ARAFTA KALAN AKINCI AİLESİ
SUNUŞ
Anam Emine ve Babam Ahmet Akıncı’nın aziz hatırasına, saygı ve minnetle…
"Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani düşmanla sonuna kadar dövüşenler, çekilen ordunun ric’at hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir."
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Hikayeye Büyük Önder’in bu muazzam sözüyle başlamak, geçmişin hatırasına bir saygı duruşu olmanın çok ötesinde; zamanın unutuş girdabına karşı diktiğimiz tarihi bir siper, zamana meydan okuyan bir hafıza kalesidir.
Öyledir çünkü göçmenler, ki o çetin göç kararını alan bizler, aslında sınır boylarında vatan toprağını son nefesine kadar savunan, çekilen ordunun can simidi olan fedakarlardı.
Kendilerini feda etme pahasına cepheyi terk etmeyenlerin torunlarıydık. Bu gerçeği bir kez daha, yüksek sesle hatırlatmak; göçün o amansız fırtınasından sonra sığındığımız öz vatanımız Türkiye’de, yüzümüze tokat gibi çarpan o soğuk "yabancı" muamelesine karşı verilebilecek en asil, en haklı cevaptı.
Dünyanın her yerinde göçmenlik zordur. Bazen tek bir göç, koskoca bir kuşağın sessizce yok olup gitmesi demektir.
Göçün o soğuk yüzünü, göçmenliğin ruhu kemiren sızısını unutturmamak için yaşam serüvenimizi ”ANILAR’’ başlığı altında, bir yazı dizisi, bir roman gibi sayfalara dökerek paylaşmalıydım.
Bu, ardımızda kalanlara ve bizden sonra geleceklere olan borcumuzdur.
BİRİNCİ BÖLÜM
Mısır Tarlasında Gelen Hayat...
Takvimlerin 1944 yılının o kavurucu yazını gösterdiği günlerde, dünya büyük Savaş’ın son kanlı çırpınışlarıyla sarsılıyor, Şumnu’nun üzerindeki gökyüzü bile bu belirsizliğin ağır, boğucu sıcağını taşıyordu. Fakat Karagözler Köyü’nün ufkunu saran mısır tarlalarında zaman, cihanın gürültüsünden uzak, bambaşka bir ritimle akardı: Toprağın, alın terinin ve sabrın ritmiyle…
O gün güneş, Sakar Balkan’ın zirvelerinden sıyrılıp Gerlova Ovası’na doğru devasa bir kor gibi devrilmişti. Mısır yaprakları, sıcağın baskısıyla hafifçe bükülmüş, kuruyan toprak çatlamış, yaprakların hışırtısı rüzgârın cılız nefesinde cırcır böceklerinin sesine karışıyordu. Anam, elinde ağır demir çapasıyla o uçsuz bucaksız mısır tarlasının ortasında tek başınaydı. Üzerindeki basma fistanı terden sırtına yapışmış, yaz tülbendi alnına süzülen boncuk boncuk terleri emmekten ağırlaşmıştı. Toprağı her çapalayışında genzine yükselen o kuru, sıcak toprak kokusu, hayatın tam da kendisiydi.
Sancı ilk çöktüğünde, anam çapayı toprağa saplayıp durakladı. Bir elini beline koydu, derin bir nefes aldı. İki büklüm olmuş gövdesinde yükselen bu ilk çığlık, sıradan bir sızı değildi; vakti gelen bir canın, toprağa düşmek isteyen bir tohumun sabırsızlığıydı. Etrafına bakındı. Ufukta ne bir insan karaltısı ne de yardıma koşacak bir ses vardı. Yanı başında sadece boyunu aşan yeşil mısır sapları, başının üzerinde ise lekesiz, dikey bir gökyüzü duruyordu.
Babam yoktu. Bulgar Hükümeti’nin Türk gençlerine reva gördüğü o meşhur "Trudovak" – yani zorunlu çalışma taburları – babamı da köklerinden koparıp götürmüştü. Bulgar ordusunun güvenmeyip eline silah vermediği yüzlerce Türk genci gibi babam da o kavurucu yaz aylarında, uzak vilayetlerde, tozun ve çamurun içinde kürek sallıyor, ağır kanal inşaatlarında ömrünü törpülüyordu. Evin direği, anama dayanak olacak o nasırlı eller, kilometrelerce uzaktaydı.
Anam, doğanın bu amansız yalnızlığı karşısında dizlerinin üzerine çöktü. Korkmadı; Balkan kadınının hamurunda korkuya yer yoktu. Sancı dalga dalga geldikçe, mısır saplarına tutundu. Yaprakların sert edgesi ellerini kesti ama o, gözlerini Sakar Balkan’ın o yüce, heybetli karaltısına dikti. Bir eliyle toprağı kavradı. O an toprak, bir yatak oldu ona; mısır yaprakları ise üzerimizi örten yeşil bir mahrem perde…
Son bir gayretle göğsünden kopan sessiz bir feryat, tarladaki hışırtıya karıştı. Ve o an, 1944 yılının o ağustos sıcağında, çatlaktan fışkıran bir pınar gibi dünyaya gözlerimi açtım.
Anam beni kucağına aldığında, bedenim daha toprağın tozuyla ve kendi kanıyla bezenmişti. Göbek bağımı, tarlada rızık kesmeye yarayan o keskin bıçakla kendisi kesti. Beni tülbendine sardı, göğsüne bastı. İki büklüm, tükenmiş ama bir o kadar da mağrur bir halde, mısır yapraklarının arasına sırtüstü uzandı. Ağzımdan çıkan ilk cılız ağlama sesi, Sakar Balkan’ın eteklerinde yankılanırken, anamın gözünden süzülen bir damla yaş, yanağımdaki toprak lekesini temizledi.
Sorduğumda bana hikâyemi hep böyle anlatırdı:
“Seni bana bir ebe kadın değil, toprak verdi kızanım… Mısır yapraklarının hışırtısında, toprağın sıcak bağrında aldım seni kucağıma. Baban yoktu, yalnızdık ama Sakar Balkan tepemizde bir dağ gibi duruyordu.”
Zaman, bir su gibi akıp geçti Balkan yamaçlarından; 1945’te kardeşim Mustafa katıldı aramıza. Yaprakların sararıp toprağa düştüğü 1949 yılında ise o dilsiz kuzu, küçük kardeşim Şaban dünyaya gözlerini açtı. Beş kişilik, mağrur ve kendi içine kapalı çekirdek bir aile olmuştuk artık.
Doğduğum Karagözler Köyü...
Atalarımın doğup büyüdüğü, nefes alıp en sonunda toprağına karıştığı Karagözler; Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda, Karadeniz’in serin rüzgârlarını bağrına basan Şumnu ilinin Preslav ilçesine bağlı, dönemin en yaşanabilir, en gelişmiş köylerinden biriydi.
Deliorman’ın kalbinde bir kale gibi yükselen Şumnu, 1389 yılında Çandarlı Ali Paşa’nın sancağı altında Osmanlı mülküne katılmış; yüzyıllar boyunca askeri bir üs, aşılması imkânsız doğal bir kale görevi görmüştü. Şehrin sokaklarında adımlayan biri, Osmanlı’nın Balkanlar’a vurduğu o muazzam mührün izlerini her adımda hissederdi. Taş köprüler, serin çeşmeler ve hiç şüphesiz 1741 yılında Şerif Halil Paşa tarafından yaptırılan o meşhur Tombul Camii ile medresesi, zamana meydan okuyan birer abide gibi dururdu.
Adını kadim zamanların geçit vermez, sık ve gizemli ormanlarından alan Deliorman; Balkan Dağları ile nazlı Tuna arasında uzanan, ucu bucağı görünmez, bereketi bol bir ovaydı.
Traklar’dan miras kalan bu topraklarda Varna, Rusçuk, Şumnu, Razgrad ve Filibe gibi Türk nüfusun harmanlandığı şehirler boy gösterirdi. Fakat Deliorman Türkleri daha çok kırsala kök salmış; alın terlerini toprağa akıtıp rızıklarını topraktan çıkarmışlardı.
Köyümüz Karagözler ise heybetli Sakar Balkan’ın eteklerine, bir kartal yuvası gibi kurulmuştu. Karadeniz’in incisi Varna’ya 90, Şumnu’ya 50 kilometre mesafedeydi. Doğuya doğru yaklaşık 10 kilometre ötede, bağlı olduğumuz Vırbitsa kasabası yer alırdı. Türklerin çoğunlukta olduğu, Bulgar komşularla hayatın paylaşıldığı bu topraklarda çarklar tarım ve hayvancılıkla dönerdi. Sonbahar gelip de o meşhur Vırbitsa Panayırı kurulduğunda, köylünün yüzü güler, sokaklara tatlı bir telaş ve hareketlilik dolardı.
Köyün 40 kilometre kuzeydoğusuna düşen "Çarlar Şehri" Preslav (Veliki Preslav) ise adeta geçmişin fısıltılarını taşırdı. Birinci Bulgar Krallığı’nın 893 yılında ana şehir ilan edilen bu ikinci başkenti, zamanında büyük bir kültür ve edebiyat ocağı olarak parıldamıştı. Karagözler Köyü de bu tarihi ve kadim merkeze yakın olmanın getirdiği o örtülü itibar ile bölgesinin en gelişmiş yerleşimi haline gelmişti.
Vırbitsa kasabası ve ona bağlı 21 köyün sığındığı Gerlova, dağların kuşattığı korunaklı, alçak düzlükleri ve bereketli topraklarıyla adeta gizli bir cennetti. Kasaba, dağ sırtının "geri" tarafında, yani kuzey yamacında ovaya hâkim bir taht gibi oturduğundan; bu düzlüğe evvela "Geri-ova" ya da "Geril-ova" denmiş, dillerde süzüle süzüle adı Gerlova kalmıştı. Gerlova alçağının ortasından bir hayal gibi süzülen Kamçı Suyu, kuzeydeki Derbent Boğazı’nı aşar; eski başkent Preslav’ın harabelerinin yanından kıvrılarak 191 kilometrelik yolculuğuna devam eder ve nihayet Karadeniz’in coşkun sularıyla kucaklaşırdı.
Evimizin penceresinden baktığımda gözümün önüne serilen o heybetli, gür ormanlarla kaplı dağın Sakar Balkan olduğunu Kerim dayımdan öğrenmiştim. Dayım, dağın sinesinde keşfedilmeyi bekleyen gizemli mağaralar olduğunu, "Çıplak Tepe" denen o yüce zirveye çıkıldığında ise bütün Gerlova Ovası’nın bir kilim gibi ayaklarımızın altına serileceğini anlatırdı. Zengin bitki örtüsüyle araştırmacıların gözdesi olan bu dağı o kadar benimsemiştim ki, içimde hep "bize ait", bizim öz parçamız olduğu duygusuyla büyüdüm.
Köyümüzde çetin bir Balkan iklimi hüküm sürerdi. Kışlar dondurucu ve yolları kapatan kar yağışlarıyla geçer, yazlar ise sıcağıyla toprağı kavururdu. Köylü; hayvancılık, buğday, arpa, tütün ve çilek tarlalarında ter döker, bir yandan da Sakar Balkan’ın gür ormanlarından odun çıkararak rızkını arardı.
Ailenin sorumsuz ama dünyayı gezmiş haylazı olarak bilinen amcam ise memleketin yer altı zenginliklerini dilinden düşürmezdi. Bulgaristan’ın kurşun, çinko, krom, manganez ve hatta altın bakımından ne kadar zengin olduğunu anlatır; ülkenin can damarı sayılan Tuna ve Meriç nehirlerinden bahsederken, Meriç Havzası’nın koskoca ülkenin üçte birini kapladığını söylerdi.
Aşağı Mahalledeki Büyük Ailem...
Sakar Balkan’ın eteklerindeki evimizin hemen yanından gürül gürül, şırıl şırıl akan bir dere akardı. Bu derenin ayırdığı, fakat bir köprüyle birleştiği, yaklaşık 600 metre ötedeki karşı yakaya “Aşağı Mahalle” derdik.
Aşağı Mahalle benim büyük ve geniş ailemin kalbiydi. Nenem Fatma, dedem Halil; dayılarım Hüseyin, Kerim, Yusuf, Mustafa ve teyzem Cemile hepsi orada, o avlularda yaşarlardı.
Babamın zorunlu işçilik yüzünden evden uzaklaştırıldığı o çetin yaz aylarında, anam tarladaki ekmeğin peşinde koşarken kardeşlerime ve bana en çok Yusuf dayım ile Kerim dayım kol kanat gererdi. Kerim dayım dünya tatlısı, şakacı, neşeli bir adamdı. Kahkahasıyla evi şenlendirir, bizi oyunlarla oyalar, böylece anamın omuzlarındaki ağır yükü bir nebze olsun hafifletirdi. Yusuf dayım ise, zorluklar karşısında, ''çözeriz yeğenim'' diyerek beni rahatlatan bir can yoldaşıydı.
Altı yaşımı henüz devirdiğim günlerde, Kerim dayım elimden tutup beni sık sık Sakar Balkan’ın eteklerine götürmeye başladı. Hiç unutmam; 1950 yılının ılık, güneşli bir ilkbahar günüydü. Dayım beni yüreklendirip ta Sakar Balkan’ın zirvesine, Çıplak Tepe’ye kadar çıkardı.
Oraya vardığımızda nefesim kesilmişti. Çocuk gözlerimle Gerlova Ovası’nı, o ucu bucağı görünmeyen yeşil denizini hayranlıkla izledim. O gün küçük bedenim o kadar yorulmuştu ki, ertesi sabah yataktan kemiklerim sızlayarak, adeta zorlukla kalkabilmiştim. Fakat o zirveden gördüğüm o muazzam manzara, vatan bildiğim o kutsal topraklar, bir daha hiç silinmemek üzere hafızama ve ruhuma kazınmıştı.
Kırmızı Savaşın Gölgesinde...
Her şey, asimilasyonun o karanlık yüzü ve Rusya’nın Balkanlar üzerindeki soğuk eliyle başladı.
Bulgaristan, İkinci Dünya Savaşı’nın o kanlı arenasında yanlış ata oynamış, Almanya’nın yanında yer almıştı. Berlin düştüğünde, kaderin çarkları Balkanlar için de tersine döndü. Almanya’nın savaşı kaybetmesiyle birlikte, Kızıl Ordu’nun postalları ses getirmeye başladı. 8 Eylül 1944 tarihinde, Rus Orduları bir çığ gibi Bulgaristan’a girdi. Ülkedeki Alman yanlısı krallık hükümeti bir gecede devrildi, yerine Moskova güdümlü, komünist ve Alman karşıtı radikal gruplar iktidara geldi.
Yeni gelen rejim, kulağa hoş gelen ama ardında kan ve gözyaşı barındıran bir vaatle ortaya çıkmıştı: Sınıfsız bir toplum yaratmak. Ancak bu parlak sloganın arkasındaki asıl niyet kısa sürede anlaşıldı. Sınıfsız toplum bahanesiyle, Bulgaristan’da asırlardır kök salmış olan Türk ve Müslüman-Türk nüfusa karşı sistematik bir asimilasyon politikası başlatıldı.
Bulgar milli devletinin tarih sahnesine çıkmasında her zaman başrolü oynayan Rusya, Türklerin Balkanlar’dan Anadolu’ya göçünü adeta bir zorunluluk, kaçınılmaz bir kader haline getirmişti. Çünkü Rus aklına göre, Balkan milli devletlerinin kendi "gerçek" hüviyetlerine kavuşabilmesi ve haritaların istenen biçimde çizilebilmesi, bu topraklardan Türk izlerinin bir an önce silinmesine, Türklerin gitmesine bağlıydı. Bu stratejik sürgün planı yüzündendir ki, tarihin gördüğü en büyük, en trajik Türk göçleri hep Balkan topraklarından Anadolu’ya doğru aktı.
Yüzyıllarca hiç durmadan, adeta içten içe kanayan bir yara gibi devam etti bu göçler. Belli aralıklarla, sanki bir doğa felaketiymiş gibi hep tekrarlandı. Türkiye’nin hafızasında silinmez izler bırakan dönüm noktaları oldu bu kaçışlar: Hafızalardan silinmeyen “93 Harbi Muhacereti”, koparılan hayatların öyküsü “1924 Mübadelesi” ve nihayet modern dünyanın gözü önünde yaşanan o büyük dram; “89 Göçü”...
Bulgaristan’da takvimler 1984 yılını gösterdiğinde, Türk azınlığa yönelik vahşi ve barbarca bir asimilasyon politikası devreye sokuldu. Komünist rejim, tanklarla, tüfeklerle köylere giriyor, insanların dillerini ve dinlerini ellerinden almaya çalışıyordu. Fakat hesaba katmadıkları bir şey vardı: Türklerin direnci. Rejim, baskıyla bu insanları eritemeyeceğini, amacına ulaşamayacağını anlayınca, 1989 yılında tarihin en acımasız kararlarından birini aldı: Zorunlu Göç.
Yüz binlerce insanı evinden, barkından, yurdundan eden bu büyük zulmün baş mimarı, dönemin Bulgaristan Devlet Başkanı, demir yumruklu diktatör Todor Jivkov’du.
Yıllar geçti, Jivkov devri kapandı. Komünizmin o gri perdesi aralandığında, devletin kozmik odalarından çıkan gizli belgeler, asimilasyon politikasının ne denli planlı olduğunu gözler önüne serdi. Bu vahşet, üç beş yerel memurun işi değildi; bizzat Komünist Parti’nin en üst karar alma birimi olan Politbüro eliyle yürütülmüştü. Belgelere göre, 1984 yılı sonlarından itibaren Türklere yönelik “Yeniden Doğuş / Uyanış Süreci” adı altında haince bir siyaset başlatılmıştı. Bu siyasetin tek bir hedefi vardı: Ülkedeki Türklerin kimliklerini yok etmek, onlara kendi adlarıyla, kendi dilleriyle yaşama hakkı tanımamak.
Bulgaristan, Todor Jivkov liderliğindeki bu utanç dolu sayfalardan, Türk ve Müslüman azınlığa yapılan bu mezalimden kaçamadı. Ancak bu gerçeği itiraf etmeleri tam 22 yıl sürdü.
Tarih, 11 Ocak 2012’yi gösterdiğinde Bulgar Parlamentosu; geçmişte yapılan isim değiştirme zorunluluklarını, ibadet yasaklarını, sokakta ana dilde konuşma cezalarını ve o büyük zorunlu göçü birer "etnik temizlik kampanyası" olarak kabul eden ve kınayan o tarihi bildiriyi onayladı. Bu bildiri, Bulgaristan devletinin geçmişteki kendi vahşetini resmi olarak kabul eden ilk yasal belge olması açısından, tarihin adalet terazisinde çok büyük bir önem taşıyordu.
İşte ne olduysa, bu tarihi kabulden sonra oldu. Zamanında can havliyle Anadolu’ya akan o büyük göç dalgası, yıllar sonra tersine dönmeye başladı. Çifte vatandaşlık hakkı doğmuştu. Şimdilerde, ataları Bulgaristan doğumlu olan yeni kuşaklar, yeniden Bulgaristan vatandaşı olabilmek için harıl harıl evrak topluyor, konsolosluk kapılarını aşındırıyorlar.
Büyük bir hevesle, geçmişin izini sürerek topluyorlar o evrakları... Başlamışlardır; çünkü ne acıdır ki, aradan geçen onca yıla, onca kuşağa rağmen, kendilerini bugün de Türkiye’de tamamen güvende, tamamen "evinde" hissetmemektedirler…
İşte bu, kökleri toprağından sökülmüş ve bir daha hiçbir toprağa tam anlamıyla tutunamamış, hep bir yanı eksik kalmış Akıncı ailesinin ve yüz binlerin hikayesidir.
İKİNCİ BÖLÜM
Yedi Yaşın Masumiyeti...
İnsanın çocukluğu, anne ve babasının gölgesinin büyüklüğü kadardır derler. Geriye dönüp baktığımda, o gölgenin beni en çok sardığı, dünyadaki her şeyi ilk kez berrak bir bilinçle izlemeye başladığım o eşikte buluyorum kendimi. Yedi yaşımdaydım. Her şey, o yaşın getirdiği o masum ve meraklı gözlerle başladı...
O güne dek dünyayı; evimizin çamur sıvalı kerpiç duvarları, Aşağı Mahalle’deki asırlık çınarlar, her sığındığımda şefkatini gördüğüm Halil Dedemlerin hanesi ve Sakar Balkan’ın dumanlı, ulaşılamaz zirvesi kadar sanıyordum. Büyüklerin dünyasında kopan o kızıl fırtınayı, Bulgaristan yönetiminin evlerimizin içine kadar sızan o sinsi ve tekinsiz fısıltılarını yedi yaşın saflığıyla tam anlayamıyordum.
Biz, yüzyıllarca sınır boylarında vatan toprağını son ana kadar savunan, çekilen ordunun arkasında can siperane muhafızlık yapan fedakar insanların torunlarıydık. Ama şimdi, o ulu tarihin gölgesinde, her şeyimizi tek bir kuruş bedel dahi alamadan bırakıp beş parasız, üzerinde soğuk harflerle "Gönüllü ve Serbest Göçmen" yazılı kağıtlarla bilinmeze doğru fırlatılmak üzereydik.
Zordu göçmen olmak...
Bizi bekleyen o otuz yıllık bitimsiz göç dalgasından henüz tamamen habersizdim. Maraş Elbistan’ın Hasanalili Köyü’nün yabancı ayazından, Ceyhan’ın pamuk tarlalarındaki o kavurucu, insanı eriten mevsimlik işçilikten, Osmaniye’nin yerfıstığı ambarlarındaki nasırlı mesailerden, Çukurova’nın kışını geçireceğimiz Yeşilova’dan ve sonrasında sadece çorak kum ve yeraltı mağaralarından oluşan Niğde’nin Misli köyünden, Mersin Göçmen Barakalarının rutubetli duvarlarından bihaberdim.
Aynı dille dua edip aynı türkülerle ağlayacağımız öz vatanımızda, gün gelip "yabancı" muamelesi göreceğimizi, İsa ile Musa arasında, yani tam anlamıyla iki cihanın ortasında, Araf’ta kalacağımızı yedi yaşındaki o küçük çocuk kalbime nasıl anlatabilirdim ki?
Bu nedenle, göç sonrasındaki yaşam serüvenimizle birlikte, göçün ve göçmenliğin ne olduğunu ”ANILAR’’ başlığı altında bir yazı dizisine, bir hayat muhasebesine dönüştürerek anlatmalıydım. Bu satırları kağıda dökerken, anılarımı yazarak yeniden doğmuş olacağımın bilincindeydim. Geçmişi bilip geleceği yönlendirmek için, yedi yaşındaki o küçük Mehmet’in gözlerini, hafızasını ve kırgın kalbini buraya, bu sayfaların tam ortasına bırakıyorum.
Hikayemiz, her şeyin başladığı o asil topraklarda, Deliorman’ın kalbinde başlıyordu.
Sakar Balkan’ın Gölgesinde Karagözler...
Kuşakların nefes alıp verdiği, toprağına alıştığı, sinesinde doğup yine sinesinde sonsuzluğa çekildiği o ata toprağı: Karagözler Köyü… Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda, Karadeniz’in serin rüzgârlarını bağrına basan Şumnu ilinin Preslav ilçesine bağlı bu yerleşim, bölgenin en gelişmiş, en görkemli köylerinden biri olarak anılırdı.
Deliorman’ın kalbinde bir kale gibi yükselen Şumnu, takvimler 1389’u gösterdiğinde Çandarlı Ali Paşa’nın sancakları altında Osmanlı mülküne katılmıştı. Yüzyıllar boyunca sadece askeri bir üs değil, aşılması imkânsız doğal bir kale görevi görmüştü. Şehrin sokaklarında adımlayan biri, Osmanlı’nın Balkanlar’a vurduğu o muazzam mührün izlerini her adımda hissederdi. Taş köprüler, serin çeşmeler ve hiç şüphesiz 1741 yılında Şerif Halil Paşa’nın ruhundan kopup yükselen o zarif Tombul Camii ile medresesi, zamana meydan okuyan birer abide gibi dururdu.
Adını kadim zamanların geçit vermez, sık ve gizemli ormanlarından alan Deliorman; Balkan Dağları ile nazlı Tuna arasında uzanan, ucu bucağı görünmez, bereketi bol bir ovaydı. Traklar’dan miras kalan bu topraklarda Varna, Rusçuk, Şumnu, Razgrad ve Filibe gibi Türk nüfusun harmanlandığı şehirler boy gösterirdi. Fakat Deliorman Türkleri daha çok kırsala kök salmış; alın terlerini toprağa akıtıp rızıklarını topraktan çıkarmışlardı.
Karagözler Köyü ise heybetli Sakar Balkan’ın eteklerine, bir kartal yuvası gibi kurulmuştu. Karadeniz’in incisi Varna’ya 90, Şumnu’ya 50 kilometre mesafedeydi. Doğuya doğru bir saatlik bir yürüyüş mesafesinde, yaklaşık 10 kilometre ötede, bağlı oldukları Vırbitsa kasabası yer alırdı.
Türklerin çoğunlukta olduğu, Bulgar komşularla hayatın paylaşıldığı bu topraklarda çarklar tarım ve hayvancılıkla dönerdi. Sonbahar gelip de o meşhur Vırbitsa Panayırı kurulduğunda, köylünün yüzü güler, sokaklara tatlı bir telaş ve hareketlilik dolardı.
Vırbitsa kasabası ve ona bağlı 21 köyün sığındığı Gerlova, dağların kuşattığı korunaklı, alçak düzlükleri ve bereketli topraklarıyla adeta gizli bir cennetti. Kasaba, dağ sırtının "geri" tarafında, yani kuzey yamacında ovaya hâkim bir taht gibi oturduğundan; bu düzlüğe evvela "Geri-ova" ya da "Geril-ova" denmiş, dillerde süzüle süzüle adı Gerlova kalmıştı.
Gerlova alçağının ortasından bir hayal gibi süzülen Kamçı Suyu, kuzeydeki Derbent Boğazı’nı aşar; eski başkent Preslav’ın zamana direnen harabelerinin yanından kıvrılarak 191 kilometrelik yolculuğuna devam eder ve nihayet Karadeniz’in coşkun sularıyla kucaklaşırdı. Ataların hatırası da işte bu su gibi, hafızanın derinliklerinden akıp geleceğe dökülmekteydi.
Antik Veliki Preslav...
"Çarlar Şehri" Preslav (Veliki Preslav) ise adeta geçmişin fısıltılarını taşırdı. Birinci Bulgar Krallığı’nın 893 yılında ana şehir ilan edilen bu ikinci başkenti, zamanında büyük bir kültür ve edebiyat ocağı olarak parıldamıştı. Karagözler Köyü, bu tarihi ve kadim merkeze yakın olmanın getirdiği o örtülü itibar ile bölgesinin en gelişmiş yerleşimi haline gelmişti.
Zamanın yıpratıcı elinden geriye kalan taşlar, fısıltıyla eski günlerin ihtişamını anlatır... Şumnu’nun güneybatısında, Kamçı Suyu’nun nazlı nazlı aktığı vadinin kıyısında ve Derbent Boğazı’nın kuzey kapısında yükselen topraklar, bir zamanlar Doğu Avrupa’nın kalbinin attığı yerdi: Veliki Preslav.
Yıl 893. Pliska’nın sisli ve eski inançlarla çalkalanan sokaklarından sonra, Çar I. Simeon —tarihin ona vereceği unvanla Büyük Simeon— gözünü güneye, bu korunaklı vadiye dikti. Birinci Bulgar Krallığı’nın yeni sancaktarı artık burası olacaktı. Pliska geride bırakılmış; Preslav, sadece bir şehir değil, yeni bir inancın, yeni bir medeniyetin ve kudretin simgesi olarak kurgulanmıştı.
İmparatorluk mermer sütunlar üzerinde yükselirken, krallığın dört bir yanından gelen ustaların çekiç sesleri kuş seslerine karışıyordu. Şehir, iç içe geçen devasa surlarıyla sadece düşmana gözdağı vermiyor, içeride yükselen altın kubbeli sarayları ve eşsiz seramik işçilikleriyle görenlerin gözlerini kamaştırıyordu.
Preslav’ın sokaklarında yükselen sesler sadece kılıç ve çekiç sesleri değildi. Saray kompleksinin serin odalarında, mum ışığında sabahlayan bilgeler vardı. Preslav Edebiyat Okulu, Eski Kilise Slavcasının ve Kiril alfabesinin mürekkebe büründüğü bir kutsal ocağa dönüşmüştü.
Azizlerin ve bilgelerin ellerinde şekillenen parşömenler, Slav dünyasının ruhunu yeniden yazıyordu. Harflerin gücü, Çar Simeon’un kılıcından daha uzaklara ulaşıyor; metinler elden ele, diyardan diyara yayılarak kentin adını "Bulgar Kültürünün Altın Çağı" ile ölümsüzleştiriyordu.
Güneş Kamçı Vadisi’nin üzerinden doğarken, ışık ilk olarak sarayın hemen yanındaki Altın Kilise’nin —diğer adıyla Yuvarlak Kilise’nin— kubbesine vururdu. İçerideki renkli seramik mozaikler ve ince altın işçilikleri, o dönemin estetik anlayışının ulaştığı son noktaydı. Sarayın koridorlarında yürüyen Çar Simeon, krallığının bu ihtişamına bakıp Doğu Avrupa’nın kaderine yön vermenin gururunu yaşardı.IV. Zamanın Sükûneti ve Toprağın Altındaki Sırlar
Yüzyıllar bir su gibi aktı... Savaşlar, istilalar ve değişen krallıklar Preslav’ın görkemli surlarını birer birer sessizliğe gömdü. Gerlova’nın yeşil tepelerine, Karagözler köyünün tarihi yollarına komşu olan bu kadim şehir, zamanla doğanın koynunda uykuya daldı.
Bugün, o şaşaalı sarayların ve ulu surların yerinde rüzgârın fısıltıları dolaşıyor. Milli Tarih ve Arkeoloji Müzesi’nin açık hava parkında yürüyen bir ziyaretçi, toprağın bağrından çıkarılan eşsiz Preslav Hazinesi’ndeki mineli altın takılara ve kraliyet eşyalarına baktığında, Orta Çağ’ın o büyülü atmosferini yeniden solur. Taşlar sessizdir, ancak Preslav’ın toprağı hâlâ o Altın Çağ’ın masalını anlatmaya devam eder.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Anam Mısır Çapalarken Gözümü Açtım Dünyaya...
1944 yılının o kavurucu yazında, anamın alnından süzülen ter damlaları tarladaki mısır yapraklarının üzerine birer yağmur tanesi gibi düşerken, asırlık bir çınarın gölgesinde gelmiştim dünyaya. Ne zaman sorsam, hikayemi hep o buğulu, hüzünlü ve toprağın kokusunu taşıyan sesiyle anlatırdı anam Emine: “Sen, toprağı yırtıp mısır çapalarken doğdun oğul…”
O mukaddes, o çetin doğum anında, arkamızda duracak bir koca dağ, babam Ahmet yokmuş yanımızda.
İkinci Cihan Harbi’nin dünyayı ateşe verdiği, gökyüzünün kapkara dumanlarla kaplandığı yıllardı. Bulgar Hükümeti, köklü bir korkunun esiri olarak Türk gençlerinin eline silah vermekten delicesine korkuyordu. Bu yüzden babam gibi yiğitleri, havaların kanal açmaya uygun olduğu o en sıcak yaz aylarında, üç yıl süreyle amansız kanal işlerinde zincire vurulmamış birer köle gibi çalıştırıyorlardı. Kızgın güneşin altında babam toprağa kazma sallayıp ömrünü tüketirken, biz Balkan fırtınasının tam ortasında hayata tutunmaya çalışmıştık anamla baş başa.
Zaman, bir su gibi akıp geçti Balkan yamaçlarından; 1945’te kardeşim Mustafa katıldı aramıza. Yaprakların sararıp toprağa düştüğü 1949 yılında ise o dilsiz kuzu, küçük kardeşim Şaban dünyaya gözlerini açtı. Beş kişilik, mağrur ve kendi içine kapalı çekirdek bir aile olmuştuk artık.
Köyümüzde ne bir Soyadı Kanunu vardı ne de devletin getirdiği resmi bir nizam. Erkekler, atalarının adını bir kalkan gibi göğüslerinde, isimlerinin ardında taşırlardı. Babam Ahmet de kendi babası olan Mustafa Durgud’un adını kendine soyadı eyleyince, nüfus kütüklerinin sarı, tozlu sayfalarına “Ahmet Mustafa Durgud” ailesi olarak mühürlenmiştik.
Soyağacımız Deliorman toprağına derin kökler salmış, heybetli bir “Durgud” sülalesi olarak bilinirdi. Büyüklerimin anlattığına göre, hiç tanıyamadığım ulu dedem Mustafa Durgud, Karagözler’in varlıklı sayılabilecek, sözü dinlenen deli dolu yiğitlerinden biriymiş. Haksızlığa asla boyun eğmeyen, dik başlı ve mert mizacından ötürü köylüler ona hem korku hem de büyük bir hürmetle ”Deli Durgud” derlermiş.
Deli Durgud dedem, son nefesini verene kadar anamla babamla omuz omuza yaşadığı için, o asırlık üç odalı kerpiç evi ölmeden evvel babama vasiyet etmişti.
Evimiz, bizzat topraktan yoğrulmuş kalın kerpiç duvarlıydı; çamurla sıvanır ve her yıl kadınların elleriyle değişik toprak boyalarla bezenirdi. Kış gelip çatınca, koca evde sadece yattığımız oda sobalanır; burayı hem oturma odası, hem aşevi, hem de yatak odası olarak kullanırdık. Zemindeki çıplak tahtaların üzerine önce kalın hasırlar, onun üstüne de anamın göz nuruyla, her ilmeğinde bir ah barındırarak dokuduğu kilimler serilirdi.
Duvar diplerinde, konuğa ve ata yurduna hürmetin sarsılmaz nişanesi olan, beş yastık ve üç minderden müteşekkil o meşhur berde takımları yer alıyordu. Odaların bir duvarı boydan boya ahşaptan, heybetli bir yüklük dolabı olarak nizamlanmıştı. Sabahın ilk ışıklarıyla uyandığımızda, üç kardeş yan yana yattığımız yer yatakları hürmetle toplanır, adeta bir sabah ibadeti gibi bu yüklüğe yerleştirilirdi.
Eşikten dışarısı, iki ayrı cihan gibi iki bölüme ayrılmıştı: İç ve dış avlu.
İç avlu, hanenin mahremi, kalbiydi. Anamın ve biz çocukların zaman geçirdiği, toprağında mor menekşelerin, nazlı sardunyaların koktuğu bir cennet bahçesiydi adeta. Sokaktan yüksek kerpiç ve taş duvarlarla ayrılan dış avluda ise dalları meyveden yere eğilen elma, armut, erik ve kiraz ağaçları göğe yükselirdi. Hayvanlarımızın sığındığı ahırlar, toprağı süren sabanlar hep bu dış avluda yer alırdı. Orada, harman zamanı dövenle hasat kaldıracak kadar büyük, ucu bucağı görünmeyen bomboş bir meydan vardı.
İşte o ilk çocukluk yıllarımdaki dış avlu, komşu olduğumuz Mustafa Amcamla ortak kullandığımız tek bir meydandı. Lakin babamın akşamları dertlenirken, tütününü yakıp içini çekerken anlattığına göre amcam, dünya dertsiz, sorumsuz bir adammış. Her fırsatta evini barkını geride bırakır, aylarca gurbet ellerde haytalık edip gününü gün edermiş. Kendi toprağının, kendi hayvanlarının işini de getirir, benim o vakur, o çilekeş babamın omuzlarına yıkarmış.
Bu yük bir süre sonra bardağı taşıran son damla olmuş; Deli Durgud dedemin mirası o koca dış avlu, ortasından çekilen amansız bir sınırla ikiye bölünmüştü. Evlerimizin arasına taştan ve ahşaptan sert, soğuk bir set çekilmişti. İşte o günden sonra Mustafa Amcamla babamın yıldızı bir daha asla barışmamış, aralarındaki o sinsi, o ağır soğukluk Karagözler’i tamamen terk edene dek hiç erimemişti.
Aşağı Mahalledeki Büyük Ailem...
Köyümüzün hemen yanından şırıl şırıl, buz gibi, dağların nefesini taşıyan bir dere akardı. Bu derenin ayırdığı, patikalardan yürünce yaklaşık 600 metre uzaklıkta kalan karşı yakaya biz “Aşağı Mahalle” derdik.
Aşağı Mahalle, benim çocukluk sığınağımdı; çünkü orada koca bir çınar ordusu, yani büyük ailem yaşardı: Nenem Fatma, dedem Halil; dayılarım Hüseyin, Kerim, Yusuf, Mustafa ve o şefkat abidesi teyzem Cemile oradaydılar. Babamın Bulgar idaresince apar topar askere alınıp zorunlu işçiliğe, kanallara götürüldüğü o kimsesiz, o yetim yaz aylarında, kardeşlerimle benim elimden Aşağı Mahalle’den gelen Cemile teyzemin yanı sıra Yusuf dayımla Kerim dayım tutardı.
Kerim dayım, dünya dertlerini neşesiyle boğan, en acı günde bile yüzü gülen çok şakacı bir adamdı. Altı yaşımı geçtiğim o dönemlerde beni, evimizin penceresinden her gece bir masal gibi izlediğim Sakar Balkan’ın o gizemli, dumanlı eteklerine götürmeye başladı.
Çıplak Tepe’den Gerlova’ya Bakış...
Bazen evimizin önündeki ahşap kerevette tütününü tüttürürken, gözlerini o azametli dağa diker, dakikalarca hiç konuşmadan bakardı. Merakla kendisine baktığımda da, Sakar Balkan’ın içinde görülmeye değer gizemli mağaralar olduğunu, "Çıplak Tepe" denen o en yüksek zirvesine çıkıldığında ise bütün Gerlova Ovası’nın bir kilim gibi ayaklarımızın altına serileceğini anlatırdı. Zengin florasıyla, yabani hayvanlarıyla bilinen bu azametli Sakar Balkan’ı çocuk aklımla o kadar benimsemiştim ki, içimde hep "bize ait, bizim öz malımız, bizim kalemiz" olduğu duygusuyla yaşadım; ta ki köyümüzden Anavatana göçünceye kadar.
Hiç unutmam; 1950 yılının turnalarla gelen, gökyüzünün masmavi olduğu güneşli bir ilkbahar gününde, Kerim dayım beni elimden tutarak taaaa Sakar Balkan’ın en uç zirvesine, o efsanevi Çıplak Tepe'ye kadar çıkarmıştı. Oraya vardığımızda, bulutların hemen altında, Gerlova Ovası’nı, o uçsuz bucaksız, göz alabildiğine uzanan yeşil denizi çocuk gözlerimle, büyük bir hayranlıkla izlemiştim.
Kerim Dayım o gün ovaya bakarken, sesindeki o alışılmadık ciddiyetle şöyle demişti: "Bulgaristan'ın kuzeydoğusundaki Deliorman sınırında yer alan bu Gerlova Ovası, özellikle bereketli toprakları ve tarımsal üretimi ile bölge ve ülke ekonomisine temel bir katkı sağlar Mehmet'im. Burası bizim can damarımızdır."
O gün o dik yokuşlarda, o çakıllı patikalarda çocuk bedenimle o kadar çok yorulmuştum ki, ertesi gün yataktan kemiklerim sızlayarak, adeta inleyerek zorlukla kalkabilmiştim. Ne var ki o zirveden seyrettiğim o muazzam manzara, ecdadımın asırlardır vatan bildiği o kutsal topraklar, çocuk hafızama bir daha asla silinmeyecek şekilde, altın harflerle kazınmıştı. Kazınmıştı ki, gün gelip göç yollarına düştüğümüzde, o yeşilliğin çocukluk sıcaklığı bizi gurbet ayazında donmaktan kurtarsın...
Rejime Karşı Sessiz Direniş...
Bulgaristan’da Müslüman Türkler için baskı ve zulüm, dün başlamış bir şey değildi. 93 Harbi’nden beri, Türk varlığını Balkanlar’dan tamamen kazımak, camilerin minarelerini susturmak isteyen sinsi bir devlet aklı devredip duruyordu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan yeni sosyalist iktidar da bu gaddar, bu asimilasyoncu gelenekten geri kalmadı.
Karagözler halkı, bu merhametsi kimlik kıyımına karşı muazzam, sessiz bir "saklanma yöntemi" geliştirmişti. Yani dışarıdan bakıldığında rejim boyunduruğuna girmiş, uysal birer koyun gibi görünmek; ama içeride, hanenin o kerpiç mahreminde özünü, dinini ve Türklüğünü can pahasına korumak…
Dış dünyaya kapılarımızı sıkı sıkıya kapatmış, tamamen kendi kendine yeten, asil bir iktisat sistemi kurmuştuk. Şehirlere sadece gaz yağı ve tuz gibi, köyün toprağında üretilmesi imkansız olan hayati maddeleri almak için giderdik. Keten ve kenevir hasadı yapıldıktan ve bazı işlemlerden geçirildikten sonra kendi tezgahlarımızda şalvarlarımızı dokur, hayvan derilerinden çarıklarımızı diker, ineklerin sütlerinden peynir ve yoğurtlarımızı mayalardık.
Bizleri asimilasyona zorlayan Rejime muhtaç olmamak, o kızıl düzene boyun eğmemek direnişin ilk ve en büyük kuralıydı! Kadın ve kızlarımız, sokakta rejim memurlarına, komünist milislere görünmemek için kara çarşaflara bürünmüştü.
Karagözlüler, aralarındaki ufak tefek kırgınlıkları, arazi davalarını bile bu büyük kimlik davası uğruna tek bir kalemde yok saymış, tek bir yumruk olmuşlardı. Ancak baskı her geçen gün, her doğan güneşle daha da ağırlaşıyordu. Türk ailelerin ellerindeki bereketli topraklar "kooperatifleştirme" yalanıyla, silahların gölgesinde zorla gasp ediliyordu. Yüzyıllardır sahibi olduğumuz topraklarımızda bizi birer sığıntı işçiye dönüştürmüşlerdi.
Okullarımız hunharca devletleştirilmiş, evlatlarımızın eğitim hakkı ellerinden sökülüp alınmıştı. Köyümüzde Türkçe eğitim veren o nurlu okullar kapatıldığı için, yeni nesilde okuma yazma bilen yok denecek kadar azdı. Amcamın dışında köyde o yabancı, o soğuk Bulgarca dilini konuşabilen de tek bir Allah'ın kulu yoktu. Mustafa amcam, gurbet ellerde çok gezdiği, haytalık ettiği için öğrenmişti biraz bu dili; ama onun da dil bilmesi, aramıza çekilen o amansız taş seti yıkmaya yetmiyordu.
İnanmış, samimi bir dindar ve sülalenin yıkılmaz direği olan babam Ahmet Mustafa Durgud ve onun gibi düşünen köylülerimiz için artık bu topraklardan, bu açık hava hapishanesinden göç etmekten başka hiçbir kurtuluş yolu kalmamıştı. Sırf inançlarını özgürce yaşayabilmek ve evlatlarını birer Türk olarak büyütebilmek için, yüzyılların birikimi olan tüm mal varlıklarını arkalarında bedelsiz bırakmaktan; beş parasız, birer "Serbest Göçmen" olarak bilinmeze doğru yola çıkmaktan zerre kadar çekkenmediler, tereddüt bile etmediler!
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Büyük Tufan: 5 Mart 1951...
Karagözler’in bağrında, zamanın ve kaderin adeta durduğu o uğursuz, o buz kesmiş sabahtı 5 Mart 1951 Pazartesi.
Alacakaranlığın sinsi perdesi henüz aralanırken açmıştım gözlerimi. Odada tanıdık, sıcacık ama bir o kadar da gergin bir hareketlilik vardı. Anam, şafak sökmeden, horozlar bile ötmeden uyanmış, evimizin kalbi olan o kuzine sobasını çoktan harlatmıştı. Odunun çıtırtısı odayı doldururken, odanın tenha, ışık almayan bir köşesinde babam Ahmet, ellerini semaya kaldırmış, huşu içinde, belini bükerek sabah namazını kılıyordu. Kuzine sobasının önündeki hava deliğinden sızan o hırçın alevin pırıltısı, her yıl ellerimizle boyadığımız beyaz badanalı duvara, oradan da ahşap tavana yansıyor; odayı masalsı, hafif ve biraz da hüzünlü bir aydınlıkla kutsuyordu.
Babamın selam verip namazını bitirdiğini gören anam, o vakur, o hiçbir fırtınada titremeyen sesiyle seslendi: “Kalkın artık, kahvaltı edilecek, ev süpürülecek ve büyük hazırlıklar yapılacak…”
fakat biz çocuktuk; soba iyice harlayıp odayı bir fırın gibi ısıtana kadar yorganın altından çıkmak istemedik. Nihayet giyindik; üzerimizde köyümüzün nişanesi kara şalvar, anamın elleriyle ördüğü, koyun kokan yün kazaklar ve ayaklarımızı sımsıcak tutan yün çoraplar vardı...
Takvimler ilkbaharın müjdecisi Mart ayını gösteriyordu ama, dışarıdaki yarım metre karın yanı sıra Sakar Balkan’ın tepelerinden inen o dondurucu rüzgar, sanki bizi kara kışın tam ortasına fırlatmıştı. Etrafta öyle korkunç, öyle amansız bir soğuk vardı ki, bu buralarda pek sık görülen bir afet değildi.
Günlerdir köyün üzerine çöken bu amansız kar ve tipi yüzünden evden dışarı tek bir adım atamamıştık. Çocuk aklımla düşünüyordum: Böylesi fırtınalı, yolların kapandığı, kuşların bile uçamadığı bir havada neyin hazırlığı yapılacaktı ki?
Anamla babam henüz başımıza gelecek olan o büyük tufanı, o geri dönüşü olmayan ayrılık serüvenini bize anlatmamışlardı.
Sabah kahvaltısından sonra babam, yüzündeki o dağ gibi ağır, o düşünceli ifadeyle doğruldu. Cebindeki tütün tabakasını sıkıca kapattı: “Arkadaşlarla göç hazırlıklarını görüşeceğiz…” diyerek kalın gocuklarını kuşandı ve kapıyı açıp o beyaz denizin içine doğru fırlayarak evden ayrıldı.
İçimdeki merak, kuzine sobasının ateşi gibi büyümüştü. Daha fazla dayanamayıp merakla anama döndüm: ''Neyin hazırlığı yapılacak ana? Nereye gidiyoruz bu karda kışta?''
Anam Emine, gözlerinde o asırlık acıları, Balkanlar’ın tüm ayrılıklarını barındıran derin ve hüzünlü bakışıyla uzunca bir iç çekti. Sesi, kerpiç odanın duvarlarında bir ağıt gibi yankılandı: '' Göç var yavrularım, göç...'' dedi.
Göç… Neydi göç? Bilmiyordum ki… Anamın dudaklarından dökülen bu kara, bu ağır kelimeden hiçbir anlam çıkaramadım o yedi yaşındaki çocuk zihnimle.
Hemen buz tutmuş pencereye koştum; dışarıdaki o uçsuz bucaksız beyaza, Sakar Balkan’ın dumanlı tepelerine baktım. Fırtına durmuş, ortam garip bir sessizliğe bürünmüştü. İçimdeki o büyük bilinmezi, o sinsi tehlikeyi evde bırakıp, Aşağı Mahalle’deki arkadaşlarımla kartopu oynamanın, o hür beyazlığın tadını çıkarma heyecanıyla kendimi aniden dışarı fırlattım…
Arkamda bıraktığım o evin, o toprakların ve Sakar Balkan'ın yüzünü bir daha asla göremeyeceğimden tamamen habersizce, karın üzerinde koşmaya başladım.
Neden Göçmek Zorundayız Baba?
Günler günleri amansızca kovaladı. Evimizdeki o gözle görülür, o her köşeye sinen aceleci göç hazırlıkları artık saklanamaz, çocuk gözlerimden gizlenemez bir boyuta ulaşmıştı. Nihayet, 18 Mart akşamı, evimizin o sıcak kuzine sobasının önünde babamın karşısına dikildim. Çocuk kalbimin derinliklerinden gelen, günlerdir uykularımı kaçıran o ağır suali sorma cesaretini kendimde buldum:
''Baba... Neden buradan göçmek zorundayız? Neden evimizi bırakıyoruz?''
Kızmadı babam, sesini de yükseltmedi. Aksine, yüzündeki o dağ gibi ağır, o Balkan rüzgarlarıyla nasır tutmuş hüzünlü ifadeyle derin, iç yakan bir nefes aldı. Bakışlarını önce odanın kerpiç duvarlarında gezdirdi, ardından ev halkını, ailenin bütün fertlerini sanki ulu bir divan kuruyormuş gibi karşısına topladı.
Takvimler 1 Mart 1951 gününü gösterdiğinde, ulu dedemlerin de içinde yer aldığı on hane, pasaport ve vize işlemleri için o sinsi, o soğuk bakışlı Bulgar memurlarının kapısına dayanmıştı. Göç kararı alanların aylardır büyük bir gizlilikle yürüttüğü başvurular, asimilasyona uğramadık anlamındaki ''Gönüllü Göçmen'' olmak koşuluyla, nihayet sonuçlanmıştı.
Diğerleri gibi babam da beş kişilik çekirdek ailemiz adına, o resmi mühürlerle süslü, pasaportları teslim almıştı. Alınan o mühürlü kağıtlardan sonra, Türkiye Konsolosluğu’nun üzerlerine birer kurtuluş mührü gibi vurduğu o vizelerle, göç serüvenimiz resmi olarak, geri dönülmez bir yola girmişti.
Babam elindeki o resmi evrakları titreyen parmaklarıyla bize gösterdikten sonra, sarsılmaz bir ciddiyetle konuşmaya başladı. "Serbest Göçmen" olarak gideceğimiz o kutsal Anavatan Türkiye’nin, bize bakma ya da hazır bir yurt yuva gösterme gibi kanuni bir yükümlülüğü olmayacağını tane tane anlattı. Gittiğimiz o yabancı topraklarda her şeye sıfırdan, belki de günlerce aç kalarak, taş taşıyarak, ellerimiz parçalanarak başlayacaktık.
Alınması çok zor, mangal gibi yürek isteyen, dağ gibi ağır bir karardı bu; ama verilmişti bir kere. Geri dönüş yoktu. Beş parasız da kalsak, ufkunda şanlı hilalin parladığı, hürriyetin ve umudun ebediyen tüttüğü Anavatanımıza, Türkiye’mize gönüllü ve başı dik göçmenler olarak gidecektik.
Hüzünlü Köy Düğünü!
28 Mart 1951’in dondurucu sabahında, Karagözler Köyü’nin üzerinde hem ayrılığın kapkara gölgesi hem de kadim bir direnişin fısıltısı geziniyordu. Toprakları kaplayan yarım metrelik kar, aslında yurtlarından sökülüp koparılmak üzere olan bir halkın yüreğindeki o devasa buz dağının aynasıydı. Haneler toplanıyor, büyük kıl denkler bağlanıyor, her yürekte Anavatan’a kavuşma arzusu ile atadan kalma ocakları geride bırakmanın katmerli acısı amansızca çarpışıyordu.
Babaların sustuğu, evlatlarının gözüne bakamadığı ve acılarını vakur bir sessizlikle sineye çektiği bu puslu günlerde, hayatın o gizli, coşkun nehri yine anaların dilinden akıyordu. Komşu kadınların fısıltıları, sadece bir ayrılığı değil; bu fırtınanın ortasında filizlenen bir destanı, iki gencin imkansız sevdasına sahip çıkan bir halkın iradesini müjdeliyordu.
Göçün acısı aileleri bölecek, belki de iki sevdalıyı bir daha birleşmemek üzere ayıracaktı. Fakat Karagözler halkı kaderin bu gaddar hükmüne boyun eğmedi. Ölümcül ayrılığa, hayatın en kutsal nişanesiyle, şanlı bir "Düğün" ile meydan okumaya karar verdiler.
Geleneksel başlık parası da, o sandıklar dolusu teferruatlı çeyizler de göçün heybeti karşısında eriyip gitti; geriye sadece sarsılmaz bir dayanışma kaldı. Damat tarafı, umutla kız evinin eşiğine vardığında, içilen şerbetler yaklaşan göçün hüznüyle harmanlandı. "Gittiğimiz yer yabancı mıdır? Bizleri birbirimizden koparacaklar mı?" sorusu beyinleri bir burgu gibi delerken, damadın babası bir bayrak gibi dikildi ortaya:
''Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle…'' dedi. Kız babası, mutfak kapısında titreyerek ayakta bekleyen kızına döndü; kızının "olur" anlamında başını yere eğmesi üzerine hükmünü verdi: ''Hayırlı olsun, bir yastıkta kocasınlar.''
İşte o an, Karagözler’de adeta zaman durdu ve göçün matemi, yaşama sevincinin ihtişamlı fermanına döndü.
Perşembe akşamı davullar gürledi, zurnalar feryat etti. O zamana kadar köyü esir alan dondurucu ayaz ve nefes aldırmayan kar, bu mukaddes ilanın coşkusu karşısında diz çöktü, adeta rüzgar yumuşadı. Kız evinde Kına Gecesi bir hüzün kurultayı gibiydi.
Genç kız sadece baba evinden değil, doğup büyüdüğü topraklardan, Türkiye’ye doğru uçmaya hazırlanıyordu. Kadınların sesinden yükselen "Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar..." ağıtı, adeta gökle toprağı ağlattı. Derken, gözyaşları sel olup bereketini yitirmesin diye, demirden vurulan "zilli maşalar" devreye girdi; hüzün yerini şanlı bir direniş neşesine bıraktı.
Cuma günü, ezan sesiyle kainat sükuta erdi. İbadetin ardından koca bir halk, çalgıcıların arkasında tek bir gövde gibi birleşti. Düğün evinde, imece usulüyle paylaşılan sıcak börekler, şerbetli baklavalar ve edilen dualar, sadece iki gencin değil, koca bir topluluğun helalleşme ve ahitleşme töreniydi.
Akşamında berber koltuğuna oturan damadın tıraşında, davulcunun "tokmak kırıldı!" nidasıyla kesilen ritim, davulcuya verilen davul hakkı ile ritim tekrar başladı. Başlayan davul sesi hayatın her şeye rağmen durmayacağının simgesiydi. Damat ve sağdıç, yeni bir hayatın eşiğinde, adeta birer cengaver gibi tıraş edildiler.
Cumartesi günü geldiğinde, ova bir mahşer yerine döndü. Civar köylerden akın eden davetliler, ellerinde boyu on metreye varan, uçlarında beyaz peşkirler ve çiçekten taçlar dalgalanan devasa bayraklarla meydanı doldurdu. Yıllardır Bulgar toprağında Ay-Yıldızlı al bayrağı taşımaları yasaklanmış olan bu yiğit halk, kendi bayrağını bu kumaşlarda, bu çiçeklerde simgeleştirmişti; yasaklara inat geleneklerini göğe yükseltmişlerdi. Erkek evinin samanlığına dikilen en büyük "Düğün Bayrağı", esarete ve ayrılığa çekilen en büyük restti.
Gece çöktüğünde, devasa sundurmanın altında yenen yemekler ve edilen dualarla gök kubbe sarsıldı. Takılar takıldı, gelin baba ocağından dualarla sökülüp alındı. Dini nikahın ardından, saat yirmi iki sularında, arkadaşları damadın sırtına yumruklar vurarak onu yatak odasına, yani yeni bir neslin kurulacağı o mukaddes odaya itti. Bu, asırlık "Damat Kapama" geleneğiydi. Damat, gelinin yüzündeki duvağı ancak altın bir "Yüz Görümlülüğü" ile açabildi.
O gece Karagözler Köyü’nde sadece iki genç kavuşmadı; bir halk, göçün ve sürgünün kapkara hırsına karşı kendi ruhunu, tarihini ve geleceğini kurtardı. Bütün gelenekler eksiksiz yerine getirilmiş, kadim töre zafere ulaşmıştı.
Doğduğum köyün içinde bulunduğu Balkanlar; Avrupa, Asya ve Akdeniz havzasının kesişim noktasında yer alan, tarih boyunca imparatorlukların geçiş güzergâhı olmuş son derece dinamik bir coğrafyadır. Adını Türkçe "ormanlık dağ sırası" anlamına gelen Balkan sözcüğünden alan bu yarımada, benzersiz bir kültürel ve jeopolitik çeşitliliğe sahiptir.
Balkan Yarımadası, batıda Adriyatik ve İyon denizleri, güneyde Ege Denizi, doğuda ise Karadeniz ve Marmara Denizi ile çevrilidir. Kuzey sınırı genel olarak Tuna ve Sava nehirleri ile çizilir.
Bölgenin iç kesimleri sarp dağ sıralarıyla kaplıdır. Dinar Alpleri, Pindus Dağları, Rodoplar ve Balkan (Koca) Dağları geçişleri zorlaştırarak tarih boyunca toplulukların birbirinden izole gelişmesine yol açmıştır. Tuna, Sava, Drava, Meriç ve Vardar gibi büyük nehirler hem tarımsal havzaları besler hem de tarihsel ticaret rotalarını oluşturur. Kıyı şeridinde tipik Akdeniz iklimi görülürken, iç kesimlerde ve yüksek dağlık alanlarda sert karasal iklim hâkimdir.
Balkanlar'ın tarihi, kıtalar arası köprü konumu nedeniyle sürekli bir göç, istila ve imparatorluk değişimi ile şekillenmiştir:
Antik Çağ ve Roma Döneminde; İlliryalılar, Traklar ve Yunan topluluklarının ardından bölge Roma İmparatorluğu'nun kontrolüne girdi. 395'te imparatorluğun bölünmesiyle Balkanlar büyük oranda Doğu Roma (Bizans) etkisinde kaldı. Altıncı ve yedinci yüzyılda kuzeyden gelen Slav toplulukları bölgeye yerleşerek günümüzdeki Doğu ve Güney Slav kimliğinin temelini attı. On dördüncü yüzyılın ortalarından itibaren başlayan Osmanlı ilerleyişi, yaklaşık 500 yıl süren bir yönetim dönemi başlattı. Bu süreçte İslamiyet bölgede yayıldı, şehir mimarisi ve mutfak kültürü derin bir dönüşüm geçirdi.
On dokuzuncu yüzyılda başlayan milliyetçilik akımları (Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı) ulus devletlerin doğuşuna yol açtı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bölgenin büyük kısmı Yugoslavya ve Doğu Bloku çatısı altında sosyalist rejimlerle yönetildi. 1990'lar sonrasında Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Kosova bağımsızlıklarını ilan etti.
Balkanlar'ın en belirgin özelliği etnik ve dini mozaik yapısıdır. Bu durum zengin bir kültürel çeşitlilik getirdiği gibi, tarih boyunca "Balkanlaşma" (küçük ve çatışmalı birimlere ayrılma) kavramının da doğmasına neden olmuştur.
Bölgede üç ana inanç yaygındır: Ortodoks Hristiyanlık şemsiyesi altında Sırplar, Yunanlar, Bulgarlar, Rumenler, Karadağlılar ve Makedonlar; İslamiyet de Boşnaklar, Arnavutlar (bir kısmı), Pomaklar ve Türkler yer alırken, Katolik Hristiyanlık da Hırvatlar ve Slovenler bulunmaktadır.
Balkanlarda Hint-Avrupa dil ailesinin farklı kollarını konuşan topluluklar yan yana yaşar: Güney Slav Dilleri için de Sırpça, Hırvatça, Boşnakça, Karadağca, Bulgarca, Makedunca, Slovence yer alırken bağımsız kollarında Yunanca ve Arnavutça yer alıyordu. Ayrıca Romence (Roman dili) ve Türkçe konuşulan diller arasındaydı.
Farklı etnik kökenlere rağmen müzik usulleri, folklor adatları, kahve kültürü ve zengin hamur işi/ızgara ağırlıklı mutfak gelenekleri tüm Balkanlar genelinde belirgin bir ortak payda oluşturup, Balkanların Ortak Kültürel Mirasıdır.
Balkan mutfağı; Akdeniz’in zeytinyağlı tazeliğini, Orta Avrupa’nın doyurucu hamur işlerini ve Osmanlı’nın zengin et ile baharat kültürünü harmanlayan oldukça köklü bir lezzet mozaiğidir. Doğal ve taze malzemelerin öne çıktığı bu mutfakta, kışlık hazırlıklar (soslar, turşular), közlenmiş sebzeler, süt ürünleri (kaymak, süzme yoğurt, lor) ve mangal kültürü başroldedir.
İKİNCİ BÖLÜM
Türkler Balkanlarda...
Türklerin Balkanlar’daki varlığı; Hunlar, Avarlar, Kumanlar ve Peçenekler gibi erken dönem Avrasya kavimlerinin Karadeniz’in kuzeyinden bölgeye akınlarıyla başlamış, 14. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nin izlediği iskân ve şenlendirme politikası ile kalıcı bir medeniyet ve nüfus unsuruna dönüşmüştür.
Balkan Türkleri, asırlar boyunca Rumeli coğrafyasının şehir kültürünü, mimarisini, edebiyatını ve iktisadi hayatını biçimlendiren temel direklerden biri olmuştur.
Osmanlı Beyliği, 1300’lü yılların başında Bizans’a komşu, uçtaki bir sınır bölgesinde filizlendi. Ancak bu küçük beyliğin cihanşümul bir devlete dönüşmesindeki en etkili rolü, hiç şüphesiz Rumeli’ye geçiş oynadı.
Osmanlı’nın asıl büyük gelişmesi ve kurumsallaşması Rumeli topraklarında gerçekleşti; öyle ki Edirne, devletin ikinci başkenti oldu. Bu yalın gerçekten hareketle rahatlıkla söyleyebiliriz ki; Osmanlı Devleti, aslında Rumeli güdümlü bir Türk-İslam devletiydi. Bugün "Anavatan" ve "Anadolu" olarak kabul ettiğimiz pek çok kadim şehrimizin fethi bile, Rumeli’de fethedilen şehirlerden çok daha sonra gerçekleşmiştir.
Osmanlı, Rumeli’deki kalıcılığını sağlamak, fethedilen toprakları hem şenlendirmek hem de güvenli kılmak adına dahi bir iskan ve sürgün politikası uyguladı. Anadolu’daki pek çok Türkmen grubu, göçer evliler ve köklü aileler, planlı bir şekilde Rumeli’ye taşındı. Bu yerleşimlerde öncelikle ailelerin gönüllü olması istendi; gönüllülük esası yetmediğinde ise devlet gücüyle zorunlu sürgünler yapılarak fethedilen bölgelere iskan ettirildiler.
Takvimler 1389 yılını gösterdiğinde, Sadrazam Çandarlı Ali Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Şumnu bölgesini fethetti. İşte benim doğduğum, çocukluğumun geçtiği Karagözler Köyü de tam olarak bu stratejik bölgenin kalbinde yer alıyordu. Şumnu, Osmanlı dönemi boyunca sıradan bir yerleşim yeri değil; imparatorluğun Avrupa içlerine uzanan askeri harekatlarında hayati önem taşıyan bir askeri üs ve doğal bir kale vazifesi gördü. Anadolu’dan getirilerek Şumnu ve Deliorman bölgesine yerleştirilen inançlı ve savaşçı Türkmenler, Osmanlı’nın buradaki "ileri karakolu" oldular. İmparatorluğun Viyana kapılarına kadar büyümesini sağlayan o muazzam lojistik ve askeri gücün arkasında, bu topraklara kök salan Türk nüfusunun sarsılmaz varlığı yatıyordu.
Bulgaristan Türkleri, bu topraklarda geçici birer misafir veya sonradan gelmiş bir azınlık asla olmamışlardır. Kökleri bin yıl öncesine uzanan bu halk; kuraklık sebebiyle Orta Asya’dan batıya göç eden, 11. yüzyılda Balkanlar'a ve Karpatlar’a kadar ilerleyen Kıpçak Türkleri (Proto-Bulgarlar) ile 14. yüzyıldan itibaren Anadolu üzerinden planlı bir şekilde bölgeye yerleştirilen Oğuz Türklerinin asil soyundan gelmektedir. 16. yüzyıla gelindiğinde Bulgaristan nüfusunun büyük çoğunluğunu Müslüman Türkler oluşturuyordu. Tuna Nehri ile Balkan sıra dağları arasını kendilerine kalıcı bir yurt edinmişlerdi.
On dördüncü yüzyılın ortalarında Türklerin Rumeli’ye adımı, Balkanlar’ın tarihinde geri dönülmez bir dönüm noktası oldu. Bu sayede Osmanlı Beyliği devasa bir imparatorluğa dönüştü ve bu topraklarda tam 600 yıl sürecek bir nizam kurdu. Balkan coğrafyasına kültürel, siyasi, ekonomik ve dini alanlarda asla silinmeyecek derin izler bıraktılar. Bu köklü hakimiyetin hikayesi, üç ana büyük dönemde özetlenebilir:
Osmanlı askerleri, 1354 yılında Orhan Bey'in oğlu Süleyman Paşa komutasında Gelibolu'dan Rumeli topraklarına ilk adımı attı. Bu kutlu yürüyüş; Sırpsındığı, Çirmen, Birinci Kosova, Niğbolu ve Varna savaşlarıyla taçlanarak Balkanlar'da adım adım sarsılmaz bir hakimiyete dönüştü. Hakimiyet 1683 yılına kadar sürdü.
1683 yılındaki İkinci Viyana Kuşatması'nın yenilgiyle sonuçlanması, ne yazık ki sonun başlangıcı oldu. Takip eden yıllarda merkezi otorite zayıfladı; milliyetçilik akımları, isyanlar ve ağır savaşlar neticesinde büyük toprak kayıpları yaşandı.
Balkanlarda, 1821 yılında Yunanlıların Mora isyanıyla başlayan başkaldırı 1913 yılına kadar sürdü. 19. yüzyıl, Balkanlar'daki topraklarda Türkler için, tam bir can pazarına dönüştü. Özellikle bizim de kaderimizi tayin eden 93 Harbi sonrasında milyonlarca Türkün Anavatan'a doğru, acı dolu geri dönüşü başladı. Bu büyük yıkım, 1913 yılında Balkanlar'dan tamamen çekilmek zorunda kalışımızla sonuçlandı.
93 Harbi ve Bulgaristan Krallığı...
Daha çok 93 Harbi olarak bilinen, 1877–1878 Osmanlı Rus Harbi yaklaşık bir yıl sürmüş, Rus orduları önemli bir dirençle karşılaşmadan Yeşilköy’e kadar ilerlemiş, Osmanlı Devleti Ayastefanos Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmıştı.
Rusya bu antlaşma ile Bulgaristan Krallığı'nın kurulmasının yanı sıra Ardahan, Artvin, Kars, Doğubeyazıt, Eleşkirt ve Batum Rusya'ya bırakılacak, Boğazlar barış ve savaş zamanlarında bütün gemilere açık olacak ve Osmanlı Rusya'ya savaş tazminatı olarak 245 milyon Osmanlı Altını ödeyecekti.
Batı Avrupa ülkelerinin bu antlaşmanın koşullarından hoşnut kalmamaları nedeniyle antlaşma geçerliliğini yitirdi ve Berlin Antlaşması imzalandı. Berlin Antlaşmasıyla Osmanlının Tuna Vilayeti ’nin Sofya, Vidin, Rusçuk, Tırnova ve Varna Sancakları üzerinde küçük bir Bulgar Prensliği kuruldu.
Avrupalı devletlerle birlikte Rusya Osmanlının Rumeli’den çıkması için her şeyi yaptı. Böylece Rumeli ve Balkanlarda bulunan Türkler Anadolu’ya dönmeye başladı. Osmanlının güçlü olduğu dönemde Anadolu’dan Rumeli’ye ve Balkanlara akan göç, zayıf düştüğünde tersine döndü.
Bulgar milli devletinin kurulmasında etkili bir rol oynayan Rusya, Balkan milli devletlerinin kurulması ve şekillenmesi açısından, Türklerin Balkanlar’dan Anadolu’ya göçünü adeta zorunlu hale getirmişti.
Balkanlarda kurulmak istenen devletlerin gerçek hüviyetine kavuşabilmesi, bölgeden bir an önce Türklerin gitmesine bağlıydı. Bu yüzden en çok Türk göçleri Balkanlardan oldu. Karagözler sakinlerinden bazıları olan bizler de artçıları olarak geri dönüşü sürdürdük ve sonraki yıllarda da sürecekti.
Türkiye’de “93 Harbi Muhacereti”, “1924 Mübadelesi” ve “89 Göçü” en çok bahsedilen göçlerdi. 93 harbi en ağır sonuçlarından biriydi. Yaşanan büyük insani dram dolayısıyla Balkanlar’da ve Kafkasya’da sayıları bir milyonu aşkın Osmanlı vatandaşı mülteci konumuna düşmüştü.
1389 yılında girdiğimiz Bulgaristan, 1878'de gerçekleşen Bulgaristan'ın bağımsızlığına kadar, yaklaşık 600 yıllık bir zaman Osmanlı hakimiyetinde kalmıştı. 93 harbinden sonra çıkmak zorunda kaldık.
Bulgarların Asimilasyon Politikası...
Tıpkı bir karabasan gibi çöken 1877–1878 Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi) sonrasında her şey tersine döndü. Osmanlı’nın çekilmesiyle birlikte, Türk nüfusunu eritmek amacıyla planlı bir "Bulgarlaştırma" politikası başlatıldı ve bu zulüm 20. yüzyılın son çeyreğine kadar sistematik olarak devam etti. Camilerin yıkılması, kiliseye çevrilmesi, Türklerin zorla vaftiz edilerek Hristiyan ayinlerine tabi tutulması, bu asimilasyonun en acımasız yüzüydü.
Buna rağmen Bulgaristan, imparatorluk yıkıldıktan sonra Türkiye sınırları dışında en yoğun Türk nüfusunun yaşadığı coğrafya olarak kaldı. Tam da bu yüzden, Balkanlar'da en uzun ve en ağır baskılara maruz kalan Türk toplumu oldular.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya yeni bir kutuplaşmanın içine girdi. Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den Boğazlar’da askeri üs ve Doğu Anadolu’dan toprak talep etmesiyle başlayan Sovyet-Türk gerginliği, Moskova'nın uydusu haline gelen Bulgaristan’a da aynen yansıdı. Bulgar hükümeti tamamen Sovyet güdümünde bir dış politika izliyordu.
Müslüman Türklerin komünist rejim altındaki "sosyalist değişimlere" ve dinsizlik propagandalarına direnmesi, Bulgar yönetimini rahatsız ediyordu. Rejim, sınır boylarında yaşayan bu muhafazakar Türk nüfusuna güvenmiyor; onları Anavatan Türkiye’nin "potansiyel ajanları" ve sınır güvenliğini tehdit eden unsurlar olarak görüyordu.
Çözümü haince bir planda buldular: Türkleri sınır boylarından tamamen temizlemek, yerlerine Bulgar nüfusu yerleştirmek ve Türkleri topluca Türkiye’ye sürmek.
Bulgar hükümeti, planını devreye sokmak için 30 Ağustos 1950 tarihinde Türk hükümetine sert ve ani bir diplomatik nota verdi: "Üç ay içinde 250.000 Türk göçmeni kabul edin."
Amaç, Türkiye'yi ekonomik ve lojistik olarak çökertecek bir mülteci krizi yaratmaktı. Genç Türkiye Cumhuriyeti, bu kadar kısa sürede bu denli devasa bir kitleyi hemen kabul edemeyeceğini bildirdi ancak soydaşlarını da kaderine terk etmedi. 1925 yılında imzalanan Türkiye-Bulgaristan Oturma Sözleşmesi’ne dayanarak, gönüllü göç etmek isteyenlere konsolosluklar aracılığıyla hızla vize verilmeye başlandı. Öyle ki, 1 Ocak ile 30 Eylül 1950 arasında tam 212.150 soydaşımıza giriş vizesi sağlandı.
Ancak Bulgaristan, Türkiye’nin sosyolojik yapısını bozmak amacıyla Türklerin yanısıra binlerce Çingeneye de alelacele pasaport ve çıkış vizesi vererek trenlere bindirmeye başladı. Türkiye Cumhuriyeti, dış ülkelerden gelecek bu grupları kabul etmeyeceğini belirterek 7 Ekim 1950 tarihinde sınır kapılarını tamamen kapattı. Sınır kapılarının kapanması, iki ülke arasında ipleri kopma noktasına getiren büyük bir diplomatik krize dönüştü.
Bu büyük krizlerin, sınır kapatmaların ve zorunlu sürgünlerin gölgesinde, aralarında bizim ailemizin de bulunduğu binlerce insan 1951 yılında yollara döküldü. Bu göçler Bulgaristan’daki Türk nüfus oranını ciddi şekilde azaltsa ve Türkiye’de büyük bir nüfus yoğunluğu oluştursa da, arkada kalan soydaşlarımız tüm baskılara rağmen kimliklerini ve nüfus güçlerini korumayı başardılar.
İşte babam Ahmet Akıncı’nın 1951 Mart’ında pasaportları eve getirdiğinde bahsettiği o büyük vizeler, pasaportlar ve "Serbest Göçmen" olma kararı, bu devasa devletlerarası restleşmenin tam ortasında alınmıştı. Biz, o kapıların açılıp kapandığı, diplomatik savaşların yaşandığı dondurucu günlerde Anavatan’a sığınmaya çalışan 154 bin candan sadece beşiydik...
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Ata Yurduna Elveda...
Anamın her zamanki telaşlı seslenmesinden çok önce açtım gözlerimi o sabah. Karagözler’deki o son kahvaltı, boğazımızdan geçen bir rızıktan ziyade, toprağımızla, evimizle sessiz bir helalleşme ayini gibiydi.
Babamın akşamdan kan ter içinde, adeta koca bir ömrü sığdırırcasına bağladığı kıl denkleri sırtlanırken, çocuk omuzlarıma binen yükün ağırlığı sadece yatak yorganın değil, koca bir tarihin yüküydü. Ev eşyaları, bakır kap kacaklar ve hatıralar… Hepsi büyük kasalı, üstü açık bir kamyonun soğuk ve paslı kasasına diziliyordu.
Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın Anavatan’da coşkuyla kutlandığı o şanlı gün olan 23 Nisan 1951'de, sınırın bu tarafında, atalarımızın altı yüz yılı aşkın süredir can suyu verdiği topraklarda, tarihin en hüzünlü ve en amansız göç destanlarından biri yazılıyordu. Dışarıda demiri kesecek kadar keskin, acımasız bir ayaz; içeride ise asırlık yurtlarından sökülüp atılmak üzere olan on hanenin vakur, sessiz telaşı vardı.
Aynı kandan, aynı candan beslenen o koca ataerkil aileler, keskin bir bıçakla kesilir gibi ortadan ikiye bölünüyor; geride kalanlar ve bilinmeze gidenler gözyaşlarından bir nehir fışkırtıyordu. Birbirine kenetlenen nasırlı eller, bir daha kavuşup kavuşamayacağını bilmeyen yaşlı gözler, rüzgara karışan helallik feryatları…
“Aman bizi unutmayın! Hakkınızı helal edin!” nidaları, Karagözler’in semalarında asılı kalıyordu.
Benim gibi diğer çocuklar da ne geçmişi tam sığdırabiliyorduk küçük kalbimize, ne de geleceği. Mahalle arkadaşlarımızdan, can dostlarımızdan koparılıyorduk. Gitmek; sadece bir köyden bir başka yere geçmek değil, çocukluğumuzu o karların üstünde bırakmaktı. Bizler birbirimizden bir türlü kopamazken, zamanın ve kaderin dilinden konuşan Halil Dedem, o gök gürültüsünü andıran tok sesiyle seslendi kalabalığa:
''Ayrılın artık birbirinizden, yolcu yolunda gerek... Üstelik ayaz var, çocuklar donacak!''
Şumnu Tren İstasyonu...
On aile, Şumnu Tren İstasyonu’na doğru yol alacak olan iki kamyonun o soğuk eşya kasalarına istiflendiğinde, ayazdan donup kalmayalım diye, kasaların üzerine, kilimlerden örülen o derme çatma çadırlar, fırtınanın ortasındaki ilk sığınağı oldu Karagözlülerin.
Yedi yaşındaki çocuk aklımla bile bunun sıradan bir yolculuk olmadığını, bir nevi savaş nizamıyla oturtulduğumuzu anlamıştım. Kamyonun en korunaklı, rüzgarı en az alan çadır içine yaşlılar ve biz çocuklar yerleştirildik. Önümüze kadınlar etten ve kemikten birer kalkan oldular; en arkaya ise ailenin reisleri, babam Ahmet ve diğer yiğitler, Balkan fırtınasını göğüsleyen birer kaya gibi dikildiler. Kamyonlar o karlı yolda ilk hareketini yaptıklarında, vahşi kurt sürüsüne yakalanmış ürkek koyunlar gibi birbirimize sokulduk; çocuk bedenlerimizle donmamak için birbirimizin nefesiyle, birbirimizin kanıyla ısınmaya çalıştık.
Karagözler ile Şumnu arasındaki o 55 kilometrelik yol, çocuk hafızamda asırlar gibi uzadı, bitmek bilmedi. Üzeriömizdeki o derme çatma çadırın aralıklarından içeri sızan ve yüzümüzü bir kırbaç gibi döven o sert rüzgâr, iliklerimize kadar işleyen o amansız Balkan ayazı, sanki bizi oracıkta dondurmak için karanlık güçlerle ant içmişti. Biz çocuklar ise o ölümcül soğuğa inat, analarımızın sıcak koynuna, birbirimizin can sıcaklığına daha da gömülüyorduk.
Güneşin ortadan kaybolmaya niyetlendiği akşamüzeri saatlerinde Şumnu Tren Garı’na vardığımızda, kamyonların kasalarından alelacele indirildik. Karşılaştığımız manzara tam anlamıyla bir mahşer yeriydi. Gar ana baba günüydü. Bulgaristan’ın dört bir yanındaki Türk köylerinden sökülüp gelen, ellerinde derme çatma denkleriyle çaresizce bekleyen yedi yüz, yedi yüz elli kişilik devasa bir göçmen ordusu, rayların kenarında kader ortaklığı yapıyordu.
Yol boyunca, kamyon kasalarında, donmamak için bizi ayakta tutan tek bir ümit kırıntısı vardı. “Hele bir istasyona varalım, trene bindiğimizde sıcacık vagonlarda ısınacağız…” Fakat gurbetlik, ilk sillesini daha Anavatan toprağına ayak basmadan, Şumnu’nun o gri peronunda vurdu yüzümüze. Evdeki hesap çarşıya uymamıştı. İlk göçmen kafilesini alan o son tren, arkasında kapkara bir duman bırakarak biz varmadan az evvel rayların üzerinde süzülüp ufukta kaybolmuştu.
Şimdi o dondurucu ayazın ortasında, bize tahsis edilecek ve ne zaman geleceği meçhul olan yeni bir kara treni beklemek üzere, göçün o kapkara, yarını belirsizliğine terk edilmiş hissettik kendimizi.
Yolculuğun henüz ilk adımında, istasyonun gri ve yüksek tavanına bakarken içimi kaplayan o karamsar çocuksu ruh hali, asırlık esarete karşı ruhuma atılan ilk ve en ağır çentiğin resmiydi. Karagözler geride kalmıştı, babamın bahsettiği o nurlu Anavatan çok uzaktaydı; biz ise paslı rayların üzerinde, iki dünya arasında asılı kalmış bir halkın dilsiz çocuklarıydık.
Peronlarda Zamanın Donuşu...
Sabahın zifiri karanlığı, saat üç buçuk dört sularında raylardan yükselen uğursuz, soğuk bir çelik sesiyle bıçak gibi yarıldı. Takvimlerin 24 Nisan 1951 Salı günü olduğunu fısıldamıştı gardaki görevlilerden biri…
Lokomotifin homurtusu ve vagonların birbirine çarpmasıyla çıkan o devasa metal gürültüsü, Şumnu Garı’nın soğuk betonunda yaklaşık sekiz saattir can çekişen muhacir Karagözlüleri birden ayağa kaldırdı.
Büyüklerin hep bir ağızdan fısıldadığı özgürlük denilen o kutsal amaç, meğer yedi yaşındaki bir çocuğun hayal edemeyeceği kadar pahalı bir edinim, omuzlara binen ne ağır bir bedelmiş…
Dün ikindi vaktinden bu yana, dondurucu bir Balkan ayazının altında aç, susuz ve çaresizce bekletilmek, zulmün şekil değiştirmiş, insanın ruhunu ufaltan amansız bir biçimiydi. Ne çare ki köprüler yıkılmış, Deli Durgud dedemin kerpiç evi geride bırakılmış, gemiler yakılmış ve yollara düşülmüştü bir kere. Geriye dönüş, Bulgar memurlarının insafına sığınış yoktu artık.
O amansız, bitmek bilmeyen sekiz bekleme saati boyunca, peronların griliğinde yankılanan iki ses içimi bir bıçak gibi deşip durdu. Anam Emine’nin ve henüz iki yaşındaki en küçük kardeşim Şaban’ın ciğerlerinden sökülen o hırıltılı, amansız öksürükler…
Özellikle anamın o her zaman vakur olan benzi gitgide kül gibi soluyor, durumu her dakika kötüye gidiyordu. Göğsü tıpkı babamın köyde çalıştırdığı demirci körükleri gibi hızla inip kalkarken, çocuk kalbimden göğe doğru sadece tek bir çığlık yükseliyordu: Isınmalıydık… Ne pahasına olursa olsun anamı ve kardeşlerimi ısıtmalıydık!
Gar binasının loş ve rutubetli bekleme salonunda kadınlar ve çocuklar, fırtınaya yakalanmış koyun sürüleri gibi birbirlerinin bedenlerine, ağızlarından çıkan o cılız buğulu nefeslerine sığınmışlardı. Yetişkin erkekler ve babam Ahmet gibi aile reisleri ise salondaki bu zayıf, kırılgan insan çemberini korumak için kapılardan sızan ayaza göğüs germişler, kendilerine rüzgarı kesecek duvar siperleri aramışlardı.
Gök kubbede titreyen soğuk Balkan yıldızlarının ışığı ile garın soluk, sarı lambaları birbirine karışırken, peronda beliren o kapkara demir yığınından, Bulgar görevlilerden amansız bir emir yükseldi:
''Binin vagonlara! Çabuk binin!''
Zaman dardı, vakit amansızdı; görevliler çok sınırlı bir sürede vagonlara doluşmamızı haykırıyor, bizi omuzlarımızdan tartaklıyorlardı. Ayazın pençesinden ve bu aşağılanmadan bir an evvel kurtulmak arzusuyla, adeta kendimizi can havliyle yük vagonlarının karanlık, is kokulu içine attık. İşte tam o hengamede, insanlığın ve adaletin sustuğu sinsi bir yağma başladı.
Babalarımız ve yetişkin erkekler, o kargaşada can havliyle yaşlıları ve biz çocukları vagonların yüksek kapılarına yetiştirmeye çalışırken, asırlık yurtlarımızdan, Karagözler’deki evimizden koparıp yanımıza alabildiğimiz o derme çatma eşyalarımız peronlarda sahipsiz kaldı. Onlarca ailenin geçmişini ve geleceğini sığdırdığı o el emeği denkler, vagonların içine düzensizce ve apar topar fırlatıldı. Kargaşanın fırtınasında en kıymetli eşyalarımız, çocukluk hatıralarımız birer birer kayboluyordu.
Babamın öfkeyle bükülen boynundan, diğer köylülerle fısıltıyla karışık yaptığı o çaresiz konuşmalardan anladım acı gerçeği. Gözümüz gibi sakındığımız, anamın göz nuru dokumaları, o kıymetli aile eşyaları, istasyon görevlilerinin insafsız, hırsız ellerinde kalmıştı.
Göçün ilk haracı, hürriyete giden yolun ilk rüşveti, Şumnu Garı’nın amansız Bulgar memurlarına zorla ödenmişti. Gasp edilen denklerin, kaybolan hatıraların yarattığı o derin sarsıntı, kavgalar ve kargaşa yüzünden tren ancak sabah saat sekiz sularında rayları ağlatan acı bir çığlık atarak hareket edebildi.
Gözüme tek bir damla uyku girmemişti; içim içime, yedi yaşındaki bedenim bu balık istifi yük vagonlarına sığmıyordu. Bir an önce bu çile dolsun, rayların tıkırtısı bitsin ve herkes gibi ben de Türkiye’de, babamın anlattığı o emniyetli topraklarda olayım istiyordum.
Ama o an, küçücük yüreğimin en büyük beklentisi öyle büyük idealler, parlak gelecekler değil; sadece ve sadece ısınmaktı… Tek bir sıcak nefes, korunaklı bir oda, bizi bu dondurucu Balkan ayazından kurtaracak bir parça ateş… Tüm muradımız, bütün varlığımız bundan ibaretti.
Kara tren rayların üzerinde ağır ağır yol alırken, başımı vagonun kirli ve soğuk camına yasladım. Trenin her sarsıntısında, tarihin o en ağır sorusu gelip oturdu çocuk göğsüme: Neden?
Ne zordu, ne çaresizdi göçmen olmak… Ekmeğini, toprağını, Deli Durgud dedenin hatırasını ve geçmişini bir çırpıda geride bırakıp, geleceğini kapkara bir trenin insafına terk etmek ne amansız bir kaderdi…
Anavatanın Eşiğinde Bir Çocuk...
Dile kolay, Şumnu Garı’ndan bu yana o karanlık, havasız vagonların içinde, rayların üzerinde geçen amansız, uykusuz ve dondurucu otuz dört saat… Zaman kavramını tamamen yitirmiştim. Birden vagonun içinde yankılanan, etten ve kemikten sıyrılıp adeta ruhun en derinliklerinden gelen o muazzam, o yırtıcı nida ile sarsılarak açtım gözlerimi.
Zamanın 26 Nisan 1951 Perşembe günü olduğu fısıldanıyordu uyananlara. O uğurlu perşamba sabahında ''Geldik… Geldiiik… Nihayet Anavatandayız!''
Çığlıklarıyla birlikte, trenimiz o kapkara dumanını Edirne göğüne savurarak hız kesiyor, asırlık hasretin nihayete ereceği Edirne Karaağaç Garı’na ağır ağır süzülüyordu.
Şumnu ile Edirne arasındaki o bitmek bilmeyen üç yüz kilometrelik çile yolu aşılmış; Türkmen boylarının altı asırlık Balkan sılası, Anavatanın bağrında son bulmuştu.
Gara girdiğimiz an, vagonların kapılarından yükselen hıçkırık feryatları ile peronda bizi bekleyen görevlilerin, askerlerin kucaklaşması bir mahşer uğultusuna döndü. Yaşadığımız acılara, iliklerimize işleyen o Balkan ayazına inat, aile büyüklerimizle birlikte hepimiz zincirlerinden boşanmış bayram çocuklarına dönmüştük bir anda.
Trenden inen o yorgun adamların ilk işi, kutsal bir ayin gibi, karla kaplı toprağa kapaklanmak oldu. Başta babam Ahmet Akıncı ve o dertsiz amcamın aksine her zaman bilge bir dağ gibi arkamızda duran Halil Dedem olmak üzere, esaretin ve dondurucu Balkan kışının bükemediği o koca çınarlar, hüngür hüngür ağlayarak yüzlerini Edirne’nin karlı toprağına sürdüler. Karlar erimiş, toprak sırılsıklam olmuştu o sert adamların sicim gibi gözyaşlarından.
''Şükürler olsun Allah’ım vatanımıza geldik! Dinimiz kurtuldu, esaret sona erdi…'' feryatları gök kubbeyi titretirken, toprağı sanki yıllardır kokusuna hasret kaldıkları bir ana teni gibi koklayıp öpüyorlardı. Dakikalarca kalkmadılar oradan.
Lakin bu kutlu zafer anının, bu muazzam kavuşmanın hemen ardında, yolculuğun üzerimizde bıraktığı o ağır, sinsi hasar pusuda bekliyordu. Vatan toprağına basmıştık ama muhaceretin o amansız hastalıkları peşimizi bırakmamıştı.
Zaman kaybetmeden Türk devletinin şefkatli elleri uzandı bize; yaşlılar, kadınlar ve sübyanlar yeşil askeri kamyonlarla ivedilikle Edirne Göçmen Misafirhanesi’ne sevk edildi. Yol boyunca göğsü bir körük gibi inip kalkan, bizi korumak için eriyen anam Emine ile henüz iki yaşındaki küçük kardeşim Şaban da o kamyonlarla ilk gidenlerin arasındaydı.
Bizler ise geride kalan yetişkin erkeklerle birlikte, yatak, yorgan ve o Şumnu’daki yağmadan can havliyle kurtarabildiğimiz mukaddes denklerimizi vagonlardan indirip gardaki depolara istifledikten sonra, yorgun adımlarla misafirhanenin yolunu tuttuk.
Gizli Hastalıkların Tahliyesi...
Edirne Muhacirhanesi, sadece bize ikram edilen sıcak bir tarhana çorbası ve taze ekmek sunmuyordu; aynı zamanda esaret toprağında, o dondurucu vagonlarda biriken acıların, gizli hastalıkların tahliyesi ve yüzleşmesi de buradaydı. Kısa süre sonra, insanlığın bu büyük ve yorgun göç dalgası, beyaz önlüklü doktorların önünde, sağlık muayenesi için tek bir saf halinde sıraya dizildi.
Akciğerleri sinsi bir kurt gibi kemiren tüberküloz, Balkan ayazının bıraktığı amansız soğuk algınlığı, ishal ve masum çocukları birer birer vuran kızamık gibi bulaşıcı illetlerin tespiti için amansız bir inceleme başladı. Teşhis konulan her can, kurtuluşun ve şifanın kapısı olan revir koğuşuna sevk ediliyordu.
Ve beklenen o mukadder, o kapkara hançer, yedi yaşındaki çocuk yüreğime bir kez daha, en derin yerinden saplandı. Yol boyunca Şumnu Garı’nda ciğerleri sökülürcesine öksüren, o feri sönmüş gözleriyle bize peronda siper olmaya çalışan fedakar anamın karşısına dikildi doktorlar. Yapılan tavizsiz ve kaçınılmaz incelemenin ardından anamın muayene kağıdına o korkunç teşhis yazıldı: Tüberküloz, yani ince hastalık dedikleri Verem…
Vakit kaybetmeden revire, o beyaz önlüklü şifa askerlerinin yanına karantinaya gönderilmesi gerekiyordu. İşte o an, misafirhanenin soğuk taş koridorlarında kopan o feryat, göç hikayemizin en dramatik, en destansı sahnesi olarak hafızama kazındı.
Henüz iki yaşını yeni bitirmiş, dünyayı sadece anasının memesinden, anasının o cennet kokusundan ibaret sanan küçük kardeşim Şaban, anamın eteklerinden, o zayıf kollarından sökülürcesine ayrılmak istemiyor, dilsiz bir kuzu gibi feryat ediyordu. Anam ağlıyor, Şaban ağlıyor, içim parçalanıyordu.
Cemile Teyzem ve Fatma Nenem, gözyaşları içinde, adeta etle tırnağı birbirinden ayırır gibi, büyük bir acıyla zorla kopardılar küçük Şaban’ı anamın bağrından… Şaban’ın havada asılı kalan o çaresiz küçük elleri ve anamın revir kapısının arkasında kaybolan o son, yaşlı bakışı, çocuk dünyamı altüst etti.
Anavatana ayak basmıştık, dinimiz, Türklüğümüz ve canımız kurtulmuştu; lakin bu mukaddes topraklarda yeni bir hayat kurmanın, hür olmanın bedeli, anadan henüz ilk günden ayrı düşen o küçük kardeşim Şaban’ın dilsiz gözyaşlarında saklıydı. Biz Anavatan’da Araf’tan çıkmıştık çıkmasına ama, hikayemizin asıl büyük sınavı bu topraklarda yeni başlıyordu.
Yeniden Doğum Kağıtlarımız...
Bugün, 27 Nisan Cuma; yüzyıllardır Balkanlar’da, Tuna boylarında, Kırcaali’nin sarp dağlarında kanla, canla boy vermiş asırlık şeceremiz, iki ülke arasında asılı kalan hayatlarımızla birlikte resmi birer mühürle yeniden şekilleniyordu. Bizi biz yapan ne varsa, devletin o soğuk satırlarında sessizce eriyiverdi.
Balkan’ın kadim adeti gereği babasının adını soyadı bilen o mağrur hane, o sabaha kadar "Ahmet Mustafa Durgud" ailesiydi. Ancak anavatanın kanunu başkaydı; yeni kimlik kartları şecereyi sadece babaya kadar götürüyor, ananın ve dedelerin hatırasını bir kalemde geçmişin sisli sayfalarına gömüyordu.
Soyağacımız kâğıt üzerinde budanmıştı belki ama hürriyetin getirdiği o muazzam rüzgâr, hânemize yepyeni ve şanlı isimler fısıldıyordu. Bulgar mezaliminin elinden dinini ve canını kurtaran bilge Halil Dede, hanesine o mukaddes kurtuluşun nişanı olarak “Kurtuldu” soyadını layık gördü.
Benim vakur, az konuşan, bükülmeyen boynuyla dağları deviren babam ise, bu amansız göçü bir kaçış değil, geleceğe doğru atılmış şanlı bir ileri atılış, bir fetih bildi! Göğsünü gere gere, soyumuzu kıyamete kadar taşıyacak o unvanı yazdırdı devletin defterine: "Akıncı"
Tarım Bakanlığı Edirne Toprak ve İskân Müdürlüğü’nün verdiği o bir yıllık muhacir kâğıdıyla, Ahmet Mustafa Durgud ailesi tarihin tozlu sayfalarına karışırken; küllerinden, sancılarından ve sönmeyen umutlarından Ahmet Akıncı Ailesi doğuyordu. Sancılıydı, eksikti ama mağrurdular...
Akıncı Ailesi İkiye Bölünüyor...
Ancak kaçınılmaz olan, Akıncıları henüz vatanın kapısında amansız bir imtihanla sınayacaktı. Komşu köylerden Şumnu’ya uzanan o dondurucu geceler, vagonlardaki o balık istifi, nefes nefese yolculuk en ağır faturasını anamın narin göğsüne kesmişti. Misafirhane doktorlarının dudaklarından dökülen o kapkara teşhis, koridorlarda bir balyoz gibi patladı: İnce Hastalık... Yani Verem!
O karanlık, havasız vagonlarda, mikrop taşıyan bir başkasının öksürüğüyle havaya saçılan ve sinsice asılı kalan o illet, anamın Balkan ayazıyla zayıf düşmüş ciğerlerine yuva yapmıştı. Revir doktorlarının babama fısıldadığı reçete, amansız bir ayrılığın fermanı gibiydi: İlk iki ay boyunca ağızdan alınacak dört tür ağır ilaç ve ardından gelecek dört aylık amansız bir savaş...
Anamın en az iki ay boyunca Edirne’deki o hastane odasından çıkması yasaktı. Şifa bulması, taşıyıcı olmaktan çıkması mümkündü; yeter ki ilaçları aksamasın, yeter ki başucunda bir can yoldaşı olsun.
Bu mukadderat, Akıncı ailesini henüz vatanın kapısında ikiye böldü. Vakur baba Ahmet Akıncı, can yoldaşını bu ölüm kalım savaşında yalnız bırakamazdı; Edirne’den ayrılmayacak, hastanede refakatçi olarak kalacaktı.
Biz üç kardeş ise, dünyası anasının kokusundan ibaret olan o iki yaşındaki Şaban ile birlikte; Halil Dede’nin kanatları altında, onun divanında yer alarak meçhule doğru, Maraş’a savrulacaktık. Mustafa Amcamlara Antalya, Halamlara Tokat yol görünürken, geriye kalan 8 aileye Maraş görünmüştü.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Onsuz bir yere gitmeeem!!!
Meriç Nehri’nin deli sularını titreten, Edirne’nin asırlık taş duvarlarında yankılanan o acı çığlık, iki yaşındaki körpe kuzu Şaban’ın küçücük ciğerinden kopan bir feryattı. Anasının kokusundan koparılacağını henüz o yaşta hissetmiş gibi, perondaki o insan mahşerinin ortasında isyan ediyordu.
''Anamı isteriiiim… Onsuz bir yere gitmeeem… Anamı isterim anamııı!''
29 Nisan 1951 Pazar günü, sabahın erken saatlerinde Karaağaç Garı’ndan başlayan bu acılı ve destansı seyahat, feryatların ve mucizelerin birbirine karıştığı bir yolculuktu.
İki Kıta Arasında Marmara Denizi...
Yaklaşık 250 kilometrelik yol boyunca, bir taraftan körpe kuzumuzu sakinleştirmeye çalışıyor, diğer taraftan da birbirimize kenetlenerek amansız soğuğa karşı koyuyorduk. Saatler saatleri kovalamış, güneş tam tepemizde yer almıştı ki devasa iki kıta üzerinde konuşlanmış İstanbul'a giriş yapmıştık.
Trenimiz İstanbul’un kalbine, Sirkeci Garı’na varıncaya kadar Şaban’ın "Anamı isteriiim!" feryatları rayların sesini bastırmıştı. Bereket, şefkatli Cemile Teyzem ve arkamızda dağ gibi duran dört dayım, o küçük canı bağırlarına basarak teselli etmişlerdi.
Avrupa'dan Asya'ya geçerken bizi, daha önce ne gözümüzün ne gönlümüzün gördüğü bir mucize karşıladı: Marmara Denizi.
Marmara Denizi, Türkiye'nin Asya ve Avrupa yakalarını birbirinden ayıran, tamamen ülke sınırları içinde yer alan ve Karadeniz'i Ege Denizi'ne bağlayan stratejik, biyolojik ve tarihi açıdan benzersiz bir iç denizdi.
Ve o denizin üstünde, koca tren vagonlarını sırtında taşıyan devasa çelikten vapurlar…
Hüseyin Dayım’ın tren görevlilerinden öğrendiğine göre, sadece tren vagonu taşıyan bu nevi şahsına münhasır gemilerle yapılan ilk sefer, tarihte 5 Ekim 1926’da gerçekleşmişti.
Hayatlarında ilk kez deniz görmenin muazzam heyecanıyla sarsılan Karagözlüler, Balkan ayazını unutup Marmara’nın o sonsuz maviliğini seyrederek geçtiler Anadolu yakasına; Haydarpaşa’nın ihtişamlı siluetine...
Avrupa kıtasından Asya kıtasına geçerken üşüdüğümüzün farkına bile varmamıştık; ruhumuz hürriyetin ve bilinmezin büyüsüyle ısınmıştı. Vapur Haydarpaşa iskelesine yanaştı, vagonlarımız yeniden Anadolu raylarına kenetlendi ve asıl büyük Maraş seferi başladı.
Trendeki görevliler, yaklaşık 1300 kilometrelik bir yolumuz olduğunu söylemişlerdi Halil Dedeme. Kara trenin kömürle çalışan o buharlı lokomotifi, adeta göğsü daralan astımlı bir hasta gibi soluyarak girdiği garlarda kömür ve su takviyesi yapıyor, eğimi büyük yollarda ise nefesi tükenir gibi oluyordu. Böyle zamanlarda dayılarımla akranları, hareketsizliklerini gidermek için vagonlardan inip trenle yan yana, omuz omuza yürüyorlardı.
Dört gün süren bu yolculukta büyüklerimiz tren görevlileriyle iyice haşır neşir olmuştu. Üstelik görevlilerden biri de Maraşlıydı. Onlar Bulgaristan’ı ve göçün arkasındaki asimilasyonu soruyor; büyüklerimiz ise Maraş ve Elbistan köyleri hakkında bilgi edinmek istiyordu. Kulak misafiri olduğum o tasvirler, çocuk zihnimde amansız bir kaygı doğurdu. İçimi bir burgu gibi deliyordu o soru: Yanımda dedem, ninem, teyzem ve dayılarım olsa da; arkamızda öksürükler içinde bıraktığım anam ve babam yokken, bu iki küçük kardeşle bu kurtlar sofrasında nasıl ayakta kalırım?
ALTINCI BÖLÜM
İstiklal Madalyalı Şehir Maraş...
Uzunca, yürek tırmalayan bir tren düdüğüyle açtım gözlerimi. Tek düze ritmiyle yol alan lokomotif, yolculuğun dördüncü gününde nihayet menzili Maraş'a, 3 Mayıs 1951 Perşembe günü ulaştı.
Dört asır boyunca şanla, şerefle hüküm sürdüğümüz Avrupa kıtasından, Asya’nın sarp bağrına uzanan bin üç yüz kilometrelik o devasa göç yolu, demir yığınının acı feryatlı fren sesiyle son buldu. 1948 yılında faaliyete geçmiş olan Maraş Tren Garı’ndaydık artık.
Gara girdiğimiz an devletin kurulu düzeni ve şefkati devreye girdi. Görevlilerce eşyalarımız indirilip depolara yerleştirildi. Aileler, göçün o fırtınalı günlerinde birer sığınak olan korunaklı çadırlara dağıtıldı. Kişi sayısına göre verilen sıcak bir lokma kumanya, günlerin yorgunluğunu bir nebze olsun hafifletti.
Bir süre dinlendikten sonra memurlar o mukaddes kâğıtları; canımızı, soyumuzu ve geleceğimizi bağladığımız o muhacir ve doğum kâğıtlarını tek tek toplamaya başladı. Şimdi bu çadırların altında, bilmediğimiz bir dağ rüzgârının koynunda, Anavatan'ın bizzat bize yazacağı yeni bir kader sayfasını bekliyorduk.
Gelenek ve göreneklerini bilmediğimiz, kaderin bizi zorunlu bir iskanla savurduğu bu gurbet yurdunda, çocuk aklımla ilk anda bu yabancı şehri sevememiştim. Ruhum bir arafta asılı kalmış gibiydi; kalbimiz Karagözler’in o yeşiline hasretle doluydu.
Kadim Şehir Markasi...
Ben, oldum olası öğrenmeye aç, meraklı bir çocuktum. Çadırların gölgesinde konuşulan her kelimeyi zihnime kazıyor, tren görevlilerinden edindiğim bilgilerle hafızamı bu yeni yurdun destanıyla besliyordum.
Öğrendim ki, Güneydoğu Toroslarının heybetli uzantılarından biri olan Ahır Dağları’nın güney eteklerine kurulmuş bu kadim şehrin antik adı Markasi idi… Geç Hitit kent devletlerinden Gurgum’un ulu merkezi olan bu topraklar; Urartuların amansız atlıları, Asurluların tunçtan orduları, Medlerin gizemi, Perslerin ihtişamı, Romalıların sarsılmaz lejyonları ve Bizans’ın surlarında Marasion adıyla yankılanan bir tarih silsilesinden geçmişti. 16. yüzyılın başlarında Osmanlı topraklarına katılmış ve 1831’de adı nihayet Maraş olarak mühürlenmişti.
Ancak bu kentin asıl büyük destanı, yakın tarihin hürriyet muharebelerinde yazılmıştı. 30 Ekim 1919'da Fransız birlikleri işgal hırsıyla şehre girdiğinde, esareti reddeden bu halk göğsünü siper etmişti.
21 Ocak 1920’de başlayan o şanlı kent savaşları sonunda Fransızlar arkalarına bakmadan çekilmiş; bu eşsiz direnişten dolayı şehre Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 5 Nisan 1925 tarihinde İstiklal Madalyası verilmişti.
5 Mayıs 1951 Cumartesi…
Geçmek bilmeyen iki gündür heyecanla bekliyorduk kaderimizin ne olacağını. Maraş'ın o şanlı tarihi bile üzerimize çöken kapkara kaygı bulutunu dağıtmaya yetmiyordu.
Tren görevlilerinden öğrendiğimiz o acı coğrafi gerçek, babalarımızın ve dayılarımızın uykularını kaçırıyordu. Kaçırıyordu çünkü, bu bizce bilinmeyen şehrin topraklarının yaklaşık yüzde 60’ı geçit vermez ulu dağlarla, yüzde 24’ü çetin plato ve yaylalarla kaplıydı. Öyle söylemişti trendeki Maraşlı. Tarıma, berekete elverişli ovalar ise bu koca coğrafyanın ancak yüzde 16’lık küçücük bir dilimini oluşturuyordu.
Karagözler’in o düz, o bereketli topraklarından sonra, bu çetin dağların arasında bize tarım arazisi ayrılabilecek miydi, tarımla uğraşabilecek miydik? Bu sarp kayalıklar bize ekmek verecek miydi?
Aile babaları düşünüyorlardı; çünkü çiftçilik dışında yapabilecekleri herhangi bir becerileri yoktu. Doğum kağıtlarında meslekleri ''çiftçi'' yazılmasına rağmen, ''çiftçilik yapacak arazisi olmayan Maraş havalisine neden gönderilmiştik?'' sorusuna yanıt bulamıyordum yedi yaşındaki bir çocuk aklımla.
Üstelik okuma yazma da bilmiyorlardı trenden inenlerin hiçbiri. Devletin düzenini, kanununu bu yabancı yörede nasıl çözeceklerdi?
İşte bu çaresizlik, Maraş’ın o tozlu garında gurbetlik duygusunu, anasız babasız kalmanın o amansız sızısı bir duman gibi içimize çökmüştü.
YEDİNCİ BÖLÜM
Alevilerin Saklı payitahtı Elbistan...
O hüzünlü günün ilk ışıkları Maraş’ın kadim taş yapılarına vurup, bir minare büyüklüğünde yükseldiğinde verilen sabah kahvaltısında, takvim yapraklarının 11 Mayıs 1951 Cuma olduğu yazılıydı. Öyle söylemişlerdi devlet görevlileri kahvaltıda.
Kahvaltıdan sonra Karagözlülere, kırmızı mühürlü ferman gibi mektuplar ve muhacir kağıtları ile, yerleşecekleri köyleri gösteren belgeler ellerine tutuşturulmuştu.
Her bir aile için ayrı bir gurbet hikayesi başlıyordu; çünkü her biri başka bir yöne, başka bir köye savrulmuştu. Ata yurdundan koptuğumuz gibi burada da 8 aile birbirinden koparılıyordu. Karagözlülerin her birinin içine bitmek bilmez bir kaygı çökmüştü.
Bizleri Elbistan’a ulaştıracak oldukça büyük kasalı iki yük kamyonu görevlendirilmişti yetkililer tarafından. Yola koyulduğumuzda, bizi uğurlayan yetkililer, feryat figan ağlayanlara yalnızca, "Köyler birbirine yakındır, kolaylıkla görüşebilirsiniz" diyebiliyordu.
Hareket etmeden önce yöreyi bilenler sıkı sıkı tembihlemişti; Maraş ile Göksun arasında, devler ülkesini andıran geçit vermez, sürprizlerle dolu bir yol olduğunu söylemişlerdi. Gerçekten de yolculuk başladıktan bir süre sonra, karşımıza aşılması güç geçitler, bir tarafında göğe tırmanan dağlar diğer tarafınad derin vadiler olan, irice iki ceylanın bile yan yana geçemeyeceği kadar dar yollar çıktı.
Yöre halkı, geçmeye çalıştığımız efsanelerle örülü bu sarp dağlara "Şeytan Dağları", üzerindeki yola da "Felaket Yolu" adını vermişti ki burası aslında Amanoslar'ın geçit vermez Nurhak koluydu.
Kamsyonların sürücüleri direksiyonlarında ter döküyor, bazı keskin dönemeçleri tek seferde alamayıp uçurumun kenarında tehlikeli manevralar yapıyorlardı. Derken akrebin gözü, arkadan gelen bizim kamyonun tekerleğine değdi ki eğimi oldukça büyük, dar ve yanları uçurum olan bir yokuşta motoru birden sustu.
Kamyon geriye, uçuruma doğru kaymaya başlayınca kasadakilerden büyük bir feryat koptu; ihtiyarların ve çocukların çığlıkları dağlarda yankılandı. Uçurumun soğuk nefesi ensemizde hissedilirken, ben de eli ayağı tutan diğerleri gibi, bir an bile düşünmeden kendimi aşağı, toprağa attım.
yere inen eli ayağı tutan diğer canlarla birlikte, kamyonun kaymasını engellemek için tekerleklerin ardına koca koca taşlar dizdik. Bu arada önedki kamyon zirveye tırmanarak gözden kaybolmuştu.
Karagözlülerin imanı ve omuz gücü rüzgâra karşı birleşti; kamyonumuzu hep birlikte itmeye başladık. Bu devasa güçle canlanan kamyonumuz, bir ejderha gibi kükreyip hızılandı ve tepeyi tırmanarak aniden gözden kayboldu!
Öndeki kamyonda olduğu gibi, dağların ardında sırra kadem basınca, herkesi çaresiz bir telaş kapladı; kaptanın bizi bu kurtlar sofrasında tek başımıza bıraktığını sandık.
Yarım saat boyunca o tılsımlı, korkulu ve başı dumanlı dağ yolunda, tozun toprağın içinde endişeyle yürüdük. Meğer kamyonlar, sadık birer at gibi tepenin hemen ardında durmuşlar, bizleri beklermiş... Yeniden tozlu kasadaki yerler alındı ve gurbet kervanı yola devam etti.
Coğrafi olarak bakıldığında Maraş’ın seksen kilometre kuzeyinde yer alan menzil, dağların geçit vermez inadı yüzünden yüz kırk kilometrelik bir çile yoluna dönmüştü. Tam beş saat süren bir kâbus gecesi, bir masal gecesi gibi aktı gitti zamandan. Nihayet dağların arasına gizlenmiş gizemli şehir Elbistan göründü o dumanın arasından.
Elbistan, denizden yaklaşık 1200 metre yükseklikte, etrafı göğe tırmanan surlar gibi 2000-3000 metrelik devasa dağlarla çevrili ulu bir havzaydı. Havzanın batısını Binboğa Dağları bir kalkan gibi koruyor, güneyinde ise Berit ve Nurhak dağları başı dumanlı mağrur şahlar gibi göğe yükseliyordu. Bizim o can havliyle geçtiğimiz Gâvur Dağı da meğer bu Nurhak Dağları’nın ta kendisiymiş.
Geçmişin tozlu sayfalarında Elbistan, sıradan bir kaza değil, 13. yüzyılda Dulkadiroğluları Beyliği’ne yurtluk, merkezlik etmiş ulu bir devletti. Oğuzların Bozok kolundan kopup gelen o yiğit Türkmenlerin, Zeyneddin Karaca Bey’in kurduğu o devletin payitahtıydı bu topraklar.
Eski zaman devlet yazıcıları buraya Antik Ablasta derlermiş. Dil bilimcilerin dediklerine göre Ablasta, "gür su akıntısı" ya da "su geçidi" anlamına gelirmiş ki, haksız da değillermiş. Kentin tam kalbinden, Ceyhan Nehri’nin can damarlarından biri olan Söğütlü Çayı coşkuyla, çağıldayarak akıp gidiyordu.
Ancak bu ulu havzanın üzerinde, sadece dağların değil, insan kalplerinin de ördüğü gizli duvarlar vardı. Geçmişte bazı tarihçilerin "Alevilerin Saklı Payitahtı" diye andığı bu topraklarda, asırlardır süregelen köklü bir düzen hüküm seçmekteydi.
Biz buralara fırtınanın önünde savrulan yapraklar gibi savrulup gelmiştik ama yıllar sonra anlayacaktım ki; uzaktan gelen biz Sünni Balkan muhacirlerinin buraya gönderilişi, aslında bu kadim coğrafyanın demografik yapısını, rengini değiştirmek için çizilmiş büyük bir planın parçasıydı.
Elbistanlılar, o dönem Kızılbaşlar olarak da anılan Alevi halk, bu niyetin çoktan farkındaydı. Kendi yurtlarında, kendi inanç ve yaşam düzenlerinin bozulmasını istemediklerinden, dışarıdan gelecek yeni yüzlere hiçbir zaman pek sıcak bakmamışlardı. Gurbetin soğuk havası sadece dağlardan değil, bu saklı payitahtın tedirgin bakışlarından da yüzümüze vuruyordu.
İki farklı dünyanın karşılaşması...
12 Mayıs 1951 Cumartesi...Sabahın ilk ışıkları, devletin bizlere tahsis ettiği çadırın deliklerinden sızıp yüzüme vurduğunda, Elbistan'daki ilk gerçek günümüze uyanıyordum.
Halil dedem ile Fatma ninem, çadırın bir köşesinde geleceğimizin belirsizliğini fısıldaşırken; 5 yaşındaki Mustafa ile 2 yaşındaki Şaban, başlarında bekleyen anasızlığın henüz farkında olmadan masumca uyuyorlardı.
Güneş bir minare boyu yükseldiğinde, açlığımızı bastırmak için askeri karavanaların önünde sıraya girdik. Kazanlardan doldurulan sıcak tarhana çorbası ve verilen ekmek, içimizi bir nebze olsun ısıttı. Şaban çorbayı içerken biraz huysuzluk etse de o körpe haliyle anasızlığa ve bu çadır hayatına sessizce uyum sağlıyor gibiydi.
Kahvaltı biter bitmez, içimdeki o durdurulamaz merakla çadırların dışına çıkıp çevreyi kolaçan etmeye başladım. Ancak ters giden bir şeyler vardı; yöre insanları bizlere hiç de alışık olmadığımız, kuşkulu ve derin merak barındıran gözlerle bakıyorlardı.
Üstelik kendi aralarında bizim Bulgaristan’daki köyümüzde duyduğumuz Türkçeden çok farklı, sert bir şive ve aksanla konuşuyorlardı; ne dediklerini anlamakta zorlanıyordum.
Dilimiz, inanışımız, geleneklerimiz ve dünyayı algılayışımız sanki taban tabana zıttı. Benim endişeli ve soru dolu gözlerle etrafı izlediğimi gören Hüseyin dayım yanıma yaklaştı, omzuma dokundu ve o yaşımda zihnime kazınacak o cümleyi söyledi: ''Buranın halkı Kürt ve Alevi yeğenim.''
"Kürt ve Alevi ne demekti?" Bu iki kelime, o gün yedi yaşında küçük bir çocuğun kafasında kocaman bir soru işareti olarak asılı kaldı.
Yıllar geçtikçe, okudukça ve dünyayı tanıdıkça anlayacaktım dayımın ne demek istediğini ve o kuşkulu bakışların ardındaki asırlık tarihsel bagajı...
Meğer o ayrışmanın kökleri İslamiyetin ilk yıllarına, Kerbela’da Hz. Hüseyin ve beraberindeki canların acımasızca kılıçtan geçirilmesine kadar uzanıyormuş.
İslam dünyasını keskin hatlarla bölen bu kanlı kırılma, asırlar içinde bu coğrafyayı mazlumun yanında durmayı şiar edinen Alevilerin sığınağı haline getirmişti. Elbistan, "Anadolu Aleviliği" olarak betimlenen inanç ve felsefenin özgürce örgütlendiği son homojen kaleydi.
Ancak 1522’de Yavuz Sultan Selim’in bölgedeki askeri hakimiyeti kesinleştirmesiyle bu yapı sarsılmış, Osmanlı, Elbistan’ı kasıtlı olarak geri plana itip cezalandırırken, Sünni merkez olarak Maraş’ı ön plana çıkarmıştı.
Resmi çizginin dışındaki hiçbir muhalif düşünceye yaşama hakkı tanımayan devlet ideolojisi, 1416'da Şeyh Bedreddin hareketini kanla bastırmış, Şeyh Bedreddin Deliorman’da yakalanarak asılmıştı.
1512'de Safevi Devleti'nin başındaki Şah İsmail'in Anadolu'daki Kızılbaşlar üzerindeki büyük sempatisini kırmak isteyen Yavuz Sultan Selim ise, Doğu Seferi’ne çıkmadan önce Anadolu’da 40.000 Kızılbaşı ortadan kaldırmıştı. Aleviler için bu büyük kıyım, yüzyıllar boyunca inançlarını saklayarak yaşamalarına sebep olan derin bir travmaydı.
İşte 12 Mayıs Cumartesi günü o çadırın önünde bizi süzen kuşkulu gözlerin asıl sebebi buydu. Elbistan’ın yerli Alevi Kürt halkı, Balkanlar'dan dalga dalga getirilen biz Sünni muhacirlerin bu topraklara iskan edilmesini, devletin kendilerini azınlıkta bırakma politikası olarak algılıyordu. Haklılardı da; devlet bizi buraya bir demografik denge unsuru olarak yerleştirmişti.
Bu dar havzada iki farklı dünya birbirine şaşkın gözlerle bakarken, Elbistan’ın bu sarp topraklarının bizi beslemeye yetmeyeceğini, çok yakında kendimizi Yaşar Kemal’in romanlarındaki o kavurucu Çukurova pamuk tarlalarında bulacağımızı henüz bilmiyorduk. Bulgaristan’daki evimizden ayrılalı henüz 19 gün geçmişti ama bildiğimiz dünya kökünden değişmişti.
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Kurtuldu Ailesi Karahasanuşağı Köyü'nde...
13 Mayıs 1951 Pazar günü, kahvaltıdan hemen sonra, Halil Kurtuldu Ailesi, Gurbet hikayemizin en keskin, en sarsıcı virajlarından birine; Şardağı’nın sarp yollarını aşarak, dağların arasına gizlenmiş o dağınık taş evlerin yurduna, Karahasanuşağı (Qeresenon) köyüne gitmek üzere, Elbistan Kaymakamlığı’nın tahsis ettiği o külüstür araçla yola koyuldu.
Önümüzdeki elli kilometrelik yolculuğun bu denli apansız bir zamana mal olacağını tahmin etmemişti büyükler. Yolların bozukluğu ve doğanın geçit vermez yapısı yüzünden yolculuk tam altı saatten fazla sürdü. Öğleden sonra, güneş gökyüzünden batıya göç ederken, köye giriş yaptık meraklı gözlerin arasında.
İki yakası V şeklinde yükselen bozkır tepelerin ortasındaki bu coğrafyadaydı köy, Bulgaristan’ın o verimli topraklarından sonra bambaşka bir dünyanın kapısıydı burası. Yine de teselli bulabileceğimiz bir dere vardı yamaçların birleştiği yerde. Söğütlü çayı olduğunu öğrenecektim sonraki günlerde.
Köyün meydanına vardığımızda, meraklı gözlerin yerini bu kez açık bir hayret ve haklı bir tedirginlik almıştı. Davetsiz misafirler olarak karşılarına çıktığımızdan, aradaki o görünmez duvarı hemen hissetmiştik.
Köy muhtarı, ellerindeki resmi evrakları ve mühürleri görünce, kerhen de olsa kalacak bir yer göstermek zorunda kaldı. Ancak gösterdiği yer, yamacın kıyısına, söğütlü çayından yaklaşık 50 metre yukarıdaki derme çatma bir hayvan ahırından başkası değildi! Ağıldan bozma, taş duvarları soğuk sızdıran bu yapıya ev denemezdi.
Muhtar ayrıldığında, geride kalan o koca Kurtuldu Ailesi çaresizliğe teslim olmadı. Edirne’de hasta yatağında bırakılan şefkatli bir ananın yokluğunun verdiği o derin sızıyla, kollar hemen sıvandı. Halil dedem, Fatma ninem, dayılarım ve Cemile teyzem el birliğiyle işe koyuldular. O ağıldan bozma mekanı kısa sürede başımızı sokabileceğiniz, adına "yuva" diyebileceğiniz yaşanır bir yer haline getirdiler. Gurbetin ilk akşamı o taş duvarların arasında çökerken, Karahasanuşağı’nın ayazına karşı ailenin birbirine kenetlenen sıcaklığı direniyordu.
Moğol Sığınağında Kapan hissi...
Gurbet toprağına ayak basalı henüz bir hafta olmuş, 18 Mayıs 1951 Cuma gününe ulaşmıştık. Karahasanuşağı’nın sert gerçeği kendisini iyice göstermeye başlamıştı. Halil Dedemin muhtardan öğrendiğine göre köy, asırlar önce Moğol istilasından kaçanların sığınağıymış. Tıpkı o insanlar gibi, biz de şimdi kaderin fırtınasıyla bu dağ köyüne sığınmış durumdayız.
Ancak burası köklü bir çiftçilik geleneğinden gelen atalarımız için tam bir hayal kırıklığıydı. Söğütlü Çayı’nın iki yakasına kurulmuş bu coğrafyada tarım arazisi yok denecek kadar azdı. Ekonomisi tamamen hayvancılığa dayalı olan bu fakir mezra düzeni, Bulgaristan’daki o yeşil, bereketli köyümüzden sonra bir "kapana kısılmışlık" duygusu yaratmıştı.
Köy halkı elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışsa da, ne acı ki, kendilerine bile hayrı dokunmayacak kadar fukara insanlardı. Köyün topraksız gençleri kışlık nafakalarını çıkarmak için yaz aylarında Çukurova’ya mevsimlik işçi olarak gidiyorlarmış.
Halil Dedemin, etrafı gezdikten sonra söylediği "Buralarda geçinemeyiz, aç kalırız çocuklar" sözü, aslında bir haftada verilen o acı kararın özetiydi. Buradan gitmeliydik...
Ama bir yere kımıldamak imkansızdı; çünkü kalbimiz ve geleceğimiz hâlâ Edirne’deki o hastane odasındaydı. Babanızla ananızın gelip sizi bu bilinmezlikten çekip çıkarmasını beklemekten başka çare yoktu.
Hepsinden daha yakıcı olanı ise iki yaşındaki körpe Şaban’ın durumuydu... Günlerdir süren o çetin yollar, kamyon kasalarındaki dondurucu ayazlar o küçük bedene ağır gelmiş, onu şifasızca üşütmüştü. Öksürük nöbetleri artarken, o derme çatma ağıldan bozma evde feryat figan "Anamı isterim!" diye ağlaması, tüm ailenin bağrını dağlayan en büyük sızı olmuştu.
Perdesiz Evler ve Haremlik Kale...
28 Haziran 1951 Perşembe…Zamanın ve mekânın unuttuğu o sarp bozkırın ortasında, Karahasanuşağı’nın taş duvarları arasında geçirdiğimiz tam kırk gün devrilmişti. Yedi yaşındaki bir çocuk olarak, benim berrak akıl gözüm, bu yeni dünyanın sırrını çözmek için etrafı durmaksızın süzmekteydi.
Sözü uzatmayayım; bu dağ köyünde ne haremlik vardı ne de selamlık. Evler arasında uzun mesafeler olsa da gönülleri ve kapıları birbirine teklifsizce açılırdı. Bir evin erkeği uzağa gitse bile, muhtar dahil her can o eşikten içeri serbestçe adım atabilirdi.
Oysa Balkanların gelenekleriyle, Sünni muhacir töresiyle büyümüş Halil Dede hanesinde durum bambaşka bir mukaddesattı. Töreye göre haremlik-selamlık sarsılmaz bir kale, mahremiyet ise vazgeçilmez bir esastı. Evin beyi yuvada yoksa, kapıya gelen yabancı gölgeye eşik dar edilirdi.
İşte bu yüzdendir ki, Karahasanuşağı'nın bu teklifsiz, perdesiz yaşamı; göçmen kadınların ve gelinlik kızların yüreğine derin bir rahatsızlık fısıldıyordu.
Bu feodal dünyada aşiretlerin sarsılmaz bir kanunu hüküm sürüyordu: Akraba evliliği. Bu evlilikler, gönüllerin meylinden ziyade, toprağın ve hayvanın yabancıya gitmemesi, mülkiyetin parçalanıp el kapısına düşmemesi için örülmüş iktisadi birer duvardı.
Ancak genetik bağların temizliğine ve aile dışı izdivaçlara alışmış Bulgaristan muhacirleri için bu durum, tıpkı Şeyh Bedreddin’in asırlar önce Deliorman’da açtığı o gizemli bayrak gibi anlaşılması güç, büsbütün yabancı bir dünyaydı.
Bedreddin ve müritleri; din, mezhep ve ırk ayrımı gözetmeksizin tüm insanların eşit olduğunu savunuyordu. Özellikle Börklüce Mustafa, "Yârin yanağından gayri her şeyde ortaklık" felsefesiyle mülkiyetin ortaklaşa paylaşılmasını ve yoksulluğun ortadan kaldırılmasını hedefleyen radikal bir eşitlikçi vizyon ortaya koymuştu.
Biz yine 1951 yılının Elbistan Köylerindeki Sosyal yaşamam dönelim. Derler ki bu sarp coğrafyada, kız çocuklarının adı hanede pek okunmazdı. İllaki ocağın tütmesi, zürriyetin yürümesi için erkek evlat beklenirdi. Eğer bir kadın hep kız çocuk doğurursa, suç onun fıtratındaymış gibi üzerine "kuma" denilen ikinci, üçüncü ortaklar getirilirdi. Getirilen her yeni kadın, bu çetin hayvancılık düzeninde dağ bayır koşturacak ücretsiz birer amele demekti.
Bulgaristan’ın Karagözler köyünden gelen o temiz muhacir soyunda ne akraba evliliği bilinirdi ne de kumanın adı anılırdı. Onların dünyasında tek eşlilik namustu. Nereden bakılırsa bakılsın, bu iki farklı dünya aynı bozkırın ortasında birbirine yabancı gözlerle bakmaya devam ediyordu...
DOKUZUNCU BÖLÜM
Akıncı Ailesi birleşiyor...
Ağıldan bozma evimizin küçük, iğne deliği kadar penceresinden içeri sızan güneş ışığı, doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Sert, sarı bir el gibi yüzüme dokunuyor, adeta "Hadi kalk Mehmet, gün çoktan döndü!" diye fısıldıyordu. Uykum uçup gitmişti gitmesine ama yattığım yer yatağından tek bir uzvumu bile oynatasım yoktu. Döşeğim sıcacıktı; dışarısı ise bozkırın o insanı ürperten, bıçak gibi keskin sabah serinliğiyle yıkanıyordu, kim bilir.
Dün, 5 Temmuz Perşembe günü, ne güzel eğlenmiştik oysa... Bahar toprağa bereketiyle inmiş, o çorak yamaçlarda bile rengarenk, adını bilmediğim dağ çiçekleri açmıştı. Fakat bizim evin üç numarası, iki yaşındaki kardeşim Şaban yine tutturmuştu. Küçücük elleriyle yakama yapışıyor, “Anam niye gelmedi, anamı isteriiiim!” diye avazı çıktığı kadar ağlıyordu. Onu susturmak, avutmak her zamanki gibi bana düşmüştü. Şaban’ı ince sırtıma bir çuval gibi vurdum, beş yaşındaki Mustafa’yı da gölgem gibi peşime takıp kendimizi dışarı attık.
Hemen aşağıda, çakılları döve döve, şırıl şırıl ve kocaman sesler çıkararak akan Söğütlü Çayı’nın bir kolu olan dereye götürdüm onları.
Sudan yukarı fırlayan gümüş karınlı balıkları, köpük köpük çağlayanları gösterdim Şaban’a. Sesimi ezip büktüm, şaklabanlıklar, komiklikler yaptım. Sonunda o minik göğsündeki hıçkırığı dereye akıtabilmiştim; ağlamayı kesti, yüzü o berrak su gibi güldü. Sonra köyü yukarıdan görelim diye o dik, keçilerin bile zorlandığı tepelere tırmandık. Akşam eve döndüğümüzde sızım sızım sızlayan bacaklarımla yorgunluktan yığılıp kalmıştım.
Gece rüyamda anamı görmüştüm. Edirne’deki o kasvetli, devasa Muhacir Misafirhanesi’nin hastanesine gitmiştim yanına. Yüzü ay gibi parıl parıl parlıyordu. Bana sımsıkı sarılmış, kokusu saçlarıma sinmişti. “Yakında beni taburcu edecekler Mehmet, yanınıza geleceğim, az kaldı oğlum” demişti. Rüyanın göğsüme bıraktığı o delice heyecanla kalbim öyle hızlı çarpmıştı ki, sabaha kadar bir daha doğru dürüst gözümü kırpamamıştım zaten.
Yatakta bir o tarafa bir bu tarafa gerinip rüyamın kalıntılarını ayıklamaya çalışırken, yandaki odadan gelen boğuk, yabancı sesler duydum. Fısır fısır, toprağın altından gelir gibi alçak sesle konuşuyorlardı. Kulaklarımı diktim, nefesimi tuttum. Konuşanlardan birinin sesi... Tıpkı babamın o sert, köşeli sesine benziyordu!
“Acaba?” dedim içimden, kalbim göğüs kafesimi kıracak gibi küt küt atmaya başladı. “Anamla babam gelmiş olabilir mi?”
Yataktan nasıl fırladığımı, o eski kilimin üzerinden nasıl uçtuğumu bilemedim. Koşarak yan odaya geçtim. Gözlerimi kocaman açtım, rüya bitmesin diye ellerimle ovaladım. Sahiden oradaydılar! Gece gördüğüm o tılsımlı rüya, sihirli bir değnek değmiş gibi kanlı canlı karşımda duruyordu!
Halil Dedem başta olmak üzere Kurtuldu Ailesi’nden yedi kişi, anamla babamın etrafını etten bir duvar gibi sımsıkı sarmıştı. Büyükler çıt çıkarmadan, babamın dudaklarından dökülen o alçak sesli, dertli hikayeyi dinliyorlardı. Edirne’deki o hastanede iki ay boyunca ölümle pençeleşen, tedavi gören anam sonunda iyileşmiş, taburcu olmuş ve bizi araya araya, 6 Temmuz Cuma günü, bu küçücük, dağların arasına sıkışmış Karahasanuşağı Köyü’nü bulmuşlardı.
Hemen koştum; önce büyüklerin sert ellerini öptüm, “Hoş geldiniz” dedim. Sonra anama öyle bir sarıldım, öyle bir kapandım ki göğsüne, o özlediğim toprak ve sabun kokusunu ciğerlerimin en ücra köşesine kadar çektim. Babama ise sarılamadım... Babam bizi hep içinden severdi; öyle uluorta kucaklamayı, saç okşamayı pek bilmez, sevmezdi. Babasından öyle görmüştü çünkü; büyüklerin olduğu mecliste çocuk sevilmez, şımartılmazdı. O yüzden biz hep anamıza sığınır, ona daha yakın dururduk.
Anamın dizinin dibinden ayrılmıyor, eteğini bırakmıyordum ama kardeşlerimi de bu müjdeden mahrum bırakamazdım. Koşup yataklarında yatan Mustafa ve Şaban'ı sarstım: “Uyanın! Annemler geldi!”
İki yaşındaki Şaban, uykulu ve çapaklı gözleriyle birden yatağından fırladı. Anamı karşısında görünce “Anam da anam!” diye bir çığlık koparıp koştu, boynuna atladı. Anam onu bağrına bastı, parmaklarıyla seyrelmiş saçlarını okşadı, kokladı. Fakat Şaban bir taraftan da durmadan, derinden derinden, ciğerini söker gibi öksürüyordu. Anamın yüzündeki o taze sevinç birden bıçakla kesilmiş gibi kayboldu; gözleri korkuyla, o eski Edirne günlerinin gölgesiyle büyüdü. Babama endişeli bir bakış fırlatarak, “Acaba oğlum da mı kaptı o illeti, o hastalığı?” dedi fısıltıyla. (Sonradan anladık ki, anamın içine doğan o korku haklıydı; Şaban da hastalanmıştı.)
Ben ise bir kenara çekilmiş, uzun uzun babamı izliyordum. Babam çok yorgun, çok sessiz ve omuzları çökmüş görünüyordu. Yüzünün hatları gergindi, hiç gülmüyordu.
Anlattıklarına göre bizi bu dağ başında bulmak hiç kolay olmamış. Bulgaristan’dan o demir yığınlarına, trenlere binip geldikten sonra ayak bastıkları ilk yer Maraş olmuş. Oradaki büyük, yüksek tavanlı devlet dairelerinde memurlara bizi sormuşlar; onlar da haritaya bakıp, “Elbistan’a gidin” demiş. Ama Maraş ile Elbistan arasında öyle her gün işleyen, düzenli otobüsler yokmuş ki... Binbir zorlukla, dağları aşan kamyonların arkasında, binbir macera ve toz içinde Elbistan’a varmışlar.
Yolda yardım istemek, bir yudum su içmek için kapısını çaldıkları bazı insanlar, bizim Bulgaristan’dan gelen muhacirler olduğumuzu öğrenince yüzlerini ekşitmiş, hiç iyi davranmamışlar. Hatta bazıları açıkça arkalarından, “Ne işiniz var burada, geldiğiniz yere geri dönün!” diye lafı yüzlerine çarpmış. Babam bunları anlatırken boğazı düğümleniyor, zorlukla yutkunuyordu. İnsan, canını kurtarmak için koştuğu kendi öz memleketinde böyle ağır, böyle kırıcı laflar duyar mıydı?
Elbistan’da önce Kaymakamın karşısına çıkmışlar, oradan da Toprak İskân Müdürlüğü denilen, içi kâğıt kokan bir yere göndermişler onları. Oradaki memurlar kalın defterleri parmaklarıyla karıştırıp Halil Dedemlerin Karahasanuşağı köyünde olduğunu söylemiş. Bizim Akıncı Ailesi’ni de Hasanköy diye bir yere yerleştireceklerini belgelemişler.
Ama asıl kıyamet, Elbistan ile köy arasındaki o 50 kilometrelik, taş deryası dağ yolunda kopmuş. Haftada sadece bir kere araba gidiyormuş köye. Mecburen tabanlarına kuvvet diyerek, yürüyerek yola çıkmışlar. Yolda yanlarından toz çıkararak geçen at arabalarından, kamyonlardan yardım istemişler. Bazıları insaf edip kasasına, arkasına almış; bazıları ise kafasını bile çevirmeden, üstlerine katran gibi bir toz yutturarak geçip gitmiş.
Babamın yüzündeki o kapkara, fırtınalı bulutları ilk kez o an gördüm. Ağzından tek bir isyan kelimesi çıkmıyordu ama sanki içinden “Biz buralara gelmekle, o canım toprakları bırakıp buralara sığınmakla hata mı yaptık?” diye geçiriyor gibiydi. Gözleri kırgındı, bozkırın tozu sanki ruhuna kaçmıştı.
Cemile Teyzem bir yandan babamı dinliyor, bir yandan da tülbendinin ucuyla gözyaşlarını silerek sofrayı kuruyordu. Kurtuldu ailesinden yedi kişi, bizden beş kişi, kocaman bir yer sofrasının etrafına halka gibi dizildik. Kimse konuşmuyordu; odada sadece tahta kaşıkların çorba tasına vuran boğuk sesleri yankılanıyordu. Sessizce, adeta bir matem havasında kahvaltımızı yaptık.
Sonra Halil Dedem oturduğu yerde dikleşti, ak sakalını sıvazlayıp boğazını temizledi. Köydeki durumları, o çıplak gerçekleri anlatmaya başladı. Sesi o kadar ciddi, o kadar ağırdı ki, yedi yaşındaki çocuk halimle bile iliklerime kadar korktuğumu hissettim. Bizim gibi Bulgaristan'ın Karagözlü kasabasından gelen tüm muhacirlerin durumu aynıydı.
Devletin bize buralarda verecek, ekecek tek bir karış tarım arazisi, tarlası yoktu. Hayvancılık yapalım desek, hayatımızda elimize bir keçi ipi almamıştık; ne koyundan anlardık ne de onları satın alacak beş kuruş paramız vardı. Dedem, gözlerini babama dikerek, “Bizim Karagözlülerin okuma yazması da yok Ahmet, şehirde gidip büyük işler yapamazlar. Burada ancak beden işçisi, yani amele olunur” dedi. Ama bu dağ köylerinde, bu kerpiç evlerin arasında parayla amele çalıştıracak tek bir ağa, tek bir zengin de yoktu.
Halil Dedem sözünü bitirirken babamın gözlerinin içine baktı ve o gün hafızama bir mühür gibi kazınan o korkunç cümleyi söyledi:
“Kalırsak aç kalırız Ahmet... Burada kalırsak aç kalırız.”
Akıncı Ailesi Hasanköy.de...
Anamla babamın Edirne’den gelip bize kavuşmasının üzerinden daha bir gün bile geçmemişti ama dünyalar benim olmuştu. Hele bizim evin iki yaşındaki küçüğü Şaban için anamın gelişi, dünyadaki bütün şuruplardan, bütün ilaçlardan daha şifalı gelmişti.
Büyükler hep “analı kuzu, kınalı kuzu” derler ya, ne kadar doğruymuş... Cemile Teyzemle Fatma Nenemin hakkını ödeyemezdik; Şaban’a göz bebekleri gibi baktılar, onu esirgediler ama anne kokusu, anne sütü bambaşkaydı işte. Anam yokken Şaban sürekli “Anam da anaaammm...” diye ağlama krizlerine giriyor, öksürükleri arttıkça hırçınlaşıyordu. Şimdi ise anamın dizinin dibinde, başını onun sıcak bacağına dayamış, sanki biraz daha durulmuş gibiydi.
Karahasanuşağı Köyü’nde, Halil Dedemlerin o ağıldan bozma evinde bir gece kalıp hasret gidermiştik. Sabahın ilk ışıkları dağların arkasından belirdiğinde babam her zamanki gibi dik, sarsılmaz duruşuyla doğruldu, “Yolcu yolunda gerek” dedi. Bir an önce devletin resmi evrakla bize gösterdiği Hasanköy’e (Hasanalili) gitmeliydik. Bizi orada nelerin, nasıl bir geleceğin beklediğini kendi gözlerimizle görmemiz lazımdı.
Şimdi en büyük dert; Edirne’den ta buralara kadar Halil Dedemlerle birlikte binbir zahmetle taşıdığımız yatakları, yorganları, bakır kap kaçağı yükleyecek bir araç, bir araba bulmaktı. Gitmek istediğimiz Hasanköy, aslında bizim durduğumuz yerin hemen üç kilometre doğusundaydı. Kafanı kaldırsan tepenin arkası gibiydi, çok yakın görünüyordu. Ancak Karahasanuşağı köylüleri bize bir öküz arabası ayarlayınca yolun çehresi birden değişti. Öküz arabası ağır ağır, zamanı eritir gibi gidiyordu ama en azından eşyalarımızı, halsiz düşmüş anamı ve iki yaşındaki Şaban’ı sırtında taşıyacaktı.
Yola çıktık ama o üç kilometrelik dik hat, ömrümden bir parça kopardı, hiç bitmeyecek sandım. Çünkü aradaki yüksek düzlükler, derin uçurumlar ve geçit vermeyen dar, kayalık boğazlar yüzünden öküz arabası düz gidemedi. Önce kuzeydoğuya doğru beş kilometre kavis çizdik, sonra da güneye doğru bir beş kilometre daha indik. Yol, bozkırın ortasında kıvrıla kıvrıla tam on kilometre uzadı. Sonunda, 6 Temmuz 1951 Cuma günü öğleden sonra, toz toprağın içinde Hasanköy’ün sınırlarına girdik.
Kafamı kaldırıp baktım. Hasanköy, ortasından ince, cılız bir derenin aktığı, devasa bir "V" harfine benzeyen iki çıplak yamacın üzerine kurulmuş fukara bir yerleşimdi.
Babam arabanın gıcırtılı tekerlekleri durur durmaz aşağı indi. Maraş’taki o büyük devlet dairesinden verdikleri kırmızı mühürlü evrakları ceketinin iç cebinden çıkarıp köyün muhtarını aramak üzere köyün içine doğru yürüdü. Biz arabanın yanında, güneşin altında epey bir süre boynumuzu büküp bekledik. En sonunda babam, yanında yüzü rüzgardan kösele gibi olmuş muhtar ve belinde kurşun kalemiyle köyün bekçisiyle çıkageldi.
Muhtarın yüzüne baktım. Dudaklarının kenarında tek bir tebessüm kırıntısı bile yoktu. Ne muhtar ne de bizi uzaktan, evlerinin duvar arkalarından izleyen köylüler bize soğuk bakıyorlardı. Sanki “Nereden çıktı bu üstü başı farklı insanlar, ne işleri var bizim toprağımızda?” der gibiydiler. Ama babamın elindeki o resmi, ay-yıldızlı devlet evraklarını görünce, muhtar kerhen de olsa bize kalacak bir yer göstermek zorunda kaldı. Eliyle “Peşime düşün” işareti yapıp yürütmeye başladı.
Yamaçlardan birine doğru, taşların arasından tırmanmaya başladık. Yol o kadar dardı ki, eşyalarımızı getiren iki tekerlekli arabayı çeken öküzler zorlanıyordu. Bizlerin de ayaklarımız kayıyordu. Taşlara tutuna tutuna yamaçta epey yükseğe çıktık.
Sonunda, her tarafı dökülen, tahtaları kurtlar tarafından kemirilmiş, çürük kokan bir hayvan ağılının önünde durduk. Bir avlusu bile yoktu; giriş kapısı rüzgarda gıcırdıyor, yerinden çıkacak gibi sallanıyordu.
Muhtar öküz arabasını orada durdurdu, eliyle o harabeyi, o eski ağılı işaret ederek, “Burada konaklayacaksınız” dedi, sesi buz gibiydi.
Anamla ikimiz muhtarın yüzüne öylece, donakalmış gibi baktık. Gözlerimizdeki o çocuksu şaşkınlığı ve anamın gözlerine oturan o derin üzüntüyü görmüş olacak ki, muhtar sesini daha da sertleştirip, “Ne bekliyordunuz ki?” dedi, “Bu dağ köylerinde hemen herkesin evi böyledir işte. İnsanlarla hayvanlar birlikte yaşar, kışın birbirinin sıcağıyla ısınır. Sadece durumu çok iyi olan birkaç ağanın evi biraz farklıdır.”
Sonra köy hakkında, kulağıma uğultu gibi gelen birkaç bir şey daha geveleyip, “Bir şeye ihtiyacınız olursa bekçiyi bulun” diyerek arkasını döndü, gitti. Tozlu yoldan yokuş aşağı gidişini izledik; boğazımda koca bir taş düğümlendi.
Büyükler buraya sığınacak bir "ev" diyordu ama yedi yaşındaki çocuk aklımla bile buranın insandan ziyade koyun koktuğunu, bir hayvan ağılı olduğunu görebiliyordum.
Eşyalarımızı, o gurbet kokan yorganlarımızı o tozun, toprağın içine indirdik. Karahasanuşağı’ndan bizi getiren o iyi kalpli öküz arabasının sürücüsüne teşekkür edip onu uğurladık. O, tekerleklerini döndürüp tepenin arkasında kaybolunca, kendimi koskoca dünyada yapayalnız hissettim.
Babam içeri girip o harabe ağılın tavanına, tabanına baktı. Sonra hiç vakit kaybetmeden, yüzündeki o göçmen gururunu kuşanarak keser, kürek ve bir çalı süpürgesi ödünç almak için bekçinin peşinden köye gitti. Hava sıcaktı, içimizdeki o kasvetli sıkıntıyla, anam ve üç kardeş öylece kalakaldık yamacın ortasında; sırtımızı çürük tahtalara dayayıp babamı bekledik.
Babam çok geçmeden elinde aletlerle döndü. Yüzündeki o yorgunluğa rağmen gözleri çakmak çakmaktı, pes etmeye niyeti yoktu. “Hadi çocuklar,” dedi, “şu ağılı hep birlikte hale yola koyalım, bize yuva olsun.”
Babam tıpkı okul kitaplarındaki, o dur durak bilmeyen Atom Karınca gibiydi; hayatı boyunca hiç durmazdı. Hepimiz işe koyulduk. Kısa sürede ağılın içindeki kurumuş tezekleri, tozları süpürdük, temizledik. Babam o sallanan eski kapıyı paslı çivilerle sağlamlaştırdı. Eşyalarımızı olabildiğince temiz köşelere dizdik.
Her yerim toz toprak içinde kalmıştı, çok yorulmuştum. Ama meraklı, gözleri fırlak bir çocuktum; yeni evimizin, bu yeni gurbetin etrafında neler var görmek istedim. Bizim bulunduğumuz o yüksek yamaçtan aşağıya, vadinin derinliğine doğru dikkatlice baktım. Hasanköy de tıpkı diğer Elbistan köyleri gibi iki yamacın ortasından nehir geçen bir vadiye kurulmuştu.
Bizden yaklaşık yüz metre aşağıda, taşların arasından şırıl şırıl akan bir dere vardı. (Sonradan adının Hasanalili Deresi olduğunu öğrenecektim). Köyün insanları bu derenin iki tarafına dağınık, düzensiz bir şekilde yerleşmişlerdi. Evlerin arasında kocaman, tekinsiz boşluklar vardı; birbirlerine en az beş yüz metre uzaktaydılar.
Gözlerimi yamaçlarda gezdirdim; derenin kenarındaki birkaç cılız söğüt ağacıyla yamaçtaki bazı kayaların arasından kendini göstermiş yabani otlar ve çalılardan başka hiçbir yerde yeşillik, bir yaprak bile yoktu.
Dağlar, tepeler kupkuruydu; hani büyüklerin "bozkır" dedikleri o sapsarı, insanı susatan, çorak topraklardandı her yer. Belki koyunlar, keçiler için bu dağlar iyi olabilirdi ama ekilecek, saban sürülecek bir tek düzlük tarla, bir avuç toprak bile görünmüyordu.
Aşağıya, o ıssız vadiye baktıkça içimdeki o çocuksu hüzün daha da büyüdü, göğsüme oturdu. Benim babam çiftçiydi; toprağı ekmekten, buğdayı yeşertmekten başka bir iş bilmezdi. Burada hiç tarla yoksa, babam ve bizim için ekmek de yok demekti.
Cebimizdeki o göçmen pasaportunu düşündüm; orada bizim işimiz resmi mühürle “çiftçi” diye yazıyordu. Madem çiftçiydik, devlet bizi neden hiç tarlası, tabanı olmayan bu kayalık dağ köyüne, bu taş deryasına göndermişti?
Halil Dedemin dün sabah yer sofrasında söylediği, o odayı buz kestiren sözleri kulaklarımda çınladı: “Elbistan köylerinde bize iş de yok, aş da yok, ekmek de yok...”
Yedi yaşında bir çocuktum işte... 7 Temmuz Cumartesi günü, kafamın içindeki bu kocaman, ağır sorulara bir türlü yanıt bulamıyordum.
13 Temmuz 1951 Cuma, Hasanköy...
Buraya geleli tam bir hafta olmuştu. Tozunu toprağını süpürüp kendimize göre bir düzen kurmaya çalıştığımız o hayvan ağılında günlerin nasıl geçtiğini anlamıyordum ama burası bana her gün biraz daha tuhaf, biraz daha yabancı, biraz daha uzak geliyordu.
Köyün bekçisi arada bir yanımıza uğruyor, babamla dertleşirken ben de bir kenara büzülüp büyüklerin ağzından çıkan kelimeleri avlamaya çalışıyordum. Bekçinin anlattığına göre bu Hasanköy çok eskiymiş; tam dört yüz ya da beş yüz yıl önce, Osmanlı zamanında kurulmuş. Ortasından akan o ince derenin iki yanına ilk yerleşenler Hasan ve Ali adında iki kardeşmiş.
Bazıları da diyordu ki, buraya ilk gelen, burayı yurt tutan kişinin adı Hasan’mış, babasının adı da Ali’ymiş. O yüzden devletin büyük defterlerine burayı "Hasanalili" diye yazmışlar ama herkes kısaca Hasanali ya da Hasanköy diyordu. Benim çocuk hafızama da hep Hasanköy olarak kazınacaktı.
Bekçi, o ilk yerleşen Hasan’ın üç oğlu olduğunu, onlardan büyüyen, dallanıp budaklanan ailelerin de köyün içindeki o üç ayrı mahalleyi, yani mezraları kurduğunu söyledi. Sonraki yıllarda, bu köyün Kürtçe adının "Hesenelî" olduğunu da kulaktan kulağa öğrenecektim.
Büyüklerin "aşiret" ya da "kabile" dediği, bizim Bulgaristan'da hiç bilmediğimiz o sıkı, o kapalı sosyal yaşam burada da geçerliydi. Herkes birbiriyle akrabaydı, herkesin damarında aynı kan dolaşıyordu. Zaten dağların arasında topu topu birkaç parça tarla vardı; dediklerine göre o azıcık tarlalar yabancıya gitmesin, yabancı el girmesin, toprak bölünmesin diye hep kendi yakın akrabalarıyla, teze çocuklarıyla evleniyorlardı. Kız çocuklarının adı, hükmü bu köyde de yoktu.
Hasanköy, benim Bulgaristan’da gördüğüm o sıcak, evlerin yan yana, bahçe kapılarının birbirine baktığı köylere hiç benzemiyordu. Evler birbirinden o kadar uzaktı ki, en yakını bile bize en az beş yüz metre ötedeydi. Her ev kendi başına bir dağ yamacına, bir kayanın ardına çekilmiş gibiydi. Ortadaki derenin kenarında kocaman bir alana yayılmışlardı ama topu topu fukara, fırın görmemiş küçük bir köydü burası. Muhtarın dediği gibi, köylülerin üçte ikisi hayvancılık yapıyordu ve kaldıkları evlerin hemen yan tarafı, hatta bazen odalarının içi hayvan doluydu. Kokular, sesler, koyun melemeleri birbirine karışıyordu.
Bizim için asıl zor olan ise ne evlerin uzaklığı ne de bu yoksulluktu... Biz onlara, onlar da bize çok yabancıydı. Köyde yaşayanların tamamı Kürt ve Alevi’ydi. Biz ise sınırın öte yanından gelmiş Sünni bir aileydik; inanışlarımız, dualarımız, yaşam biçimimiz, adetlerimiz birbirimizden tamamen farklıydı.
Onların konuştuğu dili de tam anlayamıyorduk, kelimeler havada asılı kalıyordu. Ne biz onlara ayak uydurabildik ne de onlar bize tam anlamıyla el uzattı. Kendimizi koskoca, çıplak dağların ortasında, o çürük ağılanın içinde adeta dünyadan yalıtılmış, cam fanusa konmuş gibi yapayalnız hissettik.
Zaten babamın sabah kalkıp gideceği, elini süreceği hiçbir iş de yoktu burada. O azıcık tarım arazisi de yıllar, belki asırlar önce köyün birkaç zengin, sözü geçen ailesi arasında paylaşılmış, bitmişti. Bize ne bir karış toprak veren vardı ne de babamın çalışabileceği bir iş sahası. Kimsenin cebinde parayla işçi tutacak, amele çalıştıracak gücü yoktu ki...
Bu köyün yaşlıları, dizlerinde derman kalmadığı, gözleri uzağı seçmediği için mecburen hep köyde oturuyor, kerpiç duvarların dibinde dağlara bakıyorlardı. Ama gençler öyle değildi, yerlerinde duramıyorlardı. Bekçi, yaz ayları gelip de güneş tepede kavurmaya başladığında gençlerin toplanıp "Çukurova" dedikleri o uzak, o efsanevi yere, mevsimlik işçi olarak pamuk toplamaya gittiklerini anlattı.
Babam bunu duyunca gözleri uzak ufuklara daldı, göğsünü kabartan derin bir iç çekti. Kendi kendine, “Biz de mi gitsek acaba Çukurova’ya?” diye mırıldanmaya başladı. Belli ki kafasında, o Atom Karınca zihninde yeni planlar, yeni yollar dönüyordu.
Duyduğuma göre, o Çukurova’ya çalışmaya giden gençlerin birçoğu bir daha bu dağ köyüne, bu yokluğa geri dönmüyormuş; büyük şehirlerde, Adana'da, Mersin'de kalıyorlarmış. O yüzden köyün nüfusu her yıl biraz daha azalıyor, kerpiç evler birer birer boşalıyordu.
Devlet bizi Bulgaristan’dan alıp, buradaki nüfus artsın, bu sınır boyları, bu dağlar şenlensin diye bu köye göndermişti belki. Ama yedi yaşındaki çocuk halimle bile gerçeği görmüştüm: Bu köyün kendi doğan gençleri bile burada duramayıp kaçarken, bizim bu yabancılıkta kalmamız imkansızdı. Biz de bu göçe, bu azalmaya dahil olmalıydık. Buradan gitmeliydik... Yoksa Halil Dedemin dediği gibi, aç kalacaktık.
ONUNCU BÖLÜM
Körpe Kuzumuzu toprağa veriyoruz...
Takvimler 26 temmuz 1951 Perşembe gününün o uğursuz sabahında, gözlerimi açtığımda oda kapkaraydı sanki, üstümüze bir gece perdesi çekilmişti sanki. Güneş falan yoktu.
Kulaklarımı patlatacak düzeyde, insanın içini, ciğerini parça parça eden bir çığlıkla fırladım yer yatağımdan. Çığlığı atan Anamdı...
Kucağında iki yaşındaki kardeşim Şaban ile odanın içinde, o daracık kerpiç duvarların arasında bir o yana bir bu yana çılgın gibi, eksenini kaybetmiş bir dünya gibi dönüyordu. Ellerini dizlerine vuruyor, göğsünü yumrukluyor, deliler gibi dövünüyordu.
“Yaavruum… Şaabanıııım… Doyamadığım Şaaabanıııım…” diye feryat ediyordu. Sesi öyle feci, öyle gayriinsani çıkıyordu ki, korkudan dizlerimin bağı çözüldü, titremeye başladım. Yanına koştum hemen, eteğine yapıştım.
“Ne oldu ana? Neden dövünüyorsun böyle, ne oldu bir söyle?”
Anam bana baktı; gözlerinden sicim gibi, toprağı delecek gibi yaşlar akıyordu. “Kardeşinizi, Şaban’ımı kaybettik oğul…” dedi hıçkırarak, sesi hırıltılıydı. “Ben dövünmeyeyim de kim dövünsün? Canım gitti oğul...”
“Dur bakalım ana... Belki uyuyordur, derin uykuya dalmıştır, yanlış görmüş olmayasın?” dedim. Sesim korkudan içime kaçmıştı, küçücük kalmıştım.
Tam o sırada, dışarıda kış için kütükleri, odunları baltayla kırmakta olan babam da anamın o ciğer yakan, dağları inleten ağıtlarını duymuş, elindeki baltayı fırlatıp telaşla odaya girmişti. Tek bir kelime bile konuşmadı. Yüzü kireç gibiydi. Dövünen, kendini yerden yere vuran anamın kucağından Şaban’ı usulca, incitmekten korkar gibi aldı.
Kardeşimin küçük kolları, bacakları babamın nasırlı kucağından aşağıya cansızca, kırılmış bir dal gibi sarkmıştı. Babam onu yer yatağının üzerine, beyaz çarşafın üstüne yatırdı. Elini titreyerek cebine attı; hani o her zaman yeleğinde taşıdığı, tıraş olduğu o küçük aynasını çıkardı. Şaban’ın küçücük, morarmış ağzına, burnuna yaklaştırdı. Zaman durdu. Odadaki herkes nefesini tuttu, uzun bir süre bekledi. Aynada tek bir zerre, tek bir buğu bile olmadı.
Babam aynayı yavaşça çekti, başını öne eğdi. Omuzlarının ilk kez bu kadar çöktüğünü gördüm. “Nefes almıyor Mehmet… Kaybetmişiz oğlumuzu” dedi. Sesi çok alçaktı, bir fısıltı gibiydi ama o sözler odanın çıplak duvarlarına çarpıp kurşun gibi kalbime oturdu. Gerçekten de kaybetmiştik Şaban’ımı...
O fırtınalı, tren pencerelerinden baktığımız Bulgaristan göçünden sonra çektiğimiz o sefalete, anasız babasız geçen o upuzun, karanlık iki aya, doğru dürüst bir şey yiyememesine ve bu çürük hayvan ağılığındaki rutubete, bakımsızlığa küçücük, incecik bedeni dayanamamıştı işte. Anama tam kavuşmuşken, anne kokusuna, o sıcak göğse doyamadan sessizce kayıp gitmişti elimizden.
Ben bir köşede sicim gibi akan gözyaşlarım eşliğinde ağlarken, babam derin, dipsiz bir iç çekti. O, dini bütün, her şeyi Allah’tan bilen, kadere teslim olmuş bir adamdı. “Allah’ım böyle uygun görmüş, oğlumuzun bu dünyada daha fazla hırpalanmasını, acı çekmesini istememiş olmalı ki Cennetine, meleklerinin yanına aldı” dedi.
Ama hayat durmuyordu; ölüm ne kadar büyük olursa olsun, geride kalanların yapacak işleri vardı. Şaban’ı toprağa vermek için, bir de o resmi ölüm belgesi için köyün muhtarına haber verilmesi gerekiyordu. Babam gözyaşını içine akıtarak bana döndü, gözlerimin içine baktı:
“Mehmet, ben Muhtarı bulmaya gidiyorum. Ananıza dikkat edin, gözünüzü ayırmayın, kendine bizi üzecek bir şey yapmasın.”
Babam gitti. Ben yedi yaşında bir çocuktum ama o an, o ağılın içinde kocaman bir adam olmam, bir direk olmam gerekmişti. Bir yandan kendi gözyaşlarımı kollarımla siliyor, bir yandan da durmadan ağlayıp saçını başını yolan anamı teselli etmeye, onu Şaban’ın o buz gibi cansız bedeninden uzak tutmaya çalışıyordum.
Hemen Karahasanuşağı Köyü’ndeki dedemlere de bir çocukla haber uçuruldu. Akşamüzerine doğru, bozkırın kızıllığı dağlara vururken başta Halil Dedem ve Fatma Nenem olmak üzere; Hüseyin, Kerim, Yusuf ve Mustafa dayımlarla Cemile teyzem (biz ona tete derdik) koşa koşa, nefes nefese Hasanköy’e geldiler. Bizim o küçük, harabe ev feryat figanla, ağıtlarla doldu, taştı. Çok geçmeden babam da Muhtar ve bekçiyle birlikte kapıda göründü.
Büyüklerin kapı önündeki konuşmalarından anladım; bizim gibi uzak dağ köylerinde hükümet doktoru, hastane falan olmadığı için ölüm kağıdını köyün muhtarı kendi kalemiyle yazarmış. Muhtar kağıdı yazdı yazmasına ama bizim köyde ne minare vardı ne cami, ne de bir imam... O yüzden muhtar, köydeki "dede" dedikleri, herkesin önünde eğildiği hürmetli bir büyük amcaya, inanç önderine haber gönderdi.
O gün orada, o acının ortasında öğrendim; meğer insanların cenaze adetleri, duaları birbirine benzese de biraz farklı olurmuş. Muhtarın anlattığına göre, bu Alevi köyünde birisi ölünce arkasından “Öldü” demezlermiş; “Hakk’a yürüdü” derlerdi. Hakk’a yürüyen küçük Şaban’ımı beyaz bir örtüyle, Edirne’den getirdiğimiz o temiz kefenle sardılar. Sonra namaz kılınacaktı.
Sünni köylerinde bu namazı cami imamları kıldırır, tekbir getirirdi ama burada her şeyi o Alevi dedeleri yaparmış. Manevi imamlık onların soyuna, ocaklarına aitmiş; o yüzden dışarıdan okumuş hocalara hiç gitmezlermiş.
Ahmet Akıncı Ailesi’nin o neşeli, o canımın içi üç numaralı evladı, küçük kardeşim Şaban için, 26 Temmuz 1951 Perşembe günü, o dağ köyünün, Hasanköy'ün geleneklerine göre cenaze namazı kılındı. Bu namaz bildiğim namazlara benzemiyordu; eğilmek, rükuya varmak, secdeye kapanmak yoktu. Herkes ellerini bağlamış, dimdik ayakta duruyordu. Büyükler kendi arasında buna “secdesiz namaz” diyordu.
Sonra bize yamaçta gösterdikleri o kupkuru, taşlık mezar yerinde, usulüne uygun olarak onu toprağın altına koyduk, üstüne kürekle toprak attık, dualar ettik. Hasanköylüler, o güne kadar bize uzak duran insanlar tek tek yanımıza gelip başsağlığı dilediler, acımızı paylaştılar, acı bizi bir anlığına akraba kıldı.
Ama eve, o harabe ağıla döndüğümüzde, evin içi artık büsbütün kapkaraydı. İçimizde tarifi imkansız, söndürülmesi imkansız kocaman bir yangın başlamıştı.
Yedi yaşındaki çocuk aklımla o yüksek dağlara, gökyüzüne bakıp düşündüm: Sen kalk, Bulgaristan’ın o güzel, sulak Karagözler köyünden “İnancımızı kurtaracağız, Türk toprağında daha özgür yaşayacağız” diye gönüllüce, serbest göçmen olarak buralara kadar gel... Sonra gel de Maraş’ın bu uçsuz bucaksız, çorak Elbistan köylerinden birinde, bir hayvan ağılığının dibinde ciğer parenizi, iki yaşındaki sabiyi toprağa ver...
Büyükler hep “ateş düştüğü yeri yakar” derler ya... Doğruydu. Şaban’ın ölümü hem Akıncı hem de Kurtuldu ailelerini cayır cayır, içten içe yakmıştı.
Ertesi gün Cemile teyzemle Kerim Dayım anam yalnız kalmasın diye bizimle kaldı; Kurtuldu ailesinin diğer üyeleri yürüyerek köylerine döndü.
Anam tam bir hafta boyunca hiç kendine gelemedi. Yemedi, içmedi, bir yudum su bile boğazından geçmedi. Hemen her gün ağlayarak, saçlarını yolarak ciğer paresinin, Şaban’ının o taze mezarına gitti, toprağına sarıldı. Babamla çok korktuk; hani Edirne’deki o kötü ciğer hastalığı bu büyük üzüntüden, bu kederden tekrar nükseder diye ödümüz kopuyordu.
Hasanköy’deki o işsizlik, o koyu yalnızlık ve köylülerle aramızdaki o aşılmaz yabancılık yetmezmiş gibi, bir de Şaban’ımın öbür dünyaya göçü acılarımızın üzerine tuz biber ekmişti.
Muhacirliğimizin, bu topraklara ayak basışımızın daha ilk üç ayında, bu topraklara ilk canımızı, ilk kurbanımızı vermiştik.
O an henüz yedi yaşındaydım ve bilmiyordum; ama babamın kafasındaki o pamuk tarlalarına, Çukurova’ya doğru yola çıktığımızda, bu acıların, bu yolculukların gerisi de gelecekti...
ON BİRİNCİ BÖLÜM
Çukurova'ya gitme kararı...
Evimizin neşesi, canım kardeşim Şaban’ımızı o kapkara, taşlık toprağa vereli tam yirmi gün olmuştu. O meşum günden beri evimizin, o eski ağılın üzerine öyle ağır, öyle kurşun gibi bir sessizlik çökmüştü ki, sanki nefes almak bile göğsümüzü acıtıyordu.
Karahasanuşağı Köyü’nden gelen Halil Dedemler cenazeden sonra birkaç gün yanımızda kalıp acımızı paylaşmışlardı. Giderken de anam yalnız kalıp delirmesin, biraz teselli bulsun diye Cemile teyzemle Kerim dayımı bizimle bırakmışlardı.
Teyzemle dayım ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Anamı bir an bile yalnız bırakmıyorlar, ocağı tüttürüyor, acısını azıcık da olsa unutturmak için etrafında çırpınıp duruyorlardı. Ama ne yapsalar, hangi teselli sözünü söyleseler fayda etmiyordu. Anamın kalbindeki o koca yangın bir türlü sönmüyordu; ne zaman kafamı çevirsem onu kenarda, parmaklarıyla Şaban’ın küçük giysilerini okşarken, “Şaban’ım da Şaban’ım…” diye gizli gizli, içine akıtarak gözyaşı dökerken görüyordum.
Anamın bu kadar eriyip bitmesinde, iğne ipliğe dönmesinde sadece kardeşimin acısı değil, bu uçsuz bucaksız gurbetlik, bu yalıtılmışlık duygusu da vardı, biliyordum. Yedi yaşındaki çocuk aklımla bile düşündükçe içim daralıyordu.
Sen kalk, atalarımızın yüzlerce yıldır kök saldığı, toprağını, taşını, ağacını bildiğimiz o güzel Karagözler Köyü’nden ayrıl… Sonra gel, dilini tam anlamadığın, dinini, geleneklerini bilmediğin bu yabancı Alevi Kürt köyünde, dökülen bir hayvan ağılında yaşamaya çalış. Ne bir bağ vardı ne bir bahçe… Ekecek tek bir karış tarla yok, tohum yok. Babamın bizi geçindirebileceği, elimize ekmek vereceği tek bir kuruş gelir kapısı yok…
Üstelik köyde ezan sesi de yoktu, cami de yoktu. Oysa biz buralara dinimizi, inancımızı özgürce, baskı görmeden yaşayalım diye onca yolu göze alıp gelmemiş miydik? Neden o zaman böyle bir dağın başındaydık, neden bu ıssızlığın ortasındaydık?
Babam da durumun, bu çıkmaz sokağın farkındaydı; o da durmadan, geceleri gaz lambasının ışığında çareler arıyordu. Geçen gün köyün muhtarı ile derenin kenarında uzun uzun konuştuğunu gördüm. Yanlarına bir gölge gibi yaklaşıp dinledim. Babam muhtara düpedüz "geçim derdini", ekmeğin nerede olduğunu soruyordu. “Muhtar,” diyordu, “bu köyde ne bağ var ne bahçe ne de tarım arazisi. Siz burada nasıl geçiniyorsunuz? Biz bu çocuklarla burada ne yiyip ne içeceğiz?”
Muhtar o her zamanki umursamaz, bozkırın ayazıyla sertleşmiş sesiyle anlatmaya başladı. Dediğine göre, bu köyde eli ayağı tutan, dizinde azıcık dermanı olan kim varsa, daha haziran ayı gelir gelmez "Çukurova" denen o uzak, o sıcak yere mevsimlik işçi olarak gidermiş. Tam beş ay boyunca orada, o kızgın güneşin, ağaların kırbacının altında çalışıp biriktirdikleri üç beş kuruş parayla da kışın gelip burada, bu dağ köyünde geçinirlermiş.
Babam muhtarın bu sözlerini dinledikten sonra kafasında her şeyi çözmüş, kararını vermişti. Akşam eve geldiğinde gözlerindeki o eski, kararlı ve çakmak çakmak bakışı gördüm. Bizim gibi Bulgaristan’dan gelen tüm Muhacirler bir yolunu bulmalı, o Çukurova’ya mevsimlik işçi olarak gitmeli ve bir daha da bu dağ köylerine, bize yar olmayan bu topraklara asla geri dönmemeliydi.
Hemen harekete geçti, durmadı. Elbistan’ın diğer köylerine, yamaçlarına dağıtılmış olan bizim Karagözler köylüleriyle gizli gizli, el altından haberleşmeler başladı. Babam, “Kim Elbistan kasabasına inerse baksın, sorsun; oralarda Çukurova'ya mevsimlik işçi arayan var mı, elçiler gelmiş mi öğrensin” dedi.
Çok geçmeden, 3 Ağustos 1951 Cuma günü, akşam vakti müjdeli haber geldi! Elbistan’a inen köylülerimiz, Çukurova’dan buralara kadar işçi toplamak için gelmiş olan ve adına “Elçi” ya da "Dayıbaşı" dedikleri bazı adamların işçi aradığını öğrenmişlerdi. Adana’nın Ceyhan tarafından gelen o elçilerden biriyle konuşup kesin olarak anlaştılar. Haber dalga dalga, Elbistan köylerindeki tüm Karagözlü muhacirlere duyuruldu. Birden bizim o sönük, yaslı evde, ağılın içinde bir telaş, bir hazırlık fırtınası başladı.
Herkes yatakları, yorganları yeniden denkleştiriyor, sicimlerle bağlıyordu. İçimde hem büyük bir kurtuluş heyecanı hem de bilinmeze dair bir korku vardı. Ama biliyordum; o pamuk tarlalarına, Çukurova’ya gitmek bizim tek kurtuluşumuz, tek yaşama şansımız olacaktı. Bu kayalık dağ köyünden, Şaban’ımızı, canımızın bir parçasını bıraktığımız bu hüzünlü Hasanköy’den gitmek, belki de yeniden hayata dönmek demekti…
Geri Dönüşü Olmayan Gün...
Zaman 5 Ağustos Pazar gününü gösterdiğinde, güneş çoktan doğmuş, ortalık daha sabahtan kavrulmaya başlamıştı. Babam, sırtındaki çizgili gömlek sırıl sıklam olana kadar çalışmış; yataklarımızı, yorganlarımızı, birkaç parça bakır kap kacağımızı o köyün kapısına kadar gelen kocaman kamyonun kasasına yüklemişti. Kan ter içinde kalmıştı, alnındaki damarlar şişmişti. Kafasını kaldırıp etrafına bakındı, kaşlarını çattı.
“Geç kalıyoruz Mehmet,” dedi, sesi telaşlı ve gergindi, “Ananız nerede oğlum, nereye kayboldu bu kadın?”
“Buralardaydı baba...” dedim, etrafa, kerpiç duvarların arkasına bakındım ama anam sahiden ortalıkta yoktu. Kolundaki saate baktı babam, saat dokuz olmuştu bile. Şoför sabırsızca kornaya basıyordu.
O gün bizim için büyük, geri dönüşü olmayan gündü. Artık bu dağ köyünden, bize ekmek vermeyen, canımızı alan Hasanköy’den ayrılma vakti gelmişti. Bizi Çukurova’ya, o adını efsane gibi duyduğum pamuk tarlalarına götürecek olan "Elçi" amcanın kamyonu gelmiş, kapıda motoru homurdayarak, siyah dumanlar saçarak bekliyordu. Diğer Karagözler köylüsü muhacirler de toplanmıştı, herkes kasadaydı. Ama anam yoktu.
“Nereye gitmiş olabilir ki?” diye düşündüm. Aklıma birden o fukara, o taşlık mezarlık geldi. Ama daha dün hep birlikte küçük kardeşim Şaban’ımızın mezarına gitmiş, dualarımızı okumuş, toprağını öpüp onunla vedalaşmıştık. Yine de içime bir kurt düştü, kalbim sıkıştı. Büyük bir telaşla sağa sola koşup, “Anamı gördünüz mü?” diye sormaya başladım. Köyün yaşlılarından biri eliyle yukarıdaki yamacın arkasını işaret etti: “Ananız mezarlıkta...” dedi.
Anlaşılmıştı... Anam, daha bir ay önce o kara toprağa fırlatıp bıraktığımız ciğer paresini, Şaban’ımı burada tek başına bırakıp gitmeye elvermemişti kalbi, kopamamıştı ondan. Babamın peşine takılıp koşa koşa, taşlara çarpa çarpa mezarlığa doğru tırmandık.
Oraya vardığımızda içim parça parça oldu, yedi yaşındaki yüreğim ezildi. Anam, Şaban’ın o küçücük, henüz ot bile bitmemiş toprak yığınına sarılmış, deliler gibi, toprağı tırnaklarıyla kazır gibi ağlıyordu. Gözyaşları toprağı ıslatmış, sel olmuştu.
“Yavruuum… Şabanıııım… Seni buralarda, bu yaban dağlarda tek başına bırakıp nasıl gideceğiz? Gitsek de geriye nasıl geleceğiz, seni kime emanet edeceğiz?” diye öyle bir ağıt yakıyordu ki, gökteki kuşlar bile durup kanat çırpmayı bırakır, ağlardı. Babamla birlikte iki koluna girdik; yalvar yakar, dil dökerek, zorla kopardık onu kardeşimin mezarı başından. Anamın ayakları yere sürtünüyordu.
Anamı neredeyse sürükleyecek gibi götürüp o tozlu kamyonun kasasına bindirdik, bir köşeye, yorganların üstüne oturttuk. Babam etrafı, yükleri son bir kez kontrol etti. Bizi yolcu etmeye gelen, o bir haftadır bize yoldaş olan birkaç Hasanköylü ile aceleyle, helallik isteyerek vedalaştık. Kamyonun sahibi olan şoför amca zaten sabahtan beri sabırsızlanıp duruyordu; biz kasaya adımımızı atar atmaz gaza bastı, motor gürleyerek, kasayı sarsarak harekete geçti.
Bizi götüren bu elçiye büyükler “Dayıbaşı” da diyordu. Bizi Adana Ceyhan’daki tarlalara götürmek için bizden kamyon parası, yol parası falan almamıştı. Yol masrafını Çukurova’daki o büyük, ucu bucağı olmayan tarla sahibi zengin ağalar karşılıyormuş. Elçi amca yolda bize un, su, ekmek gibi en zorunlu şeyleri alacak, sonra kazandığımız o ilk pamuk paralarından, o nasırlı ellerimizin hakkından bu harcadıklarını tek tek, kuruşu kuruşuna kesecekti.
Hasanköy’den çıktıktan sonra kamyon diğer dağ köylerine de uğradı, yollarda durdu. Yaklaşık iki saat boyunca yoldaki diğer muhacir aileleri topladık. Karahasanuşağı’ndan Halil Dedemler de geldi; onlar yedi kişilik "Kurtuldu" ailesiydi, tam kadroydu. Biz Akıncı ailesi ise artık eksilmiştik, Şaban’sız kalmıştık, dört kişiydik. İlerleyen yıllarda Hüseyin, Kerim ve Yusuf dayılarımın evleneceği o güzel ablaların aileleri ve diğer köylüleri de sayınca, kamyon kasasında tam yirmi beş kişi olmuştuk! Koskoca, dertli bir muhacir ordusu gibiydik.
O kadar yatak-yorganın, bakır kap kacağın arasında, o daracık, tahta kasada zor da olsa herkes kendine oturacak, tutunacak bir yer buldu. Sürücü amca arkaya, kasaya bakıp kafasını salladı, “Ben bu kadar kalabalık ve bu kadar çok yük olacağını düşünmemiştim. Bu eski arabayla o koca, geçit vermez Gâvur Dağlarını nasıl aşacağız?” diye mırın kırın etti, kendi kendine söylendi. Ama elçi amca yan koltuktan eliyle “Hadi bas gaza, vakit geçiyor” işareti yapınca çaresiz yola koyulduk.
O Hasanköy ile Elbistan arasındaki elli kilometrelik taşlı, bozuk yolda kamyon fazla zorlanmadı; sarsıla sarsıla iki saatte Elbistan kasabasına ulaştık. Şoför amca orada biraz soluklandı, motorun kapağını açıp arabaya su koydu, harareti düşürdü. Ama asıl zorluk, asıl can pazarı ondan sonra, Elbistan ile Göksun arasındaki yetmiş kilometrelik karayolunda başladı. Bizim emektar, yorgun kamyon her rampada, her diklikte inim inim inliyordu, sanki ciğeri sökülüyordu.
Yolda karşımıza öyle keskin, ucu görünmeyen virajlar çıktı ki, çocuk aklımla “Bu koca araba buradan dönmez, uçacağız” dedim. Zaten o otuz virajın beş altı tanesinde kamyon tek seferde dönemedi; şoför direksiyonu kırdı kırdı yetmedi, geri vitese taktı. Araba geri geri kaçarken lastikler uçurumun kenarındaki boşluğa kadar gitti geldi; yüreğim ağzıma geldi, Mustafa’nın elini sımsıkı tuttum. Elçi amca kasadakilere arkaya doğru seslenip, “Buralar dar virajlardır, sıkı tutunun, ayağa kalkmayın!” diye bar bar bağırıyordu. Saat bire doğru, her yerimiz morarmış, sarsıntıdan sersemlemiş halde Göksun’a vardık.
Ama elçi amca yüzünü buruşturup, sigarasından derin bir nefes çekerek, “Asıl bela, asıl imtihan şimdi başlıyor” dedi. Göksun ile Maraş arasındaki o devasa, gökyüzünü kapatan Nurhak Dağlarını aşmamız gerekiyordu. Büyükler buralara "Gâvur Dağları" diyordu; yolları öyle kötü, öyle felekten sille yemiş yollardandı ki...
Boşuna Gavur Dağları Dememişler...
Elçi amcanın neden “Boşuna Gâvur Dağları dememişler” dediğini dağın eteklerine gelip yukarı doğru tırmanmaya başlayınca anladım. Şimdilerde yeni haritalarda Amanos Dağları ya da Nur Dağları yazıyorlarmış ama o gün bizim için orası düpedüz "Felaket Yolu"ydu.
Göksun’dan çıkalı biraz olmuştu. Kamyonun kasasından kafamı biraz kaldırıp aşağıya, boşluğa baktım ve korkudan hemen gözlerimi kapatıp yorganın altına saklandım! Yolun bir tarafı gökyüzüne doğru uzanan dik, çıplak bir dağ duvarı; diğer tarafı ise dipsiz, sonu görünmeyen kapkara bir uçurumdu. Ve o koskoca uçurumun kenarında, kamyonun aşağı kaymasını, tekerleğin boşa düşmesini önleyecek tek bir demir bariyer, tek bir dikili taş bile yoktu!
Üstelik benim bu dağlarla, bu dik yokuşlarla eski, kapatılmamış bir hesabım, derin bir korkum vardı... Daha dört ay önce, Bulgaristan’dan ilk gelip Maraş’tan Göksun’a doğru bu dağları tırmanırken, bindiğimiz o diğer kamyonun motoru birden “pat” diye stop etmişti. Araba geri geri kaçmaya başlamış, şoför freni tutturamamış, az kalsın hepimiz o uçurumdan aşağı yuvarlanıp ölecektik. O gün çocuk halimle çektiğim o ölüm korkusu, o çığlıklar yedi yaşındaki hafızama öyle bir kazınmıştı ki, şimdi aynı dağları, aynı uçurumları görünce tir tir titremeye başladım. Dişlerim birbirine vuruyordu. Mustafa’nın küçücük elini sımsıkı, canını acıtır gibi tuttum.
Yol yukarı çıktıkça coğrafya iyice çirkinleşti, sertleşti, vahşileşti. Hayatımda gördüğüm en dik, en tehlikeli, insanı yutan yol burasıydı. Göksun arkamızda kaldıkça hava soğuyor, o bildiğimiz ağaçlar, yeşillikler bitiyordu. Yerini sadece çıplak, gri kayalara, insanı sersem eden keskin virajlara bırakıyordu.
Bu yüzden buralı köylüler bu sarp dağlara “Şeytan Dağları”, yola da “Felâket Yolu” adını vermişlerdi. Biz bu felaket yolundan, bu azap yolundan hayatımızda ikinci kez geçiyorduk.
O meşum virajların her birinde, tekerleklerin altından uçuruma yuvarlanan taşların boğuk sesini kamyonun kasasında, ta iliğimizde hissediyorduk. Anam, kucağında Şaban’ın eksikliği, elleri boş kalmış, gözleri nemli ama muhacir metanetiyle bir dağ duvarına bakıyordu bir dipsiz karanlığa. Dudakları durmadan hareket ediyor, gizli dualar okuyordu. Mustafa ise korkudan yüzünü göğsüme gömmüştü, nefes bile almıyordu.
Ben, yedi yaşındaki Mehmet, bir yandan kardeşimi teselli etmeye çalışıyor, bir yandan da gözümü o küçük dikiz aynasından, şoför amcanın direksiyonu kavrayan nasırlı ellerinden ve alnından akan ter damlalarından ayıramıyordum. Gitmek, arkada koca bir sızı, bozkırın ortasında taze bir çocuk mezarı bırakmak demekti; ama önümüzde, o Gâvur Dağları’nın ardında, adını fısıltıyla, bir vaat gibi duyduğumuz Çukurova’nın sıcaklığı ve ekmek umudu vardı.
Şansımız vardı ki, kamyonumuzun sürücüsü çok usta, dağ yollarını yutmuş deneyimli bir amcaydı. Direksiyonu öyle bir kavrıyordu ki, gözünü yoldan, o ince çizgiden bir saniye bile ayırmadan o şeytan virajlarını birer birer yuttu, kamyonu uçurumun kenarından çekip aldı. İnim inim inleyen motorun o yırtıcı sesi, bozkırın sapsarı sessizliğini yırtarken, kazasız belasız, korktuğumuz o kötü şeylerin hiçbiri olmadan koca dağları geride bıraktık.
Kamyon kasasındaki yirmi beş insan, ölümün kıyısından dönmüş gibi derin bir "oh" çekti, herkes birbirinin yüzüne baktı. Akıncı ve Kurtuldu ailelerinin yirmi beş canı, kaderlerini o direksiyonu tutan ellere teslim etmiş, meçhule ve yeni bir hayata doğru sarsıla sarsıla ilerliyordu.
Önümüzde şimdi eski Maraş, onun da ardında ucu bucağı, sınırı görünmeyen o gizemli, o sıcak pamuk diyarı, Çukurova uzanıyordu.

Yorumlar
Yorum Gönder