Balkanlardaki Köklerimiz

 

Anam Mısır Çapalarken Doğurdu Beni... 

Takvimler 1944 yılının kavurucu Haziran ayının ikinci haftasına devrilmişti. Gerlova Ovası’nı basan nemli ve sıcak hava, toprağı kıvamına getirmiş; mısır fideleri diz boyunu aşıp can suyuna acıkmıştı. Karagözler köyü için mısır çapalama zamanı demek, yaşamın toprağa yeniden mühürlenmesi demekti. 

Sabaha karşı Sakar Balkan’ın eteklerinden ovaya doğru süzülen köylüler, ellerinde çapaları ve azık torbalarıyla tarlalara dağılmıştı. Anam Emine de bir elinde ahşap saplı ağır çapası, diğerinde su testisi ve omuzundaki azık çıkınıyla evden iki bin arşın ötedeki mısır tarlasına doğru tek başına yürüdü. 

Karnında dokuz aylık yükü, bağrında ise derin bir kimsesizlik vardı. Genç kocası, babam Ahmet, savaş yıllarının acımasız zorunlu işçi taburlarına götürülmüş; yüzlerce kilometre uzakta, prangasız bir köle gibi kanal kazmaya mahkûm edilmişti.

Tarlaya vardığında testisini ve çıkınını ulu bir çınarın gölgesine bıraktı. “Allah’ım, sen bana güç kuvvet ver” diyerek çapayı toprağa sapladı. Çapanın her darbesinde yükselen taze toprak kokusu, Sakar Balkan’ın çam kokusuna karışıyordu. 

Güneş tepede dikilip Gerlova Alçağı’nı adeta bir fırına çevirdiğinde, anamın alnından süzülen ter damlaları kurak toprağı ıslatıyordu. Bir ara soluklanmak için çınarın altına çekildi; sızdıran testiden buz gibi bir yudum su içip birkaç lokma ekmek çiğnedi.

Nefeslendikten sonra etrafına baktı, çapaladığı tarlaya komşu tarlalarda kimse yoktu. Çapasını alarak tekrar işe döndü.

Güneş, Sakar Balkan’ın dik zirvelerinden sıyrılıp ovanın üzerine devasa bir kor külçesi gibi devrilmişti. Havada yaprak kımıldamıyor, sıcağın baskısıyla bükülen mısır yaprakları çatlayan toprağa boyun eğiyordu. Toprağın bağrından yeni çıkan cırcır böceklerinin kulakları tırmalayan korosuna, yalnızca çapaların hırsla toprağa vuruluş sesi eşlik ediyordu. 

O sırada, anamın rahminde, topraktan çıkan o cırcır böceklerinin sesini işitiyordum. İçimde durdurulamaz bir özlem belirdi; ben de çıkmalı, bu dünyayı görmeliydim. Vakit tamam olmuştu. O karanlık, dar ve sulu evrenden kurtulmak için ilk hamlemi anamın kasıklarına saplanan keskin bir sancı olarak gönderdim. 

Anam da anlamıştı çıkmak istediğimi. Durdu, belini doğrulttu, terini sildi ve gözlerini çevrede gezdirdi. Çevrede ne ebe vardı, ne de sesini duyurabileceği tek bir insan... Babam gurbette, mahkûmiyetteydi. Yalnızdı; tarlası, mısırları ve karşısında mağrurca yükselen Ulu Sakar Balkan ile baş başaydı. Çaresizlikle başını kaldırıp dağın heybetli zirvelerine baktı, derdini ve korkusunu Sakar Balkan’a açtı.

Sakar Balkan, asırlık bir bilge gibi fısıldadı anamın yüreğine: “Korkma Emine! Balkan kadınları güçlüdür, dirençlidir. Çınarın altındaki toprağa uzan, yere neredeyse değecek kadar sarkan iki dala sıkıca tutun ve ıkın… Üçüncü, dördüncü ıkınmada oğlun gökyüzünü görecektir.”

Anam dağın sesine kulak verdi. Çınarın sarkmış dallarına tutundu, var gücüyle toprağa yüklenerek ıkındı. Ve gerçekten de dördüncü ıkınmanın ardından gözlerim ilk kez Balkan gökyüzüne, o devasa çınarın yaprakları arasından süzülen ışığa açıldı. 

Doğanın bağrında göbek kordonumu kendi elleriyle kesti; beni ak tülbendine sarıp bağrına bastı. Toprağın üstünde bir süre soluklanıp güç topladıktan sonra, beni kucağına alıp köyün yolunu tuttu. Ben Anam Emine’yi işte böyle tanıdım; gücünü dağlardan alan, hayatı toprağın bağrından söküp çıkaran bir Balkan kadını olarak…

BİRİNCİ BÖLÜM

Gerlova'ın Kucağındaki Sakar Balkan...

Yeşil ile dağın, su ile toprağın kader birliği ettiği o kadim coğrafyada; Şumnu’dan süzülen yolların kavşağında, 21 köyü bir ana şefkatiyle kucağında taşıyan devasa bir çanak gibi uzanıyordu Gerlova Ovası. 

Kuzeydoğu Bulgaristan’ın, Deliorman ile Tozluk’la el sıkıştığı bu efsunlu havzanın hemen yanı başında ise heybetiyle göğü yaran, sık ormanlarıyla sırdaş, zengin bitki örtüsüyle bereketli bir dev yükseldi: Sakar Balkan.

Bağrında sakladığı derin mağaraları ve sır dolu doğal oluşumlarıyla Sakar Balkan, yalnızca coğrafi bir kütle değil; asırlar boyu bu topraklara kök salmış Türk insanının sığınağı, kıblesi ve hafızasıydı. Şumnu’dan, Kardeşköy’den ya da Karagözler’den başını kaldırıp bakan her göz, penceresinde bu mağrur dağı görürdü. Gurbete düşenlerin hüzünlü manilerinde, maziye özlem duyanların rüyalarında vatan fikri, Sakar Balkan’ın siluetiyle ete kemiğe büründü. 

Dağ ile insan arasındaki o antlaşma öyle köklüydü ki; Karagözler ve çevre köylerin insanları dağın koruyuculuğunu üstlenmiş, ormanlar yangından ve talandan sakınmak üzere, Bulgar yetkililerce, ailelere zimmetlenmişti. Köylü dağını korumaya alır, dağ da cömertçesine, her aileye kışlık odununu verirdi, soğuktan korunmaları için.

Sakar Balkan’ın koynunda, Gerlova’nın kalbinde yer alan Karagözler ise suyun bereketine gark olmuş talihli bir köydü. Karstik kayalıkların ve gür ormanların süzdüğü kar ve yağmur suları, dağın eteklerinden kristal berraklığında pınarlar olarak fışkırdı. 

Ormanların derinliklerinden doğup yamaçlardan aşağı neşeyle çağlayan bu derelerden biri, Karagözler’i Aşağı ve Yukarı Mahalle olarak ikiye böler, köyün içinden bir hayat çizgisi gibi geçerdi. Sonra o dereler birleşir, Gerlova’nın doğusuna doğru süzülerek Karadeniz’e varan kutlu akarsuya, Kamçı Suyu’na dönüşürdü. 

Dağlardan taşıdığı zengin alüvyonlarla ovayı, Kuzeydoğu Bulgaristan’ın en verimli toprağına çeviren Kamçı Suyu, yaşamın bizzat kendisiydi. Tütün tarlalarının yeşermesi, çilek bahçelerinin kokusu, meraların bereketi onun taşıdığı neme bağlıydı. 

Yaz sıcaklarında köylünün serinlediği, sığırların sulandığı, tarihi su değirmenlerinin çarklarını döndüren hep bu nehir olmuştu. Mahallelerin köşe başlarındaki sebil taş çeşmelerden buz gibi sular akarken, kadınlar pınar başlarında sohbet eder, bahçelerdeki taş örme kuyulardan çekilen buz gibi sularla çaylar demlenirdi.

Ve tüm bu hayatın üstünde, Sakar Balkan’ın en yüksek ve ferah noktası olan Çıplak Tepe dururdu. Adını kayalık ve seyrek örtüsünden alan bu zirveye çıkıldığında, Gerlova Ovası dev bir kumaş mozaik gibi ayaklar altına serilirdi. 

Yeşil ile sarının her tonuna bürünen tarlalar, tütün bahçeleri ve aralara serpiştirilmiş kırmızı kiremitli evleriyle Karagözler, yukarıdan bakıldığında huzurlu bir doğa tablosunu andırırdı. 

Ovanın tam ortasında Kamçı Suyu ve onun kucağında parıldayan Tişa Baraj Gölü, güneşin açısına göre maviden yeşile dönen bir gümüş şerit gibi parıldardı.

Sert rüzgarın yüzü okşadığı Çıplak Tepe’de durup aşağıya bakmak; toprağın, suyun ve insan emeğinin yoğrulduğu o dingin cennetin tarihsel derinliğini iliklere kadar hissetmek demekti.

BABAM AHMET MUSTAFA DURGUD...

Balkan Erkekleri ve Çocukları

Tozlu yolların, ağır toprak kokusunun ve suskunlukla yoğrulmuş hayatların ortasında dünyaya gözlerimi açtığımda, babam Ahmet’in varlığı hep uzak bir gölge gibiydi. Bulgarların Türkler için kurduğu o zalim "Zorunlu İşçi Taburları"nda, prangasız bir köle gibi kazma sallamaktan helak düşüp eve dönebildiği nadir zamanlarda bile bizi kucağına alıp bağrına bastığını hiç hatırlamam. Ne beni ne de benden sonra aileye katılan kardeşlerimi… Babamın sevgisi, ulaşılmaz bir dağ gibi sessiz ve erişilmez dururdu.

Oysa aşağı mahalledeki "Büyük Aile"mizin reisi, bilge Halil dedemin yanı başı bambaşka bir âlemdi. İlk torunu olarak beni karşısında gördüğü anda gözlerinin içi parıldar, günün tüm yorgunluğu o ak sakallı yüzünden silinirdi. Beni kucağına alır, sever, okşar; o sert dünyanın içinde beni şımartabileceği tek güvenli liman olurdu.

Aklımın ermeye, hayatı sorgulamaya başladığım altı yaşlarımın ortalarındaydım. Yine bir gün dedemin dizinin dibinde otururken, içimde büyüyen o çocukça burukluğu daha fazla tutamadım:

— Dede… Babam bizleri hiç sevmiyor mu?

Dedem elimi tuttu, şefkat dolu bakışlarını yüzüme dikip içten bir tebessümle sordu:

— Bunu da nereden çıkardın benim biricik torunum Mehmet?

Derin bir nefes alıp dedemin gözlerinin içine baktım:

— Dede, sen beni dinliyor, bana bir büyük gibi muamele ediyorsun. Oysa ben babama soru sormaktan bile çekiniyorum…

Sonraki günlerde, zihnimde adeta "Canlı bir Kütüphane" gibi yer eden o bilge adam, elimden tutup beni Balkanların ve Anadolu’nun derin tarihine, o toprağın insanının ruhuna götüren bir yolculuğa çıkardı. Hafifçe gülümseyerek konuşmaya başladı:

— İlahi Mehmet… bak dinle beni. Balkan kültüründe de yüzyıllar önce kopup geldiğimiz Anadolu’nun o kadim topraklarında da aile yapısı dedenden, babandan çok daha eskidir. Oralarda bir babanın, hele ki kendi babasının ya da aile büyüklerinin yanında çocuğunu kucağına alıp sevmesi, öpmesi kolay iş değildir. Bu, sevgisizlikten değil torunum… Bu, köklü bir saygı ve mahremiyet terbiyesindendir.

Dedem, pirinç bir mangalın karşısında demlenen çaydan bir yudum alır gibi ağır ağır, sindire sindire anlatmaya devam etti:

— Ataerkil evde en yaşlı kimse, otoritenin ve hürmetin makamı odur. Bir baba, kendi babasının yanında evladını kucağına alıp severse, bu büyüklerin otoritesine karşı bir saygısızlık, kendi sınırını aşıp öne geçme sayılır. Bizim buralarda duygular, hele ki sevgi ve şefkat öyle herkesin gözü önünde sergilenmez; ayıptır, günahtır denir. Baba olmak, o mecliste bir olgunluk makamıdır. Büyüklerin yanında çocukla şakalaşmak bir tür şımarıklık, bir görgüsüzlük gibi görülür de babalar utancından başını öne eğer. Balkan erkeği çocuğunu sever sevmesine, hem de canından öte sever… Ama içten sever, gizli sever. Ancak baş başa kaldığında, kimseler yokken alır kucağına, koklar evladını.

Dedemin sesi o akşam odanın duvarlarında yankılanırken, babamın nasırlı elleri, yorgun gözleri ve sessizliği zihnimde yeniden şekillendi.

— Yani Mehmet’im; Balkan erkeğinin sevgisi günümüzün süslü laflarına, açık gösterilerine benzemez. Onlar sevgisini çalışarak, ailesini koruyup kollayarak, acısını ve sevgisini ketum bir büküklükle içine gömerek gösterir.

Dedemin o akşam anlattıklarından sonra, şafak sökmeden yola koyulan, omzunda ağır bir yükle eve dönüp sessizce köşesine çekilen babama bambaşka bir gözle bakmaya başladım. O suskunluğun arkasında, meğer ne derin bir sevgi denizinin yattığını ilk kez o zaman anladım. 

Mustafa Durgud Ailesinin üçüncü Çocuğu...

Babam Ahmet; Deli Durgud olarak bilinen, Büyükbabam Mustafa Durgud Ailesi’nin üçüncü çocuğu olarak, 1924 yılının ilkbaharında, anası Hatice’nin kucağında gözlerini açtı dünyaya. 

Esmer, kara yağız bir çocuktu. Beş yaşındaki ablası Mürüvvet, ilk gördüğünde pek benimseyemedi, hatta sevmedi bu esmer, kara bebeği. Davranışlarında da bunu göstermesi üzerine, zarar vermesin diye, anası Hatice onu Mürüvvet'ten sakındı ve hiç kucağına vermedi.

O sırada dört yaşında bir çocuk olan ağabeyi Mustafa, sevmek için kardeşi Ahmet'i kucağına aldı. Ne var ki küçücük bedeni kardeşini taşıyamayıp yere düşürünce, anası bir daha yaklaştırmadı kardeşine. Üstelik, kendisine olan ilgi ve şefkat kardeşi Ahmet üzerine yöneldi. Kıskandı Ahmet'i, çocukça bir kızgınlıkla kardeşine bir daha yaklaşmadı. 

Küçücük bir kırgınlıkla başlayan bu sessiz uzaklaşma, ne yazık ki yıllar boyu sürecek ve günün birinde iki kardeş arasındaki o köklü bağın bütünüyle kopmasına neden olacaktı.

Mustafa Durgud Soyadını aldı Ahmet...

Yıllar yılları kovaladı. Ahmet'in adını Durgud sülalesiyle ilişkilendirme zamanı geldi. Erkeklerin soyadları, atalarının adını koruyucu bir kalkan gibi adlarının sonuna eklerin, geçmişin mirasını gururla omuzlarında taşırlardı. 

Öyleydi çünkü, Balkanlarda zaman, devletin soğuk evraklarıyla ya da resmi kanun maddeleriyle ölçülmezdi. Ne Soyadı Kanunu’nun adı anılır ne de bürokrasinin asık suratlı resmiyeti sokaklarımızda karşılık bulurdu. 

Yıllar yılları kovaladı. Ahmet'in adını Durgud sülalesiyle ilişkilendirme zamanı geldi. Ahmet de kendi babası Mustafa Durgud’un adını kendine soyadı ekleyince, zamanın yıprattığı nüfus kütüklerinin sarı, tozlu sayfalarına “Ahmet Mustafa Durgud” olarak mühürlendi. 

O mühür; sadece mürekkeple atılmış bir isim değil, toprağa, geçmişe ve kimliğe vurulmuş kırılmaz bir bağdı.

Anası Bu Dünyadan Göç Ediyor...

Ahmet Mustafa Durgud 14 yaşında Anası Hatice Durgud'u kaybetti. Bundan en çok etkilenen babası Mustafa Durgud etkilendi. Yas dönemi sona erdikten sonra, hayata küsmüş ve elden ayaktan düşmüş hale geldi. 

Rızası dışında evlenen, adını bile anmak istemediği kızı Mürüvvet ve oğlu Mustafa da, karısının olumsuz tavrından ötürü uzak durunca, 14 yaşındaki oğlu Ahmet'le bir başına kaldı. 

Tevekkül sahibiydi Ahmet.  Gelişmelerin her zaman kendi kontrolünde olmadığını bildi, gereksiz kaygı ve panikten uzak durdu. Deli Durgud olarak bilinen, babası Mustafa Durdud'un adeta gölgesi, yürüyen ayağı oldu. 

Sabaha karşı toprağa düşen çiğde tarlaları sürdü, ekti, biçti ve hasadını kaldırdı. Sızlanmadan, kimseye sitem etmeden bütün görevleri yerine getirdi babasına karşı.

Bilge Dedemin Nazlı Kızı Emine ile Evleniyor...

1943 yılında anam Emine ile hayatını birleştirdiğinde, omuzlarındaki ağır yükün bir bölümünü genç karısına bıraktı. O da büyük bir hürmet gösterdi kayınpederine, eli ve ayağı olmaya özen gösterdi. 

Büyükbabam da bu yaklaşıma kayıtsız kalmadı, Emine’yi öz kızı gibi bağrına bastı. Giderek iyice elden ayaktan düşen Durgud dedem, evliliklerinin beşinci ayında bu dünyadan ayrıldı.

Anasından sonra babasını da kaybeden babam, ''Allahım, elden ayaktan düşen Durgud babamın daha fazla ızdırap çekmesini istememiş ki  Cennetine aldı'' diyerek teselli buldu. Uzun bir süre Büyükbabamın yasını tuttuktan sonra, inançlarına ve Aşağı mahalledeki Büyük Aileme tutundu.

Evinin Erkeği Olarak Sorumlulukları artıyor...

Büyükbabamın ölmeden önce, kızı Mürüvvet ile oğlu Mustafa'ya da verdiklerinin dışında, vasiyet ettiği evinin erkeği oldu. Kendisine bırakılan tarlaları sürdü, ekti, biçti ve hasat etti. Karısı Emine ile birlikte, büyük ve küçükbaş hayvanlarını kollayıp, korudular ve çoğalmalarını sağladılar. Çocuklarını da hiç ihmal etmediler.

Çalışmayı yeryüzündeki en büyük ibadet sayardı. Kul hakkı ve haramdan, Cehennemden kaçınır gibi, korkardı. 

Gözümdeki Atom Karınca...

Dur durak bilmeyen yapısıyla benim gözümde, toprağın bağrında iz bırakan bir "atom karıncaydı." En karanlık, en çıkmaz durumlardan bile, metaneti ve aklıyla en hayırlı sonuçları çıkarırdı. Onun bu bitmek bilmeyen azminden el almış olmalıyım ki, ben de en zor anlardan hep olumlu bir sonuçla sıyrılmayı öğrenecektim zamanma. 

Evinin ihtiyaçları her şeyden önce gelse de, iş kendine geldiğinde son derece cimri davranırdı; evlatlarının nafakasından eksilir endişesiyle kahvehaneye gidip bir bardak çay dahi içmezdi.

Herkese nezaketle davranır; kimseyi kötülemez, ötelemezdi. “Bir başkasını kötüleyerek ve öteleyerek daha iyi olunmaz oğul…” derdi hep. Bu sözünü ömrüm boyunca kendime rehber edinecektim.

Bulgar yönetiminin asimilasyon politikalarıyla Türkçe okullar teker teker kapatılınca babamın okuma yazma hakkı elinden alınmıştı, ama pes etmedi. Yaz aylarında gönderildiği üç yıllık zorunlu çalışma taburlarının gaz lambası kokan yorgun akşamlarında, kader arkadaşlarından adını yazmayı ve imza atmayı öğrendi. 

Zamanla, eksik harflerle de olsa gurbetten sıla mektupları yazacak kadar ilerletti okumasını. Her satırında eksik bir harf, ama tamamlanmış kocaman bir yürek vardı. 

Yeterince okuyup yazamamanın burukluğunu yaşadığından, kurtuluşun yalnızca eğitimden geçtiğine yürekten inanmıştı. Çocuklarının Karagözler'de eğitim alamayacaklarını bildiğinden, Anavatana göçün zorunlu olduğuna inanmıştı, ki Anavatan'a göçtükten sonra çocuklarını okur yazar yapmaya and içti.

Evlatlarının geleceği, inancı ve kimliği için, doğup büyüdüğü topraklara veda etme kararı alınca, yakın çevresine bunu anlatarak, yasal hazırlıkların başlamasına önayak olacaktı.

Büyük Babam Mustafa Durgud...

1898 yılının puslu, serince bir sonbahar sabahı, Deliormanda, Sakar Balakn eteklerindeki Karagözler köyünde mütevazı ama köklü bir hanede sessizlik yerini bir bebeğin ağlayışına bıraktı. Durgudlar Sülalesinin beşinci evladı olarak dünyaya gözlerini açmıştı Büyükbabam Mustafa. 

Deliorman’ın toprağı sıradan bir toprak değildi; kökleri yerin metrelerce derinine uzanan, fırtınalarda eğilen ama asla bükülmeyen o sert, mağrur ağaçlar gibiydi. İnsanı da tıpkı toprağı gibi mizaçlı, gururlu ve sarsılmazdı. İşte bu koca coğrafyaya nam salmış Durgudlar sülalesi, heybetini ve boyun eğmez karakterini tam da bu toprağın koynundan alıyordu.

Aile, varlıklı sayılacak bir kudrete sahipti; geniş topraklar, sürüyle hayvan… Fakat bu kalabalık konakta Mustafa’nın payına düşen yalnızlıktı.

Kendinden büyük üç ağabeyi ve bir ablası çoktan evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı. Kendi evlatlarının gelecek telaşına düşen kardeşler, küçük Mustafa’ya başlarını çevirip bakacak vakit bulamadılar. O, koca konakta adeta tek başına, yalnızca anasıyla babasının üzerine titreyen şefkatiyle büyüdü. Ağabeylerinin yokluğu, onun ruhunda erken yaşta kendi başının çaresine bakma güdüsünü uyandırmıştı.

Balkanlar’da zaman, dingin akan bir nehir gibi değildi; fırtınalı, kanlı ve acımasızdı. "93 Harbi" diye hafızalara kazınan o büyük 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın üzerinden yıllar geçmişti ama sarsıntısı dinmemişti. Rus orduları Osmanlı’yı İstanbul surlarına, Payitaht sınırlarına kadar kovalamış, yüzyıllardır bu topraklarda at koşturan ecdadın torunları için yaşamı çekilmez kılacak ilk kıvılcımı yakmıştı.

Kurulan yeni Bulgar Krallığı, arkasındaki Rus desteğiyle birlikte Türk ahali üzerindeki baskısını artırdı. Yüz binlerce insan gurbet yollarına düştü, kitleler halinde Anadolu’ya doğru amansız bir göç başladı.

Tarihler 1936’yı gösterdiğinde, göç rüzgârı Durgudlar’ın kapısını çalacaktı. Mustafa’nın ağabeyleri ve ablası, Büyük Büyükbaba’nın huzuruna çıkıp rızasını istediler. Toprak daralmış, rızık zorlaşmıştı. Çukurova’nın sıcak, bereketli bağrına göç etmeye karar verdiler. Ancak Mustafa, ağabeyleri gibi yapmadı. Babasının gözlerinin içine baktı, toprağını avuçladı ve gitmedi. Doğduğu, boy verdiği bu kadim topraklara kök salıp kalmayı seçti.

Zaman geçtikçe Mustafa, yapılı cüssesi ve haksızlığa zerre tahammülü olmayan sert duruşuyla nam saldı. Köylü için onun ağzından çıkan tek bir söz senet gibiydi. Eğilmez başı, kimseden korkmayan gözü pek tavrı nedeniyle akranları ona artık tek bir isimle hitap ediyordu: "Deli Durgud".

1918 yılında, Cihan Harbi’nin dumanı tüterken, yirmi yaşında yağız bir delikanlı olan Deli Durgud, kendisinden bir yaş küçük Hatice ile hayatını birleştirdi. Hatice, Durgud’un o sert kabuğunun altındaki merhameti bilen, ona sığınak olan durgun bir limandı.

Yıllar, bu küçük yuvaya hem neşeyi hem de kederi sırayla taşıdı. Önce ilk göz ağrıları Mürüvvet kucaklarına geldi. Ardından ortanca oğulları Mustafa, en nihayetinde de 1924 yılında Ahmet dünyaya gözlerini açtı. Durgud hanesi yeniden çocuk sesleriyle şenlenmiş, kökler daha da derine inmişti.

Ancak hayat, Deli Durgud’un o sarsılmaz görünen sert kabuğunu kırmak istercesine acı sınavlarını peş peşe dizdi. Evlendikten on üç yıl sonra, kendisini el bebek gül bebek büyüten anasını kara toprağa verdi. Bu acının sıcaklığı henüz sönmemişken, on beş sonra da babasını kaybetti. Arka arkaya gelen bu kayıplar, Deli Durgud’un oğluna, kızına ve karısına daha da sıkı sarılmasına neden oldu.

Fakat en ağır imtihan, dışarıdan değil, hanenin tam ortasından geldi. Ergenlik çağına giren kızı Mürüvvet, gönlünü komşu köyden Metin adında bir delikanlıya kaptırmıştı. Deli Durgud’un sertliğinden, rıza vermeyeceğinden korkan Mürüvvet, bir gece babasının haber haberi olmadan Metin’e kaçtı.

Haber Karagözler köyüne ulaştığında Deli Durgud’un yüreğinde tamiri imkânsız bir kırılma yaşandı. Lafa, söze, namusa her şeyden çok değer veren bu mağrur adam için kızının gizlice kaçması göğsüne saplanan bir hançer gibiydi. Araya hatırlı kişiler girdi, köyün büyükleri ayağına kadar gelip rıza kopardı, düğün dernek kıyıldı. Ancak Deli Durgud bir kez ant içmişti. Ne kızının yüzüne baktı bir daha, ne de adını ağzına aldı. Mürüvvet onun için hayattayken yok olmuştu.

Bu kırgınlığın sızısı evin koridorlarında henüz tazeliğini korurken, büyük oğlu Mustafa’nın evliliği gündeme geldi. Güzel bir düğün yapıldı. Ancak felek, Durgud hanesine neşeyi çok gördü. Düğünden tam dört ay sonra, eve bir kez daha ateş düştü. Evin direği, Durgud Nenem Hatice aniden hakkın rahmetine kavuştu.

Hatice’nin cenaze günü Karagözler köyü yasa büründü. Babasının gazabından ve bitmek bilmeyen öfkesinden korkan Mürüvvet ise, anasının son yolculuğuna yanına giderek katılamadı. Mezarlığın çok uzağındaki ulu ağaçların arkasına gizlenmiş, gözyaşları içinde anasını uğurlayan kalabalığı izliyordu. Çalıların arkasında hıçkırıklarını bastırmaya çalışan bir kız çocuğu ve mezarın başında dimdik, taş gibi duran ama içi kavrulan bir baba...

Hatice’nin gidişinden sonra, Amcam Mustafa'nın eşi kayınpederi ile yaşamak istemedi. Ve ailenin iç ve dış avlusundan sonra, pek fazla kullanılmayan eve taşındılar. Küçük oğlu Ahmet'le başbaşa kaldı. Deli Durgud’un dünyası biraz daha karardı, biraz daha sessizleşti. Ancak hayat devam ediyordu.

Küçük oğlu Ahmet, babasını bir an olsun yalnız bırakmadı. Ahmet, gelin Emine’yi bu haneye getirdiğinde, ev yeniden bir nebze olsun ısındı. Deli Durgud, yaşadığı tüm kayıplara, yüreğindeki o geçmek bilmeyen kızgınlık sızısına ve sert mizacına rağmen, son nefesini verinceye dek oğlu Ahmet ve gelini Emine ile aynı çatının altında, aynı sofrada yaşadı.

Sakar Balkan Eteklerindeki  Yuvamız...

Deliorman’ın bağrında, Sakar Balkan’ın mor silsilelerine gözlerini diken Karagözler Köyü, zamana ve sert iklimine kendi kabadayı mimarisiyle kafa tutardı. Bu köyün evleri; toprağın, taşın ve ahşabın sessiz bir müttefikliğiydi. Zemin katlar, dağların bağrından sökülüp getirilen o bilek kalınlığındaki sert taşlarla örülür, hayatın yükünü sırtlanırdı. Onların üzerinde yükselen ahşap karkas iskeletler ise adeta evin kaburgalarıydı. Çam dikmeler, iri kirişler ve çapraz payandalar, binayı ayakta tutan gizli birer iskelet gibi birbirine kenetlenirdi.  Öyle ki deprem salladıkça esner ama kolay kolay yıkılmazdı.

Balkanlar'ın insanı kesen dondurucu kış rüzgârlarına karşı evlerin gözleri küçük tutulurdu. Ahşap kepenkli bu küçük pencereler, içeriye soğuğun girmesine geçit vermezdi. Başlarının üstünde alaturka kiremitli, geniş ahşap saçaklı çatılar yükselir; yağmuru, yoğun karı bir pelerin gibi göğüslerdi. Zamanla kireçle bembeyaz boyanan ya da ham ahşap dokusu korunan bu cepheler, köyün yeşil doğasının ortasında berrak birer inci gibi parlardı.

Evlerin kalbi, içinde döküm bir kuzine sobanın gürül gürül yandığı o ana odaydı. Yemeğin cızırdadığı, çorbanın buram buram tüttüğü bu oda; ailenin hem oturma odası, hem sığınağı, kışın en amansız zamanlarında ise hep birlikte büzüldükleri sıcak bir yatak odasıydı. 

İç mekanlarda, el tezgâhlarından süzülen kök boyalı kilimler, nakışlı heybeler ve yaygılar göze çarpardı. Duvar diplerindeki kerevetlerin üzerinde, konuğa verilen değerin sessiz bir nişanesi olan, beş yastık ve üç minderden oluşan Berde Takımları kurulurdu. Kapı arkalarında perdelenmiş üçgen raflar, duvar boyunca dizilmiş boy boy bardak rafları, peçeler ve o kara sobanın tavana doğru uzanan dumanlı boruları odaya yaşanmışlık katardı. 

Odanın en gösterişli eşyaları ise hem bir çiçeklik işlevi gören hem de odanın sıcaklığını evin ulu salonuna aktaran zarif, küçük pencerenin raflarına gururla dizilirdi.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, iki kardeşimle yan yana yattığımız yer yatakları tek bir hareketle toplanır, ahşap yüklük dolabının karanlığına kaldırılırdı.

Eşik geçildiğinde hayat ikiye bölünürdü: İç ve dış avlu. "Hayat" denilen iç avlu, hanenin mahremiydi; dışarıdan bakışlara kapalı, mor menekşelerin ve nazlı sardunyaların kokusuyla bezenmiş bir cennet bahçesi... Ekmek fırınları, kuzineli dış mutfaklar ve kışlık odunluklar hep bu mahrem halkanın içindeydi.

Taş ya da ahşap çitlerle çevrili iç avludan geçilen dış avlu ise üretimin, emeğin mekânıydı. Taş duvarların arkasında meyve ağaçları göğe uzanır, ahırlardan hayvan sesleri yükselir, sabanlar bir kenarda toprağı süreceği günü beklerdi. Çocukluğumun o ilk yıllarında bu dış avlu, Mustafa Amcamla ortak kullandığımız devasa bir meydandı.

Ne var ki, akşamları babam tütününü yakıp derin bir iç çekerken bu ortaklığın gölgesi düşerdi üzerimize. Babamın dertlenerek anlattığına göre Mustafa Amcam dertsiz, sorumsuz bir adamdı. Evini barkını geride bırakır, gurbet ellerde haytalık eder; kendi toprağının, kendi rızkının yükünü de gelip babamın omuzlarına yıkardı.

Bu ağır yük, en sonunda bardağı taşırdı. Deli Durgud Dedemden miras kalan o koca dış avlu, bir gün tam ortasından çekilen soğuk bir taş duvarla ikiye bölündü. O duvar yalnız avluyu değil, kaderleri de ayırdı; Mustafa Amcamla babamın yıldızı bir daha asla barışmadı.

Aşağı Mahalledeki Büyük Ailem...

Güneş, Sakar Balkan’ın gururlu zirvesinin ardında süzülmeye başladığında, Karagözler köyünün ortasından bir bıçak gibi geçen Kamçı Suyu’nun, onlarca kolundan birinin, uğultusu derinleşirdi. Dağın buz gibi bağrından kopup gelen bu hırçın su, taşlara çarpa köpürür; iki yakaya ayrılmış köyün köpük köpük akan ortak damarı olurdu. 

Bahar uyanıp da dere boyları yeşile kucak açtığında, dikenli dalların arasından turuncu, sarı ve al al parıldayan alıçlar göz alırdı. Bizim buralarda "ekşi muşmula" derlerdi ona. Mayhoş tadı, nergislerin mis kokusu ve ovayı taze bir gelinlik gibi örten papatyaların görüntüsüyle birleşince Karagözler, rüyalar dünyasından fırlamış bir masal diyarına dönüşürdü.

Dere, Karagözler’i iki ayrı aleme bölerdi: Aşağı Mahalle ve Yukarı Mahalle. Biz Yukarı Mahalle’nin sakinleriydik. Derenin karşı yakasında, anamın çocukluğunun ve ilk gençliğinin geçtiği Aşağı Mahalle'deki Büyük Ailem; benim gözümde fırtınalı günlerde sığınacak tek güvenli limandı. 

Orada, kökleri derinlere uzanan devasa bir çınar ordusu dururdu: Nenem Fatma, bilge dedem Halil, dayılarım ve şefkatini üzerimizden bir an olsun eksik etmeyen Cemile teyzem...

Babamın askerlik bahanesiyle Çalışma Taburlarına götürüldüğü, evimizin yetim ve kimsesiz kaldığı o kavurucu yaz günlerinde adımlarım hep karşı yakaya yönelirdi. İki mahalleyi birbirine bağlayan o eski ahşap köprüyü geçer, anamın hesabıyla tam altı yüz arşın yürürdüm. 

O altı yüz arşın, çocuk yüreğimin en güvenli sığınağına giden yoldu. Köprüyü geçer geçmez dayılarım etrafımı sarar, koltuk altlarımdan tutup beni göğe kaldırırlar; şefkat dolu öpücüklerle önce Neneme, sonra Bilge Dedeme götürürlerdi.

O fırtınalı günlerde anamın en büyük dayanağı, küçük kardeşim Şaban’ın koruyucu meleği olan Cemile Teyzemdi. Kerim Dayım ise tek bir şakasıyla dünyadaki tüm kederi silip atan bir neşe pınarıydı. Ağustos’un serin bir sabahında, henüz altı yaşımın ikinci ayındayken tutmuştu elimden. Sakar Balkan’ın eteklerine tırmanırken, Çıplak Tepe’nin ve Gerlova Ovası’nın o büyüleyici manzarasına bakıp "Çıkalım mı yeğenim?" diye sormuştu. Gözlerimdeki cesareti görünce eklemişti: "Tırmanırken Sakarlık etme yeğenim. Efsane der ki, dikkatsiz tırmananlar zirveye varamadan aşağı yuvarlandığı için buraya Sakar Balkan demişler..." Onun o neşeli ruhu olmasa, kızgın güneşin altında çapa yapmaktan beli bükülen anamın yükü nasıl hafiflerdi, bilmem.

Yusuf Dayım bir dinginlik limanıydı; ne zaman babamın yokluğu yüreğimizi sızlatsa, "Çözeriz yeğenim, sen merak etme" der, yüreğimize su serperdi. Hüseyin Dayım ise kendi kabuğuna çekilmiş sessiz bir gölge gibiydi, evde pek durmazdı. En küçük dayım Mustafa ise gençlik heyecanının peşinde, mahalledeki arkadaşlarıyla rüzgar gibi akardı.

Ve Fatma Nenem… Dokuz kişilik o devasa ailenin yükünü omuzlayan, günün on sekiz saatini duraksız bir tempoyla geçiren o emektar kadın... Yine de bir boşluk buldu mu koşar, anamın yardımına yetişirdi. İlk torun olduğum için etrafımda pervane olur, beni mutlu etmek için çırpınırdı.

Ama benim sırdaşım, ilk öğretmenim başkaydı: 1895 doğumlu Ulu Dedem Halil sırdaşım... 93 Harbi’nin fırtınası henüz köye ulaşmadan ilkokul eğitimini almış, ancak Türk okullarının kapatılmasıyla mektepten kopmuştu. Fakat o, kağıda değil, söze ve nefese emanet edilen tarihin yaşayan kütüphanesiydi.

İnsanlığın geçmişini okuma yazmayla değil; kulaktan kulağa aktarılan canlı, dinamik anlatılarla korunduğu o çağlarda Dedem, köklerimizin koruyucusu olmuştu. Karagözler’in geçmişini, hemen ötedeki Virbitsa’yı, Şumnu’yu, Çarlar Şehri Preslav’ı ve bu mistik Balkan coğrafyasının varoluş mücadelesini hep onun dizinin dibinde dinledim. Onun canlı sesi, zamanla biçim değiştiren ama hiç ölmeyen canlı bir hafızaydı.

Sözlü Tarih Muhafızları...

Bilginin kağıda değil, kuşaktan kuşağa aktarılan zihinsel ritimlere, kafiyelere ve kalıplara işlendiği sistemin koruyuculara ''Sözlü Tarih Muhafızı'',yazının yokluğunda kolektif kimliği diri tutan ve arşiv görevini tek başına üstlenen kişilere ''Hafıza Taşıyıcısı'' denirdi..

Destanları yazılı bir metne dayanmadan ezberden okuyan, şehir şehir gezerek, Antik Yunanın ortak mitoloji ve tarihini aktaran Homeros gibi ozanlar, Batı Afrika topluluklarında "yürüyen kütüphane" olarak kabul edilen en belirgin gruptu. Bir köyün tüm soy kütüğünü, kralların tarihlerini, sözleşmeleri ve geleneksel hukuku zihninde korurdu.

Türk ve Orta Asya Kültürü'deki Ozanlar; Sadece şair değil; boy boy destanları, geçmişte yaşanan savaşları, göçleri ve bilgece öğütleri ezberinde tutan toplumsal hafıza muhafızlarıydı.

Dengbej Doğu ve Güneydoğu Anadolu Kültürü'nde ''Dengbej'' adıyla karşımıza çıkar ki, "ses veren" ya da "söze hayat veren" kişi demekti. Hiçbir enstrüman kullanmadan, sadece hafızasındaki binlerce yıllık dengleri, kıtlıkları, aşiret tarihlerini ve destanları çeşitlemelerle saatlerce aktarabilirlerdi.

Doğu ve Osmanlı Kültürü'nde ''Hikaye-Han'' olarak adlandırılan kişiler; olayları, şahısları, coğrafyaları ve tarihsel olayları, zengin hafıza teknikleri zinciriyle dinleyicilere aktaran anlatıcılardı. ''Meddah'' olarak adlandırılanlar ise kasaba ve mahalle tiuatrolarında, eğlenceli bir şekilde, geçmişe ışık tutarlardı. 

Yıllar sonra, kader bizi Anavatan’a savurup Türkiye’de ilkokul sırasına oturduğumuzda; babam, Halil Dedemden devraldığı o sözlü meşaleyi yakmaya devam edecekti. Ve biz, bir derenin kenarında yeşeren o büyük ailenin, göç yollarında kaybolmayan hikayesini onun sesinden geleceğe taşımayı sürdürecektik.

Ailemize Kardeşim Mustafa Katıldı...

Sakar Balkan’ın eteklerini sarmalayan o kavurucu 1945 yazının sıcakları, nihayet yerini sonbaharın serin nefesine bırakıyordu. Ekim ayının sonlarına doğru yaklaşırken evimizin havası ansızın değişti; odaların içinde gizli bir telaş, fısıltıyla yayılan tatlı bir koşturmaca başladı.

Anamın karnı her geçen gün biraz daha sivrilip öne doğru çıkıyordu. Avludaki iş güç arasında koşturan anamın peşinden sürüklenen fısıltılardan, onun gebe olduğunu kavrayabiliyordum. Fatma Nenem, her fırsatta anama çorba kaseleri uzatıyor, ağır kaldırmamasını, adımlarına dikkat etmesini sık sık öğütlüyordu. Cemile Teyzem ise artık evimizin bir parçası gibiydi; kapıdan içeri girmesiyle birlikte odadaki tüm şefkat ışıkları anamın üzerine çevriliyordu. Ben ise o güne kadar alışık olduğum o koyu ilginin merkezinden yavaş yavaş çekildiğimi hissediyor, ne olup bittiğini anlamlandırmaya çalışıyordum.

Abla, yeni bir can gelmek üzere! Yat uzan hele, ben bir koşu gidip anamı çağırayım!”

Cemile Teyzemin kapıdan fırlamasıyla dönmesi bir oldu. Fatma Nenemin tecrübeli, maharetli elleri ve teyzemin şefkatli dokunuşlarıyla odadaki o gergin bekleyiş, yerini incecik bir bebek ağlamasına bıraktı. Kundaklanan o minik cansız kütle, sarıp sarmalanarak bitkin ama gözleri parıldayan anamın kucağına teslim edildi.

Doğumdan dört gün sonra, ahşap kapımız hafifçe vuruldu. İçeriye Halil Dedem, arkasında mahalle imamıyla girdi. Büyük ailemizin hemen her ferdi, henüz sesi bile cılız bir rüzgâr gibi çıkan bu yeni misafire ad vermek, kulağına dualar fısıldamak için odadaki kerevetlerde yerini almıştı. Kalabalığın içinden her kafadan bir ses çıkarken, Halil Dedem ağırlığını koydu. Bakışlarını imam efendiye çevirerek sordu:

Adını Mustafa koyalım derim, ne dersin imam efendi?”

İmam, sakalını sıvazlayıp bir süre düşündü. Yüzüne yayılan tebessümle yanıtladı:

Münasiptir Halil Dede... Mustafa; seçilmiş, süzülüp temizlenmiş demektir. Peygamber Efendimizin de mübarek adıdır, bereketiyle gelsin.”

Halil Dede, başta kızı Emine olmak üzere odadaki herkese tek tek baktı. Başlar rıza ile eğilince, imam efendiye döndü:

İmam efendi, töreni başlat o vakit.”

Abdestli gelen mahalle imamı, oda içerisindeki derin sessizliğin ortasında Kur'an-ı Kerim’den ayetler okumaya başladı. Tüm gelenekler edeple yerine getirildikten sonra, bebeğin sağ kulağına eğildi ve gür, parlak bir sesle fısıldadı:

Mustafa... Mustafa... Mustafa...”

Henüz iki yaşına yeni basmış küçük bir çocuk olarak, odanın ortasındaki o kundakta beliren küçük misafiri hem şaşkın hem de içimi kemiren bir kıskançlıkla izliyordum. Kendi kendime, "Bu da nereden çıktı şimdi?" dediğimi bugün gibi hatırlıyorum. Nitekim bir yıl öncesine kadar hem ana hem baba tarafından koca sülalenin tek göz bebeği bendim; dünyadaki bütün sevgi, ilgi ve ihtimam sanki sadece benim için var edilmişti. Oysa şimdi evin tüm dikkati, anamın o fısıltılı duaları ve sevecen bakışları bu minik bedene kaymıştı.

İşin kötüsü, iki yaşıma gelmiş olmama rağmen henüz kendi başıma tek bir adım bile atamıyordum. Yürümeyi bir türlü beceremiyor, odadaki ahşap mobilyalara, duvar kenarındaki kerevetlere tutuna tutuna dengede kalmaya çalışıyordum. Anamın başı işten ve bebekten aşkındı; ama yeni doğan Mustafa’yı emzirip uyuttuktan sonra, o kısıtlı zamandan bana ayırdığı birkaç dakikalık şefkati yakalayabilmek için adeta saatleri sayıyor, o anları dört gözle bekliyordum.

Heybesindeki Çocuklarıyla Anam Emine...

Sakar Balkan’ın heybetli zirveleri, henüz mor bir sis perdesinin arkasında uyuklarken, Karagözler köyünde gün ilk önce Durgutların avlusunda uyanırdı. Rüzgârın ahşap kepenkleri hafifçe titreştirdiği o dondurucu alaca karanlıkta, Anam Emine çoktan ayağa kalkmış olurdu.

Üzerine hasır serilmiş toprak tabanlı odada sessizce hareket eder; gaz lambasının cılız, sarı ışığı altında nasırlı elleriyle üzerimizi örterdi. Ahıra inip koyunların, ineklerin sütünü sağar, döndüğünde bizleri emzirdikten sonra kuzine üzerine bıraktığı sıcak çorbasını içerdi.

Ekim ve kasım ayları Gerlova’nın en bereketli ama bir o kadar da yorucu hasat mevsimiydi. Tarlada kemale ermiş mısırların kırılması, bağ bozumu, kışlık meyve ve sebzelerin toplanıp ambarlara istiflenmesi gerekiyordu.

Cemile Teyzem ile Kerim ve Yusuf Dayılarım yardıma koşsalar da, babasız bir evin yükünü omuzlamaya yetmiyordu. Her şey, iki evladı ve toprağı arasında mekik dokuyan anamın nasırlı ellerine bakıyordu.

Güneş Sakar’ın belinden kızıl bir tepsi gibi doğmaya başladığında, mısır tarlasına yapılacak, yol hazırlığı tamamlanırdı. Anam, el tezgahında kendi dokuduğu kök boyalı, kalın nakışlı heybeyi geniş omuzuna yerleştirirdi.

Heybenin bir gözüne beni diğer gözüne de henüz birkaç aylık  kardeşim Mustafa'yı yerleştirirdi... 

İki evlat, bir heybenin iki gözünde iki ayrı dünya gibiydik. Anamın omuzu bir teraziydi sanki, bir gram fazla kaysa düşecekmişiz gibi. Ama o adımlarını toprağa öyle sağlam ve dengeli basardı ki, heybenin içinde sallanırken içimizi bir korku değil, anamın sıcaklığının huzuru kaplardı.

Tarlaya vardığımızda bizi bir meşe ağacının altındaki serin gölgeye bırakırdı. Heybeden çıkarıp toprağın üzerine serdiği dokuma yaygının üzerine yerleştirirdi ikimizi de. Acıktığımızda bağrından bastığı sütüyle doyurur, başımıza tülbentten gölgelik yapardı.

Sonra da, güneş tepemize yükselip toprağı bir fırın gibi ısıtırken, tarlanın ortasında yalnız bir Balkan kadınının tek kişilik mücadelesi başlardı. 

Dalından ayrılan o derin mısır  kokusunu içimize çekerken anamın belinin büküldüğünü hissederdim. Mısır yapraklarının rüzgârda çıkardığı hışırtı, anamın içinden söylediği hüzünlü Balkan türkülerine karıştırdı. 

Arada bir durur, elinin tersiyle alnındaki teri siler, meşe ağacının altına dönüp bize bakardı. O bakışta ne yorgunluk izi vardı ne de bıkkınlık; sadece sarsılmaz bir şefkat ve kayalıkları bile delecek kadar güçlü bir irade...

Zaman sadece evin içinde değil, tarlada da çetin geçiyordu. Zor da olsa hepsinin üstesinden geliyordu anam. Güneşin altında, tek başına toprağa eğilen bir Balkan kadınının direnişiydi bu.

Güneş batıya doğru devrilip gölge ağacın boyunu aştığında, Anam tarladaki mısırların önemli bir bölümünün kırımını yapmış olurdu. Elleri nasırlı, ayaklarındaki çarıklar toz topraktan görünmezdi ama başı dimdikti.

Yine aynı özveriyle bizi toplar, heybenin gözlerine yerleştirirdi. Gün boyu yorulmuş olan o omuzlar, dönüş yolunda bizi taşırken en ufak bir sarkma göstermezdi. Akşamın kızıllığı Karagözler köyünün çatısına vururken, anam evimizin kapısından içeri adımını atardı.

O, çileyi sabırla yoğuran, evlatlarını heybesinde taşıyıp sonbahar, hasadını yapan, fırtınalara karşı tek başına duran bir abideydi. Ve biz, o heybenin gözlerinde büyürken, hayata karşı eğilmeyen bir başın ne demek olduğunu kelimelerden önce anamın nasırlı ellerinden öğrenecektik.

Gelin kapıdan içeri adımını attığında, omuzundaki heybeyi incitmekten korkar gibi nazikçe indirir, bizi rahatlıkla görebileceği serdiği bir şilteye beni oturturken Mustafa'yı da yatırarak, özenle sardığı kundak yapardı.

Gecenin karanlığı Karagözler Köyü’nün ve arkasındaki Sakar Balkan’ın üzerine tamamen çöktüğünde, oda gaz lambasının kısılan ışığıyla sükûnete ererdi. 

Gaz lambasının sarı, hüznü okşayan ışığı ahşap odanın duvarlarına vururken, akşamın ritmi başlardı evimizde: Emine, ahırdaki hayvanların bakımını tamamlayıp geldikten sonra, önce Mustafa'yı sonra da beni emzirirdi.

Odanın ortasındaki kuzine sobasında çıtırdayan meşe odunlarının aleviyle, bakır tencerede kaynayan çorbanın buğusu odaya yayılırdı.  Bizleri doyurmuş ve ihtiyaçlarımızı gidermiş olmanın rahatlığıyla, nihayet çorbasını içmeye başlardı.

Gecenin karanlığı Karagözler Köyü’nün ve arkasındaki Sakar Balkan’ın üzerine tamamen çöktüğünde, oda gaz lambasının kısılan ışığıyla sükûnete ererdi. 

O evde, o akşam vakti; manevi yoksulluk vardı, gurbet vardı, çile vardı... Ama, gurbette de olsa, arkamızda Sakar Balkan gibi heybetli babamız vardı.

Anam bizleri yanına yatırmış, üstlerimizi örterken karanlıkta sessizce dışarıyı, babamın gurbetten döneceği yolları dinlerdi. Ellerini duaya açar;

"Yarabbi... Gurbetteki kocam Ahmet'e derman ver, heybemde evlatlarımı taşırken dizlerime güç ver. Bu ocağın tüten dumanını, bu masumların rızkını zalimin eline bırakma..."

Benim anam işte böyle bir kadındı. Çileyi sabırla yoğuran, evlatlarını heybesinde taşıyıp tarlayı süren, fırtınalara karşı dimdik ayakta duran tam bir Balkan Kadınıydı… Onun o heybede bize aşıladığı direnç, hayatımız boyunca damarlarımızda akar gibi bizleri ayakta tutacaktı.

Beş Kişilik Çekirdek Bir Aile Olduk...

Sakar Balkan’ın eteklerinde, 1895 doğumlu Ulu Dedem Halil’in anlattığı o masalsı coğrafyada, 1949 yılının kavurucu yaz sıcakları yerini sonbaharın serinliğine bırakıyordu. Doğanın sarıya çalan hüznü Karagözler köyünü sararken, evimizde bambaşka bir baharın sancısı başlamıştı. Anam Emine’nin yüzündeki çizgiler derinleşmiş, bakışları telaşla buğulanmıştı. Ailemizin 3 numarası olacak o yeni can, ana rahminden dünyaya süzülmek için acele ediyordu.

Anamın o sessiz ama çaresiz çırpınışını ilk ben hissettim. El işaretiyle beni yanına çağırdı. Sesine sükunet katmaya çalışarak, "Mehmet..." dedi, "Git babanı bul oğul. Anamın sancıları başladı, eve gelsin dedi."

Az önce dış avludaydım. Durgud Dedemin yokluğunda sığınacak bir liman arayan babam Ahmet, kışlık odunları yarıyordu. Dört yaşındaki kardeşim Mustafa ise hiçbir şeyden habersiz, avluda mor menekşelerin ve nazlı sardunyaların arasında çiçekten çiçeğe koşan arıların peşindeydi.

İç avlunun o cennet kokulu taş duvarlı kapısından dış avluya fırladım. Göğe uzanan meyve ağaçlarının gölgesinde kırdığı odunları odunluğa taşıyan babama nefes nefese yaklaştım. Telaşımı gören babam duraksadı: "Hayrola Mehmet, bu telaşın niye?"

"Baba! Anam doğurmak üzere, seni çağırdı!"

Babam baltayı kenara bırakıp elinin tersiyle alnının terini sildi. "Sakin ol oğul," dedi ama adımları bir anda serileşti. Eve girdiğimizde bambaşka bir telaş dalgası sardı odaları. Babam anam için alelacele bir lohusa yatağı sererken bana döndü: "Hadi aşağı mahalleye! Fatma Nenene, Cemile Teyzene haber ver, çabuk gelsinler!"

İki mahalleyi bağlayan ahşap köprüye doğru koşarken zihnim babamın yalnızlığındaydı. Durgud Dedem gözlerini hayata yumduktan sonra yetim kalan babam, o içindeki derin boşluğu Halil Dedem ve Aşağı Mahalle’deki o büyük çınar ailesiyle doldurmuştu. Nitekim kapılarını yumrukladığımda karşıma çıkan Cemile Teyzem, haberi alır almaz Nenem Fatma’ya müjdeyi verdi.

Nenem Fatma o emektar tecrübesiyle anında otoriteyi eline aldı: "Sizler evde kalın ki kalabalık olmasın Emine kızımın evi. Cemile ile ben hemen gidiyorum!"

Biz eve döndüğümüzde anamın sancıları köpüren Kamçı Suyu gibi hırçınlaşmıştı. Nenem beni ve babamı işaret ederek kapıyı gösterdi: "Siz biraz dışarıda bekleyin hele, biz işimize bakalım."

Dışarıda, pencere önünde zaman durmuş gibiydi. Çok geçmeden içeriden yükselen o taze ve tiz ağlama sesi, kış öncesi soğuyan havayı bir anda ısıttı. Fatma Nenemin emektar elleri ve Cemile Teyzemin şefkatli kolları, yeni bir canı anamın kucağına teslim etmişti.

Nenem kapıyı açıp bizleri içeri çağırdığında, kundaka sarılı bebeği babamın nasırlı kolları arasına bıraktı.

O an, Balkan erkeğinin o dışarıya karşı tunçtan zırhı birdenbire eriyiverdi. Dışarıdan bakıldığında vakarından taviz vermeyen babam Ahmet, kucağındaki o küçücük mucizeyle baş başa kaldığında gözlerindeki sertlik silindi; yerini derin bir şefkat denizine bıraktı. Nenemin yüzüne bakıp başını hafifçe öne eğdi. Bu, o zorlu doğumu atlatan hanımına ve o canı dünyayla buluşturan tecrübeli anaya duyulan köklü bir minnetti.

Babam gözlerini kapatıp odadaki uğultudan uzaklaştı. Dudakları kıpırdadı; tevekkülle dolu bir Balkan duası süzüldü yüreğinden: "Ömrü bereketli, bahtı açık, toprağına ve soyuna hayırlı bir evlat olsun..."

Kucağındaki bebeğin kıpırdandığını hissedince onu göğsüne biraz daha bastırdı. Gözpınarlarında biriken yaşı bizden gizlemeye çalışırken yüzüne mahcup bir tebessüm yayıldı. Eğildi, bebeğin kulağına usulca fısıldadı: "Hoş geldin be oğlum..."

O sert görünüşlü adam; arkasında koca bir geçmişi, önünde ise büyütülecek taze bir geleceği omuzlamış, içi şefkatle dolup taşan ulu bir dağ gibi duruyordu artık karşımızda.

Doğumdan üç gün sonra, mübarek Ramazan ayının eşiğinde, Büyük Ailemiz ve mahalle imamı soframıza konuk oldu. Evi neşesiyle aydınlatacak, masumiyetiyle üzerine titrenecek bu küçük evlada verilecek isimler konuşuldu. Sonunda, üzerine titrenen o küçük kardeş simgesi olarak Şaban ismi en çok oyu aldı.

Mahalle imamı başını sallayarak onayladı: "Şaban; Üç Aylar’ın ikinci halkası, Peygamberimizin ayıdır. Berat Kandili’ni bağrında taşıyan, amellerin Hak katına yükseldiği mübarek bir zamandır. Bahtı da kendi gibi güzel olsun."

Abdestli olan imam bebeği kucağına aldı. Sağ kulağına ezan okuduktan sonra, sol kulağına namazın başladığını müjdeleyen o seri ritimle kâmet getirdi. Ardından bebeğin sağ kulağına üç defa berrak ve yüksek bir sesle fısıldadı: "Şaban... Şaban... Şaban..." Yapılan dualar, edilen temenniler derenin uğultusuna karıştı.

Böylece, Sakar Balkan’ın eteklerinde, Ahmet Mustafa Durgud Ailesi beş kişilik köklü bir çekirdek aile olarak tarih kütüğüne mühürlendi...

 Karagözler Köyü  Efsanesi...
Ağaç yapraklarının sararıp döküldüğü 1949 yılının sonbaharında, evimize dilsiz bir kuzu Şaban katılmış ve iki yaşına girmişti. Dur durak bilmeyen Şaban'a kardeşim Mustafa’nın ele avuca sığmaz yaramazlıkları katılınza, evde tam bir curcuna kopuyordu. 
Anamın fısıltılarından 1951 yılı kışının son ayı, Şubat bitmek üzereydi. Günlerden Cumartesiydi ve ben bunalmıştım evdeki curcunadan. Anam da biraz rahat nefes alsın, evdeki yükü hafiflesin diye; bana adımlarımı dışarıya, Aşağı Mahalle’ye doğru atmak kalıyordu.

Üstelik, dünyaya ve geçmişe dair bitmek tükenmek bilmeyen bir merakım vardı; aklıma takılan her şeyi kurcalayan, sürekli sorular soran bir çocuktum. Sorduğum o çetin soruların doyurucu yanıtlarını ise her defasında Bilge Halil Dedemle yaptığımız o derin söyleşilerde buluyordum.

Hızla evden uzaklaştım, köprüyü geçerken derenin iki yakasına baktım, karın altındaki nergisler henüz başalrını çıkaramamışlardı. Alıç ağaçları da henüz meyveye durmamışlardı. 

Köprüyü geçip, Büyük Ailemin kapısına dayandığımda ilk kez Hüseyin Dayımla karşılaştım. Nasıl olduysa bugün evdeydi. Koltuk altlarımdan tutup, havaya kaldırdı, oturma odasına girerek ''Baba bak kim gelmiş'' diyerek beni yere bıraktı.

Halil Dedemin dizinin dibine çöküp gözlerimi gözlerine diktim, sorar gibi bana baktı. Aklımı öteden beri kurcalayan o iki sözcüğü yan yana getirip sordum: “Dede, köyümüze neden 'Karagözler' demişler?”

Halil Dedem yüzündeki o babacan tebessümle bana baktı. Bakışlarında asırların birikimi vardı. “Karagözler’in efsanesi derin ve ilginçtir Mehmet…” diyerek başladı anlatmaya.

Köyümüzün kuruluşuna dair kuşaktan kuşağa aktarılan en köklü anlatı, Osmanlı’nın bu topraklara ilk ayak bastığı iskân yıllarına kadar uzanırdı. Anlatılana göre buraya, yaban geyiklerinin sırtında gelen "Kara Gözlü Baba" ya da diğer adıyla Kara Ağa adında bir derviş ulaşmıştı.

Efsane bu ya, erenlerden sayılan bu derviş zat, Vırbitsa Geçidi’nin serin ve kuytu vadisine indiğinde, gözlerinin kömür karalığı ve bakışlarının derinliğiyle etrafına dirlik ve bereket saçarmış. Dağdaki yırtıcı hayvanların bile hürmet edip dokunmadığı Kara Gözlü Baba, elindeki mürver asasını toprağa vurduğu anda oradan buz gibi, berrak bir pınar fışkırmış. 

O pınarın etrafında toplanan Yörük obaları, onun koruyucu nefesine sığınarak ilk ahşap evleri inşa etmişler. Köyün adı da bu erenin gözlerinin karalığından ve dervişçe adaletinden esinlenerek "Karagözler" olarak kalmış.

Dervişin asasını toprağa vurarak fışkırttığı o pınarın suyu, zamanla çoğalıp mahallelerimizin arasından gürül gürül geçen o buz gibi dereyi oluşturmuştu. Halil Dedem sözünü sürdürdü:

Yörüklerin kurduğu o ilk ahşap evler, Karagözler’in temeli oldu. Konum olarak harika bir yer seçmişlerdi Mehmed'im. 

Köyümüz Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda, adeta bir mücevher gibi parlar. Varna’ya 90, Şumnu’ya 50, bağlı olduğumuz Vırbitsa kasabasına ise topu topu 10 kilometre mesafededir. Köyümüzün 40 kilometre kuzeydoğusuna düşen 'Çarlar Şehri' Preslav ise geçmişin fısıltılarını taşıyan kadim bir kültür merkezidir. 

Sakar Balkan’ın eteklerindeki köyümüz, bu tarihi merkezlere yakın olmanın getirdiği o örtülü itibar ile bölgesinin en gelişmiş, en mamur yerleşimi haline gelmişti. 

Bağlı olduğumuz Şumnu vilayeti'ne gelince, Osmanlı dönemi boyunca sıradan bir şehir değildi; imparatorluğun Avrupa içlerine uzanan askeri harekâtlarında hayati önem taşıyan askeri bir üs ve aşılmaz bir doğal kale vazifesi görürdü…”

Sözün burasında duramayıp Dedemin ayakları dibinden doğruldu çocuk bedenim. Kafam iyice karışmıştı: “Anlamadım dede… Osmanlı da kim?”

Halil Dedem bıyık altından güldü, başımı okşadı: “Haklısın Mehmet. Bak, Fatma Nenen yemeği hazırlamış, yer sofransının başında bize bakıyor. Hadi gel geçip kaşık sallayalım. Yemekten sonra sana Osmanlı’nın kim olduğunu, bu topraklara nasıl mühür vurduğunu bir bir anlatayım.”

 O dönemde masanın yerine geçen ''Sini'' çevresine, dizlerim üzerinde, yerimi aldım ama aklım dedemin anlatacağı o büyük masalda kalmıştı. Sabırsızlıkla yemeğin bitmesini, kaşıkların tabağa değen sesinin susmasını bekledim. Aklımda tek bir soru yankılanıyordu.

Kimdi bu Osmanlı?

Sofradaki bakır kaşıkların tıkırtısı kesilip Fatma Nenem sofrayı toparlamaya başladığında, Dedemle Sakar Balkan'a bakan kapalı verandadaki kerevete oturduktan sonra gözlerimi Halil Dedemin ağzından çıkacak ilk cümleye dikmiştim. 

Dedem, tütün tabakasını yavaşça cebinden çıkardı; nasırlı elleriyle tütünü kağıda sararken gözleri uzaklara, Sakar Balkan’ın sisli tepelerine daldı. Yaktığı cigaradan ince bir duman göğe doğru süzülürken anlatmaya başladı:

Bak Mehmet; Osmanlı dediğin, tek bir adam ya da kuru bir devlet adı değildir. Yüz yıllar önce Anadolu’nun kalbinden fışkırıp at sırtında denizleri aşan, bu bastığımız topraklara adalet, düzen ve hayat getiren koca bir çınardır Osmanlı.

Osmanlıyı oluşturan atalarımız, Oğuz Boylarından çıkıp gelen Yörüklerdir. Padişahlar bu toprakları fethettiğinde, arkalarından sadece orduları getirmediler; obalarıyla, sürüleriyle, türküleriyle bizim gibi insanları getirdiler. Niye biliyor musun? Bu Rumeli toprakları şenlensin, yurt olsun, çorak kalmasın diye…

İşte o zamanlar, Karagözler’in kurulduğu bu vadilere, Vırbitsa Geçidi’ne, Şumnu’ya bizim dedelerimizi yerleştirdiler. Bize 'Evlad-ı Fatihan' yani Fatihlerin Evlatları dediler. Biz bu dağlarda sadece buğday ekmedik, mısır çapalamadık Mehmet; buraya kimliğimizi, dilimizi, ezanımızı, komşuluk ahlakımızı ektik.

Osmanlı, bu Balkanlar’da altı yüz yıl boyunca koca bir çadır kurdu. O çadırın altında Türk de yaşadı, Bulgar da, Boşnak da, Rumen de… Kimsenin inancına, diline, bağına bahçesine dokunulmadı; herkes adaletin gölgesinde nefes aldı. 

Çarlar Şehir Preslav’ın, Şumnu Kalesi’nin, Varna’nın dili olsa da konuşsa… O muazzam camiler, taştan köprüler, buz gibi akan hayrat çeşmeleri hep o günlerin nişanesidir.

İşte o yüzden 'Kimdi Osmanlı?' dersen; Osmanlı bizim bu topraklardaki kökümüzdür. Halil Dedendir, senin anandır, babandır, bu derenin kenarında yeşeren alıç ağacıdır, minareden okunan ezandır… 

Biz bu Balkanlar’a sonradan gelip geçen birer misafir değiliz; bu toprağın hamurunda bizim atalarımızın teri ve harcı var.”

Küçücük yüreğimde ilk kez, bastığım bu toprağın ne kadar derin ve heybetli bir geçmişe sahip olduğunu hissettim. Halil dedemin dediği gibi; Bizler, on dördüncü yüzyıldan itibaren Anadolu üzerinden planlı bir şekilde bölgeye yerleştirilen Oğuz Türklerinin asil soyundan geliyorduk. 

Takvimler 1389 yılını gösterdiğinde, Sadrazam Çandarlı Ali Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Şumnu bölgesini fethetmişti. İşte benim doğduğum, çocukluğumun geçtiği Karagözler Köyü de tam olarak bu stratejik bölgenin kalbinde yer alıyordu. 

Dedem kendi anlattıklarından duygulanmıştı. İnce tütünün dumanı ahşap tavanın kirişleri arasında kaybolurken, dışarıda Sakar Balkan’ın rüzgarı pencereleri hafifçe tıkırdattı. 

Dedem konuşmasına ara verip, tabakasından aldığı tütünü ince bir kağıda ustalıkla sarıp bir cigara daha oluşturmuştu ki Fatma Nenem elindeki tepsiyle geldi. ''Sizlere Ahudud Şerbeti getirdim. Şerbetlerinizi içerken Deden de biraz nefes alsın.'' Dedikten sonra tekrar mutfağa döndü.

Ahududu şerbeti, ferahlatıcı ekşi-tatlı dengesi ve canlı rengiyle Türk mutfağının geleneksel ve ferahlatıcı içeceklerinden biriydi.

Karşımızda Sakar Balkan'ın haşmetli görünüşüne bir de Ahududu şerbeti eklenince keyfimiz iyice yerine geldi. Son yudumları da içtikten sonra, kaldığı yerden Osmanlı sohbetimizi sürdürdü. 

''Anadolu’dan getirilerek Şumnu ve Deliorman bölgesine yerleştirilen inançlı ve savaşçı Türkmenler, Osmanlı’nın buradaki "ileri karakolu" oldular. İmparatorluğun Viyana kapılarına kadar büyümesini sağlayan o muazzam tedarik zinciri ve askeri gücün arkasında, bu topraklara kök salan Türk nüfusunun sarsılmaz varlığı yatıyordu.

Anlatılar arasında ansızın bir kelime döküldü dudaklarından: "Viyana..."Bedenim bir anda doğruldu. Dedemin karşısına geçip gözlerinin içine heyecanla baktım:

"Viyana kapıları nerede dede? Bize çok mu uzakta?"

Dedem hafifçe tebessüm etti, gözlerindeki derin kırışıklıklar babacan bir edayla kıvrıldı: " İlahi benim çok bilmiş torunum..." dedi. "Viyana kapılarından önce, sana ruhumuzu tutuşturan o kadim efsaneden, Kızıl Elma’dan söz etmeliyim."

Dedemin sesi, Sakar Balkan’ın rüzgarı pencereleri hafifçe tıkırdattığı o uğultuya karışarak geçmişin derinliklerine aktı:

Kızıl Elma; Türk mitolojisinde, halk inançlarında ve devlet geleneğinde ulaşılması gereken o en son hedefti. Fethedilecek yeryüzünün, yüreklerde taşıdığımız ülkücü idealin ve cihan hakimiyeti rüyasının hülyasıydı. Gerçekliği düşlerde saklı, tayfı ufukta beliren büyülü bir simgeydi.

Türklerin bozkırdaki göçebe çadırlarından devasa imparatorluk çağlarına kadar uzanan bu kavram, hiçbir zaman haritada sabit bir nokta olmadı. Ulaşıldıkça bir adım daha öteye kaçan, "Gelecekte nerede olmalıyız?" sorusunun peşinden koşan canlı bir vizyondu. Eski Türklerin, Güneş’in doğduğu yerden battığı yere kadar olan tüm acun dairesini adaletle yönetme arzusunun ete kemiğe bürünmüş haliydi.

"Kızıl", bizim kültürümüzde alı, koyu kırmızıyı, hatta saf altını temsil ederdi. "Elma" ise o küresel formuyla gök kubbeyi, dünyayı ve hükümdarların avuçlarında tuttukları o haşmetli "Hükümranlık Kürelerini" anlatırdı. Kızıl Elma asla durağan kalmazdı; bir şehir suru aşıldı mı, o hemen bir sonraki sınır boyuna süzülür, bütün dünyayı adalet kılıcıyla kuşatmak isterdi.

Osmanlı yükseldikçe, bu kutlu rüya batıya doğru yürüyen orduların hem yüreğindeki yakıtı hem de zihnindeki pusulası oldu.

1453’ten önce cihanın gözü tek bir noktadaydı: Doğu Roma’nın kalbi, Konstantiniyye. Ne zaman ki Fatih Sultan Mehmet o kadim surları devirip kendini Kayser-i Rûm ilan etti, işte o zaman Kızıl Elma kabuk değiştirdi. Bu devasa vizyonun doğal tamamlayıcısı, Batı Kızıl Elması olan Katolik dünyasının kalbi Roma şehriydi.

Anadolu’da Karamanoğulları diz çöktürülmüş, Ege adaları dalgalanan sancaklarla bezenmişti. Kaptan-ı Derya Gedik Ahmet Paşa, gözünü İtalya’nın güneyine dikti. Amaç; Papalık ve Napoli Krallığı’nın zayıf anında Adriyatik’i aşıp çizmenin topuğunda sarsılmaz bir köprübaşı kurmaktı.

1480 yazında 128 parçalık devasa Osmanlı donanması Avlona limanından demir aldı. 28 Temmuz’da Otranto sahillerine ayak basan askerler, 11 Ağustos’ta Otranto Kalesi’ni fethetti. Roma kan ağlıyor, Papa şehirden kaçmak için Fransa yollarını gözlüyor, çanlar yeni bir Haçlı ordusu için acı acı çalıyordu.

Gedik Ahmet Paşa, Otranto’da güçlü bir garnizon bırakıp daha büyük bir ordu toplamak üzere kışın Rumeli’ye döndü. Ancak kaderin hükmü başkaydı... 1481 baharında ikinci büyük darbe için gün sayılırken, Fatih Sultan Mehmet 3 Mayıs’ta aniden sonsuzluk alemine göç etti. Şehzadeler I. Bayezid ile Cem Sultan taht kavgasına tutuşunca Otranto unutuldu. Çaresiz kalan kahraman garnizon, Eylül 1481’de kaleyi teslim edip çekilmek zorunda kaldı.

Dedem derin bir iç çekti, bakışlarını uzaklara, kuzeybatı ufkuna dikti: Gedik Ahmet Paşa’nın Otranto Seferi, aslında o zamana kadar denenmemiş zekice bir güzergâh hamlesiydi. Osmanlı askerinin yeni ve en büyük Kızıl Elması haline gelen Beç şehri, yani Viyana, Edirne’den yola çıkacak bir ordu için Tuna’yı aşan 1.600 kilometrelik çetin bir kara yoluydu. Oysa Otranto’da kurulacak sağlam bir köprübaşı, ordunun Viyana’ya İtalya üzerinden sadece 1.000 kilometrelik bir mesafeyle, muazzam bir lojistik avantajla ulaşmasını sağlayacaktı.

Osmanlı, bu büyük stratejik fırsatı Fatih’in vefatıyla kaybetti belki; ama Viyana kapılarına yürüme arzusu, o nalların sesi ve Şumnu’daki Türkmenlerin duası hiç bitmedi...Taa ki 1683'teki İkinci Viyana Kuşatmasının yenilgiyle sonuçlanmasına kadar.


Sakar Balkan’ın Eteklerinde Bir Bahar Uyanışı

Dondurucu kış ayları nihayet karlı pelerinini Şumnu dağlarından çekmiş; 1950 yılının baharı, Karagözler köyüne bütün haşmetiyle ve müjdesiyle ayak basmıştı.

Mayıs ayının ilk günleri belirdiğinde, Sakar Balkan’ın etekleri adeta usta bir nakkaşın elinden çıkmışçasına binbir çeşit renge büründü. Kamçı Suyu’nun nazlı kollarından biri olan ve köyümüzü tam ortadan ikiye bölen derenin her iki yakasında alıç ağaçları bembeyaz çiçeklerini kuşandı; nergisler ve papatyalar kırlarda bir renk cümbüşü yaratıp gönüllerimize neşe serpti.

Beş kişilik çekirdek ailemizde ise tatlı bir telaş ve huzur hâkimdi. Ailede "Dilsiz Kuzu" adını taktığımız üç numaramız, küçük kardeşimiz Şaban dıgıldamaya başlamış; "ana" ve "baba" sözcüklerini kekeleyerek öğrenmenin hevesine düşmüştü. İki ağabeyi olarak benim ve Mustafa’nın tüm ilgisi onun üzerindeydi. Ama ne yalan söyleyeyim, içime sokasım geldiği o Dilsiz Kuzu en çok bana düşkündü. Bu sırada Mustafa beş yaşından gün almış, bense altı yaşıma basmış bir çocuk olarak dünyayı keşfetmenin hırsıyla dolup taşıyordum.

Evde günlerdir tek bir konu fısıldanıyordu: Hıdırellez Şenlikleri. Ne var ki bu bayramın nereden geldiğini, neyi müjdelediğini merak eden o küçük kafama anam de babam da tatmin edici bir cevap verememişti. Dayılarıma sorduğumda onlar da söze nereden başlayacaklarını bilememişlerdi. Geriye tek bir sığınak kalıyordu: Her müşkülü çözen, dizinin dibi kütüphane gibi kokan Bilge Dedem...

Babamın evde fısıldadığı tarihe bakılırsa takvimler 4 Mayıs 1950 Perşembe gününü gösteriyordu. Öğleden sonra heyecanla büyük ailemin kapısına vardım. Ahşap kapıyı gıcırdayarak açan Fatma Nenem oldu. Beni karşısında görünce yüzü aydınlandı, nergis kokulu yanaklarımdan öptü:

"Deden verandada oturuyor. Seni özlemişti kerata, 'İki gündür görünmedi' dedi bu sabah..."Nenemin ellerini öpüp hemen verandaya koştum. Ahşap kepenkler sonuna kadar açılmış; Sakar Balkan’ın o dumanlı, haşmetli silüeti sanki odanın içine dolmuştu. Dedem beni fark edince gözlerinin içi güldü:

"Nerelerdesin kerata? Seni özledim. Yine soracak bir şeylerin olmalı ki geldin bize..."Ellerini hürmetle öptükten sonra dizinin dibine çöktüm: "Babam tarlalarda ekim dikimle uğraşıyor dede. Anamın da evde kendi hazırlıkları var. Dilsiz Kuzumuz Şaban’la ilgilenmek bana düştü, o yüzden ancak gelebildim."

Dedem eliyle yanındaki minderi işaret etti. Bir süre sessizce, Sakar Balkan’ın üzerindeki bulutların süzülüşünü izledik. Sonra bana dönüp o babacan sesiyle sordu:

"Anlat bakalım kafandaki çözemediğin soruları..."

"Dede," dedim gözlerimi gözlerine dikerek, "Her yıl Hıdırellez Şenliklerini kutluyoruz ve ben bundan büyük bir heyecan duyuyorum. Ama meraklı bir çocuk olarak şenliklerin kökenini ne anamdan ne babamdan ne de dayılarımdan öğrenebildim. Bilge Dedem bana anlatır diye geldim."

Dedem cigarasından derin bir nefes çekti. Dumanı Sakar Balkan’ın rüzgârına doğru süzülürken tane tane anlatmaya başladı:

"Hıdırellez dediğin evlat; Mezopotamya, Anadolu, Orta Asya ve Balkan kültürlerinin kesişim noktasında şekillenmiş; doğanın uyanışını, bereketi ve baharı simgeleyen kadim bir bayramdır. Kökeni tek bir dine veya kültüre değil, insanlığın binlerce yıllık doğa döngüleri ile dini-mitolojik inançlarının harmanlanmasına dayanır.

İsmi, Hızır ile İlyas isimlerinin birleşmesinden türemiştir. Hızır; inanışa göre karada zorda kalanlara yardım eden, ayak bastığı yerleri yeşerten, bereket ve şifa dağıtan bir velidir. İlyas ise denizlerin hâkimi olan, sulardaki insanlara imdat eyleyen bir başka mübarek zattır. İnanca göre, tüm yıl dünyayı gezen bu iki mübarek şahsiyet, sadece 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece bir araya gelirler. Onların buluşmasıyla yeryüzüne bereket, şifa ve bahar yağar.

Orta Asya Türk kültüründeki doğanın uyanışı ve Nevruz kutlamaları, Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinden sonra Hızır inancıyla birleşip İslamileşmiştir. Özetle Hıdırellez; Sümerlerden Keltlere, Orta Asya bozkırlarından bizim bu güzel Balkanlar’a kadar uzanan ortak bir insanlık mirasıdır."

Dedem gözlerini bizim köye, Karagözler’e doğru çevirdi: "İşte bizim köyümüzde düzenlenen Hıdırellez şenlikleri de bu yüzden sadece baharı karşılamak değildir torunum. Anadolu’dan asırlar önce buraya yerleşen Deliorman Türklerinin akrabalık bağlarını ve sarsılmaz kültürünü canlı tutma günüdür.

Yarın şenlikler başladığında göreceksin; köyün ortak harman yerinde ve yemyeşil kırlarda toplanılacak. Şumnu’dan, çevre köylerden, hatta Türkiye’ye göç etmiş akrabalardan gelen ziyaretçilerle nüfusumuz katlanacak.

Ulu ağaç dallarına büyük halat salıncaklar kurulacak. Siz çocuklar ve gençler o salıncaklarda sallanırken sağlık ve neşeyle dolacaksınız. 5 Mayıs akşamı dev Hıdırellez ateşi yakılacak, üzerinden atlanacak. Dilekler kâğıtlara çizilip gül ağaçlarının diplerine konacak, 6 Mayıs sabahının ilk ışıklarıyla da Kamçı Suyu’nun kollarına bırakılacak.

Dev kazanlarda etli bahar pilavları pişirilecek, kurbanlar kesilip gelen konuklara dağıtılacak. Birlikte yenen her lokma bereket duasıyla mühürlenecek. Er meydanı kurulup pehlivanlar dostça güreşe tutuşacak; davul-zurna ekibinin çaldığı Deliorman havaları eşliğinde gün boyu bir panayır yaşanacak."

Dedem başımı okşadı, gözlerinde geçmişin ve geleceğin gururu vardı: "Bu şenlikler bizim için bir hafıza tazeleme günüdür. Hem Bulgaristan’da kalan bizler hem de an vatana göç eden torunlar için Hıdırellez, geçmişle geleceğin kucaklaştığı tarihi bir köprüdür."

Sakar Balkan’ın üzerinden süzülen akşam güneşi verandanın ahşaplarına vururken, dedemin anlattığı bu muazzam masalın içinde büyüdüğümü, köklerimin ne kadar derinlere uzandığını ilk kez o gün hissettim.

Sonraki günlerde Bilge Halil Dedeme, ''nasıl oldu da Gelenek ve Göreneklerimizi koruyabildik'' sorusunu yönelttim. Her zamanki gülümsemesi yayıldı yüzüne. Belli ki soru sormam ve öğrenmemden mutlu oluyordu.

''Bilgi Güçtür Mehmet'' diye başladı ve sürdürdü konuşmasını.

Doğu Balkanlar’ın sert doğası ve tarih boyunca yaşanan siyasi çalkantılar, Karagözler insanını hem birbirine sıkı sıkıya bağlamış hem de dış dünyadaki zorluklara karşı dirençli kılmıştır.

Karagözler Köyü’nde sosyal yapı; asırlık geleneklerin, aile bağlarının, imece kültürünün ve tarihsel göçlerin şekillendirdiği son derece köklü ve korumacı bir Balkan Türk toplumsal dokusuna sahiptir. Doğu Balkanlar’ın sert doğası ve tarih boyunca yaşanan siyasi çalkantılar, Karagözler insanını hem birbirine sıkı sıkıya bağlamış hem de dış dünyadaki zorluklara karşı dirençli kılmıştır.

Karagözler’de sosyal yapının en temel yapı taşı, bazı istisnalar dışında, geniş ve ataerkil aile düzenidir. Köyde bireylerden ziyade sülaleler ve soy hatları ön plandadır. Aileler genellikle köklerini, atalarının adlarıyla (Durgudlar, Hacıahmetler gibi) tanımlardı. Büyüklere Saygı ve Tevekkül önemlidir. Aile içinde en yaşlı erkek ya da kadın, kararlarda son sözü söyleyendir. Dedelerin ve ninelerin torunlarıyla aynı çatı altında, yan yana evlerde yaşaması, geleneklerin kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlardı.

Balkan Türk kültüründe Akraba Evliliklerine yer yoktu. Karagözler’de de yakın akraba evliliklerine sıcak bakılmaz; evlilikler genellikle çevre köyler ya da farklı sülaleler arasında gerçekleşirdi.

Karagözler insanının en belirgin sosyal özelliği "çalışkanlık" ve "birlikte başarma" duygusudur. ''İmece'' olarak da bilinen ''Birlikte Başarmak'' önemliydi. Tütün kırma, ahududu toplama, kışlık odun hazırlığı ve fırınlarda ekmek/börek yapımı gibi zorlu işlerde ''İMECE'' devreye girerdi. Bir evde düğün varsa tüm köy ev sahibi sayılır; yemekler birlikte pişirilir, avlular birlikte düzenlenir. Cenazelerde ise günlerce taziye evine yemek taşınır, acı ortakça paylaşılırdı. Köyde su pınarları, yollar ve ortak alanların bakımı köylünün imece usulüyle üstlendiği, hayır saydığı görevlerdendi.

Sosyalleşmenin ve toplumsal bilincin canlı tutulduğu ana mekânlara gelince;

Köy Kahvehanesi ve Meydanlar; Erkeklerin günün yorgunluğunu attığı, tarımdan, siyasetten ve memleket meselelerinden bahsettiği ana sosyalleşme merkeziydi. Hıdırellez gibi özel günler, küslerin barıştığı ve toplumsal helalleşmenin sağlandığı en önemli zaman dilimleriydi.

Balkanlarda Çitalişte olarak bilinen Okuma Evi en önemli Sosyal kurumdu Asimilasyondan önce. Gençlerin kitap okuduğu, folklör ekibi çalışmalarının yapıldığı, düğünlerin ve toplantıların düzenlendiği bir kültür merkezi olan Okuma Evleri kapatılmıştı. Dini bayramlarla Cuma namazlarının birlikte yapıldığı camiler de en önemli sosyalleşme yerleriydi kaptılancaya kadar.

Halil Dedemi dinledikten sonra, Durgudlarda Atarkil Aile uygulamasının olmadını anladım. Mustafa Durgud Dedemin ve Nenemin vefatları nedeniyle, Ahmet Mustafa Durgud ailesi olarak, 5 kişilik bir çekirdek aile olarak kalmıştık. Öyleydik  Babamla Amcamın arası açıktı. Adını bile anımsayamadığım Halam doğumuma bile gelmemişti.

Karagözler'de Balkan Masalına Dönüşen Düğünler...

Karagözler Köyü'nde düğün bayraklarının dalgalandığı, Hıdırellez ateşlerinin yakıldığı her an; geçmişle geleceğin, insan ile doğanın kucaklaştığı unutulmaz bir Balkan masalına dönüşür. 

Karagözler Köyü’nde toplumsal hafızanın ve neşenin en canlı dışavurumu düğünler ve doğanın uyanışını simgeleyen Hıdırellez kutlamalarıdır.  Demiş ve eklemişti Ulu Dedem; Doğu Balkanlar’ın serin dağ havasına karışan klarnet sesleri, köklü Türk-Balkan geleneklerinin günümüzdeki yankısıdır.

Karagözler Köyü'nde düğün bayraklarının dalgalandığı, Hıdırellez ateşlerinin yakıldığı her an; geçmişle geleceğin, insan ile doğanın kucaklaştığı unutulmaz bir Balkan masalına dönüşür. 

Karagözler’de düğünler yalnızca iki insanın birleşmesi değil, iki sülalenin ve tüm köyün katıldığı günlerce süren bir şölendir. 

Düğün süreci, aracı olan saygın kişilerin kız evini ziyaretiyle başlar. Söz kesildikten sonra "Küçük Nişan" ve "Büyük Nişan" süreçlerinde gelin adayına "boğça" (bohça) içinde altınlar, işlenmiş çevreler (mendiller) ve yöresel kumaşlar hediye edilir. 

Cuma akşamından başlayan kına gecesi, kadınlar arasında köyün "okuma evi" ya da kız evinin avlusunda yapılır. Gelin, bindallı benzeri yöresel kıyafetler giyer, yüzü kırmızı bir duvakla kapatılırdı. 

Ortaya yakılan kına mumu etrafında dönülürken, gelin kızın baba evinden ayrılışını simgeleyen hüzünlü Balkan türküleri söylenir. Gelinin eline kına yakılırken kayınvalidenin avcuna altın koyması gelenekti.

Geline yakılan kına, onun yeni yuvasına ve eşine olan bağlılığını ve adanmışlığını simgelerdi. Kına yakılırken söylenen gelin ağlatma türküleri (Rumeli türküleri) eşliğinde gelin ağlatılır. Bu an, genç kızın çocukluğuna, doğup büyüdüğü baba ocağına ve mahallesine vedasını temsil eden duygusal bir eşiktir. Kınanın kırmızı rengi ise neşeyi, bereketi ve hayat enerjisini temsil ederdi. Ayrıca kınanın gelini nazardan, kötülüklerden ve kem gözlerden koruyacağına inanılırdı. 

Kısacası Balkanlar'da gelin kınası; helalleşmeyi, hüznü ve sevinci aynı anda barındıran, bir kadının hayatındaki en köklü dönüşümü simgeleyen kutsal bir mühürdü.

Pazar günü davul-zurna eşliğinde damat tarafı kız evine gelir. Kızın erkek kardeşleri veya yakınları kapıyı kapatır, damat kapı hakkı (bahşiş) vermeden gelin dışarı çıkarılmazdı. 

 Eski geleneklerde gelin hanımın yüzü simler, pullar ve beyaz boyalarla süslenirdi. Süslenmiş atlarla gelin damat evine götürülür. Eve girerken geline bereket getirsin diye testide su kırdırılır, kucağına bir erkek çocuk oturtulurdu.

Karagözler Köyü'ndeki iki önemli etkinlikte; düğün bayraklarının dalgalandığı bir şölen olurken, Hıdırellez de ateşlerinin yakıldığı her an; geçmişle geleceğin, insan ile doğanın kucaklaştığı unutulmaz bir Balkan masalına dönüşürdü.

Özetle Karagözler’de sosyal yapı; toprağa bağlılığın, inançla yoğrulmuş çalışma azminin ve ne kadar uzağa gidilirse gidilsin kopmayan hemşehrilik ve akrabalık bağlarının harmanlandığı samimi bir Balkan dokusuydu.

Bilge Halil Dedemle Balkan Lezzet Atlası...

1949 yılının sonbaharı yapraklarını döküp yerini kışın soğuk nefesine bırakmak üzereydi. Babam, kışın o çetin ayazında evimizi sıcak tutacak odunları temin etmek amacıyla Sakar Balkan’ın dik yamaçlarına doğru yola çıkmıştı. Evde bizi yalnız bırakmayan Cemile Teyzem anamın yanında olunca, bu fırsatı kaçırmayıp adımlarımı hemen Aşağı Mahalle’ye, büyük ailemin ocağına doğru attım.

Kapıdan içeri girdiğimde Fatma Nenem beni her zamanki o şefkat dolu sıcaklığıyla, kollarını iki yana açarak karşıladı: “Geldin mi benim ilk torunum! Pişi yaptım az önce, yanına da nefis bir Balkan tatlısı ekledim. Tam zamanında geldin, geç dedenin yanına da birlikte yiyin. Ben onları mutfakta pişirirken, tadına bakayım derken zaten doydum.”

Nenemin o nasırlı, bereketli ellerini öpüp hayır duasını aldıktan sonra, verandadaki ahşap kerevette oturan Halil Dedeme doğru yöneldim. Beni görür görmez yüzünde ılık bir tebessüm belirdi, gözlerinin içi parıldadı: “Hoş geldin Mehmed’im… Nenenin sıcacık pişilerini ve o güzelim Balkan tatlılarını afiyetle yedikten sonra, istersen seninle şöyle derin bir Balkan mutfağı sohbeti edelim!”

Özellikle Hıdırellez sabahlarında ve bayram günlerinde komşulara, yoksullara dağıtılmak üzere kızgın yağda altın sarısı gibi pişirilen o mayalı hamurlar—pişiler—damakta unutulmaz bir tat bırakırdı. Tarladaki, evdeki bitmek bilmeyen işlerden fırsat bulabilirse anam da yapardı bize.

Dedemle birlikte önümüzdeki ahşap masaya konulan o bereketi büyük bir keyifle atıştırırken, Dedem bütün haşmetiyle karşımızda yer alan Sakar Balkan'a bakarken tatlı tatlı anlatmaya başladı:

Mehmed’im, Doğu Balkanlar’ın zengin orman bitki örtüsü, asırlık hayvancılık kültürü ve Türk-Balkan gelenekleri öyle güzel harmanlanmıştır ki, ortaya büyüleyici bir lezzet atlası çıkar. Balkanlar’ın sert geçen kışlarına ve topraktaki yoğun çalışma temposuna uyum sağlayan bu mutfakta; hamur işleri, şifalı süt ürünleri, dumanı üstünde etli tencere yemekleri ve kışlık kurutmalıklar başroldedir. Önümüzdeki günlerde ayağını kesme de gel; Fatma Nenen bu lezzetlerin hepsini sana tek tek tattırsın. Ama yemeden önce, gel bu Balkan Mutfağı'nı bir güzel tanıyalım…”

Dedem n parça Pişiyi yedikten sonra devam etti:

Karagözler’de sabaha karşı fırınlardan ve kuzinelerden yükselen o börek kokusu, köy yaşamının en samimi, en sıcak simgesidir Mehmed’im. Hamur işi bizde sadece bir karın doyurma öğünü değil; misafirperverliğin, komşuluğun ve imecenin mühürlü göstergesidir. İncecik açılan yufkaların arasına bolca köy peyniri, yumurta ve halis tereyağı konularak saç üzerinde ya da fırında iki tarafı çevrilerek pişirilen o efsanevi lezzete Balkan Pidesi derler. İstersen yarın sabah evden erken kaç gel, benim de canım çekti hani… Nenene söyleyelim de bize nar gibi bir Balkan Pidesi yapsın.

Bir de 'kırma' dediğimiz Plişena Böreği vardır ki, yufkaların büzüştürülüp tepsiye yan yana dizildiği, üzerine çırpılmış yumurta, yoğurt ve eritilmiş tereyağı gezdirilerek altın sarısı olana kadar pişirildiği çıtır bir lezzettir. Önümüzdeki günlerde ondan da yaptırırız nenene. Sen geleceksin diye koşa koşa yapar zaten!

''Ak Çorba'' olarak da bilinen Kurban Çorbası ise düğünlerimizde, yağmur dualarımızda ve mübarek bayramlarda dev bakır kazanlarda kaynar. Taze kuzu veya dana eti pirinçle buluşur; yumurta ve yoğurtla hazırlanan terbiye eklendikten sonra bol sirke ve sarımsakla harmanlanır, şifa niyetine içilir.

Çömlekte Fasulye yemeğini de sakın unutma. Karagözler’in verimli vadilerinde yetişen o iri taneli fasulyeler, kurutulmuş biberlerle birlikte meşe odununun kor ateşinde, toprak çömleklerde saatlerce ağır ağır pişer. Pirinç yatağı üzerine dizilen taze kuzu veya tavuk etlerinin fırında üzerleri nar gibi kızarana kadar pişirilmesiyle hazırlanan o heybetli bayram yemeği ise Balkan Kapamasıdır.*

Sonbaharda toplanan kırmızı kapya biberler ve domatesler odun ateşinde közlenir, çekilir; zeytinyağı ve sarımsakla koyulaşana kadar kaynatılarak o meşhur Balkan Salçası yapılır. Süzme yoğurt, un, kırmızı biber ve dağ nanesiyle yoğrulan hamurun günlerce kurutulup ovulmasıyla elde edilen Tarhana ise kışın en büyük şifa kaynağımızdır. Yazdan kurutulan dolmalık biberlerin kışın cevizli ve pirinçli harçlarla doldurulmasıyla yapılan turşuları da buraya eklemek gerekir.

Tatlısız da olmaz elbet… İncecik yufkaların arasına bol ceviz konulup üzerine ılık sütlü şerbet dökülerek yapılan o hafif Sütlü Nuriye; ya da 'Tatlı Börek' olarak bildiğimiz, un, tereyağı ve nişastanın ceviz pekmeziyle ağır ağır kavrulmasıyla hazırlanan o kış tatlısı Pelte ve buz gibi ahududu şerbetleri dillerde destandır.”

Dedem anlattıkça, Karagözler’in mutfağından yükselen o kokular sanki verandaya, burnumuzun ucuna kadar geliyordu. Dışarıda dökülen sonbahar yapraklarının arasında, büyük ailemin sıcacık gölgesinde ve Dedemin dizinin dibinde olmanın huzuruyla dolup taşmıştım.

Karagözler Köyü’nde sofraya oturmak; sadece karnı doyurmak değil, toprağın emeğine saygı duymak ve bir arada olmanın bereketini paylaşmaktır.


                                  İKİNCİ BÖLÜM

Göçün İlk Sesi ve Bilge Dedem

5 Mart 1951 Pazartesi…Alacakaranlığın sinsi perdesi henüz aralanırken açtım gözlerimi. Odada tanıdık, sıcacık bir hareketlilik vardı. Anam, şafak sökmeden uyanmış, evimizin kalbi olan o dilsiz sobayı çoktan harlamıştı. Odunun çıtırtısı odayı doldururken, odanın tenha bir köşesinde babam Ahmet, ellerini semaya kaldırmış, huşu içinde sabah namazını kılıyordu. Kuzine sobasının önündeki hava deliğinden sızan o hırçın alevin pırıltısı, her yıl ellerimizle boyadığımız beyaz badanalı kerpiç duvara, oradan da ahşap tavana yansıyor; odayı masalsı, hafif bir aydınlıkla kutsuyordu.

Yanan, çocukluğumun en büyük şahidi olan o heybetli kuzine sobasıydı… Üzerine en az iki tencere sığan, fırınından anamın o mis kokulu ekmeklerinin, böreklerinin bereketi fışkıran bu kuzineler, Balkanlar’ın o amansız dondurucu kış ayları için mükemmel birer sığınaktı. Gerinerek yan döndüm, çocuk kalbimle biraz daha uyumak, o sıcak rüyanın içinde kalmak istiyordum. İstiyordum ama uykum kaçmıştı.

Babamın selam verip namazını bitirdiğini gören anam, o vakur sesiyle seslendi: “Kalkın artık, kahvaltı edilecek, ev süpürülecek ve büyük hazırlıklar yapılacak…” Lakin biz çocuktuk; soba iyice harlayıp odayı bir fırın gibi ısıtana kadar yorganın altından çıkmadık. Nihayet giyindik; üzerimizde köyümüzün nişanesi kara şalvar, anamın elleriyle ördüğü yün kazaklar ve ayaklarımızı sımsıcak tutan yün çoraplar vardı…

Takvimler ilkbaharın müjdecisi Mart ayını gösteriyordu ama Sakar Balkan’ın tepelerinden inen o dondurucu rüzgar, sanki bizi kara kışın tam ortasına fırlatmıştı. Etrafta öyle korkunç, öyle amansız bir soğuk vardı ki, bu buralarda pek sık görülen bir afet değildi. Günlerdir köyün üzerine çöken amansız kar ve tipi yüzünden evden dışarı adım atamamıştık.

Çocuk aklımla düşünüyordum: Böylesi fırtınalı, yolların kapandığı bir havada neyin hazırlığı yapılacaktı ki? Anamla babam henüz başımıza gelecek olan o büyük tufanı, o ayrılık serüvenini bize anlatmamışlardı. Sabah kahvaltısından sonra babam, yüzündeki o dağ gibi ağır düşünceli ifadeyle doğruldu: “Arkadaşlarla göç hazırlıklarını görüşeceğiz…” diyerek kalın gocuklarını kuşandı ve tipinin içine doğru fırlayıp evden ayrıldı.

İçimdeki merak bir yangın gibi büyümüştü. Merakla anneme döndüm: ''Neyin hazırlığı yapılacak ana? Nereye gidiyoruz?''

Anam Emine, gözlerinde o asırlık acıları, ayrılıkları barındıran derin ve hüzünlü bakışıyla içini çekti. Sesi odanın duvarlarında bir ağıt gibi yankılandı: — Göç var yavrularım, göç… dedi.

Göç… Neydi göç? Bilmiyordum ki… Anamın dudaklarından dökülen bu kara kelimeden hiçbir anlam çıkaramadım o çocuk zihnimle. Pencereye koştum, dışarıdaki o uçsuz bucaksız beyaza, Sakar Balkan’ın dumanlı tepelerine baktım. Fırtına durmuştu, içimdeki o büyük bilinmezi, geride bırakıp, Aşağı Mahalle’deki Büyük Aileme gitmek üzere Anamdan izin aldım. . Bilge Dedem kafamdaki soruların yanıtlrını berebilir di.

Buz tutmuş derenin üzerindeki köprüden baktığımda, her iki mahalledeki sakinlik ve bembeyaz bir dünya beni rahatlatmıştı. Büyük Ailemin kapısını çaldığımda kapıyı Yusuf Dayım açtı. ''Hayrola yeğenim'' dedi. Bilge Dedemden öğrenmek istediğim bazı sorularım var.''

İçeri girdiğimde Fatma Nenem her zamanki coşku ile karşıladı beni. ''Pişi yapmıştım, teyzenle dayıların yediler. Deden hala sofrada, sen de yer misin?'' sorusuna olumlu yanıt veriken ellerinden öptüm. Sofraya yaklaştığımda beni gören Dedemin gözleri ışıldadı, yüzü güldü. ''Hoşgeldin Mehmed'im. Yarım metre karda, bu saatte geldiğine göre bana bazı soruları var demektir. Ama önce Nenenin koyduğu Pişileri ye, sonra konuşalım.''

Sofra toplanıp; teyzem ve dayılarım ortalıktan çekildikten sonra, kendisine merakla bakan bana ''sor bakalım seni telaştıran sorularını'' dedi. ''Dedeciğim, kahvaltıdan sonra Babam evden çıkarken arkadaşlarla göç hazırlıklarını görüşeceğiz demişti. Anama, neyin hazırlığı deyince de Göç var yavrularım Göç. Dedi. Aklım karıştı, neler oluyor?''

Bilge dedem bir süre düşündükten sonra ''Her gelişin bir gidişi oluyor Mehmed'im. Çandarlı Ali paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, 1389 yılında Şumnu'yu fethettikten sonra buraları yurt edindiğimiz daha önce anlatmıştım. Şumnu, Osmanlı dönemi boyunca sıradan bir yerleşim yeri olmanın yanı sıra, imparatorluğun Avrupa içlerine uzanan askeri harekâtlarında hayati önem taşıyan bir askeri üs ve doğal bir kale vazifesi gördü. Viyana kapılarına doğru kutlu bir yürüyüş başladı. Bu kutlu yürüyüş; Sırpsındığı, Çirmen, Birinci Kosova, Niğbolu ve Varna savaşlarıyla taçlanarak Balkanlar'da adım adım ssarsılmaz bir hakimiyet kuruldu. Ne var ki, 1683 yılındaki İkinci Viyana Kuşatması'nın yenilgiyle sonuçlanması, ne yazık ki sonun başlangıcı oldu. Takip eden yıllarda merkezi otorite zayıfladı; milliyetçilik akımları, isyanlar ve ağır savaşlar neticesinde büyük toprak kayıpları yaşandı.''

Tabakasından çıkardığı bir sigara yakarak Sakar Balgan'a dalgınlıkla bakan Dedeme ''Sonra neler oldu'' dedim. Sakar Balkan'dan gözlerini ayırıp bana bakarak ''Balkanlardan gitme vakti geldi Mehmed'im. Anan bunu anlatmaya çalışmıştır.'

Ben de Büyük Aileme gelmiş, Halil Dedemin dediği gib, bir süre sonra ''Gitme Vakti'' geldiğinde Yukarı mahalledeki evimize dönmüştüm. Dönmüştüm ama, benimki gönüllü bir dönüştü.

Evimizin içinde sürekli dolanırken kafamdaki soru ''Balkanlardan,  en azından benim açımdan,  gönüllü olmadığımıza göre ''gitmesek olmaz mı?'' sorusuna bir türlü yanıt bulamıyordum. 

Dolanmayı bırakarak yarın, Bilge Halil Dedeme sormaya karar verdim. Rahatlamıştım. İki yaşına giriş yapmış olan Şaban ile ilgilenmeye başladım. Cefakar anam minnetle bana bakıyordu.

93 Harbi ile Hızlanan Geri Dönüş...

Salı sabahı erkenden gözümü açtığımda Babam sabah namazını kılıyordu. Anam, her sabah olduğu gibi, erkenden kalkıp kuzine sobasını harlatmış, üzerine de hazırladığı Tarhana Çorbasını koymuştu soğumasın diye. 

Tuvalet ihtiyacımı giderdikten sonra elimi yüzümü yıkayıp, sıkıca giyindim. Tuvalet için dışarı çıktığımda, Sakar Balkan üzerinde günün ilk ışıklarını görmüştüm. Kar var dı ama rüzgar yoktu. Kahvaltıdan sonra Aşağı mahalledeki Büyük Aileme rahat gidebilirdim kafamdaki soruları Dedeme sormak için.

Dün gece Babam oldukça geç döndü eve. Bir şey söylemedi ama, göç konusunu görüşmek üzere gittiği arkadaşlarıyla önemli kararlar alındığı anlaşılıyordu aydınlık yüzünden.

Anam, ''aç mısın Ahmet? Yiyecek bir şeyler koyayım mı önüne?'' dedi. Hayır anlamına elini salladı ve yatsı namazını kılmak için abdest almaya çıktı odadan.

Mustafa ile Şaban uyumuşlardı zaten. Babam yatsı namazını bitirmek üzereyken ben de yatmıştım. Tam uyumak üzereyken anamın da şaban'ın yanına sokulduğunu gördüm.

Anamın sesiyle kendime geldim. ''Yine dalmışsın Mehmed'im! kafanda hangi tilkiler dolaşıyor. Herkes sofrada yerini aldı, sen de yerini al''

''Kahvaltıdan sonra Halil dedeme gitmek istiyorum bazı sorularama yanıt bulabilmek için. Gidebilir miyim?'' Anam babamı işaret ederek ''Ona sor'' Babama baktım, ''gidebilirsin oğlum'' dedi.

Alel acele kahvaltımı yaptıktan sonra, karlara bata çıka  düştüm yola. Nefes nefese Büyük Ailemin kapısını çaldığımda Cemile Teyzem kapıyı açtı. Koltuk altlarımdan  kavrayarak, kahvaltı yapmakta olanların yanına yöneldi. ''Bakın kimler gelmiş'' diyerek sofrada boş bulunan bir yere beni oturttu.

Fatma Nenem ayaklanarak ''iyi ki geldin sevgili torunum. Bu sabah sofrada Balkan Böreği var'' deyip mutfağa yöneldi. Bu arada, özellikle Kerim Dayım, şaka ile karışık ''yine mi soruların var Dedene'' dedi.

Kahvaltı sofrası ortadan kaldırılıp, dayılarım yaapılacak işleri için, Cemile teyzem de Anama yardım için evden çıkınca dedemin ayakları dibinde yerimi alarak, gözlerimi gözlerine diktim.

Tabaaksından çıkardığı cigarayı yakıp, bir nefes çektikten sonra bana dönüp ''sor bakalım Mehmed'im kafanda dolaşıp duran soruyu''

''Dede, dün bana her gelişin bir gidişi vardır, demişti. Ben de dün geldim ve bir süre sonra gittim ama gönüllü gittim. Yedi yaşında bir çocuk olarak ben gönüllü gitmek istemiyorum. Sorum: Gitmesek olmaz mı?''

Dedem cigarasınadn bir iki nefes çekip, bir süre düşündükten sonra ''Olmaz Mehmed'im, olmaz!!!''

''Neden olmaz Dedeciğim. Olması için sizlerin, aile büyüklerinin, rüştünü ispatlamış delikanlıların dierenmesiyle oldrulamaz mı?''

''Senin yaşındaki çocuklardan vazgeçtim, dayıların bile 94 Harbi ve sonuçlarını bilmezler Sevgil Torunum. Sen sorup öğrenmeye çalışıyorsun, teyzen ve dayılarından hiçbir senin sorduğun soruları sormadılar.'' direk anlatmaya başladı. 

93 Harbi ve Sonuçları...

1389 yılında adım attığımız Bulgaristan'ın, 1878'de gerçekleşen bağımsızlığına kadar yaklaşık altı asır boyunca Osmanlı hâkimiyetinde kalmış, Türk-İslam medeniyetinin en köklü yurtlarından biri haline gelmişti. Ancak 1877–1878 Osmanlı-Rus Harbi, yani o üzerimize karabasan gibi çöken 93 Harbi, bu altı asırlık huzurun üzerine simsiyah bir perde çekti.

Rus ordularının İstanbul Yeşilköy’e kadar dayandı, ki Padişahların yönetim merkezi Yıldız Sarayı'nda yaklaşık 30 km uzaklıktaydı. İmzalanan Ayastefanos Antlaşması, kâğıt üzerinde kalıp yerini Berlin Antlaşması’na bıraksa da acı gerçek değişmedi.  

Rumeli'den sökülüp atılmamız amacıyla kurdurulan yeni yönetim, Türkler için geri dönüşü olmayan bir sürgün çağını başlattı. 

Karagözlüler olarak bizler, Rejime karşı sinsi ve sessiz bir direniş planladık.

Dışarıdan uysal birer vatandaş gibi görünmek; ama hanenin kerpiç mahreminde özünü, dinini ve Türklüğünü can pahasına korumak… 

Ketenimizi kendimiz dokur, çarığımızı kendimiz diker, Rejime muhtaç olmamak için kendi kendimize yeterdik.

Sadece üretemediklerimiz gaz ve tuz için Virbitsa, olmazsa Şumnuya giderdik. Kısaca, kapalı bir ekonomi oluşturmuştuk.

Bilge Dedem soluklanmak için bir cigara yaktı. Bir süre Sakar Balkan'a baktı sanki ben yanında yokmuşum gibi. Bir süre sonra, orada olduğumu hatırlatmak için; 

''Sonucu etkilemedi değilmi Dede...Babam, dün eve girdiğinde yatsı namazı vakti çoktan geçmişti. Yüzü aydınlık ve yüz hatları yumuşaktı. Kendimce, göç kararı aldıklarını düşündüm.''

Dedem bana dönerek ''Müslüman Türkler için baskı 93 Harbi’nden beri giderek arttı Mehmed'im. Rusya denetimindeki sosyalist rejim de bu asimilasyoncu gelenekten geri kalmamıştı.''

Bilge Dedem anlatıyordu ama, anlattıkça efkarlandığını görüyordum. Sıkça tabakasını çıkarıp, neredeyse her beş dakikada sigara içmeye başlamıştı. Duman altı olmuştum. bir fırsatını bulup, ''artık eve gideyim dedeciğim, anam merak etmiştir.'' olur anlamında başını salladı. Ellerini öptükten sonra, mutfakta horandanın yemeklerini hazırlamakta olan Fatma Nenemin de ellerini öperek eve yollandım.

Eve dönerken yedi yaşındaki aklımla; tevekkül sahibi bir dindar olan babam Ahmet Mustafa Durgud ve onun gibi düşünen köylülerimiz için artık bu açık hava hapishanesinden göç etmekten başka çare kalmamıştı. 

Osmanlının güçlü döneminde Anadolu’dan Balkanlar’a akan o bereketli nüfus, zayıflık çağında yön değiştirip tersine akıyordu. Karagözler sakinleri olarak bizler de bu büyük geri dönüşün, asırlara sari artçıları olacaktık.

***



"Serbest Göçmen" olma kararı alındığında, arkamızda altı asırlık ata topraklarını, fırınlarımızdan yükselen ekmek kokularını, Karagözler'in ahşap evlerini ve çocukluğumuzun geçtiği sokakları bırakıyorduk. 1951 yılında yollara dökülen ve Anavatan'a sığınan 154 bin candan sadece beşiydik biz... Yüreğimizde Balkanlar'ın hüzünlü sızısı, önümüzde ise özgür bir geleceğin umudu vardı.

 ***





18 Mart akşamı, kuzine sobasının önünde babamın karşısına dikildim: "Baba... Neden buradan göçmek zorundayız? Neden evimizi bırakıyoruz?"

Babam kızmadı. Bakışlarını hüzünle odada gezdirdikten sonra aileyi etrafına topladı. 1 Mart 1951’de vize ve pasaport işlemlerinin bittiğini, Türkiye Konsolosluğu’nun vurduğu vizelerle geri dönülmez bir yola girdiğimizi anlattı. "Serbest Göçmen" olarak gideceğimiz Türkiye’nin bize hazır bir yurt gösterme yükümlülüğü olmadığını, her şeye sıfırdan, belki de günlerce aç kalarak başlayacağımızı tane tane söyledi. Alınması dağ gibi ağır bir karardı bu; ama verilmişti bir kere. Ufkunda şanlı hilalin parladığı Anavatanımıza başımız dik gidecektik.

Göçün Eşiğinde Yükselen Umut: Hüzünlü Bir Köy Düğünü

Tarihin ve siyasetin soğuk çarkları insanları yurtlarından söküp atmaya kararlıydı; fakat Karagözler’in yüreğinde atan o insan sıcaklığını durdurmaya güçleri yetmiyordu. Göç günü yaklaştıkça, köyün üzerindeki yarım metrelik karın ortasında fısıltıyla yayılan başka bir telaş başladı. Ayrılık amansızdı, geleceğin ne getireceği belirsizdi; fakat köyün iki sevdalı genci, kaderin bu gaddar hükmüne boyun eğmemeye kararlıydı.

Göçün heybeti karşısında geleneksel başlık paraları da sandıklar dolusu çeyiz teferruatı da eriyip gitti. Geride sadece iki ailenin ve koca bir köyün sarsılmaz dayanışması kaldı. Damat tarafı umutla kız evinin eşiğine vardığında, içilen şerbetler yaklaşan veda acısıyla harmanlandı. "Gittiğimiz yer yabancı mıdır? Bizleri birbirimizden koparacaklar mı?" endişeleri zihinleri kurcalarken, damadın babası bir bayrak gibi dikildi ortaya: "Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle…" dedi. Kız babası, mutfak kapısında titreyerek bekleyen kızının başını öne eğdiğini görünce rıza gösterdi: "Hayırlı olsun, bir yastıkta kocasınlar."

Böylece, veda hazırlıkları yapan Karagözler’de zaman adeta durdu; göçün matemi, yaşama sevincinin ihtişamlı fermanına dönüştü.

28 Mart 1951 Perşembe akşamı davullar gürlemeye, zurnalar feryat etmeye başladı. Günlerdir köyü esir alan dondurucu ayaz, bu mukaddes ilanın coşkusu karşısında adeta yumuşadı. Kız evindeki Kına Gecesi, hem bir hüzün kurultayı hem de bir veda duasıydı. Genç kız sadece baba evinden değil, doğup büyüdüğü topraklardan Türkiye’ye doğru uçmaya hazırlanıyordu. Kadınların sesinden yükselen "Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar..." ağıtı toprağı ağlatırken, gözyaşları neşeye dönsün diye vurulan "zilli maşalar" devreye girdi; hüzün yerini şanlı bir direniş neşesine bıraktı.

Cuma günü ezan sesiyle kainat sükuta erdi. İbadetin ardından koca bir halk, çalgıcıların arkasında tek bir gövde gibi birleşti. Düğün evinde imece usulüyle paylaşılan sıcak börekler, şerbetli baklavalar ve edilen dualar; sadece iki gencin değil, yurttan ayrılmak üzere olan koca bir topluluğun helalleşme ve ahitleşme törenine dönüştü.

Akşamında berber koltuğuna oturan damadın tıraşında, davulcunun "Tokmak kırıldı!" nidasıyla bir anlığına kesilen ritim, verilen davul hakkının ardından yeniden şahlandı. O dondurucu Balkan gecesinde yankılanan davul sesi; fırtınaya, sürgüne ve ayrılığa rağmen hayatın ve direncin asla durmayacağının en haykırı nişanesiydi. Nitekim öyle oldu, damadın traşı tamamlandı. 

Gece çöktüğünde, devasa sundurmanın altında yenen yemekler ve edilen dualarla gök kubbe sarsıldı. Takılar takıldı, gelin baba ocağından dualarla sökülüp alındı. Dini nikahın ardından, saat yirmi iki sularında, arkadaşları damadın sırtına yumruklar vurarak onu yatak odasına, yani yeni bir neslin kurulacağı o mukaddes odaya itti. Bu, asırlık "Damat Kapama" geleneğiydi. Damat, gelinin yüzündeki duvağı ancak altın bir "Yüz Görümlülüğü" ile açabildi.

Cumartesi günü geldiğinde, ova bir mahşer yerine döndü. Civar köylerden akın eden davetliler, ellerinde boyu on metreye varan, uçlarında beyaz peşkirler ve çiçekten taçlar dalgalanan devasa bayraklarla meydanı doldurdu. Yıllardır Bulgar toprağında Ay-Yıldızlı al bayrağı taşımaları yasaklanmış olan bu yiğit halk, kendi bayrağını bu kumaşlarda, bu çiçeklerde simgeleştirmişti; yasaklara inat geleneklerini göğe yükseltmişlerdi. Erkek evinin samanlığına dikilen en büyük "Düğün Bayrağı", esarete ve ayrılığa çekilen en büyük restti.

O gece Karagözler Köyü’nde sadece iki genç kavuşmadı; bir halk, göçün ve sürgünün kapkara hırsına karşı kendi ruhunu, tarihini ve geleceğini kurtardı. Bütün gelenekler eksiksiz yerine getirilmiş, kadim töre zafere ulaşmıştı.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

İmparatorlukların Geçiş Yolu: Kadim Balkan Coğrafyası

Doğduğum köyün içinde bulunduğu Balkanlar; Avrupa, Asya ve Akdeniz havzasının kesişim noktasında yer alan, tarih boyunca imparatorlukların geçiş güzergâhı olmuş son derece dinamik bir coğrafyadır. Adını Türkçe "ormanlık dağ sırası" anlamına gelen Balkan sözcüğünden alan bu yarımada, benzersiz bir kültürel ve jeopolitik çeşitliliğe sahiptir.

Balkan Yarımadası; batıda Adriyatik ve İyon denizleri, güneyde Ege Denizi, doğuda ise Karadeniz ve Marmara Denizi ile çevrelenmiştir. Kuzey sınırı genel olarak Tuna ve Sava nehirleri ile çizilen bölgenin iç kesimleri sarp dağ sıralarıyla kaplıdır. Dinar Alpleri, Pindus Dağları, Rodoplar ve Balkan (Koca) Dağları geçişleri zorlaştırarak tarih boyunca toplulukların birbirinden izole bir şekilde gelişmesine yol açmıştır. Tuna, Sava, Drava, Meriç ve Vardar gibi büyük nehirler ise hem tarımsal havzaları beslemiş hem de tarihsel ticaret rotalarını oluşturmuştur. Kıyı şeridinde tipik Akdeniz iklimi görülürken, iç kesimlerde ve yüksek dağlık alanlarda sert karasal iklim hâkimdir.

Kıtalar arası köprü konumu nedeniyle Balkanlar’ın tarihi; sürekli bir göç, istila ve imparatorluk değişimi ile şekillenmiştir: Antik Çağ ve Roma Dönemiminde İlliryalılar, Traklar ve Yunan topluluklarının ardından bölge Roma İmparatorluğu'nun kontrolüne girdi. 395'te imparatorluğun bölünmesiyle Balkanlar büyük oranda Doğu Roma (Bizans) etkisinde kaldı. Altıncı ve yedinci yüzyılda kuzeyden gelen Slav toplulukları bölgeye yerleşerek günümüzdeki Doğu ve Güney Slav kimliğinin temelini attı.

On dördüncü yüzyılın ortalarından itibaren başlayan Osmanlı ilerleyişi, yaklaşık 500 yıl süren bir nizam dönemi başlattı. Bu süreçte İslamiyet bölgede yayıldı; şehir mimarisi, toplumsal düzen ve mutfak kültürü derin bir dönüşüm geçirdi.

On dokuzuncu yüzyılda başlayan milliyetçilik akımları (Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı) ulus devletlerin doğuşuna yol açtı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bölgenin büyük kısmı Yugoslavya ve Doğu Bloku çatısı altında sosyalist rejimlerle yönetildi. 1990'lar sonrasında ise Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Kosova bağımsızlıklarını ilan etti.

Balkanlar'ın en belirgin özelliği etnik ve dini mozaik yapısıdır. Bu durum zengin bir kültürel çeşitlilik getirdiği gibi, tarih boyunca "Balkanlaşma" (küçük ve çatışmalı birimlere ayrılma) kavramının da doğmasına neden olmuştur. Bölgede üç ana inanç yaygındır:

Ortodoks Hristiyanlık saflarında Sırplar, Yunanlar, Bulgarlar, Rumenler, Karadağlılar ve Makedonlar; İslamiyet Ailesinde Boşnaklar, Arnavutlar (bir kısmı), Pomaklar ve Türkler yer aldı. Hırvatlar ve Slovenler Katolik Hristiyan Aile içinde yerini buldu.

Bölgede Hint-Avrupa dil ailesinin farklı kollarını konuşan topluluklar yan yana yaşadı. Güney Slav Dilleri çatısı altında Sırpça, Hırvatça, Boşnakça, Karadağca, Bulgarca, Makedunca ve Slovence yer alırken; bağımsız kollarda Yunanca ve Arnavutça bulunur. Ayrıca Romence ve Türkçe de asırlar boyu canlılığını koruyan diller arasındaydı..

Farklı etnik kökenlere rağmen müzik usulleri, folklor adetleri, kahve kültürü ve zengin hamur işi/ızgara ağırlıklı mutfak gelenekleri tüm Balkanlar genelinde belirgin bir ortak payda oluşturuyordu. Balkan mutfağı; Akdeniz’in zeytinyağlı tazeliğini, Orta Avrupa’nın doyurucu hamur işlerini ve Osmanlı’nın zengin et ile baharat kültürünü harmanlayan köklü bir lezzet mozaiğidir. Doğal malzemelerin öne çıktığı bu kültürde; kışlık hazırlıklar (soslar, turşular), közlenmiş sebzeler, süt ürünleri (kaymak, süzme yoğurt, lor) ve mangal geleneği başroldedir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Bir Cihan Devleti’nin Sınır Boylarındaki Kökleri...

Türklerin Balkanlar’daki varlığı; Hunlar, Avarlar, Kumanlar ve Peçenekler gibi erken dönem Avrasya kavimlerinin Karadeniz’in kuzeyinden bölgeye akınlarıyla başlamış, 14. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti’nin izlediği iskân ve şenlendirme politikası ile kalıcı bir medeniyet ve nüfus unsuruna dönüşmüştür. Balkan Türkleri, asırlar boyunca Rumeli coğrafyasının şehir kültürünü, mimarisini, edebiyatını ve iktisadi hayatını biçimlendiren temel direklerden biri olmuştur.

Osmanlı Beyliği, 1300’lü yılların başında Bizans’a komşu bir uç sınırında filizlendi. Ancak bu küçük beyliğin cihanşümul bir devlete dönüşmesindeki en etkili rolü, hiç şüphesiz Rumeli’ye geçiş oynadı. Osmanlı’nın asıl büyük gelişmesi ve kurumsallaşması Rumeli topraklarında gerçekleşti; öyle ki Edirne, devletin ikinci başkenti oldu. Bu yalın gerçekten hareketle rahatlıkla söylenebilir ki; Osmanlı Devleti, aslında Rumeli güdümlü bir Türk-İslam devletiydi. Bugün Anavatan ve Anadolu olarak kabul ettiğimiz pek çok kadim şehrimizin fethi bile, Rumeli’de fethedilen şehirlerden çok daha sonra gerçekleşmiştir.

Osmanlı, Rumeli’deki kalıcılığını sağlamak, fethedilen toprakları hem şenlendirmek hem de güvenli kılmak adına dahi bir iskân ve sürgün politikası uyguladı. Anadolu’daki pek çok Türkmen grubu, göçer evliler ve köklü aileler planlı bir şekilde Rumeli’ye taşındı. Bu yerleşimlerde öncelikle ailelerin gönüllü olması istendi; gönüllülük esası yetmediğinde ise devlet eliyle zorunlu iskânlar yapılarak fethedilen bölgeler vatan kılındı.



ALTINCI BÖLÜM 

Ata Yurduna Elveda...

Anamın her zamanki telaşlı seslenmesinden çok önce açtım gözlerimi o sabah. Karagözler’deki o son kahvaltı, boğazımızdan geçen bir rızıktan ziyade, toprağımızla, evimizle sessiz bir helalleşme ayini gibiydi.

Babamın akşamdan kan ter içinde, adeta koca bir ömrü sığdırırcasına bağladığı kıl denkleri sırtlanırken, çocuk omuzlarıma binen yükün ağırlığı sadece yatak yorganın değil, koca bir tarihin yüküydü. Ev eşyaları, bakır kap kacaklar ve hatıralar… Hepsi büyük kasalı, üstü açık bir kamyonun soğuk ve paslı kasasına diziliyordu.

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın Anavatan’da coşkuyla kutlandığı o şanlı gün olan 23 Nisan 1951'de, sınırın bu tarafında, atalarımızın altı yüz yılı aşkın süredir can suyu verdiği topraklarda, tarihin en hüzünlü ve en amansız göç destanlarından biri yazılıyordu. Dışarıda demiri kesecek kadar keskin, acımasız bir ayaz; içeride ise asırlık yurtlarından sökülüp atılmak üzere olan on hanenin vakur, sessiz telaşı vardı.

Aynı kandan, aynı candan beslenen o koca ataerkil aileler, keskin bir bıçakla kesilir gibi ortadan ikiye bölünüyor; geride kalanlar ve bilinmeze gidenler gözyaşlarından bir nehir fışkırtıyordu. Birbirine kenetlenen nasırlı eller, bir daha kavuşup kavuşamayacağını bilmeyen yaşlı gözler, rüzgara karışan helallik feryatları…

Aman bizi unutmayın! Hakkınızı helal edin!” nidaları, Karagözler’in semalarında asılı kalıyordu.

Benim gibi diğer çocuklar da ne geçmişi tam sığdırabiliyorduk küçük kalbimize, ne de geleceği. Mahalle arkadaşlarımızdan, can dostlarımızdan koparılıyorduk. Gitmek; sadece bir köyden bir başka yere geçmek değil, çocukluğumuzu o karların üstünde bırakmaktı. Bizler birbirimizden bir türlü kopamazken, zamanın ve kaderin dilinden konuşan Halil Dedem, o gök gürültüsünü andıran tok sesiyle seslendi kalabalığa:

''Ayrılın artık birbirinizden, yolcu yolunda gerek... Üstelik ayaz var, çocuklar donacak!''

Şumnu Tren İstasyonu...

On aile, Şumnu Tren İstasyonu’na doğru yol alacak olan iki kamyonun o soğuk eşya kasalarına istiflendiğinde, ayazdan donup kalmayalım diye, kasaların üzerine,  kilimlerden örülen o derme çatma çadırlar, fırtınanın ortasındaki ilk sığınağı oldu Karagözlülerin.

Yedi yaşındaki çocuk aklımla bile bunun sıradan bir yolculuk olmadığını, bir nevi savaş nizamıyla oturtulduğumuzu anlamıştım. Kamyonun en korunaklı, rüzgarı en az alan çadır içine yaşlılar ve biz çocuklar yerleştirildik. Önümüze kadınlar etten ve kemikten birer kalkan oldular; en arkaya ise ailenin reisleri, babam Ahmet ve diğer yiğitler, Balkan fırtınasını göğüsleyen birer kaya gibi dikildiler. Kamyonlar o karlı yolda ilk hareketini yaptıklarında, vahşi kurt sürüsüne yakalanmış ürkek koyunlar gibi birbirimize sokulduk; çocuk bedenlerimizle donmamak için birbirimizin nefesiyle, birbirimizin kanıyla ısınmaya çalıştık.

Karagözler ile Şumnu arasındaki o 55 kilometrelik yol, çocuk hafızamda asırlar gibi uzadı, bitmek bilmedi. Üzeriömizdeki o  derme çatma çadırın aralıklarından içeri sızan ve yüzümüzü bir kırbaç gibi döven o sert rüzgâr, iliklerimize kadar işleyen o amansız Balkan ayazı, sanki bizi oracıkta dondurmak için karanlık güçlerle ant içmişti. Biz çocuklar ise o ölümcül soğuğa inat, analarımızın sıcak koynuna, birbirimizin can sıcaklığına daha da gömülüyorduk.

Güneşin ortadan kaybolmaya niyetlendiği akşamüzeri saatlerinde Şumnu Tren Garı’na vardığımızda, kamyonların kasalarından alelacele indirildik. Karşılaştığımız manzara tam anlamıyla bir mahşer yeriydi. Gar ana baba günüydü. Bulgaristan’ın dört bir yanındaki Türk köylerinden sökülüp gelen, ellerinde derme çatma denkleriyle çaresizce bekleyen yedi yüz, yedi yüz elli kişilik devasa bir göçmen ordusu, rayların kenarında kader ortaklığı yapıyordu.

Yol boyunca, kamyon kasalarında, donmamak için bizi ayakta tutan tek bir ümit kırıntısı vardı. “Hele bir istasyona varalım, trene bindiğimizde sıcacık vagonlarda ısınacağız…” Fakat gurbetlik, ilk sillesini daha Anavatan toprağına ayak basmadan, Şumnu’nun o gri peronunda vurdu yüzümüze. Evdeki hesap çarşıya uymamıştı. İlk göçmen kafilesini alan o son tren, arkasında kapkara bir duman bırakarak biz varmadan az evvel rayların üzerinde süzülüp ufukta kaybolmuştu.

Şimdi o dondurucu ayazın ortasında, bize tahsis edilecek ve ne zaman geleceği meçhul olan yeni bir kara treni beklemek üzere, göçün o kapkara, yarını belirsizliğine terk edilmiş hissettik kendimizi.

Yolculuğun henüz ilk adımında, istasyonun gri ve yüksek tavanına bakarken içimi kaplayan o karamsar çocuksu ruh hali, asırlık esarete karşı ruhuma atılan ilk ve en ağır çentiğin resmiydi. Karagözler geride kalmıştı, babamın bahsettiği o nurlu Anavatan çok uzaktaydı; biz ise paslı rayların üzerinde, iki dünya arasında asılı kalmış bir halkın dilsiz çocuklarıydık.

Peronlarda Zamanın Donuşu...

Sabahın zifiri karanlığı, saat üç buçuk dört sularında raylardan yükselen uğursuz, soğuk bir çelik sesiyle bıçak gibi yarıldı. Takvimlerin 24 Nisan 1951 Salı günü olduğunu fısıldamıştı gardaki görevlilerden biri…

Lokomotifin homurtusu ve vagonların birbirine çarpmasıyla çıkan o devasa metal gürültüsü, Şumnu Garı’nın soğuk betonunda yaklaşık sekiz saattir can çekişen muhacir Karagözlüleri birden ayağa kaldırdı. 

Büyüklerin hep bir ağızdan fısıldadığı özgürlük denilen o kutsal amaç, meğer yedi yaşındaki bir çocuğun hayal edemeyeceği kadar pahalı bir edinim, omuzlara binen ne ağır bir bedelmiş…

Dün ikindi vaktinden bu yana, dondurucu bir Balkan ayazının altında aç, susuz ve çaresizce bekletilmek, zulmün şekil değiştirmiş, insanın ruhunu ufaltan amansız bir biçimiydi. Ne çare ki köprüler yıkılmış, Deli Durgud dedemin kerpiç evi geride bırakılmış, gemiler yakılmış ve yollara düşülmüştü bir kere. Geriye dönüş, Bulgar memurlarının insafına sığınış yoktu artık.

O amansız, bitmek bilmeyen sekiz bekleme saati boyunca, peronların griliğinde yankılanan iki ses içimi bir bıçak gibi deşip durdu. Anam Emine’nin ve henüz iki yaşındaki en küçük kardeşim Şaban’ın ciğerlerinden sökülen o hırıltılı, amansız öksürükler… 

Özellikle anamın o her zaman vakur olan benzi gitgide kül gibi soluyor, durumu her dakika kötüye gidiyordu. Göğsü tıpkı babamın köyde çalıştırdığı demirci körükleri gibi hızla inip kalkarken, çocuk kalbimden göğe doğru sadece tek bir çığlık yükseliyordu: Isınmalıydık… Ne pahasına olursa olsun anamı ve kardeşlerimi ısıtmalıydık!

Gar binasının loş ve rutubetli bekleme salonunda kadınlar ve çocuklar, fırtınaya yakalanmış koyun sürüleri gibi birbirlerinin bedenlerine, ağızlarından çıkan o cılız buğulu nefeslerine sığınmışlardı. Yetişkin erkekler ve babam Ahmet gibi aile reisleri ise salondaki bu zayıf, kırılgan insan çemberini korumak için kapılardan sızan ayaza göğüs germişler, kendilerine rüzgarı kesecek duvar siperleri aramışlardı.

Gök kubbede titreyen soğuk Balkan yıldızlarının ışığı ile garın soluk, sarı lambaları birbirine karışırken, peronda beliren o kapkara demir yığınından, Bulgar görevlilerden amansız bir emir yükseldi:

''Binin vagonlara! Çabuk binin!''

Zaman dardı, vakit amansızdı; görevliler çok sınırlı bir sürede vagonlara doluşmamızı haykırıyor, bizi omuzlarımızdan tartaklıyorlardı. Ayazın pençesinden ve bu aşağılanmadan bir an evvel kurtulmak arzusuyla, adeta kendimizi can havliyle yük vagonlarının karanlık, is kokulu içine attık. İşte tam o hengamede, insanlığın ve adaletin sustuğu sinsi bir yağma başladı.

Babalarımız ve yetişkin erkekler, o kargaşada can havliyle yaşlıları ve biz çocukları vagonların yüksek kapılarına yetiştirmeye çalışırken, asırlık yurtlarımızdan, Karagözler’deki evimizden koparıp yanımıza alabildiğimiz o derme çatma eşyalarımız peronlarda sahipsiz kaldı. Onlarca ailenin geçmişini ve geleceğini sığdırdığı o el emeği denkler, vagonların içine düzensizce ve apar topar fırlatıldı. Kargaşanın fırtınasında en kıymetli eşyalarımız, çocukluk hatıralarımız birer birer kayboluyordu.

Babamın öfkeyle bükülen boynundan, diğer köylülerle fısıltıyla karışık yaptığı o çaresiz konuşmalardan anladım acı gerçeği. Gözümüz gibi sakındığımız, anamın göz nuru dokumaları, o kıymetli aile eşyaları, istasyon görevlilerinin insafsız, hırsız ellerinde kalmıştı. 

Göçün ilk haracı, hürriyete giden yolun ilk rüşveti, Şumnu Garı’nın amansız Bulgar memurlarına zorla ödenmişti. Gasp edilen denklerin, kaybolan hatıraların yarattığı o derin sarsıntı, kavgalar ve kargaşa yüzünden tren ancak sabah saat sekiz sularında rayları ağlatan acı bir çığlık atarak hareket edebildi.

Gözüme tek bir damla uyku girmemişti; içim içime, yedi yaşındaki bedenim bu balık istifi yük vagonlarına sığmıyordu. Bir an önce bu çile dolsun, rayların tıkırtısı bitsin ve herkes gibi ben de Türkiye’de, babamın anlattığı o emniyetli topraklarda olayım istiyordum. 

Ama o an, küçücük yüreğimin en büyük beklentisi öyle büyük idealler, parlak gelecekler değil; sadece ve sadece ısınmaktı… Tek bir sıcak nefes, korunaklı bir oda, bizi bu dondurucu Balkan ayazından kurtaracak bir parça ateş… Tüm muradımız, bütün varlığımız bundan ibaretti.

Kara tren rayların üzerinde ağır ağır yol alırken, başımı vagonun kirli ve soğuk camına yasladım. Trenin her sarsıntısında, tarihin o en ağır sorusu gelip oturdu çocuk göğsüme: Neden?

Ne zordu, ne çaresizdi göçmen olmak… Ekmeğini, toprağını, Deli Durgud dedenin hatırasını ve geçmişini bir çırpıda geride bırakıp, geleceğini kapkara bir trenin insafına terk etmek ne amansız bir kaderdi…

Anavatanın Eşiğinde Bir Çocuk...

Dile kolay, Şumnu Garı’ndan bu yana o karanlık, havasız vagonların içinde, rayların üzerinde geçen amansız, uykusuz ve dondurucu otuz dört saat… Zaman kavramını tamamen yitirmiştim. Birden vagonun içinde yankılanan, etten ve kemikten sıyrılıp adeta ruhun en derinliklerinden gelen o muazzam, o yırtıcı nida ile sarsılarak açtım gözlerimi. 

Zamanın 26 Nisan 1951 Perşembe günü olduğu fısıldanıyordu uyananlara. O uğurlu perşamba sabahında  ''Geldik… Geldiiik… Nihayet Anavatandayız!''

Çığlıklarıyla birlikte, trenimiz o kapkara dumanını Edirne göğüne savurarak hız kesiyor, asırlık hasretin nihayete ereceği Edirne Karaağaç Garı’na ağır ağır süzülüyordu. 

Şumnu ile Edirne arasındaki o bitmek bilmeyen üç yüz kilometrelik çile yolu aşılmış; Türkmen boylarının altı asırlık Balkan sılası, Anavatanın bağrında son bulmuştu.

Gara girdiğimiz an, vagonların kapılarından yükselen hıçkırık feryatları ile peronda bizi bekleyen görevlilerin, askerlerin kucaklaşması bir mahşer uğultusuna döndü. Yaşadığımız acılara, iliklerimize işleyen o Balkan ayazına inat, aile büyüklerimizle birlikte hepimiz zincirlerinden boşanmış bayram çocuklarına dönmüştük bir anda.

Trenden inen o yorgun adamların ilk işi, kutsal bir ayin gibi, karla kaplı toprağa kapaklanmak oldu. Başta babam Ahmet Akıncı ve o dertsiz amcamın aksine her zaman bilge bir dağ gibi arkamızda duran Halil Dedem olmak üzere, esaretin ve dondurucu Balkan kışının bükemediği o koca çınarlar, hüngür hüngür ağlayarak yüzlerini Edirne’nin karlı toprağına sürdüler. Karlar erimiş, toprak sırılsıklam olmuştu o sert adamların sicim gibi gözyaşlarından.

''Şükürler olsun Allah’ım vatanımıza geldik! Dinimiz kurtuldu, esaret sona erdi…'' feryatları gök kubbeyi titretirken, toprağı sanki yıllardır kokusuna hasret kaldıkları bir ana teni gibi koklayıp öpüyorlardı. Dakikalarca kalkmadılar oradan.

Lakin bu kutlu zafer anının, bu muazzam kavuşmanın hemen ardında, yolculuğun üzerimizde bıraktığı o ağır, sinsi hasar pusuda bekliyordu. Vatan toprağına basmıştık ama muhaceretin o amansız hastalıkları peşimizi bırakmamıştı. 

Zaman kaybetmeden Türk devletinin şefkatli elleri uzandı bize; yaşlılar, kadınlar ve sübyanlar yeşil askeri kamyonlarla ivedilikle Edirne Göçmen Misafirhanesi’ne sevk edildi. Yol boyunca göğsü bir körük gibi inip kalkan, bizi korumak için eriyen anam Emine ile henüz iki yaşındaki küçük kardeşim Şaban da o kamyonlarla ilk gidenlerin arasındaydı.

Bizler ise geride kalan yetişkin erkeklerle birlikte, yatak, yorgan ve o Şumnu’daki yağmadan can havliyle kurtarabildiğimiz mukaddes denklerimizi vagonlardan indirip gardaki depolara istifledikten sonra, yorgun adımlarla misafirhanenin yolunu tuttuk.

Gizli Hastalıkların Tahliyesi...

Edirne Muhacirhanesi, sadece bize ikram edilen sıcak bir tarhana çorbası ve taze ekmek sunmuyordu; aynı zamanda esaret toprağında, o dondurucu vagonlarda biriken acıların, gizli hastalıkların tahliyesi ve yüzleşmesi de buradaydı. Kısa süre sonra, insanlığın bu büyük ve yorgun göç dalgası, beyaz önlüklü doktorların önünde, sağlık muayenesi için tek bir saf halinde sıraya dizildi.

Akciğerleri sinsi bir kurt gibi kemiren tüberküloz, Balkan ayazının bıraktığı amansız soğuk algınlığı, ishal ve masum çocukları birer birer vuran kızamık gibi bulaşıcı illetlerin tespiti için amansız bir inceleme başladı. Teşhis konulan her can, kurtuluşun ve şifanın kapısı olan revir koğuşuna sevk ediliyordu.

Ve beklenen o mukadder, o kapkara hançer, yedi yaşındaki çocuk yüreğime bir kez daha, en derin yerinden saplandı. Yol boyunca Şumnu Garı’nda ciğerleri sökülürcesine öksüren, o feri sönmüş gözleriyle bize peronda siper olmaya çalışan fedakar anamın karşısına dikildi doktorlar. Yapılan tavizsiz ve kaçınılmaz incelemenin ardından anamın muayene kağıdına o korkunç teşhis yazıldı: Tüberküloz, yani ince hastalık dedikleri Verem…

Vakit kaybetmeden revire, o beyaz önlüklü şifa askerlerinin yanına karantinaya gönderilmesi gerekiyordu. İşte o an, misafirhanenin soğuk taş koridorlarında kopan o feryat, göç hikayemizin en dramatik, en destansı sahnesi olarak hafızama kazındı.

Henüz iki yaşını yeni bitirmiş, dünyayı sadece anasının memesinden, anasının o cennet kokusundan ibaret sanan küçük kardeşim Şaban, anamın eteklerinden, o zayıf kollarından sökülürcesine ayrılmak istemiyor, dilsiz bir kuzu gibi feryat ediyordu. Anam ağlıyor, Şaban ağlıyor, içim parçalanıyordu.

Cemile Teyzem ve Fatma Nenem, gözyaşları içinde, adeta etle tırnağı birbirinden ayırır gibi, büyük bir acıyla zorla kopardılar küçük Şaban’ı anamın bağrından… Şaban’ın havada asılı kalan o çaresiz küçük elleri ve anamın revir kapısının arkasında kaybolan o son, yaşlı bakışı, çocuk dünyamı altüst etti.

Anavatana ayak basmıştık, dinimiz, Türklüğümüz ve canımız kurtulmuştu; lakin bu mukaddes topraklarda yeni bir hayat kurmanın, hür olmanın bedeli, anadan henüz ilk günden ayrı düşen o küçük kardeşim Şaban’ın dilsiz gözyaşlarında saklıydı. Biz Anavatan’da Araf’tan çıkmıştık çıkmasına ama, hikayemizin asıl büyük sınavı bu topraklarda yeni başlıyordu.

 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Yeniden Doğum Kağıtlarımız...

Bugün, 27 Nisan Cuma; yüzyıllardır Balkanlar’da, Tuna boylarında, Kırcaali’nin sarp dağlarında kanla, canla boy vermiş asırlık şeceremiz, iki ülke arasında asılı kalan hayatlarımızla birlikte resmi birer mühürle yeniden şekilleniyordu. Bizi biz yapan ne varsa, devletin o soğuk satırlarında sessizce eriyiverdi.

Balkan’ın kadim adeti gereği babasının adını soyadı bilen o mağrur hane, o sabaha kadar "Ahmet Mustafa Durgud" ailesiydi. Ancak anavatanın kanunu başkaydı; yeni kimlik kartları şecereyi sadece babaya kadar götürüyor, ananın ve dedelerin hatırasını bir kalemde geçmişin sisli sayfalarına gömüyordu.

Soyağacımız kâğıt üzerinde budanmıştı belki ama hürriyetin getirdiği o muazzam rüzgâr, hânemize yepyeni ve şanlı isimler fısıldıyordu. Bulgar mezaliminin elinden dinini ve canını kurtaran bilge Halil Dede, hanesine o mukaddes kurtuluşun nişanı olarak “Kurtuldu” soyadını layık gördü. 

Benim vakur, az konuşan, bükülmeyen boynuyla dağları deviren babam ise, bu amansız göçü bir kaçış değil, geleceğe doğru atılmış şanlı bir ileri atılış, bir fetih bildi! Göğsünü gere gere, soyumuzu kıyamete kadar taşıyacak o unvanı yazdırdı devletin defterine: "Akıncı"

Tarım Bakanlığı Edirne Toprak ve İskân Müdürlüğü’nün verdiği o bir yıllık muhacir kâğıdıyla, Ahmet Mustafa Durgud ailesi tarihin tozlu sayfalarına karışırken; küllerinden, sancılarından ve sönmeyen umutlarından Ahmet Akıncı Ailesi doğuyordu. Sancılıydı, eksikti ama mağrurdular...

Akıncı Ailesi İkiye Bölünüyor...

Ancak kaçınılmaz olan, Akıncıları henüz vatanın kapısında amansız bir imtihanla sınayacaktı. Komşu köylerden Şumnu’ya uzanan o dondurucu geceler, vagonlardaki o balık istifi, nefes nefese yolculuk en ağır faturasını anamın narin göğsüne kesmişti. Misafirhane doktorlarının dudaklarından dökülen o kapkara teşhis, koridorlarda bir balyoz gibi patladı: İnce Hastalık... Yani Verem!

O karanlık, havasız vagonlarda, mikrop taşıyan bir başkasının öksürüğüyle havaya saçılan ve sinsice asılı kalan o illet, anamın Balkan ayazıyla zayıf düşmüş ciğerlerine yuva yapmıştı. Revir doktorlarının babama fısıldadığı reçete, amansız bir ayrılığın fermanı gibiydi: İlk iki ay boyunca ağızdan alınacak dört tür ağır ilaç ve ardından gelecek dört aylık amansız bir savaş... 

Anamın en az iki ay boyunca Edirne’deki o hastane odasından çıkması yasaktı. Şifa bulması, taşıyıcı olmaktan çıkması mümkündü; yeter ki ilaçları aksamasın, yeter ki başucunda bir can yoldaşı olsun.

Bu mukadderat, Akıncı ailesini henüz vatanın kapısında ikiye böldü. Vakur baba Ahmet Akıncı, can yoldaşını bu ölüm kalım savaşında yalnız bırakamazdı; Edirne’den ayrılmayacak, hastanede refakatçi olarak kalacaktı.

Biz üç kardeş ise, dünyası anasının kokusundan ibaret olan o iki yaşındaki Şaban ile birlikte; Halil Dede’nin kanatları altında, onun divanında yer alarak meçhule doğru, Maraş’a savrulacaktık. Mustafa Amcamlara Antalya, Halamlara Tokat yol görünürken, geriye kalan 8 aileye Maraş görünmüştü.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANILARIMDA İLKOKUL DÖNEMİ

Beşevler Günlüğü – 26 Şubat 1967