"Toprak, üzerinde sadece yürünmekle vatan olmaz; asırlar boyu tutulan nöbetlerle, ekilen buğdayla, dökülen terle ve doğan çocukların ilk çığlığıyla vatanlaşır."

1388 yılında Çandarlı Ali Paşa’nın sancakları altında Gerlova Ovası’na ve Şumnu’ya ayak basan ilk Türkmenlerin, o kutlu "eski nöbetçilerin" ayak sesleri bu topraklarda 490 yıl boyunca hiç dinmedi. Rumeli; İskân ile şenlenen, İstimâlet ile adalet bulan, dualarla ve emekle kök salınan öz vatanımız oldu.

Bu eser, Deli Durgud Dede'mden Bilge Halil Dede’me, babam Ahmet Akıncı’dan anam Emine’ye uzanan köklü bir ağacın, Karagözler köyündeki kerpiç evlerden 1951’in dumanlı tren yolculuklarına ve anavatana uzanan kırılma anlarının hikâyesidir. 

Gece uykularını bölen o eski nöbetçi adımlarının izinde; bir ailenin hafızasını, savrulan hayatları ve ne olursa olsun kopmayan o milli şuuru gelecek kuşaklara bir miras olarak bırakma gayesidir.

BİRİNCİ BÖLÜM

Güneş henüz Sakar Balkan’ın ardındaki karanlığı yarmamış, gökyüzü gecenin o koyu lacivertinden sıyrılıp bakır rengi bir kızıllığa bürünmemişti. 

Şafak, vaktin koynunda sessizce demlenirken dağın heybetli gölgesi, ezelden beri yaptığı gibi Gerlova Havzası’nın üzerine koruyucu bir kol gibi uzanmıştı. Yükseklerden süzülen serin rüzgâr, meşe yapraklarının arasından fısıltılar taşıyarak ovalara yayılıyor; dağın koynundaki serin pınarların bereketi, Gerlova’nın toprağında yeşil bir mucizeye dönüşüyordu.

Kuzeydoğu Bulgaristan’ın o ulu cömertliğinde, toprağın adeta bir meyve cennetine durduğu, geniz yakan tütün kokusunun poyraza karıştığı Karagözler Köyü’nde hayat, kendi muazzam masalını köklü bir roman gibi yazıyordu.

Benim hikâyem; işte bu masalın tam kalbinde, zamanın ve mekânın sınırlarını aşan o büyülü topraklarda filizlendi.

Mısır Tarlasında Açtım Gözlerimi Dünyaya... 

Takvimler 1944 yılının kavurucu Haziran ayının ikinci haftasına devrilmişti. Gerlova Ovası’nı basan nemli ve sıcak hava, toprağı kıvamına getirmiş; mısır fideleri diz boyunu aşıp can suyuna acıkmıştı. Ovada, göklere yükselen Sakar Balkan eteklerindeki Karagözler köyü için mısır çapalama zamanı demek, yaşamın toprağa yeniden mühürlenmesi demekti. 

Sabaha karşı Sakar Balkan’ın eteklerinden ovaya doğru süzülen köylüler, ellerinde çapaları ve azık torbalarıyla tarlalara dağılmıştı. Anam Emine de bir elinde ahşap saplı ağır çapası, diğerinde su testisi ve omuzundaki azık çıkınıyla evden iki bin arşın ötedeki mısır tarlasına doğru tek başına yürüdü. 

Karnında dokuz aylık yükü, bağrında ise derin bir kimsesizlik vardı. Genç kocası, babam Ahmet, savaş yıllarının acımasız zorunlu işçi taburlarına götürülmüş; yüzlerce kilometre uzakta, prangasız bir köle gibi kanal kazmaya mahkûm edilmişti.

Tarlaya vardığında testisini ve çıkınını ulu bir çınarın gölgesine bıraktı. “Allah’ım, sen bana güç kuvvet ver” diyerek, mısır fidelerinin köklerini havalandırmak için, çapayı toprağa sapladı. Çapanın her darbesinde yükselen taze toprak kokusu, Sakar Balkan’ın çam kokusuna karışıyordu. 

Güneş tepede dikilip Gerlova Alçağı’nı adeta bir fırına çevirdiğinde, anamın alnından süzülen ter damlaları kurak toprağı ıslatıyordu. Bir ara soluklanmak için çınarın altına çekildi; sızdıran testiden buz gibi bir yudum su içip birkaç lokma ekmek çiğnedi.

Nefeslendikten sonra etrafına baktı, komşu tarlalardaki mısır fideleri çapalanmıştı, kimsecikler yoktu. Çapasını alarak tekrar işine döndü.

Güneş, Sakar Balkan’ın dik zirvelerinden sıyrılıp ovanın üzerine devasa bir kor külçesi gibi devrilmişti. Havada yaprak kımıldamıyor, sıcağın baskısıyla bükülen mısır yaprakları çatlayan toprağa boyun eğiyordu. Toprağın bağrından yeni çıkan cırcır böceklerinin kulakları tırmalayan korosuna, yalnızca çapaların hırsla toprağa vuruluş sesi eşlik ediyordu. 

O sırada, anamın rahminde, topraktan çıkan o cırcır böceklerinin sesini işitiyordum. İçimde durdurulamaz bir özlem belirdi; ben de çıkmalı, bu dünyayı görmeliydim. Vakit tamam olmuştu. O karanlık, dar ve sulu evrenden kurtulmak için ilk hamlemi anamın kasıklarına saplanan keskin bir sancı olarak gönderdim. 

Anam da anlamıştı çıkmak istediğimi. Durdu, belini doğrulttu, terini sildi ve gözlerini çevrede gezdirdi. Çevrede ne ebe vardı, ne de sesini duyurabileceği tek bir insan... Babam gurbette, mahkûmiyetteydi. Yalnızdı; tarlası, mısırları ve karşısında mağrurca yükselen Ulu Sakar Balkan ile baş başaydı. 

Çaresizlikle başını kaldırıp dağın heybetli zirvelerine baktı, derdini ve korkusunu Sakar Balkan’a açtı. Sakar Balkan, asırlık bir bilge gibi fısıldadı anamın yüreğine: “Korkma Emine! Balkan kadınları güçlüdür, dirençlidir. Çınarın altındaki toprağa uzan, yere neredeyse değecek kadar sarkan iki dala sıkıca tutun ve ıkın… Üçüncü, dördüncü ıkınmada oğlun gökyüzünü görecektir.”

Anam dağın sesine kulak verdi. Çınarın sarkmış dallarına tutundu, var gücüyle toprağa yüklenerek ıkındı. Ve gerçekten de dördüncü ıkınmanın ardından gözlerim ilk kez Balkan gökyüzüne, o devasa çınarın yaprakları arasından süzülen ışığa açıldı. 

Doğanın bağrında göbek kordonumu kendi elleriyle kesti; beni ak tülbendine sarıp bağrına bastı. Toprağın üstünde bir süre soluklanıp güç topladıktan sonra, beni kucağına alıp köyün yolunu tuttu. Kucağındaki çocukla Anam Emine'yi gören komşuları anında yardıma koştular, loğusa yatağını hazırladılar ve Aşağı mahalledeki Büyük Aileme haber ulaştırdılar.

Ben Anam Emine’yi işte böyle tanıdım; gücünü dağlardan alan, hayatı toprağın bağrından söküp çıkaran bir Balkan kadını olarak…

Gerlova'ın Kucağındaki Sakar Balkan...


-Yeşil ile dağın, su ile toprağın kader birliği ettiği o kadim coğrafyada Gerlova Havzası; Şumnu’dan süzülen yolların kavşağında, yirmi bir köyü bir ana şefkatiyle kucağında taşıyan devasa bir çanak gibi uzanır.

Dedi Bilge Halil Dedem hikayemin başladığı büyülü yeri sorduğumda. O benim ilk öğretmenim, çocukluğumun canlı kütüphanesiydi. Doğduğum günden beri, ne zaman evimizin ahşap penceresine yüzümü çevirsem, gözlerim evimizin çatısını aşan o Ulu Sakar Balkan ile karşılaşırdı. Dedem, tütün sarısı bıyıklarının altındaki o derin tebessümle konuşmasını sürdürdü:

-Gerlova... Çanak şeklinde, verimli ve sulak bir havzadır. Onun hemen yanı başında daha yüksek, engebeli ve kayalık bir plato üzerine kurulan Tozluk yer alır. Bu iki komşu, adeta birbirine el sıkışarak Deliorman’ın bereketiyle kucaklaşır. İşte bu efsunlu iki havzanın hemen yanı başında ise heybetiyle göğü yaran, sık ormanlarıyla sırdaş, zengin bitki örtüsüyle bereketli bir dev yükselir: Sakar Balkan."

Bilge Halil dedemin sözleri, odayı ısıtan kuzinenin çıtırtılarına karışır, beni bambaşka zamanlara götürdü.

-Bağrında sakladığı derin mağaraları ve sır dolu kovuklarıyla Sakar Balkan, yalnız bir dağ değildir Mehmed'im. O; asırlar boyu bu topraklara kök salmış Türk insanının sığınağı, kıblesi ve hafızasıdır. Şumnu’dan, Kardeşköy’den ya da bizim Karagözler’den başını kaldırıp bakan her göz, penceresinde bu mağrur dağı görür. Gurbete düşenlerin hüzünlü manilerinde, maziye özlem duyanların rüyalarında vatan fikri, hep Sakar Balkan’ın siluetiyle ete kemiğe bürünür."

Dedem elimi tutup, nasırlı parmaklarıyla pencereden dışarıyı, dağın puslu zirvesini işaret ettikten sonra;

-Sakar Balkan ile bizim aramızdaki bağ öyle sıradan bir köylülük bağı değildir. Bu dağ ile bu toprağın insanı arasında yazısız, ama ezelden beri süregelen köklü bir antlaşma vardır. Karagözler ve çevre köylerin insanı dağın tek bir yaprağına zarar gelsin istemez; onun koruyuculuğunu öz evladı gibi üstlenir. Devlet bile bildi bu kadim bağı. 

Zamanında Bulgar yetkililer, o gür ormanları yangından, talandan, vicdansız baltadan sakınmak üzere tuttu, çevresindeki köylerin ailelerine zimmetledi. Dağın belli bir bölgesi her ailenin namusu sayıldı. Köylü dağını gözü gibi sakınır, gece gündüz gözetler, yangına göğsünü siper eder; dağ da bu sadakati karşılıksız bırakmaz...

Dedem hafifçe tebessüm ettiğinde gözlerinin etrafındaki kırışıklıklar derinleşirdi. O tebessümde kış günlerinin sıcaklığı, fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusu vardı.

-Karşılıklı bir vefadır bu sevgili torunum. Sen dağı korursun; dağ da o cömert koynundan her aileye nasibini verir. Kışın zemherisinde kuzinede çıtır çıtır yakasın diye odununu verir; fırınında ekmeğini, böreklerini pişiresin, düğününde aşını, kazanlarını kaynatasın diye bereketiyle kucaklar seni."

Sakar Balkan’ın koynunda, Gerlova’nın kalbinde yer alan Karagözler, suyun bereketine gark olmuş talihli bir köydür. Karstik kayalıkların ve gür ormanların süzdüğü kar ve yağmur suları, dağın eteklerinden kristal berraklığında pınarlar olarak fışkırır. Ormanların derinliklerinden doğup yamaçlardan aşağı neşeyle çağlayan bu derelerden biri, Karagözler’i Aşağı ve Yukarı Mahalle olarak ikiye böler, köyün içinden nazlı bir hayat çizgisi gibi geçer.

Sonra o dereler birleşir, Gerlova’nın doğusuna doğru süzülerek Karadeniz’e varan kutlu akarsuya, Kamçı Suyu’na dönüşür. Dağlardan taşıdığı zengin alüvyonlarla ovayı Kuzeydoğu Bulgaristan’ın en verimli toprağına çeviren Kamçı Suyu, yaşamın bizzat kendisidir. 

Tütün tarlalarının yeşermesi, çilek bahçelerinin baygın kokusu, meraların bereketi hep onun taşıdığı neme bağlıdır. Yaz sıcaklarında köylünün serinlediği, sığırların sulandığı, tarihi su değirmenlerinin çarklarını döndüren hep bu nehir olur. Mahallelerin köşe başlarındaki sebil taş çeşmelerden buz gibi sular akarken, kadınlar pınar başlarında sohbet eder, bahçelerdeki taş örme kuyulardan Çekilen sularla demlenen çayların buğusu göğe yükselir.

Ve tüm bu hayatın üstünde, Sakar Balkan’ın en yüksek ve en ferah noktası olan Çıplak Tepe bir nöbetçi gibi dururdu.

Adını kayalık ve seyrek örtüsünden alan bu zirveye çıkıldığında, Gerlova Ovası dev bir kumaş mozaik gibi ayaklar altına serilir. Yeşil ile sarının her tonuna bürünen tarlalar, tütün bahçeleri ve aralara serpiştirilmiş kırmızı kiremitli evleriyle Karagözler, yukarıdan bakıldığında zamansız bir tabloyu andırır. Ovanın tam ortasında Kamçı Suyu ve onun kucağında parıldayan Tişa Baraj Gölü, güneşin açısına göre maviden yeşile dönen gümüş bir şerit gibi parıldar.

Sert rüzgârın yüzü okşadığı Çıplak Tepe’de durup aşağıya bakmak; toprağın, suyun ve insan emeğinin yoğrulduğu o dingin cennetin tarihsel derinliğini, geçmişin fısıltılarını iliklere kadar hissetmek demektir.

Aşağı Mahalledeki Büyük Ailem...

Güneş, Sakar Balkan’ın gururlu zirvesinin ardında süzülmeye başladığında, Karagözler köyünün ortasından bir bıçak gibi geçen Kamçı Suyu’nun, onlarca kolundan birinin, uğultusu derinleşir. Dağın buz gibi bağrından kopup gelen bu hırçın su, taşlara çarparak köpürür; iki yakaya ayrılmış köyün köpük köpük akan ortak damarı olur. 

Bahar uyanıp da dere boyları yeşile kucak açtığında, dikenli dalların arasından turuncu, sarı ve al al parıldayan alıçlar göz alır. Bizim buralarda "ekşi muşmula" derlerdi onlara. Mayhoş tadı, nergislerin mis kokusu ve ovayı taze bir gelinlik gibi örten papatyaların görüntüsüyle birleşince Karagözler, rüyalar dünyasından fırlamış bir masal diyarına dönüşür.

Dere, Karagözler’i iki ayrı aleme bölerdi: Aşağı Mahalle ve Yukarı Mahalle. Biz Yukarı Mahalle’nin sakinleriydik. Derenin karşı yakasında, anamın çocukluğunun ve ilk gençliğinin geçtiği Aşağı Mahalle'deki Büyük Ailem; benim gözümde fırtınalı günlerde sığınacak tek güvenli limandı. 

Orada, kökleri derinlere uzanan devasa bir çınar ordusu durur: Nenem Fatma, bilge Halil Dedem, ki benim ilk öğretmenimdi, dayılarım ve şefkatini üzerimizden bir an olsun eksik etmeyen Cemile teyzem...

Babamın askerlik bahanesiyle Zorunlu Çalışma Taburlarına götürüldüğü, evimizin yetim ve kimsesiz kaldığı o kavurucu yaz günlerinde adımlarım hep karşı yakaya yönelirdi. İki mahalleyi birbirine bağlayan o eski ahşap köprüyü geçer, anamın hesabıyla tam altı yüz arşın yürürüm. 

O altı yüz arşın, çocuk yüreğimin en güvenli sığınağına giden yoldu. Kapı tokmağını vururdum gücümün yettiğince, kapı açılınca Cemile teyzemle dayılarım etrafımı sarar, koltuk altlarımdan tutup beni göğe kaldırırlar; şefkat dolu öpücüklerle önce Neneme, sonra Bilge Dedeme götürür.

O fırtınalı günlerde anamın en büyük dayanağı, bizlerin koruyucu meleği olan Cemile Teyzemdi. Kerim Dayım ise tek bir şakasıyla dünyadaki tüm kederi silip atan bir neşe pınarıydı. Ağustos’un serin bir sabahında, henüz altı yaşımın ikinci ayındayken tutmuştu elimden. Sakar Balkan’ın eteklerine tırmanırken, Çıplak Tepe’nin ve Gerlova Ovası’nın o büyüleyici manzarasına bakıp "Çıkalım mı yeğenim?" diye sormuştu. Gözlerimdeki cesareti görünce eklemişti: "Tırmanırken Sakarlık etme yeğenim. Efsane der ki, dikkatsiz tırmananlar zirveye varamadan aşağı yuvarlandığı için buraya Sakar Balkan demişler..." Onun o neşeli ruhu olmasa, kızgın güneşin altında çapa yapmaktan beli bükülen anamın yükü nasıl hafiflerdi, bilmem.

Yusuf Dayım bir dinginlik limanıydı; ne zaman babamın yokluğu yüreğimizi sızlatsa, "Çözeriz yeğenim, sen merak etme" der, yüreğimize su serper. Hüseyin Dayım ise kendi kabuğuna çekilmiş sessiz bir gölge gibiydi, evde pek durmazdı. En küçük dayım Mustafa ise gençlik heyecanının peşinde, mahalledeki arkadaşlarıyla rüzgar gibi akardı.

Ve Fatma Nenem… Yedi kişilik o devasa ailenin yükünü omuzlayan, günün on sekiz saatini duraksız bir tempoyla geçiren o emektar kadın... Yine de bir boşluk buldu mu koşar, anamın yardımına yetişir. İlk torun olduğum için etrafımda pervane olur, beni mutlu etmek için çırpınır...

Ama benim sırdaşım, ilk öğretmenim Halil Dedem başkadır: 1895 doğumlu Ulu Dedem, 93 Harbi’nin fırtınası henüz köye ulaşmadan ilkokul eğitimini almış, ancak asimile amaçlı olarak Türk okullarının kapatılmasıyla mektepten kopmuştu.

Fakat o, kağıda değil, söze ve nefese emanet edilen tarihin yaşayan kütüphanesidir. İnsanlığın geçmişini kitaplarla ve belgelerle değil, hafızasında biriktirdikleriyle aktarır. Kulaktan kulağa aktarılan canlı, dinamik anlatılarla hafızanın korunduğu o çağlarda Dedem, köklerimizin koruyucusu olmuştu. 

Karagözler’in geçmişini, hemen ötedeki Virbitsa’yı, Şumnu’yu, Çarlar Şehri Preslav’ı ve bu mistik Balkan coğrafyasının varoluş mücadelesini hep onun dizinin dibinde dinledim. Onun canlı sesi, zamanla biçim değiştiren ama hiç ölmeyen canlı bir hafızaydı.

                                                            Sözlü Tarih Muhafızlarından biri olan Halil Dede'me; -Dede... Sen her şeyi nasıl aklında tutuyorsun? Oğuz Boylarını, Osmanlı Beyliğini, Şumnu ve bağlı kasaba ve köylerini, Viyana'yı, Osmanlının Rumelideki başarılarını...Ben daha düne kadar neyi gördüysem unutuyorum.

-Dede... Sen her şeyi nasıl aklında tutuyorsun? Oğuz Boylarını, Osmanlı Beyliğini, Şumnu ve bağlı kasaba ve köylerini, Viyana’yı, Osmanlı’nın Rumeli’deki zaferlerini... Ben daha düne kadar gördüğüm en basit şeyi bile unutuyorum.

Sakar Balkan eteklerinden odamıza süzülen serin rüzgârı, dağların o kadim uğultusunu ve kuş cıvıltılarını bana da dinlettikten sonra, yüzünde şefkatli bir gülümsemeyle başımı okşadı:

-Elbette benim öğrenmeye doymayan meraklı torunum. Bu gidişle sen de “sözlü tarih muhafızları” camiasının en küçüklerinden biri olacaksın.

Fatma nenemin ocağın başından getirip masaya bıraktığı taze demlenmiş çaydan birkaç yudum aldıktan sonra, sesi adeta uzak bir zaman diliminden süzülür gibi derinleşti:

-Rüzgârın dağ girintilerinde yankılandığı, yolların ve izlerin zamanla örtüldüğü konar-geçer dünyalarda bilgi; kâğıdın soğuk ve sessiz yüzeyine değil, kuşaktan kuşağa devrolan canlı bir nefese emanet edilirdi... ki giderek sen de onlardan biri olacaksın, Mehmed’im.

-Unutulur gider sanırsın değil mi koçum? İnsanoğlunun hafızası kuştan incedir; bir rüzgâr eser, ne varsa uçup gider. Bizim gibi ocağı söndürülen, yurdundan koparılan insanı ayakta tutan ne tapudur ne de kâğıt parçası... Anlatılanların, kanunların ve soyların hafızası; zihinsel ritimlerin, kafiyelerin ve köklü kalıpların içine kaydedilir. Öyle hafızada tutması daha kolaydır, birer kutsal emanet gibi nesilden nesile korunur. Ecdat bu yüzden söze bir ölçü, bir ahenk vermiş ki çağlar ötesinden bugüne bozulmadan aksın. Biz bugün buraya sadece gövdemizle değil, dilimizin ezberleriyle, atalarımızın kalıplarıyla geldik.

Antik Yunan’ın ortak mitolojisini ve tarihini yazılı hiçbir metne dayanmadan, şehir şehir dolaşarak ezberden fısıldayan Homeros gibi ozanlar; Batı Afrika’nın steplerinde ve kabilelerinde adeta “yürüyen kütüphane” sayılan o kadim anlatıcılar, işte bu geleneğin en belirgin simalarıydı.

Bir ozan; yalnızca şiir söyleyen bir ses değil; bir köyün tüm soy kütüğünü, kralların unuttuğu tarihleri, yazısız sözleşmeleri ve geleneksel hukuku zihninde bir saray gibi inşa eden kişidir. Savaşları, büyük göçleri, çetin kışları ve bilgece öğütleri zihninde diri tutan toplumsal hafızanın ta kendisidir.

Benim dünyamda ise bu ulu mirasa sahip çıkan, o efsanevi hafıza taşıyıcısı Halil dedemdi. Ben ona hürmetle ve sevgiyle "Canlı Kitaplık" adını takmıştım. O benim bu hayattaki ilk öğretmenimdi.

Daha üç yaşımda bir çocukken, dizinin dibine çöker; onun kelimelerinden örülü büyülü dünyalara adımlar atardım. Yaşadığımız Sakar Balkan’ın o sarp dokusunu, kayalıklarını, gizemli patikalarını ve bağrında barındırdığı tüm canlıları ilk kez onun sesinde tanıdım. Çocuk zihnimle sorduğum sorular ne kadar saf, ne kadar çocukça olursa olsun; her soruya neşeyle ve insanı adeta bir girdap gibi içine çeken derin hikâyeleriyle yanıt verirdi. O anlatırken zaman durur, Balkanların rüzgârı odanın ortasında esmeye başlardı. Zihinsel yönden gelişmemi, dünyayı kelimelerin gücüyle kavramamı işte o tatlı anlatılara borçluyum.

Sonra zamanın çarkı döndü; kader bizi doğduğumuz o yeşil ve sarp topraklardan alıp Anavatan’a savurdu. Türkiye’de ilkokul sırasına oturduğumda —ki Halil dedem artık bu dünyadan göçmüştü— geçmiş ile geleceğin kesiştiği o büyük dönüm noktasındaydık.

Fakat Halil dedemin yaktığı o kutsal sözlü meşale sönmedi; bu kez babam aldı o meşaleyi eline. Göç yollarının tozu, ayrılığın sızısı ve yeni bir toprağa kök salmanın telaşı içinde o meşaleyi harlandırmaya devam etti.

Ve bizler; bir derenin kenarında yeşerip büyüyen o büyük ve köklü ailenin, fırtınalara ve göç yollarına rağmen kaybolmayan, zihinlere kazınmış hikâyesini onun gür ve inançlı sesinden geleceğe taşımayı sürdürdük.

Yazı yoktu belki başlarda, ama taşıdığımız o hafıza; en dayanıklı mermerden bile daha güçlü bir iz bırakarak yarınlara uzanıyordu.

Ailemin Kökeni-Durgudlar Seceresi...

Seceremizin "Durgudlar Sülalesi" olduğunu, Sözlü Tarih Muhafızlarından biri olan Bilge Halil Dedemden öğrenmiştim.

Günlerden bir gün dizinin dibinde, ağzından çıkacak bilgi dağarcıklarından nasiplenmek için heyecanla sevgi dolu gözlerle yüzüne baktığım Sözlü Tarih Muhafızı Bilge Halil Dedem, nasırlı ve sıcak elleriyle saçlarımı okşadı.

-Bak Mehmed'im... dedi.

Sesi, tıpkı ardımızda uzanan koca dağların uğultusu gibi derin ve sakindi.

-Deliorman’ın toprağı sıradan bir toprak değildir. Kökleri yerin metrelerce derinine uzanan, fırtınalarda eğilen ama asla bükülmeyen o sert, mağrur ağaçlar gibidir. İnsanı da tıpkı toprağı gibi mizaçlı, gururlu ve sarsılmazdır. İşte bu koca coğrafyaya nam salmış Durgudlar sülalesi, heybetini ve boyun eğmez karakterini tam da bu toprağın koynundan alıyordu.

Dedem cebinden gümüş tabakasını çıkardı. Ağır ağır bir cigara sararken gözleri uzaklara, Sakar Balkan’ın sisli tepelerine kaydı. Cigarasından derin bir nefes çekti, dumanı rüzgâra karışırken babamın büyükbabası Durgud’un masal gibi ama gerçek hikâyesini anlatmaya başladı.

Zamanın birinde, Deliorman'ın Karagözler köyünde "Durgudlar" derlerdi sizin sülaleye Mehmed'im. Toprağa, çınarın kökleri gibi sımsıkı tutunan, sözleri keskin bir kılıç kadar sağlam insanlardı. Sülalenin direği olan Büyük Büyükbaban Durgud ile hanımı Ayşe Ninenin ocağında bereket hiç eksik olmazdı. Üç oğlan, bir kız; Emin, Yaşar, Mehmet ve abla Cemile ile o koca konak cıvıl cıvıl çocuk sesleriyle çınlardı.

Takvimler 1898 yılını gösterdiğinde, Ayşe Ninenin kucağına son bir bereket düştü: Babanın babası Mustafa... Yani senin Büyükbaban Mustafa Durgud!

Büyükbaban Mustafa doğduğunda ağabeyleri ve ablası Cemile çoktan büyümüş, evlenip çoluk çocuğa karışmışlardı. Koca konağın geniş avlusunda Mustafa, adeta tek başına bir çocukluk sürdü. Kardeşleri kendi telaşındayken Mustafa, babası Durgud ile anası Ayşe’nin üzerine titreyen sevgisiyle büyüdü. Ağabeylerinin yokluğu minik kalbinde bir yalnızlık filizlendirmişti ama bu yalnızlık onu daha küçük bir çocukken güçlü kılmayı, kendi başının çaresine bakmayı öğretti.

Fakat bizim yaşadığımız bu güzel topraklarda huzur, yaz güneşi gibi çabucak geçiverirdi. Eskilerin "93 Harbi" dediği o büyük savaşın üzerinden yıllar geçmişti ama toprağın altındaki sarsıntı hiç bitmemişti. Yüz binlerce insan için gurbet yolları görünmüş, Anadolu’ya doğru gözyaşı dolu göçler başlamıştı.

Yıl 1936 olduğunda, o zorlu göç rüzgârı bizim Durgudlar’ın da kapısını çaldı. Toprak daralmış, ekmek zorlaşmıştı. Mustafa’nın ağabeyleri ve ablası Cemile, Büyük Büyükbaba Durgud’un huzuruna çıktılar. Diz kırıp rıza istediler; sıcak ve bereketli topraklara, Osmaniye’ye göç etmeye karar vermişlerdi.

Herkes toparlanırken, genç Mustafa ağabeylerinin arkasına takılmadı. Konağın ortasında dimdik durdu. Önce yaşlı babasının gözlerine, sonra ayağının altındaki toprağa baktı. Avucuna bir avuç toprak alıp sıktı:

-Ben gitmeyeceğim baba! dedi. Sesi avluda gürledi. -Doğduğum, büyüdüğüm, suyunu içtiğim bu topraklarda kök salacağım!

Gitmeyen tek evlat olarak Karagözler’de kaldı Büyükbaban Mustafa. Zaman geçtikçe iri yarı cüssesi, çakmak çakmak bakan gözleri ve haksızlığa hiç dayanamayan sert duruşuyla namı tüm ovaya yayıldı. Köylü için onun sözü senetti. Eğilmeyen başı ve korkusuzluğu yüzünden akranları ona artık tek bir isimle hitap ediyordu: "Deli Durgud!"

1918 yılında, yirmi yaşında yağız bir delikanlı olan Deli Durgud, kendisinden bir yaş küçük Hatice Babaannen ile evlendi. Hatice Babaannen, Deli Durgud’un o sert, kayadan hallice görünüşünün altındaki kocaman yüreği iyi bilen, onun fırtınalarını tek bir bakışıyla dindiren sakin bir limandı.

Yıllar bu güzel yuvaya çocuk neşeleri getirdi. Önce Halan Mürüvvet kucağına geldi. Ardından Mustafa Amcan, en nihayetinde de 1924 baharında esmer, sevimli bir bebek olan Baban Ahmet dünyaya gözlerini açtı.

Ancak hayat, Deli Durgud’un sarsılmaz yüreğini acı imtihanlarla sınadı. Evlendikten on üç yıl sonra, kendisini el bebek gül bebek büyüten anası Ayşe’yi kaybetti. Bu acının ateşi henüz tütüyordu ki, sadece on beş gün sonra babası Durgud’u da kara toprağa verdi. Arka arkaya gelen bu kayıplar Deli Durgud’u dışarıya karşı daha sert yaparken, evde karısına ve çocuklarına daha da sarılmasına neden oldu.

Halil Dedem susup çenemden nazikçe tuttu, yüzümü kendine doğru kaldırdı. Gözlerinin içi mahzundu.

O sırada Fatma Nenem elinde mis gibi kokan çay tepsisiyle içeri girdi. Tepsiyi masaya bırakırken: -Efendi, torunumuzu fazla zorlama. Biraz ara ver ki anlattıklarını hazmetsin, dedi.

Çaylarımızı yudumlarken zihnimde her şey bir bir oturuyordu. Dedeme bakıp: -Dede, Mürüvvet Halamın neden ailemizden uzak durduğunu, Cemile Teyzemin şefkatinin yanında halamın bize neden hep yabancı gibi baktığını şimdi anlamaya başladım... Ama Mustafa Amcam da bize çok soğuk davranıyor, babamla da araları iyi değil. O neden böyle? Anlat lütfen... dedim.

Dedem bir süre düşündü. Sonra çayından bir yudum alıp devam etti:

-Eh Mehmed'im, madem sordun, anlatayım... Deli Durgud’un Mürüvvet Halanın gidişine olan kırgınlığı konakta bir gölge gibi gezerken, Amcan Mustafa’nın evlilik zamanı geldi. Dualarla, türkülerle çok güzel bir düğün yapıldı. Ancak kader, Durgud hanesine neşeyi yine çok gördü.

Düğünden tam dört ay sonra, eve kor gibi bir ateş daha düştü. Deli Durgud’un en büyük sığınağı, biricik eşi Hatice Babaannen aniden vefat etti. Bu acı vefatın ardından, Mustafa Amcanın çiçeği burnunda eşi -yani Büyükbabanın gelini- kayınpederinin o ağır, hüzünlü ve sert gölgesinde yaşamak istemedi. Konağın arka avlusunda duran diğer eve taşındılar.

Deli Durgud, yanında sadece Baban Ahmet ile baş başa kalmıştı. Dünyası biraz daha karardı, konağın içindeki sessizlik biraz daha büyüdü... İşte Amcan Mustafa'nın o günden kalan kırgınlıkları ve mesafesi, babanla aralarındaki bu soğukluğun tohumlarını o zamanlardan attı Mehmed'im.

Dedem derin bir iç çekti. Rüzgâr penceremize vururken, 6 yaşında minik bir çocuk olarak Durgudlar sülalesinin ne kadar büyük fırtınalardan geçip bugünlere geldiğini içimde sıcacık bir gururla hissettim.   

                  Babam Ahmet Mustafa Durgud....   

Kalbimde, babamla ilgili olarak, dün dinlediğim hikâyelerin sıcaklığıyla yine Halil Dedemin dizinin dibinde buldum kendimi. Yüzüme bakıp sevecen bir gülümsemeyle karşıladı beni:

-Hoş geldin en küçük Hafıza Muhafızı talebem! dedi. Gözlerinin içi parıldıyordu. — Dün gece Durgudların seceresini zihninde iyice gezdirmiş olmalısın Mehmed'im. Eğer o tarafta aklına takılan bir şey yoksa, bugün de biraz Baban Ahmet üzerine konuşalım. Ne dersin?

Heyecanla "Olur" anlamında başımı salladım. Arkama yaslanıp Dedemin ağzından dökülecek kelimeleri sabırsızlıkla beklemeye başladım.

Dedem, gümüş tabakasından bir cigara sarıp derin bir nefes çekti. Bakışları uzaklara dalarken babamın hikâyesine başladı:

-Baban Ahmet; hani şu namı ovayı saran "Deli Durgud" var ya, işte onun, yani Büyükbaban Mustafa Durgud’un üçüncü evladı olarak dünyaya geldi. 1924 yılının o taptaze ilkbaharında, anası Hatice’nin kucağında esmer, karayağız, sevimli bir bebekti.

Evde onu bekleyen iki kardeş vardı: Henüz 4 yaşındaki Mustafa Amcan ve 5 yaşındaki Mürüvvet Halan... Babanın gelişiyle birlikte Mustafa Durgud’un ocağında beş kişilik neşeli bir aile tamamlanmış oldu.

Günler su gibi aktı gitti Mehmed'im. Zamanı geldiğinde Ahmet’in adının devletin nüfus kütüklerine yazılması gerekiyordu. Bizim buralarda adettir; erkeklerin soyadı niyetine atalarının adı bir zırh, bir koruyucu kalkan gibi isimlerinin arkasına eklenir. Geçmişin şerefli mirası gururla omuzlarda taşınsın diye... Babası Mustafa Durgud’un adı, babanın adının yanına mühürlendi. Nüfus kütüğünün o sarı, tozlu sayfalarına "Ahmet Mustafa Durgud" diye yazıldı. O mühür sadece kâğıttaki bir mürekkep değildi Mehmed'im; toprağa, geçmişe ve kimliğe vurulmuş sarsılmaz bir bağdı.

Fakat felek, babanın gençliğini erken sınadı... Baban Ahmet henüz 14 yaşındayken, kendisini binbir ihtimamla büyüten gözü gibi sakındığı anası Hatice’yi kaybetti. Baban anasının ardından gözyaşı döküp için için yandı ama bu acı en çok babası Deli Durgud’u vurdu. Hayata küstü adamcağız, adeta elden ayaktan kesildi.

Mürüvvet Halan zaten rızasız evlendiği için evden uzaktı; adını bile anmıyordu babası... Mustafa Amcan da eşinin isteğiyle başka eve taşınmıştı. Baban Ahmet, daha gencecik bir çocukken, 14 yaşında bir başına kaldı o koca konakta babasıyla.

Ama senin baban tevekkül sahibi bir insandı Mehmed'im. Hayatta her şeyin insanın kendi elinde olmadığını bilir, lüzumsuz kaygıya, paniğe kapılmazdı. Yıkılan babasına sımsıkı sarıldı; Deli Durgud’un yürüyen ayağı, tutan eli, adeta gölgesi oldu.

Dedem tam burada durup bir soluklandığında dayanamayıp araya girdim. İçimi kemiren o soruyu soruverdim:

-Peki Dede... Bütün bunlar olurken benim Anam neredeydi?

Dedem gözlerini sevgiyle bana çevirdi, elimi tutup sıktı:

-Senin Anan Emine benim ilk göz ağrımdı Mehmed'im, kızımın ta kendisiydi... O yıllarda henüz 14 yaşındaydı. Sonradan doğan dayılarınla Cemile Teyzenin yetişmesinde Fatma Nenenin en büyük yardımcısı, evimizin eli ayağıydı.

1943 yılı geldiğinde, iki hanenin rızasıyla ananla babanı evlendirdik. Anan Emine, gelin gittiği o konağa adım atar atmaz babanın omuzlarındaki o ağır yükün yarısını kendi omuzlarına aldı. Baban kendi babasına nasıl hürmet ediyorsa, anan da kayınpederine öyle hürmet etti; ona evlat gibi baktı, eli ayağı oldu. Deli Durgud Mustafa Dede de bu fedakârlığa kayıtsız kalmadı tabii... Anan Emine’yi kendi öz kızından ayırt etmedi, bağrına bastı.

Giderek iyice yaşlanan, takatten düşen Durgud Deden, artık bu dünyadan göçme vaktinin geldiğini anlamıştı. Karagözler köyünün ileri gelenlerini eve çağırdı. Birlikte yaşadıkları, aynı sofrayı paylaştıkları o koca evi, şahitlerin huzurunda oğlu Ahmet’e vasiyet etti.

Nitekim bu vasiyetten iki ay sonra Mustafa Durgud Dede de ruhunu teslim etti, Hakk'a yürüdü.

Anasından sonra babasını da toprağa veren baban Ahmet, gözyaşlarını içine akıttı. "Allah’ım, elden ayaktan düşen Durgud babamın daha fazla ızdırap çekmesini istemedi de onu cennetine aldı..." diyerek teselli buldu. Uzun süre büyük bir vakarla yas tuttu. Sonra inancına, toprağına ve bize tutundu. Baban Ahmet, artık sadece damadım değil, benim de öz evlatlarımdan biri olmuştu Mehmed'im...

Dedem sustuğunda Karagözler köyünün üzerine tatlı bir akşam huzuru çökmüştü. 6 yaşında küçük bir çocuk olarak, babamın omuzlarındaki o koca sabrı ve Durgudlar kökünün ne kadar güçlü bağlarla birbirine sarıldığını bir kez daha derinden hissettim.

Benim Gözümde Babam Ahmet...

Yıllar yaprak yaprak dökülüp bir su gibi akıp gidecekti... Bir gün gelecek, Anavatan’da okul sıralarıyla buluşacak, kalem tutmayı öğrenecektik. Ama o günlere ermeden, göğsümde koca bir dağ gibi duran Bilge Halil Dedem de bu dünyadan göçüp gidecekti. Zaman dönüp dolaşacak, vaktiyle dizinin dibinde nefesimi tutup dinlediğim o hikâyelerin nöbetçisi ben olacaktım. Artık Durgudlar Sülalesi’nin destanını, babam Ahmet Mustafa Durgud’u anlatma sırası bana gelecekti...

Babam Ahmet, bu yeryüzünde çalışmayı en büyük, en yüce ibadet sayan adamdı. Kul hakkından ve haramdan, cehennem ateşinden kaçınır gibi ölesiye korkardı. Bizlere hep adaletli olmayı öğütler, "Biraz varlıklı olursanız, gözünüz hep fakir fukarada olsun oğul; koruyun, kollayın..." derdi.

O, benim çocuk gözlerimde toprağın sert bağrında derin ve silinmez izler bırakan bir "atom karıncaydı." Dur durak bilmez, yorulmak nedir anlamazdı. En zifiri karanlık, en çıkmaz gibi görünen durumlarda bile metanetini bir an olsun kaybetmez; sarsılmaz aklıyla o kör düğümlerden hep en hayırlı, en aydınlık sonuçları çıkarırdı.

Onun bu bitmek bilmeyen azminden ve pes etmeyen ruhundan el almış olmalıyım ki, ben de büyüdükçe hayatın en fırtınalı, en zor anlarından hep olumlu bir çareyle sıyrılmayı öğrenecektim.

Evinin, çoluk çocuğunun ihtiyaçları söz konusu olduğunda dünyaları sererdi önümüze. Ama iş kendine geldiğinde, eli tutulur, son derece sakıncalı ve cimri davranırdı. Evlatlarının rızkından, nafakasından tek bir kuruş eksilir endişesiyle köye gidip bir kahvehanede oturmaz, bir bardak çay dahi içmezdi.

Dünyadaki herkese sonsuz bir nezaketle yaklaşır; kimseyi kötülemez, kimseyi ötekileştirip dışlamazdı. Bir gün başımı okşayıp kulağıma küpe olan o sözü söylemişti: -Bir başkasını kötüleyerek ve öteleyerek daha iyi olunmaz oğul... Ömrüm boyunca bu sözü kalbimin en derin yerinde bir pusula gibi taşıyacaktım.

Bulgar yönetiminin o acımasız asimilasyon politikaları Karagözler’e kadar ulaşmış, Türkçe okullar teker teker kapatılmıştı. Babamın elinden okuma yazma hakkı daha çocukken sökülüp alınmıştı ama o pes edecek adam değildi! Yaz aylarında gönderildiği üç yıllık zorunlu çalışma taburlarında, tahta barakaların gaz lambası kokan yorgun akşamlarında pes etmedi. Kader arkadaşlarının dizinin dibine çöktü; o nasırlı elleriyle adını yazmayı, kâğıda gururla imza atmayı öğrendi.

Zamanla kendini öyle bir geliştirdi ki, gurbet diyarlarından sıla mektupları yazacak kadar ilerletti okumasını. Mektuplarının her satırında belki eksik bir harf, yamuk bir çizgi vardı; ama o satırların arkasında tamamlanmış, sevgiyle dolu kocaman bir yürek çarpıyordu.

Çocukluğunda yeterince okuyup yazamamış olmanın o derin burukluğu, babamın yüreğinde sönmeyen bir ateşe dönüştü. Kurtuluşun yalnızca ama yalnızca eğitimden geçtiğine gönülden inanmıştı. Çocuklarının Karagözler’de, bu baskı altında bir geleceği olamayacağını çok iyi biliyordu. Tek bir çare vardı: Anavatan’a göç etmek!

"Anavatan’a varacağız ve ben evlatlarımı okur yazar yapacağım!" diye kendi kendine and içti.

Evlatlarının geleceği, ecdadının inancı ve öz kimliği için doğup büyüdüğü, her karışına alın teri döktüğü bu kadim topraklara veda etme kararı aldığında gözünü bile kırpmadı. Yakın çevresini, akrabalarını karşısına toplayıp bu kutlu yolu anlattı; Anavatan’a vuslat için yasal hazırlıkların başlamasına bizzat önayak oldu.

O, toprağa tutunmasını da bilen, evlatlarının istikbali için doğduğu toprağı geride bırakmayı göze alan gerçek bir Durgud’du...

Kardeşim Mustafa...

Sakar Balkan’ın eteklerini sarmalayan o kavurucu 1945 yazının sıcakları, nihayet yerini sonbaharın serin nefesine bırakıyordu. Ekim ayının sonlarına doğru yaklaşırken evimizin havası ansızın değişti; odaların içinde gizli bir telaş, fısıltıyla yayılan tatlı bir koşturmaca başladı.

Anamın karnı her geçen gün biraz daha sivrilip öne doğru çıkıyordu. Avludaki iş güç arasında koşturan anamın peşinden sürüklenen fısıltılardan, onun gebe olduğunu kavrayabiliyordum. Fatma Nenem, her fırsatta anama çorba kaseleri uzatıyor, ağır kaldırmamasını, adımlarına dikkat etmesini sık sık öğütlüyordu. 

Cemile Teyzem ise artık evimizin bir parçası gibiydi; kapıdan içeri girmesiyle birlikte odadaki tüm şefkat ışıkları anamın üzerine çevriliyordu. Ben ise o güne kadar alışık olduğum o koyu ilginin merkezinden yavaş yavaş çekildiğimi hissediyor, ne olup bittiğini anlamlandırmaya çalışıyordum.

Bir ara; ''Abla, yeni bir can gelmek üzere! Umarım bu sefer bir kız çocuk kucağına alırsın.'' Anam da  ''İnşallah Cemile...Sağlıklı olsun da cinsiyetinin o kadar önemi yok!'' Dedi.

Güneş ufukta kaybolmaya yüz tutumuştu ki anam;

''Cemile...Cemile... Kız Cemile! Koş anamı çağır, doğurmak üzereyim!!'' Cemile Teyzem hızla evden çıktı. Babam yine yoktu. Yine, askerlik görevini '' zorunlu çalışma taburlarından birinde, yüzlerce kilometre uzakta, prangasız mahkum olarak, kanal kazıyordu.'' 

Teyzemin evden fırlamasıyla, neredeyse dönmesi bir oldu. Fatma Nenemin tecrübeli, maharetli elleri ve teyzemin şefkatli dokunuşlarıyla odadaki o gergin bekleyiş, yerini incecik bir bebek ağlamasına bıraktı. 

O minik cansız insan yavrusunu, sarıp sarmalanarak kundakladıktan sonra, bitkin ama gözleri parıldayan anamın kucağına teslim eden Fatma nenem; -bir oğlun daha oldu Emine...Dedi.

Henüz iki yaşına yeni basmış küçük bir çocuk olarak, odanın ortasındaki o kundakta beliren küçük misafiri hem şaşkın hem de içimi kemiren bir kıskançlıkla izliyordum. Kendi kendime, "Bu da nereden çıktı şimdi?" dediğimi bugün gibi hatırlıyorum. 

Nitekim, anamın hamile olduğu anlaşılıncaya kadar hem ana hem baba tarafından koca sülalenin tek göz bebeği bendim; dünyadaki bütün sevgi, ilgi ve ihtimam sanki sadece benim için var edilmişti. Oysa şimdi evin tüm dikkati, anamın o fısıltılı duaları ve sevecen bakışları bu minik bedene kaymıştı.

İşin kötüsü, iki yaşıma gelmiş olmama rağmen henüz kendi başıma tek bir adım bile atamıyordum. Yürümeyi bir türlü beceremiyor, odadaki ahşap mobilyalara, duvar kenarındaki kerevetlere tutuna tutuna dengede kalmaya çalışıyordum. Anamın başı işten ve bebekten aşkındı; ama yeni doğan Mustafa’yı emzirip uyuttuktan sonra, o kısıtlı zamandan bana ayırdığı birkaç dakikalık şefkati yakalayabilmek için adeta saatleri sayıyor, o anları dört gözle bekliyordum.

Doğumdan dört gün sonra, ahşap kapımız hafifçe vuruldu. İçeriye Halil Dedem, arkasında mahalle imamıyla girdi. Büyük ailemizin hemen her ferdi, henüz sesi bile cılız bir rüzgâr gibi çıkan bu yeni misafire ad vermek, kulağına dualar fısıldamak için odadaki kerevetlerde yerini almıştı. Kalabalığın içinden her kafadan bir ses çıkarken, Halil Dedem ağırlığını koydu. Bakışlarını imam efendiye çevirerek sordu:

”Adını Mustafa koyalım derim, ne dersin imam efendi?”

İmam, sakalını sıvazlayıp bir süre düşündü. Yüzüne yayılan tebessümle yanıtladı:

”Münasiptir Halil Dede... Mustafa; seçilmiş, süzülüp temizlenmiş demektir. Peygamber Efendimizin de mübarek adıdır, bereketiyle gelsin.”

Halil Dede, başta kızı Emine olmak üzere odadaki herkese tek tek baktı. Başlar rıza ile eğilince, imam efendiye döndü:

”İmam efendi, töreni başlat o vakit.”

Abdestli gelen mahalle imamı, oda içerisindeki derin sessizliğin ortasında Kur'an-ı Kerim’den ayetler okumaya başladı. Tüm gelenekler edeple yerine getirildikten sonra, bebeğin sağ kulağına eğildi ve gür, parlak bir sesle fısıldadı:

”Mustafa... Mustafa... Mustafa...”

Heybesindeki iki çocukla Anam Emine...

Sakar Balkan’ın heybetli zirveleri, henüz mor bir sis perdesinin arkasında uyuklarken, Karagözler köyünde gün ilk önce Durgutların avlusunda uyanırdı. Rüzgârın ahşap kepenkleri hafifçe titreştirdiği o dondurucu alaca karanlıkta, Anam Emine çoktan ayağa kalkmış olurdu.

Üzerine hasır serilmiş toprak tabanlı odada sessizce hareket eder; gaz lambasının cılız, sarı ışığı altında nasırlı elleriyle üzerimizi örterdi. Ahıra inip koyunların, ineklerin sütünü sağar, döndüğünde bizleri emzirdikten sonra kuzine üzerine bıraktığı sıcak çorbasını içerdi.

Ekim ve kasım ayları Gerlova’nın en bereketli ama bir o kadar da yorucu hasat mevsimiydi. Tarlada kemale ermiş mısırların kırılması, bağ bozumu, kışlık meyve ve sebzelerin toplanıp ambarlara istiflenmesi gerekiyordu.

Cemile Teyzem ile Kerim ve Yusuf Dayılarım yardıma koşsalar da, babasız bir evin yükünü omuzlamaya yetmiyordu. Her şey, iki evladı ve toprağı arasında mekik dokuyan anamın nasırlı ellerine bakıyordu.

Güneş Sakar’ın belinden kızıl bir tepsi gibi doğmaya başladığında, mısır tarlasına yapılacak, yol hazırlığı tamamlanırdı. Anam, el tezgahında kendi dokuduğu kök boyalı, kalın nakışlı heybeyi geniş omuzuna yerleştirirdi.

Heybenin bir gözüne beni diğer gözüne de henüz birkaç aylık  kardeşim Mustafa'yı yerleştirirdi... 

İki evlat, bir heybenin iki gözünde iki ayrı dünya gibiydik. Anamın omuzu bir teraziydi sanki, bir gram fazla kaysa düşecekmişiz gibi. Ama o adımlarını toprağa öyle sağlam ve dengeli basardı ki, heybenin içinde sallanırken içimizi bir korku değil, anamın sıcaklığının huzuru kaplardı.

Tarlaya vardığımızda bizi bir meşe ağacının altındaki serin gölgeye bırakırdı. Heybeden çıkarıp toprağın üzerine serdiği dokuma yaygının üzerine yerleştirirdi ikimizi de. Acıktığımızda bağrından bastığı sütüyle doyurur, başımıza tülbentten gölgelik yapardı.

Sonra da, güneş tepemize yükselip toprağı bir fırın gibi ısıtırken, tarlanın ortasında yalnız bir Balkan kadınının tek kişilik mücadelesi başlardı. 

Dalından ayrılan o derin mısır  kokusunu içimize çekerken anamın belinin büküldüğünü hissederdim. Mısır yapraklarının rüzgârda çıkardığı hışırtı, anamın içinden söylediği hüzünlü Balkan türkülerine karıştırdı. 

Arada bir durur, elinin tersiyle alnındaki teri siler, meşe ağacının altına dönüp bize bakardı. O bakışta ne yorgunluk izi vardı ne de bıkkınlık; sadece sarsılmaz bir şefkat ve kayalıkları bile delecek kadar güçlü bir irade...

Zaman sadece evin içinde değil, tarlada da çetin geçiyordu. Zor da olsa hepsinin üstesinden geliyordu anam. Güneşin altında, tek başına toprağa eğilen bir Balkan kadınının direnişiydi bu.

Güneş batıya doğru devrilip gölge ağacın boyunu aştığında, Anam tarladaki mısırların önemli bir bölümünün kırımını yapmış olurdu. Elleri nasırlı, ayaklarındaki çarıklar toz topraktan görünmezdi ama başı dimdikti.

Yine aynı özveriyle bizi toplar, heybenin gözlerine yerleştirirdi. Gün boyu yorulmuş olan o omuzlar, dönüş yolunda bizi taşırken en ufak bir sarkma göstermezdi. Akşamın kızıllığı Karagözler köyünün çatısına vururken, anam evimizin kapısından içeri adımını atardı.

O, çileyi sabırla yoğuran, evlatlarını heybesinde taşıyıp sonbahar, hasadını yapan, fırtınalara karşı tek başına duran bir abideydi. Ve biz, o heybenin gözlerinde büyürken, hayata karşı eğilmeyen bir başın ne demek olduğunu kelimelerden önce anamın nasırlı ellerinden öğrenecektik.

Gelin kapıdan içeri adımını attığında, omuzundaki heybeyi incitmekten korkar gibi nazikçe indirir, bizi rahatlıkla görebileceği serdiği bir şilteye beni oturturken Mustafa'yı da yatırarak, özenle sardığı kundak yapardı.

Gecenin karanlığı Karagözler Köyü’nün ve arkasındaki Sakar Balkan’ın üzerine tamamen çöktüğünde, oda gaz lambasının kısılan ışığıyla sükûnete ererdi. 

Gaz lambasının sarı, hüznü okşayan ışığı ahşap odanın duvarlarına vururken, akşamın ritmi başlardı evimizde: Emine, ahırdaki hayvanların bakımını tamamlayıp geldikten sonra, önce Mustafa'yı sonra da beni emzirirdi.

Odanın ortasındaki kuzine sobasında çıtırdayan meşe odunlarının aleviyle, bakır tencerede kaynayan çorbanın buğusu odaya yayılırdı.  Bizleri doyurmuş ve ihtiyaçlarımızı gidermiş olmanın rahatlığıyla, nihayet çorbasını içmeye başlardı.

Gecenin karanlığı Karagözler Köyü’nün ve arkasındaki Sakar Balkan’ın üzerine tamamen çöktüğünde, oda gaz lambasının kısılan ışığıyla sükûnete ererdi. 

O evde, o akşam vakti; manevi yoksulluk vardı, gurbet vardı, çile vardı... Ama, gurbette de olsa, arkamızda Sakar Balkan gibi heybetli babamız vardı.

Anam bizleri yanına yatırmış, üstlerimizi örterken karanlıkta sessizce dışarıyı, babamın gurbetten döneceği yolları dinlerdi. Ellerini duaya açar;

"Yarabbi... Gurbetteki kocam Ahmet'e derman ver, heybemde evlatlarımı taşırken dizlerime güç ver. Bu ocağın tüten dumanını, bu masumların rızkını zalimin eline bırakma..."

Benim anam işte böyle bir kadındı. Çileyi sabırla yoğuran, evlatlarını heybesinde taşıyıp tarlayı süren, fırtınalara karşı dimdik ayakta duran tam bir Balkan Kadınıydı… Onun o heybede bize aşıladığı direnç, hayatımız boyunca damarlarımızda akar gibi bizleri ayakta tutacaktı.

Ailemize Dilsiz Kuzu Şaban katılıyor..

Sakar Balkan’ın eteklerinde, 1895 doğumlu Ulu Dedem Halil’in anlattığı o masalsı coğrafyada, 1949 yılının kavurucu yaz sıcakları yerini sonbaharın serinliğine bırakıyordu. Doğanın sarıya çalan hüznü Karagözler köyünü sararken, evimizde bambaşka bir baharın sancısı başlamıştı. Anam Emine’nin yüzündeki çizgiler derinleşmiş, bakışları telaşla buğulanmıştı. Ailemizin 3 numarası olacak o yeni can, ana rahminden dünyaya süzülmek için acele ediyordu.

Anamın o sessiz ama çaresiz çırpınışını ilk ben hissettim. El işaretiyle beni yanına çağırdı. Sesine sükunet katmaya çalışarak, "Mehmet..." dedi, "Git babanı bul oğul. Anamın sancıları başladı. Eve gelsin'' dedi."

Az önce dış avludaydım. Durgud Dedemin yokluğunda sığınacak bir liman arayan babam Ahmet, kışlık odunları yarıyordu. Dört yaşındaki kardeşim Mustafa ise hiçbir şeyden habersiz, avluda mor menekşelerin ve nazlı sardunyaların arasında çiçekten çiçeğe koşan arıların peşindeydi.

İç avlunun o cennet kokulu taş duvarlı kapısından dış avluya fırladım. Göğe uzanan meyve ağaçlarının gölgesinde kırdığı odunları odunluğa taşıyan babama nefes nefese yaklaştım. Telaşımı gören babam duraksadı: "Hayrola Mehmet, bu telaşın niye?"

"Baba! Anam doğurmak üzere, seni çağırdı!"

Babam baltayı kenara bırakıp elinin tersiyle alnının terini sildi. "Sakin ol oğul," dedi ama adımları bir anda serileşti. Eve girdiğimizde bambaşka bir telaş dalgası sardı odaları. Babam anam için alelacele bir lohusa yatağı sererken bana döndü: "Hadi aşağı mahalleye! Fatma Nenene, Cemile Teyzene haber ver, çabuk gelsinler!"

İki mahalleyi bağlayan ahşap köprüye doğru koşarken zihnim babamın yalnızlığındaydı. Durgud Dedem gözlerini hayata yumduktan sonra yetim kalan babam, o içindeki derin boşluğu Halil Dedem ve Aşağı Mahalle’deki o büyük çınar ailesiyle doldurmuştu. Nitekim kapılarını yumrukladığımda karşıma çıkan Cemile Teyzem, haberi alır almaz Nenem Fatma’ya müjdeyi verdi.

Nenem Fatma o emektar tecrübesiyle anında otoriteyi eline aldı: "Sizler evde kalın ki kalabalık olmasın Emine kızımın evi. Cemile ile ben hemen gidiyorum!"

Biz eve döndüğümüzde anamın sancıları köpüren Kamçı Suyu gibi hırçınlaşmıştı. Nenem beni ve babamı işaret ederek kapıyı gösterdi: "Siz biraz dışarıda bekleyin hele, biz işimize bakalım."

Dışarıda, pencere önünde zaman durmuş gibiydi. Çok geçmeden içeriden yükselen o taze ve tiz ağlama sesi, kış öncesi soğuyan havayı bir anda ısıttı. Fatma Nenemin emektar elleri ve Cemile Teyzemin şefkatli kolları, yeni bir canı anamın kucağına teslim etmişti.

Nenem kapıyı açıp bizleri içeri çağırdığında, kundaka sarılı bebeği babamın nasırlı kolları arasına bıraktı.

O an, Balkan erkeğinin o dışarıya karşı tunçtan zırhı birdenbire eriyiverdi. Dışarıdan bakıldığında vakarından taviz vermeyen babam Ahmet, kucağındaki o küçücük mucizeyle baş başa kaldığında gözlerindeki sertlik silindi; yerini derin bir şefkat denizine bıraktı. Nenemin yüzüne bakıp başını hafifçe öne eğdi. Bu, o zorlu doğumu atlatan hanımına ve o canı dünyayla buluşturan tecrübeli anaya duyulan köklü bir minnetti.

Babam gözlerini kapatıp odadaki uğultudan uzaklaştı. Dudakları kıpırdadı; tevekkülle dolu bir Balkan duası süzüldü yüreğinden: "Ömrü bereketli, bahtı açık, toprağına ve soyuna hayırlı bir evlat olsun..."

Kucağındaki bebeğin kıpırdandığını hissedince onu göğsüne biraz daha bastırdı. Gözpınarlarında biriken yaşı bizden gizlemeye çalışırken yüzüne mahcup bir tebessüm yayıldı. Eğildi, bebeğin kulağına usulca fısıldadı: "Hoş geldin be oğlum..."

O sert görünüşlü adam; arkasında koca bir geçmişi, önünde ise büyütülecek taze bir geleceği omuzlamış, içi şefkatle dolup taşan ulu bir dağ gibi duruyordu artık karşımızda.

Doğumdan üç gün sonra, mübarek Ramazan ayının eşiğinde, Büyük Ailemiz ve mahalle imamı soframıza konuk oldu. Evi neşesiyle aydınlatacak, masumiyetiyle üzerine titrenecek bu küçük evlada verilecek isimler konuşuldu. Sonunda, üzerine titrenen o küçük kardeş simgesi olarak Şaban ismi en çok oyu aldı.

Mahalle imamı başını sallayarak onayladı: "Şaban; Üç Aylar’ın ikinci halkası, Peygamberimizin ayıdır. Berat Kandili’ni bağrında taşıyan, amellerin Hak katına yükseldiği mübarek bir zamandır. Bahtı da kendi gibi güzel olsun."

Abdestli olan imam bebeği kucağına aldı. Sağ kulağına ezan okuduktan sonra, sol kulağına namazın başladığını müjdeleyen o seri ritimle kâmet getirdi. Ardından bebeğin sağ kulağına üç defa berrak ve yüksek bir sesle fısıldadı: "Şaban... Şaban... Şaban..." Yapılan dualar, edilen temenniler derenin uğultusuna karıştı.

Böylece, Sakar Balkan’ın eteklerinde, Ahmet Mustafa Durgud Ailesi beş kişilik köklü bir çekirdek aile olarak tarih kütüğüne mühürlendi...

Balkan Babalarının gizli çocuk sevgileri...

Tozlu yolların, ağır toprak kokusunun ve suskunlukla yoğrulmuş hayatların ortasında dünyaya gözlerimi açtığımda, babam Ahmet’in varlığı hep uzak bir gölge gibiydi. Bulgarların Türkler için kurduğu o zalim "Zorunlu İşçi Taburları"nda, prangasız bir köle gibi kazma sallamaktan aşırı yorgun düşüp eve dönebildiği nadir zamanlarda bile bizi kucağına alıp bağrına bastığını hiç hatırlamam. Ne beni ne de benden sonra aileye katılan kardeşlerimi… Babamın sevgisi, ulaşılmaz bir dağ gibi sessiz ve erişilmez dururdu.

Oysa aşağı mahalledeki "Büyük Aile"mizin reisi, bilge Halil dedemin yanı başı bambaşka bir âlemdi. İlk torunu olarak beni karşısında gördüğü anda gözlerinin içi parıldar, günün tüm yorgunluğu o ak sakallı yüzünden silinirdi. Beni kucağına alır, sever, okşar; o sert dünyanın içinde beni şımartabileceği tek güvenli liman olurdu.

Aklımın ermeye, hayatı sorgulamaya başladığım altı yaşlarımın ortalarındaydım. Yine bir gün dedemin dizinin dibinde otururken, içimde büyüyen o çocukça burukluğu daha fazla tutamadım:

-Dede… Babam bizleri hiç sevmiyor mu?

Dedem elimi tuttu, şefkat dolu bakışlarını yüzüme dikip içten bir tebessümle sordu:

-Bunu da nereden çıkardın benim biricik torunum Mehmet?

Derin bir nefes alıp dedemin gözlerinin içine baktım:

-Dede, sen beni dinliyor, bana bir büyük gibi muamele ediyorsun. Oysa ben babama soru sormaktan bile çekiniyorum…

Sonraki günlerde, zihnimde adeta "Canlı bir Kütüphane" gibi yer eden o bilge adam, elimden tutup beni Balkanların ve Anadolu’nun derin tarihine, o toprağın insanının ruhuna götüren bir yolculuğa çıkardı. Hafifçe gülümseyerek konuşmaya başladı:

-İlahi Mehmet… bak dinle beni. Balkan kültüründe de yüzyıllar önce kopup geldiğimiz Anadolu’nun o kadim topraklarında da aile yapısı dedenden, babandan çok daha eskidir. Oralarda bir babanın, hele ki kendi babasının ya da aile büyüklerinin yanında çocuğunu kucağına alıp sevmesi, öpmesi kolay iş değildir. Bu, sevgisizlikten değil torunum… Bu, köklü bir saygı ve mahremiyet terbiyesindendir.

Dedem, pirinç bir mangalın karşısında demlenen çaydan bir yudum alır gibi ağır ağır, sindire sindire anlatmaya devam etti:

-Ataerkil evde en yaşlı kimse, otoritenin ve hürmetin makamı odur. Bir baba, kendi babasının yanında evladını kucağına alıp severse, bu büyüklerin otoritesine karşı bir saygısızlık, kendi sınırını aşıp öne geçme sayılır. Bizim buralarda duygular, hele ki sevgi ve şefkat öyle herkesin gözü önünde sergilenmez; ayıptır, günahtır denir. Baba olmak, o mecliste bir olgunluk makamıdır. Büyüklerin yanında çocukla şakalaşmak bir tür şımarıklık, bir görgüsüzlük gibi görülür de babalar utancından başını öne eğer. Balkan erkeği çocuğunu sever sevmesine, hem de canından öte sever… Ama içten sever, gizli sever. Ancak baş başa kaldığında, kimseler yokken alır kucağına, koklar evladını.

Dedemin sesi o akşam odanın duvarlarında yankılanırken, babamın nasırlı elleri, yorgun gözleri ve sessizliği zihnimde yeniden şekillendi.

-Yani Mehmet’im; Balkan erkeğinin sevgisi günümüzün süslü laflarına, açık gösterilerine benzemez. Onlar sevgisini çalışarak, ailesini koruyup kollayarak, acısını ve sevgisini ketum bir büküklükle içine gömerek gösterir.

Dedemin o akşam anlattıklarından sonra, şafak sökmeden yola koyulan, omzunda ağır bir yükle eve dönüp sessizce köşesine çekilen babama bambaşka bir gözle bakmaya başladım. O suskunluğun arkasında, meğer ne derin bir sevgi denizinin yattığını ilk kez o zaman anladım. 

Karagözlerdeki Sıcak Yuvamız

Deliorman'ın bağrında, Sakar Balkan’ın mor silsilelerine gözlerini diken Karagözler Köyü, zamana ve sert iklimine kendi kabadayı mimarisiyle kafa tutar. Bu köyün evleri; toprağın, taşın ve ahşabın sessiz bir müttefiğidir. 

Zemin katlar, dağların bağrından sökülüp getirilen o bilek kalınlığındaki sert taşlarla örülür, hayatın yükünü sırtlanır. Onların üzerinde yükselen ahşap karkas iskeletler ise adeta evin kaburgalarıdır. Çam dikmeler, iri kirişler ve çapraz payandalar, binayı ayakta tutan gizli birer iskelet gibi birbirine kenetlenir. Öyle ki deprem salladıkça esner ama kolay kolay yıkılmaz.

Balkanlar'ın insanı kesen dondurucu kış rüzgârlarına karşı evlerin gözleri küçük tutulur. Ahşap kepenkli bu küçük pencereler, içeriye soğuğun girmesine geçit vermez. Başlarının üstünde alaturka kiremitli, geniş ahşap saçaklı çatılar yükselir; yağmuru, yoğun karı bir pelerin gibi göğüsler. Zamanla kireçle bembeyaz boyanan ya da ham ahşap dokusu korunan bu cepheler, köyün yeşil doğasının ortasında berrak birer inci gibi parlar.

Evlerin kalbi, içinde döküm bir kuzine sobanın gürül gürül yandığı o ana odadır. Yemeğin cızırdadığı, çorbanın buram buram tüttüğü bu oda; ailenin hem oturma odası, hem sığınağı, kışın en amansız zamanlarında ise hep birlikte büzüldükleri sıcak bir yatak odasıdır.

İç mekanlarda, el tezgâhlarından süzülen kök boyalı kilimler, nakışlı heybeler ve yaygılar göze çarpar. Duvar diplerindeki kerevetlerin üzerinde, konuğa verilen değerin sessiz bir nişanesi olan, beş yastık ve üç minderden oluşan Berde Takımları kurulur. Kapı arkalarında perdelenmiş üçgen raflar, duvar boyunca dizilmiş boy boy bardak rafları, peçeler ve o kara sobanın tavana doğru uzanan dumanlı boruları odaya yaşanmışlık katar.

Odanın en gösterişli eşyaları ise hem bir çiçeklik işlevi gören hem de odanın sıcaklığını evin ulu salonuna aktaran zarif, küçük pencerenin raflarına gururla dizilir.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, iki kardeşimle yan yana yattığımız yer yatakları tek bir hareketle toplanır, ahşap yüklük dolabının karanlığına kaldırılır.

Eşik geçildiğinde hayat ikiye bölünür: İç ve dış avlu. "Hayat" denilen iç avlu, hanenin mahremiydi; dışarıdan bakışlara kapalı, mor menekşelerin ve nazlı sardunyaların kokusuyla bezenmiş bir cennet bahçesi... Ekmek fırınları, kuzineli dış mutfaklar ve kışlık odunluklar hep bu mahrem halkanın içindedir.

Taş ya da ahşap çitlerle çevrili iç avludan geçilen dış avlu ise üretimin, emeğin mekânıdır. Taş duvarların arkasında meyve ağaçları göğe uzanır, ahırlardan hayvan sesleri yükselir, sabanlar bir kenarda toprağı süreceği günü bekler. Çocukluğumun o ilk yıllarında bu dış avlu, Mustafa Amcamla ortak kullandığımız devasa bir meydandı.

Ne var ki, akşamları babam tütününü yakıp derin bir iç çekerken bu ortaklığın gölgesi düştü üzerimize. Babamın dertlenerek anlattığına göre Mustafa Amcam Durgud dedem vefat ettikten sonra, birlikte oturduğumuz evin babama vasiyet etmesini sorun haline getirdi.

Oysa Babaannem vefatından sonra, eşinin uzlaşmaz tutumundan ötürü, Durgud dedeme bir gün olsun bile bakmadığı halde, ''babadan kalan ev büyük oğula düşer'' diyerek, sürekli babamı taciz etti.

Bu ağır yük, en sonunda bardağı taşırdı. Yıllardır ortak kullanılan o koca dış avlu, günlerden bir gün, tam ortasından çekilen soğuk bir taş duvarla ikiye bölündü. O duvar yalnız avluyu değil, kaderleri de ayırdı; Mustafa Amcamla babamın yıldızı bir daha asla barışmadı.

                                                                   Karagözler Efsanesi...

Sakar Balkan’ın eteklerinde, yeşilin binbir tonuna bürünmüş Karagözler Köyü, mayıs ayının o serin akşamüzerinde dağdan süzülen ıslık gibi bir rüzgârın koynunda demleniyordu. Güneş, gururlu zirvelerin ardında yavaş yavaş gözden kaybolurken; köyü Aşağı ve Yukarı Mahalle olarak ikiye bölen derenin gürültüsü koyulaşırdı.

Sakar Balkan'ın buz gibi bağrından kopup gelen o hırçın su, ak taşlara çarpa çarpa köpürür; dikenli dalların arasından sarkan turuncu ve sarı alıçlar batan güneşin son kızıllığıyla ışıldardı. Dere boyundaki nergislerin ve ovayı bir gelinlik gibi örten bembeyaz papatyaların kokusu, suyun çağıltısına karışıp ıslak sokaklara yayılırdı.

Henüz altı yaşıma bastığım o günlerde, iki mahalleyi birbirine bağlayan ahşap köprüyü geçerek adımlamak benim için küçük bir sefer sayılırdı. Anamın ölçüsüyle tam altı yüz arşın mesafedeki Aşağı Mahalle'de,  Canlı Kütüphanem, Bilge Halil Dedem’in hanesine doğru koşarken adımlarım sabırsızdı. 

İlk torun olmanın ayrıcalığı bir yana, büyüklerin sohbetlerini ağzım açık dinlemem, o evde beni herkesin gözbebeği yaptı.

Nefes nefese ulaştığım ahşap kapının tokmağını birkaç kez vurunca kapı açıldı. Karşımda Fatma Nenem vardı. Eğilip yanaklarımdan şefkatle öptükten sonra içeriye seslendi: -Efendi... Efendi! Bak kimler gelmiş!

Elimden tutup beni Halil Dedem’in dizlerinin dibine götürdü. Gözlerinin içi parıldayan dedem, üzerime doğru eğilerek alnımdan öptü. -Bugün hangi konu üzerinde konuşalım Mehmed’im? dedi babacan bir sesle. Biz sohbet ederken Fatma Nenen de bize demli birer çay hazırlar.

Çocuk aklımı öteden beri kurcalayan, geceleri rüyalarıma giren o soruyu sormak için daha fazla sabredemedim. Sesimdeki çocuksu ciddiyetle sordum: -Dede… Köyümüze neden “Karagözler” demişler?

Halil Dedem, bakışlarında asırların birikimiyle bıyık altından tebessüm etti. Nasırlı elini başıma koyup okşadı. 

-Karagözler’in efsanesi derin ve ilginçtir Mehmed'im… derken odayı dolduran sesi, köyün ortasından geçen derenin uğultusuyla ahşap duvarlarda yankılandı:

Osmanlı’nın bu topraklara ilk ayak basıp yerleşmeye başladığı o eski yıllarda, yaban geyiklerinin sırtında “Kara Gözlü Baba” derler bir derviş gelmiş buralara. Kara Ağa da derlermiş ona. Köyümüzün doğusunda, yürüyerek iki saatte ulaşılan Vırbitsa Geçidi’nin serin vadisine indiğinde, kömür karası gözleriyle etrafına dirlik ve bereket saçarmış. Yırtıcı hayvanlar bile hürmet edip dokunmazmış bu erene.

Dedem eliyle dışarıdaki dereyi işaret etti: -Bir gün elindeki mürver asasını sertçe toprağa vurmuş; işte o an, vurduğu yerden buz gibi, berrak bir pınar fışkırmış. O pınarın etrafına toplanan Yörük obaları, erenin koruyucu nefesine sığınarak ilk ahşap evleri inşa etmişler. Adı da gözlerinin karalığından, dervişçe adaletinden esinlenilerek “Karagözler” kalmış. 

İşte mahallelerimizin arasından gürül gürül geçen bu buz gibi dere, hikaye bu ya, o erenin asayı vurup çıkardığı pınardan beslenir…

Dışarıda Derenin çağıltısı gürleşirken, çay bardağı elimde, zihnimde yaban geyiklerinin sırtında dolaşan o Karagözlü dervişin ve buz gibi pınarların hayaliyle donakaldım.

İKİNCİ BÖLÜM

Göç Yollarına Uzanan İlk Hikayemiz...

Güneş, Sakar Balkan’ın sarp kayalıkları arkasından süzülüp evimizin ahşap pencerelerinden içeri sızarken, üç yaşından beri yaptığım gibi, yine Halil dedemin dizinin dibine kurulmuştum. 

Dedem, benim gözümde sadece yaşlı biri değildi; o, yaprakları rüzgârda fısıldayan, sayfaları hiç bitmeyen devasa bir "Canlı Kitaplık"tı. O gün, altı yaşındaki bir çocuğun merakıyla, o kıpır kıpır neşesini hiç kaybetmeyen gözlerinin içine baktım.

"Dede," dedim, dizinin dibine biraz daha sokularak, "bizim bu topraklara, bu göç yollarına uzanan hikâyemiz tam olarak nerede başladı? Padişahlar, dağlar, sınır boyları... Hepsi nasıl bir araya geldi?"

Halil dedem, ak sakalını gümüş bir tarak gibi parmaklarıyla taradı. Yüzünde, asırların biriktirdiği o tatlı ve bilge gülümseme belirdi. Beni elinden tutup zamanın yüzyıllar ötesine, masalların gerçeğe karıştığı o ilk çağlara götürmeye hazırlanıyordu.

"Bak Mehmed’im," diye başladı dedem, sesi adeta uzak dağlardan esen ılık bir rüzgâr gibiydi. "Bir zamanlar, yazının henüz kâğıda dökülmediği, bilginin akıllarda ve sıcak yüreklerde taşındığı çok eski zamanlarda, atalarımız Asya bozkırının ortasında yaşardı. Onlar at sırtında doğar, çadırlarda büyürdü. Bilgiyi soğuk kâğıtlara değil; ritimlere, kafiyelere ve zihinlerine işlerlerdi."

"Hiç unutmazlar mıydı peki dede?" diye sordum, gözlerimi açarak.

"Hiç unutmazlardı Mehmed’im," dedi dedem, gözleri uzaklara dalarak. "Çünkü onların arasında 'Hafıza Taşıyıcıları' vardı. Bir köyün tüm soy kütüğünü, kralların tarihlerini, zaferleri ve öğütleri zihinlerinde bir saray gibi korurlardı. 

İşte o bozkırın yiğit çocukları, gün geldi atlarının başını batıya, Karadeniz’in kuzeyine ve Balkanlar’a kırdılar. Osmanlı’nın sınır boylarındaki ilk kökleri, işte bu masalsı akınlarla atıldı."

Dedem parmaklarıyla havada sanki görünmez resimler çiziyordu: "Önce Hunlar çıktı sahneye," dedi. "Atlarının üstünde rüzgâr gibi estiler. O kadar güçlüydüler ki, koca Roma İmparatorluğu’nu sallayıp haritaları yeniden çizdiler. Bugün Macaristan dediğimiz diyara adlarını verdiler.

Sonra Avarlar geldi... Onlar hem Asya’da hem Avrupa’da devasa imparatorluklar kurdular. İstanbul’un surlarına kadar dayanıp tarihi ilk kez değiştirdiler. Üzengiyi ayağına takıp at üstünde ok atmayı öyle bir gösterdiler ki, bütün dünya onlara şaştı kaldı.

Ardından sarı saçları, soluk yüzleriyle Kumanlar –yani Kıpçaklar– geçti o geniş bozkırlardan. Masal gibi bir Türkçe konuşurlardı. Ve Peçenekler... Sınırların cesur muhafızları! Anadolu'ya giriş kapısı Malazgirt’te, karşıdaki Bizans ordusunda soydaşlarını görünce saf değiştirip Anadolu’nun kapılarını Türklere açan o gazi yürekler..."

"Peki biz dede? Biz kimin hikâyesiyiz?" diye atıldım, kalbim heyecanla çarparak.

Dedem elini omzuma koydu, sıcaklığını hissettim. "Biz, Türk mitolojisinin, efsanelerinin ve devlet felsefesinin temellerini atan Oğuz Kağan’ın altı oğlundan türeyen 24 büyük meşalenin, yani Oğuz Boylarının evlatlarıyız Mehmed’im. Kınık’lar meşalesi Selçuklu’yu kurdu, Bayındır’lar, Avşar’lar diyarları süsledi... 

Ama onların içinde ''Kayı Boyu'' olarak bilinen öyle bir boy vardı ki: 'Kuvvet ve kudret sahibi' olarak ünlenmişti. Söğüt’ü kışlak, Domaniç’i yaylak yaptılar kendilerine. Bir derenin kenarında yeşeren o küçük fide, zamanla üç kıtayı örten dev bir çınara dönüştü."

"Hani şu Avşar boyu ve Dadaloğlu var ya dede, o da dağları fısıldar ya hani?"

"Ha yaşa benim Canlı Kitaplığımın küçük talebesi!" diye güldü dedem. "Avşarlar ki dik duruşun, özgürlüğün simgesidir. Padişahlar ferman çıkarıp onları ovalara bağlamak istediğinde, Dadaloğlu sazının teline vurup 'Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir!' diye haykırmıştır. Çünkü bizim kanımızda esaret değil, dağların serin rüzgârı vardır."

Dedem derin bir nefes aldı, elimi sımsıkı tuttu. O an, o küçük odanın içinde sadece iki kişi değildik; arkamızda sıra sıra dizilmiş atalarımız, göç yollarındaki tozlar ve unutulmayan hikâyeler vardı.

"İşte böyle Mehmed’im..." dedi dedem, gözlerindeki o bilge ışıkla. "Bizler, Sakar Balkan’ın bağrından kopup göç yollarına düşsek de, kader bizi gelip Anavatan’ın bağrına, ilkokul sıralarına savursa da bu hikâye bitmez. 

Benden, Halil Dedenden, aldığın bu sözlü meşaleyi senin zihnine tutuşturuyorum ki geleceğe taşınsın diye... Biz, hikâyesi göç yollarında kaybolmayan büyük bir ailenin evlatlarıyız."

Dizinin dibinde, zihnim o büyülü masallarla dolup taşarken anladım ki; kâğıtlar eskir, yazılar silinir ama dedemin fısıldadığı o canlı hafıza, yüreğimde sonsuza dek yaşayacaktı. Öyle de oldu anılarımı yazarak.

Rumelinin İlk Nöbetçileri...

Mayıs 1950'nin ikinci haftasına giriş yaptık. Güneşli ve güzel bir gün. Babam mısır çapalamaya gitti, anam dilsiz kuzu dediğim en küçük kardeşim şaban'la ilgilenirken, benden 18 ay sonra aramıza katılan kardeşim Mustafa, hayat dediğimiz iç avluda, çiçekten çiçeğe konan arıların peşinde koşturuyordu. 

Anamın rızasıyla Aşağı Mahalledeki Büyük Ailemin yolunu tuttum. Kapıyı Fatma nenem açtı gülümsemesi bütün yüzüne yayılarak. Hürmetle ellerini öptükten sonra Dedemin odasına girdim. Elindeki çay bardağını masaya koyarak, yüzüne yayılan gülümsemesiyle eğilip yanaklarımdan öptü. ''Ben de hafıza taşıyıcısı küçük talebemi bekliyordum köklerimizle ilgili yeni bir sohbeti başlatmak için.''

Hürmetle ellerinden öperek iyice yaklaştım dizinin dibine. Penceremizden süzülen ışıkla birlikte Sakar Balkan da bütün haşmetiyle odamıza dolmuştu.

Dedem tütününden derin bir nefes çektikten sonra ''bugün seni asırlar öncesinin yollarına, tozlu göç patikalarına götüreyim tekrar. Yeni bir zaman yolculuğuna hazır mısın Canlı Kitaplığımın en küçük, en tatlı talebesi.'' 

Olur anlamında başımı sallayınca; "Bak Mehmed’im," dedi sesini bir fısıltıya dönüştürerek. "Masal bu ya... Günlerden bir gün, Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad, biz Türkmenlerin atası Ertuğrul Gazi’ye bir diyar verdi. Kışın soğuğundan korunmak için Söğüt’ü kışlak, yazın serinlemek için Domaniç’i yaylak yaptılar.

Hayali olarak konuk olduğumuz burası öyle sıradan bir toprak parçası değildi oğul! Doğrudan Bizans İmparatorluğu'nun tam sınırında, tehlikeli ama gaza ateşiyle yanan bir 'Uç' bölgesiydi. Bizim obanın Türkmenleri her bahar sürülerini önüne katıp Söğüt’ten Domaniç yaylalarına doğru göçerken, komşu İnegöl Tekfuru’nun topraklarından geçmek zorundaydık. Haliyle kuzular karıştı, kılıçlar çekildi, ilk kıvılcımlar orada çaktı.

Ertuğrul Gazi Hakka yürüyünce, oğlu Osman Bey fidanı ele aldı. Zayıflayan Bizans’ın kalelerini teker teker düşürdü, beyliğini kurdu. Küçük bir fidandı o zamanlar Osmanlı..."

Işıldayan gözlerimle baktığım Halil dedem saçlarımı okşadıktan sonra; "Ama o fidanın ulu bir cihan çınarına dönüşmesi nerede oldu biliyor musun Mehmed’im? Karşı kıyıda... Mavi suların ötesinde, Rumeli’ye geçildiğinde oldu! Bursa’dan sonra Edirne devletin ikinci başkenti yapıldı.

Pek çok insan bilmez ama Osmanlı, aslında Rumeli güdümlü bir Türk-İslam devletidir. Bugün Anavatanımız ve Anadolu dediğimiz o kadim şehirlerimizin pek çoğunun fethi bile, Rumeli’de fethedilen o gazi şehirlerden çok ama çok sonra gerçekleşmiştir. Rumeli, devletin kalbiydi oğul!"

Pencereden dışarıya, Sakar Balkan eteklerinde, Şumnu’nun Vırbitsa kasabasına bağlı Karagözler köyümüzün üstündeki masalsı bulutları doğru elini uzatarak; "İşte o koca devlet, Rumeli’deki varlığını sonsuz kılmak için dahice bir masal yazdı. İskân Politikası dediler adına. 'Gidin ve o toprakları şenlendirin!' buyruldu. Anadolu’daki göçer evliler, köklü aileler, gazi Türkmenler kafileler halinde pılını pırtısını toplayıp Rumeli’ye taşındı. Önce gönüllü olanlar gitti; yetmediği yerde devlet eliyle nakiller yapıldı. Amaç, fethedilen o topraklara ruh katmak, onları vatan kılmaktı.

İşte bizler Mehmed’im... Dedelerin, ninelerin, bizler işte o sınır boylarına dikilen ilk nöbetçileriz. Sınırda yakılan o ilk meşalenin, göç yollarında kaybolmayan o büyük hikâyesiyiz. Şimdi bu çaydan aldığımız her yudum, o nöbetçilerin hatırasınadır..."

Dedem cigarasından derin bir nefes alıp çay bardağına uzandı. Ormanlarıyla, çiçekleriyle ve gürül gürül akıttığ ırmaklarıyla Gerlova Ovasına hayat veren Sakar Balkan'a bakarken, zihninde o eski nöbetçilerin ayak seslerini duyduğunu biliyordum.

Rumeli'nin Eski Nöbetçileri...

Gece, Gerlova Ovası’nın üzerine gümüşi bir tül gibi çöktüğünde, rüyalarım yine o tanıdık seslerle bölündü. İki gecedir uykumun en derin yerinde, at kişnemelerine karışan adımları, "eski nöbetçilerin" nal ve ayak seslerini, duyuyordum. Biri durup bana bakacak, karanlığın içinden elini uzatıp bir şey söyleyecek gibi oluyordu. Ama söyleyemiyordu. Benim de boğazımda düğümlenen: “Nereye kadar gideceksiniz?” Sorusunu tam soracak oluyordum ki, bir sis bulutunun içinde kaybolup gidiyorlardı.

Sabah gözlerimi açtığımda, o adımların yankısı hâlâ kulaklarımdaydı. Anladım ki bu sorunun tek bir adresi vardı: Bilge Halil Dedem.

Kahvaltı sofrasından kalkar kalkmaz, babam işinin başına gitmek üzere evden ayrıldı. Anamın rızasını alıp, içimdeki sabırsızlıkla sokağa fırladım. Bir solukta Büyük Ailemin ahşap kapısının önüne vardım. Pirinç kapı tokmağını iki kez vurdum.

Çok geçmeden kapı gıcırdayarak açıldı. Karşımda her zamanki müşfik gülüşüyle Fatma Nenemi buldum. -Hoş geldin sevgili torunum, dedi eğilip yanaklarımdan öperek. Deden de sabah sabah seni sorup duruyordu. İçeri geç hadi, deden odasında. Ben de mutfakta taze çay demlemiştim, ister misin?

Başımı sevinçle evet anlamında sallayıp dedemin odasına doğru yürüdüm. Aralık kapıyı itip içeri girdiğimde, pencere kenarındaki sedirde oturan dedemin yüzü aydınlandı. Yanına varıp hürmetle ellerini öptüm. Tam o sırada nenem, elinde iki buğulu bardakla içeri girip tepsiyi masanın üzerine bıraktı ve dualar ederek mutfağa döndü.

Dedem beni dizinin dibine oturtup alnımdan öptü. Çayından küçük bir yudum alıp gözlerimin içine baktı: -Gözlerindeki bu telaşı bilirim Mehmed’im... Anlaşılan yine acele yanıt isteyen sorular birikmiş yüreğinde. Söyle bakalım, bugün neyi öğrenmek istersin?

Sanki üzerimdeki bütün yükü boşaltmak ister gibi hemen ayağa fırladım. Heyecanımı gizleyemiyordum: -Dede... İki gecedir rüyama giren bir soru var. Aklımdan hiç çıkmıyor. Biz bu Balkanlar’a geldik, gidiyoruz... Hiç mi oturmadık, yurt bellemedik biz buraları?

Dedem, derin bir iç geçirdi. Bakışları pencereden dışarıya, Gerlova Ovası’nın uçsuz bucaksız yeşilliğine kaydı. Bardağını tabağına yavaşça yerleştirdi.

-Geçen sohbetlerimizde de söylemiştim sana Mehmed’im; Rumeli bir Türk-İslam diyarıdır. 1388 yılında Çandarlı Ali Paşa, bağlı olduğumuz şu Şumnu Vilayetini fethetmişti. Tam 490 yıl boyunca burası bizim öz vatanımız oldu. Ta ki 93 Harbi sonrasına, 1878 Berlin Antlaşması’yla bu topraklar Bulgaristan’a bırakılana dek...

-Peki Dede, dedim araya girerek, 490 yıl bir yeri vatan olarak korumak kolay mı? Biz bu toprakları nasıl vatan eyleyip nasıl korumuşuz?

Dedem gülümsedi. "Otur hele şöyle," diyerek yanındaki minderi gösterdi. Ben hürmetle yanına otururken, o anlatmaya başladı:

-Bu oldukça uzun ve kutlu bir hikâyedir torunum... Osmanlı Devleti’nin Rumeli’ye adım atması ve Doğu Avrupa’da ilerleyip Viyana kapılarına dayanması, yalnızca kılıç gücüyle açıklanamaz. Dünya tarihini kökten değiştiren bu yürüyüş; akılcı bir nüfus politikası ve gaza ruhuyla kalıcı kılınmıştır.

Mehmed dedesinin gözlerinin içine bakarak sordu: Dede, "gaza ruhu" dedin ya... Sadece kılıç çekip cenk etmek midir gaza?

Halil Dede gülümsedi, elini torununun omzuna koydu:  Hayır Mehmed’im, Hayır... Kılıç işin sadece kabuğudur. Gaza; yıkmak değil, ihya etmektir. Yüreğinde adalet ve merhamet taşımıyorsan, bastığın toprağa huzur veremiyorsan yaptığın cenk gaza olmaz, Kuru kavga olur. 

Bizim dedelerimiz Rumeli’ye sadece kılıçla girmedi; hekimleriyle, dervişleriyle, adaletleriyle girdi. Gaza ruhu; bir çiğdemi incitmeden, bir mazlumun ahını almadan toprağı vatan kılma sevdasıdır. Dedikten sonra Dede'm tarihin yapraklarını zihninde açar gibi gözlerini hafifçe yumdu: -Her şey, Bizans’taki taht kavgaları sırasında başladı. Tahtını korumak isteyen Bizans İmparatoru, kendisine yardım eden Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa’ya Gelibolu’daki Çimpe Kalesi’ni verdi. İşte o kale, Bizim Avrupa’daki ilk köprü başımız, ilk toprağımız oldu. 

Rumeli Fatihi Süleyman Paşa önderliğindeki akıncılar; Gelibolu’yu, Bolayır’ı ve Trakya içlerini bir bir aştı. Edirne fethedilip başkent yapıldığında, devlet artık yönünü tamamen Balkanlar’a çevirmişti.

-Sadece askerle mi durduk peki oralarda Dede?

-Hayır Mehmed’im, dedi dedem kararlı bir sesle. Osmanlı’yı asırlarca orada tutan asıl güç, İskân ve Hoşgörü politikasıydı. Anadolu’dan getirilen köklü Türkmen ve Yörük aileler, fethedilen stratejik bölgelere yerleştirildi. Böylece bölge Türkleşti, şenlendi. Yerel Hristiyan halkın ise dinine, diline, malına mülküne asla dokunulmadı. Feodal beylerin zulmünden bunalan Balkan halkları, Osmanlı’nın bu adil ve koruyucu gölgesini kendi rızalarıyla benimsedi.

Dedem anlatırken, sanki o eski zamanların poyrazı odaya doluyordu. Konuşmasını heyecanla sürdürdü: -Çirmen ve Birinci Kosova Zaferleri ile Sırbistan, Makedonya ve Bulgaristan kapıları açıldı. 1396’da Niğbolu’da büyük Haçlı ordusu imha edilerek sınırlar Tuna Nehri’ne dayandı. 

Fatih Sultan Mehmed Han 1453’te İstanbul’u fethedince, Anadolu ile Rumeli arasındaki coğrafi kopukluk da bitti. Fatih döneminde Belgrad hariç Sırbistan, Bosna, Hersek ve Mora fethedilerek sınırlar Orta Avrupa’ya dayandı.

-Ya Viyana Dede? Rüyalarımdaki o atlılar Viyana’ya kadar mı gidiyordu?

Dedem derin bir ah çekti: -Kanuni Sultan Süleyman 1521’de Avrupa’nın kilit kapısı Belgrad’ı aldı. Beş yıl sonra Mohaç’ta Macar ordusunu iki saatte mağlup edip Budapeşte’yi topraklarına kattı. 1529’da Avusturya İmparatoru'nun macaristan üzerindeki iddiaları üzerine Viyana ilk kez kuşatıldı. Kışın yaklaşması ve ağır topların yetiştirilememesi sebebiyle şehir alınamadı ama Batı’ya büyük bir gözdağı verildi. Ancak... 1683’teki İkinci Viyana Kuşatması’ndaki bozgun, Osmanlı’nın Avrupa’daki taarruz gücünün sonu oldu. 1699 Karlofça ile o uzun geri çekilme süreci başladı.

Dedem sustu. Çayından son yudumu alırken bakışlarındaki gurur ve hüzün birbirine karışmıştı.

-İşte Mehmed’im, dedi elimi tutarak. Rüyalarında duyduğun o ayak sesleri; Çimpe’den Viyana’ya kadar bu toprakları vatan yapan, 490 yıl boyunca nöbet tutan dedelerinin adımlarıdır. Biz bugün gitsek de, o adımların yankısı bu dağlarda, bu ovalarda ebediyen kalacaktır.

Rumeli'nin Son Nöbetçileri...

Mayıs 1950’nin son haftası, zamana yayılan hüzünlü bir rüzgâr gibi süzülüyordu Karagözler Köyü'nün üzerine. Evdeki havanın ağırlığı da üzerime çökmüştü. Hastalığın pençesinde kıvranan, ikinci yaşına giriş yapmış Dilsiz Kuzu Şaban’ın dinmek bilmeyen ağlayışları, 5 yaşındaki Mustafa’nın evi birbirine katan ele avuca sığmaz yaramazlıkları zihnimi iyice yormuştu. 

Ancak beni asıl bunaltan, bedenimdeki yorgunluk değildi. İki yaşından beri, ayaklı kütüphanem Halil Dede'min dizinin dibinde dinlediğim hikayelerle Balkanlar hakkında yeterli bilgiye ulaştığımı düşünüyordum. Dünkü hikayesini, Balkanlar ile başladı ama Rumeli ile bitirdi. Rumeli de nereden çıkmıştı: Balkanlar ve Rumeli...Bütün gece iki sözcük arasındaki ilişkiyi bulmaya çalıştım, ama bulamadım. Sormalıydım...

Kafamı dinlendirmek, ruhumu teskin etmek ve hepsinden öte ruhuma yük olan bu sorunun yanıtını bulmak arzusuyla soluğu Aşağı Mahalle’de, Büyük Ailemin yanında aldım. 

Ahşap kapının tokmağını vurduğumda, kapı gıcırdayarak açıldı. Karşımda Cemile Teyzem vardı. Yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi; beni koltuk altlarımdan tutup tek hamlede havaya kaldırdı, yanaklarımdan içtenlikle öptü. Yere bırakırken takılmadan edemedi:

-Amma ağırlaşmışsın be yeğenim! Fatma Nenen Mutfakta, dedene bir şeyler hazırlıyor.

Beni elimden tuttuğu gibi Halil Dedemin dizlerinin dibine götürdü. Dedem, pencere kenarındaki minderinde oturuyordu. Beni görünce gözlerinin içi parıldadı, kederli yüzüne geniş, babacan bir gülümseme yayıldı. — Ooo... Kimler gelmiş, kimler? Gel bakalım benim biricik, sevgili torunum... Ben de seni özlemiştim.

Uzanan nasırlı elini hürmetle öpüp alnıma koydum. İçimdeki merak öyle patlamaya hazır bir volkan gibiydi ki daha fazla sabredemedim:

-Dede... Daha önceki sohbetlerimizden aklıma takılan bir soruya cevap bulamadım. Köyümüz, Balkanlar'da mı? Rumeli'de mi?

Halil Dedem; -Haklısın Mehmed'im, dedikten sonra elimden tuttu. Bakışlarını pencereden dışarıya, köye hayat veren Derenin çağıltısına doğru çevirdi. Sesindeki o asırlık birikim, sanki zamanın perdesini aralıyor, geçmişin fısıltılarını odaya taşıyordu.

-Yaklaş bakayım Mehmed’im, dedi, eliyle dizinin dibini göstererek. Bak, senin doğduğun bu topraklar, şu pencereden gördüğün Karagözler Köyü; Avrupa’nın, Asya’nın ve Akdeniz havzasının tam kesişim noktasında, Balkanlar'dadır. Tarih boyunca imparatorlukların at koşturduğu, orduların ve kavimlerin geçip gittiği, son derece canlı ve kıpır kıpır bir coğrafyadır Balkanlar. Rengârenk bir etnik ve dini mozaik yaşar bu coğrafyada.

Dedem, Fatma nenemin yeni demlediği taze çayından bir yudum alıp derin bir nefes çekti. Sorusunun çocuk zihnimde yankılanmasına zaman tanıyarak devam etti:

-Şimdi dinle beni… İnsanlar çoğu zaman “Balkanlar” ile “Rumeli” sözünü aynı şey sanır, birbirinin yerine kullanır. Evet, ikisi de temel olarak Güneydoğu Avrupa yarımadasını; yani şu batımızda Adriyatik ve İyon, güneyimizde Ege, doğumuzda Marmara ve hırçın Karadeniz ile çevrelenmiş bu dik, dağlık coğrafyayı anlatır.

Bizim Osmanlı döneminde “Rumeli” dediğimiz o aziz toprakların tamamı, bugün haritalarda “Balkanlar” diye geçer. Ama bu iki kavramın kökü de, ruhu da, yürekte bıraktığı sızı da bambaşkadır Mehmed’im…

Eliyle dışarıdaki moraran zirveleri işaret ettikten sonra sürdürdü konuşmasını: -Balkan dediğin, özbeöz Türkçe bir kelimedir; “ormanlık dağ sırası” demektir. Adını şu arkamızda uzanan heybetli Balkan Dağları’ndan alır. Sınırları nehirlerle, geçit vermez dağlarla ve denizlerle çizilmiş fiziki bir yarımadayı tarif eder. Batılılar bu kelimeye zaman zaman soğuk bir anlam yükler; “Balkanlaşma” derler, bölünmeyi, çatışmayı, etnik gerilimi kastederek söylerler bunu. Zira kıtalar arası bir köprü olduğu için buranın tarihi hiç durulmamıştır.

Antik Çağ’da, Roma devrinde İliryalılara, Traklar ve Yunan toplulukları adım attı bu topraklara. Sonra imparatorluk ikiye bölündü, 395’ten sonra buralar Doğu Roma’nın, yani Bizans’ın gölgesinde kaldı. Altıncı ve yedinci yüzyıllarda ise kuzeyin karlı steplerinden süzülen Slav toplulukları geldi, vadilere yerleşerek bugünkü Doğu ve Güney Slav kimliğinin ilk harcını kardı.

Dedem durakladı, gümüş tabakasından çıkardığı cigarasını yakıp dumanını havaya saldı. Sesinin tonu birden yumuşadı, gözlerinde mağrur ama hüzünlü bir ışık parıldadı:

-Ama Rumeli dersen… İşte orada duracaksın Mehmed’im! Rumeli; Doğu Roma’dan, yani Bizans’tan kalan o kadim mirasa verilen isimdir. “Rum İçi” ya da “Roma Ülkesi” demektir. Bizim Osmanlı Devleti’nin resmi idari biriminin, o en baştaki şanlı Rumeli Eyaleti’nin adıdır. Türk-İslam geleneğinde Rumeli; sadece bir harita parçası değildir. O, Anavatan’ın öz uzantısıdır, “Evlad-ı Fatihan toprağıdır. Huzur demektir, adalet demektir, taş sokaklarda yükselen minareler, bedestenler demektir ve en nihayetinde yüreğimizi yakan o hüzünlü göç hatırasıdır…

Oturduğu minderden biraz doğruldu; bakışlarını ahşap çerçevenin ardından dışarıya, Sakar Balkan eteklerindeki vadinin moraran derinliklerine doğru dikti. Bakışlarında asırların birikimi vardı.

-Balkanlara ilk ulaşan atalarımız konum olarak harika bir yer seçmişler Mehmed’im, dedi sesi uzaklardan gelir gibi. Köyümüz Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda bir mücevher gibidir. Varna’ya 90, Şumnu’ya 50, bağlı olduğumuz Vırbitsa kasabasına topu topu 10 kilometredir. 40 kilometre kuzeydoğumuzdaki Preslav ise geçmişin fısıltılarını taşıyan kadim bir ‘Çarlar Şehri’dir. Şumnu vilayetimiz ise sıradan bir yer değildir; Osmanlı dönemi boyunca imparatorluğun Avrupa içlerine uzanan askeri harekâtlarında hayati önem taşıyan bir üs, aşılmaz bir doğal kaledir…

Nefeslenmek için ara veren Dedem tam söze başlayacaktı ki odanın köşesindeki yer sofrasını kurmakta olan Fatma Nenem, ahşap sininin üzerine metal kaşıkları düzenli bir tıkırtıyla dizerken seslendi:

-Sofra hazır, gelin hele!

Halil Dedem başımı yeniden okşadı, gözlerimin içine şefkatle baktı: “Osmanlı da kim?” sorusunu sormakta haklısın Mehmed’im... Bak, Fatma Nenen yiyecek bir şeyler hazırlamış, sofranın başında bize bakıyor. Hadi geçip kaşık sallayalım. Yemekten sonra devam ederiz.

Sini üzerindeki taze ekmekten bir parça koparan Halil Dedem, lokmasını yavaşça çiğnedi. Bakışları üzerimde bir süre gezindi. Yüzüne yerleşen asil ciddiyetten, birazdan dinleyeceğimin alelade bir masal değil, kemiklerimize kadar işleyen altı asırlık kökümüzün hikayesi olduğunu anladım.

-Mehmed’im… dedi sesi. Bu kez daha derinden, adeta Sakar Balkan’ın gür ormanlarından süzülüp gelen bir rüzgâr gibi yankılanarak: -Osmanlı dediğin, bizim bu topraklara kök salmamızı sağlayan o koca çınardır. Biz bu topraklara sonradan konmuş, rüzgârın savurduğu çalılar değiliz; bu dağların, bu derelerin harcında o çınarın yaprakları var.

Dirseklerimi dizlerime dayayıp ona doğru uzandım. Nenem sessizce sofrayı toplarken Dedem anlatmaya devam etti:

Ancak dünya ölümlü Mehmed’im… On dokuzuncu yüzyılda milliyetçilik rüzgârları esmeye başlayınca kanlı savaşlar, bozgunlar birbirini kovaladı. Balkan Savaşları’nda, Cihan Harbi’nde o imparatorluk darmadağın oldu, yerini ulus devletlere bıraktı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise koca bir coğrafya Yugoslavya ve Doğu Bloku çatısı altında sosyalist rejimlerin eline geçti.

Dedem başımı okşadı, gözlerimin en derinine bakarak sözlerini mühürledi: -Unutma Mehmed’im… Her Rumeli toprağı elbette bir Balkan parçasıdır; fakat Balkanlar’ın tamamı, o tarihsel ve idari anlamdaki aziz “Rumeli” parantezine girmez. Bizler Balkanlar’ın bir dağ köyünde otururuz ama ruhumuzla, geçmişimizle ve duamızla Rumeli’nin ta kendisiyiz…

Dedem bir an gözlerini yumdu. Sanki atların nal sesleri, pelerinlerin hışırtısı ve eski sancakların rüzgârdaki uğultusu ahşap odanın içine dolmuştu.

-Öyle bir devletti ki Mehmet, Rumeli onun gözünün bebeğiydi. Bak sana bir sır vereyim; Sultan İkinci Mahmut dönemine kadar devletin iki ana bayrağı vardı. Anadolu ve Asya eyaletlerini ay-yıldızlı al bayrak temsil ederken, bizim bu gözbebeği Rumeli topraklarını ay-yıldızlı yeşil bayrak simgelerdi. Yeşil sancak Rumeli demekti! 1362’de kurulan ilk eyaletimiz Rumeli Eyaleti’ydi. Zamanla Bosna, Budin, Niş, Silistre ekledi buraya… Ama en mühimi neydi bilir misin?

Gözlerimi açarak başımı salladım.

-Devlet protokolünde, yani padişahın huzurundaki o büyük divanda ilk sırada kim dururdu biliyor musun? Anadolu Beylerbeyi değil, daima Rumeli Beylerbeyi dururdu! Rumeli başköşedeydi, devletin kalbi burada atardı. Sonra devir değişti, ordu reformları yapıldı, 1826’da Rumeli Eyaleti kaldırıldı; Manastırlar, Edirneler kuruldu. Yeşil bayrak yerini tek bir al bayrağa bıraktı ama Rumeli’nin şanı öyle büyüktü ki devleti temsil eden o ihtişamlı Osmanlı Armasında yeşil zeminli Rumeli bayrağı her zaman o asil yerini korudu.

Dedem durakladı. Derin, hırıltılı bir iç çekti. Yüzündeki babacan tebessüm, yerini kederli bir gölgeye bıraktı. Pencereden süzülen son güneş ışığı, gözpınarlarında biriken tek damla yaşı parıldattı.

-1683’teki İkinci Viyana Kuşatmasından sonra o koca çınarın dalları çatırdamaya başladı. İlerleyiş durdu, acı bir gerileyiş başladı. On dokuzuncu yüzyıl gelip çattığında ise burası tam bir can pazarına dönüştü. Özellikle o kara gün… 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında milyonlarca soydaşımızın, köylümüzün Yuvaya, Anavatan’a doğru acı dolu geri dönüşü başladı. Yüz binlercesi yollarda telef oldu, çetelerin saldırılarında hayatını kaybetti… En sonunda da baban daha doğmadan, 1913’te, Balkanlar’dan tamamen çekilmek zorunda kaldık…

Dedem nasırlı eliyle çenemi tuttu, yüzümü kendine doğru kaldırdı. Bakışlarındaki o asırlık yük, çocuk yüreğime ağır gelmişti.

-İşte bizler Mehmed’im… Gün gelip cepte pasaport, yürekte Anavatan hasretiyle yola çıkarken; aslında Osmanlı’nın yüzyıllarca gözünden sakındığı, protokolde başköşeye oturttuğu, o yeşil sancağın dalgalandığı asil toprakların canlı hafızasını da sırtımızda taşıyarak yürüyeceğiz o yolları. Biz, Karagözler’in yetimleri değiliz; o koca çınarın bu topraklara bıraktığı son nöbetçileriz.

Odanın içinde bir an sessizlik hakim oldu. Dışarıda, Sakar Balkan yamaçlarından süzülüp gelen derelerin hırçın uğultusu ve tahta sini üzerinden toplanan bakır kaşıkların tıkırtısı duyuluyordu.

Kaşığım elimde donakalmışım. Halil Dede'min anlattığı o yeşil sancağın, karlı yollarda yürüyen insanların ve atlıların hayaliyle baş başaydım. Osmanlı’nın kim olduğunu artık biliyordum. O sadece geçmişte kalmış bir devlet değil; Karagözler’deki ahşap evimizden Anavatan’a uzanan o derin, mağrur ve hüzünlü hikayemizin ta kendisiydi.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Balkanlarda Gelenek ve Görenekler...

Evde günlerdir tek bir konu fısıldanıyordu: Hıdırellez Şenlikleri. Ne var ki bu bayramın nereden geldiğini, neyi müjdelediğini merak eden o küçük kafama anam da babam da tatmin edici bir cevap verememişti. Dayılarıma sorduğumda onlar da söze nereden başlayacaklarını bilememişlerdi. Geriye tek bir sığınak kalıyordu: Her müşkülü çözen, dizinin dibi kütüphane gibi kokan Bilge Dedem...

Babamın evde fısıldadığı tarihe bakılırsa takvimler 4 Mayıs 1950 Perşembe gününü gösteriyordu. Öğleden sonra heyecanla büyük ailemin kapısına vardım. Ahşap kapıyı gıcırdayarak açan Fatma Nenem oldu. Beni karşısında görünce yüzü aydınlandı, nergis kokulu yanaklarımdan öptü:

"Deden verandada oturuyor. Seni özlemişti, 'İki gündür görünmedi' dedi bu sabah..."Nenemin ellerini öpüp hemen verandaya koştum. Ahşap kepenkler sonuna kadar açılmış; Sakar Balkan’ın o dumanlı, haşmetli silüeti sanki odanın içine dolmuştu. Dedem beni fark edince gözlerinin içi güldü:

"Nerelerdesin sevgili torunum? Seni özledim. Yine soracak bir şeylerin olmalı ki geldin bize...Ellerini hürmetle öptükten sonra dizinin dibine çöktüm: -Babam tarlalarda ekim dikimle uğraşıyor dede. Anamın da evde kendi hazırlıkları var. Dilsiz Kuzumuz Şaban’la ilgilenmek bana düştü, o yüzden ancak gelebildim."

Dedem eliyle yanındaki minderi işaret etti. Bir süre sessizce, Sakar Balkan’ın üzerindeki bulutların süzülüşünü izledik. Sonra bana dönüp o babacan sesiyle sordu:

"Anlat bakalım kafandaki çözemediğin soruları..."

"Dede," dedim gözlerimi gözlerine dikerek, "Her yıl Hıdırellez Şenliklerini kutluyoruz ve ben bundan büyük bir heyecan duyuyorum. Ama meraklı bir çocuk olarak şenliklerin kökenini ne anamdan ne babamdan ne de dayılarımdan öğrenebildim. Bilge Dedem bana anlatır diye geldim."

Dedem cigarasından derin bir nefes çekti. Dumanı Sakar Balkan’ın rüzgârına doğru süzülürken tane tane anlatmaya başladı:

"Hıdırellez dediğin evlat; Mezopotamya, Anadolu, Orta Asya ve Balkan kültürlerinin kesişim noktasında şekillenmiş; doğanın uyanışını, bereketi ve baharı simgeleyen kadim bir bayramdır. Kökeni tek bir dine veya kültüre değil, insanlığın binlerce yıllık doğa döngüleri ile dini-mitolojik inançlarının harmanlanmasına dayanır.

İsmi, Hızır ile İlyas isimlerinin birleşmesinden türemiştir. Hızır; inanışa göre karada zorda kalanlara yardım eden, ayak bastığı yerleri yeşerten, bereket ve şifa dağıtan bir velidir. İlyas ise denizlerin hâkimi olan, sulardaki insanlara imdat eyleyen bir başka mübarek zattır. İnanca göre, tüm yıl dünyayı gezen bu iki mübarek şahsiyet, sadece 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece bir araya gelirler. Onların buluşmasıyla yeryüzüne bereket, şifa ve bahar yağar.

Orta Asya Türk kültüründeki doğanın uyanışı ve Nevruz kutlamaları, Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinden sonra Hızır inancıyla birleşip İslamileşmiştir. Özetle Hıdırellez; Sümerlerden Keltlere, Orta Asya bozkırlarından bizim bu güzel Balkanlar’a kadar uzanan ortak bir insanlık mirasıdır."

Dedem gözlerini bizim köye, Karagözler’e doğru çevirdi: "İşte bizim köyümüzde düzenlenen Hıdırellez şenlikleri de bu yüzden sadece baharı karşılamak değildir torunum. Anadolu’dan asırlar önce buraya yerleşen Deliorman Türklerinin akrabalık bağlarını ve sarsılmaz kültürünü canlı tutma günüdür.

Yarın şenlikler başladığında göreceksin; köyün ortak harman yerinde ve yemyeşil kırlarda toplanılacak. Şumnu’dan, çevre köylerden, hatta Türkiye’ye göç etmiş akrabalardan gelen ziyaretçilerle nüfusumuz katlanacak.

Ulu ağaç dallarına büyük halat salıncaklar kurulacak. Siz çocuklar ve gençler o salıncaklarda sallanırken sağlık ve neşeyle dolacaksınız. 5 Mayıs akşamı dev Hıdırellez ateşi yakılacak, üzerinden atlanacak. Dilekler kâğıtlara çizilip gül ağaçlarının diplerine konacak, 6 Mayıs sabahının ilk ışıklarıyla da Kamçı Suyu’nun kollarına bırakılacak.

Dev kazanlarda etli bahar pilavları pişirilecek, kurbanlar kesilip gelen konuklara dağıtılacak. Birlikte yenen her lokma bereket duasıyla mühürlenecek. Er meydanı kurulup pehlivanlar dostça güreşe tutuşacak; davul-zurna ekibinin çaldığı Deliorman havaları eşliğinde gün boyu bir panayır yaşanacak."

Dedem başımı okşadı, gözlerinde geçmişin ve geleceğin gururu vardı: "Bu şenlikler bizim için bir hafıza tazeleme günüdür. Hem Bulgaristan’da kalan bizler hem de vatana göç eden torunlar için Hıdırellez, geçmişle geleceğin kucaklaştığı tarihi bir köprüdür."

Sakar Balkan’ın üzerinden süzülen akşam güneşi verandanın ahşaplarına vururken, dedemin anlattığı bu muazzam masalın içinde büyüdüğümü, köklerimin ne kadar derinlere uzandığını ilk kez o gün hissettim.

Karagözlerde Sosyal Yaşam...

Sonraki günlerde Bilge Halil Dedeme, ''nasıl oldu da Gelenek ve Göreneklerimizi koruyabildik'' sorusunu yönelttim. Her zamanki gülümsemesi yayıldı yüzüne. Belli ki soru sormam ve öğrenmemden mutlu oluyordu.

''Bilgi Güçtür Mehmet'' diye başladı ve sürdürdü konuşmasını.

-Doğu Balkanlar’ın sert doğası ve tarih boyunca yaşanan siyasi çalkantılar, Karagözler insanını hem birbirine sıkı sıkıya bağlamış hem de dış dünyadaki zorluklara karşı dirençli kılmıştır.

Karagözler Köyü’nde sosyal yapı; asırlık geleneklerin, aile bağlarının, imece kültürünün ve tarihsel göçlerin şekillendirdiği son derece köklü ve korumacı bir Balkan Türk toplumsal dokusuna sahiptir. Doğu Balkanlar’ın sert doğası ve tarih boyunca yaşanan siyasi çalkantılar, Karagözler insanını hem birbirine sıkı sıkıya bağlamış hem de dış dünyadaki zorluklara karşı dirençli kılmıştır.

Karagözler’de sosyal yapının en temel yapı taşı, bazı istisnalar dışında, geniş ve ataerkil aile düzenidir. Köyde bireylerden ziyade sülaleler ve soy hatları ön plandadır. Aileler genellikle köklerini, atalarının adlarıyla (Durgudlar, Hacıahmetler gibi) tanımlardı. Büyüklere Saygı ve Tevekkül önemlidir. Aile içinde en yaşlı erkek ya da kadın, kararlarda son sözü söyleyendir. Dedelerin ve ninelerin torunlarıyla aynı çatı altında, yan yana evlerde yaşaması, geleneklerin kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlardı.

Balkan Türk kültüründe Akraba Evliliklerine yer yoktu. Karagözler’de de yakın akraba evliliklerine sıcak bakılmaz; evlilikler genellikle çevre köyler ya da farklı sülaleler arasında gerçekleşirdi.

Karagözler insanının en belirgin sosyal özelliği "çalışkanlık" ve "birlikte başarma" duygusudur. ''İmece'' olarak da bilinen ''Birlikte Başarmak'' önemliydi. Tütün kırma, ahududu toplama, kışlık odun hazırlığı ve fırınlarda ekmek/börek yapımı gibi zorlu işlerde ''İMECE'' devreye girerdi. 

Bir evde düğün varsa tüm köy ev sahibi sayılır; yemekler birlikte pişirilir, avlular birlikte düzenlenir. Cenazelerde ise günlerce taziye evine yemek taşınır, acı ortakça paylaşılırdı. Köyde su pınarları, yollar ve ortak alanların bakımı köylünün imece usulüyle üstlendiği, hayır saydığı görevlerdendi.

Sosyalleşmenin ve toplumsal bilincin canlı tutulduğu ana mekânlara gelince;

Köy Kahvehanesi ve Meydanlar; Erkeklerin günün yorgunluğunu attığı, tarımdan, siyasetten ve memleket meselelerinden bahsettiği ana sosyalleşme merkeziydi. Hıdırellez gibi özel günler, küslerin barıştığı ve toplumsal helalleşmenin sağlandığı en önemli zaman dilimleriydi.

Balkanlarda Çitalişte olarak bilinen Okuma Evi en önemli Sosyal kurumdu Asimilasyondan önce. Gençlerin kitap okuduğu, folklör ekibi çalışmalarının yapıldığı, düğünlerin ve toplantıların düzenlendiği bir kültür merkezi olan Okuma Evleri kapatılmıştı. Dini bayramlarla Cuma namazlarının birlikte yapıldığı camiler de en önemli sosyalleşme yerleriydi kaptılancaya kadar.

Halil Dedemi dinledikten sonra, Durgudlarda Atarkil Aile uygulamasının olmadını anladım. Mustafa Durgud Dedemin ve Nenemin vefatları nedeniyle, Ahmet Mustafa Durgud ailesi olarak, 5 kişilik bir çekirdek aile olmuştuk.

Balkan Masalına Dönüşen Düğünler...

Karagözler Köyü'nde düğün bayraklarının dalgalandığı, Hıdırellez ateşlerinin yakıldığı her an; geçmişle geleceğin, insan ile doğanın kucaklaştığı unutulmaz bir Balkan masalına dönüşür. 

Karagözler Köyü’nde toplumsal hafızanın ve neşenin en canlı dışavurumu düğünler ve doğanın uyanışını simgeleyen Hıdırellez kutlamalarıdır.  Demiş ve eklemişti Ulu Dedem; Doğu Balkanlar’ın serin dağ havasına karışan klarnet sesleri, köklü Türk-Balkan geleneklerinin günümüzdeki yankısıdır.

Karagözler Köyü'nde düğün bayraklarının dalgalandığı, Hıdırellez ateşlerinin yakıldığı her an; geçmişle geleceğin, insan ile doğanın kucaklaştığı unutulmaz bir Balkan masalına dönüşür. 

Karagözler’de düğünler yalnızca iki insanın birleşmesi değil, iki sülalenin ve tüm köyün katıldığı günlerce süren bir şölendir. 

Düğün süreci, aracı olan saygın kişilerin kız evini ziyaretiyle başlar. Söz kesildikten sonra "Küçük Nişan" ve "Büyük Nişan" süreçlerinde gelin adayına "boğça" (bohça) içinde altınlar, işlenmiş çevreler (mendiller) ve yöresel kumaşlar hediye edilir. 

Cuma akşamından başlayan kına gecesi, kadınlar arasında köyün "okuma evi" ya da kız evinin avlusunda yapılır. Gelin, bindallı benzeri yöresel kıyafetler giyer, yüzü kırmızı bir duvakla kapatılırdı. 

Ortaya yakılan kına mumu etrafında dönülürken, gelin kızın baba evinden ayrılışını simgeleyen hüzünlü Balkan türküleri söylenir. Gelinin eline kına yakılırken kayınvalidenin avcuna altın koyması gelenekti.

Geline yakılan kına, onun yeni yuvasına ve eşine olan bağlılığını ve adanmışlığını simgelerdi. Kına yakılırken söylenen gelin ağlatma türküleri (Rumeli türküleri) eşliğinde gelin ağlatılır. Bu an, genç kızın çocukluğuna, doğup büyüdüğü baba ocağına ve mahallesine vedasını temsil eden duygusal bir eşiktir. Kınanın kırmızı rengi ise neşeyi, bereketi ve hayat enerjisini temsil ederdi. Ayrıca kınanın gelini nazardan, kötülüklerden ve kem gözlerden koruyacağına inanılırdı. 

Kısacası Balkanlar'da gelin kınası; helalleşmeyi, hüznü ve sevinci aynı anda barındıran, bir kadının hayatındaki en köklü dönüşümü simgeleyen kutsal bir mühürdü.

Pazar günü davul-zurna eşliğinde damat tarafı kız evine gelir. Kızın erkek kardeşleri veya yakınları kapıyı kapatır, damat kapı hakkı (bahşiş) vermeden gelin dışarı çıkarılmazdı. 

Eski geleneklerde gelin hanımın yüzü simler, pullar ve beyaz boyalarla süslenirdi. Süslenmiş atlarla gelin damat evine götürülür. Eve girerken geline bereket getirsin diye testide su kırdırılır, kucağına bir erkek çocuk oturtulurdu.

Karagözler Köyü'ndeki iki önemli etkinlikte; düğün bayraklarının dalgalandığı bir şölen olurken, Hıdırellez de ateşlerinin yakıldığı her an; geçmişle geleceğin, insan ile doğanın kucaklaştığı unutulmaz bir Balkan masalına dönüşürdü.

Özetle Karagözler’de sosyal yapı; toprağa bağlılığın, inançla yoğrulmuş çalışma azminin ve ne kadar uzağa gidilirse gidilsin kopmayan hemşehrilik ve akrabalık bağlarının harmanlandığı samimi bir Balkan dokusuydu.

Balkanlarda Lezzet Atlası...

1950 yılının sonbaharı yapraklarını döküp yerini kışın soğuk nefesine bırakmak üzereydi. Babam, kışın o çetin ayazında evimizi sıcak tutacak odunları temin etmek amacıyla Sakar Balkan’ın dik yamaçlarına doğru yola çıkmıştı. Evde bizi yalnız bırakmayan Cemile Teyzem anamın yanında olunca, bu fırsatı kaçırmayıp adımlarımı hemen Aşağı Mahalle’ye, büyük ailemin ocağına doğru attım.

Kapıdan içeri girdiğimde Fatma Nenem beni her zamanki o şefkat dolu sıcaklığıyla, kollarını iki yana açarak karşıladı: “Geldin mi benim ilk torunum! Pişi yaptım az önce, yanına da nefis bir Balkan tatlısı ekledim. Tam zamanında geldin, geç dedenin yanına da birlikte yiyin. Ben onları mutfakta pişirirken, tadına bakayım derken zaten doydum.”

Nenemin o nasırlı, bereketli ellerini öpüp hayır duasını aldıktan sonra, verandadaki ahşap kerevette oturan Halil Dedeme doğru yöneldim. Beni görür görmez yüzünde ılık bir tebessüm belirdi, gözlerinin içi parıldadı: “Hoş geldin Mehmed’im… Nenenin sıcacık pişilerini ve o güzelim Balkan tatlılarını afiyetle yedikten sonra, istersen seninle şöyle derin bir Balkan mutfağı sohbeti edelim!”

Özellikle Hıdırellez sabahlarında ve bayram günlerinde komşulara, yoksullara dağıtılmak üzere kızgın yağda altın sarısı gibi pişirilen o mayalı hamurlar—pişiler—damakta unutulmaz bir tat bırakırdı. Tarladaki, evdeki bitmek bilmeyen işlerden fırsat bulabilirse anam da yapardı bize.

Dedemle birlikte önümüzdeki ahşap masaya konulan o bereketi büyük bir keyifle atıştırırken, Dedem bütün haşmetiyle karşımızda yer alan Sakar Balkan'a bakarken tatlı tatlı anlatmaya başladı:

“Mehmed’im, Doğu Balkanlar’ın zengin orman bitki örtüsü, asırlık hayvancılık kültürü ve Türk-Balkan gelenekleri öyle güzel harmanlanmıştır ki, ortaya büyüleyici bir lezzet atlası çıkar. Balkanlar’ın sert geçen kışlarına ve topraktaki yoğun çalışma temposuna uyum sağlayan bu mutfakta; hamur işleri, şifalı süt ürünleri, dumanı üstünde etli tencere yemekleri ve kışlık kurutmalıklar başroldedir. Önümüzdeki günlerde ayağını kesme de gel; Fatma Nenen bu lezzetlerin hepsini sana tek tek tattırsın. Ama yemeden önce, gel bu Balkan Mutfağı'nı bir güzel tanıyalım…”

Dedem bir parça Pişi yedikten sonra devam etti: “Karagözler’de sabaha karşı fırınlardan ve kuzinelerden yükselen o börek kokusu, köy yaşamının en samimi, en sıcak simgesidir Mehmed’im. Hamur işi bizde sadece bir karın doyurma öğünü değil; misafirperverliğin, komşuluğun ve imecenin mühürlü göstergesidir. İncecik açılan yufkaların arasına bolca köy peyniri, yumurta ve halis tereyağı konularak saç üzerinde ya da fırında iki tarafı çevrilerek pişirilen o efsanevi lezzete Balkan Pidesi derler. İstersen yarın sabah evden erken kaç gel, benim de canım çekti hani… Nenene söyleyelim de bize nar gibi bir Balkan Pidesi yapsın.

Bir de 'kırma' dediğimiz Plişena Böreği vardır ki, yufkaların büzüştürülüp tepsiye yan yana dizildiği, üzerine çırpılmış yumurta, yoğurt ve eritilmiş tereyağı gezdirilerek altın sarısı olana kadar pişirildiği çıtır bir lezzettir. Önümüzdeki günlerde ondan da yaptırırız nenene. Sen geleceksin diye koşa koşa yapar zaten!

''Ak Çorba'' olarak da bilinen Kurban Çorbası ise düğünlerimizde, yağmur dualarımızda ve mübarek bayramlarda dev bakır kazanlarda kaynar. Taze kuzu veya dana eti pirinçle buluşur; yumurta ve yoğurtla hazırlanan terbiye eklendikten sonra bol sirke ve sarımsakla harmanlanır, şifa niyetine içilir.

Çömlekte Fasulye yemeğini de sakın unutma. Karagözler’in verimli vadilerinde yetişen o iri taneli fasulyeler, kurutulmuş biberlerle birlikte meşe odununun kor ateşinde, toprak çömleklerde saatlerce ağır ağır pişer. Pirinç yatağı üzerine dizilen taze kuzu veya tavuk etlerinin fırında üzerleri nar gibi kızarana kadar pişirilmesiyle hazırlanan o heybetli bayram yemeği ise Balkan Kapamasıdır.*

Sonbaharda toplanan kırmızı kapya biberler ve domatesler odun ateşinde közlenir, çekilir; zeytinyağı ve sarımsakla koyulaşana kadar kaynatılarak o meşhur Balkan Salçası yapılır. Süzme yoğurt, un, kırmızı biber ve dağ nanesiyle yoğrulan hamurun günlerce kurutulup ovulmasıyla elde edilen Tarhana ise kışın en büyük şifa kaynağımızdır. Yazdan kurutulan dolmalık biberlerin kışın cevizli ve pirinçli harçlarla doldurulmasıyla yapılan turşuları da buraya eklemek gerekir.

Tatlısız da olmaz elbet… İncecik yufkaların arasına bol ceviz konulup üzerine ılık sütlü şerbet dökülerek yapılan o hafif Sütlü Nuriye; ya da 'Tatlı Börek' olarak bildiğimiz, un, tereyağı ve nişastanın ceviz pekmeziyle ağır ağır kavrulmasıyla hazırlanan o kış tatlısı Pelte ve buz gibi ahududu şerbetleri dillerde destandır.”

Dedem anlattıkça, Karagözler’in mutfağından yükselen o kokular sanki verandaya, burnumuzun ucuna kadar geliyordu. Dışarıda dökülen sonbahar yapraklarının arasında, büyük ailemin sıcacık gölgesinde ve Dedemin dizinin dibinde olmanın huzuruyla dolup taşmıştım.

Karagözler Köyü’nde sofraya oturmak; sadece karnı doyurmak değil, toprağın emeğine saygı duymak ve bir arada olmanın bereketini paylaşmaktır.


                                  DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Göçün İlk Sesi...

5 Mart 1951 Pazartesi…Alacakaranlığın sinsi perdesi henüz aralanırken açtım gözlerimi. Odada tanıdık, sıcacık bir hareketlilik vardı. Anam, şafak sökmeden uyanmış, evimizin kalbi olan o dilsiz sobayı çoktan harlamıştı. Odunun çıtırtısı odayı doldururken, odanın tenha bir köşesinde babam Ahmet, ellerini semaya kaldırmış, huşu içinde sabah namazını kılıyordu. Kuzine sobasının önündeki hava deliğinden sızan o hırçın alevin pırıltısı, her yıl ellerimizle boyadığımız beyaz badanalı kerpiç duvara, oradan da ahşap tavana yansıyor; odayı masalsı, hafif bir aydınlıkla kutsuyordu.

Yanan, çocukluğumun en büyük şahidi olan o heybetli kuzine sobasıydı… Üzerine en az iki tencere sığan, fırınından anamın o mis kokulu ekmeklerinin, böreklerinin bereketi fışkıran bu kuzineler, Balkanlar’ın o amansız dondurucu kış ayları için mükemmel birer sığınaktı. Gerinerek yan döndüm, çocuk kalbimle biraz daha uyumak, o sıcak rüyanın içinde kalmak istiyordum. İstiyordum ama uykum kaçmıştı.

Babamın selam verip namazını bitirdiğini gören anam, o vakur sesiyle seslendi: “Kalkın artık, kahvaltı edilecek, ev süpürülecek ve büyük hazırlıklar yapılacak…” Lakin biz çocuktuk; soba iyice harlayıp odayı bir fırın gibi ısıtana kadar yorganın altından çıkmadık. Nihayet giyindik; üzerimizde köyümüzün nişanesi kara şalvar, anamın elleriyle ördüğü yün kazaklar ve ayaklarımızı sımsıcak tutan yün çoraplar vardı…

Takvimler ilkbaharın müjdecisi Mart ayını gösteriyordu ama Sakar Balkan’ın tepelerinden inen o dondurucu rüzgar, sanki bizi kara kışın tam ortasına fırlatmıştı. Etrafta öyle korkunç, öyle amansız bir soğuk vardı ki, bu buralarda pek sık görülen bir afet değildi. Günlerdir köyün üzerine çöken amansız kar ve tipi yüzünden evden dışarı adım atamamıştık.

Çocuk aklımla düşünüyordum: Böylesi fırtınalı, yolların kapandığı bir havada neyin hazırlığı yapılacaktı ki? Anamla babam henüz başımıza gelecek olan o büyük tufanı, o ayrılık serüvenini bize anlatmamışlardı. Sabah kahvaltısından sonra babam, yüzündeki o dağ gibi ağır düşünceli ifadeyle doğruldu: “Arkadaşlarla göç hazırlıklarını görüşeceğiz…” diyerek kalın gocuklarını kuşandı ve tipinin içine doğru fırlayıp evden ayrıldı.

İçimdeki merak bir yangın gibi büyümüştü. Merakla anneme döndüm: ''Neyin hazırlığı yapılacak ana? Nereye gidiyoruz?''

Anam Emine, gözlerinde o asırlık acıları, ayrılıkları barındıran derin ve hüzünlü bakışıyla içini çekti. Sesi odanın duvarlarında bir ağıt gibi yankılandı: — Göç var yavrularım, göç… dedi.

Göç… Neydi göç? Bilmiyordum ki… Anamın dudaklarından dökülen bu kara kelimeden hiçbir anlam çıkaramadım o çocuk zihnimle. Pencereye koştum, dışarıdaki o uçsuz bucaksız beyaza, Sakar Balkan’ın dumanlı tepelerine baktım. Fırtına durmuştu, içimdeki o büyük bilinmezi, geride bırakıp, Aşağı Mahalle’deki Büyük Aileme gitmek üzere Anamdan izin aldım. . Bilge Dedem kafamdaki soruların yanıtlrını berebilir di.

Buz tutmuş derenin üzerindeki köprüden baktığımda, her iki mahalledeki sakinlik ve bembeyaz bir dünya beni rahatlatmıştı. Büyük Ailemin kapısını çaldığımda kapıyı Yusuf Dayım açtı. ''Hayrola yeğenim'' dedi. Bilge Dedemden öğrenmek istediğim bazı sorularım var.''

İçeri girdiğimde Fatma Nenem her zamanki coşku ile karşıladı beni. ''Pişi yapmıştım, teyzenle dayıların yediler. Deden hala sofrada, sen de yer misin?'' sorusuna olumlu yanıt veriken ellerinden öptüm. Sofraya yaklaştığımda beni gören Dedemin gözleri ışıldadı, yüzü güldü. ''Hoşgeldin Mehmed'im. Yarım metre karda, bu saatte geldiğine göre bana bazı soruları var demektir. Ama önce Nenenin koyduğu Pişileri ye, sonra konuşalım.''

Sofra toplanıp; teyzem ve dayılarım ortalıktan çekildikten sonra, kendisine merakla bakan bana ''sor bakalım seni telaştıran sorularını'' dedi. ''Dedeciğim, kahvaltıdan sonra Babam evden çıkarken arkadaşlarla göç hazırlıklarını görüşeceğiz demişti. Anama, neyin hazırlığı deyince de Göç var yavrularım Göç. Dedi. Aklım karıştı, neler oluyor?''

Bilge dedem bir süre düşündükten sonra ''Her gelişin bir gidişi oluyor Mehmed'im. Çandarlı Ali paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, 1389 yılında Şumnu'yu fethettikten sonra buraları yurt edindiğimiz daha önce anlatmıştım. Şumnu, Osmanlı dönemi boyunca sıradan bir yerleşim yeri olmanın yanı sıra, imparatorluğun Avrupa içlerine uzanan askeri harekâtlarında hayati önem taşıyan bir askeri üs ve doğal bir kale vazifesi gördü. Viyana kapılarına doğru kutlu bir yürüyüş başladı. Bu kutlu yürüyüş; Sırpsındığı, Çirmen, Birinci Kosova, Niğbolu ve Varna savaşlarıyla taçlanarak Balkanlar'da adım adım ssarsılmaz bir hakimiyet kuruldu. Ne var ki, 1683 yılındaki İkinci Viyana Kuşatması'nın yenilgiyle sonuçlanması, ne yazık ki sonun başlangıcı oldu. Takip eden yıllarda merkezi otorite zayıfladı; milliyetçilik akımları, isyanlar ve ağır savaşlar neticesinde büyük toprak kayıpları yaşandı.''

Tabakasından çıkardığı bir sigara yakarak Sakar Balgan'a dalgınlıkla bakan Dedeme ''Sonra neler oldu'' dedim. Sakar Balkan'dan gözlerini ayırıp bana bakarak ''Balkanlardan gitme vakti geldi Mehmed'im. Anan bunu anlatmaya çalışmıştır.'

Ben de Büyük Aileme gelmiş, Halil Dedemin dediği gib, bir süre sonra ''Gitme Vakti'' geldiğinde Yukarı mahalledeki evimize dönmüştüm. Dönmüştüm ama, benimki gönüllü bir dönüştü.

Evimizin içinde sürekli dolanırken kafamdaki soru ''Balkanlardan,  en azından benim açımdan,  gönüllü olmadığımıza göre ''gitmesek olmaz mı?'' sorusuna bir türlü yanıt bulamıyordum. 

Dolanmayı bırakarak yarın, Bilge Halil Dedeme sormaya karar verdim. Rahatlamıştım. İki yaşına giriş yapmış olan Şaban ile ilgilenmeye başladım. Cefakar anam minnetle bana bakıyordu.

Ana Vatana Gitmesek Olmaz mı Dede?

Salı sabahı erkenden gözümü açtığımda Babam sabah namazını kılıyordu. Anam, her sabah olduğu gibi, erkenden kalkıp kuzine sobasını harlatmış, üzerine de hazırladığı Tarhana Çorbasını koymuştu soğumasın diye. 

Sakar Balkan üzerinden Gerlova Ovasına giren günün ilk ışıkları odamıza dolmuştu. Dışarıda kar var dı ama rüzgar yoktu. Kahvaltıdan sonra Aşağı mahalledeki Büyük Aileme rahat gidebilirdim kafamdaki soruları Dedeme sormak için.

Anamın sesiyle kendime geldim. ''Yine dalmışsın Mehmed'im! kafanda hangi tilkiler dolaşıyor. Herkes sofrada yerini aldı, sen de yerini al'' Yerdeki sininin çevresinde, dizlerim üzerinde yerimi aldım. Sıcacık ekmekten bir parça koparıp ağzıma attıktan sonra sofradaki tastan bir kaşık çorbayı ağzıma götürdüm. Lokmamı yuttuktan sonra anama; ''Kahvaltıdan sonra Halil dedeme gitmek istiyorum bazı sorularama yanıt bulabilmek için. Gidebilir miyim?'' Anam babamı işaret ederek ''Ona sor'' Babama baktım, ''gidebilirsin oğlum'' dedi.

Alel acele kahvaltımı yaptıktan sonra, karlara bata çıka  600 arşınlık yola koyuldum.. Nefes nefese ulaştığım Büyük Ailemin kapısını çaldığımda, açılan kapıda Cemile Teyzem vardı. Koltuk altlarımdan  kavrayarak, kahvaltı yapmakta olan aile üyelerinin yanına yöneldi. ''Bakın kimler gelmiş'' diyerek sofrada boş bulunan bir yere beni oturttu.

Fatma Nenem ayaklanarak ''iyi ki geldin sevgili torunum. Bu sabah sofrada Balkan Böreği var'' deyip mutfağa yöneldi. Bu arada, özellikle Kerim Dayım, şaka ile karışık ''yine mi soruların var Dedene'' dedi.

Kahvaltı sofrası ortadan kaldırılıp, dayılarım yapılacak işleri için, Cemile teyzem de Anama yardım için evden çıkınca dedemin dizlerinin dibinde yerimi alarak, gözlerimi gözlerine diktim.

Tabakasından çıkardığı cigarayı yakıp, bir nefes çektikten sonra bana dönüp ''sor bakalım Mehmed'im kafanda dolaşıp duran soruyu''

''Dede, dün bana her gelişin bir gidişi vardır, demiştin. Ben de dün geldim ve bir süre sonra gittim ama gönüllü gittim. Yedi yaşında bir çocuk olarak ben Anavatana gönüllü gitmek istemiyorum. Gitmesek olmaz mı?''

Dedem cigarasınadn bir iki nefes çekip, bir süre düşündükten sonra ''Olmaz Mehmed'im, olmaz!!!''

''Neden olmaz Dedeciğim. Olması için sizlerin, aile büyüklerinin, rüştünü ispatlamış delikanlıların dierenmesiyle oldurulamaz mı?''

''Senin yaşındaki çocuklardan vazgeçtim, dayıların bile 94 Harbi ve sonuçlarını bilmezler Sevgil Torunum. Sen sorup öğrenmeye çalışıyorsun, teyzen ve dayılarından hiçbir senin sorduğun soruları sormadılar.'' diyerek anlatmaya başladı. 

1389 yılında adım attığımız Bulgaristan, 1878'de gerçekleşen bağımsızlığına kadar yaklaşık altı asır boyunca Osmanlı hâkimiyetinde kalmış, Türk-İslam medeniyetinin en köklü yurtlarından biri haline gelmişti. Ancak 1877–1878 Osmanlı-Rus Harbi, yani o üzerimize karabasan gibi çöken 93 Harbi, bu altı asırlık huzurun üzerine simsiyah bir perde çekti.

Rus ordularının İstanbul Yeşilköy’e kadar dayandı, ki Padişahların yönetim merkezi Yıldız Sarayı'nda yaklaşık 30 km uzaklıktaydı. İmzalanan Ayastefanos Antlaşması, kâğıt üzerinde kalıp yerini Berlin Antlaşması’na bıraksa da acı gerçek değişmedi.  

Rumeli'den sökülüp atılmamız amacıyla kurdurulan yeni yönetim, Türkler için geri dönüşü olmayan bir sürgün çağını başlattı. 

Karagözlüler olarak bizler, Rejime karşı sinsi ve sessiz bir direniş planladık. Dışarıdan uysal birer vatandaş gibi görünmek; ama hanenin kerpiç mahreminde özünü, dinini ve Türklüğünü can pahasına korumak… 

Ketenimizi kendimiz dokur, çarığımızı kendimiz diker, Rejime muhtaç olmamak için kendi kendimize yeterdik. Sadece üretemediklerimiz gaz ve tuz için Virbitsa, olmazsa Şumnuya giderdik. Kısaca, kapalı bir ekonomi oluşturmuştuk.

Bilge Dedem soluklanmak için bir cigara yaktı. Bir süre Sakar Balkan'a baktı sanki ben yanında yokmuşum gibi. Bir süre sonra, orada olduğumu hatırlatmak için; 

-Sonucu etkilemedi değilmi Dede...Babam, dün eve girdiğinde yatsı namazı vakti çoktan geçmişti. Yüzü aydınlık ve yüz hatları yumuşaktı. Kendimce, göç kararı aldıklarını düşündüm.''

Dedem bana dönerek ''Müslüman Türkler için baskı 93 Harbi’nden beri giderek arttı Mehmed'im. Rusya denetimindeki sosyalist rejim de bu asimilasyoncu gelenekten geri kalmadı.''

Bilge Dedem anlatıyordu ama, anlattıkça efkarlandığını görüyordum. Sıkça tabakasını çıkarıp, neredeyse her beş dakikada sigara içmeye başlamıştı. Duman altı olmuştum. bir fırsatını bulup, ''artık eve gideyim dedeciğim, anam merak etmiştir.'' 

Olur anlamında başını salladı. Ellerini öptükten sonra, mutfakta horandanın yemeklerini hazırlamakta olan Fatma Nenemin de ellerini öperek eve yollandım.

Eve dönerken yedi yaşındaki aklımla; tevekkül sahibi bir dindar olan babam Ahmet Mustafa Durgud ve onun gibi düşünen köylülerimiz için artık bu açık hava hapishanesinden göç etmekten başka çare kalmamıştı. 

Osmanlının güçlü döneminde Anadolu’dan Balkanlar’a akan o bereketli nüfus, zayıflık çağında yön değiştirip tersine akıyordu. Karagözler sakinleri olarak bizler de bu büyük geri dönüşün, asırlara sonra artçıları olacaktık.

Gönüllü ve Serbest Göçmenlik Kararı

O akşam kuzine sobasından yayılan çıtırtılar, odadaki ağır sessizliği bölmeye yetmiyordu. Dışarıda Balkanlar’ın mart soğuğu camları zorlarken, içeride 1951 yılının belirsizliği ve ayrılık hüznü çökmüştü üzerimize.

O yıl yollara dökülen, doğup büyüdüğü toprakları geride bırakıp Anavatan’a sığınan 154 bin canın arasındaydık. Karagözler köyünden sadece 10 aile göze alabilmişti bu meşakkatli seferi. Halil Dedemler 9, Mustafa Amcamlar 6, Mürüvvet Halamlar 5 ve bizim aile de 5 kişiydik; toplamda 25 candık aynı kandan, aynı kökten... Diğer 6 ailenin fertleriyle birleşince, büyüklü küçüklü tam 70 yolcu olmuştuk bu meçhul ama umut dolu yolculuğa soyunan. Yüreğimizde Balkanlar’ın asırlık hüzünlü sızısı, gözlerimizde ise özgür bir geleceğin ilk ışıkları vardı.

18 Mart 1951 akşamı, içimdeki düğümü daha fazla taşıyamadım. Kuzine sobasının önünde, ateşte ısınan ellerimi çekip babamın tam karşısına dikildim. Çocuk adımlarımla önünde durup gözlerinin içine baktım:

-Baba... Neden buradan göçmek zorundayız? Neden evimizi, ocağımızı bırakıp gidiyoruz?

Babam kızmadı. Derin bir iç çekti; hüzün dolu gözlerini odadaki her bir yüzün üzerinde tek tek dolaştırdı. Ardından eliyle işaret ederek hepimizi etrafına topladı. Sesi hem bir hakanın kararlılığını hem de bir babanın şefkatli çaresizliğini barındırıyordu:

-Biliyorsunuz evlatlarım... Rusya yanlısı Bulgar hükümetinin üzerimizdeki baskıları her geçen gün artıyor. Adım adım bir "Bulgarlaştırma Politikası" güdüyorlar. Yarın bir gün kendi alın terimizle işlediğimiz tarlalarımızda elin işçisi durumuna düşeceğiz. Türkçe okullar yıllar önce kapatıldı; biliyorsunuz, ben bile okuyup bir harf öğrenemedim. Sizler, benim çocuklarım burada cahil kalın, topsuz tüfeksiz kimliksizleşin istiyorlar. Diğer taraftan camilerimizin kapısına kilit vuruldu. Dinimiz, geleneklerimiz, ecdat mirası göreneklerimiz yok ediliyor.

Derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi:

-Kısacası çocuklarım; dinimizi, imanımızı, gelenek ve göreneklerimizi kurtarmak, en çok da sizlerin okur yazar olmanızı sağlamak için gidiyoruz.

Odaklandığı o hüzünlü bakışlar bu kez odadaki gaz lambasının titrek ışığında daha da ciddileşti. Söyleyeceklerinin ağırlığını tartar gibiydi:

-Ama bilmelisiniz ki bunun ağır bir bedeli var. Bulgar hükümeti, dünya aleme "Biz kimseyi zorla sürmüyoruz" diyebilmek, asimilasyonu gizlemek için pasaport alırken "Gönüllü Göçmen" olarak başvuru yapmamızı şart koştu. Türk Hükümeti de bize kucak açtı ama durumumuz gereği "Serbest Göçmen" statüsüyle vize ve geçiş izni verdi.

Babam, bir cümlenin üzerine basarak, tane tane devam etti:

-"Serbest Göçmen" olarak varacağımız Türkiye’nin bize hazır bir ev, işlenecek bir toprak gösterme yükümlülüğü yok. Her şeye sıfırdan başlayacağız. Belki günlerce aç kalacağız, belki taşın üstünde yatacağız. Bizi nelerin karşılayacağını bilmeden gidiyoruz.

1 Mart 1951 tarihinde vize ve pasaport işlemlerimizin resmen tamamlandığını, Türkiye Konsolosluğu’nun pasaportlarımıza mühürlediği o al ay yıldızlı vizelerle artık geri dönülmez bir yola girdiğimizi anlattı.

Alınması dağlar kadar ağır, vebalı büyük bir karardı bu... Fakat bir kere verilmişti. Doğduğumuz, çocukluğumuzu bıraktığımız bu topraklar geride kalacaktı belki ama ufkunda şanlı hilalin parladığı Anavatanımıza başımız dik, alnımız ak gidecektik.

Karagözler'de Hüzünlü Bir Köy Düğünü...

Balkanlar’ın amansız soğuğu köyün üzerinde asılı duruyor, yarı metreye yakın kar köylünün omuzlarına çöken göç ve ayrılık yükünü daha da ağırlaştırıyordu. Ancak 1951 yılı mart ayının dördüncü haftasına girerken, Karagözler’de havayı ısıtan, dondurucu poyrazı yumuşatan başka bir telaş peydah olmuştu. 

Anadolu’ya, Anavatan’a sığınmak üzere yollara düşmeye hazırlanan ailelerin hüznü, köyün ortasına bir kor gibi düşmüş; ayrılığın acısı henüz yola çıkmadan yürekleri dağlamaya başlamıştı. Göç kararı sadece toprağı değil, ocakları ve insanları da bölecekti. Bir çözüm bulunmazsa parçalanacak sevdalardan biri de birbirine ömrünü adamış iki gencin yarım kalacak hikayesiydi.

Babam her zamanki gibi suskundu; ağır yükünü ve düşüncelerini dışarı vurmayan, ketum bir dağ gibi otururdu köşesinde. Benim dünyam ise anama açılan bir pencereydi. Geleneklerimiz, büyüklerimize, özellikle babalarımıza, akla gelen her şeyi doğrudan sormayı ayıplardı. Bizler merak ettiklerimizi, dünyada olup biteni analarımızın sohbetlerinden süzerdik. Komşu kadınlar bizim kuzine sobasının başına ya da avluya toplandığında, kulağınız biraz delikse hayatın bütün sırlarını öğrenebilirdiniz. İşte bu hüzünlü ve sevinçli düğün haberini de anamın fısıltıyla karışık komşularıyla yaptığı o dertli sohbetlerden öğrenmiştim. İki aile oturup konuşmuş, parçalanmak üzere olan iki gencin kaderini birleştirme kararı almıştı.

Balkanlar’da ayakta kalmanın, kimliği ve inancı korumanın tek yolu geleneklere sarılmaktı. Tersine dönen göç dalgalarında, kültürün ve asırlık ruhun kalkanıydı bu görenekler. Doğum kadar kutsal sayılan düğün de toplumun direğiydi. Evlenme süreci, yalnızca iki gencin değil; bütün bir köy topluluğunun, akrabaların ve dostların kenetlenme imtiyazıydı. Bu düğün kararı, Karagözler’in üzerini kaplayan simsiyah göç bulutlarını bir nebze olsun dağıtmış, köye unutduğu yaşama sevincini yeniden hatırlatmıştı. Ne geleneksel başlık parası dert edilmişti ne de yokluk; her iki taraf da anlayışla, el birliğiyle işe koyulmuştu.

Damat ailesi, hediyelerle birlikte kız kapısına dayandığında, gelin adayının ellerinden süzülen kahveler ve şerbetler içildi. Ancak sohbetin varıp dayandığı ilk ve en ağır durak yine Türkiye’ye göç olayıydı. Anavatan dedikleri topraklar, haritada bir umut light'ı gibi parıldasa da coğrafi olarak yabancıydı onlara. Gidenler orada bambaşka diyarlara dağıtılacak mıydı? Bulgaristan’dan sökülen bu canlar, Türkiye’ye varınca da birbirine hasret mi kalacaktı? Bu soru, odadaki herkesin beynine bir burgu gibi saplanıyordu.

Ortam iyice ağırlaşmış, bakışlar yere devrilmişken damadın babası tok sesiyle araya girdi: -Allah’ın emri, Peygamberin kavli ile kızınızı oğlumuza istiyoruz. Rızanız olursa, usulüne uygun bir düğün yapalım elden geldiğince...

Kız babası başını çevirip az önce tepsiyle kahve sunan kızına baktı: -Ne diyorsun kızım?

Gelin adayının yüzü hafifçe kızardı, başını utangaç ama kararlı bir şekilde öne eğdi. Olumlu işareti alan kız babası derin bir nefes alarak son sözü söyledi: -Hayırlı olsun, bir yastıkta kocasınlar.

Böylece zamana karşı yarışan hüzünlü düğün maratonu başladı. Normalde çeyiz, damadın başlık masrafına karşı gelin tarafının bir jesti, iki ailenin ekonomik ve sosyal dayanışmasıydı. Ancak ortada büyük bir göç vardı. Gösterişli çeyizler yapmanın, ağır eşyalar dizmenin bir anlamı yoktu; zaruri giysiler ve birkaç anı parçasıyla yetinildi.

29 Mart Perşembe akşamı, komşu köylerden çağrılan çalgıcıların davul ve zurnaları Karagözler’in sokaklarında çınlamaya başladı. Kar yağışı durmuş, köyün dondurucu ayazı bu yankılanan seslerle kırılmıştı. Kız evinde ise "Kına Gecesi" telaşı hüküm sürüyordu. Kına, eşleri birbirine kenetleyen, nazardan koruyan ve sevdayı mühürleyen kutsal bir simgeydi. Kapıya asılan bayrak, düğünün resmen başladığını müjdeliyordu.

Ancak bu kına gecesi her zamankinden daha kahırlı, daha yakıcıydı. Yuvadan uçacak olan kız, sadece baba evini değil, Karagözler’i ve doğup büyüdüğü toprakları da geride bırakıp Türkiye’ye uçacaktı. Kadınların dilinden dökülen türkü, o gece her zamankinden daha derin bir sızıyla süzüldü odaya:

"Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar,

Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler..."

Gözyaşları sel olup akmasın, kına gecesi bir mateme dönüşmesin diye tecrübeli kadınlar hemen araya girdi. Zilli maşalar şıngırdadı, daha neşeli, gönül açıcı havalar tutturuldu da gelinin gözyaşları biraz olsun dindi. Kız evindeki bu buruk ortama karşılık, erkek evinde bir neşe hâkimdi. Türküler söyleniyor, oyunlar oynanıyordu. Ancak gelinin köyden ve vatanından kopacak olmasının gölgesi, erkek evindeki coşkuyu da yer yer sessizliğe gömüyordu.

30 Mart Cuma günü öğle vakti davul ve zurna sesleri yeniden yükseldi. Damadın annesi çalgıcıları kapıda karşılayarak gelenek gereği onlara havlu, peşkir ve gömlek gibi bahşişler dağıttı. Derken minareden yükselen ezan sesiyle davullar sustu, zurnalar nefesini tuttu. Cuma namazının ardından köy halkı, özel bir saygı ifadesi olan "düğüne çalgıcıyla çağırma" geleneği için cami önünde toplandı. Karagözlüler, müzik eşliğinde neşeyle düğün evine yürüdü. Akrabaların getirdiği tepsi tepsi börekler, baklavalar yendi, dualar edildi.

Cuma akşamı damat ve arkadaşları "Damat Tıraşı" için köy berberinin yolunu tuttu. Makas tıkırtıları arasında çalgıcılardan biri ansızın "Tokmak kırıldı!" diye bağırıp davulu susturdu. Damat cebinden bir miktar bahşiş çıkarıp verince davul yeniden gürledi. Sağdıç ve yakın akrabalar da sırayla tıraş oldu. Eğlence geç saatlere kadar sürse de yaşlıların kahvehanedeki ağır sohbetleriyle gece noktalandı.

31 Mart Cumartesi günü öğleden sonra, civar köylerden gelen davetliler göründü. Ellerinde 3 ila 10 metre uzunluğunda havlu ve peşkirlerin bağlandığı, uçlarına çiçeklerden taçlar yapılmış özel bayraklar taşıyorlardı. Bu bayraklar erkek evine duyulan saygının nişanesiydi ve avluya sıra sıra dizildiler. Erkek evinin hazırladığı esas büyük "Düğün Bayrağı" ise samanlığın tepesine dikilmişti. Eski Osmanlı dönemlerinde bu bayrak ay-yıldızlı Türk bayrağı olurdu; ancak Bulgaristan’daki yasaklar ve baskılar yüzünden gelenek bu şekilde simgeleşerek ayakta kalmayı başarmıştı.

Cumartesi akşamı geniş sundurmanın altına kurulan sofralarda imece usulü hazırlanan yemekler yendi, dualar edildi. Gelin evinde takı töreni yapıldıktan sonra erkek tarafı davul-zurna eşliğinde gelini baba evinden aldı. Damat evinin eşiğine geldiğinde gelin durdu; kaynanası ona evde huzurla oturması için hediyeler ve vaatler sundu. Gelin, kaynanasının elini öperek bereketle adımı attı içeriye.

Havanın kararmasıyla birlikte imam nikahı kıyıldı. Saat 22.00 sularında sıra "Gerdek Gecesine" gelmişti. Yatak odasının kapısında bekleyen arkadaşları, "Damat Kapama" geleneği uyarınca damadın sırtına şaka yollu yumruklar vurarak onu içeri itti. İçeride damat, duvağı açmadan önce gelinine sevdasının ve saygısının nişanesi olan altın kolyeyi, yani "Yüz Görümlülüğü" hediyesini takdim etti.

Bütün asırlık adetler yerine getirilmiş, iki genç gönül birliğiyle kavuşmuştu. Karagözler halkı, kapıdaki büyük göçün ve meçhul geleceğin hüznünü birkaç günlüğüne de olsa unutmuş, sevginin ve geleneklerin sıcaklığına sığınmıştı.

BEŞİNCİ BÖLÜM

Ata Yurduna Elveda: 23 Nisan 1951

Anamın her zamanki telaşlı seslenmesinden çok önce açtım gözlerimi o sabah. Karagözler’deki o son kahvaltı, boğazımızdan geçen bir rızıktan ziyade, toprağımızla, evimizle, asırlık yuvamızla sessiz bir helalleşme ayini gibiydi. Sofradaki zeytinin, ekmeğin tadı bile değişmişti; sanki doğduğumuz taşlar, duvarlar ve bacadan tüten son duman bile bizimle birlikte yasa bürünmüştü.

Babamın akşamdan kan ter içinde, adeta koca bir ömrü ve altı yüz yıllık bir maziye ait ne varsa sığdırırcasına sımsıkı bağladığı kıl denkleri sırtlanırken, çocuk omuzlarıma binen yükün ağırlığı sadece yatak yorganın değil, koca bir tarihin ve kimliğin yüküydü. Ev eşyaları, dedelerimizden kalma bakır kap kacaklar, işleme mendiller, anılar ve derya kadar ağır hatıralar… Hepsi büyük kasalı, üstü açık bir kamyonun soğuk ve paslı kasasına birer birer diziliyordu. Her bir parça eşya kasaya yerleştirildikçe, evimizin içindeki o tanıdık hayat biraz daha boşalıyor, yerini derin ve soğuk bir sessizliğe bırakıyordu.

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın Anavatan’da al bayraklar altında, büyük bir coşkuyla kutlandığı o şanlı gün olan 23 Nisan 1951'de, sınırın bu tarafında, atalarımızın altı yüz yılı aşkın süredir can suyu verdiği, alın teri döktüğü topraklarda, tarihin en hüzünlü ve en amansız göç destanlarından biri yazılıyordu. Dışarıda demiri kesecek kadar keskin, insanın iliklerine kadar işleyen acımasız bir ayaz; içeride ise asırlık yurtlarından sökülüp atılmak üzere olan on hanenin vakur, çaresiz ama mağrur telaşı vardı.

Aynı kandan, aynı candan beslenen o koca ataerkil aileler, keskin bir bıçakla ortadan ikiye bölünüyordu. Kalanlar bir tarafta, meçhul bir geleceğe ve bilinmeze doğru yola çıkanlar diğer tarafta... İki tarafın arasından gözyaşlarından devasa bir nehir fışkırtıyordu. Birbirine kenetlenen, ayrılmak istemeyen nasırlı eller, bir daha bu dünyada kavuşup kavuşamayacağını bilmeyen yaşlı ve buğulu gözler, poyrazın uğultusuna karışan helallik feryatları sarsıyordu ortalığı...

-Aman bizi unutmayın! Hakkınızı helal edin!

Bu nidalar, Karagözler’in semalarında yankılanıyor, soğuk havada birer buhar bulutu gibi asılı kalıyordu.

Benim gibi diğer çocuklar da ne geçmişi tam sığdırabiliyorduk o küçük kalplerimize, ne de bizi bekleyen meçhul geleceği anlayabiliyorduk. Mahalle arkadaşlarımızdan, birlikte koşup oynadığımız can dostlarımızdan sökülüp alınıyorduk. Gitmek; sadece bir köyü geride bırakıp bir başka yere geçmek değildi bizim için. Gitmek, çocukluğumuzu o soğuk karların, Karagözler'in çamurlu sokaklarının üstünde öksüz bırakmaktı.

Biz çocuklar, ağlaşarak birbirimizden bir türlü kopamazken, ayrılığın acısı herkesin boğazında bir yumruk gibi düğümlenmişken, zamanın ve kaderin dilinden konuşan Halil Dedem öne çıktı. Ağır adımlarla kalabalığın ortasına yürüdü ve o gök gürültüsünü andıran, heybetli ama içi sızlayan tok sesiyle seslendi:

-Ayrılın artık birbirinizden, yolcu yolunda gerek... Üstelik ayaz var, çocuklar donacak!

Dedemin bu sözüyle birlikte zaman adeta dondu. Eller isteksizce çözüldü, bakışlar son kez birbirine mühürlendi. Kamyonun motoru gürültüyle çalışırken, Karagözler arkamızda beyaz bir kefen gibi uzanan karların arasında yavaş yavaş küçülmeye başladı.

Şumnu Tren İstasyonu: İki Dünya Arasında

On aile, Şumnu Tren İstasyonu’na doğru yol alacak iki kamyonun o buz kesmiş eşya kasalarına üst üste istiflendiğimizde, ayazdan donup kalmayalım diye kasaların üzerine kilimlerden örülen derme çatma çadırlar, fırtınanın ortasındaki tek sığınağımız oldu.

Yedi yaşındaki çocuk aklımla bile bunun sıradan bir yolculuk olmadığını, adeta bir savaş nizamıyla yerleştirildiğimizi anlamıştım. Kamyonun en korunaklı, rüzgârı en az alan iç kısımlarına yaşlılar ve biz çocuklar oturtulmuştuk. Önümüze analarımız, ablalarımız etten ve kemikten birer kalkan gibi gerildiler; en arkaya ise ailenin reisleri, babam Ahmet ve diğer yiğitler, Balkan fırtınasını göğüsleyen birer kaya misali dizildiler. Kamyonlar o karlı yolda ilk sarsıntıyla hareket ettiğinde, vahşi kurt sürüsüne yakalanmış ürkek koyunlar gibi birbirimize sokulduk. Bedenlerimizle donmamak için birbirimizin nefesiyle, birbirimizin can sıcaklığıyla ısınmaya çalışıyorduk.

Karagözler ile Şumnu arasındaki o 55 kilometrelik yol, çocuk hafızamda asırlar gibi uzadı, bitmek bilmedi. Üzerimizdeki o derme çatma çadırın yırtıklarından içeri sızan ve yüzümüzü bir kırbaç gibi döven sert rüzgâr, iliklerimize kadar işleyen amansız Balkan ayazı, sanki bizi oracıkta dondurmak için karanlık güçlerle ant içmişti. Biz çocuklar ise o ölümcül soğuğa inat, analarımızın sıcak koynuna, birbirimizin canına daha da gömülüyorduk.

Güneşin ufukta erimeye yüz tuttuğu, akşamüzeri saatlerinde Şumnu Tren Garı’na vardığımızda kamyonların kasalarından alelacele indirildik. Karşılaştığımız manzara tam anlamıyla bir mahşer yeriydi. Gar ana baba günüydü... Bulgaristan’ın dört bir yanındaki Türk köylerinden sökülüp gelen, ellerinde derme çatma denkleriyle çaresizce bekleyen yedi yüz, belki yedi yüz elli kişilik devasa bir göçmen kalabalığı, paslı rayların kenarında aynı kaderi paylaşıyordu.

Yol boyunca, kamyon kasalarında donmamak için bizi ayakta tutan tek bir ümit kırıntısı vardı içimizde: “Hele bir istasyona varalım, trene bindiğimizde sıcacık vagonlarda ısınacağız…”

Fakat gurbetlik, ilk sillesini henüz Anavatan toprağına ayak basmadan, Şumnu’nun o gri ve buz tutmuş peronunda indi suratlarımıza. Evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Göçmen kafilesinin ilk kısmını alan o son tren, arkasında kapkara bir duman ve çığlıklar bırakarak biz gar kapısından girmeden az evvel rayların üzerinde süzülüp ufukta kaybolmuştu.

Şimdi o dondurucu ayazın ortasında, bize tahsis edilecek ve ne zaman geleceği meçhul olan yeni bir kara treni beklemek üzere, göçün o kapkara, yarını belirsiz boşluğuna terk edilmiştik.

Yolculuğun henüz ilk adımında, istasyonun gri ve kasvetli tavanına bakarken içimi kaplayan o karamsar çocuksu ruh hali, asırlık esarete karşı ruhuma atılan ilk ve en ağır çentiğin resmiydi. Karagözler geride kalmıştı, babamın bahsettiği o nurlu Anavatan çok uzaktaydı; biz ise paslı rayların üzerinde, iki dünya arasında asılı kalmış bir halkın dilsiz çocuklarıydık.

Şumnu Garı’nın Ayazında: Bekleyiş

Güneşin son kırıntısı da Şumnu Tren Garı’nın buz tutmuş çatıları arkasında kaybolduğunda, üzerimize çöken karanlık sadece geceye ait değilmiş gibi çöktü omuzlarımıza. Bulgaristan’ın dört bir yanından sökülüp gelmiş yedi yüzü aşkın insan, paslı rayların etrafında kaderlerine boyun eğmiş birer hayalet gibi toplanmıştı.

Ayaz, demiri ve taşı bıçak gibi kesiyor; soluduğumuz her nefes havada beyaz bir duman olup eriyordu. Kamyon kasalarındaki o derme çatma çadırlar burada sökülmüş, herkes elindeki avucundaki battaniyeye, kürke veya birbirinin vücut sıcaklığına sığınmıştı. Çocuklar, analarının kucaklarında uykuyla uyanıklık arasında, soğuktan morarmış dudaklarıyla inliyor; ihtiyar dedeler bastonlarına tutunarak beton peronda ayakta kalmaya çalışıyordu.

Gar binasının küçük penceresinden sızan sarı lamba ışığı, dışarıdaki bu mahşeri kalabalığın üzerine vuruyordu. Trenin ne zaman geleceğine dair ne bir anons vardı ne de yetkili bir ağızdan çıkan teselli dolu bir kelime. İstasyon memurlarının kapısı sıkıca kapalıydı; dillerinde yabancı bir kibir, gözlerinde ise bizi bir an önce bu topraklardan defetmenin verdiği o aceleci sevinç okunuyordu.

Zaman, Şumnu Garı’nın buzlu rayları üzerinde adeta donmuştu. Saatler ilerledikçe ayaz kemiklerimizi içeriye doğru ısırmaya, kanımızı dondurmaya başladı. Babam Ahmet, sırtındaki kalın kepeneğe bürünmüş, biz çocukların önünde bir siper gibi dikiliyordu. Gözlerinde o yorgun ama mağrur hınzırlık vardı; tek bir kelime etmiyor, sadece sessizce bekliyordu. Anamsa, koynuna sakladığı son parça kuru ekmeği ve mataradaki donmak üzere olan suyu aramızda paylaştırırken, içimizdeki umut kandilinin sönmemesi için dualar mırıldanıyordu.

Yanımızdaki Bilge ve İlköğretmenim Halil Dede'm, titreyen ellerini birbirine sürterek kısık ve çatallı sesiyle fısıldadı: -Dayanın evlatlar... Anavatan’ın soğuğu bile insana can verir, ama buranın ayazı ruhu dondurur. Az kaldı... Gelecek o tren.

O gece Şumnu Garı’nın peronu, bir halkın tarihindeki en uzun, en karanlık duraklardan biri oldu. Herkes birbirinin nefesiyle ısınmaya, geçmişin hatıralarıyla geleceğin düşlerini aynı orta yerde buluşturmaya çalışıyordu. Paslı rayların üzerinde yankılanan her uzak ses, "Acaba tren mi geliyor?" heyecanıyla yedi yüz kalbin aynı anda gümlemesine neden oluyor, ardından gelen sessizlik ise umutları yeniden taşa çeviriyordu. Biz ise o dondurucu gecenin koynunda, iki dünya arasında asılı kalmış, yarını belirsiz bir göç destanının dilsiz çocukları olarak sabahı bekliyorduk.

Geceyi Yırtan Tren ve Kayıp Hatıralar

Nisan ayının 24. günün sabahı, Şumnu Garı’nın buz tutmuş peronunda saatler adeta demir bir pranga gibi boynumuza asılı kalmıştı. Ayaz, kemiklerimizi iğne gibi oyarark içimize işlerken, yüzlerce insanın nefesi karanlıkta birbirine karışıp yoğun bir sis tabakası oluşturmuştu. Tam umutların o dondurucu beton üzerinde yavaş yavaş donmaya başladığı, gecenin en koyu ve en sessiz anında, uzklardan kulakları tırmalayan o metalik çığlık duyuldu.

Düüüt!...Düt...Düüüt...

Rayların derinliklerinden sök gelip geceyi ortadan ikiye yaratan o acı tren ıslığı, peronda bekleyen yedi yüz canı tek bir kalp gibi ayağa kaldırdı. Gözlerindeki fer sönmüş yaşlılar, kucaklarında donmak üzere olan bebeklerini sıkıca saran analar ve babam Ahmet gibi sırtında koca bir hayatın yükünü taşıyan yiğitler, sesin geldiği yöne doğru döndü. Karanlığın içinden devasa bir karartı gibi beliren, bacasından kıvılcımlar saçarak üzerimize gelen o kara tren, paslı rayları inleterek gora girdi.

Gök kubbede titreyen soğuk Balkan yıldızlarının ışığı ile garın soluk, sarı lambaları birbirine karışırken, peronda beliren o kapkara demir yığınından, Bulgar görevlilerin amansız ve sert emri yükseldi:

-Binin vagonlara! Çabuk binin!

Zaman dardı, vakit amansızdı... Görevliler son derece sınırlı bir sürede vagonlara doluşmamızı haykırıyor, arkamızdan itekleyip omuzlarımızdan tartaklıyorlardı. Ayazın öldürücü pençesinden ve bu aşağılanmadan bir an evvel kurtulmak arzusuyla, kendimizi can havliyle yük vagonlarının karanlık, kömür ve is kokulu içine attık. İşte tam o hengamede, insanlığın ve adaletin sustuğu, açgözlü bir yağma başladı.

Babalarımız ve yetişkin erkekler, o kargaşada çaresizce yaşlıları ve biz çocukları vagonların yüksek tabanlı kapılarına yetiştirmeye çalışırken, asırlık yurtlarımızdan, Karagözler’deki evimizden koparıp yanımıza alabildiğimiz o derme çatma eşyalarımız peronda sahipsiz kaldı. Onlarca ailenin geçmişini ve geleceğini sığdırdığı o el emeği denkler, vagonların içine düzensizce, apar topar fırlatıldı. Kargaşanın ve kasten çıkarılan karmaşanın fırtınasında en kıymetli eşyalarımız, çocukluk hatıralarımız birer birer kayboluyordu.

Babamın öfkeyle bükülen boynundan, diğer köylülerle fısıltıyla yaptığı o çaresiz, dişlerini sıkan konuşmalardan anladım acı gerçeği. Gözümüz gibi sakındığımız, anamın göz nuru dokumaları, babamın ter döktüğü o kıymetli aile eşyaları, istasyon görevlilerinin insafsız, hırsız ellerinde kalmıştı. Göçün ilk haracı, hürriyete giden yolun ilk rüşveti, Şumnu Garı’nın amansız Bulgar memurlarına zorla ödenmişti.

Gasp edilen denklerin, kaybolan hatıraların yarattığı o derin sarsıntı, hakkını arayan köylüler ile memurlar arasında çıkan kavgalar ve kargaşa yüzünden tren ancak sabah saat sekiz sularında rayları ağlatan acı bir çığlık atarak hareket edebildi.

Gözüme tek bir damla uyku girmemişti. İçim içime, yedi yaşındaki bedenim bu balık istifi yük vagonlarına sığmıyordu. Bir an önce bu çile dolsun, rayların tıkırtısı bitsin ve herkes gibi ben de Türkiye’de, babamın anlattığı o emniyetli topraklarda olayım istiyordum.

Ama o an, küçücük yüreğimin en büyük beklentisi öyle büyük idealler, parlak gelecekler değil; sadece ve sadece ısınmaktı… Tek bir sıcak nefes, korunaklı bir oda, bizi bu dondurucu Balkan ayazından kurtaracak bir parça ateş… Tüm muradımız, bütün varlığımız bundan ibaretti.

Kara tren rayların üzerinde ağır ağır yol alırken, başımı vagonun kirli ve buz tutmuş camına yasladım. Trenin her sarsıntısında, tarihin o en ağır sorusu gelip oturdu çocuk göğsüme: Neden?

Ne zordu, ne çaresizdi göçmen olmak… Ekmeğini, toprağını, Deli Durgud dedenin hatırasını ve geçmişini bir çırpıda geride bırakıp, geleceğini kapkara bir trenin insafına terk etmek ne amansız bir kaderdi…

ALTINCI BÖLÜM


Özgürlüğe Açılan Kapı: Kapıkule

Şumnu’dan kalkıp paslı rayları inleterek 34 saatlik yolları deviren o kömür kokulu kara tren, nihayet Bulgaristan’ın en uç sınırına, Kapıkule’ye dayandığında takvimler 1951 yılının o buz gibi mart sonunu gösteriyordu. Vagonların içinde, üst üste yığılmış yetmiş yolcunun nefesiyle ısınmaya çalışan o yorgun kalabalıkta, derin bir sessizlik hâkimdi. Herkes, yaklaşan sınır kapısının getirdiği hem korkuyu hem de tarifi imkânsız bir umudu yüreğinde taşıyordu.

Tren durur durmaz, vagonların demir kapıları gıcırtıyla açıldı ve dışarıdan gelen sert, ecnebi sesler sükûneti bozdu. Bulgar gümrük ve pasaport görevlileri, ellerinde defterleri ve ellerindeki sopalarla demir basamaklardan içeri daldılar. Gözlerinde ne bir insanlık kırıntısı ne de bir merhamet vardı; sanki insan degil de sürgün edilmiş bir mal taşıyor gibiiliklerimize kadar denetliyorlardı.

-Evrakları çıkarın! Çabuk olun!

Babam Ahmet, yıpranmış ceketinin iç cebinden çıkardığı o mukaddes pasaportları, Bulgar memurun ellerine bizzat teslim etti. Göz ucuyla pasaportlardaki "Gönüllü Göçmen" mührüne bakan memur, sanki bizi baştan savmanın verdiği bir kibirle evrakları geri fırlattı. Vagonun içinde eşyalarımız bir kez daha didik didik arandı; kalan üç beş parça eşyamıza bile el koymak isteyen insafsız ellerle mücadele edildi. O an vagonun içindeki hava bıçakla kesilse kanamayacak kadar gergindi. Biz çocuklar, analarımızın eteklerine sımsıkı sarılmış, nefes bile almadan bu zulmün bitmesini bekliyorduk.

Nihayet Bulgar görevliler trenden inip demir kapıları üzerimize kilitledikten sonra, kara tren yavaşça sarsıldı. Lokomotiften yükselen son bir buharlı çığlıkla birlikte, tekerlekler gıcırtıyla dönmeye başladı.

Tren son bir sarsıntıyla tekrar hareket etti. Rayların üzerindeki ritmik tık-tık sesleri, iki ülke arasındaki "hiçlik" bölgesini geçerken kalplerimizin atışıyla yarışıyordu.

Ve sonra... Bir mucize gibi belirdi.

Vagonun buğulu camını minik elimle silip dışarı baktığımda, sınırın Türkiye tarafındaki o heybetli direkte, sabaha karşı esen rüzgarla nazlı nazlı dalgalanan al bayrağımızı gördüm. Kırmızı kumaşın üzerindeki beyaz hilal ve yıldız, karanlığı yırtan bir şafak gibi parıldıyordu.

-Bayrak... Bak ana, Türk Bayrağı!

Benim çocuk çığlığımla birlikte vagondaki tecrübeli, çilekeş yürekler yekvücut halinde pencerelere ve kapıraların aralıklarına üşüştü. Tren Türk toprağına girip Kapıkule Garı’nda durduğunda, vagonların sürgülü kapıları bu kez yabancı ve soğuk ellerle değil; güler yüzlü Türk askerlerinin ve süvarilerinin şefkatli dokunuşlarıyla açıldı.

-Hoş geldiniz kardeşlerim! Vatanınıza hoş geldiniz!

Bu ses, 34 saatlik çilenin, dondurucu ayazın ve gasp edilen denklerin acısının üzerine bocalayan şifalı bir merhem gibiydi. Trenden ilk atlayan, Halil Dedem oldu. Yılların bükemediği o kocaman gövdesiyle, karla kaplı, ıslak Türk toprağına kapaklandı. Ardından babam, amcam ve diğer adamlar... Yüzlerini süpüren gözyaşlarıyla toprağı öpüyor, ellerini semaya açıp şükür duaları ediyorlardı. Karlar, ağlayan koca çınarların gözyaşlarıyla eriyordu peronda.

Yedi yaşındaki bir çocuk olarak, ayakkabımın altından kayan o ilk Türk toprağının soğukluğunu değil, ruhumu saran o muazzam sıcaklığı hissettim. Anavatan, haritada bir sınır çizgisinden ibaret değildi; Anavatan, bizi bağrına basan o güleryüzlü askerin uzattığı bir matara sıcak çay, gözlerindeki şefkat ve tepemizde gururla dalgalanan al bayrağın ta kendisiydi.

Vatanın Şefkati: Edirne Göçmen Misafirhanesi

Kapıkule Garı’ndaki o tarifsiz kavuşma sevinci, yerini yavaş yavaş gövdemizi saran derin ve acımasız bir yorgunluğa bırakmıştı. Günlerdir Şumnu’nun buzlu raylarında, kamyon kasalarında ve o is kokulu vagonlarda direncimizi tüketen ayaz, artık güvenli ellerde olsak bile kemiklerimizden sökülüp atılamıyordu.

Tam o sırada devletin şefkatli eli üzerimize uzandı. Askeri yetkililer, üzerlerinde ak pak üniformalarıyla etrafımızda fır dönüyor, yorgun düşmüş yaşlıları, kadınları ve biz sabileri koruyup gözetiyorlardı.

-Haydi bakalım kahramanlar, yola çıkıyoruz!

Komutanın gür ve sevecen sesiyle birlikte, üstü brandalı yeşil askerî kamyonlar Kapıkule’nin peronuna yanaştı. Anam Emine, kucağında henüz iki yaşındaki küçük kardeşim Şaban’la birlikte, kamyonun arkasındaki tahta basamaklardan içeri tırmanan ilk kadınlar arasındaydı. Bizi korumak için günlerdir gövdesini bir siper gibi Rüzgâra geren anamın yüzü kireç gibi solmuştu; gözlerindeki o yorgun ama mağrur ışık ise hâlâ dimdik ayaktaydı. Biz de babamın yardımıyla o askeri kamyonun demir parmaklıklı kasasına, köylülerimizin arasına doluştuk.

Edirne’nin taş sokaklarını gürültüyle aşarak kısa sürede ulaştığımız Edirne Göçmen Misafirhanesi, o gün bizim için koca bir saraydan farksızdı. Kamyonlardan indirildiğimizde, binanın kapısında bizi bekleyen görevliler kollarını açmış, her birimizi şefkatle içeri buyur ediyorlardı.

Misafirhanenin geniş ve buharlar yükselen yemek salonuna adım attığımız anda, burnuma çalınan o koku çocuk kalbimin tüm direncini kırdı. Şumnu’dan beri boğazımızdan geçen tek şey, buz tutmuş ekmek kırıntıları ve acı birer yudum suydu. Şimdi ise devasa kazanlarda kaynayan mercimek çorbasının o mis gibi tereyağlı, pul biberli kokusu, salonun tavanındaki buğulu camlara kadar yayılmıştı.

Masalara geçip oturduğumuzda, elleri kınalı neferler ve gönüllü ablalar önümüze kalaylı taslar içinde dumanı üstünde tüten çorbaları ve yumuşacık beyaz ekmekleri koydular.

Babam Ahmet, kaşığı eline aldığında bir an durdu. Gözleri doldu; elleri hafifçe titreyen o koca adam, çorbaya ilk kaşığı batırmadan önce başını öne eğip sessizce şükretti.

-Bismillâhirrahmânirrahîm...

O ilk kaşık boğazımdan aşağı süzüldüğünde, sadece midem değil, günlerdir Şumnu ayazında taş kesilmiş ruhum da ısınmaya başladı. Sıcak çorba içimize akarken, kamyon kasalarındaki o ölümcül soğuk, Bulgar memurların gasp ettiği denklerin acısı ve geride bıraktığımız Karagözler’in hüznü yavaş yavaş kabuk bağlamaya yüz tuttu.

Küçük kardeşim Şaban, önündeki ekmek parçasını sevinçle suya banarken gülümseriyordu. Anamın gözünden süzülen tek damla yaş, çorba tasının kenarına düşerken fısıldadı:

-Çok şükür evladım... Artık evimdeyiz, vatanımızdayız.

O akşam Edirne Misafirhanesi’nin loş ve sıcak odasında, yataklara uzandığımızda, yedi yaşındaki çocuk başımı yastığa koyduğum an derin ve güven dolu bir uykuya teslim oldum. Artık dışarıda ne kadar ayaz olursa olsun, biz Anavatan’ın şefkatli bağrındaydık.

Gizli Hastalıkların Tahliyesi.

Edirne Muhacirhanesi, sadece önümüze konan dumanı üstünde bir tas sıcak tarhana çorbası ve taze ekmekten ibaret değildi. Burası aynı zamanda esaret toprağında, o dondurucu ve havasız vagonlarda biriken acıların, gizlenen sinsi hastalıkların tahliye edildiği; çilekeş bedenlerin gerçekle yüzleştiği bir hesaplaşma yeriydi.

Gelişimizin hemen ardından, insanlığın bu devasa ve yorgun göç dalgası, beyaz önlüklü doktorların önünde, sağlık muayenesi için tek bir saf halinde sıraya dizildi. Akciğerleri sinsi bir kurt gibi kemiren tüberküloz, Balkan ayazının bıraktığı amansız soğuk algınlığı, ishal ve masum çocukları birer birer vuran kızamık gibi bulaşıcı illetlerin tespiti için tavizsiz bir inceleme başladı. Teşhis konulan her bir can, kurtuluşun ve şifanın kapısı olan revir koğuşlarına sevk ediliyordu.

Ve beklenen o mukadder, o kapkara hançer, yedi yaşındaki çocuk yüreğime bir kez daha, en derin yerinden saplandı...

Yol boyunca, Şumnu Garı’nın o buz tutmuş peronunda ciğerleri sökülürcesine öksüren, o feri sönmüş gözleriyle bize siper olmaya çalışan fedakâr anam Emine’nin karşısına dikildi doktorlar. Yapılan kaçınılmaz incelemenin ardından, anamın muayene kâğıdına o korkunç teşhis kazındı: Tüberküloz... Yani halkın ve bizim bildiğimiz adıyla, o amansız ince hastalık: Verem...

Vakit kaybetmeden revire, o beyaz önlüklü şifa askerlerinin yanına, karantinaya gönderilmesi gerekiyordu. İşte o an, misafirhanenin soğuk taş koridorlarında kopan feryat, göç hikâyemizin en dramatik, en destansı sahnesi olarak hafızama kazındı.

Henüz iki yaşını yeni bitirmiş, dünyayı sadece anasının memesinden, anasının o cennet kokusundan ibaret sanan küçük kardeşim Şaban, anamın eteklerinden, o zayıf düşmüş kollarından sökülürcesine ayrılmak istemiyor; dilsiz bir kuzu gibi feryat ediyordu. Anam ağlıyor, Şaban ağlıyor, benimse içim parçalanıyordu.

Cemile Teyzem ve Fatma Nenem, gözyaşları içinde, adeta etle tırnağı birbirinden ayırır gibi, büyük bir acıyla zorla kopardılar küçük Şaban’ı anamın bağrından… Şaban’ın havada asılı kalan o çaresiz küçük elleri ve anamın revir kapısının arkasında kaybolan o son, buğulu bakışı, çocuk dünyamı altüst etti.

Anavatana ayak basmıştık; dinimiz, Türklüğümüz ve canımız kurtulmuştu. Lakin bu mukaddes topraklarda hür olmanın, yeni bir hayat kurmanın bedeli; henüz ilk günden anasından ayrı düşen o küçük kardeşim Şaban’ın dilsiz gözyaşlarında saklıydı. Biz Anavatan’da Araf’tan çıkmıştık çıkmasına... Ama hikâyemizin asıl büyük sınavı, bu topraklarda henüz yeni başlıyordu.

Anamın Reviri, Şaban’ın Feryadı

Edirne Göçmen Misafirhanesi’nin o kasvetli ve kesif kireç kokulu revir koridoru, bizim için göç yolunun en keskin, en acı dönemeği olmuştu. Anam Emine, ince hastalığın o sinsi pençesiyle baş başa, beyaz duvarlı o daracık karantina odasında gözden kaybolduğunda, geride kalan dünyamız adeta başımıza yıkılmıştı.

Yedi yaşındaydım ama o gün, o taş koridorun soğuğunda bir anda büyüdüğümü, çocukluğumun kapısının arkamdan bir daha açılmamak üzere kapandığını hissettim. Anamın o şefkatli kokusundan, o nasırlı ama sığınak olan ellerinden mahrum kalmak ne yaman bir çileydi.

Ya henüz iki yaşını yeni dolduran, aklı ermez, dili dönmez küçük kardeşim Şaban…

Karantina kapısı kapandığı andan itibaren Şaban’ın dünyası kararmıştı. Anasının memesinden, o cennet bağrından koparılan dilsiz bir kuzu gibi gece boyunca durmaksızın ağladı. Misafirhanenin koğuşuna serilen ince yatakların üzerinde, minicik bedenini sağa sola sallayarak çıkardığı o hıçkırıklı feryatlar, taş duvarlarda yankılanıp yüreklerimizi delik deşik ediyordu. Ne yapsak, ne söylesek susmuyordu. Minik elleriyle sürekli karantina odasının olduğu yönü işaret ediyor, dökülen yaşlar yanaklarında kuruyup tuz bağrını yakıyordu.

— Ana... Ana...

Tek kelimelik o yalvarışı, gecenin ayazını ve odadaki ağır sessizliği bir bıçak gibi kesiyordu. Cemile Teyzem, sabaha kadar Şaban’ı kucağında salladı, sırtını sıvazladı; ama ne elleri anamın şefkatini verebildi ne de ninnileri o dilsiz acıyı dindirebildi. Anam da içeride, o beyaz karyolanın üstünde, bizim dışarıda döktüğümüz gözyaşlarını hissediyor gibi sessizce eriyordu kimbilir...

Babam Ahmet, hayatı boyunca bükülmeyen o koca sırtını, misafirhanenin pencere kenarına dayamış, dışarıdaki karanlığa bakarak sabaha kadar tek kelime etmeden sigara üstüne sigara yaktı. Gözlerinden tek bir damla yaş akmıyordu ama içindeki fırtınanın omuzlarını nasıl sarstığını, karanlıkta parlayan o yorgun göz bebeklerinden okuyabiliyordum.

Anavatan toprağına ayak basmıştık, evet... Kurşun gibi ağır esaret zincirlerini kırmıştık, dinimiz ve hürriyetimiz kurtulmuştu. Lakin hürriyetin de, vatan toprağının da ödenmesi gereken bedelleri vardı. Şaban’ın sabaha kadar süren o yokluk gözyaşları ve anamın revir odasındaki yalnızlığı, yeni hayatımızın ilk ve en ağır imtihanı olarak o uzun gecenin karanlığına kazındı.

YEDİNCİ BÖLÜM
Yeniden Doğum Kağıtlarımız

Bugün, 27 Nisan 1951 Cuma; yüzyıllardır Balkanlar’da, Tuna boylarında, Kırcaali’nin sarp dağlarında kanla, canla boy vermiş asırlık soyağacımız, iki ülke arasında asılı kalan hayatlarımızla birlikte, resmi birer mühürle yeniden şekilleniyordu. Bizi biz yapan, köklerimizin derinliklerine işleyen ne varsa, devletin o soğuk satırlarında ve resmi memur masalarında sessizce eriyiverdi.

Balkan’ın kadim adeti gereği babasının adını soyadı bilen o mağrur hane, o sabaha kadar "Ahmet Mustafa Durgud" ailesiydi. Ancak Anavatan’ın kanunu ve düzeni başkaydı; yeni kimlik kâğıtları şecereyi sadece babaya kadar götürüyor, anamın ve ecdadın hatırasını bir kalemde geçmişin sisli sayfalarına gömüyordu.

Soyağacımız resmen kâğıt üzerinde budanmıştı belki ama hürriyetin getirdiği o muazzam rüzgâr, hanemize yepyeni ve şanlı isimler fısıldıyordu. Bulgar mezaliminin elinden dinini, imanını ve canını kurtaran bilge Halil Dede, hanesine o mukaddes kurtuluşun nişanı olarak “Kurtuldu” soyadını layık gördü.

Benim vakur, az konuşan, bükülmeyen boynuyla dağları deviren babam ise, bu amansız göçü bir kaçış değil, geleceğe doğru atılmış şanlı bir ileri atılış, bir fetih bildi! Göğsünü gere gere, soyumuzu kıyamete kadar taşıyacak o gururlu unvanı yazdırdı devletin defterine: "Akıncı"

Tarım Bakanlığı Edirne Toprak ve İskân Müdürlüğü’nün verdiği o bir yıllık muhacir kâğıdıyla, Ahmet Mustafa Durgud ailesi tarihin tozlu sayfalarına karışırken; küllerinden, sancılarından ve sönmeyen umutlarından Ahmet Akıncı Ailesi doğuyordu. Sancılıydı, eksikti belki... Ama mağrurdular; çünkü bu toprakta kök salmaya, yeniden var olmaya yemin etmişlerdi.

Akıncı Ailesi İkiye Bölünüyor...

Ancak kaçınılmaz olan, Akıncıları henüz vatanın kapısında amansız bir imtihanla sınayacaktı. Komşu köylerden Şumnu’ya uzanan o dondurucu geceler, vagonlardaki o balık istifi, nefes nefese yolculuk en ağır faturasını anamın narin göğsüne kesmişti. Misafirhane doktorlarının dudaklarından dökülen o kapkara teşhis, koridorlarda bir balyoz gibi patladı: İnce Hastalık... Yani Verem!

O karanlık, havasız vagonlarda, mikrop taşıyan bir başkasının öksürüğüyle havaya saçılan ve sinsice asılı kalan o illet, anamın Balkan ayazıyla zayıf düşmüş ciğerlerine yuva yapmıştı. Revir doktorlarının babama fısıldadığı reçete, amansız bir ayrılığın fermanı gibiydi: İlk iki ay boyunca ağızdan alınacak dört tür ağır ilaç ve ardından gelecek dört aylık amansız bir savaş... 

Anamın en az iki ay boyunca Edirne’deki o hastane odasından çıkması yasaktı. Şifa bulması, taşıyıcı olmaktan çıkması mümkündü; yeter ki ilaçları aksamasın, yeter ki başucunda bir can yoldaşı olsun.

Bu mukadderat, Akıncı ailesini henüz vatanın kapısında ikiye böldü. Vakur baba Ahmet Akıncı, can yoldaşını bu ölüm kalım savaşında yalnız bırakamazdı; Edirne’den ayrılmayacak, hastanede refakatçi olarak kalacaktı.

Dünyası anasının kokusundan ibaret olan o iki yaşındaki Şaban ile birlikte Biz üç kardeş; Bilge Halil Dede’min kanatları altında, onun divanında yer alarak meçhule doğru, Maraş’a savrulacaktık. Mustafa Amcamlara Antalya, Halamlara Tokat yolu görünürken, geriye kalan 8 aileye Maraş görünmüştü.

Yorumlar

  1. Gözlerini kapatıp dinlediğinde, Gerlova Ovası'nın poyrazında hâlâ o eski nöbetçilerin ayak seslerini duyabilirsin...

    1388’de Şumnu’nun fethiyle başlayan, Şerif Halil Paşa Camii’nin gölgesinde yeşeren ve 490 yıl boyunca vatan bilinen topraklarda kök salan bir neslin, 1951’in soğuk bir mart sabahında vatan bildiği topraklara veda etmek zorunda kalışının dokunaklı öyküsü...

    Balkanlar’daki Köklerimiz, yalnızca geçmişe duyulan bir özlem ya da bir göç hikâyesi değildir; Çimpe’den Viyana kapılarına kadar uzanan gaza ruhunu, İskân ile şenlenen köyleri, soba başında dededen toruna aktarılan bilge sohbetleri ve bir ailenin anavatanda yeniden kök salma mücadelesini anlatan abidesel bir hafızadır.

    Mehmet Akıncı’nın kaleminden, tarihsel gerçeklikle roman estetiğinin buluştuğu; batan her güneşle birlikte Rumeli'deki köklerine selam gönderen zamansız bir eser.

    "Biz bugün gitsek de, o nöbetçilerin adımları bu dağlarda, bu ovalarda ebediyen kalacaktır..."

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANILARIMDA İLKOKUL DÖNEMİ

Beşevler Günlüğü – 26 Şubat 1967