmeye başlamıştı. Biz artık sadece tüketen çocuklar olamazdık; bu göçmen hayatında ailemize, babamıza ekonomik yönden destek olmalıydık. Yol boyunca bu kararın ağırlığı ve heyecanıyla hiç konuşmadık. Akşam babamla konuşacaktık.

Gece oldu. Mütevazı akşam yemeğimizi yiyip sofrayı kaldırdıktan sonra, babam yorgun argın sedire oturdu. Mustafa’yla birbirimize baktık. Derin bir nefes alıp babamın karşısına geçtim.

"Baba," dedim, sesimin titrememesine gayret ederek. "Biz bugün Mustafa’yla Yoğurt Pazarındaki çocukları gördük. Hepsi simit satıyor, ailelerine para götürüyor. Biz de simit satmak istiyoruz. Sana destek olmak istiyoruz."

Babam birden sessizleşti. Gözlerindeki yorgun ifadenin arkasında bir hüzün dalgası gelip geçti. Bizi okulda, kitapların arasında görmek istediğini biliyordum ama hayatın gerçekleri de tam karşımızda duruyordu. Bizi uzun uzun süzdü, ardından yüzüne gururlu ama buruk bir tebessüm yayıldı.

"Demek simit satacaksınız..." dedi, sesi şefkat doluydu. Biraz düşündükten sonra başını onaylar anlamda salladı. "Pekâlâ. Yarın ikinize de ellerimle birer simit tablası yapayım. Altına koyacağınız katlamalı ayaklıkları da hazırlarım. Sonra da mahallenin simit fırınına gider, fırıncıyla konuşuruz. Dün, fırına gelen un çuvalların ı taşımak için yardım etmiştim, size güvenle, taze simitleri teslim eder."

Babamın bu sözleri üzerine göğsümün içinde bir kuş kanat çırpmaya başladı. 11 yaşındaki Mehmet olarak, ertesi sabah o caddelerde "Taze simiiit!" diye bağıracak olmanın, eve kendi kazandığım ekmekle dönecek olmanın o büyük, gururlu heyecanı bütün bedenimi sarmıştı. 

Artık sadece göçmen barakasındaki o çocuk değildim; ben de bu şehrin bir parçası oluyordum...

Taş Fırın Kokusu ve İlk Sermaye...

30 Haziran Perşembe sabahı, sazdan barakamızın üzerine çöken meltem rüzgârı, yönünü dağlardan denize doğru çevirdiğinde tanyeri henüz yeni ağarıyordu. 11 yaşındaki bir çocuk için uykunun en tatlı, en vazgeçilmez anıydı bu saatler. Ama benim gözlerim, içimdeki o gururlu heyecanla çakmak çakmak açılmıştı.

Dışarıda, göçmen barakalarının loş sessizliğinde sözleştiğimiz sekiz on arkadaş bizi bekliyordu. Babamın akşamdan hazırladığı, gürgen kokulu o katlamalı simit tablasını omzuma astım. Mustafa da kendi tablasını sıkıca kavramıştı. Ayaklarımız çıplak, yüreklerimiz ise bir yetişkininki kadar kararlıydı. Karanlığı yırtan çocuksu kahkahalarımızla, kimin simitleri daha erken bitireceğine dair iddialara tutuşarak Yoğurt Pazarı’na doğru yürümeye başladık.

Yoğurt Pazarı, eski Mersin’in ticaret deposu, insan kaynayan en önemli sosyal buluşma alanıydı. Barakamızdan güneye doğru yaklaşık bin beş yüz metre yürüdüğümüzde ulaştığımız bu meydan, Latin Katolik Kilisesi’nin 600 metre güneybatısındaydı. Buradan 250 metre daha ilerleyince kentin kapısı sayılan Gümrük Meydanı’na varılırdı. 

Köylerden gelen emektar köylüler; el emeği göz nuru yoğurtlarını, dokumalarını, kıl heybelerini, abalarını, derilerini, yünlerini ve sıra sıra dizilmiş çömleklerini bu pazarda satardı. Burası, aç karınların simitle buluşacağı en bereketli toprak sahneydi.

Fırının kapısına vardığımızda, içeriden yükselen gürgen odununun o isli, nefis kokusu genzimizi yaktı. Bizden önce gelmiş birkaç çocuk fırının önünde kuyruk olmuştu. Heyecanla taş fırının derinliklerini izlemeye koyulduk.

Fırıncı usta, kaynayan kazanların başında ter döküyordu. Hamurlar kaynar suyun yüzüne vurur vurmaz kevgirle alınıyor, üzerlerine bolca susam ekilip küreklerle fırına sürülüyordu. Usta, bu çıtır çıtır parlayan "kazan simitlerinin" sokak simidine göre daha pahalı olduğunu söyledi. Biz göçmen çocuklarıydık; hesabımızı bilmeliydik. Bu yüzden arkadaşlarımızla sözleşip daha hesaplı olan susamlı sokak simitlerinden almaya karar verdik.

"Ben 30 tane alıyorum usta," dedim sesimi dikleştirerek. "Ben de 20 tane," diye ekledi Mustafa.

Fırıncı simitlerin tanesini bize 7,5 kuruştan saydı. Sokakta 10 kuruştan satacaktık. Yani simit başına tam 2,5 kuruş net kazancımız olacaktı! Eğer 50 simidin hepsini satabilirsek akşama eve 125 kuruşla dönecektik. Bu bizim için muazzam bir servetti. 900 gramlık koca bir somun ekmeğin 30 kuruş olduğu o günlerde, eve tam 4 ekmek parası götürmek demekti. Ailemizin bütçesine can suyu olacaktık. Tablalarımıza dizdiğimiz sıcacık simitlerle, Mersin'in uyanmaya başlayan sokaklarına birer ok gibi dağıldık.

Sokakların Sesi ve Soğuk Tepkiler...

"Simiiiiit! Sıcak simit... Sıcak Simiiiiit! El yakmazsa para verme!"

Henüz gün ışığının bile tam vurmadığı ıssız, taş duvarlı Mersin sokaklarında çocuk sesim yankılanıyordu. Sokaklar o kadar sessizdi ki, sanki bağırdığımda sesim evlerin kapalı pencerelerinden sızıp yatak odalarının içinde patlıyordu.

İşte tam o anlarda, tatlı uykusundan sıçrayarak uyanan bazı sokak sakinlerinin öfkeli yüzleri pencerelerde belirdi. "Kapat çeneni çocuk!", "Yıkıl git şuradan!" diye azarlayıp kovalayanlar oldu. 

Hatta dün, hiç beklemediğim o tatsız olay başıma geldi. Hafif uykulu, aksi bir adam, sırf sesim yüzünden başımdan aşağı bir kova dolusu buz gibi su fırlattı! Sırılsıklam kalmıştım. Ama yılmadım; pencerelerin tam altından yürümek yerine sokağın tam ortasına geçtim ve oradan bağırmaya devam ettim.

Öğlene doğru sesim kısılmış, yorgunluğum artmıştı ama tablama baktığımda içim rahatladı. 20 simidi satmış, fırına olan borç paramı çoktan çıkarmıştım. Kalan 10 simidi de ikindi vakti, insanların midelerinin kazındığı o çay saatinde satmak üzere eve döndüm. Eve vardığımda Mustafa’yı gördüm; neşeyle zıplıyordu. 20 simidinin tamamını satıp bitirmişti bile!

Birbirimizin gözlerinin içine bakıp güldük: "Mustafa," dedim, "bu simitçilikte gerçekten iş var!"

Bir Simit Ziyafetiyle Basit Yaşamak...

Öğleden sonra kalan simitlerimi satmak için Yoğurt Pazarı ve Çırçır fabrikalarının çevresinde turlarken etrafı gözlemledim. Bu şehirde hayat, pamuk fabrikalarında çalışan beden işçileri, çevre köylerden hastane kapılarına yığılan yoksul insanlar için hiç de kolay değildi. Onların öğle yemeği lüks lokantalar değil, bu fırından aldığımız muhteşem üçlüydü: Çay, simit ve bir kalıp peynir.

Çünkü 1955 yılının Mersin'inde karın doyurmanın en ucuz, en onurlu yolu buydu. Simit 10 kuruştu; çay ve peynir için de 20 kuruş verdiniz mi, toplam 30 kuruşa krallar gibi doyuyordunuz.

Elimdeki son simitleri satarken, aklıma büyüklerin sık sık dillerine doladığı o dizeler ve hikayeler geldi. Nazım Hikmet’in dediği gibiydi her şey:

Basit yaşayacaksın basit… Para ve maddi varlığın peşinde koşmayacaksın. Kimsenin hakkını ve hukukunu yemeyeceksin… Sanki yaşamın hep olmayacakmış gibi, tok karnına bile insanı baştan çıkaran susamlı simitler …ve yanındaki tavşankanı çayla bir kahve köşesinde sohbeti koyulaştıracaksın…

Gerçekten de öyleydi. Gönlü zengin olanlar, bu basit yaşamın kıymetini bilenler için o çıtır, bol susamlı sokak simidinin yanına gelen tavşankanı bir çay ve bir dilim peynir, dünyanın en büyük saray ziyafetinden daha üstündü.

Tıpkı yazar Sait Faik’in, hani o iki yıl önce çıkan Havuz Başı kitabında yazdığı gibi:

"Yalnız simitten, sabahın o leziz, insan icadı yemişinden söz açmalıydım. Ama ne yaparsın, çaya kıyamadım. Simidin yanında o da ikinci planda kalıyor ama dostlukları da samimi bir dostluktur. Hiçbir kahvaltı simitle çayın yerini tutamaz. Üstelik bu ziyafeti taçlandırmak için sadece bir dilim kaşar peynirine ihtiyacımız vardır.

11 yaşındaki Mehmet olarak o gün anladım ki; Mersin’in bu kavurucu sıcağında, göçmen barakalarının tozlu yollarında yaşayan insanların büyük bir kısmı tam da bu dizelerdeki gibi, incitmeden ve büyük hırslara kapılmadan, sadece "basitçe" yaşıyordu. 

Cebimde ilk günün helal kazancı, tablamda tükenen simitlerin gururuyla eve doğru yürürken, ben de o basit ama onurlu hayatın tam merkezine ilk adımımı atmış olmanın mutluluğunu yaşıyordum.

Dünyaya Açılan Pencereler...

Mevsimin o en uzun, en sıcak günleri Mersin’in üzerine çöktüğünde takvimler 2 Temmuz 1955 Cumartesi gününü gösteriyordu. Zaman, Akdeniz’in o ağır dalgaları gibi süzülerek aksa da benim içimde bambaşka bir telaş, bambaşka bir yarış vardı.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Mustafa’yla yine sokaklardaydık. Gümrük Meydanı ve Yoğurt Pazarı her zamanki gibi ana baba günüydü. Köyünden, mahallesinden getirdiği sütü, yoğurdu, peyniri satmaya çalışan emektar köylüler; günübirlik iş bulma umuduyla kahvehanelerin önünde bekleyen çırçır işçileri... 

Hepsinin sabah kahvaltısı, bizim tablamızdan aldıkları o çıtır, bol susamlı gevrek simitlerle kahvehaneden tüterek gelen çaydı. Hele bir de köylülerin tezgâhından alınan o taze peynirden bir parça eklediler mi yanına, meydanın ortasında krallara layık bir şölen başlardı.

Eğer tam zamanında, yani tanyeri ağarırken sokaklara çıkabilirsek simitlerimiz öğleden önce biterdi. Bitmediği zamanlar da olurdu elbet. O zaman telaşlanmaz, tablamızı gölgeye çeker, ikindiüstünü beklerdik. Bilirdik ki ikindi vakti, kazınan midelerin en büyük dostu yine bizim simitlerimizdi. 

Bazen elimizde kalan, bayatlayan simitler de olmuyor değildi. Sırf bu yüzden fırından fazla simit almamaya, hesabımızı bilmeye çok özen gösteriyorduk. Ama ne olursa olsun, artık kendi harçlığımızı çıkarıyor, şu göçmen halimizle ailemize yük olmaktan kurtulmanın gururunu yaşıyorduk.

Yine de aklımın bir köşesi hep başka bir yerdeki ziyafetteydi: Tren Garı’nın hemen arkasındaki o tarihi taş binada, Mersin İl Halk Kütüphanesi’nde...

 Pamuk Tarlalarından Kütüphaneye...

Simitlerimi erkenden bitirdiğim o upuzun yaz günlerinde, ayaklarım beni hemen o kütüphaneye götürüyordu. Okul ve eğitimi, bu fukaralıktan tek kurtuluş biletimiz olarak görüyorduk. Kütüphanenin hayatımda bu denli büyük bir yer kaplamasının arkasında ise tek bir isim vardı: Muzaffer Abi.

Ceyhan’ın o kavurucu sıcağında, pamuk tarlalarında mevsimlik işçi olarak toz toprak içinde çalışırken tanımıştım onu. Kantarda görevli bir üniversite öğrencisiydi. Onunla traktör römorklarının arkasında, pamuk çuvallarının gölgesinde yaptığım sohbetleri hiç unutamıyordum. Muzaffer Abi, o kocaman gözleriyle bana bakıp şöyle demişti bir gün:

"Bak Mehmet... Okuduğun her kitap, senin için bu dünyada açılan yepyeni bir penceredir. O pencerelerden bakmayı öğrenirsen, tarladaki pamuktan da, şu bastığın topraktan da ötesini görürsün."

O gün kafama koymuştum: Ben de üniversiteli olacaktım! Kendi şansımı kendim yaratacaktım! Ve o pencereleri birer birer açmanın yolu, Mersin'deki o kütüphaneden geçiyordu.

Aslında Mersin, mimari açıdan muazzam bir şahsiyete sahipti. 1944 yılında dönemin valisi Tevfik Sırrı Gür’ün vizyonuyla şehre kazandırılan Mersin Kültür Merkezi, planıyla, estetiğiyle ve sahil kenarındaki konumuyla tam bir mimari şaheserdi. 

Çamlıbel Mahallesi’nin göz bebeği olan bu devasa yapı, uzun yıllar Halkevi olarak kullanılmış ve kütüphaneyi de içinde barındırmıştı. Fakat 1951 yılında Halkevleri kapatılıp hazineye devredilince, kütüphane Tren Garı’nın hemen arkasındaki o yüksek tavanlı tarihi binaya taşınmıştı.

İyi ki de taşınmıştı... Sahilden sadece 350 metre kadar içeride olan bu kütüphane, denizin kokusunu alan her öğrenci gibi beni de bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu.

Bir Balıkçı Köyünün Hikayesi...

Kütüphanenin kapısından içeri adım attığımda, dışarıdaki Yoğurt Pazarı’nın uğultusu, simit levhalarının tıkırtısı ve Akdeniz’in sıcağı bıçak gibi kesilirdi. İçeride sadece kağıt kokusu ve sayfaları çeviren parmakların hışırtısı olurdu.

Benim gibi sahilde gezintiye çıkan öğrencilerin birçoğu buraya uğrar, tozlu raflardan kendilerine uygun bir kitap seçip denizi gören o kocaman, ahşap pencere kenarlarına kurulurdu. Bazen ben de dayanamaz, ödünç aldığım kitabı sımsıkı göğsüme bastırarak sahildeki ahşap iskelelerden birine koşardım. Ayaklarımı Akdeniz’in serin sularına daldırır, dalga sesleri eşliğinde sayfaların arasında kaybolurdum.

Kütüphanede sadece çocuk kitapları okumuyordum; içimde durduramadığım büyük bir merak vardı. Sazdan barakalarına yerleşmeye çalıştığımız bu şehri, Mersin’i tanımak istiyordum. Raflarda eski Mersin ile ilgili bulabildiğim her yazıyı, her belgeyi yutarcasına okuyordum.

Kafamda deli sorular dönüyordu: Nasıl olmuştu da burası küçücük, sessiz bir balıkçı köyüyken, bu kadar kısa sürede devasa gemilerin yanaştığı, fabrikaların yükseldiği modern bir işçi kentine dönüşmüştü? Bu binaları kimler yapmış, bu caddeleri kimler çizmişti?

Aradığım tüm yanıtlar, Mersin İl Halk Kütüphanesi’nin o sessiz raflarındaydı. Sayfaları çevirdikçe Muzaffer Abi’nin kulaklarımı çınlatan sesini duyuyordum. Okuduğum her satır, eski Mersin’in sokaklarına, limanına ve insanlarına açılan yeni bir pencere oluyordu benim için.

11 yaşındaki Mehmet olarak, üzerimde güneşten rengi solmuş gömleğimle o pencere kenarında otururken biliyordum: Eğer bir gün o üniversite kapısından içeri gireceksem, bu şehirde açılmadık tek bir pencere, okunmadık tek bir sayfa bırakmamam gerekiyordu.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Beşevler Günlüğü – 26 Şubat 1967

AYÖO Beşevler Yerleşkesi

TARIM ÖĞRETMENİM SALİH ZİYA BÜYÜKAKSOY