ANILARIMDA İVRİZ DÖNEMİ

Hayallerimin İkinci Basamağına...
17 Eylül 1958 Çarşamba, hayallerimin ikinci basamağına adım attığım tarihi bir gündü. Aynanın karşısında durmuş, üstümdeki kumaş dokusuna bakıyordum. Ceketimin kollarını düzelttim, omuzlarımı dikleştirdim. Üstüme tam oturmuştu. Bu sabah babamla Niğde’deki bitpazarına gidene kadar, kendimi hiç böyle hayal etmemiştim. Hem yazılı sınavı kazanmıştım hem de hayatımda ilk defa bana ait bir takım elbisem, gıcır gıcır bir gömleğim ve ayağımı sımsıkı saran yepyeni ayakkabılarım vardı. İçim içime sığmıyordu. Adımlarımda tarifsiz bir çalım, yüzümde engel olamadığım bir gülümseme vardı. Çocuklar gibi şendim işte, tam da o laftaki gibi...
Oysa evimizin havası birkaç gündür ne tam neşeliydi ne tam hüzünlü. İki gün süren o zorlu parasız yatılı sınavlarının ardından, 15 Eylül Pazartesi akşamüzeri Niğde otobüsünün getirdiği o resmi yazı hayatımızı ikiye bölmüştü. Ben İvriz İlkğretmen Okulu’nun yazılı sınavını kazanmıştım. Sözlü sınavlara kaydımın yapılabilmesi için, 19 Eylül Cuma günü, yani iki gün sonra, Konya Ereğlisi’ndeki okulda bulunmam gerekiyordu. Ama kardeşim... O kazanamamıştı.
Yazıyı okuduğumuz an evde burulup kalan o havayı dağıtan yine ilkokul öğretmenimiz Bayezid Tuna olmuştu. "Gelecek yıl beşinci sınıfı tekrar eder, bilgilerini taze tutar, yine girer" demişti de babamın omuzlarındaki yük biraz hafiflemişti. Mersin’de beden işçisi olarak çalışan babama bir yolunu bulup haber uçurmuştuk. Dün öğleye doğru köye girdiğinde, gözlerinin içi gülüyordu. İki oğlundan birinin de olsa o "leyli meccani" kapısından, fukara çocuklarının o kurtuluş reçetesinden içeri adım atacağını duymak acısını hafifletmişti. Ellerini göğe açıp, "Hamd-ü senalar olsun" deyişi hâlâ kulağımdaydı.
Ceketimin düğmesini ilikleyip odadan çıktım. Kardeşim evdeki bu burukluğu, benim heyecanımla karışan o havayı daha fazla solumamak için çoktan sokağa, arkadaşlarıyla çelik çomak oynamaya kaçmıştı. Biliyordum, üzülüyordu ama bana da belli etmek istemiyordu.
On Liranın Hikâyesi...
Yarım saat sonra dayanamayıp ben de çıktım dışarı. Yeni elbiselerimi evde bırakmış, eski kıyafetlerimi giymiştim ama ruhum hâlâ o takım elbisenin içindeydi sanki. Çelik çomak oynanan meydana vardığımda çocuklar oyunu durdurdu. Başta Osman olmak üzere köyün çocukları etrafımı sardı. Kutladılar, başarı dilediler. İvriz’e gitmek, köyden çıkmak, büyük bir okulda yatılı okumak... Hepimizin hayaliydi bu.
Osman’ın yanına sokuldum, sesimi biraz alçaltarak, "Anan evde mi Osman?" diye sordum. "Evde," dedi kafasını sallayarak.
Oyundan ayrılıp hızlı adımlarla Hatice Teyzelerin evine doğru yürüdüm. Elim cebimdeki kağıt paraya gidiyordu sürekli. Avucumun içinde terleyen o 10 Lira, sadece bir para değildi benim için; İvriz’in kapısını aralayan anahtardı. Sınava gidebilmemiz için babamın parası yetişmediğinde, Hatice Teyze ile Yakup Amca bize bu parayı gözlerini kırpmadan ödünç vermişlerdi. "Osman’ımın pantolon parası" derlerdi ona, çocuklarına elbise dikecekleri kumaşın parasıydı...
Kapıyı çaldım. Hatice Teyze güler yüzle açtı kapıyı. Eğilip elini öptüm, sonra cebimdeki 10 Lirayı çıkarıp avucuna bıraktım.
"Hatice Teyze," dedim, sesim heyecandan titreyerek. "İvrizli olmaya bir adım kaldı. Eğer siz o gün bu 10 Lirayı vermeseydiniz, ben o sınava bile giremezdim. Hakkını helal et."
Hatice Teyze paraya baktı, sonra bana baktı. Gözleri yavaşça buğulandı, yanağından bir damla yaş süzüldü. Parayı kenara koyup beni kollarının arasına aldı, bağrına bastı.
"Helal olsun evladım," dedi sesi titreyerek. "Helalühoş olsun. Sen de benim çocuklarımdan biri sayılırsın..."
Fırsat ve Şans...
Hatice Teyze’nin yanından ayrıldıktan sonra adımlarım beni doğrudan okula götürdü. Bayezid Öğretmenim, boş sınıfta 1958-1959 Eğitim ve Öğretim Yılı’nın hazırlıklarını yapıyordu. Kapıdan girerken yüzümdeki o kocaman aydınlığı görünce, masanın başından kalktı. Henüz ben bir şey söylemeden anlamıştı sonucu. Haklıydı da; beni o yetiştirmiş, bu sınavlara o hazırlamıştı. Bir köylü çocuğuna sınıf birincisi olmanın, okumanın gururunu o aşılamıştı.
Yanına varıp saygıyla ellerini öptüm. "Kazandım öğretmenim," dedim. "Verdiğiniz tüm emekler için, yardımlarınız için teşekkür ederim."
Bayezid Öğretmenim saçlarımı okşadı, gözlerinde bir öğretmenin duyabileceği en büyük gurur parıldıyordu. Sandalyeleri çekip oturduk. Bana Köy Enstitüleri’ni anlattı yine; onların ardılı olan bu öğretmen okullarının aydınlık bir Türkiye için nasıl canla başla öğrenci yetiştirdiğini, İvriz’in ne kadar kıymetli bir yer olduğunu uzun uzun konuştuk.
"Önemli olan yazılı sınavı kazanmaktı Mehmet," dedi, elimi tutarak. "Sözlü sınavı nasılsa kazanırsın, ondan korkma. Ama senden bir isteğim var: Buradaki başarını, o çalışkanlığını oraya gittiğinde de sürdür."
Gözlerinin içine dik dik baktım. 14 yaşındaydım ama ne istediğimi çok iyi biliyordum.
"Teşekkür ederim öğretmenim," dedim net bir sesle. "Hiç kuşkunuz olmasın. Ben sizden çok şey öğrendim ki en önemlisi; Kendi şansımı yaratmanın, hazırlıklı olarak fırsatla karşılaşmak olduğunu... İvriz’de de her zaman sınıf birincisi olmak için çalışacağım."
Yüzündeki gülümseme büyüdü, gururla göğsü kabardı. "Aferin sana Mehmet... Bundan hiç kuşkum yok zaten. Ben de senin gibi öğrencilere yol açabildiğim, yardım edebildiğim için çok mutluyum."
Okuldan çıkıp eve doğru yürürken köyün tozlu yoluna, karşıdaki dağlara baktım. İçimde İvriz’in, arkamda ise beni bu yola çıkaranların inancı vardı. Bana tüm öğrenim hayatımın kapılarını açan Bayezid Tuna Öğretmenimi, o zor günde ellerini uzatan Hatice Teyze ile Yakup Amcayı ömrüm boyunca hiç unutmayacaktım. Adımlarımı cuma günkü sözlü sınav için hızlandırırken, Ceyhan Pamuk tarlalarında kantarda görevli üniversiteli Muzaffer Abi'yi de unutmadım teşekkür etmek için...
Sözlü Sınavlar İçin İvriz Yolunda...
16 Eylül 1958 Salı sabahı Misli Köyü'nde gün ışımak üzereyken uyandım. Benim dışında, Akıncı Ailesinin bütün bireyleri uyuyordu. Yarın sabah erkenden babamla birlikte Konya Ereğlisi’ne doğru yola çıkacaktık ki İvriz İlköğretmen Okulu'ndaki sözlü sınavların kapısında olalım.
Heyecandan gözüme uyku girmediği için, yıkanıp giyindikten sonra, dışarıdaki sundurmanın altındaki kerevete oturmuş, Bayezid Öğretmenimin gitmeden önce bana İvriz hakkında anlattıklarını, o kalın kaplı defterime aktardığım notları satır satır okuyordum. Gitmekte olduğum yerin sadece bir okul değil, adeta topraktan fışkıran bir tarih ve aydınlanma yuvası olduğunu okudukça içimdeki ürperti hayranlığa dönüşüyordu.
İvriz Öğretmen Okulu, 1941 yılında ilk kurulan Köy Enstitülerinden biriydi. Adını, kurulduğu yerin dokuz kilometre doğusundaki İvriz köyünden alıyordu. Öğretmenimin anlattığına göre bu köy, Toros Dağlarının İç Anadolu’ya bakan dik yamacında, derin ve serin bir vadinin hemen önünde kurulmuştu. Buradan doğan ve koskoca Ereğli ovasına hayat veren o gür su kaynağının başında, insanı büyüleyen koskoca bir kaya anıtı yükseliyormuş. Hititler yıkıldıktan sonra bu topraklarda hüküm süren Tuana Kralı Warpalavas tarafından yaptırılan bu anıt, dünya tarihi için eşsiz bir mirasmış. İnsanlık tarihinin ilk kabartma yazılı tarım anıtı olma özelliğini taşıyan bu İvriz Kabartması, yüzyıllardır orada durup toprağın ve suyun bereketini selamlıyormuş. Şimdi ben de o bereketli topraklara, o köklü mirasın yanı başına okumaya gidiyordum.
Defterimin sayfalarını çevirdikçe okulun ilk günlerine dair tuttuğum notlar çarpıyordu gözüme:
11 Kasım 1941... İvriz Köy Enstitüsü, geçici olarak Konya Ereğli’sine bağlı Zanapa bucağındaki henüz tamamlanmamış yatılı bir bölge ilkokul binasında açılmıştı. O ilk günlerde okulun noksanlarını süratle tamamlamak için Adana-Düziçi Köy Enstitüsü öğrencilerinden yardımsever bir ekip geldi, çok zor koşullar altında, elleri nasır tutana kadar çalışıp başarılı işler yapmışlardı.
Düziçi sözü geçer geçmez, 1951 yılını 1952 yılına bağlayan kış aylarında konaklamak zorundakaldığımız Yeşilova ve bize kıl kanat geren Ömer Arıcı deyim aklıma geldi. Bugüne ulaşmamda onun da emekleri vardı. İçimden teşekkür ettikten sonra tekrar defterimdeki notlarıma döndüm.
Asıl İvriz Köy Enstitüsü'nün kurulacağı yer olarak ise Gaybi, Durlaz ve Dedeköy civarı, yani Zanapa ile Ereğli arasında, Ereğli’ye tam 10 kilometre uzaklıktaki o geniş arazi seçilmişti. Burası adeta çiftlikleri olan yeni bir enstitünün kurulması için yaratılmıştı. Tren yoluna yakındı; tarım ve içme suları kolayca sağlanabiliyordu. Üstelik sıtmalı sahalardan uzakta, Torosların eteklerinde yüksekçe bir yerde kurulduğu için kuzey rüzgârlarına açık, temiz ve serin bir havası vardı. Yakınındaki köyler meyvecilik ve sebzeciliğe öyle uygundu ki, okul kendi kendine yetebilecekti. İnşaat malzemesinin esası olan taş ve kum hemen yanı başında bolca bulunuyor, üstelik İvriz’den Ereğli Bez Fabrikası’na giden elektrik hattı tam da bu arazinin içinden geçiyordu.
Anadolu’nun Aydınlık Kuşağı...
Defterimi yavaşça kapattım. Karanlıktan yeni çıkmış Misli köyünün sessiz sokaklarına baktım. Eski Köy Enstitüleri ve onların devamı olan bizlerin gideceği bu İlköğretmen okullarının en büyük mucizesi, bizim gibi köy çocuklarını "leyli meccani", yani parasız yatılı olarak bağrına basmasıydı.
Bizler, bu okullar için en verimli, en gerçek kaynaktık. Çünkü öğretmenimin de her zaman söylediği gibi, mezun olduktan sonra yine köylere, kendi topraklarımıza dönecektik. Gideceğimiz o uzak köyleri, oralardaki yoksulluğu, çaresizliği ve zorlu koşulları en iyi biz bilirdik; çünkü biz zaten o hayatın içinden geliyorduk. Ama bildiğimiz çok daha büyük bir gerçek vardı: Anadolu köylerinin aydınlanması ve bu fukaralıktan kurtuluşu, ancak ve ancak biz köy çocuklarının okumasına, bilgilenmesine ve çok yönlü yetişmesine bağlıydı.
İvriz’e gelen çocukların hemen hemen hepsi, benim gibi henüz köyünden dışarıya adımını pek atmamış, yaşları 11 ile 15 arasında değişen çocuklardı. Üstümüz başımız tozlu, heybelerimiz hafif, ama gözlerimiz çakmak çakmaktı. Her birimiz, usta bir elin işlemesini bekleyen ham ama tertemiz birer cevherdik. Farklı köylerden, farklı ailelerden gelsek de yeteneklerimizle, içimizdeki o okuma arzusu ve becerimizle her birimiz bir diğerinden üstündük.
Atatürk Devrimlerini en uzak köylere, en ücra köşelere kadar gururla taşıyacak olan yeni bir kuşak yetişiyordu bu öğretmen okullarında. Yarın o büyük kapıdan içeri adım atarken, arkamda bıraktığım Misli köyünü, Hatice Teyze'nin İvriz kapısını açan O 10 lirayı ve Bayezid Öğretmenimin güven dolu bakışlarını kalbimin en derin yerinde taşıyacaktım.
Ben Mehmet... 14 yaşındaydım ve Anadolu’yu aydınlatacak o meşalenin bir parçası olmak için hazırdım.
Hayallerimin ikinci aşaması yolunda...
İvriz ile ilgili not defterimi kapatmıştım ki babam sabah namazı için kalkmış, anam da kahvaltı hazırlamaya başlamıştı. Bir süre sonra kardeşim Mustafa da kalktı. Kahvaltıdan sonra ''yolcu yolunda gerek'' diyen babamla yol hazırlıklarını kısa sürede tamamladık. Kazanırsam, ki hiç kuşkum yoktu, geri dönmeyecektim. Anam ve Mustafa ile vedalaşarak yola koyulduk. Saat 08:00'de, Niğde Hüyük İstasyonu’ndan trene bindiğimizde, içimdeki heyecan rayların tıkırtısına karışıyordu.
Ulukışla üzerinden geçen uzun bir yolculuğun ardından, saat tam 14.30’da trenimiz acı bir düdükle Konya Ereğli İstasyonu’na yanaştı. Vakit kaybetmeden perondaki istasyon görevlilerine yanaşıp İvriz Öğretmen Okulu’na nasıl gideceğimizi sorduk. Aldığımız cevap hevesimizi biraz kırsa da bizi durdurmaya yetmedi; okulun servis arabası belirli saatlerde kalkıyordu ve o saatleri kaçırmıştık.
Önümüzde yaklaşık 10 kilometrelik bir yol vardı. Babam bavulu kavradı, ben de heybemi omzuma attım. Birbirimize baktık ve o mesafeyi yürümeye karar verdik. 14 yaşındaki bacaklarım için bu yol hiçbir şeydi, üstelik yolu kısaltmanın, adımları hafifletmenin en iyi çaresini ikimiz de biliyorduk: Sohbet etmek.
Yol uzayıp giden bozkırın ortasında kıvrılırken, babam o her zamanki coşkulu sesiyle göç serüvenimizi anlatmaya başladı. Dinimizi, benliğimizi kurtarmak için Bulgaristan’daki her şeyimizi, evimizi barkımızı bırakıp beş parasız Türkiye’ye gelişimizin o destansı hikâyesiydi bu.
Belki yüzlerce kez dinlemiştim ondan. Her destanın temelinde gerçek bir çekirdek olay vardır derler ya; bizim hikâyemiz de bütünüyle gerçekti ama babam, okuma yazması olmayan o eski toprakların insanları gibi, zamanla bu gerçekleri zihninde büyütmüş, araya betimlemeler, hafif abartılar katmıştı. Her yeni dinleyene bu göçü bir kahramanlık masalı gibi nakşederdi. O anlatırken, benim ilkokul üçüncü sınıftan beri titizlikle tuttuğum günlüklerimdeki hatıralar da zihnimde canlanıyor, babamın abartılarıyla benim satırlarım birleşip harika bir özgeçmişe dönüşüyordu.
Ergenekon’dan çıkış gibiydi bizim için Bulgaristan’dan kopuş... Uzun ve meşakkatli bir hikâyeydi. Anama o yıllarda ince hastalık teşhisi konulunca Edirne’de nasıl çaresiz kaldıklarını, Halil dedemlerle birlikte bizi Elbistan köylerine her hane bir yere gelecek şekilde nasıl dağıttıklarını anlattı yine. İki ay süren o yakıcı ayrılıktan sonra anama ve babama yeniden kavuştuğumuzu, ardından en küçük kardeşimiz Şaban’ı Hasanköy’ün toprağına feryatlarla verişimizi hatırladık. Sonra geçim derdi başlamıştı; mevsimlik tarım işçisi olarak Çukurova’nın o kavurucu sıcağında, pamuk tarlalarında nasır tutan ellerimizi konuştu dertli dertli. Babamın sesi bozkırda yankılanırken, zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Sohbetin sonuna henüz gelmemiştik ki, karşımızda İvriz’in sınırları belirdi.
Büyük Kapı ve Ziraat...
Orta Torosların bittiği, heybetli Bolkar Dağı’nın kuzey eteklerine yaslanmış muazzam bir yerleşkeydi burası. Dağların tam eteğinden başlayan okul arazisi, coşkuyla akan İvriz Çayı’na kadar uzanıyor, hatta çayı geçip gidiyordu. Sonradan buranın "Ziraat" olarak adlandırılan İvriz Köy Enstitüsü Çiftliği olduğunu öğrenecektim. Arazinin bir bölümü, çaydan ayrılan büyük bir kanalın hemen aşağısında kurulmuştu ve toprak bu gür sularla bereketleniyordu.
Biz de okula tam bu Ziraat kısmından giriş yaptık. Gözlerime inanamamıştım; burası bir okuldan ziyade kendi kendine yeten devasa bir kasaba gibiydi. Geniş arazinin üzerine serpiştirilmiş yönetim binası, yemekhane, öğretmen lojmanları, derslikler, müzik evi, revir, fen bilgisi laboratuvarı, yatakhaneler, hamam ve fırın gibi çok amaçlı kullanılmak üzere yapılmış tam 50-60 civarı bina yükseliyordu.
Yolun iki tarafını süsleyen heybetli ağaçların arasından, yaprakların hışırtısı eşliğinde yürüdük. Okulun üst sınıflarındaki eski öğrencilerin güler yüzlü rehberliğiyle idare binasını bulduk. Ortalık tam anlamıyla ana baba günüydü. Tıpkı benim gibi, Anadolu’nun dört bir yanından analarının, babalarının elini tutarak sınav için gelmiş 50-60 çocuk vardı etrafta. Herkesin gözünde aynı çekingen umut, aynı heyecan okunuyordu.
Yeni Bir Yuva, Yeni bir Gelecek...
Çok fazla beklemedik. Okulun nöbetçi öğrencileri kayıt salonunda masaların başına geçmiş, büyük bir ciddiyetle görev yapıyorlardı. İşlemler tıkır tıkır işliyordu. Çabucak ön kayıtlarımızı yaptılar. Görevli öğretmen, sözlü sınavların cumartesi günü başlayacağını ve iki gün süreceğini tebliğ etti. Bu demek oluyordu ki, sınava gelen tüm öğrenciler ve veliler iki gece boyunca burada, okulun misafiri olacaktı.
Bütün ön kayıtlar tamamlandıktan sonra, velilerimizle birlikte gece konaklayacağımız yerler gösterildi. Bize rehberlik eden ağabeyler, "Önce yol yorgunluğunu atın, güzelce dinlenin; sonra okulu ve yerleşkeyi hep birlikte tanıyacağız" dediler. Eşyalarımızı bizlere ayrılan yatakhanelere yerleştirdikten sonra, eski öğrencilerin arkasına takılıp okul yerleşkesini gezmeye çıktık. Binaların taş duvarlarına, dersliklerin pencerelerine bakarken içim ürperiyordu. Burası, Bayezid Öğretmenimin bahsettiği o aydınlık geleceğin ta kendisiydi.
Devlet, babam gibi diğer köy çocuklarının velilerini de el üstünde tutuyor, büyük bir hürmetle ağırlıyordu. Gezi bittiğinde hep birlikte akşam yemeğine geçtik. Uzun masalarda, sıcak yemeğin buğusu yüzümüze vururken babamın gözlerindeki o huzuru gördüm. Yemekten sonra yatacağımız yerler gösterildi. Düzen gereği, öğrenci adayları ile veliler ayrı yatakhanelere verilmişti.
Babamın elini öpüp kendi yatakhaneme doğru yürürken, arkamda bıraktığım o uzun tren yolunu, tozlu kilometreleri ve babamın göç destanını düşündüm. Bu gece, bu devasa taş binaların arasında ilk gecemdi. Cumartesi günü yapılacak sözlü sınava kadar bu havayı soluyacak, bu sıralara alışacaktım. Yatağa uzandığımda, tavanı seyrederken içimden tek bir şey mırıldandım: Ben buraya ait olacağım.
İvriz'de Sözlü Sınavlar Günü...
17 Eylül 1958 Çarşamba, nöbetçi öğrenciler tarafından, ranza demirlerine vurulan demir sesleriyle tanyeri ağarırken uyandırıldık. Sözlü sınavların başlayacağı önemli ve heyecanlı bir gündü bugün…Hızla giyinip, yatağımı topladıktan sonra tuvalete gittim. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra, iyiden iyiye kendime gelmiştim. Yemekhanenin yolunu tuttum. Babam da yemekhane önünde bekliyordu. Önce, biz öğrenciler alındı. Bizlerden sonra veliler alınacaktı. Kahvaltıdan sonra bayrak merasiminin yapıldığı alanda aday öğrenciler toplandı. Velilerimiz de alanın yanlarına konulmuş olan sıralara oturtuldu.
İvrizli olabilmek için biraz sonra başlayacak olan sözlü sınavlarda başarılı olmamız gerekiyor. Aday öğrencilerin sorumluluğunu almış nöbetçi öğrencilere göre heyecanlanacak bir durum yok, rahat olmamız ve kendimize güvenmemiz gerekiyor. Denilse de heyecanımız doruk noktasında.
Sınavları organize etmekle görevli Müdür Yardımcılarından biri, ''Sevgili çocuklar, öncelikle hepiniz hoş geldiniz. Bugün saat 10,00’da başlayacak olan sözlü sınavlarımız için üç komisyon oluşturuldu. Ayrıca sizlere yol göstermek ve yardımcı olmak üzere de üç öğrencimiz görevlendirildi. Görevli İlk öğrencimiz 20 kişinin adını okuyacak ve adı okunanları birinci sınav komisyonuna götürecek. Ad okunuş sırasına göre de sınava girilecek.''
Ben ikinci sınav komisyonunda ve birinci sırada yer almıştım. Böylece, fazla heyecanlanmama gerek kalmadan saat 10,00’da sınava alındım. Sonraki günlerde öğrendiğime göre, üç kişilik sınav komisyonunda Türkçe Öğretmeni Mehmet Ali Aladağ, Matematik Öğretmeni Ömer Canbazoğlu ve Fen Bilgisi Öğretmeni Mehmet Baş vardı.
Diğer aday öğrencilerden farklı bir yapım ve özgüvenim vardı 5 farklı il ve ilçede ilkokulu bitirdiğim için. Üstelik kitap kurdu olmanın yanı sıra günlük tutmuş biriydim.
-Günaydın öğretmenlerim…
Diyerek oturdukları masaya iyice yaklaştım. Komisyon Başkanı olduğunu sandığım babacan görünüşlü Mehmet Ali Aladağ önündeki notları bir süre karıştırdıktan sonra bana dönerek,
-Günaydın evladım. Heyecanlı mısın?
-Biraz heyecanlıyım öğretmenin.
-Mehmet, elimdeki notlara göre Bulgaristan doğumlusun... Bir süre önündeki notları karıştırdıktan sonra,
-Üstelik Türkiye vatandaşısın. İvriz Öğretmen Okulu’nda bir ilksin. Bize de oldukça ilginç geldi. Kendini biraz tanıtır mısın? Türkiye’ye geldiğiniz tarih ve nerelerde ilkokulu okuduğunla ilgili olarak başlayabilirsin.
Dedikten sonra diğer komisyon üyelerine bakarak onaylamalarını istedi. Onaylandığı anlaşılınca, Ömer Canbazoğlu,
-Anlat bakalım Mehmet. Öncelikle Akıncı Soyadı nereden geliyor.
-Efendim, biz Bulgaristan’da 5 kişilik Ahmet Mustafa Durgud ailesiydik. Babam, babasının adı Mustafa Durgud’ u soyadı olarak kullanılıyordu. 26 Nisan 1951’de Edirne Karaağaç İstasyonu ile Türkiye’ye giriş yaptıktan bir gün sonra yeni soyadlarımızla birlikte yeni doğum kağıtlarımız verildi. Yeniden doğmuştuk Türkiye’de…Babam ”Akıncı” Soyadını uygun görmüş. Ahmet Mustafa Durgud ailesi olarak girdiğimiz Edirne’den Ahmet Akıncı Ailesi olarak çıkmıştık.
İlgiyle beni dinleyen komisyon üyelerinden Mehmet Baş,
-İlginç…Sonra nasıl gelişti olaylar Mehmet?
-Öğretmenim, ince hastalık teşhisi konulan anamın tedavi edilmesi amacıyla hastaneye yatırdılar, babamı da refakatçi olarak Edirne’de alıkoydular. Yedi kişilik Halil dedem, ki Bulgaristan’dan kurtulduğu için, Kurtuldu Soyadını almıştı. Yedi yaşında olan ben, 6 yaşındaki kardeşim Mustafa ve 2 yaşındaki kardeşim Şaban, Halil Kurtuldu dedemin ailesine katılarak, kuş uçmaz kervan geçmez bir konaklama yeri, Elbistan Karahasanuşağı köyüne gönderildik bin bir macera ile.
Anlattıklarım komisyon üyelerinin iyice dikkatini çekmişti. İki ay sonra anamla babamıza kavuştuğumuzu, en küçük kardeşim Şaban’ı Hasanköy’ de toprağa verdiğimizi, aç kalmamak için Çukurova pamuk tarlalarında mevsimlik işçi olarak çalıştığımızı, ilkokulu beş değişik il ve ilçede bitirdiğimi, ayakkabı boyacılığı, simitçilik, halka tatlısı satıcılığı yatığımı anlattım.
Oldukça ilgilerini çekmiş olmalıydım ki Mehmet Ali Aladağ,
-Bravo Mehmet… Desene, feleğin çemberinden geçerek, büyümek zorunda kaldın kısa sürede. Söyle bakalım, İvriz Öğretmen Okulu nereden aklınıza geldi.
-Efendim… Babam, geçen yıl yaz döneminde Bor’da emekli Türkçe Öğretmeni Necati Bey’in meyve bahçesinde mevsimlik işçi olarak çalışıyordu. Köy Enstitüsü kökenli olan Necati Bey bize hem yardımcı oldu hem de Bor 29 Ekim İlkokulu 5.sınıfına yazdırdı.
-Dur bakalım Mehmet…Sen Niğde Misli İlkokulu mezunu değil misin?
Dedi Mehmet Ali Aladağ.
-Misli İlkokulu mezunuyum öğretmenim. Bor’da yaklaşık 3 ay okuduktan sonra, zorunluluktan ötürü Misli’ye gitmek zorunda kaldık. Birinci sınıfa da Misli’de başlamıştım zaten.
-Bor’daki emekli Türkçe öğretmeni, öve öve bitiremediği İvriz Öğretmen Okulu’nu yere göğe sığdıramamıştı. Diğer taraftan Misli Köyü İlkokulu Başöğretmeni Bayezid Tuna Öğretmenim de bir yıl boyunca İvriz sınavlarına hazırladı. İvriz’in kurtuluşumuz olacağını söylemişti. Aydınlık Türkiye’nin yolu Köy Enstitüleri ve ardılları olan Öğretmen Okullarından geçer demişti.
Biraz daha anlatacaktım ki komisyon başkanı olduğunu sandığım Mehmet Ali Aladağ, diğer arkadaşlarına ”başka sorusu olan var mı?” dercesine bakınca, her ikisi de başka soruları olmadıklarını söylediler.
-Çıkabilirsin Mehmet. Hayat hikayen oldukça zorlu ve hüzünlü ama başarıyla atlatmışsın. Bundan böyle de aynen sürdür. Ülkemize yararlı, aydınlık Türkiye’nin kuruluşuna katkıda bulun.
Çıktığımda, kesinlikle kazandığıma inancım tamdı. Bulgaristan doğumlu oluşum nedeniyle, sadece hayat hikayemi dinleyen komisyon üyeleri başka soru sorma gereğini duymamışlardı. Başarılı olacağıma inanmışlardı. Öyle algılamıştım.
Komisyon salonu çevresinde oturmakta olan babamın yanına giderek, ”kazandığımı sanıyorum baba.” dedim. Gözleri ışıldadı, gülümsedi, sevgi ve gururla baktı bana…
İvriz İlköğretmen Okulu Öğrencisiyim...
Çarşamba günü saat tam 10.00’da, o büyük heyecanla başlayan sözlü sınav maratonu, perşembe günü öğleden sonra 16.00’da nihayete ermişti. Yarım saatlik o asırlık bekleyişin ardından, 16.30’da isimlerimiz okundu. Kazandığımı, artık resmen İvriz Ailesi’nin bir parçası olduğumu duyduğum an bacaklarımın bağı çözülecek gibi oldu. Bayezid Öğretmenimin öngördüğü gibi, bu yıl gelenlerin yüzde sekseni o kapıdan içeri girmeyi başarmıştı. Biz fukara çocukları, o taş binaların gölgesinde geleceğimizi kendi ellerimizle inşa etme, parasız yatılı olarak aydınlanma şansını sonuna kadar yakalamıştık.
Sonuçların ilanıyla birlikte yerleşkede adeta bir duygu seli koptu. Ana babalarla sarılmalar, gözyaşları, dualar birbirine karıştı. 1951 yılının o ayazlı Mart ayında Bulgaristan’dan yola çıkan göçmen bir ailenin çocuğu olarak, bu an hayatımızın en mutlu, en gururlu dönüm noktasıydı 19 Eylül 1958.
Babamın gözleri öyle nemlenmişti ki ağlıyor sandım. Yüzünde dağlar kadar vakur bir huzur vardı. Eğildi, beni alnımdan öptü. Kokusu üzerime sindi. Helalleşip vedalaştık; o önce köye, oradan da rızkımızı kazanmak için yeniden Mersin’deki o ağır beden işçiliğine dönecekti. Anamla kardeşim ise Misli’de kalacak, kardeşim Bayezid Öğretmenimizin dediği gibi bir yıl daha ilkokul beşinci sınıfı tekrar edecekti.
Ve bugün, İvriz Öğretmen Okulu 1/A sınıfına resmi kaydım yapıldı. Görevli memur adımı deftere işlerken, içimde bir sayfanın kapandığını hissettim: Benim için "İlkokul Dönemi" tamamen sona ermişti.
Muzaffer Abi’nin Vasiyeti ve Cennet Rafları...
Sınıfım belli olur olmaz, diğer çocukların aksine adımlarım beni doğrudan okulun kütüphanesine götürdü. Bahçeden kütüphaneye doğru yürürken, zihnim beni zamanda geriye, yedi yıl öncesine fırlattı. 1951 yılının Ağustos ve Eylül aylarına... Ceyhan’ın o kavurucu pamuk tarlalarına gittim. Gözlerimin önüne, o tarladaki kantarın başında mevsimlik işçi olarak çalışan üniversiteli Muzaffer Abi geldi. Muzaffer Abi’nin kantardan başını kaldırıp bana kurduğu o cümle, kulaklarımda çın çın öttü:
"Mehmet, eğer gerçekten üniversiteli olmak, büyük adam olmak istiyorsan, kitapların dünyasına girmelisin."
İvriz’in kütüphanesine adım attığım an, Muzaffer Abi’nin bahsettiği o dünyalar cennetine düştüğümü anladım. Raflar dolusu kitap beni bekliyordu. En önemlisi de eski Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel döneminde Türkçemize kazandırılan o muazzam dünya klasikleri dizisi, eksiksiz olarak karşımda duruyordu.
Parmaklarımı kitapların sırtında gezdirirken, İngiliz çocuk edebiyatı yazarı Lewis Carroll’un Alis Harikalar Diyarında adlı eseri dikkatimi çekti. Kitabı raftan çekip sayfalarını karıştırmaya başladım. Bir tavşan deliğinden bambaşka bir dünyaya açılan o gizemli kapı, küçük bir kız çocuğu ve sadece masallarda konuşabilecek fantastik hayvanlar... Sayfaları koklarken zihnimde birden Jules Verne’in Denizler Altında Yirmi Bin Fersah romanı ve o meşhur Nautilus gemisinin gizemli Kaptanı Nemo canlandı. Bilimkurgu türünü, hayal dünyamı böylesine uçsuz bucaksız besleyen hikâyeleri çok seviyordum.
Tekrar elimdeki kitaba döndüm ve arka kapaktaki özeti okudum. Yediği mantarlar ve içtiği iksirlerle bir büyüyüp bir küçülen, iskambil kartlarının canlandığını gören Alice’in hikâyesi beni büyülemişti. Hatta bu sıra dışı kitabın, ileride tıp dünyasında algısal bir bozukluğa isim babalığı yaptığını, "Alice Harikalar Diyarında Sendromu" denilen bu rahatsızlığa yakalanan insanların cisimleri olduklarından çok daha büyük ya da küçük gördüklerini, ses ve zaman algılarının bütünüyle bozulduğunu da o meraklı okumalarım arasında öğrenecektim.
İvriz Dönemi Başlıyor...
Kütüphanede görevli üst sınıftan bir ağabey, masasında bana doğru gülümsedi. Adıma yepyeni, temiz bir kütüphane kartı açtı. Mürekkep kokan kalemiyle kitabın adını ve geri getireceğim tarihi özenle bükülmüş karta işledi. Alis Harikalar Diyarında kitabını göğsüme sımsıkı bastırarak kütüphaneden çıktım. Mutluluktan uçacak gibiydim, sanki dünyalar benim olmuştu. Muzaffer Abi’nin gösterdiği o sonsuz kitaplar dünyasına ilk resmi adımımı işte bu taş binada atmıştım.
Yarın, yani 22 Eylül 1958 Pazartesi günü ders zili çalacak ve yeni eğitim-öğretim yılı başlayacaktı. Benim için sadece yeni bir okul yılı değil; kimliğimi, fikrimi ve geleceğimi bütünüyle şekillendirecek olan o büyük ve asil “İvriz Dönemi” başlıyordu. Hazırdım.
Bozkırda Açan İvriz Çiçeği...
Bütün zaman boşluklarında kütüphaneye geldiğimi gören, beşinci sınıf öğrencisi, Cengiz Abi yanıma yaklaşarak ''bu kez ne hakkında bilgi edinmek istiyorsun Mehmet'' deyince; -İvriz yerleşkesinin tarihi, coğrafi ve sosyal yapısı hakkında bilgi edinmek istiyorum.
_Gel seninle hayali bir yolculuk için, Konya'dan otobüsle yola çıkalım. Karapınar yoluna koyulduğumuzda, penceremizden süzülerek gözlerimize ulaşan tek şey uçsuz bucaksız, sapsarı bir bozkır olacaktır. Kuraklık, yalnızlık ve sanki hiç bitmeyecekmiş gibi duran bir tecrit...
Yüzüncü kilometreyi henüz aşmıştık ki, sol tarafımızda heybetli bir karaltı yükselecekti. Zirvesinde bin yıllık kaleleri, eteklerinde gizemli yeraltı şehirlerini saklayan Karacadağ’dı bu. Tam karşımızda ise, doğudan batıya bir duvar gibi uzanan, başı dumanlı, karlı Toros Dağları belirecek. İşte tam o an, mucize gerçekleşecekti.
O çorak, sapsarı bozkır görüntüsü birdenbire bıçakla kesilmiş gibi bitecekti. Gözlerimizinn önüne serilen o yeşillik bizi adeta büyülecek ve sen ''hayatımda hiç bu kadar çok yeşili bir arada görmemiştim.'' Diyecektin.
Cengiz Abi elimden tutup pencereyi işaret etti: “Bak Mehmet,” dedi, “Bu yeşillikler, üç bin yıl öncesinin Tuana’sının, yani bugünün Ereğli’sinin elma, kiraz, vişne ve zerdali bahçeleridir.” Torosların zirvesinden süzülen kar ve yağmur suları, bu topraklara adeta bereket saçar.
Kulaklarımda Cengiz Abinin anlattığı o kadim efsanelerle, İvriz Köy Enstitüsü’nün kapısından içeri ilk adımımı atıyordum.
Bin Yıllık Bereketin Mirası...
İvrizdeki ilk haftamızda bizi, o dünyaca ünlü İvriz Kaya Anıtı'na götürdüler. Dünyanın ilk yazılı tarım anıtlarından biri tam karşımızda duruyordu. Hitit döneminden, Milattan Önce 1200’lerden kalma koskoca bir taş duvar... Üzerinde Bereket Tanrısı Tarhundas ile Kral Warpalavas’ın devasa figürleri oyulmuştu. Tarhundas’ın ellerinde üzüm salkımları ve buğday başakları vardı.
Müdürümüz anıtın altındaki yazıtı bize okurken tüylerim diken diken oldu. Kral Warpalavas, tam yirmi sekiz asır önce şöyle seslenmişti dünyaya: “Ben hâkim ve kahraman Tuvana Kralı Warpalavas, sarayda bir prens iken bu asmaları diktim. Tarhundas onlara bereket ve bolluk versin.”
O an anladım ki, bizim bugün basıp geçtiğimiz bu topraklarda, binlerce yıldır süren bir üretim ve emek kavgası vardı. Bugün Ereğli ovasındaki 109 bin hektarlık ekilebilir arazinin yarıya yakınında sulu tarım yapılıyordu ve şimdi sıra bizdeydi. Biz bu kadim bereketin yeni sahipleri, Cumhuriyetin çocuklarıydık.
Cehalete Karşı Açılan Savaş...
Okulda sadece tarım yapmıyorduk; akşam yemeği öncesi ve sonrası sınıflarımızda etüt adı altında, gündüzleri ise kara tahta önünde memleketin sorunlarını da konuşuyorduk. Öğretmenlerimiz anlatıyordu; Milli Mücadele Dönemi sona ermiş, silahlar susmuş, vatan toprakları üzerinde Gazi Mustafa Kemal önderliğinde yepyeni, gencecik bir Türk Devleti kurulmuştu. Ülkemizin kurucusu şöyle diyordu. ''Askeri ve siyasal alanda kazanılan bu büyük başarılar, sosyal ve iktisadi alanda yapılacak devrimlerle desteklenmedikçe kalıcı olamazdı.''
Devrimin ne yapıp edip Anadolu insanına kendi ülküsünü benimsetmesi gerekiyordu. Kendi kuşağını hızla yetiştirmeliydi. Çünkü biliyorduk ki hiçbir yenilik hareketi yeni insanı, yeni kadroları olmadan yaşayamazdı. Bu durumda en büyük görev Milli Eğitim Bakanlığına düşüyordu. Biz köylü çocukları, Anadolu’nun bağrından kopup gelen bu temiz zihinler, Cumhuriyet’in ilke ve inkılaplarını benimsemiş devrimci öğretmenlerin ellerinde şekillenecekti. Topraklarımızı düşmandan kurtardığımız gibi, beyinlerimizi de cehaletten kurtarmak zorundaydık. Köylerde okuma yazma bilmeyen tek bir can kalmamalıydı.
Eski, hantal eğitim sistemiyle bu iş yürümezdi. Bize ezber değil, iş lazımdı; hem düşünen hem de bedenen çalışan özgür bireyler olmalıydık. Batının yenilikleriyle kendi kültürümüzü bu topraklarda sentezlemeliydik. İşte 17 Nisan 1940’ta çıkan 3803 sayılı yasa, bizim gibi fukaraların kaderini değiştiren Köy Enstitüleri’ni bu yüzden doğurmuştu.
İvriz Köy Enstitüsü bizim yuvamız olmuştu. Burada bizden istenen şey; cumhuriyetçi bir yurttaşlık bilinciyle donanarak, bize hem öğretmenleşmiş hem de babalaşmış olan devletimize; bize analaşmış olan vatanımıza sarsılmaz bir itaat ve fedakârlıkla bağlı kalmaktı. Biz burada sadece öğrenci değildik. Aramızdan geleceğin yazarları, şairleri, ressamları, sanatçıları ve donanımlı eğitimcileri yetişiyordu. Gündüz elimizde kazma kürek çiftlikte çalışıyor, akşam dikiş dikiyor, gece ise klasikleri okuyup mandolin çalıyorduk.
Bozkırın Çiftlikleri ve Yükselen Sesler...
Her Köy Enstitüsü gibi bizim İvriz’in de devlet tarafından verilen döner sermaye ile kurulup işletilen devasa bir çiftliği vardı. Burası bizim en büyük laboratuvarımızdı. Çevremizdeki topraklara uygun her türlü tarım işini bizzat yaparak, yaşayarak öğreniyorduk. Öğretmenlerimizin ve bizlerin emeğiyle işletilen bu çiftlikler, okulumuzun ihtiyacı olan ekmeği, sebzeyi, meyveyi fazlasıyla sağlıyordu. Kendi kendimize yetiyorduk, devlete yük olmuyorduk.
Ancak 1945 yılına geldiğimizde, okulumuzun üzerinde kara bulutlar gezinmeye başladı. Kulaklarımıza kadar gelen fısıltılar moralimizi bozuyordu. Dış ülkelerde okumuş ağalar, şehirlerin eşrafı olarak bilinen dönem zenginleri, köylünün ve köy çocuklarının okumasından, uyanmasından rahatsız olmuşlardı. Gazetelerde, meclis koridorlarında hakkımızda asılsız propagandalar dönüyordu: “Köylü olduğu gibi kalmalı, okumamalı, şehirli olmamalıdır. Aksi takdirde ülkede işçi sınıfı doğar, arkasından komünizm gelir!” diyorlardı. Bizi siyasi bir malzeme haline getirmeye çalışıyorlardı.
Oysa biz sadece üretmek, öğrenmek ve memleketimizi cehaletin pençesinden kurtarmak istiyorduk. Feodal kalıntıların, ağaların tüm engellemelerine rağmen, içimizdeki o aydınlanma meşalesi hiç sönmeyecek. İvriz’in serin suları Torosların eteklerinden ovaya akmaya devam ettikçe, bu topraklarda cumhuriyetin fidanları hep yeşerecekti.
İvriz'de Yatakhane Kuralları...
20 Eylül 1958 Cumartesi sabahı, yemekten önceki son 15 dakikasında anı defterimi açarak yazmaya başladım.
Çarşamba ve Perşembe günleri yapılan sözlü sınavlarda başarılı olup, İvriz Öğretmen Okulu ailesine katılmıştım Haliyle, İvriz Ailesinin bir bireyi olarak sorumluluğum da artmıştı. Artmıştı çünkü okul yönetimi ve yönetimin yardımcıları nöbetçi öğrenciler tarafından yüklendiğimiz sorumluluklar sürekli hatırlatılmıştı.
İlk dikkatimi çeken uygulamalardan biri ‘’Nöbetçi Öğrenci’’ uygulamasıydı. ‘’Nöbetçi Öğrenci’’ adı altında eski öğrencilere sorumluluklarıyla birlikte yetki de verilmişti. Okul idaresinin en büyük yardımcılarıydı. Yatakhanelerden sorumlu nöbetçi öğrencilerin yanı sıra idareden, yemekhaneden, fırından, müzikhaneden, revirden ve daha birçok daldan sorumlu ve yetkili öğrenciler vardı. Nöbetçi öğretmenlerin bulunmadığı yerlerde nöbetçi öğrencilerin sözleri geçerliydi. Uyarılarına uyulmak zorundaydı.
İvriz Ailesi’ne katıldıktan sonra sınıflarımız ve sürekli yatacağımız yerler belirlendi. 1A sınıfı öğrencisi olmuştum. Sıra yatacağımız yerlere gelmişti.
Yatakhanelerde görevli nöbetçi öğrencilerinden biri tarafından uyuyacağımız yatakhaneye götürüldük gruplar halinde. Yatakhanelerimiz 40-50 kişinin yatabileceği, altlı üstlü ranzalarla düzenlenmişti. Bir bakıma askeri koğuşları andırıyordu. Sırasıyla, yatacağımız yataklar belirlendi. Benim yatağım, pencere kenarındaki ranzalardan birinin üstü oldu.
Diğer arkadaşlarda olduğu gibi, ranza üzerindeki yatak zimmetime geçirildi. Yataklar bütün öğrencilere zimmetlendikten sonra görevli nöbetçi öğrenciler tarafından ambara götürüldük. İmza karşılığında yastık, yorgan, yatak çarşafı ve yastık kılıflarını aldık. Onlar da üzerimize zimmetlendi.
Yatakhanelerden ayrı koğuşlardan biri de tahta bavullarımız için ayrılmıştı. Bavularımızdan pijamalarımızı aldıktan sonra, bavulhaneye götürüp bıraktık.
Yatakhaneleri oluşturan binalar, küçük bir ana girişin olduğu, iki taraflı kocaman koğuşlar halindeydi. İki koğuş arasında küçük bir ana girişin karşısında lavabolarla, girişin solunda tuvaletler vardı. Yatakhane olarak kullanılan koğuşların girişi ise, küçük ana girişlerin sağında ve solundaydı. Batı ve doğu yönlerinde olmak üzere…
Yatakhanemize komşu koğuşların giriş duvarlarına yapılan raflara tahta bavullarımızı yerleştirdik. Bütün varlığımız raflara yerleştirdiğimiz tahta bavullarımız içinde bulunuyordu. Bazı arkadaşlarımızın anaları tarafından yolluk olarak koydukları peynir, tereyağı, meyve gibi yiyecekler de bavullarda saklanırdı. Bozulmazlardı ortam serin olduğundan.
O yıllarda yatakhaneler ve diğer binalarda kalorifer sisteminden vazgeçtim, soba bile yoktu. Yangın çıkar düşüncesiyle yatakhaneler ve yemekhaneye sobalar kurulmamıştı. Her zaman serin olurlardı.
Özellikle çok kalabalık olan yatakhanelerde temizlik kuralları titizlikle uygulanıyordu. Nöbetçi öğrenci tarafından uyarılmıştık. Sağlık açısından ayak temizliği önemliydi. Ayakların kokusuna izin verilemezdi. Ayaklarımız ve çoraplarımız yıkanmadan yatağa girilmeyecekti.
İlk gece yatağa girmeden önce ayaklarımızı yıkadık ama terlik/takunyamız yoktu. Ayakkabılarımıza basarak yataklarımıza geldik. En kısa zamanda tahta takunyalar edinmeliydik. Isı yalıtımı mükemmel olan tahta takunyalar beton zeminin soğuğundan bizi koruyacaktı. Öyle de yaptık, Pazartesi günü kantinden takunya aldık.
İlk günümüz oldukça yoğun geçti. Yataklar düzenlendi, yorgan ve yastık kılıfları geçirildi. Ardından gelen gecemiz biraz yalnızlık biraz da şaşkınlık duygusuyla geçti. Yenecektik bu tür duyguları. Onlarca yıl sürecek ve unutulmayacak arkadaşlıklar edinecektik zamanla.
Ardından Ailemi düşündüm. Babam Misli ’ye ulaşmış mıydı, Mersin’e ne zaman dönecekti, anamla kardeşim yaz aylarını nasıl geçirecekti? Sorularımın yanı sıra, asıl ben geceyi nasıl geçecektim?
İvriz'de Eğitim ve Öğretim Yılının İlk günü...
Torosların eteklerine yayılmış İvriz'in puslu sabahında hava henüz aydınlanmamıştı. Alacakaranlığın gri örtüsü odanın içine sızarken, uykunun o ağır uyuşukluğundan sıyrılmaya çalışıyordum. Yatağımda bir o yana bir bu yana dönüyor, gözlerimi açtığımda karşıma çıkacak duvarların yabancılığıyla baş etmeye çalışıyordum. Neredeydim ben?
Bütün gece rüyalarımda, bir hayalet gibi kalın taş duvarların içinden geçmiş, denizlerin o sonsuz maviliklerine dalıp çıkmıştım. Şehirler, ülkeler arası amansız bir yolculuktu bu. Nasıl olduysa, bir an kendimi Misli Köyü’nden Mersin’e uçarken bulmuştum. Mersin sahilinin sıcak kumlarında dolaşırken, denizin serin maviliğine daldığım o lahzada, birden kendimi Bulgaristan’ın Karagözler Köyü’nde, Sakar Balkan’a tırmanırken buluvermiştim.
Sakar Balkan’ın rüzgarlı eteklerinden geri döndüğümde ise zaman ve mekân yine büküldü; kendimi Bor Kayabaşı’nda oturmuş, batmakta olan güneşin kırmızı, turuncu ve sarı renklerini huşu içinde seyrederken buldum. Ufuk çizgisini tam ortasından yaran güneş, yepyeni umutların habercisi edasıyla Bor’un ufkunda yavaş yavaş kayboluyordu.
İşte tam o sırada, o muazzam görsel şölenin tam ortasında, arkamdaki evin demir giriş kapısından keskin, ritmik bir ses yükseldi: Tak taka, tak taka, tak taka...
Madeni çubukların çıkardığı bu kuru, çiğ ses sinirlerimi altüst etmişti. Kimdi bu büyüleyici anı, bu görsel şöleni acımasızca bölen? Öfkeyle ve hızla doğruldum. Bir an dengemi kaybedip boşluğa doğru hamle yaptım; az daha Bor’un o sarp kayalıklarından aşağı yuvarlanıyordum!
Reflekslerim son anda imdadıma yetişti de tutunabildim. Nefes nefese çevreme bakındım. Bor Kayabaşı’nda değildim. Karşımda duran dik kayalıklar değil, üzerlerinde onlarca çocuğun nefes alıp verdiği demir ranzalardı. Elli altmış kişilik, devasa ve yabancı bir koğuşun tam ortasındaydım.
"Kalkın! Oyalanmayın! Geri geldiğimde kimseyi yatakta görmeyeceğim!"
Yüksek sesle, emir kipiyle konuşan nöbetçi öğretmendi bu. Bir yandan koridorda ilerliyor, bir yandan da elindeki ağır anahtar destesindeki metal çubukları ranza demirlerine vuruyordu. O çiğ sesin kaynağı rüyamdaki demir kapı değil, bu ranzalarmış meğer. Benim gibi koğuşun dört bir yanındaki arkadaşlarım da gözlerini ovuşturarak, şaşkın bakışlarla nerede olduklarını anlamaya çalışıyorlardı.
Nöbetçi öğretmen ayak sesleriyle birlikte uzaklaştıktan bir süre sonra zihnimdeki sis dağıldı, ayırdına vardım: İvriz İlköğretmen Okulu yatakhanesindeydik. Günlerden pazartesiydi ve 1958-1959 Eğitim ve Öğretim Yılı’nın ilk günü, 22 Eylül 1958, Pazartesi günüydü…bizim hayatımızın ise en uzun yolculuğunun başlangıcıydı.
İlk Adım ve İlk Dost...
İvriz’e gelinceye kadar beş değişik yerde ilkokul okumuş, hayatın sert rüzgarlarını erken yaşta göğüslemiş bir çocuk olarak, koğuştaki diğer arkadaşlarıma kıyasla daha çabuk toparlandım. Yabancılık hissi benim için yeni bir şey değildi. ranzadan aşağı sarkıp arkadaşlarıma seslendim:
"Dersler başlıyor arkadaşlar! Davranın, bir an önce kahvaltıya gidelim. Arkasından Bayrak Merasimi olacak!"
Hızla ranzadan indim. Tuvalet ihtiyacımı giderip elimi yüzümü buz gibi suyla yıkadım, üzerimi giyindim. Şimdi en önemli vazifeye gelmişti sıra: Yatağı düzeltmek. Bu konuda daha okula adım atar atmaz sıkı sıkıya uyarılmıştık.
Yatak örtüsünü çekiştirip gergin hale getirdim. Yorganı kenarlarından özenle katlayarak, ranzanın dışına taşmayacak şekilde yatağın üzerine serdim. Üzerine de aynı titizlikle battaniyeyi yerleştirdim. Anam uzun aylar boyunca hastanelerde yatıp kalktığından, refakatçilik günlerimden kalma bir alışkanlıkla yatak düzeltme konusunda oldukça deneyimliydim. Asker nizamı gibi duran yatağıma son bir kez bakıp yemekhaneye doğru yürümeye başladım.
Hızlı adımlarla koridoru geçmiştim ki arkamdan birinin soluk soluğa bana doğru koştuğunu işittim. "Biraz yavaş... Beraber gidelim..." dedi nefes nefese kalmış bir ses. "Ben Emin Özkan."
Adımlarımı yavaşlatıp arkama döndüm. Karşımda benim gibi şaşkın ama dost canlısı gözlerle bakan bir çocuk duruyordu. Gülümsedim. "Memnun oldum Emin. Ben de Mehmet Akıncı."
Yemekhaneye doğru yan yana, omuz omuza yürüdük. Emin Özkan —ya da sonraları çağıracağımız adıyla Özgan— ile onlarca yıl sürecek, hayatın en çetin sınavlarından geçecek dostluğumuz o sabah, o aceleci adımlarla başladı.
Kamil Açan-Tören Alanında Bir Başka Okul Müdürü...
Sabah kahvaltısının ardından, idarede görevli nöbetçi öğrencilerin rehberliğinde tören alanına geçtik. Biz yeniler için ayrılan bölüme ürkek adımlarla yerleşirken, okulun eski öğrencileri ne yapacaklarını gayet iyi bilen adımlarla, kendiliklerinden yerlerini almışlardı bile. Kısa bir süre sonra öğretmen kadrosu ve idareciler de törendeki yerlerini aldılar. En son Okul Müdürü Kamil Açan’ın da gelmesiyle alana derin bir sessizlik çöktü. Tören başlıyordu.
Andımız’ı okuduk, ardından İstiklal Marşımız gökyüzüne yükseldi. Marş bittiğinde, Okul Müdürümüz Kamil Açan mikrofonun arkasına geçti. Bakışlarını önce eski öğrencilerin üzerinde gezdirdi, ardından konuşmasına doğrudan onlara hitap ederek başladı:
"Aramıza yeni katılan kardeşleriniz var. Öyle sanıyorum ki çok büyük bir bölümü ailelerinden ilk kez ayrılmıştır. Tanımadığı, tanımaya çalıştığı yepyeni bir çevredir okulumuz yeni gelen kardeşleriniz için. Kendilerini biraz garip, biraz yalnız ve biraz da üzgün hissediyor olabilirler. Onlara sahip çıkalım ve burasını sevdirelim."
Müdürün bu sözleri içimdeki o gizli yumruyu biraz olsun eritti. Yalnız değildik. Kamil Bey, ses tonunu biraz daha yükselterek devam etti:
"Köy Enstitüleri ve ardılları olan İlköğretmen Okullarını salt bir okul ya da bir eğitim sistemi olarak algılamak yanılgıdır. Bunu ilk bir hafta içinde bizzat hissedeceksiniz."
"Eğitim ve Öğretim kavramları üzerinde biraz daha durmak istiyorum," diyerek devam etti müdür. "Birbirinden farklı kavramlar olmasına rağmen, birbirini tamamlayan kavramlardır. Önümüzdeki bir haftalık dönemde, ailemize yeni katılan öğrencilerimiz de bunu hissetmeye başlayacaktır sanıyorum. Eski öğrencilerimiz de iyice içselleştireceklerdir."
Üzerine basa basa, her bir kelimeyi zihnimize kazımak ister gibi konuştu:
"Eğitim, bir insanın hayatını devam ettirebilmek için öğrendiği her şeydir. Sizlere burada öncelikle hayatınızı devam ettirecek her şeyi öğreteceğiz."
Kamil Açan bir süre sustu. Keskin gözleriyle tüm öğrencileri göz ucuyla kontrol ettikten sonra, meydanı dolduran yüzlerce çocuğun ruhuna üfler gibi devam etti konuşmasına:
"Öğretim ise Ülkenin Milli Eğitim Bakanlığınca düzenlenmiş müfredat programları çerçevesinde, bir amaca yönelik olarak yapılan sistemli bir bilgi edinme uygulamasıdır. Daha yalın bir tanımla; eğitim insan olmayı, öğretim ise bilgi kazandırmayı amaçlayan süreçlerdir."
Onu dinlerken içimde bir şeylerin uyandığını, göğsümün kabardığını hissediyordum. Bir okul müdürü bize sadece derslerden bahsetmiyordu; bize insan olmaktan, hayatta kalmaktan bahsediyordu.
"Köy Enstitülerinin başarılarından biri de ilkel tarımdan modern tarıma, geleneksel toplumdan çağdaş topluma ve çağdaş demokrasiye geçebilmek için verilen çabalar ve en önemlisi de Türk devrimini ve aydınlanmasını köylerde sürdüren kurumlar olmasıdır. Öğrencilerin yönetime katıldığı, üretimden gelen gücünün farkında olduğu, eleştirel bilince sahip, akıl ve bilime inanan gençlerin yetiştirildikleri demokratik, laik, çağdaş eğitim kurumlarıdır burası."
Sözler gitgide daha da derinleşiyor, bir okul bahçesinden çok bir hürriyet meydanında konuşulur gibi yankılanıyordu:
"Bu eğitim kurumlarında İnsan hakları ve özgürlükler, demokrasinin odak noktasında yer almaktadır. İnsan hak ve özgürlüklerinden yoksun bir demokrasi; vatandaşın katılımcılıktan uzak, pasif bir obje haline getirildiği ve siyasi seçimlerle kamufle edilmiş bir yönetimdir. Hak ve özgürlüklerin tanınması, korunması ve kullanılması demokratik kültürün yaşaması açısından son derece önemlidir. Okullar hak, özgürlük ve sorumlulukların ezberlendiği yerler değil, bizzat yaşandığı yerler olmalıdır. Bu nedenle okulumuzda yetki ve sorumluluklar öğrencilerle paylaşılmaktadır."
Müdürün gözleri tam bizim olduğumuz sıraya kilitlendi:
"Öğrenciler, kendilerine verilen görev ve sorumlulukları sorgulamadan yerine getiren kişiler değildir, olmamalıdır! Hak ve özgürlüklerini bilen, bunları kullanan ve çevresindekileri de kullanmaları için teşvik eden bireyler olarak yetişmelidirler. Okul, bir bütün olarak fiziksel koşullarından üyeleri arasındaki iletişime, karar alma süreçlerinden öğretim etkinliklerine kadar hak ve özgürlüklerin yaşandığı bir alan olmalıdır. Her alanda görev ve sorumluluk alan öğrencilerimiz bu anlayışla yetiştirilmektedir."
Kamil Bey, bu can alıcı sözlerin ardından okulun tarihçesinden, İvriz Köy Enstitüsü’nün o şanlı ve emek dolu geçmişinden uzun uzun söz etti. Konuşmasını bitirirken yüzündeki o babacan ama tavizsiz ifade geri geldi:
"Kurallar ve disiplin başarının birinci koşuludur, bunu hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın. Hepinize başarılar dilerim."
Törenin sona ermesiyle birlikte derin bir nefes aldık. Başta son sınıflar olmak üzere, sırasıyla ve askeri bir düzeni bozmadan sınıflarımıza doğru yürümeye başladık.
Kalabalığın içinde heyecanla sınıfımı ararken tabelayı gördüm. Benim kaydım 1A sınıfına yapılmıştı. Tek katlı yapılardaydı sınıflarımız. Girip, en öndeki sıraya oturduğumda hemen yanımda tanıdık bir yüz belirdi. Emin Özkan da aynı sınıftaydı, tam yanımdaydı.
Pencerelerinden İvriz’in serin rüzgarlarının dolduğu o sınıfta, birbirimize bakıp gülümsedik. İçimdeki o sabahki ürperti gitmiş, yerini büyük bir gurura ve merak duygusuna bırakmıştı.
Böylece, 1958-1959 Eğitim ve Öğretim Yılı’na, hayatımızı kökünden değiştirecek o büyük serüvene mutlu ve umutlu bir başlangıç yaptık.
Matematik Öğretmeni Hikmet Göksel...
Güneş, Toroslar’ın arkasına doğru ağır ağır süzülürken, İvriz İlköğretmen Okulu’nun dersliklerinden birinde, hayatımın en uzun ve en heyecanlı dakikalarını yaşıyordum. İçeride, taşradan, köylerden kopup gelmiş onlarca çocuk, yeni bir dünyanın eşiğinde, sıralarında kıpırdanıp duruyordu. 1958-1959 Eğitim ve Öğretim Yılı’nın ilk günüydü ve önümüzdeki ders, hayatımızın ilk matematik dersi olacaktı. Ancak o gün İvriz, bize sayılardan çok daha büyük bir denklemi, hayatın ve disiplinin denklemini öğretmeye hazırlanıyordu.
Sınıfın kapısı kararlı bir şekilde açıldı. İçeri giren, okulun Müdür Yardımcısı ve Matematik Öğretmeni Hikmet Göksel’di. O andaki refleksle, sanki tek bir gövdeymişiz gibi hep birlikte ayağa kalktık. Kıyafetlerimizin yeniliği, gözlerimizdeki o ürkek ama meraklı bakışlar odayı dolduruyordu.
Hikmet Bey, kürsüye doğru yürürken bizleri süzdü. Bakışlarında hem bir babanın şefkati hem de bir idarecinin tavizsiz ciddiyeti vardı. "Günaydın çocuklar, oturun lütfen," dedi, sesi gür ve netti.
Sıralarımıza oturduktan sonra, derin bir sessizlik kapladı sınıfı. Hikmet Öğretmen, tahtanın önünde bir süre sessizce durup hepimizin gözlerinin içine baktı. Adeta ruhumuzu okumak ister gibiydi. Sonunda sessizliği bozan yine onun o tok sesi oldu: "Sınıfınızı idare katında temsil etmenin yanı sıra, sınıftaki disiplinden de sorumlu olacak bir sınıf başkanı seçmelisiniz."
Bir an duraksadı, ellerini arkasında birleştirerek sıraların arasında yürümeye başladı. Köy Enstitüleri’nin o köklü ruhu, onun her kelimesinde can buluyordu.
"Köy Enstitüleri ve ardılları olan Öğretmen Okullarında çalışan hizmetli sayısı yok denecek kadar azdır," diye devam etti. "Okulun işleyişi ve hizmetleri, idare ile öğrenciler arasında paylaşılmaktadır. Bu paylaşım demokratik bir uygulamadır; herkesin söz hakkı vardır. Ancak yetki ve sorumluluğun paylaşımı belli kurallara bağlı olduğu gibi, sıkı bir disiplini de içerir. Tam da bu noktada, sorumluluk ve yetki verdiğimiz nöbetçi öğrencilerle sınıf başkanları devreye girer."
Bakışları tekrar üzerimizde gezindi. O an, İvriz’in sadece bir okul değil, kendi ayakları üzerinde duran devasa bir imece yuvası olduğunu ilk kez bu kadar derinden hissediyordum. Hikmet Bey, tebeşiri eline almadan önce başkanın omuzlarına yüklenecek ağır yükü tek tek sıraladı:
"Seçeceğiniz sınıf başkanı, sınıftaki disiplinden sorumlu olmanın yanı sıra; dersten önce sınıf defterini idareden almak, öğretmenler derse girmeden sınıf yoklamasını yapmak, sınıfın tertip ve temizliğini sağlamak, bunun için sınıftaki öğrencileri programlamak, hastalık ve benzeri nedenlerle sınıfta olmayanların numarasını yoklama fişine yazmak gibi görevlere sahip olacak."
Yeniden hepimize döndü. Sınıfta çıt çıkmıyordu. Herkes yanındaki arkadaşına bakıyor, bu ağır ama onurlu görevi kimin göğüsleyeceğini merak ediyordu.
"Başkanlık için önerisi olan var mı?" diye sordu Hikmet Bey. Tam o sırada, sınıftaki sessizliği Emin Özkan arkadaşımın sesi böldü: "Mehmet Akıncı’yı seçelim öğretmenim."
İsmimi duyduğumda kalbimin göğüs kafesimi zorladığını hissettim. Hikmet Bey’in keskin bakışları sesin geldiği yöne, sonra da sınıfa döndü. "Kimdir Mehmet Akıncı?" Yavaşça parmağımı kaldırdım. Heyecanım dizlerimi titretiyordu. "Kalk bakalım Akıncı."
Ayağa kalktım. Üzerimdeki tüm gözlerin ağırlığını hissederek göğsümü dikleştirdim ve kısaca kendimi tanıtmaya başladım. Sesimin titrememesine gayret ederek, Niğde’nin Misli Köyü’nden geldiğimi söyledim. Hayatın bizi savurduğu yolları, değişik nedenlerle ilkokulu beş farklı yerde okumak zorunda kaldığımı anlattım. Her taşınmada, her yeni okulda yeniden başlamanın verdiği o çocuksu tecrübe, belki de sesime yansımıştı. Hikmet Bey beni dikkatle, başını hafifçe sallayarak dinledi. Ben sözümü bitirince sınıfa döndü:
"Başka başkan olmak isteyen var mı?" Sınıftan çıt çıkmadı. Hiç kimse elini kaldırmadı. Hikmet Bey, otoriter bir memnuniyetle başını salladı: "Akıncı’yı başkan olarak isteyenler parmak kaldırsın."
O an, sanki sınıftaki tüm eller aynı anda havaya kalktı. Oybirliğiydi. Hayatımın ilk demokratik tecrübesini, doğduğum topraklardan uzakta, bu tarih kokan okulun çatısı altında yaşıyordum. Arkadaşlarıma güvenmiştim, onlar da bana bu görevi layık görmüştü.
Hikmet Bey eliyle işaret ederek beni yanına çağırdı: "Tebrik ederim Akıncı. Başkan olarak görev ve sorumluluklarını anladın mı?" Gözlerinin içine bakarak, emin bir sesle cevap verdim: "Teşekkür ederim öğretmenim. Anladım. Üzerime düşeni en iyi şekilde yapacağımdan emin olabilirsiniz."
"Geç yerine Akıncı…" dedi. Sesi bu kez daha da ciddileşmişti. Ben yerime otururken, İvriz’in sarsılmaz kurallar duvarını önümüze örüyordu: "İvriz’de kurallar ve disiplin gerçekten büyük ve kırmızı harflerle yazılmıştır. Etütlerde arkadaşlarınızı rahatsız edici davranışlarda bulunmak, verilen ödevleri zamanında yapmamak, nöbetçi öğretmen ve öğrencilerin uyarılarına uymamak, sınıf başkanını zora sokacak davranışlarda bulunmak, sigara içmek, içerken yakalanmak, yüz kızartıcı bir suçla yakalanmak affedilmez davranışlardır."
Sınıftaki herkes adeta nefesini tutmuştu. Hikmet Öğretmen, kuralların dışına çıkmanın bedelini birer birer yüzümüze çarptı: "Bunların herhangi birinden dolayı disiplin kuruluna gönderilmek istemezsiniz. İstemezsiniz çünkü okuldan bir iki hafta uzaklaştırılma cezasının yanı sıra, başka okula sürgüne gönderilme ve bütünüyle okuldan uzaklaştırılma cezaları da alabilirsiniz. Bu nedenle sizleri değişik konularda uyaran öğretmenlerimize, nöbetçi öğrencilere ve sınıf başkanlarına karşı gelmek gibi bir düşünce hiçbir öğrencinin kafasından bile geçmemelidir."
"Kurallar ve disiplin başarının temel koşuludur," diyen Hikmet Göksel Öğretmenimiz, o ilk günün iki saatini tamamen bu hayati konulara ayırdı. Bize sadece matematik değil, bir arada yaşamanın, bir toplum olmanın geometrisini öğretiyordu.
O iki saatin ardından kürsüye gelen diğer öğretmenlerimiz de aynı kutsal emaneti devreder gibi benzer şeylerden bahsettiler: Kurallar, sorumluluklar, yetki paylaşımı, okuma ve bilgilenme tutkusu, Köy Enstitüleri'nin kalbi olan o imece usulü çalışma ve hepsinden öte, insanı insan yapan karşılıklı saygının önemi…
İvriz Öğretmen Kadrosu üzerine düşünceler...
22 Eylül 1958 Pazartesi günü, akşamüzeri İvriz’de, Toroslar’ın gölgesinde batan güneş, sadece bir günü bitirmiyor; geleceğin öğretmenleri olacak bizlerin karakterini harç gibi karıyordu. Söylenenlerin ne kadar büyük bir vizyon olduğunu, bu kuralların bizi nasıl büyüteceğini ve hayat yolunda ne büyük başarılar getireceğini, yıllar geçtikçe, yaşayıp gördükçe çok daha iyi anlayacaktım. Ama o gün, İvriz’deki o 14 yaşındaki Mehmet için, omuzlarındaki başkanlık yüküyle başlayan yepyeni ve aydınlık bir ömrün ilk günüydü.
Takvim yaprakları 23 Eylük 1958 Salı gününü gösteriyordu. İvriz yerleşkesinin o köklü, toprak ve ağaç kokan havasını içime çekeli henüz beş gün olmuştu. Beş kısa gün... Fakat bu koca çınar ağaçlarının gölgesindeki okul, bize sadece dersliklerini değil, ruhunu da açıyordu. Biz taşralı çocuklar, bir yandan ürkek adımlarla koridorları arşınlarken, diğer yandan hayatımıza yön verecek, her biri birer meşale gibi parlayan eğitim kadrosunu tanımaya başlıyorduk.
Okul Müdürümüz Kamil Açan başta olmak üzere, koridorlarda adımlarını her duyduğumuzda kendimize çeki düzen verdiğimiz, isimlerini hafızalarımıza kazımaya başladığımız o muazzam kadro karşımızdaydı: Mahmut Sümer, Kemal Çuhalılar, Salih Ziya Büyükaksoy, Mehmet Karaman, Ali Tutal, Nevruze ve Hikmet Göksel, Nevin ve Ömer Canbazoğlu, Sabriye ve Mehmet Ali Aladağ, Mehmet Baş, Hüseyin Seçmen... İlerleyen yıllarda, ikinci sınıfta Türkçe dersimize girecek olan Şerif İken ve 1961 yılının o sıcak temmuz ayında aramıza katılacak olan İmdat Halvaşi ile İvriz, bir öğretmen okulundan çok daha fazlası, bir aydınlanma yuvasıydı.
Henüz yolun çok başında olmama rağmen, kalbime dokunan ve benim için "unutulmazlar" arasına girecek isimler daha o günlerden kendilerini belli ediyordu. Kamil Açan’ın babacan ama otoriter duruşu, Matematik Öğretmenimiz Hikmet Göksel’in tavizsiz disiplini, Müzik Öğretmenimiz Kemal Çuhalılar’ın ruhumuzu incelten tınıları, Resim Öğretmenimiz Mehmet Karaman’ın fırçasındaki dünya, Tarih Öğretmenimiz Hüseyin Seçmen’in derinliği ve sonraki yıllarda dersimize girecek olan Nevruze Göksel ile Ömer Canbazoğlu… Her biri hafızamda silinmez izler bırakacaktı.
Birinci sınıftaki Türkçe Öğretmenimiz Mehmet Ali Aladağ, ilk derslerimize girdiğinde kürsüye doğru adımladı ve doğrudan gözlerimizin içine bakarak o can alıcı soruyu sordu: "Bu okula isteyerek mi geldiniz, yoksa lisede mi okumak isterdiniz?"
Sınıfta bir anlık sessizlik oldu. Kimimiz köyünden ilk kez çıkmış, kimimiz geleceğin kaygısını sırtlamıştı. Mehmet Ali Öğretmen, aldığımız nefesleri dinler gibi bizi süzdükten sonra konuşmaya başladı. Saatlerce, bıkıp usanmadan Köy Enstitüleri’nin erdemini, bu toprakların çocuklarının kendi kaderini nasıl ellerine alacağını anlattı. O konuştukça, omuzlarımızdaki yükün bir zorunluluk değil, kutsal bir vazife olduğunu idrak ediyorduk.
Sonraki yıllarda, üçüncü sınıfta Türkçe dersimize gelecek olan Nevruze Göksel’i hatırlıyorum… Çiçeği burnunda, yeni mezun ve öyle güzel, öyle zarifti ki, sınıftaki tüm öğrencilerin ona hayranlık duymaması imkansızdı. Bir süre sonra okulun o disiplin abidesi müdür yardımcısı Hikmet Göksel ile hayatını birleştirecekti. Nevruze Öğretmen, güzelliğinin ötesinde, her birimizle tek tek, yakından ilgilenen, her derdimize hızır gibi yetişen anaç bir kalbe sahipti.
1958-1960 yılları arasında İvriz’e emek veren Ömer Canbazoğlu ise ikinci sınıfta matematik öğretmenimiz olarak hayatımıza girdi. Çalışkanlığı ve konusundaki o muazzam uzmanlığıyla, en karmaşık formülleri bile bize sevdirmeyi başarmıştı. Yıllar sonra, bir zamanlar İvriz’in sıralarında oturan o çocuk büyüyüp bir fizik öğretmeni olduğunda, Ankara Fen Lisesi’nde Ömer Öğretmenimle yollarımız yeniden kesişecekti. Karşı karşıya oturup kahvelerimizi yudumlarken, İvriz’in o rüzgarlı günlerini, o eski anıları yâd etmek hayatın bana sunduğu en güzel armağanlardan biri olacaktı.
Ve Hüseyin Seçmen… Tarih Öğretmenimiz. Ona duyduğum hayranlık bambaşkaydı. Okulun hemen yanı başındaki o devasa İvriz Kaya Kabartması üzerine derin araştırmaları, çalışmaları vardı. Bize tarihi sadece geçmişin tozlu sayfaları olarak anlatmazdı; onun derslerinde tarih canlı bir organizmaya dönüşürdü. Küresel bir bakış açısıyla girerdi sınıfa. "18. Yüzyıl Avrupası..." diye başlar, o dönemdeki Avrupa İmparatorluklarının haritasını zihnimize kazır, ardından Osmanlı İmparatorluğu’na geçerdi. Onun sayesinde ezberden uzak, karşılaştırmalı ve analitik bir tarih bilinci kazanmıştık. Dünyayı anlamadan, bastığımız toprağı anlayamayacağımızı o öğretmişti bize.
Fen Bilgisi Öğretmenimiz Mehmet Baş ise sınıfa girdiğinde yüzümüzde hep bir tebessüm belirirdi. Öğrencileriyle arası fevkalade iyiydi. En ağır bilimsel konuları bile yerinde ve zamanında yaptığı o zekice esprilerle süsler, dersi bir şölene çevirirdi. Onun sayesinde fen dersleri bizim için bir yük değil, merakla beklenen bir keşif yolculuğu haline gelmişti.
İvriz’deki bu muazzam Eğitim ve Öğretim Kadrosu, sadece tahtaya yazı yazan öğretmenler değildi. Onlar, oturuşlarıyla, kalkışlarıyla, giyimleriyle ve bize yaklaşımlarıyla yaşayan birer modeldiler. Bize formüllerden, tarihlerden önce "insan olmayı" öğrettiler; bizi saf bilgiyle değil, o bilginin ahlakıyla donattılar.
Bizi, okulun o zengin kütüphanesine, Dünya Klasiklerinin yanına yönlendirdiler. Kuralları kesindi: Haftada en az bir kitap okunacak ve o kitabın özeti çıkarılacaktı. İlk başlarda bir ödev gibi görünen bu kural, zamanla ruhumuzun gıdası haline geldi. Sayfaları çevirdikçe, Dostoyevski’yle, Tolstoy’la, Hugo'yla tanıştıkça ufzumuz genişledi.
İvriz’in serin rüzgarı yüzümüze vururken, o kütüphanenin sessizliğinde bir gerçeği çok net kavramıştık: Bilgi güçtü. Ve İvriz’in öğretmenleri, o gücü ellerimizde tutabilmemiz için bizleri birer birer o meşaleyle tutuşturuyordu.
İvriz Çınarlarından Biri Mehmet Karaman...
24 Eylül çarşamba, günün ilk ışıkları yatakhane pencerelerinden içeri girdiğinde tatlı bir telaş vardı. Bugün ilk iki saatimiz Resim dersiydi ve kürsüye çıkacak isim sıradan bir öğretmen değildi, İvriz'in çınarlarından biri Mehmet Karaman'dı. Bizden önceki ağabeylerimizden, fısıltıyla karışık bir hayranlıkla işitmiştik onun adını. İvriz Köy Enstitüsü’nün ayakta kalan en güçlü direklerinden biriydi o. Yaşamını bir eğitim davasına adamış, ömrünü enstitü aşkıyla taçlandırmış; yediği ekmeği, içtiği suyu, soluduğu havayı adeta İvriz’in harcına katmıştı.
Sınıf başkanı olarak gözüm kapıdaydı. Mehmet Karaman içeri adımını atar atmaz, askerî bir disiplin ve derin bir saygıyla sınıfça ayağa kalktık. Kürsüdeki yerine geçip bize döndü. "Günaydın çocuklar, oturun lütfen," dedi. Sesi, yılların birikimini taşıyan sarsılmaz bir güvene sahipti.
Otururken bakışları doğrudan bana çevrildi. Sınıfın eksiksiz olduğunu, her şeyin nizamında gittiğini gözlerimle onayladım. Başını hafifçe sallayarak ders defterini imzaladı, kapağını vakur bir hareketle kapattı ve ardından hepimizi o sevecen, babacan bakışlarıyla süzdü. Sınıftaki çıt çıkmayan sessizliği, gür ve anlaşılır sesiyle dağıttı:
"Güzel sanatların önemli kollarından biri olan resimle haşır neşir olmaya hazır mısınız? Hazır değilseniz bile bir süre sonra hazır olacaksınız. Çünkü yaşamın ta kendisidir resim ve resmetmek."
Birkaç adım atıp pencerelerin dışındaki yeşilliğe, uzak dağlara baktı ve devam etti: "Yaşama gülümseyebilmektir sanat. Ya da sanat, yaşama gülümseyebilmektir çocuklar... Öyledir çünkü, sokakta yürürken gülümseyen birini gördüğünüzde içinizden ‘Ne kadar güzel, ne kadar çekici, tıpkı bir sanat eseri gibi…’ dersiniz. İşte bunun nedeni budur. Sabahları karşılaştığınız herkese gülümseyerek ‘Günaydın’ demekle, aslında kendi sanat yaşamınızı başlatmış olursunuz."
Söyledikleri, o güne kadar duyduğumuz kalıplaşmış ders anlatımlarına hiç benzemiyordu. Çok ilginç, çok büyüleyici gelmişti hepimize. Sıralarımızda öne doğru eğilmiş, pürdikkat ve can kulağıyla onu dinlemeye başlamıştık. Dinledikçe de içimizdeki hayranlık katlanarak artıyordu.
Mehmet Karaman, İvriz Köy Enstitüsü’nün o ilk, o efsanevi mezunlarındandı. Konuşurken sadece kelimeleri kullanmıyordu; jestleriyle, bakışlarıyla İvriz’i gözlerimizin önüne yeniden resmediyordu. Bu okulun taşında toprağında, esen sert havasında, gürül gürül akan suyunda, kısacası her şeyinde onun parmak izi vardı. İvriz’e delicesine aşıktı ve bu aşkı, gözlerimizin içine bakarak bize de üflüyordu.
"Başta Atatürk olmak üzere," diyerek sesini daha da toklaştırdı, "genç cumhuriyetimizin yöneticileri, kalkınma hamlelerinde ‘Güzel Sanatlar’ın ve onun kapsadığı her alanın hayati önemini kavramışlardı. 1933 yılında başlayan o büyük kültürel ve sanatsal atılımlar doğrultusunda, Türk ressamları ülke gerçeklerini çıplak gözle tanımak için Anadolu’ya ilk adımlarını attılar. Çünkü bu halkın doğasını, kültürünü ve yaşamını yakından tanımak gerekiyordu. İşte o günlerde ‘yerellik teması’ resmimizin kalbine yerleşti."
Yerellik temasından bahsederken yüzünde gururlu bir ifade belirdi. Türk folklorunun resme yansıması, aynı zamanda Köy Enstitüleri’nde sabah sporlarının da vazgeçilmezi olmuştu. Karşımızda duran bu koca çınar, ustaca zeybek oynayabilen, o heybetli diz vuruşlarıyla toprağı titreten bir adamdı ve bu yeteneğini, yetiştirdiği tüm İvrizlilere aktarmıştı. O, İvriz sevgisini sadece fırçayla değil, yerel ve ulusal milli oyunların ritmiyle de pekiştirmişti.
"Ülkemizin kurucusu Atatürk’ün, ‘Köylü milletin efendisidir’ dediği yıllardı..." diyerek geçmişin aydınlık sayfalarını önümüze sermeye devam etti. "Öyleydi, çünkü halkımızın neredeyse yüzde yetmişi köylerde yaşamaktaydı. Köylerin ve köylünün kalkınması, doğrudan memleketin kalkınması demekti. Kalkınma, saraylardan veya fildişi kulelerden değil, bizzat köyden başlamalıydı. Halk Evleri, Eğitmen Kursları, Köy Bölge Okulları kırsal kesimi ayağa kaldıracak boyutta geliştirildi ve köylere kadar götürüldü. Büyük bir okuma-yazma seferberliği başlatıldı."
Sınıfta adeta zaman durmuştu. Nefes bile almadan, onun bizi götürdüğü o kuruluş yıllarının heyecanını yaşıyorduk.
"1940’lı yıllara gelindiğinde ise bir adım daha ileriye gidildi," dedi Mehmet Öğretmen. Gözleri parladı. "Zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ile İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un o büyük aydınlanma ve atılım projesi olan Köy Enstitüleri’nin kuruluşu bu döneme rastlar. Bu projenin tasarımı, uygulanması ve her bir taşıyla denetlenmesi tamamen İsmail Hakkı Tonguç’a aitti. Tonguç; giyimi kuşamı, dili, söylemi ve tarzı ile halkı kalbinden kucaklayan bir liderdi. Köylünün ‘Bu da bizden biri’ diyebileceği, içten bir önder... O, Köy Enstitüleri projesini kendi şahsiyetine, derin Anadolu halkı bilgisine ve Anadolu kırsalının çıplak gerçekliğine yaslamıştı. Projenin özü, ülke tabanına yayılan titiz ve muazzam bir örgütlenmeydi."
Kürsünün önünde durdu, ellerini masaya yaslayarak bize doğru eğildi: "Halkçı kadroların yönetiminde, köy çocuklarına çok yönlü bilgi ve becerileri, bizzat iş içinde, yaparak ve yaşayarak öğretmek... Ve onları tam donanımlı birer meşale, birer öğretmen olarak yeniden köylerine göndermek... İşte bütün mesele buydu. Amaç, tez elden köylünün aydınlanmasını ve kalkınmasını yaşama geçirmekti."
Mehmet Karaman’ın ağzından dökülen bu kelimelerle birlikte, şu an çatısı altında oturduğum, büyük bir gururla ailesine katıldığım İvriz İlköğretmen Okulu’nun tarihine yürüdüm. Burası da tam olarak bu kutsal proje kapsamında, 1941 yılında bir Köy Enstitüsü olarak kurulan o ilk, o öncü eğitim kurumlarından biriydi.
O iki saat boyunca Mehmet Öğretmen’i neredeyse nefesimizi tutarak dinlemiştik. Ders bittiğinde, tahtadaki tebeşir tozlarının arasında, güzel sanatların bir toplum için ne kadar yaşamsal bir damar olduğunu hücrelerime kadar hissetmiştim. O gün, İvriz’deki o kara tahtanın önünde kendi kendime bir söz verdim: Kendi yeteneklerim ölçüsünde bir sanatçı olabilir miydim, bilmiyordum; ama ne olursa olsun, hayatım boyunca sanatı sevmeye, korumaya ve her gittiğim yerde onu sevdirmeye kararlıydım. Çünkü İvriz, bize sadece hayatta kalmayı değil, yaşama sanatla gülümseyebilmeyi öğretiyordu.
Müzik Öğretmeni Kemal Çuhalılar...
25 Eylül 1958 perşembe, saat 10.40… Müzikhanedeyiz. Sınıfta çıt çıkmıyor, hepimizin gözü kapıda, kulakları ise koridordan gelecek ayak seslerinde. Müzik Öğretmenimiz Kemal Çuhalılar’ı bekliyoruz. Okuldaki üst sınıflardan, o tecrübeli İvrizli ağabeylerimizden onun hakkında pek çok şey duymuştuk. "Kısa boylu, minyon yapılı, sarışın, açık kumral saçlı ve sert mizaçlıdır," demişlerdi. "Yüzünün güldüğünü neredeyse hiç göremezsiniz." Bu yüzden içimizde ince bir sızı, tarifi zor bir tedirginlik vardı.
Onun o sert mizacının, hataları kolay kolay affetmeyen duruşunun arkasında yatan büyük gerçeği de biliyorduk aslında. İvriz’de her öğrenci için mutlaka bir enstrüman çalma zorunluluğu vardı. Yarın bir gün mezun olup Anadolu’nun ücra bir köyüne gönderildiğimizde, en azından İstiklal Marşı’nı layığıyla söyleyecek, söyletecek ve o törenleri idare edecek bilgi ve yeteneğe sahip olmamız gerekiyordu. İşte bu yüzden, "Kemal Bey bu konuda asla ama asla taviz vermez," diye tembihlemişti ağabeyler.
Ders zili çaldıktan bir iki dakika sonra, kapı kararlı bir şekilde açıldı ve Kemal Çuhalılar müzik salonuna adımını attı. Sınıf başkanı olarak refleksle hareketlendim, hep birlikte saygıyla ayağa kalktık. O sert, tavizsiz bakışlarıyla sınıfı alıcı gözle şöyle bir süzdü.
"Oturun çocuklar," dedi.
Yerimize oturduk ve bütün dikkatimizi ona odakladık. Ağır adımlarla salonun başındaki piyanoya doğru yürüdü, taburesine yerleşti. Parmakları piyanonun fildişi tuşlarına bir iki kez bastı, çıkan sesler salonun yüksek tavanında yankılandı. Ardından, salonda derin ve hüzünlü bir melodi yükselmeye başladı; "Sordum Sarı Çiçeğe" ilahisini çalıyordu.
“Sordum sarıçiçeğe, Annen baban var mıdır? Çiçek eydür derviş baba, Annem babam topraktır…”
O etkileyici dörtlüğün melodisi piyanodan dökülüp ruhumuza işledikten sonra, ellerini tuşlardan çekti ve bize dönerek konuşmaya başladı: "İnsanlar yaşadıkları çeşitli toplumsal olayları, acıları, sevinçleri, duygu ve düşüncelerini birbiriyle uyumlu ses ve söz kalıplarıyla ifade etme yolunu tercih etmişlerdir. Bu yolla da olayları anlatmada en etkili ifade yöntemini, yani müziği bulmuşlardır."
Bir an durup hepimizin gözlerinin içine baktı. Sesi tıpkı bir enstrüman gibi net ve vurguluydu:
"İnsanlık tarihi ne kadar eskiyse, müzik tarihi de o kadar eskidir çocuklar. İnsanlık geliştikçe müzik de gelişmiştir. İnsan, varoluşuyla birlikte toplu olarak yaşamayı tercih etmiş, hayatın tüm zorluklarında birbirine destek olmuştur. Bu toplu yaşama içgüdüsünün bir sonucu olarak, müziksel faaliyetler de gruplar halinde yapılmış; korolar, fasıl grupları oluşturulmuştur. Müzik evrensel olduğu kadar, yerel bir dildir de. Öyledir, çünkü müzik hayatın ta kendisidir."
Piyanonun yanından kalkıp aramıza doğru birkaç adım attı:
"İnsanoğlunun kendini anlatması için bulunmuş en muhteşem, en harika araçtır müzik. Doğumumuzda var, düğünümüzde var, günlük hayatımızda, inançlarımızda ve nihayet ölümümüzde var… Sevinç, mutluluk, acı ve hüzünlerin ifade edilmesine ve bunların yeniden hatırlanmasına eşlik eder. Toplumsal yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır ve kültürün aktarılmasında önemli bir rol üstlenir. Mezuniyetten sonra görev alacağınız köylerde, köylülere ulaşmanın, onların kalbine dokunmanın en iyi yöntemlerinden biridir müzik. Söylediğiniz ilahilerle, çaldığınız ezgilerle onların acılarına ortak olduğunuzu göreceklerdir."
Köy Enstitüleri’nin ve onların ardılı olan biz İlköğretmen Okullarının ruhundaki o sanatsal damarı anlatırken, sesindeki o sert mizaç yerini derin bir saygıya bıraktı:
"Bu okullarda çağdaş eğitim sistemi uygulanırken, en vazgeçilmez temel alanlardan biri güzel sanatlardır. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, ‘Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir’ özdeyişinden sonra, ‘Bir milletin yenileşmesinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir’ demiştir. Bu nedenle devletin en üst kademesinden okul müdürlerine varıncaya dek tüm yöneticiler, bu okullardaki sanatsal uygulamalara büyük destek vermişlerdir. Müzik, resim, tiyatro ve folklor etkinlikleri özenle uygulanmaktadır.
Her sabah kahvaltıdan önce yaptığınız o coşkulu halk oyunları ve spor etkinlikleriyle sizler de bu yolda ilk adımlarınızı atmış bulunuyorsunuz. İleride göreceğiniz tarım ve dülgerlik dersleri, sizi köylüye daha da yakınlaştıracaktır. Ancak unutmayın; bir milleti millet yapan özelliklerin tamamına ortak değerler denir."
Bakışları birden ciddileşti, o üst sınıfların bahsettiği tavizsiz öğretmen geri gelmişti:
"Milli marşlar da her toplumun kendine ait olan en mukaddes ortak değerlerindendir. Bayrak ve vatan sevgisinin bir tezahürü olan milli marşlar, milli duyguların en güzel ifade edildiği mısralardır. Ülkemizin en önemli ortak değeri ise İstiklal Marşı’dır. İstiklal Marşı bu yüzden çok önemlidir. Bilmelisiniz ki, İstiklal Marşı’nı mandolinle çalamayan ve okuyamayan hiçbir öğrenci benden geçer not alamayacağı gibi, bu okulun kapısından elinde bir diploma ile de mezun olamaz!"
Kemal Öğretmen’in o gün koyduğu bu kuralın ne kadar büyük bir gerçek olduğunu zamanla, o bitirme sınavları kapıya dayandığında çok daha iyi anlayacaktık. Gerçekten de mezuniyetin değişmez, en zorlu sorusu İstiklal Marşı olacaktı. Üstelik marşı tek başına hatasız söylemek de yetmeyecekti; aynı anda hem söylemek, hem mandolinle çalmak hem de ayağımızla ritim vuruşlarını milimetrik bir hatasızlıkla yapmak zorundaydık.
Zaman geçtikçe, o ilk günlerde arkasından "titiz ve yüzü gülmez" denen Kemal Çuhalılar’ın, aslında o sert kabuğunun altında son derece duyarlı, sevecen ve öğrencileri için çarpan kocaman bir kalbi olduğunu öğrenecektik. Sınıfta kulakları hassas olan, müziğe yatkın çocukları hemen fark eder, ders dışındaki boş vakitlerinde onlara karşılık beklemeden mandolin ve keman dersleri verirdi. Onların elinden tutar; İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Müzik Semineri’ne ya da Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü’ne gitmelerini, hayatlarının değişmesini sağlardı.
İvriz’in o fırtınalı topraklarından çıkıp müzik dünyasında kariyer yapacak olan Prof. Dr. Feridun Büyükaksoy ve Dedeköy’lü Emin Dedeköy gibi nice yetenekli değer, hep onun o gizli şefkatinin ve emeğinin eseriydi.
O gün o sıralarda oturan, omuzlarında sınıf başkanlığının yükünü taşıyan o küçük Mehmet’in, yani benim de kaderim o müzikhanede yazılıyordu aslında. Kemal Öğretmenimin o yönlendirmesi, o titiz eğitimi sayesinde, yıllar sonra İstanbul Çapa İlköğretmen Okulu Müzik Semineri’ne gönderilecek şanslı öğrencilerden biri de ben olacaktım. İvriz, piyanodan dökülen o ilk notalarla içimizdeki cevheri keşfediyor, bizi hayata ritim tutarak hazırlıyordu.
Tarım Başöğretmeni Salih Ziya Büyükaksoy...
26 Eylül 1958 Cuma,Saat 13,30…Sabah mesaisi bitmiş, öğle yemeği yenmişti. Öğleden sonraki ilk dersimizde Tarım Öğretmenimiz Salih Ziya Büyükaksoy’u bekliyoruz. Tam zamanında girdi sınıfa. Hep birlikte ayağa kalktık. Bir süre sınıfı süzdükten sonra, -Oturun lütfen… Sınıf başkanı kim?
Der demez ayağa kalkıp: -Sınıf tamam öğretmenim. Deyip, yerime oturdum. Sınıf defterini imzaladıktan sonra: -Biraz tarım ve uygulamaları üzerine sohbet edelim. Dedi Salih öğretmenimiz. Bir süre düşündükten sonra anlatmaya başladı.
-Bir ülkenin siyaseti ve yönetim biçimini üretim ilişkileri belirler. Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Ülkemizin kurucusu Atatürk’ün ‘’Köylü milletin efendisidir.’’ Dediği yıllarda halkımızın neredeyse yüzde yetmişi köylerde yaşıyordu. Anadolu’da sanayi üretimi yok denecek kadar azdı. Tarımsal üretim vardı ama bilinçsiz tarım ülkeye yeterli olmuyordu. Kalkınmayı hızlandırmak için köyleri hem aydınlatacak hem de tarımsal üretimin artmasını sağlayacak politikalara ihtiyaç vardı.
-Köy Enstitüleri biraz da bu amaçla kurulmuştu. Bunu anımsatmak için Tarım Marşı bile düzenlenmişti. Bu marşı ezberleyip öğreneceksiniz ki birlikte söyleyerek Ziraate gidelim. Tahtaya yazıyorum. Lütfen sizler de defterlerinize yazın ve ezberleyin.
Sürer eker biçeriz, güvenip ötesine
Milletin her kazancı milletin kesesine
Toplandık baş çiftçinin Atatürk’ün sesine
Toprakla savaş için ziraat cephesine
Biz ulusal varlığın temeliyiz köküyüz
Biz yurdun öz sahibi efendisi köylüyüz
Marşı defterlerimize yazıp, doğrulduğumuzda tekrar anlatmaya başladı Salih Ziya Büyükaksoy.
-İvriz yerleşkesinde görüldüğü gibi, enstitüler coğrafi yapıları dikkate alınarak tarıma, bağcılığa, arıcılığa komşu arazisi olan köylerin yakınlarında kuruldu. Temel amaçlarından biri köylülerin alternatif tarım tekniklerini öğrenmesini sağlamaktı.
-Arıcılık bilinmeyen köylerde arıcılık, bağcılık bilinmeyen köyde bağcılık öğretiliyordu. Enstitüden mezun olup öğretmen olarak atandığınız köye gittiğinizde okul binasını köylülerin yardımıyla yapabilecek kadar inşaat bilgisi edinmiş olacaksınız.
-Köy enstitüsünü bitiren bir öğretmen sadece bir ilkokul öğretmeni olmayacak. Aynı zamanda ziraatçı, sağlıkçı, duvarcı, demirci, terzi, balıkçı, arıcı, bağcı ve marangoz da olacaktır.
Pür dikkat dinlediğimiz ve notlar aldığımız Salih Ziya Büyükaksoy İvriz Köy Enstitüsünde uzun süre tarım başı görevini yürüten, gerçek bir tarımcıydı.
Öğrencilerini büyük bir aşkla sever ve onlara ”Yavrularım toprak ananın öz evladı yabancı otlardır, kültür bitkileri toprak ananın üvey evladıdır. Öz evlat olan yabancı otları kökünden çıkararak yok edelim ki kültür bitkilerine sevgisi çoğalsın.” Diyerek, özellikle ayrık otlarının ortamdan uzaklaştırılmasını ister ve hazırlanacak seralar hakkında ilk bilgileri verirdi.
İki saatlik kuramsal derslerden sonra, saat 15;10'da uygulamalı tarım için araziye çıktık. Okul arazisi tarıma elverişli olan ve olmayan olarak ikiye ayrılmıştı. Elverişli araziler üzüm bağı, meyve bahçeleri ve tahıl ekimi olarak değerlendiriliyordu. Geri kalan araziye kültür bitkileri içinde yer alan domates, biber, salatalık, kabak, ıspanak ekilmişti. Okulun çevresi de mümkün mertebe yeşillendirilmişti.
Arazideki kültür bitkilerin içinde çevresinde yer yer ayrık otları vardı. Etrafında bir çember oluşturmamızı isteyen Salih öğretmenimiz; -Gördüğünüz gibi, toprak ananın öz evlatları yabancı otlardır. Asıl amaçları toprağı havalandırmaktır. Ancak, Kültür bitkilerini boğmak üzereler. Özellikle ayrık otları her yeri istila etmek üzere programlanmıştır. Onların yok edilmesi gerekiyor. Onları yok ederken, görevlerini de üstlenip, toprağı havalandıracağız. Havalandırmanın yanı sıra, sulama ya da yağmurdan sonra, suyun derinlere kadar inmesini de sağlamış olacağız.
Der demez ellerimizle otları yolmaya başladık. Otlar yolunduktan sonra da toprak bellenecekti. Otları yolarken bir taraftan da ilk iki saatte anlattıklarını düşünüp, özümsemeye çalıştım. Büyükaksoy kuramsal derslerinde bahçe ve tarla tarımının ana bilgilerini veriyordu. Uygulama derslerinde de onları hayata geçiriyor, öğrencilerin tarımda yeni keşifler yapmasını sağlıyordu.
Sulu toprakta bahçe tarımı yaptırır, meyvelerin ıslahı için aşıyı, özellikle göz aşısını her öğrenciye öğretiyordu. Göz aşısında kitapların yazdığı teknikleri geliştirirdi.
Feride ve Feridun Büyükaksoy’un babaları olan Salih Ziya Büyükaksoy fidan çukurlarının açılması konusunda da çok titizdi. Fidanlarının köklenebilmesi, geniş bir alana yayılarak hem toprağa sıkı sıkıya bağlanması hem de yeterli besin ve minerallerin alınması için bunun gerekli olduğunu özellikle vurguluyordu.
Salih Ziya Büyükaksoy İvriz’in demirbaşlarından biriydi. Bir bakıma, İvriz demek Salih Ziya Büyükaksoy demekti. Çanakkale, Galiçya ve Gazze’ de savaşan bir subayın oğlu olup, Edirne 1907 doğumluydu. Eğitimini Edirne’ de yapan Salih Ziya Büyükaksoy Ziraat Mektebini bitirmiş, babasının görevi nedeniyle İstanbul’ a gitmişti.
1928'den sonra, Millet Mekteplerinde öğretmenlik yapmak için Giresun’ da bir bucak merkezine öğretmen olarak gitmiş, oradan da Kepirtepe Köy Enstitüsü'ne tarım öğretmeni olarak tayin olmuştu.
Kepirtepe Köy Enstitüsü'nde tarım dersi yanında tabiat bilgisi dersine de girmişti. 1939’ da İkinci Dünya Savaşı patlak verince, güvenlik nedenleriyle, Kepirtepe Köy Enstitüsü kapatılıp öğretmen ve öğrencileri Anadolu’ ya dağıtılmıştı.
Kepirtepe Köy Enstitüsü'nün kapatılması üzerine, 1941’ de İvriz Köy Enstitüsü'ne ataması yapılmış olan Salih Ziya Öğretmenimiz 1967 yılında emekli oluncaya kadar İvriz’ de 26 yıl görev yapmıştı.
1967 de emekli olunca Ereğli’ de satın aldığı meyve bahçesinde bir süre kalmış, ancak çocuklarının ısrarı ile İstanbul’ a baba ocağı, baba evi olan Üsküdar’ a gitmişti. İvriz'in efsane Tarım Başöğretmeni Salih Ziya Büyükaksoy'u, 82 yaşında, 30 Aralık 1989 yılında bu dünyadan uğurlamıştık.
Okul Müdürü Kamil Açan...
27 Eylül 1958 Cumartesi, Torosların gölgesindeki İvriz, sonbaharın erken gelen serinliğiyle ürperiyordu. Sararan yapraklar bahçedeki yaşlı ağaçların dallarından birer birer dökülürken, içimde ilk kez sınıf başkanı olmanın verdiği tatlı ama ağır bir heyecan vardı. Koridorun taş zemininde yankılanan ayak seslerim, okul müdürümüz Kâmil Açan’ın kapısının önünde durduğumda birden kesildi. Derin bir nefes alıp kapıyı tıkladım.
İçeriden gelen o tok "Giriniz" sesinin ardından kapıyı aralayıp içeri adım attığımda, hayatım boyunca unutamayacağım o an yaşandı. Kâmil Bey, masasının arkasındaki heybetli koltuğundan hafifçe doğruldu, ayağa kalkarak beni karşıladı. Karşısında ezilip büzüleceğimi düşünen çocuk kalbim, o an olduğu yerde durdu sanki. Bir okul müdürü, gencecik bir öğrencinin karşısında ayağa kalkıyordu.
Yüzündeki babacan tebessümle gözlerimin içine baktı: "Nasıl yardımcı olabilirim evladım?" dedi.
O an, kelimelerin ötesinde bir şey hissettim. Ben o odada sadece bir öğrenci değildim; fark edilmiştim, ciddiye alınmıştım. Kâmil Açan’ı o gün, beni "adam yerine koyan" ilk büyük otorite olarak tanıdım. İçimde ona karşı var olan o katı disiplin saygısı, bir anda yerini sıcacık, sığınılacak bir sevgiye bıraktı. O günden sonra o, benim için sadece bir müdür değil; her konuda kapısını çalabileceğim bir bilge, sığınabileceğim bir baba oldu.
22 Eylül Pazartesi günü başlayan 1958-1959 Eğitim ve Öğretim yılının ilk haftası, işte böyle su gibi akıp geçmişti. Cumartesi öğleye kadar olan dersler tamamlanmış, yemekhanede kaşık sesleri arasında yenen öğle yemeği bitmişti. Şimdi tüm okul, o büyük merasim alanında toplanmıştı.
Güneşin altında, üzerlerinde gri önlükleri ve vakur duruşlarıyla yüzlerce öğrenci yan yana dizilmişti. Öğretmenler ve idareciler de yerlerini aldığında, Kâmil Açan merdivenlerden ağır adımlarla inerek meydandaki yerini aldı. Gözleriyle tüm alanı, evlatlarını süzen bir baba gibi tek tek taradı. Ardından gelen bir işaretle, Kemal Çuhalılar’ın yönetiminde İstiklal Marşı yükseldi İvriz’in semalarına. Dağlar, taşlar bu coşkuyla titredi.
Marş bittiğinde meydandaki sessizlik o kadar derindi ki, uzaktan geçen rüzgârın sesi duyuluyordu. Kâmil Açan, gür ve kendinden emin sesiyle sessizliği yardı:
"Pazartesi sabahı yaptığım konuşmada söylediğim gibi..." dedi, bakışlarını en arkadaki yeni öğrencilere çevirerek. "Bir haftalık süreden sonra, eğitim ve öğretim kavramları üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Evlatlarım; eğitim ve öğretim birbirinden farklı kavramlar olmasına rağmen, birbirini tamamlayan iki esastır. Geçtiğimiz bir haftalık dönemde, ailemize yeni katılan öğrencilerimiz de bunu hissetmeye başladı sanıyorum. Eski öğrencilerimiz ise zaten bu ruhu iyice içselleştirmiş olmalılar."
Bir an durdu. Kalabalığı bir kez daha süzdü, ardından üzerine basa basa, her bir kelimenin altını çizer gibi devam etti:
"Eğitim, bir insanın hayatını devam ettirebilmek için öğrendiği her şeydir! Sizlere burada, hayatınızı sağlıklı, şerefli ve faydalı bir biçimde devam ettirmenizi sağlayacak her şeyi öğreteceğiz."
Uzun uzun anlattı müdürümüz. Bahçedeki toprağı nasıl işleyeceğimizden, bir kitaba nasıl dokunacağımıza; bir arkadaşımızın derdine nasıl ortak olacağımızdan, bu ülkenin geleceğini nasıl inşa edeceğimize kadar düzinelerce örnek verdi.
Yıllar geçip de bizler o sıcak yuvalardan uçtuğumuzda, Kâmil Bey’in merasim alanındaki o konuşmasının değerini çok daha iyi anlayacaktık. İvriz, Köy Enstitüleri’nin o muazzam mirasını taşıyan bir meşaleydi. Bu kurumlar; ilkel tarımdan modern tarıma, geleneksel bir toplumdan çağdaş bir demokrasiye geçebilmek için sergilenen o büyük Türk devriminin ve aydınlanmasının köylerdeki kalbiydi.
Biz oradayken sadece ezber yapmıyorduk; yönetime katılıyor, üretimden gelen gücümüzün farkına varıyor, eleştirel bir bilinç kazanıyorduk. Akla ve bilime inanan, laik, çağdaş gençlerin yetiştiği o iklim, bizi biz yapıyordu.
Okullarımızı bitirip de yurdun dört bir yanındaki ilk, orta ve lise dengi okullarda öğretmen ve idareci olarak göreve başladığımızda, o meydandaki konuşma her gün zihnimizde yankılandı. Gerçekten de eğitimin bir zamanı ve mekânı yoktu. İnsanoğlu ölene kadar sürüyordu bu yolculuk. Ailede başlayan o ilk eğitim insana kişiliğini, insanı insan olduğu için sevmeyi, paylaşmayı, yardımlaşmayı ve ahlakı üflüyordu. Öğretim ise işin kolay kısmıydı; okullardaki sıralarda kitaptan aktarılan bilgiydi. Ama asıl mesele, o bilgiyi taşıyacak "insanı" inşa etmekti.
Yazımın başında anlattığım o ilk günün ardından, ne zaman müdürümüz Kâmil Açan’ın odasına gitsem, o koltuktan o hafif doğrulma hareketini hep gördüm. Sonunda bir gün dayanamadım. Gençliğin verdiği mahcubiyet ve biraz da utançla sordum:
"Öğretmenim," dedim, "neden her seferinde ayağa kalkıyorsunuz? Bu davranışınız beni mahcup ediyor, utandırıyor."
Kâmil Bey, masasının üzerindeki evrakları yavaşça kenara itti. Gözlerindeki o babacan ışıkla bana baktı: "Seni ve odama gelen herkesi adam yerine koyduğumun göstergesidir bu evladım," dedi. Sonra parmağını hafifçe sallayarak kulağıma küpe olacak o sözleri ekledi: "Günün birinde idareci ve öğretmen olarak görev aldığınız yerlerde, odanıza gelen bir öğrenci velisini ya da herhangi bir başkasını kalkarak karşılarsanız, o insan adam yerine konulduğunu anlayacaktır. Ve emin ol, size ona göre, saygıyla davranacaktır."
Kâmil Açan’ın bu sözleri, zihnime bir mühür gibi kazındı.
Yıllar akıp gitti. Saçlarıma aklar düştü, kürsülerde binlerce öğrenci ağırladım. Gerek meslek hayatımda gerekse günlük yaşamımda, kapımdan içeri giren insanın yaşı, makamı, rütbesi ne olursa olsun, Kâmil Bey’den gördüğüm gibi ayağa kalkarak karşıladım onları. Karşılamaya da devam ediyorum.
Çünkü öğrendim ki; eğitimden amaç insan odaklı olmak, eşitliği ve özgürlüğü savunmaktı. Ben bu asil ruhu sadece İvriz’de görmedim; sonrasında gittiğim İstanbul Çapa İlköğretmen Okulu’nun ve Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nun idarecilerinde, öğretmenlerinde de aynı kutsal kumaşı buldum.
Köy Enstitüleri ve onların ardılı olan o güzel öğretmen okulları, bize coğrafyayı, matematiği, tarihi elbet öğretti. Ama hepsinden önce, bu topraklarda dimdik durarak "İnsan Olmayı" öğretti.
Tarih Öğretmenim Hüseyin Seçmen...
Takvim yaprakları 7 ekim salı gününü gösterdiğinde, İvriz’de sonbahar rüzgârları artık daha serin esiyor, Torosların eteklerine çöken sis, yaklaşan kışın haberciliğini yapıyordu. Fakat okulun taş koridorlarında, bu soğuk havayı tamamen dağıtan, içeriye bahar sıcaklığı getiren bir ses yankılanırdı her daim. Öğretmenler lokalinden yükselen, içten, gür ve neşeli bir kahkaha… Bu kahkahanın sahibi, okulda üzerimde en çok iz bırakan insanlardan biri olan Tarih Öğretmenimiz Hüseyin Seçmen’di.
Hüseyin Öğretmen, yüzünden eksik etmediği o muzip gülümsemesi, bitmek bilmeyen esprileri ve anlattığı fıkralarla attığı o meşhur kahkahalarıyla tanınırdı. Öyle ki, lokalde güldüğü zaman sesi koridorları aşar, sınıflarımızdan bile duyulurdu. Onun olduğu yerde kasvet barınamazdı; içindeki o muazzam yaşama sevincini sadece biz öğrencilerine değil, meslektaşlarına da bulaştırırdı.
Ama bu neşeli çehrenin ardında, dur durak bilmeyen, olağanüstü bir çalışma azmi gizliydi. Sınıf başkanı olarak akşamları ne zaman idaredeki nöbetçi odasının kapısını çalsam, onu hep aynı şekilde bulurdum. Nöbetçi olduğu gecelerde bile sınıfları ve yatakhaneleri titizlikle denetler, ardından odasına çekilip ertesi günün dersine hazırlık yapardı. Her yere yetişmeye çalışan, her olayı anlamaya ve yorumlamaya yatkın, hayal gücü sınır tanımayan bir eğitim feneriydi o.
Onun dersleri, tarihin tozlu sayfalarından ibaret kuru bir ezber alanı değildi. Hüseyin Seçmen, olaylara yerel değil, küresel bir vizyonla bakmayı öğretirdi bize.
"19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu..." diye söze başladığı an, mesele sadece İstanbul’dan ibaret kalmazdı. Haritanın bir ucundan Avrupa’yı, diğer ucundan İngiltere ve sömürgelerini, okyanusun ötesindeki Amerika’yı ve diğer tüm devletleri aynı potada eritir, büyük resmi görmemizi sağlardı.
Derslerine bir yönetmen gibi senaryolarla başlardı. Bizi bir anlatının içine öyle bir çekerdi ki, adeta zaman makinesine binmiş gibi olurduk. Bir bakmışız Birinci Viyana Kuşatması’ndayız; kaleyi almak için surlara saldıran askerlerin arasında biz de varız! Tozu, barutu, kılıç şakırtılarını hissederdik. Osmanlı tarihini bize hakkıyla kavratabilmek için üşenmeyip Osmanlıca öğrenmiş, el attığı her eylemi başarıyla sonuçlandıran tam yetkin bir entelektüeldi.
Bir soru sorduğunda, verdiğimiz ilk doğru yanıtla yetinmezdi. Gözlerini kısar, o sorgulayıcı gülümsemesiyle soruyu çoğaltırdı: "Güzel... Peki ama neden, niçin, nasıl, acaba?"
Bizi durmaksızın düşünmeye, neden-sonuç ilişkileri kurarak tarihin derinliklerindeki mantığı keşfetmeye zorlardı. Aslında Sosyal Bilgiler mezunuydu ama yeri gelir Coğrafya, yeri gelir Türkçe derslerimize de girerdi. O, sadece bir öğretmen değil, takım oyunlarında okulunu daima galibiyete taşıyan tek kişilik bir takım, öğrenci liderlerinin de sarsılmaz lideriydi.
Onun dehası okulun duvarlarıyla ya da sadece tarih kitaplarıyla sınırlı değildi. İvriz Kaya Anıtı’nın sırlarını çözmeye çalışırken, etrafındaki coğrafyanın doğal yapısıyla, bitkileriyle ve hayvanlarıyla da ilgilenirdi. Bir tarih dersinin tam ortasında, kendimizi Torosların coğrafi yapısını ya da bizi kokusuyla sarhoş eden Nergis çiçeğinin mitolojik öyküsünü dinlerken bulabilirdik.
Tahtanın önüne geçer, gözlerimizin içine bakarak o efsaneyi anlatmaya başlardı:
"Çocuklar," derdi, "efsaneye göre dünyanın en yakışıklı erkeği Narkissos, İzmir Karaburun’da yaşarmış. Tüm periler ona âşıkmış ama o hiçbirine yüz vermezmiş. Kalbi kırık bir peri, Tanrı Zeus’a yalvarmış onun cezalandırılması için. Zeus da, 'Başkalarını sevmeyen, kendisini sevsin' diyerek dileği kabul etmiş. Narkissos bir gün su içmek için bir göle eğildiğinde, suda kendi yansımasını görmüş. Kendi güzelliğine öyle bir âşık olmuş ki, gözlerini o görüntüden ayıramamış. En sonunda o imkânsız aşka yenik düşüp göle düşerek boğulmuş. Periler onu gömmek için geldiklerinde ise sudan daha önce hiç görmedikleri, mis kokulu bir çiçeğin filizlendiğini görmüşler. Ona Narkissos, yani bugünkü adıyla Nergis, nam-ı diğer Fulya demişler..."
Hüseyin Öğretmen hikâyeyi burada bitirmez, derin bir nefes alıp o antik efsaneyi Anadolu’nun bağrından kopan Aşık Veysel ile aynı potada eritiverirdi. Sesi biraz daha buğulanır, Veysel’in dizelerini mırıldanırdı:
"Nergis der ki ben nazlıyım / Sarp kayalarda gizliyim / Mavi donlu gök yüzlüyüm / Benden ala çiçek var mı?"
Dizeler bitince tahtaya hafifçe vurur, o gür sesiyle eklerdi: "İşte evlatlarım! Sadece bir halk ozanı olarak bildiğimiz Âşık Veysel’in köklerinin aslında ne kadar derinlerde, antik mitolojinin kılcal damarlarında olduğunu gösterir bu türkü. Hayatının neredeyse tamamını fiziksel bir karanlıkta geçirmiş bir insanın, ruhunun ve zihninin bizlerin çoğundan ne kadar daha aydınlık bir yolda yürüdüğünün kanıtıdır bu."
O gün, o sınıfta sadece tarih öğrenmezdik; insanı, doğayı, felsefeyi ve edebiyatı bir bütün olarak solurduk. Tıpkı okul müdürümüz Kâmil Açan gibi, Hüseyin Seçmen de o şanlı öğretmen okulu geleneğinin yetiştirdiği, cehalete karşı tek başına savaşan devasa bir eğitim ordusuydu.
Köy Enstitüleri Çiftlikleri...
8 Ekim Çarşamba sabahı İvriz’de sabahın ilk ışıkları Torosların doruklarını yalayarak ovaya inerken, toprak kokusu her zamankinden daha keskin, daha davetkardı. Kahvaltıdan önceki sabah etüdünde, dün akşamki etütlerde ödevlerimi bitirmiş olmanın rahatlığıyla anı defterimi açarak yazmaya başladım.
Dün öğleden sonra, Tarım Başöğretmenimiz Salih Ziya Büyükaksoy, elindeki şapkası ve çizmeleriyle her zamanki vakur duruşunu takınmış, bizleri "Ziraat" olarak bildiğimiz okul çiftliğinin girişinde toplamıştı. Belli ki bizi kuramsal olarak bilgilendirmek istiyordu. Öyleydi çünkü, Salih Ziya Öğretmen, sadece toprağı değil, o toprağın altındaki felsefeyi de çok iyi bilen bir adamdı. Karşısında dizilen biz öğrencilerinin gözlerinin içine bakarak, o gün dersin başında Köy Enstitüleri’nin varlık sebebini adeta bir manifesto gibi özetledi:
"Evlatlarım," dedi, sesindeki babacan tonla. "Her Köy Enstitüsü’nün ve onların devamı olan bu okulların, devlet tarafından verilen ve döner sermaye ile işletilen birer çiftliği vardır. İşte bizim 'Ziraat' de burasıdır. Sizler bu topraklarda sadece ders dinlemeyeceksiniz; bu çevrede uygulanan her türlü tarım yöntemini bizzat ellerinizle toprağa dokunarak, yaşayarak öğreneceksiniz."
Büyükaksoy haklıydı. İş eğitimi vermek amacıyla kurulmuş olan bu enstitü çiftlikleri, öğretmen ve öğrenci emeğinin birleştiği kutsal birer üretim alanıydı. Biz burada çalışarak, ter dökerek aslında tüm okulun, yani bu devasa yuvanın mutfağına giren ekmeği, sebzeyi, meyveyi kendimiz üretiyor, kurumun gereksinimlerinin çoğunu kendi ellerimizle sağlıyorduk.
Okuldaki çalışma programımız o kadar muazzam bir saat gibi işlerdi ki, bu sistemin arkasındaki zekaya hayran kalmamak elde değildi. Haftalık, aylık ya da mevsimlik planlar; enstitünün coğrafi özelliğine, yapılacak işlerin aciliyetine, biz öğrencilerin düzeyine, elimizdeki iş araçlarına ve hatta çiftlikteki hayvanların cinsine, sayısına göre ince ince nakşedilirdi.
Bu programların en büyük sırrı, Salih Ziya Öğretmen’in her fırsatta vurguladığı "süreklilik ilkesiydi." Zaman, burada kendine özgü akar, büyük bir esneklikle planlanırdı. Günün ve programın tam yarısı tarım ile teknik derslere ayrılmıştı. Büyük araziler üzerine kurulmuş olan okulumuzda atölyeler, bağlar, bahçeler adeta canlı birer organizma gibi durmaksızın işlerdi.
Anadolu köylüsünün atadan, dededen kalma tek işi, can damarıydı tarım. Fakat o güne kadar bu iş hep ilkel yöntemlerle, kulaktan dolma bilgilerle yapılmıştı. İşte enstitü ruhunun yapmak istediği devrim tam da burada başlıyordu: Genç beyinlere uygulamalı tarımsal eğitim vermek! Buradan mezun olup köylere gidecek enstitü kökenli öğretmenler, tarımda iyileşme sağlayacak, verimi katlayacaktı. Tarım, artık babadan oğula körü körüne aktarılan bir kader olmaktan çıkacak; bilimin, tekniğin ve eğitimin alanına girecekti.
Salih Ziya Öğretmen’in konuşması bittiğinde, tarlalara doğru yürüyüşe geçtik. Hep bir ağızdan, göğsümüzü gere gere Tarım Marşı’nı söylemeye başladık. Sesimiz İvriz’in kayalıklarında yankılanıyor, içimizdeki üretim coşkusu ayaklarımızı yerden kesiyordu.
Öğretmenlerimizin rehberliğinde o kadar büyük bir inançla çalışıyorduk ki, verimsiz, çorak topraklar bile kısa sürede pes edip önümüzde diz çöküyor, verimli hale geliyordu. Yeni bağlar kuruyor, meyve bahçeleri dikiyorduk. Suyun ulaşmadığı yerlerde, genç bedenlerimizin gücüyle kilometrelerce öteden kovalarla su taşıyor, o kurak bozkıra can suyu veriyorduk.
Salih Ziya Öğretmen, çapa yaptığımız bir mola esnasında yanımıza gelip alnındaki teri sildi ve uzaklara bakarak şunları söyledi:
"Çocuklar, bugün Malatya’da yapılan o meşhur 'Kayısı Şenliği' var ya... İşte onun tohumları ilk kez Akçadağ Köy Enstitüsü’nün bahçelerinde boy verdi. Oysa enstitü kurulurken o yörede tek bir dikili ağaç bile yoktu. Tarım öğretmenlerinin rehberliğinde, öğrenciler tam 10 bini kayısı olmak üzere 17 bin meyve ağacı yetiştirdiler. Öyle bir üretim yaptılar ki, çevre köylüleri geçtim, devlet fidanlığına bile fidan dağıttı Akçadağ."
Bir an duraksadı Salih Ziya Öğretmen, gözlerinde geleceğe dair hem büyük bir ümit hem de derin bir iç çekiş vardı: "Eğer bu öngörü, bu enstitü modeli kesintisiz devam etseydi, bu okullar kapatılmasaydı; bu model ülkemizi çok değil birkaç on yıl içinde dünyanın tarım ambarı yapardı."
Onun o gün kurduğu bu cümleler, yıllar sonra, 2026’li yıllara yaklaşırken zihnimde çok daha acı bir şekilde yankılanacaktı. Bugün, neredeyse sadece Konya ili kadar bir toprağa sahip olan küçücük Hollanda, dünyaya yılda 100 milyar Euro’luk tarım ürünü satarken; biz o muazzam enstitülerin kapatılmasının bedelini ne yazık ki çok pahalıya ödüyoruz. Tarımın gerilemesi, peşinden hayvancılığı da yok oluşa sürüklüyor; et, süt ve süt ürünleri kendi topraklarımızda üretilemez, ulaşılamaz hale geliyor.
Oysa 8 Ekim 1958 günü İvriz’de, ellerimiz nasır tutarken söylediğimiz Tarım Marşı, toprağın altındaki o büyük aydınlanmanın, bağımsızlığın ve kendi kendine yetebilen bir ülkenin şarkısıydı. Salih Ziya Büyükaksoy ve onun gibi tarım idealistleri, bize sadece tohum ekmeyi değil, bir ülkenin geleceğini yeşertmeyi öğretmişlerdi.
Zillerin Hüküm Sürdüğü Kışla Benzetmesi...
Zaman 26 Ekim 1958 Pazar günü...İvriz’deki beşinci hafta sonumuzdu. Zaman, Torosların tepesindeki bulutlar gibi hızla akıp giderken, okuldaki yaşamın o muazzam çarkları da artık iyice yerine oturmuştu. Dün, Bayrak Merasiminden sonra, önümüzdeki bir hafta boyunca okulu sırtlayacak yaklaşık 60 öğrenci seçilmiş ve yeni nöbetçi kadrosu olarak görevine başlamıştı.
Bu okulların en büyük sırrı buradaydı: Görevli öğrenciye sadece sorumluluk verilmez, o sorumluluğu yürütecek yetki de sonuna kadar teslim edilirdi. Bir başka deyişle, devletin koca okulu, yönetim ve işleyişiyle biz öğrencilerle paylaşılıyordu. Eğitim ilkelerinin bir sarraf titizliğiyle işlendiği Köy Enstitüleri ve onların ardılı olan bu öğretmen okullarında, tepeden inme değil, bizzat yaşayarak inşa edilen demokratik bir eğitim modeli yaratılmıştı.
Demokrasi kavramını zihinlerinde ve vicdanlarında sindirebilmiş eğiticilerin yönetiminde, bu kutsal kavram önce "eşitlik" ilkesiyle hayat bulurdu. Biz tarlada çapa yaparken, yapı işlerinde tuğla taşırken enstitü yöneticileri odalarında sırtüstü yatamazlardı; onlar da bizimle ter dökerdi. Öğretmenlerle öğrenciler aynı masaya oturur, aynı karavanadan çıkan yemeğe kaşık sallardı. Büyük sınıflar küçükleri ezmez, ezemezdi. Herkesin gücüne, yaşına göre bir iş bölümü yapılmıştı.
Burada ast-üst ilişkisinden ziyade, işlevsel bir ortaklık egemendi. Bilene, emeğe saygı gösterilir; yönetsel görevlere getirilecek öğrenciler rütbelerine göre değil, yeteneklerine göre seçilirdi. Herkes birbirine açık seçik hesap vereceğini bilir, küme çalışmalarıyla birlikte iş başarma anlayışı ruhumuza işlerdi. Öğrenci, müdürünün karşısında öneride bulunabilir, işleyişi eleştirebilirdi. Kısacası, bu çatının altında yönetenle yönetilen aynı potada erirdi.
İlk haftalarda üzerimizde olan o ürkekliği, gurbet yabancılığını henüz atamadığımız günlerde, öğretmenlerimiz ve büyük sınıflardaki ağabeylerimiz bize karşı oldukça hoşgörülü, yumuşak davranmışlardı. Fakat herkesin yeri yurdu, sınıfı ve yatakhanesi kesinleşip dersler de iyiden iyiye ağırlaşınca, İvriz’in o katı ve tavizsiz disiplini kendini hissettirmeye başladı.
Garip olan şuydu ki; bu disiplin bize ağabeylerimizden, öğretmenlerimizden ya da müdürümüzden gelmiyordu. Bizi asıl yöneten, okulun dört bir yanında yankılanan sert tınılı zillerdi.
Sanki idare ve nöbetçiler aradan çekilmiş, meydanı uzun uzun çalan o demir sesli zillere bırakmıştı. Yatma ve kalkma vaktini, kahvaltıya ne zaman koşacağımızı, dersin ve mütalaanın ne zaman başlayacağını hep bu ziller buyururdu. Okulumuz göz alabildiğine geniş bir araziye yayılmış olmasına rağmen, o zilin sesi en uçtaki tarladan, dağın eteğindeki ziraattan bile buz gibi duyulurdu. Düzen böyle kurulmuştu; saat gibi işleyen, kusursuz bir mekanizma...
Tam bir kışla havası esiyordu İvriz’de. İyi ki de esiyordu... Çünkü 600 civarında boğazın doyduğu, barındığı bu devasa okulda topu topu 10-12 kadrolu görevli bulunurdu. Söz gelimi koskoca yemekhanede bir aşçıbaşı ile bir yardımcısı vardı; onlar sadece yemeği pişirmekle mükellefti.
Geri kalan her şey bizim ellerimizdeydi. 600 öğrencinin, okul müdürünün ve öğretmenlerin aynı anda oturduğu o devasa yemekhanede masaların hazırlanması, yemekten sonra tabakların toplanması ve dağ gibi biriken bulaşıkların yıkanması, o hafta yemekhanede nöbetçi olan öğrencilerin göreviydi. Sadece yemekhane de değil; fırında, çamaşırhanede, müzikhanede, laboratuvarda, idarede ve ziraatta her hafta bir grup öğrenci hayatı sırtlardı.
Nöbetçi olan öğrenci, o hafta boyunca derslere girmezdi. Bu bir lüks değil, ağır bir sorumluluktu. Derse giremeyen çocuk, akşamları sınıftaki arkadaşlarından ders notlarını alır, kendi defterine temize çeker ve gecenin sessizliğinde tek başına çalışarak arayı kapatırdı.
Fırının sıcağında ekmek pişirirken, çamaşırhanede dev kazanları kaynatırken, laboratuvarda tüpleri temizlerken ya da idarenin evraklarını taşırken o bir hafta boyunca omuzlarımıza aldığımız sorumlulukların bizi hayata nasıl çelik gibi hazırladığını, ancak yıllar sonra yaşayarak öğrenecektik. Kâmil Müdürümüzün dediği gibi; eğitim, bir insanın hayatını devam ettirebilmek için öğrendiği her şeydi ve biz hayatı tam da o bulaşık teknelerinin, toprak tarlaların başında öğreniyorduk.
Okulun yönetim binası ile yemekhane bitişikti. Yöneticiler ve öğretmenler, odalarından çıkıp gizli bir ara kapıdan doğrudan yemekhaneye geçerlerdi. Arazi eğimli olduğu için, yönetim binasıyla aynı hizada olan yemekhanenin bir de bodrum katı vardı. Yani bina iki katlıydı. Ziraat tarlalarından gelenler için bu bodrum katı doğrudan giriş katı olurdu ve orada mutfak ile devasa erzak depoları yer alırdı. Üst kat ise yemek yediğimiz salondu.
1958’in Türkiye’sinde okullar henüz kalorifer denen o modern sistemle tanışmamıştı. Odun ya da kömür sobasının bile bulunmadığı o devasa yemekhanede, fazla yer kaplamasın diye sandalye yerine tahta tabureler kullanılıyordu. Yemek sonrasında ne kadar silinse de tam temizlenemeyen o taburelere oturduğumuzda, bazen pantolonlarımızın arkası tabureye yapışır, kalkarken zorlanırdık.
Kışla havası, sabahın o alaca karanlığında, soğuk yemekhane salonunda iyice belirginleşirdi. Kahvaltıda herkesin hakkı netti: Tam çeyrek ekmek. Çaylarımızı ise masaların arasında dolaşan dev kazanlardan, büyük metal kepçelerle alır, cam su bardaklarımıza doldururduk. Ne ikinci bir çeyrek ekmek alma şansımız vardı, ne de o buz gibi salonda o koca kazandan ikinci bir bardak sıcak çay koparabilmek mümkündü.
Yine de o çeyrek ekmeği bölerken de, kepçeden sızan sıcak çayla ellerimizi ısıtırken de içimizde ne bir isyan ne de bir mutsuzluk vardı. Çünkü biliyorduk; bu kışla bizi sadece büyütmüyordu, bizi bu memleketin geleceğine birer cephane gibi yetiştiriyordu.
İvriz'de bir günlük yaşam Özeti...
27 Ekim Pazartesi 1958, İvriz…
"Kalkın, oyalanmayın! Geri geldiğimde kimseyi yatakta görmeyeceğim!" Nöbetçi öğretmenin koridorda yankılanan gür sesi, odanın içindeki loş sessizliği bıçak gibi kesti. Hızla yürürken bir taraftan da elindeki koca anahtarlığı demir ranzaların dikmelerine vuruyordu. Demir demire çarptıkça çıkan o tiz ve ritmik ses, kulaklarımızda adeta bir savaş alarmı gibi patlıyordu.
27 ekim pazartesi saat tam 06.00 olmalıydı. Torosların ayazı camları zorlarken, uykunun o en sıcak, en tatlı yerinde istemeyerek de olsa yataktan doğruldum. Gözlerimi ovuşturup dünyayı anlamaya çalışırken, öğretmenin gölgesi çoktan diğer koğuşlara doğru kaymıştı. Odadaki birkaç arkadaşımın bunu fırsat bilip battaniyeyi yeniden başlarına çektiğini gördüm. Birkaç dakika daha kestirmek, dünyanın en büyük ödülü gibi görünüyordu o an. Olabilirdi... Ama benim için olamazdı.
Yeni bir hafta başı başlamak üzereydi. Yataktan fırladım. Doğruca lavaboya gidip buz gibi suyu yüzüme çarptım; uykudan eser kalmamıştı. İhtiyaçlarımı giderdikten sonra hızla giyindim ve yatağımın başına geçtim. Battaniyeyi ve çarşafı öyle bir gerdim ki, deyim yerindeyse yatağım jilet gibi, dümdüz olmuştu. Kışla nizamı bunu gerektirirdi.
Saat 06.45’te mütalaa zili çalacaktı ve o zil sesi havayı yırtmadan önce herkesin sınıfta, sırasının başında olması zorunludu. Sabah etütleri, ödevlerin yapıldığı ve bir sonraki derse hazırlık çalışmalarının yürütüldüğü, disiplinin ilk kalesiydi. Sınıf başkanı olarak, herkesten önce orada olmalıydım. Koridorları adeta koşarak geçtim, sınıfa girdim. Sınıf nöbetçisi arkadaşların temizliği tam yapıp yapmadığını, masaların düzenini kontrol ettim, pencereleri açıp İvriz’in o temiz, keskin sabah havasını içeri doldurdum.
Derken diğerleri sınıf arkadaşlarım da birer birer süzüldü kapıdan. Bazıları hâlâ gözlerini ovuşturuyor, uykunun mahmurluğunu üzerlerinden atamıyorlardı. Arka sıralardan birinde, gece gürültü yüzünden rahat uyuyamadığını yüksek sesle ve sinirli bir şekilde anlatan arkadaşımı hafifçe uyardım: "Beyler, sessizlik." Sınıfa anında o ağır, vakur sessizlik hâkim oldu.
Üst sınıflardaki ağabeylerin ve nöbetçi öğretmenlerin denetiminde yapılan bu zorunlu etütler, muhteşem bir çarkın dişlisiydi. Yapamadığımız bir soruyu yanımızdaki arkadaşımıza sorabiliyor, tıkanınca nöbetçilerden ya da öğretmenden yardım alabiliyorduk. İlkokuldan beri disiplinli bir çocuktum; öğrenmenin en iyi yolunun, bildiğini bir başkasına anlatmak olduğunu erken yaşta keşfetmiştim. Çaresizce defterine bakan birkaç arkadaşımın yanına eğilip, fısıltıyla konuyu anlatmaya başladım.
Tam o sırada, kapının eşiğinde nöbetçi öğretmenimiz belirdi: Mehmet Ali Aladağ. Aynı zamanda Türkçe öğretmenimizdi. Yanındaki nöbetçi öğrenciyle sınıfları teftiş ediyordu. Hemen ayağa kalkıp yanına gittim, "Her şey yolunda öğretmenim, tam kadro buradayız," dedim. Şefkatli bir bakışla başını salladı ve sınıftan çıktı.
Saat 07.45. Etüdün bittiğini ilan eden o sert zil sesiyle sınıflardan boşaldık. Ama istikamet yemekhane değil, doğruca geniş tören alanıydı. Güne dinamik, zinde ve en önemlisi mutlu başlayabilmek için her sabah yarım saat süren o kutsal ritüel başlıyordu: Sabah sporu.
Bugün meydanda zeybek havaları çalıyordu. Okulun bando takımı enstrümanlarının başına geçmiş, nefesleriyle ve bagetleriyle havayı titretiyordu. Bandonun çaldığı o ritmik, coşkulu ezgiler eşliğinde yüzlerce genç aynı anda milli oyunları oynamaya başladığımızda, bu iş bir spor olmaktan çıkıyor, Torosların bağrında devasa bir şölene dönüşüyordu. Ayaklarımızı yere her vuruşumuzda topraktan bir toz bulutu yükseliyor, göğsümüz kabarıyordu. Bu etkinlikler bize hayatı ve okulu delicesine sevdiriyordu.
Yıllar sonra tıp kitaplarında okuyacaktım; o ritmik hareketler, beynimizin o muazzam mutluluk hormonlarını, yani endorfin ve serotonini salgılamasını sağlarmış. Bedenin kendi kendini ödüllendirme mekanizmasıymış bu. Her sabah planlı yapılan bu hareketler, sadece kaslarımızı güçlendirmiyor, bizi hayatta karşılaştığımız zorluklarla baş edebilecek çelikten bir iradeye kavuşturuyor ve özgüvenimizi göklere çıkarıyordu.
O yarım saatin sonunda, mutluluktan kendimizden geçmiş, yanaklarımız al al olmuş bir halde yemekhaneye doğru koştuk. O kışla kahvaltısı—çeyrek ekmek, bir bardak kepçeyle konulmuş çay, birkaç zeytin ve haşlanmış katı bir yumurta—sabahın o coşkusundan sonra bize saraylardaki bir krallık ziyafeti gibi gelmişti. Her lokmanın tadı bir başkaydı.
İvriz’de müfredat, hayatın tam bir dengesi üzerine kurulmuştu. Zamanın tam yarısı kültür derslerine, dörtte biri ziraat ders ve uygulamalarına, kalan dörtte biri ise teknik atölye çalışmalarına ayrılmıştı. Hakiki bir "İş Okulu"ydu burası.
Öğleye kadar olan zaman diliminde kültür derslerimiz vardı; bugün Türkçe ve Tarih sıralardaydı. Genelde Fen derslerini laboratuvarda, müzik derslerini ise enstrüman seslerinin uğuldadığı müzikhanede yapardık. Müfredatımız zengindi: Türkçe, Tarih, Coğrafya, Yurttaşlık Bilgisi, Matematik, Fen, Resim-İş, Beden Eğitimi, Askerlik, Ev İdaresi, Öğretmenlik Bilgisi ve hatta Kooperatifçilik... Bir insanın entelektüel ve sosyal olarak neye ihtiyacı varsa, hepsi o ders programının içindeydi.
Öğle yemeğinin ardından ise okulun çehresi tamamen değişirdi. Bugün öğleden sonraki menümüzde Tarla ve Bahçe Ziraatı vardı. Bahçe ziraatı bizim için hayatiydi. Çünkü bu döner sermayeli okulun, bizim sabah kahvaltısında yediğimiz o domatesten, akşam çorbamıza doğranan soğana kadar tüm meyve ve sebze ihtiyacı bu bahçelerden, yani bizim kendi ellerimizden çıkıyordu. Atölyelere giden arkadaşlarımız ise köy demirciliği, dülgerlik ve yapı işlerini öğreniyor, ellerine çekici, testereyi alıp üretimin kalbine iniyorlardı.
Bu programın felsefesi tekti ve çok derindi: Öğrenciyi bireysel çalışmaya yönlendirmek, bilgiyi ona iş içinde ve üreterek öğretmek. Büyük eğitimci İsmail Hakkı Tonguç’un Köy Enstitüleri için tasarladığı bu "İş Okulu" sistemi, ezberci nesiller değil; kişiliği gelişmiş, yaratıcı, üretmekten korkmayan, komple insan yetiştiren bir dahi projesiydi.
Saat 17.00’de günlük ders programı resmen sona erdi. Önümüzde, saat 18.30’da başlayacak olan akşam etüdüne kadar altın değerinde bir buçuk saatlik serbest zaman vardı. Kimileri spor salonuna koştu, kimileri müzik odasında mandolin ya da keman tellerine daldı. Yerleşkenin geniş yollarında kol kola girip yürüyen, günün değerlendirmesini yapan, dostluklarını pekiştiren arkadaşların sesleri ovaya yayılıyordu.
Benim tercihim kütüphaneydi. Kokusu insanı huzurla dolduran o sessiz odaya geçtim, rafların arasında dolaşıp gözüme kestirdiğim yeni bir kitabı ödünç aldım.
18.30’da ilk akşam etüdünün zili çaldı. Sınıftaki yerimizi aldık. Sınıf başkanı olarak herkesin yerleştiğinden ve sessizliğin sağlandığından emin olduktan sonra kendi sırama oturdum. Öğleye kadar Türkçe ve Tarih derslerinde aldığım notları açtım. Bilgiyi sıcağı sıcağına gözden geçirmek, onu zihne mühürlemek demekti; öyle yaptım.
19.30 ile 20.00 arasındaki akşam yemeği arasının ardından, günün son etüdü başladı. Ödevleri bitenler ertesi günün derslerine ön hazırlık yapardı. Benim ödevlerim çoktan bitmişti. Masanın altından kütüphaneden aldığım o yeni kitabı çıkardım; etüt bitene kadar kendimi kaptırmış, tam 30 sayfa devirmiştim. İçimde tarifi imkansız bir hafiflik vardı.
Saat 21.00’e doğru, etüdün bittiğini ve yatakhaneye gidiş zamanını haber veren o tanıdık zil sesi İvriz semalarında son kez yankılandı. Kitaplarımızı toplayıp yatakhanelerin yolunu tuttuk. Tuvalet ihtiyaçlarımızı giderdikten sonra, muslukların altında günün yorgunluğunu taşıyan ayaklarımızı yıkadık. Pijamalarımızı giymiş olarak yataklarımızın üzerine iliştik. En geç 21.30’da herkes battaniyenin altında, yatış pozisyonunda olmak zorundaydı.
Nöbetçi öğretmen, koridorda ayak sesleriyle belirdi. Kapıdan içeri bakıp koğuştaki düzeni denetledi. Ardından ana şalter tık etti; koğuşun büyük beyaz ışıkları söndü. Geriye sadece koridordan sızan ve odayı hafifçe aydınlatan sarı ışıklı gece lambası kalmıştı.
Gözlerimi tavana diktim. Vücudum tatlı bir yorgunlukla ağırlaşırken, zihnim sabah oynadığımız zeybeğin ritmiyle doluydu. Bir gün daha bitmişti. İvriz yerleşkesinde, üreten, öğrenen ve insan olmanın tadına varan yüzlerce çocukla birlikte, huzurlu ve mutlu bir günü daha tamamlamıştık. Gözlerim yavaşça kapandı...
Torosların Ayazı ve Bir Avuç Çıra...
Alaca karanlığın koyu gri rengi yatakhanenin yüksek tavanında asılı dururken gözlerimi açarak takvim yapraklarına baktım. 1 Aralık 1958 Pazartesi günüydü. Yatakta doğrulmaya çalıştığımda ilk hissettiğim, yüzümü yalayıp geçen sert bir rüzgâr dalgası oldu. Yatakhane sanki açık havaymış gibi uğulduyordu. Battaniyenin altından kollarımı dışarı çıkardığım an, sinsi bir soğuk tenime iğne gibi battı.
Gözlerimi ovalayıp duvardaki saate baktım; akrep ile yelkovanın silüeti hayal meyal seçiliyordu. Saat henüz sabahın beşiydi. Doğrulup etrafa bakındım. Koğuşun devasa pencereleri adeta kalın bir buz tabakasıyla zırhlanmıştı; dışarısı görünmüyordu. Görünmüyordu ama pencere aralıklarından, ahşap kapının altından ve binanın görünmez çatlaklarından sızan rüzgârın çığlığı yatakhaneyi dolduruyordu. Kış, bütün heybeti ve şiddetiyle İvriz’e çökmüştü.
Hava öylesine soğuk, öylesine keskindi ki... İnsan tenini sızlatıyor, adeta yakıyordu. Soğuk yakar mıydı? Yakıyordu işte. O sabah İvriz’le birlikte bütün bir dünya buz tutmuş gibiydi.
Gerçi doğup büyüdüğüm topraklardan karın yabancısı değildim. Bulgaristan’ın Karagözler köyünde de, Niğde’nin Misli köyünde de kar insanı yakar, bazen boyu bir metreyi aşardı ama böylesine hırçın, adamı savuran kar fırtınalarına hiç rastlamamıştım. İvriz’in ayazı başkaydı; buranın kışıyla henüz tanışıyordum ve doğrusu bu kadarına alışık değildim.
Beyaz çarşafların sardığı askeri battaniyeyi kafama kadar çekip, "Biraz daha uyusam..." diye geçirdim içimden. Sıcak yatağın cazibesi alt edilebilecek gibi değildi. Fakat tam o anda sırtımdaki o büyük sorumluluğu hatırladım: Bu hafta, en iyi arkadaşım Emin Özgan ile birlikte sınıf nöbetçisiydik. Kalkmak zorundaydık. Kaçış yoktu.
Sorumluluğun Isısı...
Bütün Köy Enstitülerinde ve onların devamı olan bu okullarda olduğu gibi, İvriz’in taş binalarında da merkezi bir kalorifer sistemi yoktu. Isınmak demek, soba demekti. Sobalar ise lüks sayılır, sadece okul idaresinin odalarında ve sınıflarda bulunurdu. Yüzlerce öğrencinin barındığı yatakhanelerde ya da topluca yemek yediğimiz yemekhanede sobanın "s"si bile yoktu.
Buradaki işleyişin yüzde seksenini biz öğrenciler sırtlarmıştık. Hayatın her alanında üretim ve sorumluluk vardı. Diğer birimlerde olduğu gibi, sınıflardaki ve idaredeki o döküm sobaların yakılması da biz nöbetçilerin omuzlarındaydı.
Emin’le ben, dün akşamüzeri görevi bir önceki nöbetçi arkadaşlardan devralmış, hemen okulun odun ve kömür deposuna yollanmıştık. Haftalık istihkakımız olan odun ve kömürün yanı sıra, adeta donmuş odunları tutuşturabilmek için bolca çıra da istiflemiştik. Şimdi, haftanın bu ilk gününde, sabah etüdü başlamadan önce o sınıfa gidilmeli ve o soba ne pahasına olursa olsun yakılmalıydı. arkadaşlarımız sınıfa girdiğinde içerisi ısınmış olmalıydı.
İstemeyerek de olsa yataklarımızın sıcaklığından sıyrılıp alelacele giyindik. Kurallar katıydı; donan ellerimizle yataklarımızı askeri bir düzenle düzelttik. İki yatakhane binasının arasındaki buz kesmiş tuvaletlere koştuk. Musluklar neredeyse tamamen donmuştu; borulardan sızan, ip gibi damlayan o buzlu sularla yüzümüzü yıkarken uykumuzdan eser kalmamıştı.
Sınıfa gitmek üzere binanın ağır dış kapısını araladığımızda, yüzümüze çarpan tipiyle nefesimiz kesildi. Gece göğünün lacivert karanlığı altında, İvriz yerleşkesi ucu bucağı görünmeyen bembeyaz bir örtüyle uzanıyordu. Kara kış, mutlak krallığını ilan etmişti.
Ataol Behramoğlu’nun o meşhur dizeleri düştü zihnime: "Beyaz ipek gibi yağdı kar / bir kız kardan hafif yüreğiyle / geçip gitti güvercinleri anımsatarak..."
Kimine göre bir kuşkanadı kadar hafifti kar; romantikti, güzeldi. Kimine göreyse insanın yüreğine oturmuş bir demir yük kadar ağır, kalın ve sıkıntılı... Maharet ise o beyazlığın içindeki sessizliği dinlemekten geçiyordu. Kar aslında sessizliğiyle konuşurdu. Ona baktıkça, onun o mutlak suskunluğunu dinledikçe, insan kendi yaşamının aynasını görürdü içinde. O suskunluk asıl bizi konuşmaya, içimizi dökmeye kışkırtır ve fırtınanın ortasında insana tuhaf bir arınma sunardı.
Fakat o sabah felsefe yapacak zamanımız yoktu; çünkü Torosların eteklerindeki bu yerleşkede kış, bazen ölümcül bir tehlikeye dönüşebilirdi. Unutulmazlarım arasına girecek günlerden biriydi bu. Öyle fırtınalar olurdu ki burada, el ele tutunmadan bir binadan diğerine geçmek imkansızlaşırdı. Çatıların üzerindeki devasa kar kütlelerinin, hatta bazen bizzat çatıların uçup üzerimize düştüğü zamanlar olurdu.
Bugün tam da o günlerden biriydi. Korkunç bir kar tipisi, Torosların dik yamaçlarından aşağıya, okulun ziraat alanlarına doğru büyük bir hınçla hücum ediyordu. Yatakhanelerin arasındaki koridorlarda tozu dumana katıyor, keskin bir ıslık çalarak geçiyordu. Binalar, elektrik direkleri, yollar, ağaçlar... Her şey ama her şey devasa bir beyazlığın altında kayboluyordu.
Tam o sırada, fırtına bir anlığına soluklanır gibi oldu. Fırsat bu fırsattı. Emin’e baktım, o da bana baktı. Aynı anda ileriye doğru hamle yaptık.
Fakat doğa bizden daha hızlıydı. Karşı konulamaz dalgalar halinde tipi yeniden patladı. Rüzgar bizi arkamızdan ve yanımızdan savururken, Emin’le birbirimizin eline kenetlendik. Ayaklarımız karda kayıyor, rüzgar bizi yolun kenarına doğru itiyordu. Güç bela, adeta birbirimizi sürükleyerek sınıfın kapısına ulaştık ve kendimizi içeri attık.
Tilki İni ve Fen Bilgisi Dersleri...
Pazartesi... Haftanın ve bizim çetin nöbetimizin ilk günü. Önümüzdeki bir hafta boyunca her sabah, arkadaşlarımız gelmeden önce bu ritüeli tekrarlayacaktık. Gerçi İvriz’e gelmeden önce evlerimizde soba yakmışlığımız vardı ama bizim köy evlerimize hiçbir zaman kömür sobası girmemişti; hep odun ya da tezek yakardık. Kömür sobası söz konusu olduğunda, Emin de en az benim kadar acemiydi.
Soba karşımızda kara bir kütle gibi soğuk soğuk duruyordu. Hemen işe koyulduk. Kömürlerin altına odunları dizdik ve kibriti çaktık. Fakat birkaç dakika içinde sınıfın içi göz gözü görmez bir duman bulutuyla kaplandı. Nefes alamıyorduk adeta. Gözlerimiz yanıyor, öksürükten duramıyorduk. Başlangıçta o hayati ayarı tutturamadığımız için sınıfımız dakikalar içinde bir "tilki inine" dönmüştü. Sobadaki yakıt sıkışmış, yeterli oksijeni alamadığı için içeriye kusmuştu.
"Pencereleri aç, çabuk!" diye bağırdım. Dışarısı zemheriydi ama biz dumanı tahliye edelim derken kan ter içinde kalmıştık.
Emin, dumanların arasından yüzünü silerek bana seslendi: "Hey Akıncı! Sobadaki kömür yeterli oksijeni alamadı. Hatırlasana, Fen Bilgisi öğretmenimiz Mehmet Baş ne demişti?"
Zihnimdeki sis perdesi dumanla birlikte aralandı. Mehmet Öğretmen’in tahta önündeki o kendinden emin sesi kulaklarımda çınladı: “Çocuklar, ‘Yanma Olayı’ en basit şekilde, havadaki oksijen ve yakıtın kimyasal tepkimesi olarak tanımlanabilir. Kömürün yanması ise üç aşamalıdır: Kuruma, tutuşma ve yanma. Tutuşma aşamasında oksijeni eksik verirseniz eksik yanma meydana gelir ve ortamı karbondioksit gazı doldurur. İyi bir yanma için en uygun hava-yakıt oranını sağlamalısınız.”
"Hatırladım!" dedim Emin’e. "Hatırladım ama geç oldu."
Mehmet Öğretmen iki tür oksijen beslemesinden bahsetmişti. Birincil ve en önemli oksijen, ızgaranın altından, o küçük kapaktan kontrollü olarak verilmeliydi. İkincil olarak da, tutuşan kömürden yükselen uçucu gazların sürekli yanmasını sağlamak için sobaya üstten hava verilmeliydi. Yani kömürün üzerinde mutlaka yeterli bir hava boşluğu bırakılmalıydı. Biz ise sobayı ağzına kadar kömürle boğmuştuk.
Hemen ilk uygulamayı tersine çevirdik. Soba kovasını boşaltıp yeniden kurduk. Bu kez tabana kömürü yerleştirdikten sonra, üzerinde Mehmet Öğretmen’in bahsettiği o hayati hava boşluğunu bıraktık. Üzerine tutuşma sıcaklığı çok daha düşük olan kuru odunları ve çıraları dizdik. Soba dışında, elimizde kibritle yaktığımız bir çıra iyice alev alıp kıvama gelince, kovanın en üstündeki odunların üzerine bıraktık.
Alevler üst katmandaki odunları sardı. Odunlar yandıkça, ateş üstten başlayarak aşağıya, kömüre doğru sirayet etmeye başladı. Yanma için gerekli hava, hem sobanın üst deliğinden hem de ızgaranın altındaki kapaktan usul usul içeri süzülüyordu.
Soba homurdanmaya, ardından o tanıdık, keyifli çıtırtıları çıkarmaya başladı. Borulardan odaya yayılan sıcaklık yüzümüze vurduğunda Emin’le birbirimize bakıp gülümsedik.
Sonunda başarmıştık. Sınıfın pencerelerini kapatıp son dumanları da dışarı attığımızda, ilk etüt zilinin çalmasına sadece on dakika kalmıştı. Sınıf tamamen olmasa da ısınmış, sıralar üzerinde oturulabilecek hale gelmişti.
Kapı açılıp arkadaşlarımız içeriye, dışarıdaki fırtınanın soğuğuyla titreyerek girmeye başladıklarında, Emin’le gururla birbirimizi tebrik ettik. Fiziksel dünyanın kanunlarını, Torosların ayazında bizzat yaşayarak öğrenmiştik.
Sonraki günlerde bir daha hiç duman altı olmadık. Sobayı her sabah bir usta gibi yaktık ve haftanın sonunda nöbeti gururla sonraki iki arkadaşımıza devrettik. Ancak o dondurucu pazartesi sabahı, havanın soğuğu ve dostluğun sıcaklığı, İvriz’in hafızama kazıdığı en büyük derslerden biri olarak kaldı.
Üretimin ve Hürriyetin Cumartesileri...
Torosların kuzeybatı yamacına bir kale gibi konuşlanmış İvriz’de, taş binaların ve yatakhanelerin arasından uğuldayarak geçen deli poyrazın o hırçın sesiyle açtım gözlerimi. Ranzanın üst katındaydım; çatının uğultusu tam tepemdeydi. Doğrulup içeriden buz tutmuş pencere camına uzandım. Parmak uçlarımla buzu kazıyarak dışarıya küçük bir delik açtım ve baktım. Tanyeri henüz ağarıyordu. Haftanın 5 günü tükenmiş, altıncı güne, 6 Aralık Cumartesi gününe giriş yapmıştık.
Açtığım o küçük delikten tekrar dışarı baktım. Deli poyraz, bembeyaz karları yerlerinden söküp savuruyor, büyük bir hınçla pencerelerimizin camlarına vuruyordu. Bahçedeki ağaçların dallarında ışıldayan tomurcuklar halindeki karlar, poyrazın darbesiyle yerlere dökülüyor; yerdeki beyazlık ise un gibi tozarak yeniden havalara savruluyordu. Dağ taş, gökyüzüyle birleşmiş, mutlak bir beyaza bürünmüştü.
Dışarıda kıyamet kopuyordu ama içimde en ufak bir üşüme ya da isteksizlik yoktu. Çünkü günlerden Cumartesiydi. Cumartesi günlerinin İvriz’de bambaşka, ayrıcalıklı bir yeri vardı. Haftanın en hareketli, en coşkulu ve en aktif geçen günüydü bugün.
Deli poyraz vız gelirdi bizlere. İvriz yerleşkesinin bu amansız kara kışına ve o insanı çarpan poyrazına biyolojik yapımız çoktan uyum sağlamıştı. Okuldaki o bitmek bilmeyen devingenlik, sürekli hareket halinde oluşumuz ve katıldığımız etkinlikler sayesinde, bu dondurucu soğukta terlediğimiz zamanlar bile olurdu.
Nöbetçi öğretmenin yatakhaneye girip ranzalara vuracağı o mutad anahtar sesini beklemeden, kendi isteğimle fırladım yatağımdan. Tam elimi yüzümü yıkıyordum ki, nöbetçi öğretmenimiz Hüseyin Seçmen koridorda göründü.
"Günaydın Mehmet," dedi babacan bir sesle. Ardından elindeki büyük anahtarı ranzaların demirlerine ritmik bir şekilde vurarak koğuşa girdi: "Hadi bakalım çocuklar, kalk borusu!"
Saat henüz 06.30’u gösterdiğinde, hepimiz yerlerimizi almıştık bile. Bu kez sınıfın sobasını yakan biz değildik; nöbeti devrettiğimiz arkadaşlarımız işlerini iyi yapmış, sınıfı sıcacık hazırlamışlardı. Haftanın bu son etüt saatinde, kitaplarımızın sayfaları arasında dışarıdaki poyrazı unutmuştuk.
"Adam Etme" Kurumu ve Bayrak Kürsüsü...
Sıkı bir kahvaltının ardından dondurucu havaya meydan okuyan sportif etkinlikler başladı. Koştuk, oynadık, göğsümüzü poyraza siper ettik. Ardından gelen dört saatlik sıkı bir ders maratonunun ve öğle yemeğinin ardından, İvriz’in en kutsal ritüellerinden biri için bahçede toplandık: Bayrak Merasimi.
Kürsüde Okul Müdürümüz Kamil Açan vardı. Yıllar geçse de hafızamızdan asla silinmeyecek o köklü, eğitim ve öğretim felsefesini kalbimize kazıyan konuşmalarından birini yapıyordu yine. O dönemin idarecileri ve öğretmenleri, başta bizim İvriz olmak üzere bu köy öğretmen okullarını salt birer okul ya da kuru birer eğitim sistemi olarak görmüyorlardı.
Kamil Müdürümüzün her fırsatta gür sesiyle vurguladığı gibi, burası bir “adam etme ve öğretme” kurumuydu. İnsanı insan olarak sevebilmeyi, her ne şartta olursa olsun insan olduğunu hissettirmeyi ve bu bilinci toplumun en kılcal damarlarına kadar yaymayı hedefleyen birer aydınlanma yuvasıydı. Cumhuriyet’in, Kemalizm’in temel ilkeleri burada sadece kitaplarda okunmuyor, bizzat yaşanarak ve uygulanarak hayat buluyordu.
Bayrak töreninin ardından, İvriz’in o büyük çarkının dönmesi için yeni görevlendirmeler yapıldı. Sınıflarda, yatakhanelerde ve diğer tüm birimlerde yapılacak genel temizlik için yeni nöbetçi öğrenciler ve başkanlar seçildi. Bu iş basit bir temizlikten ibaret değildi; bir gurur meselesiydi. Nöbetçileri özendirmek için okulda tatlı bir rekabet yaratılır, yarışmalar düzenlenirdi. Nöbetçi öğretmenler ve öğrenci başkanları titizlikle tüm birimleri gezer, puanlama yapardı. Pazartesi günleri bayrak töreninden sonra en yüksek temizlik puanını alan koğuşlar ve sınıflar tüm okulun önünde ödüllendirildiğinde çekilen gururu anlatmak imkansızdı. Temizlik ve düzen, İvriz yerleşkesindeki birinci önceliğimiz, şeref sözümüzdü.
Üretimden Gelen Güç ve Sanatın İpeksi Dokunuşu...
Bizler burada sadece öğrenci değildik; bu yerleşkenin işçisi, ustası, yöneticisiydik. Erzak taşınmasında, dersliklerde, inşaatta, ziraatta, revirde, giyecek ambarında... Hayatın her alanında nöbet tutuyor, görev alıyor ve bizzat üretim yapıyorduk. İşte bu yüzden, henüz çocuk denecek yaşta, üretimden gelen gücümüzün farkına varmıştık.
Üretmek, sıfırdan bir şeyi var etmek harika bir duyguydu. İvriz; eleştirel bilince sahip, akıl ve bilime inanan, biat etmeyen bireylerin yetiştirildiği demokratik, laik ve çağdaş bir eğitim okuluydu ve bizim bu üretim gücümüzü sonuna kadar destekliyordu.
Ancak İvriz’in bize kazandırdığı o sarsılmaz özgüvenin arkasında, sadece matematik, fizik ya da ziraat yoktu; gözden kaçırılmaması gereken muazzam bir sanat eğitimi vardı. Başta müzik ve resim olmak üzere; yazarlığa hazırlık, senaristlik, küçük hikaye yazarlığı, tiyatro ve folklor çalışmaları üzerinde titizlikle durulurdu. Okul, içimizdeki cevheri çıkarmak için adeta çırpınan öğretmenlerle doluydu.
Uzak köylerden gelen ve yatılı okuyan öğrenciler, hafta sonu tatillerinde evlerimize gitmez, gidemezdi. Bu yüzden Cumartesi günleri, akşam yemeğinden sonra İvriz’de hayat durur ve bambaşka bir büyü başlardı. Devasa yemekhanemiz, masaların kenara çekilmesiyle bir anda bölgenin en modern tiyatro ve konser salonuna dönüşürdü.
Hafta sonu eğlenceleri bizim can damarımızdı. O sahnede, dünya klasiklerinden büyük yazarların tiyatro eserleri sergilenir ya da daha da güzeli, bizzat İvrizli öğrencilerin kendi kaleminden çıkmış özgün oyunlar sahneye konurdu. Bazen şiir ve şarkı yarışmalarıyla ortalık şenlenir, arkasından Torosların coşkusunu taşıyan folklor gösterileri başlardı. Bazı cumartesiler ise, şehirden büyük bir binbir güçlükle getirilen seçme Türk filmleri beyaz perdeye yansıtılır, hep birlikte büyülenmiş gibi izlerdik.
Bu etkinlikler sadece o çetin haftanın yorgunluğunu atmamıza yaramıyordu; sistemli bir şekilde, bir grup olarak program düzenleme, kitleleri yönetme yeteneğimizi geliştiriyordu. Çünkü öğretmenlerimiz biliyordu ki, buradan mezun olup uzak köylere gittiğimizde, sadece çocuklara okuma yazma öğretmeyecektik; o köylerin kültür önderleri olacaktık. Bu tecrübeyi burada kazanmak, gelecekteki hayatımız için paha biçilmez bir avantajdı.
Geniş Söz Hürriyeti...
Yemekhanenin dönüştüğü o salonun bir başka hayati işlevi daha vardı: Geniş katılımlı hafta sonu toplantıları. İşte İvriz’i ve diğer Köy Enstitüleri kökenli İlköğretmen Okullarını, gerçek bir demokrasi beşiği yapan yer tam da burasıydı. Mutlak ve geniş bir söz hürriyetinin hüküm sürdüğü bu toplantılarda işçi, öğrenci, öğretmen, idareci ya da müdür ayrımı tamamen ortadan kalkardı. Herkes eşit birer sesti.
Bazı Cumartesi toplantılarında, okulun işleyişi en ince detayına kadar masaya yatırılır, sert ama saygılı tartışmalar açılırdı. Öğrenci nöbetleri en büyük gündem maddelerimizden biriydi mesela. Yemekhane ve idari birimlerde görev alan arkadaşların nöbet süreleri uzun olduğundan, giremedikleri derslerin notlarını arkadaşlarından alıp yazmakta zorlandıklarını açıkça dile getirirler, haklarını ararlardı.
Sadece nöbetler de değil; revirdeki hastalık durumlarından erzak dağıtımına, inşaat işlerinin gidişatından ziraat alanındaki aksaklıklara, giyeceklerin adil paylaşımından spor faaliyetlerine kadar her konu özgürce konuşulur, sorunlar ortak akılla tespit edilerek hemen orada çözüm yolları aranırdı. Kimse fikrini söylemekten korkmaz, kimse eleştirildiği için gocunmazdı.
Dışarıda deli poyraz ne kadar sert eserse essin, içeride akıl, bilim, sanat ve hürriyetin sıcaklığı bizi sarıp sarmalıyordu. Harika günlerin, unutulmaz bir aydınlanmanın adıydı İvriz’deki Cumartesi günleri...
İlginç Bir Bir Pazar Günü Ritimleri...
Bugün 14 Aralık Pazar... Ne sabah etütü ne de zorunlu dersler var. Ancak İvriz’in o çetin ritmi, biyolojik saatimizi erkenden uyanmaya öyle bir programlamıştı ki, bedenimiz tatil dinlemiyordu. Yine tam saat altıda gözlerimi açmıştım. Fakat bu sabah bir ayrıcalığım vardı: Yataktan hemen fırlamak yerine, ranzanın üst katında biraz yatak keyfi yapmak istedim. Nasıl olsa sabah kahvaltısının kazanı saat yedi buçuktan önce kaynamazdı.
Başımı çevirip üzerindeki buzların bir kısmı hafifçe erimiş olan yatakhane camından dışarıya baktım. Tanyeri göğünün o soluk, gri aydınlığı altında, İvriz yerleşkesi ucu bucağı görünmeyen bembeyaz, devasa bir yorganla örtülmüştü. Cama biraz daha yanaşıp dikkatlice süzdüm bahçeyi; ne poyrazın uğultusu vardı ne de göz gözü görmez kılan o amansız kar fırtınası. Ortalık sütlimandı. Fırtınanın dinmiş olması, İvriz’de büyük bir nimet demekti.
Bir süre, her şeyi sessizce sarıp sarmalayan o bembeyaz kardan yorganı seyrettim. Doğanın o derin, mutlak suskunluğunu dinledim. Sonra da içimi huzurla dolduran o dinginlikle birlikte, yatağımın korunaklı sıcaklığına yeniden gömüldüm. Etrafıma baktığımda koğuştaki bazı arkadaşların da benim gibi olduğunu gördüm; uyanmışlardı ama kimsenin bu sıcak yuvalardan çıkmaya niyeti yoktu.
Ne var ki bu sıcak yatakta geçen zamanı boşa harcayamazdım; verimli kılmak gerekiyordu.
Sarı Işığın Altındaki Hayaller...
Hemen yastığımın altından, okul kütüphanesinden büyük bir heyecanla ödünç aldığım kitabı çıkardım: Jules Verne’in “Bir Piyango Bileti”.
Geçtiğimiz Çarşamba günü Türkçe dersinde, yine aynı yazarın “Aya Seyahat” adlı kitabının özetini sınıfa sunmuştum. Türkçe öğretmenimiz Mehmet Ali Aladağ, hazırladığım özeti ve sunumumu o kadar çok beğenmişti ki, herkesin gözü önünde o meşhur not defterini çıkarmış ve ödev notu haneme kocaman bir 10 kondurmuştu. Sanıyorum Mehmet Ali Öğretmen, bu yüksek notla sadece beni ödüllendirmiyor, sınıftaki diğer arkadaşlarımı da kitap okumaya, okuduklarını anlamlandırıp özet çıkarmaya özendirmek istiyordu. Bu tatlı gurur, içimdeki okuma aşkını daha da alevlendirmişti.
Yatakhanede geceleri, tuvalete kalkacak olanlar ya da bir rahatsızlığı bulunanlar düşünülerek bazı elektrik ampulleri hiç söndürülmezdi. Tavandan sarkan o ampullerden yayılan zayıf, titrek ve sarı ışık, zor da olsa kitap okumamıza imkan tanırdı Akşamları uyku tutmayan, zihni uzak diyarlara dalan arkadaşların da sıkça sığındığı bir lütuftu bu ışık.
İşte o titrek sarı ışığın altında, saat yediye kadar *“Bir Piyango Bileti”*nin sayfaları arasında kayboldum. Kitabın bitmesine topu topu yirmi sayfa kalmıştı ve ben satırları ikinci kez gözden geçiriyordum; çünkü bu kitaptan da kusursuz bir özet çıkaracaktım.
Kafamı kitaptan kaldırıp duvardaki saate baktığımda zamanın su gibi aktığını, saatin yedi on beş olduğunu fark ettim. Artık hareket zamanıydı. Hızla ranzadan aşağı süzülüp tuvalete koştum. Elimi yüzümü buz gibi suyla yıkayıp kendime geldikten sonra, İvriz’in en önemli sabah disiplinine, yatak düzeltme işine giriştim.
Bizim okulumuzda hiçbir öğrenci yatağını askeri bir nizamla düzeltmeden yatakhaneden ayrılamazdı, ayrılması teklif dahi edilemezdi. Temizlik ve düzen bizim birinci önceliğimiz, değişmez kuralımızdı. Battaniyeyi gerdirip çarşafı özenle katladım, yastığı yerleştirdim. Şöyle bir geri çekilip gururla düzelttiğim yatağıma baktım; jilet gibi olmuştu, içime sindi. Artık kahvaltıya gidebilirdim.
Planlı Bir Gün, Mandolin ve Klasikler...
Yemekhaneye doğru yürürken, bir gece önceden zihnimde tasarladığım günlük programı beynimde bir kez daha evirip çevirdim. Zamanı bölmeli ve her işe hakkını vermeliydim.
Kahvaltıdan sonra ilk işim mandolin çalışmak olmalıydı. Müzik öğretmenimiz Kemal Bey’in şakası yoktu; önümüzdeki hafta her birimizin çalışmalarını, parmaklarımızın çevikliğini tek tek denetleyecekti. Sınıfta mahcup olmamak için bugün en az iki saat aralıksız pratik yapmalıydım. Ardından gelen sonraki iki saatte ise kütüphaneye gidip kitap değişimi yapacaktım; Bir Piyango Bileti bitmişti, artık dünya klasiklerinden kalın, hacimli bir esere geçme zamanıydı.
O sabah kahvaltıda zeytin vardı. Çeyrek ekmek ve devasa kazandan kepçeyle büyük bir bardağa doldurduğum o okkalı, sıcacık çayla kahvaltımı yaptım. İçim ısınmıştı. Vakit kaybetmeden Müzik Evi’nin yolunu tuttum.
Müzik Evi’ndeki saatlerim olağanüstü verimli geçti. Parmaklarım mandolinin telleri üzerinde gezinirken, notaların Torosların sessizliğine karışmasını izledim. Oradan çıkıp kütüphanenin o ağır kokulu, asil sessizliğine geçtim ve rafların arasından Daniel Defoe’nun ölümsüz eseri Robinson Crusoe’yu seçip aldım. Yeni yol arkadaşım belli olmuştu.
Öğle yemeğinin ardından, günün ikinci büyük sanatsal durağı başladı. Kapalı atölyede iki saat boyunca resim çalıştım; çizgilerle, renklerle içimdeki dünyayı kağıda döktüm. Resim dersinin ardından içimdeki heves sönmemişti; ayaklarım beni yeniden Müzik Evi’ne götürdü. İki saat daha mandolinin başına oturdum ve Kemal Bey’in verdiği o zorlu parçayı, parmaklarım telleri ezberleyene kadar çalarak iyice pekiştirdim.
Huzurlu Bir Akşamüstü...
Akşama doğru, kendime koyduğum günlük programın her bir maddesini başarıyla gerçekleştirmiş olmanın verdiği o muazzam hafiflikle kantine doğru yürüyüşe çıktım. Akşam etütlerine daha vakit vardı. Temiz, nemsiz ve soğuk İvriz havasını ciğerlerime çekerek yerleşkenin içinde ağır adımlarla dolaştım; bembeyaz karların üzerinde kendi ayak izlerimi seyrettim.
Akşam etüt zili çaldığında sınıftaki yerimi aldım. Bu kez masamda Pazartesi günkü derslerin kitapları duruyordu. Konuları tek tek gözden geçirdim, notlar aldım. Yarın öğretmenler kürsüye çıkıp konularla ilgili o zor soruları sorduğunda, arkama yaslanıp kendinden emin bir şekilde parmağımı göğe kaldıracak kadar hazır olmalıydım.
Gece yatakhane ışıkları söndürülüp ranzama tırmandığımda, dışarıda İvriz kışının dinginliği hüküm sürüyordu. Başımı yastığa koyarken, zamanın her saniyesini hakkıyla doldurmuş, sanatla, edebiyatla ve bilgiyle harmanlanmış oldukça verimli bir gün geçirmiş olmanın huzuru içindeydim. Mutluydum...
Ranzadaki Madeni Ses ve İvriz'in Kitap Seferberliği
18 Aralık 1958 Perşembe sabahı ranzaların demir borularında yankılanan o sert, kulak tırmalayıcı madeni sesle yerimden sıçrayarak uyandım. İvriz’e adım atalı tam üç ay olmuştu ama sabahın köründe kulaklarımızın pasını silen bu sese bir türlü alışamamıştım.
İvriz’de biz öğrenciler için hayat, sabah saat tam altıda "kalk" zilinin çalmasıyla başlardı. Zil çalardı çalmasına ama uykunun o en tatlı, en ağır anında yataklarından kopamayanları uyandırmak için başka bir yöntem devreye girerdi: Nöbetçi öğretmen, bazen öğrenci başkanı, bazen de disiplin başkanı koğuşa dalar, ellerindeki ağır bir demir anahtarı ya da madeni parayı ranzaların demirlerine vura vura ilerlerdi.
Gözlerimi açtığımda koğuşun içi hala alaca karanlıktı. Üstelik geçen haftaki o çetin sınıf nöbetimiz yüzünden Emin’le her sabah bundan çok daha erken kalkmaya alışmıştık ama bu sabahki baskın başkaydı.
"Kalkın, oyalanmayın! Geri geldiğime yatakta kimseyi görmeyeceğim!"
Nöbetçi öğretmenin sesi koridorda yankılanırken ranzalardan çat pat indirme sesleri yükselmeye başladı. Duvara baktım; saat henüz beş kırk beşti. Gelen, Müzik Öğretmenimiz Kemal Çuhalılar’dı ve tam on beş dakika erken gelmişti. Kemal Bey’den tüm okul çekinirdi; korkuyla karışık, çok derin bir saygı duyulurdu ona.
Geri döndüğünde yatakta yakalanmak, onun o disiplinli bakışlarına maruz kalmak isteyeceğimiz en son şeydi. Üstelik işin daha kötüsü, bugün programda Müzik dersimiz de vardı.
Camları yine kalın buz tabakalarıyla kaplanmış yatakhanemizden dışarısı zerre kadar görünmüyordu. Fakat pencerelerin ahşap aralıklarından, kapı altlarından ve binanın o gizli çatlaklarından sızan rüzgar, yatakhanenin içinde adeta cirit atıyordu. Kış, tüm hırçınlığıyla İvriz’in tepesine çökmüştü.
İstemeyerek ama büyük bir telaşla yataklarımızdan çıktık. Hava öylesine soğuk, öylesine keskindi ki... Tenine değdiği an insanı açık bir alev gibi sızlatıyordu. Soğuk yakar mıydı? Yakıyordu işte... Sanki İvriz’le birlikte bütün bir dünya buz tutmuştu. Ne olursa olsun, saat altı buçukta ilk mütalaa zili çalmadan önce sınıflarımızda yerimizi almak zorundaydık.
Alelacele giyindik. Kurallar kesindi; titreyen ellerimizle yataklarımızı nizami bir şekilde düzelttik. İki yatakhane arasındaki o buz kesmiş tuvaletlere koştuk. Musluklar neredeyse tamamen donmuştu; borulardan sızan, ip gibi damlayan o buzlu sularla ellerimizi yüzümüzü yıkayıp kendimizi dışarıya, o amansız beyazlığın içine attık.
Korkunç, kar tipili bir fırtına Torosların dik eteklerinden aşağıya, okulun ziraat alanlarına doğru büyük bir hınçla hücum ediyordu. Binaların arasından geçerken tozu dumana katıyor, keskin bir ıslık çalıyordu. Binalar, elektrik direkleri, yollar... Uzakta görünen ne varsa devasa bir beyaz örtünün altında kaybolmuştu.
Paltolarımıza sıkı sıkıya sarıldık. Fırtınada birbirimizi kaybetmemek ve savrulmamak için arkadaşlarımızla el ele tutuştuk. Kar taneleriyle birlikte biz de havada savruluyorduk; hatta aramızda çelimsiz, sıska olanlardan rüzgarın gücüyle ayakları yerden kesilenler, adeta uçanlar bile olmuştu.
Bir an için fırtına soluklanır gibi oldu. Fırsat bu fırsattı. Hep birlikte sınıfların olduğu binaya doğru hamle yaptık. Dalgalar halinde yeniden patlayan o kar tipisinin arasında, birbirimizi sürükleyerek kazasız belasız sınıfa ulaşmayı başardık. İçeri girdiğimizde derin bir nefes aldık; bizden önce kalkan nöbetçi arkadaşlarımız kömür sobasını erkenden ve rahatça tutuşturmuşlardı. Sınıf sıcacıktı.
Köy Enstitülerinde ve onların devamı olan bu ilköğretmen okullarında günlük yaşam, bazı bölgesel farklılıklar dışında birbirine ikiz gibi benzerdi. Genel olarak tüm enstitülerde hayat saat altıda başlardı. Sabah, öğleden sonra ve akşam olmak üzere günde zorunlu üç saat etüdümüz (mütalaamız) olurdu.
Nöbetçi öğretmenlerin ve üst sınıflardaki abi ve ablalarımızın gözetiminde gerçekleştirilen bu etütler sayesinde, sadece tüm ödevlerimiz eksiksiz bitmekle kalmaz, ertesi gün işlenecek derslerin ön hazırlığı da tamamlanmış olurdu.
Muhteşem ve kusursuz bir uygulamaydı bu zorunlu etütler. Öyleydi çünkü yapamadığınız, takıldığınız bir soruyu hemen yanınızdaki sıra arkadaşınıza sorabildiğiniz gibi, başınızda bekleyen nöbetçi öğrenciden ya da öğretmenden de anında yardım alabilirdiniz. Bilgi lüks değil, el birliğiyle paylaşılan bir hazineydi.
Saat altı buçukta başlayan bu sabah etüdünde, kütüphaneden aldığım Jules Verne’in “Aya Seyahat” adlı kitabını sıramın üzerine koydum ve satırları bir kez daha gözden geçirme ihtiyacı duydum.
Dün akşamki etütlerde tüm okul ödevlerimi erkenden bitirmiş, kalan zamanımda ise Türkçe Öğretmenimiz Mehmet Ali Aladağ’ın o kıymetli tavsiyesine uyarak bilimkurgu kitaplarına yönelmiştim. Bu kitaplar benim sadece hayal gücümü beslemiyor, bilime ve evrenin işleyişine olan merakımı da katlayarak artırıyordu.
İvriz’de bizlere her şeyden önce kazandırılmak istenen, üzerine en çok titrenen davranışların başında okuma alışkanlığı geliyordu. Okulda adeta gizli bir kitap okuma seferberliği başlatılmıştı. Okumanın öneminin kavranması, bunun bir zorunluluktan çıkıp bir yaşam alışkanlığına dönüşmesi için öğretmenlerimiz yoğun bir çaba sarf ediyordu.
Zaten İvriz’in kütüphanesi de dillere destan bir zenginliğe sahipti. O rafları dolduran kitaplar; Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç döneminde büyük bir vizyonla Türkçeye çevrilip yayımlanan dünya klasikleriydi. Kütüphanedeki kitap listesi; Hint, Çin, Yunan, Alman, Amerikan, Fransız, İngiliz, İtalyan, Macar, Rus ve İskandinav edebiyatının en seçkin eserlerinden oluşuyordu. Dağın başındaki bir köy çocuğunun ufku, bu kütüphane sayesinde okyanusları aşıyordu.
Bu okuma seferberliğinin verimli ve faydalı bir yoldan yürümesi için, okunan her kitabın mutlaka özeti çıkarttırılır; bu özetler öğretmenler tarafından titizlikle gözden geçirilerek sınıfta üzerinde derin tartışmalar yaptırılıyordu. Ben de daha ilkokul yıllarımda Jules Verne’in “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” adlı o büyüleyici kitabının özetini çıkarmıştım. Önümüzdeki ilk Türkçe dersinde, bu özet üzerinden arkadaşlarıma büyük bir sunum yapacaktım; onun heyecanı şimdiden içimi kaplamıştı.
Sabah mütalaası yedi on beşte bitecekti ama saatin yaklaşmasıyla birlikte sınıftaki bazı arkadaşların yerinde duramadığını, ayaklandığını fark ettim. Hepimiz kurt gibi acıkmıştık. Serbest çalışma saati olan etüdün sona erdiğini bildiren o can kurtaran zil çalar çalmaz sınıftan fırladık; koşar adımlarla tören alanına doğru yöneldik.
Burada sabah sporu niyetine, dondurucu soğuğa inat, okul bandosunun çaldığı o coşkulu ritimler eşliğinde yarım saat boyunca milli oyunlar oynandı, halaylar çekildi. Kanımız canımız ısındıktan sonra kendimizi yemekhanenin büyük kapısından içeri attık.
1958 yılının Türkiye’sinde okullar henüz kalorifer denen o lüks sistemle tanışmamıştı. Yemekhanemizde kömür sobası bile yoktu. Üstelik fazla yer kaplamasın, daha çok öğrenci sığabilsin diye masaların etrafında sandalye yerine arkalıksız ahşap tabureler kullanılıyordu. Tam anlamıyla disiplinli bir kışla havası hakimdi yemekhaneye.
Bu çetin koşullardaki sabah kahvaltılarında herkese istihkak olarak çeyrek ekmekle birlikte, gününe göre bazen bir yumurta bazen de küçük bir parça peynir verilirdi. Çaylarımızı ise sırasıyla masalara gelen büyük karavanadan kepçe vasıtasıyla alır, yanımızda getirdiğimiz su bardaklarına doldururduk.
Ne ikinci bir çeyrek ekmek alma lüksümüz vardı ne de o bardağa ikinci kez sıcak çay doldurtabilmek mümkündü. Her şey ölçülü, her şey tasarrufluydu.
Fakat o çeyrek ekmek ve bir bardak sıcak çay, dışarıdaki fırtınaya ve İvriz’in zorlu şartlarına meydan okumamız için bize yetiyordu. Kahvaltı bitmiş, içimiz ısınmıştı; artık yeni güne, yeni derslere ve Kemal Bey’in müzik dersindeki o zorlu sınavına tamamen hazırdık...
25 Aralık 1958 Perşembe'nin son iki saatindeki Fen Bilgisi dersinin o zihin açıcı atmosferinden henüz çıkmıştık.
Gün boyu karın ve yağmurun amansızca kırbaçladığı İvriz semalarında, akşamüzeri aniden patlayan sert bir rüzgar, Torosların zirvesine çökmüş olan o kurşuni bulutları bir kâğıt gibi yırtıp parçaladı. Bulutların arasından, kızılın en muhteşem tonlarıyla batmakta olan güneş süzüldü.
Etrafımızdaki her şey, az önce laboratuvarda deney gereği bunzen bekinin üzerinde ısıtılan ve sıcaklığı artırılan o kızıl demirin renklerine bürünüyordu sanki.
Ufuk çizgisini tam ortasından yaran güneş, dünyaya yepyeni umutların habercisi edasıyla veda ederken, İvriz’i yavaş yavaş gecenin ve yıldızların o parlak gizemine emanet ediyordu. Gökyüzü o kadar büyüleyiciydi ki, yerleşkenin üzerine son derece gizemli ve romantik bir hava çökmüştü.
Bu masalsı aydınlığın altında, sınıftaki tüm erkek arkadaşlarımla birlikte gözlerimiz gayriihtiyari tek bir noktaya çevrildi. Sınıfımızın en nadide, en kıymetli çiçekleri olan kız arkadaşlarımız Sema ile Gülşen’e sevgi ve saygı dolu gözlerle baktık.
Gülşen Aktaş, o her zamanki zarif mahcubiyetiyle sessiz kalmayı tercih etti. Ancak Sema Cengiz, pencereden sızan o muazzam gün batımı renkleriyle kendilerini adeta bezemiş olmamızdan ve tüm sınıfın onları böyle sevgiyle kucaklamasından duyduğu mutluluğu güzel sözlerle ifade etti.
Biz de en az onlar kadar mutluyduk; bu taş binada, bu çetin erkek kalabalığının arasında onların varlığı bizim için bir lütuftu. Mutluyduk çünkü onların sınıftaki varlığı, biz erkek çocuklarını her an edepli ve ölçülü davranmak zorunda bırakıyor, bizi bilmeden, hissettirmeden terbiye ediyordu. Onlar sayesinde diğer sınıflara kıyasla çok daha centilmen, çok daha saygılı birer gence dönüşmüştük; bir bakıma İvriz’de kendi kendimizi eğitmeyi öğreniyorduk.
Kızıl bir demir külçesi gibi yanan gökyüzü, yarım saat önce Mehmet Baş öğretmenimizin gözetiminde yaptığımız o Fen Bilgisi deneyini hepimizin zihnine yeniden kazıdı.
Mehmet Öğretmen, o günkü derste bize "Isı ve Sıcaklık" kavramlarını anlatmıştı. Aralarındaki o ince ama hayati ilişkiyi gözlerimizle görelim diye de laboratuvarda yanmakta olan bir bunzen bekinin üzerine düz demir bir çubuk yerleştirmişti. Yeterince ısı enerjisi alan o soğuk demir çubuk, belli bir sıcaklık eşiğine eriştiğinde fiziki bir mucize sergilemiş; önce koyu bir kırmızıya, ardından turuncuya ve en sonunda da parıltılı bir sarı renge dönüşmüştü.
Şimdi ise aynı fizik kanunu, devasa bir ölçekte, İvriz semalarındaki o muazzam atmosferde gerçekleşiyordu. Güneş ufuk çizgisinde usul usul kaybolurken; kırmızı, turuncu ve sarı dalga boyları gökyüzünü tam bir masal ülkesine çevirmişti.
Diğer renklere kıyasla daha düşük enerjili olan kırmızı, turuncu ve sarı ışıklar, atmosferin kalın tabakalarında dağılmadan, kırılmadan çok uzak mesafelere gidebilme özelliğine sahipti.
Bulutların eteklerinden yansıyan bu inatçı renkler, kilometrelerce öteden süzülüp gözlerimize ulaşıyor ve bu muhteşem gün batımını doğuruyordu. Fen Bilgisi dersinde kara tahtada öğrendiğimiz teorik bilgi, Torosların üzerinde harika bir görsel şölenle taçlanmıştı.
Bu vesileyle, sınıftaki o ağır havayı dağıtıp kız arkadaşlarımıza tatlı tatlı takılma fırsatı da bulmuştuk; laf arasında her ikisini de göğün o büyüleyici gün batımı renklerine bürüyor, şakalaşıyorduk.
Köy Enstitülerinde ve onların mirasını devralan bu ilköğretmen okullarında temel felsefe karma eğitimdi. Gel gelelim, kağıt üzerinde "karma" dediğimize bakmayın; fiiliyatta durum çok başkaydı. Koca İvriz yerleşkesinde, koskoca 1958 yılında topu topu üç kız öğrenci vardı.
Sınıfımızdaki kızlardan Sema, okulumuzun Milli Güvenlik öğretmeninin kızıydı; Gülşen ise yine okulda görev yapan idari personelden birinin evladıydı. Bir üst sınıfta, yani ikinci sınıfta okuyan Feride ise okulumuzun adeta ana direklerinden, en kıymetli çınarlarından biri olan Salih Ziya Büyükaksoy’un kızıydı. Her üç kız arkadaşımız da "gündüzlü" statüsündeydi; yani akşam son ders zili çaldığında, yerleşke içindeki lojmanlarına, evlerine dönerlerdi.
Ancak derslerin ağırlaştığı, içinden çıkamadıkları bir konu veya yardıma ihtiyaç duydukları bir ödev olduğunda, akşam yemeğinden hemen önceki etüt saatlerinde sınıfımıza misafir olur, bizlerle yan yana oturarak yardım alırlardı.
Türkiye tarihinde yatılı düzeyde karma eğitim, taşranın ve köylerin kaderini değiştirmek adına ilk kez Köy Enstitülerinde cesaretle uygulanabilmişti.
Ne var ki, 1935 yılı nüfus sayımı verilerine göre koca memleketteki 40.000 köyün 35.000’inde okulun "o"su bile yoktu; var olan azıcık okulun çoğu ise sadece üç sınıftan ibaretti. Hal böyleyken, o dönemin çetin şartlarında kız öğrencileri okutabilmek bir yana, enstitülere gönderecek erkek öğrenci bulmakta bile büyük zorluklar çekiliyordu.
İşte bu yüzden, okulumuzda bulunan bu üç kız evladımızı gözümüzün nuru gibi kollamak, korumak ve el üstünde tutmak zorundaydık; ancak onlar burada güvenle okuyabilirdi ki, Anadolu’nun diğer köylerindeki babalar da cesaret bulup kız çocuklarını bu aydınlanma yuvalarına gönderebilsin.
Bu hayati konuda okul yönetimi ve öğretmenlerimiz tarafından da sık sık sevgiyle uyarılırdık zaten. Bazen kendi aramızda gülüşür, "Düşünsenize, altı yüz kız öğrencinin bulunduğu devasa bir okulda sadece üç erkek öğrenci olsaydık halimiz nice olurdu?" diye sormadan edemezdik.
Bu derin sorumluluk bilinciyle, başta kıymetli öğretmenlerimiz olmak üzere bizler de kız arkadaşlarımızın tek birinin bile kalbinin incinmemesi, en ufak olumsuz bir durumun doğmaması için azami dikkat ve titizlik gösterdik. Sınıf sıralarında, okul koridorlarında aramızda sarsılmaz, tertemiz ağabey-kardeş ilişkileri ördük. O dönemin canlı şahidi ve okulda birlikte büyüdüğümüz arkadaşımız Feride Büyükaksoy da bu saf dostluğun, bu köklü saygının en büyük tanığıdır.
O akşam İvriz’de hava kararıp gökyüzü tamamen yıldızlara teslim olurken, içimiz hem bilimin hem de insana verilen değerin kutsal sıcaklığıyla dopdoluydu.
6 Ocak 1959 Cuma, İvriz…
İnsan bazen kendinden çok uzağa, zamanın ya da mekânın bilinmez labirentlerine, uzak geçmişine veya hayalindeki geleceğe gitmek ister. İşte tam öyle anlarda, başını göğe kaldırdığında denk gelir de yükseklerden uçan bir kuş ya da süzülen bir kuşlar sürüsü görürse, içi titrer. O sürüye karışıp kanat çırpmak, o göçebe özgürlüğe ortak olmak ve kuşların kanadında sevdiklerinin olduğu yere doğru akıp gitmek ister.
Anadır, babadır, kardeştir; varsa uzaklarda kalmış bir sevgili, bazen de sadece toprağına hasret duyduğun o ilk doğduğun yerdir sevdiklerin ve senin o en büyük uzakların…
Dışarıda amansız bir kış hüküm sürerken, ben tam da böyle hisli, böyle dumanlı bir havadaydım o sessizliğe bürünmüş, boşalmış sınıfta. Öyleydim çünkü koskoca bir eğitim döneminin yükünü omuzlarımızdan indirmiş, nihayet yarıyıl tatiline ayak basmıştık. Kalbim çoktan yola çıkmış, sevdiklerimin yanına doğru kanat çırpmaya başlamıştı bile.
İvriz Öğretmen Okulu’nda, 1958-59 Eğitim ve Öğretim yılının birinci yarıyılı, hepimiz adına büyük bir başarıyla ve selametle sonuçlanmıştı. Sınıfta karnelerimiz dağıtıldığında, adımı duyunca atan kalbimin sesini dün gibi hatırlarım. Karnemi elime alıp satır satır incelediğimde, bütün derslerimin karşısında o muazzam rakamı gördüm: On üzerinden on! İvriz’deki bu zorlu, bu çetin ilk yılım, aldığım bu tertemiz ve eksiksiz karne ile adeta taçlanmıştı.
İçim içime sığmıyor, tarif edilmez bir mutluluk göğsümü kabartıyordu. Tam o sevinç dalgasının ortasında, zihnim beni aniden geriye, o yoksul ama gururlu günlerimize, Misli Köyü’ndeki Hatice Teyze’nin kerpiç evine götürdü. Osman’ımın bayramlık pantolon parası olan o kıymetli 10 lirayı, durumumuzu görünce hiç ikiletmeden, gönlünden kopararak avucumuza sıkıştıran o yüce gönüllü kadını düşündüm.
O gün bize verdiği o tek 10 lira, sadece bir kağıt para değil, adeta bizim geleceğimizin anahtarıydı; çünkü o para sayesinde Niğde’deki o hayat memat tarzındaki giriş sınavlarına katılabilmiştik. O sınavı alnımızın akıyla kazanmış ve bu sayede bugün birer gururlu İvrizli olmuştum. Bunları bir bir düşününce gözlerim buğulandı, boğazıma bir düğüm oturdu. Sevdiklerimin en mutena köşesinde yer alan Hatice Teyze’yi o boş sınıfta derin bir minnet, saygı ve şükranla andım.
Tatile çıkan arkadaşlarımın neşeyle, türkülerle bavullarını kapıp okulu neredeyse tamamen boşaltmış olmalarının da bu duygusal yoğunluğumda, bu çocuksu yalnızlığımda büyük payı vardı elbet. Koskoca okul bir anda derin bir sessizliğe gömülmüştü. Ereğli Garı’ndan kalkacak ve beni memlekete götürecek olan kara trenime daha koskoca 6 saat vardı.
Ulukışla üzerinden, o soğuk istasyonda aktarma yaptıktan sonra Kayseri yönüne giden trene binecek, Hüyük İstasyonu’nda inecek ve oradan da bizim Misli Köyü’ne vasıl olacaktım. Anamla kardeşim Mustafa köyde beni hasretle bekliyorlardı; babam ise ekmek parası, yeni bir iş peşinde Mersin’in yollarındaydı.
Böyle burnumun direğinin sızladığı, duygulu bir anda, sıramın altından elime mandolinimi aldım. Beni biraz daha eskilere götürecek, tellerine vurdukça içimi dökecek olan o tanıdık mısraları mırıldanmaya başladım:
“Uçun kuşlar uçun İzmir’e doğru, Anadan babadan yardan bir haber yok mu?”
Müzik öğretmenimiz Kemal Çuhalılar’ın o disiplinli, asla taviz vermeden ve titizlikle uyguladığı nota ve enstrüman programı sayesinde, sadece birkaç ay içinde hem mandolin çalmasını sökmüş hem de köklerimizden gelen bazı güzel türküleri kendi kendimize çalıp söyleyecek yetkinliğe erişmiştik.
Tellerin sesi koridorda yankılanıp dindiğinde, aklıma bir başka hasretlik yer, bağrından kopup geldiğimiz, doğduğum yer olan Bulgaristan’daki Karagözler Köyü ve o heybetli Sakar Balkan dağları düştü. Mandolinimin kulaklarını çevirip tellerini yeniden akort ettim ve Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın o ünlü dörtlüğünü, kendi iç gurbetime uyarlayıp biraz değiştirerek mırıldandım:
“Uçun kuşlar uçun doğduğum yere; Şimdi Sakar Balkanda mor sümbül vardır. Ormanlarının koynunda bir serin dere, Dikenler içinde sarı gül vardır.”
Belki bu gurbet mısralarını hakkıyla, tam detayıyla söyleyememiş, sesimi o koca sınıfa tam yetirememiştim ama olsundu… Niyetim saf, özlemim gerçekti ya, bu kadarı bile beni mutlu etmeye, ruhumu dinlendirmeye yetti.
Tam ben mandolinin tellerinde kendi dünyama dalmışken, okulun tenhalaşan koridorlarını ve boşalan odalarını dolaşmakta olan nöbetçi öğretmenimiz Hüseyin Seçmen, adımları melodiyi takip etmiş olacak ki sınıftan içeri girdi. Gözlüklerinin üzerinden bana babacan bir tavırla bakarak:
— "Hayrola Mehmet," dedi, "sen niye gitmedin hâlâ? Yoksa tatilde okulda mı kalacaksın?" — "Hayır öğretmenim," dedim hürmetle doğrularak, "trenimin kalkmasına daha hayli zaman var. Ben de fırsattan istifade edip mandolin çalma yetkinliğimi geliştirmeye, parmaklarımı çalıştırmaya çalışıyorum." — "İyi yolculuklar Mehmet, yolun açık olsun," deyip aynı ciddiyetle, arkada kalan başka öğrenciler var mı diye sınıfları ve yatakhaneleri denetlemek üzere nöbet görevine devam etti.
Aslında İvriz Öğretmen Okulu’nda, yarıyıl tatillerinde memleketine gidemeyen, yol parası bulamayan ya da evinden çok uzakta olan öğrencilerin okulda kalma olanakları her zaman vardı. Okul idaresi kapılarını onlara kapatmazdı; zaten bu muazzam eğitim yuvasının günlük işleyişinin, temizliğinin, düzeninin büyük bir bölümünü biz öğrenciler el birliğiyle üstleniyorduk. Okulda kalan bu nöbetçi öğrenciler, tatile gitmeyip okulda nöbetçi kalan fedakâr öğretmenlerle birlikte bir bakıma okul idaresinin çarklarının dönmesine, işleyişin aksamamasına da büyük katkı sağlamış olurlardı.
Hüseyin Seçmen öğretmenimizin sınıftan ayrılmasından usulca sonra mandolinimi özenle silip Müzikhanedeki o her zamanki yerine, yuvasına bıraktım. Koşarak yatakhaneye geçtim ve o emektar tahta bavulumu hazırlamaya koyuldum.
Peki, bir İvrizlinin o mütevazı tahta bavulunda neler vardı, devletimiz bize neleri layık görmüştü?
İvriz’de, gece gündüz demeden bizler için harıl harıl çalışan devasa terzihaneler ve dikim atölyeleri vardı. Elbeselik kumaşlar, her yıl okul yönetimi tarafından titiz bir ihale usulüyle en kaliteli yerlerden satın alınır; okulun usta terzileri de bizleri tek tek çağırıp prova yaptıktan sonra üzerimize tam oturan o jilet gibi takım elbiselerimizi dikerlerdi. Gömleklerimiz için de aynı titiz yöntem uygulanırdı.
Ayakkabılarımız ise memleketin göğsünü kabartan, giyene asalet katan ünlü mi ünlü "Beykoz Kundurası" idi.
Tahta bavulumu açıp içine o usta terzilerin elinden çıkmış takım elbisemi, ütülü gömleklerimi, gururla göğsümüzde taşıdığımız kravatımı ve tatilde okumak üzere okul kütüphanesinden ödünç aldığım birkaç kıymetli kitabı yerleştirdim. En alta da o taş gibi sağlam Beykoz kunduralarımı koydum. Bavulun kapağını bastırarak kapattım, demir kilidini "tık" diye oturttum.
Şimdi önümde, bu dondurucu ocak soğuğunda, okul yerleşkesinden Ereğli Garı’na kadar yürümem gereken yaklaşık 12 kilometrelik çetin, upuzun bir ova yolu vardı. Gözüm hiç korkmadı; İvriz bize zorluklarla mücadele etmeyi öğretmişti. Bavulumu sağ elime aldım, paltonun yakasını kaldırdım. Aklıma birden o coşkulu okul marşımızın mısraları geldi:
"Dağ başını duman almış, yürüyelim arkadaşlar..."
Bu inançlı mısraları beyaz ovanın sonsuzluğuna doğru yüksek sesle mırıldanarak, ayaklarım karda gıcırdaya gıcırdaya Ereğli’nin, memleketin ve sevdiklerimin yolunu tuttum…
17 Ocak 1959 Cumartesi, Misli(Konaklı)…
Tanyeri
ağarırken, sidik torbam dolmuş olarak uyandığımda dışarıdan
rüzgârın uğultusu geliyordu.
Rahat kalkmak için ranzanın
demirini yokladım ellerimle. Tutunarak rahat kalkacaktım ama demiri
bulamadım bir türlü.
Tekrar ellerimi gezdirdim, ranzalı
karyolada değil yer yatağındaydım çünkü… Nasıl olmuştu da
yer yatağına girmiştim?
Bir an için nerede olduğumu anımsayamadım. Arkadaşlarımı aradım ama onlar da yoktu. Kardeşim Mustafa yanımda yatıyordu. Misli Köyündeydim. Evdeydim…
Gözlerimi ovuşturarak yattığım odayı gözden geçirdim. Ortama uyum sağlayınca odamızdaki tek pencerenin camının buz tutmuş olduğunu gördüm. Dışarısı görünmediği gibi odamızda yarı karanlıktı.
Sırtıma bir hırka geçirdikten sonra el yordamıyla kapıyı buldum, evden dışarı çıktım. Tuvalet evin dışında, yaklaşık 10 metre uzaktaydı. Dışarıdaki rüzgâr uğultusunun nedeni, kar fırtınasının başlamış olmasıydı. Birden İvriz’deki kar fırtınaların anımsadım, bereket köyde o kadar şiddetli değildi.
Bembeyaz bir yorganla örtülmüş avluda, neredeyse 40-50 cm’yi bulmuş kara bata çıka tuvalete ulaştım. Tahtadan yapılmış, nöbetçi kulübesi gibi tuvalette de kar fırtınasının izleri kendini göstermiş, aralıklardan giriyordu.
Tuvaletimi yaptıktan sonra hızla eve girdim, kendimi tekrar yorganın altında buldum. Biraz daha uyumak istiyordum ama beynim zamanda geriye, İvriz'de karneleri aldığımız Cuma gününe gitti.
İvriz’de, cuma günü öğleden sonra tahta bavulumu hazırladıktan sonra saat 15,00’de Ulukışla yönünde gidecek olan trene yetişmeliydim. Ayağımdaki Beykoz kunduralarıyla, yaklaşık 12 km uzaklıktaki Ereğli’ye kadar yürümüş, bir saat bekledikten sonra da Ulukışla’da aktarma yapacak olan kara trene binmiştim.
Yaklaşık 75 km uzaklıktaki Ulukışla’ya bir buçuk saatte ulaşmış, aktarma yapmak için Adana’dan gelecek olan Toros Ekspresini beklemiştim. Bir saat sonra gelen Toros Ekspresiyle Kayseri’ye doğru hızla yol almaya başlamıştık. Yaklaşık 120 km uzaklıktaki Hüyük İstasyonu’na da iki saatte ulaşmıştı Toros Ekspresi.
Hüyük tren istasyonu ile Misli Köyü arasında yaklaşık 6 km uzaklık vardı. Üstelik benden başka köye gidecek olan da yoktu. Güneş batmış, üstelik kar yağıyor ve kuvvetli bir rüzgâr esiyordu. Bir, bir buçuk saatte köye ulaşırım diyerek yola koyuldum.
Köye yaklaştıkça kar kalınlığı ciddi oranda artmıştı. Bata çıka ilerliyordum. Şiddetli rüzgâr yüzüme kamçı gibi vuruyorsa da Beykoz kunduraları ayaklarımın üşümesini engellemişti. Önemli olan ayakların üşümemesiydi.
İlerledikçe üşümek şöyle dursun, zorlu çabalarımdan ötürü terlemeye bile başlamıştım. Kar ve kar fırtınalarına karşı şerbetliydim. Bunda İvriz’deki kar ve kar fırtınalarından şerbetli olmamızın etkisi de olmuştu.
Normal şartlarda bir saatte ulaşmam gereken köye iki saatte ulaşmıştım. Köy karanlıktı, tek tük bazı evlerden ışık sızıyordu.
Köyün köpekleri de havlamaya başlamıştı. Bereket köpeklerle aram iyiydi. Evimizin köpeği de beni tanımıştı. Evimizin kapısını çalmıştım kan ter içinde. Karda kışta, hele o saatte, kimseyi beklemedikleri için kapı bir süre açılmadı. Tekrar kuvvetlice çalınca ‘’Kim o bu saatte?’’ Diyen kardeşimin sesini duymuştum. ‘’Ben Abin Mehmet…’’ Deyince kapı açılmıştı.
Kardeşim boynuma sarılıp ‘’Hoş geldin Abi’’ demiş, anam da arkadan yetişerek hasretle bana sarılmıştı. Hasret giderdikten sonra anam ‘’Karnın aç mı yavrum? Biraz çorba vardı, ısıtayım mı?’’ Demişti. Sobaya yakacak olarak birkaç tezek atıldıktan sonra üzerine konulan çorba ısıtılarak açlığım bir nebze de olsa giderilmişti.
Evimiz İvriz’deki yatakhanelerimizi andırıyordu ısıtılma konusunda. Odun ve kömür yoktu. Yakacak olarak saman ve tezek kullanılıyordu. Üstelik yeterli miktarda tezek de yoktu. Çok zorunlu olmadıkça soba yanmazdı. Anamla kardeşim alışmışlardı bu duruma. Ben de İvriz’den alışıktım yatakhane ve yemekhanemizde soğuklarla haşır neşir olmaya.
Bir süre sohbet ettikten sonra kendimizi daha korunaklı olan yorganların altında bulmuş ve kısa sürede de uyumuştuk.
Olanlar bir film şeridi gibi beynimde dalgalandıktan sonra, yarıyıl tatili için köye geldiğime inandım ve tekrar uykuya daldım anam beni uyandırıncaya kadar…
7 Ocak 1959 Cumartesi, Misli, Niğde…
Güne, çok uzaklardan, sanki bir rüyanın içinden süzülüp gelen o derinden ve şefkatli anamın sesiyle gözlerimi açtım: "Mehmeeet, Mustafaaa... Hadi kalkın artık, kahvaltı hazır..."
Ranzanın o aşina madeni gürültüsünü, Kemal Bey'in sert adımlarını beklemişti kulaklarım ama duyamamıştım. Yatakta doğrulduğumda ilk birkaç saniye yine nerede olduğumu, hangi zamanda uyandığımı anımsayamadım. Bu tuhaf zihin bulanıklığı, çocukluğumdan beri o kadar sık başıma geliyordu ki...
Göç yollarının, durmaksızın değişen mekanların ruhumda bıraktığı bir izdi bu belki de. Bazen kendimi Elbistan’ın hayvan gübresi kokulu köylerinden birinde, bazen Osmaniye’nin sıcağında, bazen Mersin’in limanında ya da Niğde Bor’un ayazında uyanırken bulurdum. Hatta bazen zihnim beni alır, Bulgaristan’ın o yemyeşil Karagözler Köyü’ne, doğduğum topraklara kadar fırlatırdı.
Neyse ki İvriz’in disiplinli refleksleriyle çabuk kendime geldim. Niğde’nin Misli Köyü’ndeydim, evimizdeydim. Tahta bavulumu yanıma alıp yollara düştüğüm o çetin yolculuğun ardından, yorgunluktan resmen öğleye kadar deliksiz uyumuştum. Daha dün sabah İvriz Öğretmen Okulu’nun o buz tutmuş taş binasındayken, bu sabah Misli’de, anamın ve kardeşim Mustafa'nın yanı başında, güvendeydim.
Ocağın üzerinde tüten o nefis, sıcacık tarhana çorbasının kokusu odayı doldurmuştu. Anam, çorbanın yanına hepimize fazlasıyla yetecek kadar koyu renkli, taze karabuğday ekmeği dilimlemişti. Aslında biz köylüler, bilmeden ve tamamen doğal bir yolla, bu karabuğday ekmeği sayesinde son derece sağlıklı besleniyorduk.
Bu hayati bilgiyi, İvriz Öğretmen Okulu’ndaki o ilk aylarımızda, okulumuzun adeta bilge çınarı olan tarım öğretmenimiz Salih Ziya Büyükaksoy’dan en ince detayına kadar öğrenmiştik. Salih Ziya Öğretmen, sınıfta tarım dersinde kara tahtaya dönüp heyecanla anlatmıştı: “Çocuklar, insanlık tam 17 bin yıldan beri bu topraklar üzerinde tahıl ürünleri yetiştirerek yaşamını sürdürüyor. Ve bu koca tarih boyunca tahıl ürünleri arasında başköşeyi, insan bedenine en büyük faydayı sağlayan Karabuğday almıştır. O, bedeniniz için adeta bir mineral ve vitamin deposudur.”
Oysa şehirlerde çoğumuzun gıptayla, özlemle baktığı o bembeyaz undan yapılan ekmekler, sağlığımıza katkıda bulunmaktan ziyade vücuda zarar veriyordu. Köylüler beyaz ekmeğin bu zayıf yönünü bilmedikleri için, ilk çıktığı yıllarda kara ekmeğin arasına adeta bir katık, bir lüks niyetine beyaz ekmek dilimi koyup yediklerini görmüşlüğüm bile vardı. Fırından alınan o beyaz ekmeklerin ne yeterli bir kalorisi vardı ne de mineral değeri. Karabuğday ekmeği ise zengin vitamin yapısıyla insanı eczanelerden, hastalıklardan uzak tutmayı garanti eden gerçek bir şifa kaynağıydı.
Anamın sevgiyle pişirdiği tarhana çorbası ve karabuğday ekmeğiyle karnımızı bir güzel doyurduktan sonra, kardeşim Mustafa ile birlikte kalın paltolarımıza sarınıp kendimizi dışarıya attık.
Dışarı çıktığımızda, İvriz’in o insanı yerden yere vuran uğursuz fırtınasının yerini, insanı dinlendiren mutlak bir sessizliğe bıraktığını gördüm. Çevremizde İvriz'deki gibi kara kışın hırçınlığı değil, adeta masalsı bir "beyaz dünya" hakimdi. Dingin, sakin ve huzurlu bir örtü... Evlerin kerpiç çatıları, sokaklar, kuyular dahil her yer sanki devasa bir pamuk yığınıyla kaplanmıştı. Üstelik insanı kavuran, yüzünü kesen o deli rüzgardan da eser yoktu.
Hava tam anlamıyla kızakla kayılacak, çocukluğun tadı çıkarılacak cinstendi.
Bizim mahallenin yukarı taraflarına baktığımda, ilkokul arkadaşlarımın büyük bir bölümünün sokaklarda toplandığını gördüm. Kimi evden kaptığı çamaşır leğenleriyle, kimi de tahtadan, çividen uydurdukları derme çatma kızaklarla yukarı mahalleden aşağıya doğru çığlık çığlığa kayıyordu.
Aralarında benim kadim dostum Osman da vardı. Mustafa’nın yanında beni, sırtımda okul formamla görünce bir an duraksadı; ardından elindeki kızağı bırakıp avazı çıktığı kadar bağırarak bize doğru koşmaya başladı. Gür sesiyle adeta köyün meydanında tellallık yapıyordu: "Arkadaşlar! Koşun! İvriz’den Mehmet Akıncı gelmiş!"
Benim aniden aralarında belirmem, o çocuklar için gerçekten de olağanüstü, mucizevi bir durumdu. Çünkü dürüst olmak gerekirse, bana gelinceye kadar bu köyde ilkokulu bitiren hiçbir çocuk, köyden ayrılarak şehre, ortaokula ya da büyük bir yatılı okula gitmemişti, gidememişti. Yoksulluk ve çaresizlik herkesin bileğini bükmüştü.
Çok geçmeden, sokaktaki çocukların hepsi kaymayı bırakıp etrafımızda büyük, sevgi dolu bir halka oluşturdu. Başta Osman olmak üzere, çocukluk arkadaşlarımla karların ortasında sıkı sıkıya kucaklaştık. Hasret giderdikten hemen sonra, meraklı gözlerle bana bakmaya başladılar; İvriz’le, o dağın başındaki büyük okulla ilgili sorular ve sorgulamalar ardı ardına patladı.
Onlara Köy Enstitüleri'nin ve onların o kutsal mirasını devralan Öğretmen Okulları'nın ne anlama geldiğini, orada nasıl birer aydınlık savaşçısı olarak yetiştirildiğimizi, üretimin ve hürriyetin ne demek olduğunu kendi dillerince özetledim. En çok ilgilerini çeken ve onları hayretler içinde bırakan şey ise, sabahın köründe nöbetçi öğretmenlerin ellerindeki o demir anahtarlarla ranza demirlerine vura vura bizi uyandırma hikayesi oldu. Tabii bir de haftalık tuttuğumuz o çetin nöbetler...
Yatakhanelerden çıkıp sınıflara giderken, bazı fırtınalı günlerde havada savrulduğumuzu, aramızda sıska olanların rüzgarın gücüyle resmen uçtuğunu anlattığım "uçuran fırtına" anılarımı nefeslerini tutarak dinlediler. Hele Emin arkadaşımla tuttuğumuz o ilk sınıf nöbetinde, ocağı yakalım derken koskoca sınıfı nasıl duman altı edip tilki inine çevirdiğimizi anlattığımda, hepsi karların üzerine yatıp kahkahalarla güldüler.
Yaklaşık yarım saat süren bu sıcak, samimi muhabbetin ardından Osman, gözleri parlayarak kızağını gösterdi: "Eee Mehmet, bu kadar laklak yeter! Kayalım mı, ne dersiniz?" — "Elbette kayalım Osman!" dedim ceketimin önünü ilikleyerek. "Şenliğe biz de katılalım!"
O andan sonra köyün dik yokuşu tam bir cümbüş yerine döndü. Karların üzerinde kahkahalar atanlar, hızını alamayıp takla atarak yuvarlananlar, virajı alamayıp birbirine çarpanlar... Kızak kayma işini adeta kutsal bir çocukluk şölenine dönüştürmüşlerdi. Kardeşim Mustafa’nın evde kendi elleriyle yaptığı o iki kişilik ahşap kızağa biz de kurulduk ve bu büyük şölene ortak olduk.
Her ne kadar ben artık İvrizli bir öğretmen adayı olsam da, sonuçta onlar benim çocukluğumun, o kesintili ve zorlu ilkokul yıllarımın en hakiki arkadaşlarıydı. Hayat, tüm o çetin şartlara rağmen onlarla beraberken güzeldi. Karların üzerinde kayarken, İvriz’in o ağır sorumluluklarını bir anlığına unuttum ve yeniden onlardan biri, Misli Köyü'nün küçük Mehmet'i oldum.
Kızak sefası bittikten sonra da ellerimiz üşüyene kadar karın üzerinde kemik aşık oyunu oynadık. İlkokul beşinci sınıf arkadaşlarımla yan yana olmak, o eski günlerin kokusunu içime çekmek bana tarifsiz bir keyif vermişti. Yaklaşık iki saat süren bu unutulmaz birlikteliğin ardından Osman, elimi tutarak, "Hadi Mehmet, bize gidelim. Anam seni görmekten, İvrizli Mehmet'i ağırlamaktan çok mutlu olacaktır."
Zaten benim de içimden geçen, niyetlendiğim tam olarak buyuydu. Diğer arkadaşlara el sallayıp vedalaştıktan sonra, diz boyu karlara bata çıka, kalbimin en derin minnetini sakladığım o taş eve, Hatice Teyzelere doğru yürümeye başladık. Hatice Teyze, kapıyı açıp da beni karşısında o lacivert okul formamla görünce gözleri parladı; bizi öz evlatlarıymışız gibi bağrına bastı, içeri buyur etti. Eğilip o nasırlı, mübarek ellerini büyük bir hürmetle öptüm.
O küçük taş odanın sıcaklığında otururken, oğlu Osman’ın bayramlık pantolonu için ayırdığı o 10 lirayı bize vererek benim hayatımı, kaderimi nasıl kökten değiştirdiğini ona bir kez daha anımsattım. Gözlerim dolarak tekrar tekrar teşekkür ettim.
Beni sağ salim karşısında görmekten, İvriz’de okuyup bir adam olduğumu müşahede etmekten ve en önemlisi onu unutmayıp ziyaretine gelmiş olmamdan ötürü kelimelerle tarif edilemeyecek kadar mutlu olmuştu Hatice Teyze.
O, hani o hep bahsettiğimiz, kitaplarda yazan tam bir bilge Anadolu kadınıydı... Sevecen, güler yüzlü, konuksever ve en önemlisi, yokluğun ortasında yoktan var etmesini bilen asil bir ana...
Bir süre daha ocağın başında tatlı tatlı sohbet edip hayır duasını aldıktan sonra, müsaade isteyerek kendi evimizin yolunu tuttum.
Çünkü bu kısa tatilde, sadece arkadaşlarımla değil, asıl anamın yanında daha çok zaman geçirmeli, onun o yorgun kalbine yoldaş olmalıydım. Bulgaristan’daki o zorlu göç yollarından ayrılıp bu topraklara geldiğimiz o meşum 1951 yılından beri, anam bir gün olsun yüzü gülmemiş, gün yüzü görmemişti. Hep çile, hep yokluk, hep didinme...
Babam ise ekmek davası uğruna Mersin’de, limanda günlük işçi statüsünde ömrünü tüketiyordu. Bize gönderdiği o nadir, satırları titrek mektuplarından edindiğim izlenimlere göre durum hiç de iç açıcı değildi; bazı günler akşama kadar beklediği halde bir tek iş bile bulamadan, Mersin’deki o izbe Göçmen Barakalarında sığındığı o soğuk, yalnız odasına boynu bükük dönmek zorunda kalıyordu.
Hatice Teyze’nin evinden çıkıp bizim evin kapısına doğru karlara bata çıka yürürken, kafamın içinde hep bu düşünceler döndü durdu. İçimi derin bir hüzün ve memleketin gerçeği kaplamıştı. Ama bir yandan da İvriz’de aldığım o on üzerinden on karnenin gururuyla, bu yoksulluğu akılla, bilimle ve öğretmen olarak yeneceğime dair kendime sessizce söz verdim...
Üzerimde iz bırakanlardan Bayezid Tuna...
İvriz Öğretmen Okulu’nun o bitmek bilmeyen fırtınalı ve disiplinli günlerine, yarıyıl tatiliyle kısa bir ara verip baba ocağına, Misli’ye gelişimin bugün üçüncü, 19 Ocak 1959 Pazartesi günüydü. Gurbette geçen aylardan sonra, evimizde babamın eksikliğini her an içimizde hissetsek de, anacığımla ve kardeşim Mustafa’yla sarmalanmanın, o eski ilkokul arkadaşlarımla karlar üzerinde yeniden çocuk olabilmenin keyfini doya sıya çıkarmıştım. Bu arada, kaderimi değiştiren o 10 lirayı bize gözünü kırpmadan veren Hatice Teyze’ye de minnet ve şükran duygularımı yüz yüze sunma fırsatını bulmuş, vicdanımı bir nebze olsun rahatlatmıştım.
Pazartesi sabahı, anamın o sevgi kokan kahvaltı sofrasından kalktıktan sonra içimde uyanan o büyük vefa hissiyle kardeşim Mustafa’ya döndüm:
— "Mustafa," dedim, "hadi gel bugün Bayezid Öğretmenimizi görmeye, okulun yolunu tutmaya ne dersin?" — "Olur brader," dedi Mustafa gözleri parlayarak. "Henüz resmi tatil işleri bitmemiştir, okulda çalışıyordur. Gitmemiz çok iyi olur."
Anama da nereye gideceğimizi haber verip, palto ve atkılarımıza sıkıca sarılarak evden çıktık. Sokakları kaplayan o diz boyu beyaz örtünün üzerinde, karlara bata çıka okula doğru yürürken, zihnim aniden kabına sığamadı ve zamanda geriye, tam iki yıl öncesinin o sancılı, o belirsiz günlerine doğru bir yolculuğa çıkarak, 24 Kasım 1957 Pazar gününe gittim.
Zorunlulukların ve çaresizliğin belimizi büktüğü bir dönemde, Bor’dan ayrılıp yeniden Misli Köyü’ne gelmiştik. Amacımız, mülkiyet hakkı devlette kalmak kaydıyla bizlere verilen ve beş yıl boyunca ekilip dikilmediği takdirde geri alınacak olan o topraklarımızı, tarlalarımızı kurtarmaktı.
Aslında 1952 yılındaki ilk çiftçilik denememiz tam bir hüsranla, büyük bir kuraklık ve yoklukla sonuçlanmıştı. O yüzden daha ilkokul birinci sınıfı yeni bitirmişken, ekmek parası uğruna Çukurova’nın yollarına düşmek zorunda kalmış; tam üç koca yıl boyunca o tarlaları ekememiş, toprağa dokunamamıştık. Bana kalırsa, devletin bizden istediği o çetin koşulları bir türlü yerine getirememiştik ve köye dönmemiz de sonucu pek değiştirmeyecekti. Ama babam, o dertli ve vakur duruşuyla, "Olsun oğlum, her şeye rağmen denemeye değer" demiş ve bizi peşine takmıştı.
Ertesi gün, yani 25 Kasım Pazartesi sabahı, o hiç unutamadığım, hayatımın ilk harflerini söktüğüm Misli İlkokulu’nun kapısından üç yıl aradan sonra kayıt yaptırmak için yeniden içeri giriyorduk. Okul bahçesine adım attığımızda henüz ders zili çalmamıştı; çocuklar soğuk havaya aldırış etmeden neşeyle oynuyorlardı. Bizi o yabancı halimizle bahçede gören Osman, oyununu bırakıp hızla yanımıza koştu. Babamın elini büyük bir hürmetle öptükten sonra yüzümüze bakıp:
— "Amca," dedi heyecanla, "okulumuzun yeni Başöğretmeni Bayezid Tuna’dır. Gelin, sizi hemen onun odasına götüreyim."
İşte, benim geleceğimi, hayatımın yönünü ve o fikri ufkumu bir ölçüde tek başına belirleyecek olan okul Başöğretmenimiz Bayezid Tuna ile tanışmamız o kerpiç odada, o soğuk kasım sabahında böyle gerçekleşmişti.
Babam, göç yollarında hırpalanmış öğrenim durumumuzu gösteren o buruşuk belgeleri masaya bırakırken, kısa hayatımızın dökümünü yaptı öğretmenimize: 1953 yılında bu okulda birinci sınıfa başladığımızı, yokluktan Çukurova’ya göçtüğümüzü, ikinci sınıfı Osmaniye’nin tozunda, üçüncü ve dördüncü sınıfları Mersin’in o nemli havasında okuduğumuzu, beşinci sınıfa ise Bor’da başlamışken devletin emri üzerine apar topar köye dönmek zorunda kaldığımızı bir solukta özetledi.
Önce babamın o çizgili, yorgun yüzünü, sonra da yırtık pırtık önlüklerimizin içindeki bizleri babacan bir dikkatle süzen Bayezid Başöğretmen, hafifçe gülümseyerek:
— "Amma çok okul değiştirmiş bu çocuklar... Neyse, geçmiş olsun, hoş geldiniz. Ben hemen kayıtlarını yapıyorum," demiş ve bizi Osman’ın refakatinde derhal derse göndermişti.
Zaman su gibi akmış, 7 Haziran 1958 Cumartesi günü gelip çatmış ve 1957-1958 eğitim-öğretim yılının son ziliyle ilkokul bizim için tamamen bitmişti. Peki, şimdi ne olacaktı? Köyde ne bir ortaokul vardı ne de bizi şehirde okutacak bir para.
İşte tam o çaresizlik anında, Başöğretmen Bayezid Tuna, okul bahçesindeki o son bayrak merasiminde kürsüye çıkıp hepimizin hayatını değiştirecek o tarihi ipuçlarını verdi. Gür ve inançlı sesiyle tüm bahçeyi çınlattı:
"İlkokulu bitirmiş olan sevgili öğrencilerimize gelecek yaşamlarında başarılar dilerim. Çocuklar, görüyorsunuz köyümüzde ortaokul yok. Bu nedenle öğreniminizi sürdürmek istiyorsanız, yaklaşık 35 kilometre uzaklıktaki ilimiz Niğde’ye gitmek durumundasınız. Her gün o yolu gidip gelmek, hem zaman yönünden hem de ekonomik yönden ailenize büyük zorluklar yükleyecektir. Ancak bu zorluklara katlanarak, disiplinli çalışarak kendinize ve ülkemize güvenli bir gelecek inşa edebilirsiniz. Niğde’de ev kiralanabileceği ya da yakın bir akrabanın yanında kalınabileceği gibi, önünüzde çok daha büyük bir kapı var: Parasız yatılı okullar...
Ortaokul ve sonrası için önünüzdeki en iyi, en şerefli seçenek, İvriz Öğretmen Okulu sınavlarına hazırlanmak ve o kutsal çatının altında yatılı olarak öğrenim görme fırsatını yakalamaktır. Ben mezun olan tüm yetenekli öğrencilerime İvriz Öğretmen Okulu seçeneğini hararetle öneriyorum!"
Bayezid Öğretmen, bu sözlerin ardından Köy Enstitüleri’ni, onların aydınlanma felsefesini ve o felsefenin ardılları olan İlköğretmen Okulları’nın memleket için ne büyük bir velinimet olduğunu uzun uzun, adeta yüreğini ortaya koyarak anlatmıştı. Ben bahçede, güneşin altında onu dinlerken, zihnimde çoktan Torosların eteklerinde parıldayan o İvriz’in hayallerini kurmaya, ranzalarını düşlemeye başlamıştım bile.
Merasim bitip herkes dağılırken, Bayezid Öğretmen eliyle işaret ederek kardeşimle beni odasına çağırmış, masasının başına geçip ikimizin de gözlerinin içine baktıktan sonra; "İkinizde de çok büyük bir cevher görüyorum çocuklar," demiş ve "İvriz ve diğer parasız yatılı okullar için ne pahasına olursa olsun hazırlanmalısınız."
Sadece akıl vermekle kalmamış yaz boyunca o kavurucu köy sıcaklarında köydeki hazırlıklarımızı, okumalarımızı tek tek denetlemişti. Sınav günü yaklaştığında hem benim hem de kardeşimin başvurularını kendi elleriyle, titizlikle yapmıştı.
"Brader, geldik... Okula girdik ya, yine uzaklara daldın," diyen kardeşim Mustafa’nın kolumu dürtmesiyle aniden o derin zaman yolculuğundan sıyrılıp günümüze döndüm.
İlkokulu aynı gün, aynı sınıfta birlikte bitirmemize rağmen, ne yazık ki Mustafa geçen yıl o çetin parasız yatılılık sınavını kazanamamıştı. Bunun üzerine, yine Bayezid Öğretmenimizin o vizyoner önerisiyle, derslerden geri kalmasın, sonraki yıl sınavı mutlaka patlatsın diye beşinci sınıfı Misli'de tekrar etme kararı almıştık. Bir bakıma, bu yıl o eski sınıfta misafir öğrenci olarak dirsek çürütecekti.
Okul bahçesinin karlarını çiğneyerek Başöğretmen odasına doğru yöneldiğimizde, kapıda emektar hizmetli Aşır Efendi ile karşılaştık. Elindeki güğümle dışarı çıkıyordu; bize dikkatlice bakınca gözleri parladı, beni hemen tanıdı:
— "Oooo, hoş geldiniz çocuklar! Mehmet Efendi, bu ne güzel sürpriz," dedi neşeyle. "Bayezid Öğretmen odasında, evraklara gömülmüş çalışıyor. Durun, hemen haber vereyim." — "Teşekkürler Aşır Efendi, hiç zahmet etme biz gireriz," dedim gülümseyerek. "Nasılsın, yenge nasıl, çocuklar nasıl?" — "Nasıl olsun be Mehmet Efendi... Uğraşıyoruz işte, çoluk çocuğun rızkını, nafakamızı bu zor şartlarda çıkarmaya çalışıyoruz," dedi o tanıdık, tevekkül dolu köylü edasıyla.
O sırada Bayezid Öğretmenimin odasının önüne gelmiştik bile. Kapı ardına kadar açıktı. Öğretmenimiz, masanın üzerindeki o koca evrak yığınlarına, çizelgelere öyle bir dalmıştı ki, bizim kapıya kadar geldiğimizin farkına bile varmamıştı.
Aşır Efendi tahta kapıyı parmak boğumlarıyla hafifçe tıklattı. Evraklardan başını hızla kaldıran öğretmenim, Mustafa’nın hemen yanında beni, o lacivert İvriz üniformam ve dik yakamla görünce gözlerindeki o gurur ve şaşkınlık görülmeye değerdi:
— "Oooo! Hoş geldiniz, safalar getirdiniz! Gelin bakayım çocuklar, gelin… Hoş geldin Mehmet!" diyerek masadan fırladı. "Yahu bu kış kıyamette, yolların kardan kapandığı bu zor günlerde İvriz’den köye gelebileceğine inan, hiç ihtimal vermemiştim. Nasılsın oğlum, iyi misin?" — "Teşekkür ederim öğretmenim, dünyada daha iyi olamazdım," diyerek eline sarıldım ve o nasırlı, tebeşir kokan mübarek elini büyük bir saygıyla öptüm.
Bayezid Öğretmenim de beni kollarıyla sarıp alnımdan şefkatle öptükten sonra masasını işaret etti: "Oturun bakalım çocuklar, geçin şöyle. Aşır Efendi, gözünü seveyim bize şuradan sıcak birer çay yapma olanağın var mıdır?", "Olmaz olur mu hiç Başöğretmenim! On dakikaya kalmaz, dumanı üstünde hazır ederim," diyerek Aşır Efendi neşeyle koridora seğirtti.
Öğretmenim sandalyesine kurulup gözlerini bana dikti, içindeki o meraklı eğitimci ateşi hemen yanmıştı:
- "Eee, anlat bakalım Mehmet… Nasıl, İvriz’i sevdin mi? Düzeni oturtabildin mi? En önemlisi, birinci dönem karne notların nasıl geldi, yüzümüzü kara çıkarmadın ya?" — "Öğretmenim," dedim göğsümü gururla kabartarak, "İvriz tam da sizin o bayrak merasiminde bize saatlerce anlattığınız gibi bir yer... Belki de anlattıklarınızdan çok daha fazlası. Orada eğitim ve üretim tamamen iç içe, birlikte gerçekleşiyor. Demokrasi, okulun her koridorunda, her etüt salonunda bütün kurallarıyla tıkır tıkır uygulanıyor. Okuldaki günlük işleyişle, yemekhaneyle, temizlikle ilgili neredeyse tüm kararlar ve yetkiler öğrencilerle, bizlerle paylaşılıyor. Sınıflarda, yatakhanelerde katıksız bir sevgi, saygı ve sarsılmaz bir ağabey-kardeş ilişkisi hakim öğretmenim."
Duydukları karşısında gözleri parıldayan Bayezid Öğretmenim, başını takdirle salladı:
— "Bu kadarını, bu kadar kusursuz bir işleyişi inanın ben bile tahmin edemiyordum Mehmet. Anladığım kadarıyla İvriz, öğrencilerini sadece kuru bilgiyle değil, çok yönlü birer insan olarak donatıyor. Sizi büyük Önder Atatürk’ün Devrim ve İlkeleri doğrultusunda, memleketin karanlık köylerini aydınlatacak birer meşale gibi yetiştirip mezun edecek." — "Aynen öyle öğretmenim," dedim ve heyecanla ekledim: "Bu arada, sınıftaki arkadaşlarımın teveccühüyle sınıf başkanlığını da üstlendim. Ve en büyük müjdem şu öğretmenim: Birinci dönem karne notlarımın hepsi, istisnasız on üzerinden on! Çok mutluyum öğretmenim, bana bu imkanların, bu büyük ufkun kapısını tamamen sizin o sarsılmaz inancınız açtı."
Bayezid Öğretmenimin gözleri buğulandı, elini masanın üzerinden uzatıp omzumu sıkıca yakaladı:
— "Rica ederim Mehmet... Benim teşekkür kabul etmeme gerek yok. Bizim bu hayattaki tek görevimiz, senin gibi yetenekli, zehir gibi zeki ve çalışkan köy çocuklarını bulup çıkarmak, eğitmek ve bu memlekete, bu güzel ülkeye kazandırmaktır. Bak, göreceksin, senin bu başarın arkandan gelenlere örnek olacak. Kardeşin Mustafa da önümüzdeki yıl bu kutsal kervana mutlaka katılacak. Bu yıl onun da çalışma temposu, azmi çok iyi, onu da İvrizli yapacağız inşallah."
Tam o sırada, elindeki emektar tepside dumanı tüten ince belli cam bardaklarla kapıyı tıklatan Aşır Efendi içeri girdi ve sohbetimize kısa, tatlı bir çay molası verildi. Çaylarımızdan sıcak birer yudum alıp içimizi ısıttıktan sonra, sohbetimiz daha da derinleşti.
Bayezid Öğretmenim sordu, ben anlattım: İvriz’in o muazzam öğretmen kadrosunu, derslerimize giren o değerli şahsiyetleri, tarım ve atölyelerdeki üretim ilişkilerini, eski Köy Enstitüleri’nden miras kalan o devasa uygulama çiftliklerini, akşamları gerçekleştirdiğimiz şiir dinletilerini, tiyatroları ve sosyal etkinlikleri satır satır konuştuk.
Zamanın nasıl akıp gittiğini, o taş duvarlı odanın soğuğunda saatin kaç olduğunu tamamen fark etmemişiz; iki saatten fazla süren o muazzam, doyumsuz sohbetin sonuna gelmiştik. Nihayetinde evde yolumuzu gözleyen, bizi merakla bekleyen anacığımı daha fazla yalnız bırakmamak adına öğretmenimizden izin istedik.
Okul binasından çıkıp, bahçedeki karların üzerinden evimizin yolunu tutarken, içimde Bayezid Öğretmenimle birlikte çok büyük bir dalga kabardı. Anadolu’nun en ücra, en unutulmuş köylerindeki o yalınayak, yetenekli çocukları elinden tutup toplayan, onları akılla, bilimle, üretimle yoğurup ülkenin geleceğine katan o şerefli Köy Enstitüsü ruhlu ve İlköğretmen Okulu kökenli bütün fedakar öğretmenlere karşı içimden devasa bir minnet ve saygı çığı koptu.
Boğazım düğümlendi, gözlerimden süzülen iki damla yaş, Misli’nin dondurucu ayazında yanağımda donup kaldı. Ama bu kez üzüntüden değil, bir gün memleketin çocuklarına aynı vefayı borç öder gibi ödeyecek bir öğretmen olacağımın o büyük gururundandı…
İvriz'e Dönüş Coşkusu...
2 Şubat 1959 Pazartesi günü 1958-1959 Eğitim ve Öğretim Yılı’nın ikinci yarıyılına merhaba demek, o tanıdık ve kutsal çatının altında yeniden kenetlenmek üzere, okul binasının önündeki tören alanında, büyük bayrak merasimi için toplanmış bulunuyoruz.
Şöyle bir etrafıma, buz kesmiş ovaya ve ardından göğe doğru uzanan Torosların heybetine baktım. Meğer birkaç ay gibi kısa bir sürede biz bu dağ başındaki taş binayı nasıl da özlemiş, nasıl derinden benimsemiş ve burayı kendi öz hakiki evimiz sanmışız... Sadece ben değil, merasimi bekleyen istisnasız bütün arkadaşlarım, gurbetteki sevgililerine aylar sonra yeniden kavuşmuş meftunlar gibiydi. Her birinin yüzünden, gözlerinin içinden süzülen o saf ve katıksız mutluluk okunabiliyordu.
Bizler, İvriz semalarında yankılanacak olan o ilk İstiklal Marşı’nı okumak üzere Okul Müdürümüzü ve diğer okul yetkililerini heyecanla beklerken, zihnim beni bir kez daha aldı ve sadece üç gün öncesinin o hüzünlü Misli sabahına, ayrılık anına götürdü.
31 Ocak Cumartesi günü, sabahın erken saatlerde, Misli'deki evimizde anacığımın o mübarek, nasırlı ellerini öpüp hayır duasını aldıktan, köydeki çocukluk arkadaşlarımla tek tek kucaklaşıp vedalaştıktan sonra yola koyulmuştum. Kardeşim Mustafa, o emektar tahta bavulumun bir ucundan tutmuş, beni uğurlamak için Hüyük İstasyonu’na kadar bana yoldaşlık etmişti.
Hüyük’te rayların arasından süzülüp gelen o heybetli Toros Ekspresi’ne bindiğimde, ardından Ulukışla’da inip beni asıl yuvama, Ereğli’ye götürecek olan o ikinci trene aktarma yaptığımda içim içime sığmıyordu. Adeta kalbim raylardan daha hızlı dönüyordu. Çünkü nereye gittiğimi çok iyi biliyordum: Yuvama, beni o taşralı kimliğimden sıyırıp erdemle eğitecek, adam edecek, sarsılmaz bilgilerle donatacak olan kutsal okuluma gidiyordum.
O uzun tren yolculuğu boyunca, pencereden akıp giden beyaz bozkırı seyrederken, Okul Müdürümüz Kamil Açan’ın o ilk dönem bayrak merasimlerinde kürsüye çıkıp yaptığı o tarihi konuşmalar, kulaklarımda birer birer çınladı. Kamil Bey, o kendinden emin, vakur duruşuyla mikrofona doğru eğilir, üzerine basa basa aynen şöyle derdi:
“Çocuklar! Eğitim, bir insanın bu yeryüzünde hayatını hakkıyla devam ettirebilmek için öğrendiği, özümsediği her şeydir. Bizler size burada, bu İvriz çatısı altında öncelikle ve her şeyden önce hayatınızı gururla devam ettirecek her şeyi, insan olmayı öğreteceğiz.”
Kürsüde kısa bir süre susup hepimizi süzdükten sonra o gür sesiyle devam ederdi: “Öğretim ise, Ülkenin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından titizlikle düzenlenmiş olan müfredat programları çerçevesinde, belirli bir amaca yönelik olarak yapılan sistemli ve planlı bir bilgi edinme uygulamasıdır.”
Kamil Müdürümüzün o günlerde söylediği bu derin sözleri, zaman geçtikçe, sıralarda dirsek çürüttükçe çok daha iyi anlıyordum. Daha yalın, daha berrak bir tanımla; bizim İvriz’deki eğitim ve öğretim anlayışımızda eğitim adam etmeyi, bir başka deyişle insan olmayı ve topluma fayda sağlamayı amaçlarken; öğretim ise zihnimize o teknik ve akademik bilgiyi kazandırmayı amaçlayan iki muazzam, birbirini tamamlayan süreçti.
Aslında yaklaşık 15 gün kaldığım Misli Köyü’nde, eski arkadaşlarımla kızak kayıp aşık oynayarak oldukça eğlenceli, çocuksu vakitler geçirmiştim geçirmesine ama, bir yandan da boş durmamıştım. Dönem biterken okul kütüphanesinden yanıma aldığım o kalın ciltli kitaplardan Tolstoy’un o meşhur "Diriliş" adlı eseri, bu yaşımda bana biraz ağır, dili hayli kasvetli gelmişti. Ben de onun yerine büyük usta Victor Hugo’nun "Notre Dame'ın Kamburu" adlı o ölümsüz kitabını okumayı tercih etmiş, sayfaların arasında kaybolmuştum. Hatta bununla da yetinmeyip, Charles Dickens’ın o muazzam "İki Şehrin Hikâyesi"ni baştan sona büyük bir dikkatle okumuş ve İvriz'deki ödevim için detaylı bir özetini bile çıkarmıştım.
Tren Ereğli’ye doğru yaklaştıkça, zihnimdeki o kitap sayfalarının yerini yeniden ailemin çetin gerçeği aldı ve içimi tarif edilmez bir hüzün kapladı. Babam hâlâ uzaklarda, Mersin’deydi... Misli’de ne yazık ki bize ait ekili bir tarlamız olmadığı gibi, kış günü köyde para kazanacak, eve ekmek getirecek hiçbir iş de yoktu. Bu derin çaresizlik nedeniyle babam, Mersin Göçmen Barakalarındaki o soğuk odaya sığınarak günlük işçi olarak ömrünü tüketiyordu.
Kardeşim Mustafa ise, önümüzdeki yılın o zorlu parasız yatılılık sınavlarını ne pahasına olursa olsun kazanabilmek için, Bayezid Öğretmenin formülüyle ilkokul beşinci sınıfı köyde misafir olarak tekrar ediyordu. Anacığım ise tüm bu yokluğun ortasında kendi sessiz kaderine razı olmuş, kıt kanaat imkanlarla kardeşime bakmaya, evi çekip çevirmeye çalışıyordu. Lokomotifin buharı ovaya dağılırken, anam ve kardeşim için kalbim bir kez daha sızladı.
Nihayet tren acı bir çığlıkla Ereğli Garı’na yanaşıp durduğunda, bavulumu kapıp perona indim. Şansıma yollar tamamen açık, temizdi. Elimde o ağır emektar tahta bavulumla İvriz’in upuzun yolunu yaya olarak tutmuştum ki, arkadan okulun o emektar servis arabasının homurtusu duyuldu. Yanımda yavaşlayıp duran araba beni de içeri aldı.
Servis arabasından yerleşkenin meydanına adım attığım an, yurdun dört bir yanından İvriz’e dönen sınıf arkadaşlarımla resmen sarmaş dolaş olduk. Birbirimizin sırtına vurduk, hasret giderdik. Yemekhaneye, koridorlara doğru yürürken herkes büyük bir heyecanla köylerinde geçirdikleri o kısa yarıyıl tatilini, özledikleri ailelerini ve memlekette bıraktıkları eski arkadaşlarını anlatıyordu. Gözlerindeki ışıktan görüyordum ki, bütün arkadaşlarımdaki o ortak duygu, sığınılacak sıcak bir yuva olarak gördüğümüz İvriz’e yeniden dönmüş olmanın verdiği o büyük coşkuydu.
Derken vakit kaybetmeden işe koyulduk. Doğruca ambarın yolunu tuttuk; orada görevli öğretmenlerin gözetiminde kışlık battaniyelerimizi, tertemiz yatak çarşaflarımızı, yastık ve yastık kılıflarımızı adımıza zimmetli olarak teslim aldık. Yatakhaneye geçip ranzalarımıza yataklarımızı nizamî bir şekilde yaptık. Akşam yemeğinde karavanadan kaşıkladığımız sıcak yemeğin ardından, yatakhanede sınıf arkadaşlarımızla sohbetin belini iyice kırdık; o gece konuşmalarımızın, şakalaşmalarımızın ağırlıklı konusu hepimizin o çocuksu ilkokul anıları olmuştu.
Dün, yani Pazar günü ise tam bir seferberlik günüydü. Okulda genel temizlik yapıldı, yeni dönemin nöbetçi öğrencileri tek tek belirlendi ve pazartesi günü başlayacak olan ilk derslerimiz için tüm hazırlıklar eksiksiz tamamlandı.
Ve nihayet bu sabah… İvriz’in o hafızalarımıza kazınan ünlü zillerinin o keskin sesinin yanı sıra, nöbetçi öğretmenimizin elindeki demir anahtarlarla ranza demirlerine vurarak koridorda yankılanan: "Geri geldiğimde bu yataklarda tek bir kişiyi bile görmeyeceğim, hadi kalkın!" nidasıyla gözlerimizi açtık. Hızla giyinip, daha hava ağarmadan saat 06.30’daki yeni dönemin o ilk kutsal etütüne yetiştik.
— "Dikkat! Hazırol!"
Müzik öğretmenimiz Kemal Çuhalılar’ın meydanda yankılanan o sert, tavizsiz komutuyla birlikte zaman geriye akmayı bıraktı ve ben yeniden bugüne, o büyük merasimin ortasına döndüm.
Hepimizin göğsü tek bir nefesle kabardı ve İstiklal Marşı’mızın ilk notaları İvriz semalarında, Torosların zirvesinde gururla yankılanmaya başladı. Bayrağımız göğe doğru süzülürken, bizim için de ikinci yarıyıl öğretimi resmen ve büyük bir inançla başlamış oldu…
25 Nisan 1959 Cumartesi, İvriz...
1958-1959 Eğitim ve Öğretim Yılı’nın ikinci yarıyılı başlayalı neredeyse üç koca ay olmuştu. O hüzünlü ve umutlu yarıyıl tatilinde memlekete gitmiş, ailelerimizle hasret gidermiş, analarımızın, öğretmenlerimizin mübarek hayır dualarını alarak kürkçü dükkanına, İvriz’e geri dönmüştük. Ama bu kez bir fark vardı; artık ürkek birer çömez değil, burayı tamamen özümsemiş birer "İvrizli" olarak adımlarımızı basıyorduk taş koridorlarına.
İvriz İlköğretmen Okulu’na olan o ilk aylardaki yabancılığımız tamamen sona ermiş, her birimiz bu devasa aydınlanma yerleşkesinin adeta sarsılmaz birer parçası, canlı birer tamamlayıcısı haline gelmiştik. Üstelik İvriz’deki o uzun, karlı, insanı yerden yere vuran fırtınalı, dondurucu soğuk ve zifiri karanlık kış aylarından sonra gelen bahar, doğaya yepyeni, taptaze bir yaşam nefesi üflemişti.
Günler gözle görülür biçimde uzamış, bozkırın bağrında çiçekler aniden uyanmış, okul bahçesindeki ulu ağaçlar ve çalılar yeniden yeşilin en güzel tonlarıyla filizlenmişti. Hayvanlar dünyası da o çetin kış uykusundan nihayet silkinip uyanmıştı. Güneşin parlak, içimizi ısıtan sıcak ışıkları altında baştan ayağa renklenen İvriz yerleşkesi; taşıyla, toprağıyla, berrak gökyüzüyle ve geceleri göğü süsleyen yıldızlarıyla, insana yaşadığını ve çevresine hayat bahşettiğini iliklerine kadar hissettiren muazzam bir baharla tam karşımızda duruyordu.
Baharın bu müjdeleyici gelişiyle birlikte, İvriz’in sırtını güvenle yasladığı o heybetli Torosların etekleri ve geniş ziraat alanlarımız adeta bir gecede rengarenk çiçeklerle kaplanmıştı. Son yağan bereketli nisan yağmurlarıyla birlikte dağların o dik etekleri bütünüyle canlı renklere bürünmüş, insana bakmaya doyamayacağı bir renk cümbüşü sunmuştu.
Çevremizde kelimelerle tarif edilemeyecek kadar coşkulu, delişmen bir doğa vardı. Torosların eteklerinde boy gösteren o meşhur "Tirfil" çiçekleri, etkileyici ve yalın güzellikleriyle hepimizin gözünü kamaştırıyordu. Bir çayır otu çeşidi olan tirfil, aynı zamanda okul çiftliğindeki hayvanlarımızın en kıymetli yiyecekleri arasında yer alıyordu. Yaprakları her ne kadar bildiğimiz o gösterişli yonca kadar cüsseli olmasa da, çiçekleri tek kelimeyle harikaydı. Papatyalarla sarmaş dolaş, iç içe açan tirfil çiçekleri, pembe ve beyaz renklerinin o göz alıcı canlılığıyla bozkırın ortasında hemen dikkat çekiyordu.
Diğer taraftan, dağ eteklerindeki yabani çiçekler içinde öyle biri vardı ki, yaydığı o muazzam rayihayla bizleri adeta oturduğumuz yerde sarhoş ediyordu. Adı Nergis’ti…Nergisleri görünce zamanda geriye, ilkokul ikinci sınıfı okuduğum Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu'na ve Karaçay Deresi adacıkları ve kenarlarındaki nergisleri demetleyip, demetlerin tanesini 10 kuruşa sattığım günlere gittim.
Soğuk rüzgâr esintilerinin eksik olmadığı o çetin iklim koşullarında inatla, yabani olarak yetişen nergis —bir diğer bilinen adıyla Fulya— doğadaki o sıra dışı, asil güzelliğin yeryüzündeki tam karşılığıydı. Doğaya bahşettiği o baş döndürücü hoş kokusuyla tüm doğaseverleri kendisine büyüleyen nergisin açık sarı rengi ve üzerinde salındığı Toros etekleri, bizi bu muazzam renk cümbüşünün içine, derinlerine doğru adeta açıkça davet ediyordu.
Başta en yakın arkadaşım, o ilk sınıf nöbetinde okulu duman altı ettiğimiz can dostum Emin olmak üzere, sekiz on kişilik samimi bir arkadaş grubuyla doğadan gelen bu asil davete asla kayıtsız kalmadık. Kalamazdık da... Çünkü topraktaki, ottaki, kuştaki o delişmen coşku, sıralarda ders dinleyen biz gençlerin kanına da tamamen geçmişti.
Üstelik, geçtiğimiz aylarda okulda İvriz Kaya Anıtı ile ilgili derin araştırma ve çalışmalar yürüten Tarih Öğretmenimiz Hüseyin Seçmen’in derslerde bize sık sık yaptığı, "Çocuklar, bu topraklarda okuyup da o tarihi mirası bilmemek olmaz; İvriz Kaya Anıtı'nı mutlaka ama mutlaka yakından görmelisiniz" uyarısını da kulağımıza küpe yaparak bu renk cümbüşünün içine gözü kara bir saygıyla daldık. Büyük bir heyecanla Kaya Anıtı yönünde, patikadan yola koyulduk.
En az o zarif kokusu kadar güzel olan yabani nergislerin yanından geçerken bile arkalarında bıraktıkları o hoş koku, insanın başını döndürecek kadar keskin ve etkileyiciydi. Kendi kendime, "Bu olağanüstü çiçek nasıl bir asil çiçektir böyle?" diye düşünmeden edemiyordum.
Tam o sırada, patikada yürürken, geçtiğimiz aylarda okulumuzu da o eşsiz sazıyla şereflendirmiş, bizlere unutulmaz anlar yaşatmış olan büyük usta Âşık Veysel’in o buğulu sesiyle okuduğu, hafızalarımıza kazınan anonim bir türkünün dizeleri aniden zihnimizde çaktı. Adımlarımızın ritmini o mısralara uydurduk. Önce ben mırıldandım, ardından Emin ve diğer tüm arkadaşlarım hep bir ağızdan Torosları çınlatacak gür bir sesle söylemeye başladık:
“Nergis der ki ben nazlıyım Sarp kayalarda gizliyim Mavi donlu gökyüzlüyüm Benden ala çiçek var mı?”
Baharı müjdeleyen bu mısraları hep birlikte, neşe ve coşku içinde, dağ rüzgarına karşı haykırarak adeta koşarcasına yürüyorduk Torosların o çiçekli eteklerinde. İçimiz gençlik enerjisiyle, bilimin ve doğanın sarsılmaz sevgisiyle dopdoluydu.
Bir süre daha bu kokulu patikayı takip ettikten sonra, tarihin binlerce yıllık sırrını bağrında taşıyan o görkemli İvriz Kaya Anıtı’nın huzuruna vararak, geçmişin o taş oyması gölgesinde medeniyetle kucaklaştık…
Hayranı olduğum, üzerimde viz bırakan öğretmenlerimden biri olan Tarih öğretmenimiz Hüseyin Seçmen yakın çevresini tanımayı , araştırmayı ve bütünleşmeyi seven biriydi. Kendimi bulmuştum Hüseyin Öğretmenimde...
İvriz Kaya Anıtı’nı araştırıyordu. Yaklaşık 3 bin yıldır ayakta duran tarım anıtının dünyada başka bir örneği yoktu. O’nun önerisiyle gelmiştik buraya.
Yereli bilmeden küreselin, küreseli anlamadan da yerelin anlaşılamayacağını söyleyen öğretmenimizin, İvriz Kaya Anıtı’nın yanı sıra, çevresindeki doğa ile de yakından ilgilendiğini bilirdik.
Tarih derslerini anlatırken coğrafi yapılar ve bu yapılardaki bitki ve hayvan bilimi konularında da bilgilendirirdi bizi.
İvriz Öğretmen Okulu, Bolkar Dağları’nın karlı zirveleri, bol oksijenli yaylaları, buz gibi akan İvriz Çayı, çayırlarında koşan yılkı atları ve eşsiz doğasıyla bölgenin önemli turistik mekânları arasında yer alıyordu.
Geç Hitit Dönemi eseri olan İvriz Kaya Kabartması da bölgedeki turistik mekânların merkezini oluşturuyordu.
Hititler için su kaynakları, dereler, nehirler, dağlar ve mağaralar kutsaldı. Geç Tunç ve Demir Çağı’nda önemli bir su alanı olan bu bölge, kutsal bir mekân olarak Bizans döneminde de kutsal sayılmış ve korunmuştu.
Günümüzde İvriz Kaya Anıtı UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne girmişti.
Hüseyin Seçmen’in araştırmalarına ve diğer kaynaklara göre;
İvriz Kaya Kabartması ya da Kaya Anıtı İvriz Çayı kaynağının başında, doğal bir kaya üzerine, yüksek kabartma tekniği ile işlenmiş olan bir anıttı.
Geç Hitit Çağı dönemi kabartması olan anıt M.Ö. 800 yıllarında Tuvana krallarından Warpalavas tarafından yaptırılmıştı. Anıtın figürleri kabartma tekniğinde, yazıtları ise yontularak yapılmıştı.
4.20 x 4.20 ölçülerinde olan Anıt; Arami, Asur, Frig etkilerinin görüldüğü Tuwana Krallığından günümüze ulaşabilen önemli bir eserdi.
Anıtta, ülkeye bir elinde üzüm salkımı diğer elinde buğday demeti tutarak bolluk ve bereket getiren Tanrı Tarhundas işlenmişti. Ellerini kaldırıp dua ederek saygısını sunan Tuwana Ülkesinin Rahip Kralı Warpalavas’ın betimleri de yer almaktaydı
Başak ve üzüm salkımlar Tarhundas’ın bereket ve bolluk Tanrısı olduğunu da göstermektedir. Tanrının karşısında olan kral ise daha küçük boyutta ve dua eder durumda tasvir edilmiştir.
Figürlerin yandan tasvir edilmeleri, eteklerinin uç kısımlarının içe doru kıvrılarak yuvarlanması, ayaklarındaki papucların uç kısımlarının içe doğru sivrilmesi gibi özellikler Geç Hitit Sanatının geleneksel izlerini yansıtmaktaydı.
Figürlerin saç ve sakallarında Arami Sanatının izlerini görmek mümkündü. Bununla birlikte figürlerin kollarındaki fibulalar Frig Sanatından izler taşıyordu. Antik Çağ’ın vazgeçilmez takıları arasında yer alan fibulalar, günümüzdeki çengelli iğnelerin prototiplerinden birisidir. Fibulalar giysileri daha sağlam ve güvenli bir şekilde tutturmak için geliştirilmiş pratik işlevli birer çengelli iğnedirler aslında.
Bütün bunlar Anıtı, Hitit – Frig – Arami sanatının sentezlerini bir arada başarıyla taşıyan nadide eserler arasına koymaktadır.
Her iki figürün arasındaki hiyerlogif yazıda; “Ben hakim ve kahraman Tuvana Kralı Varpalavas, sarayda bir prens iken bu asmaları diktim, Tarhundas onlara bereket ve bolluk versin.” Denilmekteydi.
Kral Varpavas, yöredeki Hitit ve Luwi kökenli halk için bu anıtı yaptırırken Tanrı ve Kral ilişkilerinin simgesi olarak ifade etmişti.
Ereğli'de 19 mayıs Şöleni...
19 Mayıs 1959 Salı günü, üç akordeon, iki klarnet, 15 mandolinle birlikte davulların vurduğu Ereğli stadyumunda yöresel ve ulusal oyunlarıyla İvrizli öğrenciler kıvraklaşırken, Ereğli stadyumundakiler, her oyundan sonra yeniden ayağa kalkıyor, yer yerinden oynuyordu. Değişen müziğin değişen ritmine eşlik eden öğrenciler yeniden harekete geçiyor, çığlıklar yeniden yükseliyordu göklere…
İvriiiz...İvriiiiiiz...
Alkışlar, alkışlar, alkışlar…Ancak bir tek eksik ve üzücü yanı vardı bu coşkulu gösterinin. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bunu görememiş olması…
Kendi sesimiz, ritmimiz ve kültürümüz karşısında duyulan bu ulusal coşku, Atatürk’ün en çok görmek ve yaşamak istediği, içinde kalan bir özlemdi. Gittiği yerlerde hasta olmasına rağmen Sarı Zeybek ve Harmandalı oyunlarına kalkması bundandı.
İvriz İlköğretmen Okulu öğrencilerinin Ereğli Stadyumundaki 1959 yılı 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlamalarından söz ediyorum. Başta Mehmet Karaman ve Müzik Öğretmenimiz Kemal Çuhalılar olmak üzere, Spor Öğretmenimiz Ali Orhan Bekar gözetiminde bir ay süre ile bu güne hazırlanmıştı İvriz İlköğretmen Okulu.
19 Mayıs 1959 Salı günü İvrizli ailesinin öğretmenleri, idarecileri, çalışanları ve öğrencileriyle Ereğli’ye inmiş, stadyumda gösteri yapacak yüzlerce öğrenci ve okul bandosuyla Ereğli Caddelerinde konserler vererek stadyuma girmiştik.
Mehmet Karaman’ın yönetiminde stadyumda yerini alan 200 kişilik oyun ekibi ve oyunların ezgileri Ereğli halkının ilgi odağı olmuştu. Mehmet Karaman’ın işareti ve Rahmi’nin davulunun vuruşlarıyla akordeonlardan, zurna ve klarnetlerden arka arkaya boşalan müzikle birlikte Bengi, Arpazlı ve Dağlı zeybekleri başlatılmıştı.
Havalanan beyaz gömlekli, lacivert asker kumaşı pantolonlu kızlı-erkekli oyuncular, stadyumu dolduran Ereğli halkını kendi ritmine ve sesine ortak etmişti. Ereğli halkı ezgilerin sesi ve zeybeklerin ritmiyle ilk kez böylesine bütünleşiyordu. Büyülenmişlerdi…
Çoktan kaybettiklerini sandıkları bir şeyi bu oyunlarda buluşmuşçasına bir sevinç ve coşkuyla ayağa kalkmışlar, bağırıyorlardı. İvriiiz, İvriiiz…
Ereğli’de olduğu gibi diğer yörelerde de Anadolu Halkı, kuşaktan kuşağa aktardığı ama tam olarak kullanamadığı, ayıp bile sayıldığı bu öz ritim ve seslerin kenarda köşede unutulmuş olduğunu sanıyordu.
Hele okullarda tekrar yeşereceğini, yüzlerce kişiyle ve stadyumda davullu, zurnayla akordeonlu oynanabileceğini, oralara taşınacak kadar değerli olduğunu bilmiyordu. Bunu görünce yüzyılların özlemiyle durmadan bağırıyorlardı… İvriiiz… İvriiiz…
Ne gün dü? Ama…Unutulmaya yüz tutmuş folklorumuz ve önemli bir yeri olan zeybekler, yöresel ve anonim ezgilerimiz Köy Enstitüleri ve ardılı olan İlköğretmen Okulları ve halkevleri aracılığıyla köylerde ve kentlerde su yüzüne çıkarılmıştı.
Enstitüler yalnızca ekip yetiştirmediği ve herkesin katılımını amaçladığı için yaygınlaşması da kolay olmuştu. Öğrenciler gittikleri yerlerdeki şenliklerde yöresel oyunlarla çıkıyorlardı ortaya. Halkın geleneklerinden, geçmişinden süzülüp gelen ritim ve ezgilerin, ilginç folklorik motiflerin güzelleşmiş ve zenginleşmiş olarak ortalığı şenlendirmesi, herkesi şaşırtıyor ve onları katılıma çağırıyordu.
Folklor ve ezgiler denilince İvriz’de ilk akla gelen Mehmet Karaman’dı. İvriz Köy Enstitüsünün ilk mezunlarından olan Mehmet Karaman İvriz’in taşında toprağında, havasında, suyunda, her şeyinde vardı.
Müzik kolunda olanlar da mandolin, akordeon, davul ve seçilen zeybeğin türüne göre zurna ya da klarnet de bando ekibinde yerini alırdı. Ben akordeon çalanlardan biriydim. Bu gün de akordeon çalarak bandoda yerimi almıştım.
Kendi öz kültürümüz olan halk oyunları, yani folklorumuz ülkemizde, 1900 yılında, şair, filozof ve devlet adamı olan Rıza Teyfik Bölükbaşı tarafından yazılan “Raks” adlı ilk makalesinden sonra, Türk aydınları tarafından, Anadolu Folklorumuz olarak önemsenmişti. Çalışmalar yapılmıştı.
Mustafa Kemal Atatürk 1925 yılında, İzmir’de Selim Sırrı Tarcan’ın düzenlediği, Tarcan Zeybeğini izlediğinde, “Cumhuriyetin temeli kültüre dayanacaktır.” Demiş, “müziksiz devrim’’ olamayacağını söylemiş ve devam etmişti. “Hanım efendiler, beyler! Selim Sırrı Bey zeybek raksını ihya ederken ona bir medeni şekil vermiştir. Bu sanatkâr üstadın eseri hepimiz tarafından seve seve kabul edilerek milli ve içtimai hayatımızda yer tutacak kadar tekemmül etmiş, bedii bir şekil almıştır.
Artık Avrupalılara bizim de mükemmel bir raksımız var diyebiliriz. Bu oyunu salonlarımızda, müsamerelerimizde oynayabiliriz. Zeybek dansı her içtimai salonda kadınla birlikte oynanabilir ve oynanmalıdır.” Diyerek, Halk oyunlarına Türk halkı olarak önemsememiz gerekliliğini vurgulamıştı.
Nitekim Atatürk, 1938’de Bursa’nın Tarihi Belediye Sarayında, uygar dünyanın salon dansı olan vals yapılırken, tam ortasında, Sarı Zeybek çaldırmış, hasta olmasına rağmen, bu zeybeği oynayarak hem Türk’ün salon dansının zeybek olduğuna işaret etmiş, hem de gelecek kuşaklara kültürel mirasımızın mesajını vermişti.
Gündüz Ereğli stadyumundaki coşkulu kutlamalarımızın ardından akşam da kapalı spor salonunda, başta ‘’Çayda Çıra’’ olmak üzere folklor gösterilerinin yanı sıra İvriz Korosu yöresel halk ezgilerini seslendirmişti.
Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘’Müziksiz devrim olmaz.’’ Sözünün doğruluğunu 19 Mayıs 1959 yılında Ereğli’de bir kez daha görmüş, görevlerimizi yapmış olmanın mutluluğu ve tatlı bir yorgunlukla okula geri dönmüştük. Bir bakıma 1958-59 Eğitim ve Öğretim yılının da sonunu getirmiştik…
Başarılı bir yıl sonu ve tatil...
5 Haziran 1959 Cuma günü, o her sabah uykulu gözlerle ama çelik gibi bir disiplinle toplandığımız meydanda, sabah kahvaltısından hemen sonra gerçekleştirilen o son ve muazzam Bayrak Merasimiyle birlikte, üç aylık yaz tatiline resmen ve gururla giriş yapmış bulunuyoruz.
Aslında yerleşkedeki o tatlı telaş günler öncesinden, tüm Ereğli halkıyla el ele, omuz omuza vererek Ereğli Stadyumu’nda büyük bir coşku, şiirler ve jimnastik gösterileriyle kutladığımız 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı'nın hemen ardındaki günlerde başlamıştı. İvriz, bayramın bitişiyle birlikte kabuğunu değiştirmiş, bütünüyle yaz hazırlıklarının o hummalı ritmine girmişti.
Çünkü bizim okulumuzda nizam böyleydi; daha 19 Mayıs gelmeden önce bütün yazılı ve sözlü sınavlar çoktan bitirilir, notlar kara kaplı defterlere işlenirdi. Sınavlar bittikten sonraki bu son günlerde ise durumu kritik olan, derslerde zorlanan bazı arkadaşlarımız için öğretmenlerimiz adeta seferber olur, tek tek kurtarma yazılıları ve özel sözlü sınavlar yaparlardı. Çünkü bizim kökümüzü oluşturan Köy Enstitüleri felsefesi, öğrencileri elemek ya da harcamak üzerine değil, ne pahasına olursa olsun onları hayata kazandırmak üzerine kurulmuştu.
Güzel sanatlarda, müzikte ya da tarımda olağanüstü yetenekli görülen, geleceğin aydınlık yüzü olacak bir köy çocuğu, sırf matematiği tam beceremiyor ya da formülleri karıştırıyor diye bir kalemde sınıfta bırakılmaz, harcanmazdı. Köy Enstitüleri’nin öz hakiki ardılı olan İvriz İlköğretmen Okulu da bu şerefli anlayışı büyük bir titizlikle sürdürüyor, durumu kritik olan arkadaşlarımızın eksikliklerini sevgiyle tamamlamak için çabalıyordu. Eğer tüm bu gayretlere rağmen eksik bilgiler ve beceriler eylül ayına kadar tamamlanamamış ise, o arkadaşlarımız doğrudan sınıfta bırakılmıyor, eksiklerini yazın kapatabilmeleri için bütünleme sınavlarına bırakılıyordu.
İşte bu hummalı sürecin sonunda, dün, yani 4 Haziran Perşembe günü öğleden sonra hepimizin kalbi ağzında beklediği o an geldi ve karnelerimiz tek tek dağıtıldı. Titreyen ellerimle karnemi açıp o satırlara baktığımda, göğsüm gururla, tarifsiz bir sevinçle kabardı: Birinci dönemde olduğu gibi, ikinci dönemde de bütün derslerimdeki not ortalamam on üzerinden tam 10 olmuştu! İvriz’deki bu ilk senemi, o çetin kışı jilet gibi bir başarıyla, alnımın akıyla noktalamıştım. Çok ama çok mutluydum.
Karne kağıdındaki o yuvarlak, dik yazılmış "10" rakamlarını tek tek gözden geçirip sıramda öylece otururken, zihnim İvriz’in duvarlarını aştı. Zamanın o amansız çarkı beni aldı ve tam sekiz yıl geriye, 1951 yılı nisan ayının o dumanlı, o sancılı son haftasına, Bulgaristan’da gözümü açtığım, toprağına doyamadığım o doğduğum Karagözler Köyü’ne fırlattı…
24 Nisan 1951 Salı günü doğduğum Karagözler Köyü’nden, o geri dönüşü olmayan büyük göç hareketimiz uykusuz bir sabahta resmen başlamıştı. Ertesi gün, yani 25 Nisan 1951 Çarşamba günü Şumnu Tren Garı’nın o kasvetli, kömür kokan peronunda bizi bekleyen o soğuk kara tren vagonlarına balık istifleri gibi doluşmuştuk. Günlerce rayların üzerinde tıkırdayan, içimizi sızlatan o vagonlar, nihayet 26 Nisan Perşembe günü öğleden sonra anavatanın kapısına, Edirne Karaağaç Tren Garı’na ulaşıp acı bir çığlıkla duracaktı.
Böylece, canımızdan can koparan o büyük göç hikayemizin birinci çetin bölümü tamamlanmış oluyordu.
Fakat bitmek bilmeyen o kara kışta, Karagözler’den başlayıp günlerce süren o perişan yolculuğumuz sırasında, anacığımın o zayıf bedeni daha fazla dayanamamış ve amansızca hastalanmıştı. Sığındığımız Edirne Muhacir Misafirhanesi’nin doktorları tarafından yapılan muayenelerin ardından anacığıma, o dönemin en korkulan, adı anılınca yürekleri ağza getiren hastalığı, yani "ince hastalık" (verem) teşhisi konulmuştu. Anamı alelacele kollarımızdan çekip alarak misafirhane hastanesinin tecrit odasına gönderiyorlardı.
O karmaşanın, o büyük çaresizliğin ortasında henüz iki yaşındaki küçücük kardeşim Şaban, anasız kalmanın verdiği o büyük korkuyla yaygarayı basmış, feryat figan ağlıyordu: "Anamı isteriiiim... Anamııı!" diye koridorları yırtıyordu sesi. İçim parçalanmıştı, tam şaşkınlıkla ve gözyaşlarıyla Şaban’ı kucağıma alıp bağrıma basacaktım ki…
"Akıncı… Akıncııı! Kendine gel yahu!" Sert bir elin omuzlarımı sarsması ve koridorda yankılanan tanıdık bir sesle irkilerek gözlerimi açtım. En yakın arkadaşım, can dostum Emin karşımda durmuş, şaşkın gözlerle beni sarsıyordu:
"Yine nereye gittin Akıncı? Dakikalardır sesleniyorum, duvar gibisin," deyince, gözlerimi kırpıştırarak zamanda ve mekanda sekiz yıllık bir sıçrama yaptım; 5 Haziran gününün o cıvıl cıvıl İvriz sınıfına geri döndüm. "Hayrola Akıncı, gözlerin kıpkırmızı olmuş, yaşarmış?" dedi Emin endişeyle eğilerek. — "Hayırdır be Emin… Hayırdır," dedim derin bir nefes alarak. "Birden zamanda geriye, o meşum 1951 yılına, göç yollarına gittim. Geçmişimi, o çocuk yaşta çektiğimiz muhacirliğimizi anımsadım. Nereden, hangi yoksulluklardan süzülüp de bu İvriz’in aydınlık sıralarına kadar geldiğimin ayırdına vardım yeniden. Hem buradaki başarıma sevindim hem de o günlerin acısıyla hüzünlendim be kardeşim."
Emin, omzumu babacan bir tavırla sıkarak gülümsedi: "Yahu Akıncı, baksana elindeki karneye! Harika sonuçlar aldın, iki dönemdir sınıfın birincisi oldun. Hiç hüzünlenmene gerek yok, seninle gurur duyuyoruz. Ee, anlat bakalım, bavulu toplayınca ne yapacaksın şimdi, planın ne?"
"Bizimkilerin durumu malum be Emin," dedim hüzünlü bir tebessümle. "Babam hâlâ Mersin’de, o göçmen barakasında günübirlik işçi olarak bizim boğazımızdan geçecek nafakayı çıkarmak için ömrünü törpülüyor. Üstelik nenem ve dayılarım da Mersin’e yerleştiler. O yüzden yarın ilk iş trenle Mersin’e gideceğim. Babamın yanına varıp hem hasret gidereceğim hem de ondan yol için biraz harçlık, para aldıktan sonra hemen Misli’ye, köyde beni dört gözle bekleyen anamla kardeşim Mustafa’nın yanına döneceğim...
Peki, sen ne yapacaksın Emin, senin rotan neresi?" — "Ben de her köylü çocuk gibi doğruca anamın yanına, köyüme gideceğim Akıncı," dedi gözleri parlayarak. — "Haydi öyleyse, lafı bırakalım da şu emektar tahta bavulları toparlamaya başlayalım!"
Her ne kadar dersler bitmiş, karneler dağıtılmış ve 1958-1959 Eğitim ve Öğretim yılı başarıyla sona ermiş olsa da, bavulu kapıp hemen nizamiyeden çıkıp gitmek öyle kolay değildi. İvriz bize buranın sadece öğrencisi değil, aynı zamanda sahibi ve koruyucusu olmayı öğretmişti. Memlekete dağılmadan önce, öncelikle okulun sonraki döneme eksiksiz girmesini sağlayacak o büyük "tamamlayıcı eylemleri" ve bakım işlerini hep birlikte gerçekleştirecektik.
Vakit kaybetmeden iş bölümü yaptık ve kollarımızı sıvadık. Dersliklerden atölyelere, laboratuvarlardan tarım depolarına kadar bütün birimlerdeki alet, edevat ve hassas cihazlar tek tek elden geçirildi, gözden geçirildi. Kış boyunca yıpranan, kırılan ya da eksilen ne varsa hepsi İvriz’in usta elleriyle tek tek tamir edildi, eksiklikleri tamamlandı ve her biri yağlanarak pırıl pırıl kendi nizamî yerlerine yerleştirildi.
Bu büyük bakım seferberliğinin hemen sonrasında ise, koskoca yerleşkede tepeden tırnağa genel bir temizlik harekatı başlattık. Yatakhanelerin zeminleri yı yıkandı, pencereler silindi, sınıfların kara tahtaları eylül ayının o ilk tebeşir kokusuna kadar tertemiz hale getirildi.
Biz İvrizliler, yuvamıza karşı son görevimizi de büyük bir neşe ve iş birliği içinde yerine getirirken; içimdeki o göçmen çocuk, geleceğe doğru her zamankinden çok daha büyük bir inanç ve umutla bakıyordu…
İki Dünya Arasında Bir Pazar Günü...
Gözüme sızan o inatçı güneş ışığı, beni uyanmanın eşiğine getirmeye yetti de arttı bile. İlk birkaç saniye nerede olduğumun ayırdına varamadım. Zihnim, ışığın nereden geldiğini, bu çiğ aydınlığın hangi boşluktan sızdığını çözmeye çalışıyordu. Üstelik sırtım, aşina olduğum ranzanın sert şiltesine değil, doğrudan toprağın soğuğunu emen bir yer yatağına yaslanmıştı.
Yer yatağındaydım. Demek ki İvriz’de değildim.
Gözlerimi tamamen açmadan, kirpiklerimin arasından etrafı süzdüm. Gergin bir kampana sesiyle uyanılan, milimetrik düzenlenmiş o taş duvarlı İvriz yatakhanesi yoktu karşımda. Mersin Göçmen Barakaları’ndaydım. O keskin ışık, ahşap tahtaların zamanla kuruyup aralanmış yarıklarından içeri hücum ediyor, odanın içindeki toz zerrelerini dans ettiriyordu.
Yanımda kimse yoktu ve takvim yaprakları 7 Haziran 1959 Pazar gününü gösteriyordu, Mersin Göçmen barakalarındaydım. Barakanın bu sessizliği, babamın gün ağarmadan, henüz ben uykunun en derin yerindeyken, bir umut, iş bulmak için çoktan yollara düştüğünü söylüyordu. Daha dün akşamüzeri, kara trenin isli dumanı arasından inmiştim bu şehre. İvriz'in disiplinli, saat gibi işleyen kalesinden çıkıp yeniden bu derme çatma, ama bir o kadar da insan kokan dünyaya adım atmıştım.
Yatakta tembellik ederek gözlerimi tavana diktim. Zaman, zihnimin içinde geriye doğru, tıpkı rayların üzerinde gerisin geri giden bir lokomotif gibi hızla akmaya başladı. Ruhum, 6 Temmuz 1957’nin o sıcak yaz gününe çoktan varmıştı bile...
Mersin Kuvayi Milliye İlkokulu... Ardarda iki yıl okuma ayrıcalığına sahip olduğumuz, her köşesinde bir çocukluk hatıramızın saklandığı o okul. Dördüncü sınıftan beşinci sınıfa geçtiğim o yıl, göğsümü kabartan bir gurur vardı içimde; sınıf birincisi olmuştum. Başarılıydım, mektebin parmakla gösterilen çocuklarından biriydim. Bütün o yokluğun, göçmenliğin ortasında defterlerime sığdırdığım rakamlar ve harfler, bana bir çıkış yolu fısıldıyordu.
Üstelik yalnız da değildim. Başta İsmail Tunalı olmak üzere, barakaların tozlu sokaklarında geniş, kopmaz bir arkadaş çevresi edinmiştik kendimize. Hayatın yükünü erkenden omuzlamış çocuklardık; birlikte tabla sırtlayıp simit satar, boyumuzdan büyük hayaller kurardık. Sıcak çöktü mü kendimizi Mersin’in serin sularına bırakır, yüzmeyi o dalgaların arasında dalıp çıkarak öğrenirdik. Akşamları ise Mersin’in yazlık sinemalarının tahta sandalyelerine kurulur, perdedeki kahramanlarla coşarak içimizdeki bütün kurtları dökerdik.
Sonra zihnim biraz daha geriye, 1952’nin Temmuz ayına savruldu. Umutlarımızın en gür olduğu o döneme... Niğde’nin Misli Köyü’ne gittiğimizde, Devlet Baba mülkiyeti hazinede kalmak kaydıyla bize çiftçilik yapalım diye tam 100 dönüm tarla tahsis etmişti. Tek bir şart vardı: Kesintisiz 5 yıl boyunca bu toprağı işleyecek, yeşertecektik. Eğer başarırsak, tapu bizim olacaktı. Bir toprağımız, bir yurdumuz olacaktı sonunda.
Oysa toprak her zaman cömert davranmıyordu. İlk çiftçilik denememizin ardından aldığımız hasat, tam bir hüsran olmuştu. Çıkan mahsul ne toprağın borcuna yetmişti ne de bizim karnımızı doyurmaya. Aç kalmamak, bir lokma ekmek bulabilmek için babam yollara düşmüş, Adana’nın kazası Osmaniye’ye çalışmaya gitmişti. İlkokul birinci sınıfı Misli’nin o kurak toprağında okuduktan sonra, biz de göç kervanına katılarak Osmaniye’ye taşınmıştık. Üçüncü sınıfa geçtiğimizde ise bu kez anamın bitmek bilmeyen sağlık sorunları bizi yeniden yollara dökmüş ve Mersin’in yolunu tutmuştuk.
Biz Misli Köyü’nden uzakta, hayata tutunmaya çalışırken geçen o 3 yıl boyunca toprak sahipsiz kalmıştı. Ve Devlet Baba, ekilip dikilmediğini gördüğü o 100 dönüm tarlayı bizden geri almıştı.
Bir gün birileri babamın kulağına fısıldadı: "Eğer köye geri dönerseniz, belki tarlaları yeniden kurtarabilirsiniz..." Bu bir umuttu. Yeniden yollara düştük. Önce Niğde’nin Bor kazasına gittik, orada 29 Ekim İlkokulu’nun 5. sınıfında üç ay kadar okudum. Fakat köyün çağrısı baskın çıktı ve 27 Kasım 1957’de, o soğuk kış gününde yeniden Misli’ye dönmek zorunda kaldık.
İşte hayatımın dönüm noktası o topraklarda yazıldı. Misli’de ilkokulu bitirdim. Önüme konan leyli meccani sınavlarına, ömrümü değiştirecek o parasız yatılı imtihanına girdim. Ben sınavı kazanıp İvriz Öğretmen Okulu’nun o şanlı, disiplinli öğrencileri arasına katılırken; kardeşim Mustafa, ilkokul beşinci sınıfı tekrarlamak üzere anamla birlikte Misli’nin o sessizliğinde kalmıştı. ben mektepli olmuştum, o ise toprağın koynunda...
"Memeeet... Memet!"
Dışarıdan gelen bu aşina ve şefkatli ses, beni zihnimin dehlizlerinden çekip çıkardı. Hızla yataktan kalkıp barakanın ahşap kapısını açtım. Çağıran, Fatma nenemden başkası değildi. Yüzündeki çizgilerde yılların yorgunluğunu taşıyan nenem, beni kahvaltıya çağırıyordu.
Bizim barakanın hemen bitişiğindeki diğer barakada nenemle Mustafa dayım kalıyordu. Yusuf dayım ise evlenip yuvasını kurmuş, kendine ayrı bir baraka çatıp oraya taşınmıştı. Yoksulluk bizi ayırmamış, aksine yan yana dizilen bu derme çatma tahtaların arasında birbirimize daha da kenetlemişti.
Hızla giyinip elimi yüzümü yıkadıktan sonra nenemin barakasına geçtim. Ak pak ellerini hürmetle öpüp halini hatırını sordum. Şükür, sağlığı ve keyfi yerinde görünüyordu. Önümüze koyduğu mütevazı sofrada kahvaltımızı yaptıktan sonra, mahalle turuna çıkmaya karar verdim.
İlk durak Kerim dayımın barakasıydı. Kapıyı Ayşe yengem açtı; dayım erkenden işe gitmişti. Yengemin elinden sıcak bir çay içip ayaküstü sohbet ettikten sonra, bu kez Yusuf dayımın kapısını çaldım. Şansıma Kerime yengemle dayım evdeydiler.
Yusuf dayım, beni gördüğü an her zamanki o coşkulu, yüreklendirici tavrıyla karşıladı. Gözlerinin içi gülüyordu. Çünkü hem Akıncı hem de Kurtuldu ailelerinin tarihinde ilk mektepli, okumuş çocuklar bizlerdik. Dayım, benim o İvriz’deki şapkamı, üniformamı, elimdeki kalemi kendi gururu sayıyordu. Mektepli olmamız, bu aile için bir rütbeydi. Hal hatır sormalar, İvriz’in o katı disiplinli okul anıları, dersler derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Bir saate yakın süren bu koyu sohbet, İsmail Tunalı’nın kapı eşiğinden el sallamasıyla bölündü.
Dayımlardan izin isteyip kendimi İsmail’in yanına, Mersin’in o iyot kokan sokaklarına attım. Ayaklarımız bizi doğrudan sahile götürdü. Denizin dalgaları kıyıya vururken, biz de eski günlerin dalgaları arasında kaybolmuştuk. İvriz’in kampana sesleri, sert disiplini, katı kuralları geride kalmıştı; şu an Mersin sahilinde, rüzgara karşı yürüyen o özgür, çıplak ayaklı çocuklardık yeniden.
İvriz, bana hayatın "kurallarını ve geleceğini" sunan bir kale gibiydi. Orada her şey dakikti; kampananın o keskin sesiyle uyanır, sıraya girer, yataklarımızı milimetrik düzeltir, etüt salonlarında geleceğe satır satır hazırlanırdık. İvriz’de "birey" olmayı, tek başına ayakta kalmayı, devletin şefkatli ama ciddi yüzünü öğreniyordum. Orası geleceğin inşa edildiği yerdi, ama hep bir parça gurbetti.
Mersin barakaları ise kuralsızlığın, yoksulluğun ama en çok da "sıcaklığın ve çocukluğun" yurduydu. Baraka duvarlarının aralıklarından gözüme sızan o pazar güneşi, İvriz’in sabah kampanası gibi emredici değildi; adeta "Uyan Memet, bak dışarıda hayat var" diye fısıldıyordu.
Burada yer yatağındaydım. Nevresimlerim İvriz’deki gibi tek tip ve gergin değildi belki, ama anamın, babamın, nenemin kokusu sinmişti üzerlerine. İvriz’de kendi kendimin koruyucusuyken, barakalarda Fatma nenemin telaşında, Yusuf dayımın gururlu bakışlarında, babamın akşam kapıdan girerken yorgun yüzünde beliren o tebessümde sarıp sarmalanıyordum.
İvriz bana "mektepli olmayı" ve ağırbaşlılığı öğretirken, Mersin sahili ve o yazlık sinemalar içimdeki o ele avuca sığmaz, simit satan, denizin tuzunu teninde taşıyan çıplak ayaklı sokak çocuğunu yaşatıyordu. Mektepli Memet ile barakaların Memet’i o pazar günü Mersin sahilinde el ele tutuşmuş, hem geçmişin yoksulluğuna hüzünleniyor hem de geleceğin getireceği aydınlığa umutla bakıyordu.
İsmail ile laflarken zaman o kadar hızlı aktı ki, barakalara döndüğümüzde saat çoktan akşamın yedisini bulmuştu. Barakaların önüne geldiğimde Fatma nenemin telaşlı gözleriyle karşılaştım. Merakından sık sık bizim kapıyı yoklamış, beni göremeyince endişelenmişti. Beni karşısında sağ salim görünce yüzü aydınlandı. Ocakta mis gibi kokan bir tarhana çorbası kaynatmıştı; yan yana oturup sıcak çorbayı kaşıkladık. İçimi ısıtan sadece çorba değil, o barakanın çatısı altındaki aidiyetti.
Neneme teşekkür edip dualarını alarak kendi barakamıza geçtim. Ev yalnızdı, sessizdi. Ortalığı güzelce süpürüp topladım, babamın yorgun argın geleceğini bildiğimden ocağa hemen bir çay koydum. Çay demini alıp kokusunu odaya yaydığı sırada, kapının gıcırtısıyla birlikte babam içeri girdi.
Yüzü gülüyordu. O yorgun gözlerinin arkasında bir rahatlama vardı. Günübirlik de olsa bir iş bulabilmiş, evine elleri dolu, rızkıyla dönmüştü.
Karşılıklı oturduk. Tavşan kanı çaylarımızdan yudumlarken, akşam yemeği niyetine kahvaltılıkları atıştırdık. Yatsı namazını huşu içinde kıldıktan sonra, barakanın o loş ışığında yeniden karşı karşıya geldik. Hal hatır kelamından sonra, laf döndü dolaştı ve ikimiz birden zamanda geriye, 1951 yılına doğru bir yolculuğa çıktık.
Babam, her zaman olduğu gibi, o büyük göç hareketimizi destansı bir dille anlatmaya başladı. O anlatırken barakanın tahta duvarları yıkılıyor, odanın içine Sakar Balkan’ın rüzgarları doluyordu. Yoksulluğu, rayları, yolları ve bitmek bilmeyen o arayışı bir masal kahramanı gibi nakşediyordu hafızama. Hikaye gece yarısına doğru bittiğinde, benim de gözlerimden artık uyku akıyordu.
Mersin’in o delikli duvarlarından sızan gece esintisi eşliğinde yatağa girer girmez, bilincim beni hemen teslim aldı. Gözlerimi kapattığım an, kendimi yeniden doğduğum o topraklarda, Karagözler Köyü’nde buldum. Kerim dayımla beraberdik. Sakar Balkan’ın dik eteklerindeydik ve aşağıda uzanan Gerlova alçağını daha net, daha geniş görebilmek için, nefes nefese, durmaksızın tırmanıyorduk...
10 Haziran 1959 Çarşamba, Misli Niğde...
Dün, Mersin'den anamla kardeşimin yanına geldim. İvrizli olarak 3 gün kaldığım Mersin'de, Mersin Kuvayi Milliye ilkokulu 3. ve 4. sınıftan arkadaşlarımın bazılarını görme fırsatım oldu. En iyi arkadaşım İsmail Tunalı bunlardan biriydi.
Göçmen Barakaları Mersin'in ilk gecekondularından biriydi. Barakalarda yaşayanların büyük bölümü Mersin çırçır ve tekstil fabrikalarında vardiyalı çalışıyordu. Benim gibiler, Köy Enstitüsü kökenli öğretmenlerin rehberliğinde ve vazgeçmediğimiz için, parasız yatılı okullara girerek gecekondulardan kurtulma şansımızı yaratmıştık.
Kuvayi Milliye İlkokulu arkadaşlarım mezun olduklarında aileleri ne yapacakları konusunda açmazda kalmışlardı. Yaşları 15-16 olan çocuklarının aile ekonomisine katkıda bulunmaları gerektiğine inanan büyük bir bölümü, özellikle kız çocukları için yeterli görmüşlerdi. Böylece ortaokul ve lise yolları kapanmıştı. Öğrendiğimde üzüldüm.
Aklıma ''Osmanımın Pantolon Parası'' geldi. İvriz yazılı sınavlarına Niğde'de katılma çağrısı geldiğinde, Niğde'ye gidecek paramız olmadığı gibi, iki gün sürecek olan sınav süresince kalacak yerimiz de yoktu. Misli İlkokulu 1. ve 5. sınıfta en iyi arkadaşım Osman'ın anası Hatice Teyze, oğluna pantolonluk kumaş için ayırdığı 10 Lirayı ikiletmeden vermişti de sınavlara katılabilmiştik. Fukaralık böyle bir şeydi.
Sevindirici haberlerim de oldu. Babam bir miktar para biriktirmişti. Misli'de en az iki ay yetecek kadarını bana verdi. Yusuf dayım da tren garına kadar bana eşlik edip harçlık verdi ve beni trene bindirerek yolcu etti.
Mersin-Adana hattında çalışan trenden Yenice istasyonunda aktarma yaparak Adana-Kayseri hattında çalışan Toros Ekspresi ile Hüyük İstasyonu’na kadar 1300 km’lik bir yolculuk yaptım. İstasyondan yaklaşık 6 km uzaklıktaki Misli Köyüne de sağ salim ulaştım.
Köydeki ilk işim Kardeşim Mustafa’nın durumuyla ilgilenmek oldu. Bayezid Öğretmenim önerisi ve yardımlarıyla değişik okulların yatılılık sınavları için, İlkokul 5. sınıfı tekrarlayarak bilgilerini pekiştirmişti. Bu kez İvriz İlköğretmen Okulu sınavlarının yanı sıra Konya Maarif Koleji parasız yatılılık sınavlarına da katılacaktı.
Birlikte sınav konuları bir kez daha gözden geçiriyor, eksik konu ve bilgi bırakmamaya çalışıyorduk. Bu kez başarmak zorundaydı.
Mustafa'nın hazırlıkları dışındaki zamanlarımda Misli'yi tekrar kaşfetmeye çalışıyordum.
13 Haziran 1959, Cumartesi. Misli…
Mersin’in nemli sıcağından çıkıp, İvriz’in o kendine has havasını soluduktan sonra baba ocağı Misli’ye geleli henüz bir haftayı biraz geçmişti. Günler, kerpiç evin serin odasında, kardeşim Mustafa ile baş başa verip Leyli Meccani sınavı hazırlıklarını gözden geçirmekle akıp gidiyordu. Geleceğimiz, o kağıtlardan okuduğumuz satırların arasındaydı. Cebimizde, Mersin'den ayrılırken babamın avucuma sıkıştırdığı bir miktar harçlık vardı elbet. Ama ne demişti eskiler? Hazıra dağ dayanmazdı. Bu topraklarda yaşamanın ilk kuralı, alnının teriyle ekmeğini kazanmaktı.
Köyde tatlı bir telaş, hummalı bir hareketlilik vardı o günlerde. Hayvan yemi olarak da el üstünde tutulan burçak hasadı başlamıştı. Akşam gaz lambasının ışığında toplanıp kararımızı verdik; ertesi gün ailece tarlada olacaktık.
Sabahın ilk ışıkları Niğde bozkırını henüz ısıtmaya başlamışken, güneşin kavurucu sıcağı bastırmadan yola koyulduk. Tarla sahibinin tahsis ettiği atlı arabaların üzerinde, toz bulutunun içinde ilerliyorduk. Yolculuk değil, sanki bir panayırdı bu. Gençlerin atlarını şahlandırıp kamçı şaklatışları, "Haydi oğlum, göster kendini!" niyetine yankılanan bağrışmalar, yan arabadakilere laf atıp "Sizi geçtik ya!" diye savrulan neşeli kahkahalar… Arka taraftan bir iki yanık sesin başlattığı hafif şarkılar, sabahın ayazını ısıtan cinstendi. Tam bir festival havası esiyordu bozkırın bağrında.
Tarlaya vardığımızda, güneş gökyüzünde yavaş yavaş yükseliyordu. Yan yana dizilmiş yirmi, yirmi beş kişi toprağın başında saf tuttuk. Solumda ilkokul arkadaşım Osman, sağımda can yoldaşım, kardeşim Mustafa… Anam ise sıranın diğer ucunda, bir anaç tavırla toprağı süzüyordu.
"Başla!" komutu tarlanın üzerinde çınladı... Dizlerimin üzerine çöktüm, altımdaki kumlu toprak, ayaklarımın altından kayıp giderken ilk burçak köküne uzandım. Burçak, öyle uzaktan göründüğü gibi uysal bir bitki değildi. Boyu kısaydı, bodurdu ama tohumlarının çevresi sert, sivri dikenlerle bezeliydi. Biçerdöver girmez, tırpan işlemez; tek tek, canını acıta acıta elle yolunurdu.
İlk hamleyi yapmamla birlikte parmaklarımın ucunda keskin bir acı hissettim. Dikenler etime batmış, parmak uçlarımdan ince bir sızı yükselmişti. Canım yandı ama çaktırmadım. Osman’a baktım, o da dişlerini sıkmıştı. Dikkatli olmalıydım, hem hızlı hem temiz yolmalıydım.
Her ne kadar Niğde denince akla ilk patates gelse de bu topraklar buğdayı, arpayı, yoncayı ve burçağı da koynunda büyütürdü. Ama hasadı en zalim olanı şüphe yok ki burçaktı. Tek başına bir insanın belini büker, iradesini kırardı. Gel gelelim, Anadolu insanı bu zorluğun ilacını asırlar önce bulmuştu: İmece. Yan yana gelince, omuz omuza verince en aşılmaz duvarlar yıkılır, en zor işler bir oyuna dönüşürdü.
Bir taraftan burçakları yoluyor, bir taraftan da tarladaki genç kızların başlattığı o tanıdık ezgiye ses veriyorduk. O günlerde Halk Türküleri Sanatçısı Nezahat Bayram’ın plaklarında dönen, dillerden düşmeyen o meşhur türkü yükseldi tarlanın ortasından:
"Sabahtan kalktım da ezan sesi var, Ezan sesi değil burçak yası var. Bakın şu adama kaç tarlası var… Aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması, Burçak tarlasında gelin olması…"
Nezahat Bayram gibi kusursuz, pürüzsüz değildi sesimiz belki; ama yaşayarak, hissederek, parmaklarımızdan sızan o ince kanın sıcaklığıyla söylüyorduk. Var gücümüzle haykırdıkça, türkü bizi sarıp sarmalıyor, bambaşka bir aleme götürüyordu. Bir süre sonra ne ellerimizin sızısı kaldı ne de batan dikenlerin acısı.
''Ezgiler, bozkırın ortasında acılarımızın panzehiri olmuştu.''
Zaten bu türkü de durup dururken yakılmamıştı ya… Hikayesini düşünüyordum bir yandan. İstanbul’un varlıklı, korunaklı hayatından kopup aşkı uğruna Anadolu’nun bağrına, bir köy evine gelin gelen o şehirli kızın hikayesiydi bu. İlk sabah uyandırılıp eline bir çuval tutuşturularak gönderildiği o burçak tarlasında, hayatın gerçek yüzüyle ve nasırlı ellerle karşılaşınca göğe yükselen ilk isyanıydı.
Türkü dallanıp budaklanırken, zihnim beni tarladan alıp İvriz Öğretmen Okulu’nun dersliğine götürdü. Karşımda Tarım Başöğretmenimiz Salih Ziya Büyükaksoy duruyordu sanki. Onun o vakur sesi çınladı kulaklarımda.
Bizim tarlada ellerimizi kanatan bu lanetli bitki, İvriz’in dersliklerinde bize adeta bir "mucize" olarak anlatılmıştı. Salih Ziya Öğretmen, burçağın sadece hayvanları besleyen sıradan bir ot olmadığını aktarırdı uzun uzun. Toprağın oluşumu, ıslah edilmesi, suyun korunması ve erozyonun önlenmesi için nasıl hayati bir kilit taşı olduğunu anlatırdı. Toprağın verimini artıran, ekim nöbetinde toprağı dinlendiren ve zirai ekonomiyi ayakta tutan bu bitki, meğer şu üstüne bastığımız toprağın en sadık dostuydu. İvriz bize sadece okumayı değil, bastığımız toprağın kalbini dinlemeyi de öğretmişti.
Güneş batıya doğru devrilip bozkıra uzun gölgeler düştüğünde, tarladaki işimiz bitmişti. Ezgilerle, şakalarla, birbirimize takılmalarla geçen koskoca bir günün ardından arabalara tekrar bindik. Ellerimiz acıyordu, yorgunduk ama eve dönerken içimizde gururlu bir hafiflik vardı.
Kardeşim Mustafa’ya baktım, gülümsüyordu. Geleceğe inanıyorduk, toprağa inanıyorduk. Ve en önemlisi, her şeye rağmen çok mutluyduk.
14 Ağustos 1959, Cuma. Misli…
Gökten adeta alev yağıyordu. Anadolu’nun bağrındaki bu küçük köy, yaz güneşinin altında sessizce kavrulmaktaydı. Hani derler ya, yaprak kımıldamıyordu. Aslında yaprak kımıldamıyor dediğime bakmayın; ortalıkta kımıldayacak tek bir yaprak bile yoktu. Köy bozkırın ortasında öylece çıplaktı, ağaçsızdı.
Sadece iki yıl önce, köyümüzün idealist başöğretmeni Bayezid Tuna’nın öncülüğünde büyük bir gayrete girişmiştik. Okul bahçesindeki o sert, inatçı doğal kayayı kazma kürekle kazımış, fidan çukurları açmış ve körpe fidanları, dışarıdan getirttiğimiz, toprakla buluşturmuştuk. Ancak bozkırın can suyu ağırdı; fidanlar henüz gölge verecek, rüzgârda uğuldayacak yapraklı ağaç aşamasına gelememişlerdi.
Kum ve taş binalar, sabahtan beri emdikleri o amansız güneş enerjisini şimdi bir fırın ağzı gibi ışıma yoluyla geri kusuyordu. Zaman donmuş, mekân kavrulmuştu.
Öğleden önce taş evimizin serinliğine sığınıp biraz kitap okumuş, sonra da kardeşim Mustafa ile ilgilenmiştim. Şimdi ise odadaki sedire sırt üstü uzanmış, sıcağın ağırlığı altında tembellik ediyorduk. Tam o sırada anamın başını kapıdan uzattığını gördüm. Yüzünde hem bir merak hem de tatlı bir telaş vardı:
— Mehmeeet… Mustafaaa… Köy bekçisi sarı bir zarfla geldi. Kalkın bakın bakalım neymiş.
Anam sözünü bitirir bitirmez yattığımız yerden ok gibi fırladık. Gelen zarf, Niğde Milli Eğitim Müdürlüğü’ndendi. Üzerinde resmi mühürlerin bulunduğu o meşhur sarı zarflardan biri...
Saat öğleden sonra altı buçuğu gösterirken zarfı dikkatle açtık. İçindeki resmi yazı, kardeşim Mustafa’yı o dönem "leyli meccani" olarak bilinen parasız yatılılık sınavlarına davet ediyordu. Mektuba göre yazılı sınavlar 17 Ağustos Pazartesi günü başlayacak ve dört gün sürecekti.
İçimi büyük bir minnet duygusu kapladı. Okul başöğretmenimiz Bayezid Tuna, her zamanki babacanlığı ve ileri görüşlülüğüyle, kardeşimin başvurularını zamanında ve eksiksiz yapmıştı. Onun bu iyiliğini ömrüm boyunca hep minnetle anacaktım.
Ben, bir İvriz Öğretmen Okulu öğrencisi olarak hayatımda ilk kez yaz tatili yapıyordum. Ancak bu tatili kendime değil, kardeşime adamıştım. Haftalarca Mustafa’yı bu sınavlara hazırlamıştım. Bütün dersleri tek tek gözden geçirmiş, konuların üzerinden defalarca geçmiştik. Bayezid öğretmenimiz de sağ olsun, bize rehberlik etsin diye bir önceki yılın sınav sorularını bulup getirmişti.
Sınavlara hazırdık, tek eksiğimiz bu resmi davetti… Ve işte o davet artık elimizdeydi.
Mustafa’nın önünde iki büyük kapı vardı: Hem İvriz Öğretmen Okulu’nun hem de Konya Maarif Koleji’nin sınavlarına girecekti. Takvim belirlenmişti; Salı ve Çarşamba günleri İvriz’in, Perşembe ve Cuma günleri ise Konya Maarif Koleji’nin sınavları yapılacaktı.
Zarfı masanın üzerine bırakırken, tam bir yıl önceki o çaresiz günümüzü hatırladım. Geçen yıl bu zamanlar, içimiz yine böyle umutla doluydu ama cebimiz bomboştu. Niğde’ye gidecek otobüs paramız olmadığı gibi, orada kalacak bir tek akrabamız, tanıdığımız da yoktu.
Çaresizlik belimizi büktüğü sırada, ilkokul arkadaşımız Osman’ın annesi Hatice Teyze yetişmişti imdadımıza. Bir gece yarısı kapılarını çalmıştık. O fedakâr kadın, sandığından çıkarıp "Osman’ımın pantolon parası" diyerek biriktirdiği o 10 Lirayı avucumuza saymıştı. O parayla Niğde’ye gitmiş, sınavlara katılmıştık. Sınav sonucunda ben başarılı olup İvriz’in yolunu tutarken, Mustafa kazanamamış ve köyde kalıp beşinci sınıfı tekrarlamak zorunda kalmıştı. O buruk sevinç, yüreğimizde hep bir yara olarak kalmıştı.
Ama bu yıl durum farklıydı. Bu yıl paramız da vardı, Niğde’de kalacak yerimiz de...Mersin’de günübirlik işçi olarak kavurucu sıcakta çalışan babam para göndermişti. Üstelik Mustafa ile ben de boş durmamış, Misli’de yapılan hasatların bazılarına katılarak alın terimizle üç beş kuruş kazanmış, kenara koymuştuk.
Ağustos ayının üçüncü çeyreğinde sınavların yapılacağını önceden kestirdiğimiz için, kalacak yer sorununu da erkenden, eş dost vasıtasıyla çözmüştük. Geçmişin çaresizliği, yerini bu kez emin adımlara bırakmıştı.
Hemen işe koyulduk. Sınavlarla ilgili resmi evrakları titizlikle bir araya getirdik. Yeni kalemler yontuldu, silgiler kontrol edildi ve her şey bir çantada toplandı. Ardından köy meydanına çıkıp Pazartesi günü şafak vakti Niğde’ye gidecek olan köy otobüsünde yerimizi ayırttık. Artık geri sayım başlamıştı.
Eve döndüğümüzde odadaki o gergin ama tatlı heyecan hissediliyordu. Mustafa, heyecanını bastırmak istercesine masanın başına oturdu. Özellikle en çok önem verdiği Matematik ders notlarını önüne açtı. Formülleri, problem çözme yöntemlerini son bir kez daha, gözlerinde büyük bir kararlılıkla gözden geçirdi.
Sayfayı çevirirken bana baktı. Gözlerinde geçen yılın burukluğu değil, bu yılın inancı vardı.
Kalemi masaya bıraktı. Artık hazırdı. Bozkırın ortasındaki bu küçük köyden, geleceğe doğru yürüyeceği o büyük sınava tamamen hazırdı…
Kardeşim Mustafa Konya Maarif Koleji'nde...
Takvim yaprakları 18 Eylül 1959 Cuma gününü gösteriyordu. Anadolu’nun üzerine çöken eylül serinliği, içimdeki o tuhaf, erken büyümüş delikanlı hissini bastırmaya yetmiyordu. Henüz ortaokul ikinci sınıfa geçmiş, İvriz İlköğretmen Okulu’nun tozunu yutmaya hazırlanan bir çocuktum aslında. Ama o sabah, omuzlarımda bir çocuğun taşıyabileceğinden çok daha ağır, gururlu bir yük vardı.
Kardeşim Mustafa, 19-20 Ağustos tarihlerinde girdiği sınavlarda büyük bir başarı göstermişti. Önünde iki yol vardı: Ya benim gibi İvriz İlköğretmen Okulu’na gidecek ya da Konya Maarif Koleji’nin kapısından içeri adım atacaktı. Üstelik ikisini de parasız yatılı olarak kazanmıştı. Tercihini Konya Maarif Koleji’nden yana kullandı. Yeni eğitim yılı 21 Eylül Pazartesi günü başlayacaktı ve önümüzde çözülmesi gereken koskoca bir "veli" meselesi vardı.
Babamız Mersin’deydi. Ekmeğini taştan çıkaran, günübirlik de olsa işini kaybetmeyi göze alamayan bir işçiydi. Konya’ya gelmesi hem işinden olmasına yol açabilir hem de zaten kıt kanaat geçinen ailemize büyük bir masraf çıkarabilirdi.
"Ben ne güne duruyorum?" dedim anama. "Velisi de olurum, kaydını da yaptırırım!"
Nasılsa benim okulum da Ereğli’deydi. Tren Konya’dan geçiyordu; yani Konya bir nevi yolumun üzeriydi. Anam önce duraksadı, yüzümdeki kararlılığa baktı. Sonra uzatıp öptüğüm ellerini başıma koydu, hayır duasını eksik etmedi.
İlkokul arkadaşımız Osman’ın ayarladığı bir atlı arabanın tıkırtıları arasında Niğde Hüyük İstasyonu’na vardığımızda, güneş henüz yeni doğuyordu. İstasyon şefinin düdüğüyle birlikte Toros Ekspresi’nin o simsiyah, kurum kokan gövdesine bıraktık kendimizi. Yaklaşık 270 kilometrelik, hayatımızı değiştirecek Konya yolculuğu işte böyle başladı.
Ulukışla’da yaptığımız aktarmanın ardından, tam sekiz saat süren dumanlı ve sarsıntılı bir yolculuğun sonunda Konya Tren Garı’na ulaştık. Trenden indiğimizde etrafa bakındık. Şansımız vardı; Konya Maarif Koleji tam da garın civarındaydı. Ancak okulun o ihtişamlı kapısına vardığımızda cep saatim 18.00’i çoktan geçmişti. Ne bir memur kalmıştı okulda ne de bir kayıt görevlisi.
Kapıdaki bekçi, üzerimizdeki tozlu kıyafetleri ve şaşkın bakışlarımızı süzüp babacan bir tavırla konuştu: "Geç kalmışsınız evlat. Cumartesi sabahı saat 10.00’dan sonra gelin, müdür bey burada olur."
"Peki amca," dedim, "biz bu gece nerede konaklayabiliriz?"
Bekçi eliyle hemen kolejin karşısındaki mütevazı oteli işaret etti: "Şu karşıdaki otele gidin. Benim gönderdiğimi söyleyin, size yardımcı olur." Teşekkür edip gar caddesinin rüzgarında karşıya geçtik. Otel görevlisi bizi güler yüzle karşıladı. Bekçinin selamını iletince yüzü yumuşadı.
"İki yataklı bir odam var," dedi görevli, anahtarı parmağında çevirirken. "Sizi oraya alayım. Yataklardan birinde yatarsınız. Gece başka bir müşteri gelirse, ikinci yatağa onu yerleştiririm. Size de uygun bir fiyat yazarım."
Odaya çıktığımızda tek bir yatağa sığışıp oturduk. Gece boyunca gözümüze uyku girmedi. Kulağımız hep kapıdaydı. Yan taraftaki yatak bomboş duruyordu ama içimizdeki fukaralık korkusu yorgunluğumuzdan baskındı. "Ya o yatağa da geçeriz de sabaha karşı bir müşteri gelir, bizden iki yatak parası alırlar?" diye düşündük. Kardeşimle birbirimize sokulup tek bir yatakta sabahladık. Fukaralık, insana sadece parasızlığı değil, hak etmediği bir konforun korkusunu da öğretiyordu.
Cumartesi sabahı erkenden, otelciye teşekkür edip ayrıldık. İstasyon civarındaki bir simitçiden aldığımız iki taze simitle, dumanı tüten bir kahvehanede sabah kahvaltımızı yaptık. Cebimizdeki para azdı ama içimizdeki umut Konya Ovası kadar genişti.
Saat tam 10.15’te yeniden kolej kapısındaydık. Akşamki bekçi bizi görünce gülümsedi: "Müdür bey geldi, hadi arkama düşün," diyerek bizi koridorlardan geçirip büyük, ağır bir kapının önüne getirdi. İçeri başını uzatıp, "Kayıt için gelmişler Müdür Bey," dedi.
Müdür bey, masasının arkasından başını kaldırıp bize baktığında şaşkınlığını gizleyemedi. Karşısında takım elbiseli, kravatlı veliler görmeye alışıktı herhalde. Oysa karşısında duran; biri ilkokulu yeni bitirmiş, diğeri ortaokul ikinci sınıfa geçmiş iki çocuktan ibaretti.
"Babanız nerede sizin?" diye sordu, sesi odanın içinde yankılanırken.
Öne doğru bir adım attım. Dik durmaya çalışarak, sesimin titremesine izin vermeden konuşmaya başladım: "Babam Mersin’de çalışıyor Müdür Bey. İşyerinden izin alamadı, gelmesi de çok masraflı olacaktı. Ben de İvriz İlköğretmen Okulu ikinci sınıf öğrencisiyim. Velisi ben oldum kardeşimin."
Müdür bey uzunca bir süre hiçbir şey söylemedi. Kafasını ağır ağır sallarken ağzından hayret nidaları dökülüyordu. Karşısındaki bu "çocuk veliyi" süzdü, ardından masasındaki zili çalarak bir görevli çağırdı. Mustafa’nın evraklarını uzatıp kayıt işlemlerinin başlatılmasını emretti.
İşlemler yapılırken müdür bey bana döndü, gözlerindeki o sert ifade gitmiş, yerini derin bir şefkate bırakmıştı: "Eee, şimdi sen ne yapacaksın peki?"
"Kardeşimin kayıt işlemleri bitsin, onu buraya emanet edeceğim Müdür Bey," dedim. "Sonra trene binip Ereğli’ye, oradan da kendi okulum İvriz’e gideceğim."
Gülümsedi. Öyle de oldu.
Kayıt bitip de okulun bahçesine çıktığımızda, Konya Maarif Koleji’nin üzerine kurulan o eski Bağdat Oteli binasına uzun uzun baktım. Zamanın hükümetinin Anıtkabir inşaatı bütçesinden bile pay aktararak gözü gibi koruduğu, devlet eliyle yabancı dil eğitimi veren bu muazzam okulda artık benim kardeşimin de adı yazılıydı. Bütün öğrencileri paralı ve yatılı olan bu koca mektepte sadece iki öğrenci bursluydu; biri okul aile birliğinin desteğiyle benim kardeşimdi.
Bu düşünce, istasyona doğru yürürken göğsümü kabartıyor, adımlarıma bir yetişkin vakarı katıyordu.
Ereğli trenine binip pencerenden dışarıyı izlerken, içimdeki o gururlu sevincin yanına incecik bir sızı yerleşti. Konya Ovası’nın uçsuz bucaksız sarılığında kaybolan raylara bakarken kendime sormadan edemedim: Olur da bir gün, o oldukça zengin Konyalı çocukların, eşraf evlatlarının arasında benim o fukara kardeşim maddi ve manevi yönden ezilir miydi? Bu koca şehir, onun o temiz ve çocuk kalbini incitir miydi?
Tren İvriz’e doğru yol alırken, içimdeki endişeyi bozkırın rüzgarına bıraktım. Biliyordum ki, Niğde Garı'ndan çıkan o iki çocuk, artık arkalarına bakmadan kendi yollarını çizmek zorundaydı. Kardeşim Konya’da lisan öğrenecek, bense İvriz’de memleketin geleceğini yetiştirmek için tebeşir tozu yutacaktım. Fukaralık belimizi bükmüştü belki ama okumak, o bükülen beli doğrultacağımız tek kalemizdi.
İvriz İkinci Sınıf Öğrencisiyim...
Takvim yaprakları 20 Eylül 1959 Pazar gününü gösteriyordu. İvriz’in o kendine has, toprak kokan serin havasını içime çekerken, geride bıraktığım günün yorgunluğunu çoktan unutmuştum.
Daha dün, koskoca Konya Maarif Koleji’nin kapısında, bir çocuk başıma veli olmuş, kardeşim Mustafa’nın kaydını tamamlamıştım. Cebimdeki kısıtlı paranın büyük bir kısmını, ona koca bir dönem boyunca yetmesini umduğum 100 Lira harçlık olarak avucuna bırakırken içim gitse de belli etmemiştim.
Cumartesi saat tam onbirde beni İvriz’e, yuvama götürecek olan Toros Ekspresi’ne bindiğimde omuzlarımdaki yük hafiflemiş, yerini derin bir muhasebeye bırakmıştı.
Konya ile Ereğli arasındaki o üç saatlik tren yolculuğu, rayların tıkırtısı eşliğinde beni alıp uzaklara götürdü. Pencerenden dışarıya, uçsuz bucaksız uzanan bozkıra bakarken, aklım ilk olarak Misli’de kalan anama gitti. Babam ekmek davası için Mersin’deydi. Şimdi Mustafa da Konya’da yatılı kalacaktı.
Evin çocukları birer birer yuvadan uçarken, anam o koca evde yapayalnız kalmıştı. Babam bir ara gelip onu da Mersin’e götürecekti elbet, ama o zamana kadar ne yapardı tek başına? İçim el vermedi, bir hayli hayıflandım. Sonra şükür ki ilkokul arkadaşım Osman ile anası Hatice Teyze düştü aklıma. Bizim yokluğumuzda anamı yalnız bırakmaz, kapısını çalmayı eksik etmezlerdi. Bu düşünce, yüreğime su serpti.
Anamın yalnızlığı konusundaki endişem biraz yatışınca, trenin dumanı beni geçmişin daha da derin, sisli sayfalarına savurdu. Zamanda geriye, ömrümün en büyük kırılma noktasına, 1951 yılının 23 Nisan gününe gittim…
Atalarımızın asırlık yurdu Bulgaristan’a, doğup büyüdüğümüz Karagözler köyüne veda ettiğimiz o nisan gününü dün gibi hatırlıyordum. Yüreğimizde göçün ağırlığı, cebimizde umuttan başka bir şey yoktu. Üç gün süren meşakkatli bir yolculuğun ardından, 26 Nisan 1951 Perşembe günü Edirne Karaağaç İstasyonu’ndan Anavatan’a, Türkiye’ye ilk adımımızı atmıştık. Toprağı öpmüştük öpmesine ama sevinmeye vakit bulamadan, acı bir gerçekle yüzleştik: Anama o dönemin amansız ince hastalığı, yani verem teşhisi konmuş ve hemen Muhacirhane revirine yatırılmıştı.
Ertesi gün, bize bu topraklarda yeni bir hayatın kapısını açacak olan yeni doğum kağıtlarımız verilmişti. Bulgaristan’dan "Ahmet Mustafa Durgud" ailesi olarak çıkmış, Edirne’de o beyaz kağıda düşen mürekkeple artık "Ahmet Akıncı" ailesi olmuştuk. Beş kişilik bu yeni muhacir ailesinin en büyük oğlu olarak ben henüz 7 yaşındaydım. Mustafa 6, en küçüğümüz Şaban ise henüz 2 yaşındaydı.
Edirne'deki üçüncü günümüzde yapılan dağıtımda bize Maraş Elbistan yolları görünmüştü. Anam revirde en az iki ay tedavi görecekti ve babamın refakatçi olarak onun yanında kalması şarttı. Halil Dedem, nenem, dört dayım ve bir teyzemden oluşan o yedi kişilik Halil Kurtuldu ailesinin yanına katılarak biz üç kardeş yola koyulduk. İstikamet Maraş’tı. Her ne kadar etrafımızda bize kol kanat gerecek büyük ailemiz olsa da ananın yeri başkaydı. İki yaşındaki dilsiz çocuk Şaban, anasızlığın acısıyla durmadan ağlıyor, hepimize zor anlar yaşatıyordu.
Maraş il emrine geldikten sonra, oradaki yöneticiler bizi Elbistan’ın Alevi-Kürt köylerine birer birer dağıtmıştı. Bizim payımıza Elbistan’ın Karahasanuşağı köyü düşmüştü. Dağların arasında, V şeklindeki yamaçlar arasına sıkışmış, ortasından Söğütlü Çayı kollarından biri geçen, tarım arazisi olmayan fukara bir köydü. Konut olarak gösterdikleri ağıldan bozma, doğru dürüst kapı penceresi olmayan , yamaçta ve dereden yaklaşık 50 metre yukarıda bir yerdi.
Daha ilk günde, gözleriyle çevreyi dikkatle taradıktan sonra; topraktan ve çiftçilikten başka hiçbir zanaatı olmayan Halil Dedem, etraftaki çoraklığa bakıp derin bir iç çekip, "Buralarda aç kalırız..." Demişti.
Gerçekten de dedemin korktuğu gibi oldu; ne tarım arazisi vardı ne de geçinecek bir iş. Yaklaşık iki ay sonra anamla babam tedavi bitip yanımıza gelince, yerleştirilmek istendiğimiz Hasanköy’e geçmiştik. Mezra tipindeki bu dağ köyünde de durum farklı değildi, toprak yoktu. Üstelik acıların en büyüğü oradaki kerpiç bir damda bizi buldu. Henüz iki yaşındaki minik kardeşim Şaban’ı, o yabancı topraklara, kara bağırlarına kendi ellerimizle gömmüştük.
Şaban’ın acısını yüreğimize gömüp hayata tutunabilmek için yollara düşmüştük yeniden. Kendimizi Çukurova’nın kavurucu sıcağında, Ceyhan pamuk tarlalarında ve Osmaniye’nin tozlu topraklarında yerfıstığı mevsimlik işçi olarak bulmuştuk. Misli Köyü öncesinde, 1951-1952 kışının o ayazında Düziçi’nin Yeşilova köyünde konaklamıştık.
Yeşilova’dan bindiğimiz kara tren bizi ne zaman Niğde Hüyük İstasyonu’na ulaştıracak, bu gurbet ne zaman bitecek diye hayal kurarken, lokomotifin kulakları tırmalayan o uzun, keskin düdük sesiyle irkilerek kendime geldim. Her zaman olduğu gibi, bir kez daha zamanda geri gitmiştim.
Gözlerimi açıp pencerenden dışarı baktığımda zamanda geri gelmiştim. Geçmişin acı hatıraları bozkırın sarı tozuna karışıp gitmişti. Tren, yavaşlayarak Ereğli Garı’na giriyordu. İstasyondaki tabelayı görünce içimi tarifi imkansız bir sevinç kapladı. Ben, o fukara göçmen çocuğu, artık bu topraklara kök salmış büyük bir ailenin, İvriz Ailesinin bir bireyiydim. Özlediğim okuluma, gerçek yuvama kavuşuyordum. Saat on dördü gösteriyordu.
Ereğli’de okula giden servis arabasının kalkmasına daha üç saat vardı. Garın bekleme salonunda oturup zaman öldürmek yerine yürümeyi seçtim. Tozlu yolu adımlamaya başladığımda, ciğerlerimi dolduran temiz havayla birlikte çocuksu bir neşeyle mırıldandım:
"Dağ başını duman almış, yürüyelim arkadaşlar..."
Gençlik Marşı’nın ezgileri bozkırın sessizliğinde yankılanırken adımlarım daha da hafifledi. Nasıl da özlemiştim İvriz’i! Bulgaristan’dan göçtüğümüzden beri, savrulduğumuz o pamuk tarlalarından, çorak dağ köylerinden sonra bize kucağını açan, bizi sıcaklığıyla ısıtan tek yer orası olmuştu. Öğretmenlerimin babacan tavırlarını, arkadaşlarımın o hesapsız dostluğunu, tebeşir kokan sınıfları çok özlemiştim. İvriz Ailesi, memleketin dört bir yanından gelen bizim gibi fukara çocukları hiçbir ayrım gözetmeden, sevgiyle kucaklamıştı.
Yol biterken okulun uzaktan görünen siluetine baktım. Bir an önce bizi sarıp sarmalayan, geleceğe hazırlayan o büyük yuvaya ulaşmak için adımlarımı daha da hızlandırdım. Artık geçmişin hüzünlü hatıraları arkamda, İvriz’in aydınlık geleceği ise tam karşımdaydı. Artık İvriz İlköğretmen Okulu ikinci sınıf öğrencisiydim...
1959-60 Eğitim ve Öğretim Yılı Başladı...
Takvim yaprakları 21 Eylül 1959 Pazartesi gününü gösteriyordu. Sabahın henüz altısıydı. İvriz’in ayazı yatakhanenin camlarını buğulandırırken, kulaklarımızda o tanıdık, sert ses yankılandı: Zırrr!
Kalk zilinin hemen ardından, elindeki ağır anahtarları demir ranzaların parmaklıklarına vura vura koridorda ilerleyen nöbetçi öğretmenin ayak sesleri duyuldu. Demir demire çarpıyor, çıkan keskin çınlamalar uykunun o en tatlı yerini bölüp geçiyordu. Ama bu kez ne zili yadırgadık ne de o anahtar seslerini. Evimizi, yuvamızı, okulumuzu öyle özlemiştik ki, bu sesler bize sürgünün bittiğini, ailemize yeniden kavuştuğumuzun müjdesi gibi geliyordu.
Yine de üç aylık rahatlığın ardından yataktan doğrulmak kolay olmadı. Gözlerimizi ovuşturarak, esneye esneye kalktık. Haklıydık; dün akşam ranzalara uzandığımızda herkes o kadar doluydu ki, yaz tatili anılarını fısıldaşarak konuşurken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiş, gece yarısını epey devirmiştik.
Çabucak üzerimizi giyinip muslukların başına koştuk. Yüzümüze çarptığımız o buz gibi İvriz suyu bizi tamamen kendimize getirdi. Köy Enstitüsü geleneğinin o disiplinli ama şefkatli terbiyesiyle yetiştiriliyorduk; askeri bir intizamla yataklarımızı kırışıksızca düzelttik ve sabah etüdü için sınıflarımızdaki yerlerimizi aldık.
Sınıfın kapısı açıldığında içeriye yabancı bir yüz girdi. Yeni bir yol arkadaşımız, yeni bir sıra arkadaşımız vardı artık: Akif İken. Okula yeni atanan ve bu yıl Türkçe derslerimize girecek olan Şerif İken öğretmenimizin kardeşiydi. Uzun boylu, sarışın, endamlı ve yakışıklı bir çocuktu Akif; sınıfa ilk adımını atışından, ileride çok sıkı dost olacağımız belliydi.
Henüz ilk gün olduğundan dersler başlamamış, önümüze açılacak ödevler veya gözden geçirilecek ağır konular masalarımıza dizilmemişti. Sınıfta tatlı bir uğultu yükseldi. Bütün arkadaşlar, Anadolu’nun dört bir yanındaki köylerinde, kasabalarında başlarından geçen ilginç yaz anılarını sırayla anlatmaya başladılar. Kimi tarladaki ekinlerden bahsetti, kimi harman zamanından.
Ben ise sıramıza doğru eğilip, can dostum, sırdaşım, her şeyimi paylaştığım kardeşim Emin Özkan’ın gözlerinin içine bakarak başladım Konya maceramı anlatmaya. Kardeşim Mustafa’nın o koca Konya Maarif Koleji’nin sınavını nasıl kazandığını, babam Mersin’de ekmek kavgasında olduğu için koskoca Konya’ya bir çocuk başıma nasıl veli olarak gittiğimi fısıldadım. Cumartesi günü kaydını tamamlayıp, cebine harçlığını koyduktan sonra onu mektebine emanet edişimi, ardından kara trene binip Ereğli üzerinden buraya, İvriz’e nasıl döndüğümü bir bir döktüm ortaya.
Emin, anlattıklarımı büyük bir hayranlık ve sevinçle dinledi. Kardeşimin o zorlu sınavı kazanıp parasız yatılı olarak böylesi elit bir okula kabul edilmesine, en az benim kadar, öz kardeşi kazanmış gibi sevindi. Dostluk, kardeşinin başarısıyla göğsü kabarabilmekti; Emin’in gözlerindeki o gurur ışığı bana bunu bir kez daha hissettirdi.
Etüt bitiş zilinin çalmasıyla birlikte sınıflardan boşalıp yemekhaneye doğru akın ettik. Kapıdan içeri adım attığımızda karşımızda tam bir bayram havası bulduk. Burası sadece bir yemekhane değil, memleketin geleceğini omuzlayacak çocukların şölen alanıydı. Her masadan bir kahkaha, her köşeden bir kucaklaşma sesi yükseliyordu. Bütün arkadaşlar, yeniden İvriz’in o güvenli çatısı altında buluşmanın saf mutluluğunu yaşıyordu.
Köy Enstitüleri ve onların kutsal ardılları olan İlköğretmen Okulları, bizim gibilerin zihnine ve yüreğine çok büyük bir gerçeği kazımıştı: Bizim için okul ve eğitim, fukaralıktan, çaresizlikten kurtuluşun tek yoluydu. Bu yüzden biz, tatil bitsin diye gün sayan, okula döndüğünde ve burada bir şeyler üretip var olduğunu hissettiğinde gerçek mutluluğu bulan çocuklardık.
Sabah kahvaltısının ardından, üzerimizdeki tatlı rehavetle Bayrak Töreni alanında toplandık. Bahçede muazzam bir hiyerarşi ve ciddiyet hakim oldu birden. Başta nöbetçi öğretmenlerimiz ve disiplinli nöbetçi öğrenciler olmak üzere, okulun bütün kadrosu sıraya dizildi. Derken, heybetli duruşuyla Okul Müdürümüz Kamil Açan ve yardımcıları kürsüdeki yerlerini aldılar.
Kamil Açan, gözlerini kısıp tören alanını baştan başa alıcı bir gözle, adeta evlatlarını sayan bir baba gibi süzdü. Memnuniyetle hafifçe başını salladı ve el işaretiyle okul bandosuna komut verdi. Bandonun güçlü nefesiyle birlikte İstiklal Marşı bozkırın semalarında yankılandı, ardından hep bir ağızdan gürleyen sesimizle Andımız okundu.
Müdürümüz kürsüye yaklaşarak mikrofona doğru eğildi: “Günaydın Arkadaşlar!” “Sağ ol!” nidası okulun duvarlarında çınladı.
Kamil Bey, gözlerini bu yıl aramıza yeni katılan, ürkek gözlerle etrafa bakan birinci sınıf öğrencilerine çevirdi: “Hoş geldiniz,” dedi sesi babacan bir tona bürünerek. Okulun yazılı olmayan o köklü kurallarını, burada alacağımız eğitim ve öğretimin temel amacını, vatana millete nasıl hayırlı birer evlat olmamız gerektiğini uzun uzun anlattı. Sonra bakışlarını biz eski öğrencilere, yani ikinci sınıflara doğru çevirdi. Sesini biraz daha vurgulayarak o tarihi uyarısını yaptı: “Kardeşlerinize sahip çıkın! Her konuda onlara yardımcı olacağınız gibi, ahlakınızla ve çalışkanlığınızla onlara örnek de olun.”
Göğsümün kabardığını hissettim. Artık birinci sınıfın o acemiliği geride kalmıştı. İkinci sınıfa geçmiş olan bizler, artık bu okulun "ağabey sınıfına" yükselmiştik. Omuzlarımıza yeni bir sorumluluk yerleşmişti.
Bayrak töreninin resmiyeti dağılırken, okulun efsane öğretmenlerinden Mehmet Karaman neşeyle öne fırladı. Gözleri çakmak çakmak parlıyordu: “Milli oyunlarımızla açılışı taçlandralım arkadaşlar!” diye bağırdı.
Zaten herkes bu anı bekliyordu. Benim de gururla içinde yer aldığım, akordeon çaldığım okul bandosu hemen pozisyon aldı. Bandoyu yöneten Kemal Çuhalılar öğretmenimizin keskin el işareti ve Davulcu Rahmi Ayaz’ın tokmağını davulun bağrına sertçe vurmasıyla birlikte ortalık bir anda şenlik yerine döndü.
19 Mayıs 1959’daki Gençlik ve Spor Bayramı’nda Ereğli Stadyumu’nu ayağa kaldıran, tüm şehre görsel bir şölen sunan ekip yine sahnedeydi. Arkadaşlarımız, o dönem stadyumda estirdikleri fırtınanın aynısını bu kez İvriz’in kendi bağrında, bizim için estiriyorlardı. Ayaklar toprağa vuruyor, toz havaya karışıyor, akordeonun körüğünden çıkan melodiler dağlara doğru yankılanıyordu. İçimizdeki coşku ve mutluluk tarif edilemez boyuttaydı.
Oyunlar bitip de terli alınlarımızı silerken, büyük bir enerjiyle, adeta koşarak sınıflarımıza doğru gittik. Yeni ders yılının ilk zili çalmıştı. İçeriye giren öğretmenimizin gözetiminde yapılan ilk derste, arkadaşlarımın güveniyle yeniden sınıf başkanı seçildim. Tahtanın önünde durup sınıfa baktığımda, omuzlarımdaki başkanlık sorumluluğu bu kez daha farklı hissettiriyordu.
Ardından derslerimize yeni gelen, ilk kez karşılaşacağımız öğretmenlerimizle tanıştık. Kitap kokuları, tebeşir tozları ve yeni defter sayfalarının hışırtısı arasında 1959-1960 Eğitim ve Öğretim yılına resmen başlangıç yaptık.
Sırama oturup pencereden dışarıya, İvriz’in yeşilliğine baktım. Kardeşim Mustafa Konya’da emin ellerdeydi, anam Misli’de yalnız olsa da dostlar yanındaydı, bense ait olduğum yerde, krallığımdı. Yaşadığımız tüm o muhacirlik acılarından, Şaban’ın hasretinden ve fukaralığın ayazından sonra, İvrizli olmanın o muazzam mutluluğunu ve gururunu yaşıyordum. Biz, bu bozkırda açan çiçeklerdik ve ne pahasına olursa olsun solmayacaktık.
Yemekhaneden Doğan Sinema Salonu...
Takvim yaprakları 7 Kasım 1959 Cumartesi gününü gösteriyordu. İvriz Öğretmen Okulu’nda hayat, sadece dersliklerin kasvetli duvarları ve ezber boyun eğmiş eğitim formüllerinden ibaret değildi. Burası Köy Enstitüsü ruhunun tüten son ocaklarından biriydi ve bizim için eğitim; özgüvenin, gizli kalmış yeteneklerin ve sanatın harmanlandığı bir kendinin farkına varma süreciydi.
İşte bu yüzden, hafta sonunun habercisi olan cumartesi günlerini, düzenlenen sosyal ve kültürel etkinlikler yüzünden hepimiz büyük bir heyecanla beklerdik. Müzik tınlar, resim atölyelerinden boya kokuları yükselirdi; yazarlığa hazırlık, senaristlik, küçük hikaye yazarlığı, tiyatro ve folklor çalışmaları hayatımızın ayrılmaz birer parçasıydı. Her çocuk bir sanata, her parmak bir enstrümana dokunurdu burada.
O cumartesi, öğle yemeğinin ardından herkes görev yerine dağılmıştı. Kimi tarla nöbetine gitmişti, kimi revire, kimi kütüphaneye... Benim payıma ise en sevdiğim yer, müzikhane nöbetçiliği düşmüştü. Müzikhaneye doğru yürürken yemekhanenin önünden geçiyordum ki içeriden gelen hummalı ve tatlı bir gürültü dikkatimi çekti. Zamanım vardı; kapıyı hafifçe aralayıp içeriye göz attım. Yemekhanedeki masalar kenara çekiliyor, pencerelere kalın perdeler geriliyor, koca salon adeta sihirli bir el değmişçesine sinema salonuna dönüştürülüyordu.
İçimi çocuksu, tatlı bir sevinç kapladı birden. Anlaşılan bu akşam beyaz perdede güzel bir hikaye bizi bekliyordu.
İvriz’deki öğrencilerin yüzde doksanı Anadolu’nun uzak, yolu izi olmayan dağ köylerinden geliyordu. Hepimiz parasız yatılıydık; bu yüzden ne hafta sonu tatilinde evlerimize gidecek paramız vardı ne de arkamızda bizi arayacak yollar. Bu koca okul, bizim hem sılamız hem gurbetimizdi. İşte bu kimsesizliği unutturmak için Cumartesi günleri akşam yemeğinden hemen sonra yemekhane sandalyeleri sahneye doğru dizilir, orası bir anda tiyatro meclisine ya da konser salonuna dönüştürülürdü.
Bu hafta sonu eğlenceleri bizim için bir nefes borusuydu. Bazen büyük yazarların tiyatro eserleri sahnelenir, bazen de İvrizli arkadaşların kendi yazdığı cesur oyunlar sergilenirdi. Şiir okuma geceleri, şarkı yarışmaları yapılır, arkasından folklor ekibinin coşkulu halayları tozu dumana katardı. Bazı hafta sonları ise şehirden seçme Türk filmleri ya da ses getirmiş yabancı yapımlar getirilirdi.
Bu cumartesi ise yemekhanenin duvarları, o günlerde dünyayı ve Türkiye’yi kasıp kavuran popüler bir Hint filminin afişleriyle donatılmıştı: Raj Kapoor’un efsanevi filmi “Avare”. O şapkalı, hüzünlü ve gülen adamın afişleri bile salona bambaşka bir hava katmıştı.
Akşam yemeği biter bitmez tabakları çabucak toplanmış bizler de yemekhane nöbetçisi arkadaşlara yardım ederek salonu son hazırlıklarıyla sinemaya hazır hale getirmiştik. İvriz’deki sinema etkinliklerine, cebimizdeki o kıt harçlıklardan çıkan, önemsiz sayılabilecek sembolik bir bilet ücreti ödeyerek girerdik; çünkü emeğin ve sanatın bir değeri olduğunu bilerek büyütülüyorduk.
Okulun Sinema Kolu’ndaki arkadaşlar çok disiplinliydi. Film başlamadan önce mutlaka sahneye çıkılır, oynatılacak filmin künyesi, konusu ve en önemlisi o filmi bizlere izletmek için neden seçtikleri üzerine kısa bir sunum yapılırdı. Bu akşam da gelenek bozulmadı.
Işıklar hafifçe karardı, perdenin önündeki sahneye Sinema Kolu’ndan bir arkadaşımız çıktı. Salonda çıt çıkmıyordu. Mikrofonu eline alıp derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı:
“İyi ve keyifli bir akşam dilerim arkadaşlar. Bu akşam neden Avare filmini seçtiğimiz konusunda sizlere kısa bir bilgi sunmak istiyorum,” dedi ve sesini salonun en arkasına ulaştıracak bir tonla devam etti:
“Anadolu’da, hepimizin çok iyi bildiği uğursuz ve karanlık bir deyim vardır: ‘Fukara bir babanın çocuklarına bırakacağı tek miras fukaralıktır.’ Yine toplumun zihnine kazınmaya çalışılan ön yargılardan bazıları şunlardır; ‘Suçlu birinin çocuğu yine suça itilir’, ‘Hırsız bir babanın oğlu da büyük ihtimalle hırsız olur’...
Toplum bu acımasız kalıpları bize hep kabul ettirmeye çalıştı. Oysa bu ön yargıların ne kadar büyük bir yalan ve yanlış olduğunun en canlı, en büyük kanıtı tam şu an bu salonda oturuyor! Köy Enstitülerinde ve onların ardılı olan bu İlköğretmen Okullarında okuyan bizleriz o kanıt! Tıpkı sizlerin babaları gibi, benim babam da bu karanlık ön yargılara inanmadı. İyi bir eğitimle, kalemle ve defterle fukaralığın yenileceğine inandı ve bizi bu aydınlık yuvaya, İvriz’e gönderdi.”
Salondan hafif bir alkış koptu, arkadaşımız konuşmasını daha da derinleştirerek sürdürdü:
“İnsanlık tarihi boyunca güç sahipleri, insanlar arasında yapay hiyerarşiler kurdular. Eski Hammurabi Kanunlarında da bu ayrım vardı, ne yazık ki modern dedikleri Amerika’nın Bağımsızlık Bildirgesi’nde de köleler yok sayılmıştı. Siyahiler ve köleler yüzlerce yıl toplumun pisliği, artığı olarak görüldü. Dini ve bilimsel mitler uyduruldu bu zulmü haklı çıkarmak için. Bazı ilahiyatçılar, Afrikalıların Nuh’un lanetli oğlu Ham’ın soyundan geldiğini iddia edecek kadar ileri gittiler. Nitekim bizim memleketimizde de yıllarca fukaralar, marabalar, topraksız yarıcılar hep değersizleştirilmek istendi.
İşte bu akşam izleyeceğimiz Avare filmi, tam da bu köhne algının, bu zalim ön yargının kafasına bir balyoz gibi iniyor. Ve bunu yaparken bizi hiç sıkmıyor; eğlenceli, müzikli ve insani bir dille gerçekleri yüzümüze çarpıyor.”
Arkadaşımızın bu etkileyici sunumu bitip sahneden inmesiyle, sinema makinesinin o tanıdık, ritmik dişli sesi yemekhaneyi doldurdu. Karanlığın içinden süzülen beyaz ışık perdeye vurdu ve siyah-beyaz dünyanın kapıları İvrizli çocuklara açıldı.
Filmin hem yönetmeni hem de başrol oyuncusu olan Raj Kapoor, beyaz perdede sevimli, şaşkın ama bir o kadar da çaresiz bir sokak hırsızı olarak karşımıza çıkmıştı. Hikaye tam da Sinema Kolu’ndaki arkadaşımızın anlattığı o büyük çelişkinin üzerine kuruluydu.
“Bir suçlunun çocuğu ancak suçlu olur” katı fikrine inanan dönemin kibirli hakimi Raghunath, yıllar önce masum bir adamı suçlu ilan etmekten çekinmemişti. Ancak kaderin cilvesine bakın ki, adaletsizce savurduğu hayatların bedeli olarak, kendi öz oğlu Raj, kaderin rüzgarıyla sokaklara düşecek; çulsuz bir hırsız ve zanlı olarak yıllar sonra babasının mahkeme salonunda, onun karşısına dikilecekti.
Film ilerledikçe, yemekhanenin tavanı o neşeli Hint danslarının ezgileriyle çınladı. Raj’ın şaşkınlıkları, komik sahneler, yer yer mantık sınırlarını zorlayan ama sinemanın büyüsüne çok yakışan o çılgın sekanslar bizi kahkahalara boğdu. Ancak hikaye derinleştikçe, insanın içine işleyen o dramatik sahneler ve sınıflar arası adaletsizliğin vurduğu tokatlar salondaki havayı bir anda değiştirdi.
Karanlığın içinde, yan ranzalarda beraber yattığım arkadaşların iç çekişlerini, burnunu çekenlerin seslerini duyabiliyordum. Hepimiz o fukaralığın, o adaletsizliğin yabancısı değildik; Bulgaristan’dan göçüşümüz, Şaban’ı toprağa verişimiz, Çukurova’nın pamuk tarlalarındaki çaresizliğimiz Raj’ın çulsuz hırkasıyla birleşmişti adeta.
Avare, kelimenin tam anlamıyla yemekhanemizde bir nostalji fırtınası estirdi. O siyah-beyaz perde, yüzlerce İvrizli fukara çocuğunu aynı anda hem güldürmeyi hem de gözyaşlarına boğmayı başarmıştı. Film bittiğinde ve ışıklar yandığında, gözlerimizi silerek birbirimize baktık. Haklıydık; bizi fukaralıkla damgalamak isteyen dünyaya inat, biz bu okulda zincirlerimizi kırıyorduk.
24 Ocak 1960. Mersin’in nemli, ağır kış sabahı...
Sanki kulaklarımın dibinde, bir ranza demirine yabancı bir el vuruyordu. Göz kapaklarımı araladım. Zihnim, sesin peşine düştü; hayır, bu demire vuran bir anahtar sesi değildi. Biyolojik saatim, İvriz’in o şaşmaz, sert ve disiplinli düzenine endekslenmişti bir kere. Saat sabahın altı buçuğu civarında olmalıydı.
Gözlerimi biraz daha açıp etrafımı dikkatle süzdüm. İvriz Öğretmen Okulu’nun o geniş yatakhanesinde değildim. Mersin Göçmen Barakaları’nda, birbirine sokulmuş, naylon ve tahta kokan o dar odada, ailemin yanındaydım.
Zihnim beni, zamanda geriye, 22 Ocak 1960 Cuma gününün tanıdık koşuşturmasının içine fırlattı. Öğleden sonra okul bahçesinde karnelerimiz dağıtılmış, birinci yarıyıl tatilinin o serseri sevinci içimize düşmüştü.
İkinci sınıfa başladığım bu 1959-1960 eğitim ve öğretim yılında da, derslerin ilk ayından itibaren parmaklarım hep havada kalmıştı. Öğretmen kürsüsünden sorulan her sorunun bendeki karşılığı hazırdı. Gerisi zaten kendiliğinden gelmişti. Öğretmenlerim ufak tefek gençlik hatalarımı görmezden gelmiş, birinci dönemin bütün sözlü ve yazılı sınavlarında adeta notları cömertçe önüme sermişlerdi. Karneme bakmak, bir aynaya bakmak gibiydi; her dersin karşısında o mağrur rakam duruyordu: 10 üzerinden 10.
Ertesi gün, 23 Ocak Cumartesi akşamı saat altıda Ereğli Garı’ndan o kapkara demir yığınına, Konya-Adana arasında mekik dokuyan Toros Ekspresi’ne binmiştim. Adana ile Mersin’in tam ortasında duran o sapa Yenice İstasyonu’nda aktarma yapacaktım.
Karanlığın içinden akıp giden bozkıra bakarken, trenin tıkırtıları beni daha da geriye, 29 Haziran 1957 Cumartesi gününe götürdü. Mersin Kuvayı Milliye İlkokulu’nda dördüncü sınıfı bitirmiş, son sınıfa geçmenin gururunu yaşıyorduk. Yaz tatili başlar başlamaz, sokak aralarında neşeyle bağıran o çocuklardık; kardeşimle birlikte el arabasında simit satıyor, eve üç beş kuruş katkı sağlamanın gururuyla göğsümüzü kabartıyorduk. Mersin’den, o deniz kokan şehirden hiç ayrılabileceğimiz aklımızın ucundan bile geçmezdi.
Ama hayatın kendi planları vardı. Misli’den, o eski memleketten çalışmak üzere gelen bir tanıdık, babamın yolunu kesmişti bir gün. Mülkiyeti zaten devlete ait olan, bizim sandığımız o tarlaların tamamen hazineye devredildiğini fısıldamıştı kulağına. Babam, içinde kopan fırtınayı gizleyerek apar topar Niğde’nin yolunu tutmuş, bir Cuma günü kara haberi cebinde taşıyarak geri dönmüştü.
Mülkiyeti elimizden kayıp giden, artık ne ekeceğimiz ne biçeceğimiz o çorak toprakları belki bir ihtimal kurtarırız umuduyla yeniden Misli’ye dönmemiz gerektiğini söylemişti. Fakat yoksulluk ayaklarımıza dolanıyordu. Babam, Bor’da emekli öğretmen Necati Bey’in elma bahçesinde mevsimlik işçi olarak iş bulunca yolumuz Misli’ye değil, Bor’un Künkbaşı Mahallesi’ndeki kiralık, rutubetli bir eve düşmüştü. Bor 29 Ekim İlkokulu’nda beşinci sınıfa başlamış, üç ay geçmişti ki, geçim derdi bizi bu kez zorunlu olarak yeniden Misli’ye fırlatmıştı.
İlkokul diplomasını ancak o zaman, Misli’nin o mahzun okulunda elime alabilmiştim. Göç, bizim kaderimizin diğer adıydı. İvriz ailesine katılırken, kardeşim de bir yıl sonra Konya Maarif Koleji’nin kapısından adımını atmıştı. İki çocuk da okullu olunca, babam anamı tek başına köyde bırakamamış; onu da yanına alıp yeniden Mersin’e, o çamurlu göçmen barakalarına dönmüşlerdi.
Neredeyse üç yıl sonra ailem, Amanosların o sert, dik yamacını aşarak yeniden Çukurova’nın sıcağına inmişti. Göçler göçleri kovalıyor, yerleşik bir hayata, başımızı sokacak kalıcı bir yuvaya ne zaman kavuşacağımıza dair ufukta tek bir ışık bile belirmek bilmiyordu.
"Yenice İstasyonu’nda inecekler hazırlansın!" Kondüktörün koridorda yankılanan bu sert, tecrübeli uyarısıyla irkilip toparlandım. Saatime baktım; tam yirmi ikiydi. Toros Ekspresi’nin basamaklarından çantamı sıkıca kavrayarak indim ve Adana-Mersin arasında mekik dokuyan o eski banliyö trenini beklemeye koyuldum.
Çok geçmeden, yirmi ikiyi çeyrek geçe banliyö treni rayları ağlatarak istasyona yanaştı. Yirmi iki kırk beşte Mersin Garı’nın ışıkları göründü. Gece yarısına doğru, göçmen barakalarının o diz boyu çamurlu, zifiri karanlık sokaklarına dalmıştım bile. Ayaklarım çamura batıp çıkarken, kalbim göğsümde deli gibi çarpıyordu.
Barakaların arasındaki o dar, karanlık labirentleri ezbere adımlayarak nihayet ailemin kaldığı barakanın kapısına varmış, tahta kapıya parmaklarımın ucuyla, ürkerek tıklamıştım.
İçeriden anamın o yorgun ama şefkatli sesi yükselmişti: "Kim o?.." "Ana..." dedim, sesim heyecandan titreyerek. "Ana, ben Mehmet..."
Kapı hızla açıldı. İçerideki loş ışık yüzüme vurdu. Babam, odanın bir köşesinde, akşama yetiştiremediği, kazaya kalmış yatsı namazını kılıyordu. Dünyayı arkasında bırakmış gibi huşu içindeydi. Eğilip anamın boynuna sarıldım, o nasırlı, şefkat kokan ellerini koklayarak öptüm.
Ses çıkarmadan babamın namazını bitirmesini, selam vermesini bekledim. Babam başını sağa ve sola çevirip selamı verdikten sonra gözlerini bana dikti. Yüzündeki yorgun çizgiler gevşedi: "Hoş geldin Mehmet... Hayır mı oğlum, bu vakitte?"
"Hayırdır baba," dedim dik durmaya çalışarak. "Yarıyıl tatiline girdik. Sizleri görmek, bir de hayır duanızı almak için çıkıp geldim."
Babam oturduğu seccadenin üzerinden beni süzdü, gözlerinde bir babanın o her zamanki endişeli merakı vardı: "Karne notların nasıl oğlum? Okul ne alemde?"
Göğsümü gere gere, çantamdan karneye bile bakmaya gerek duymadan cevap verdim: "Bütün derslerden tam not aldım baba. On üzerinden on." O an odanın içindeki kasvet dağıldı. Babamın gözlerinin içi parıldadı, o sert, hayata karşı bilenmiş yüzüne kocaman, gururlu bir tebessüm yayıldı.
"Beni ve ananızı çok mutlu ettin oğlum," dedi, sesi titriyordu.
Sonra o loş odada, gaz lambasının titrek ışığı altında, zaman durdu. Babam, Bulgaristan’dan o apar topar ayrıldığımız 24 Nisan 1951 gününden başlayarak, bizim o bitmek bilmeyen, destansı göç hikayemizi sanki ilk kez anlatıyormuş gibi bir kez daha döktü dilinden. Her kelimesi hafızama bir çivi gibi çakılıyordu. Ama yol yorgunluğu ve günün ağırlığı üzerime çökmüştü; o sözünü bitirdiğinde benim gözlerimden artık uyku akıyordu. Anamın köşeye serdiği, yer yatağının o serin örtüsüne kafamı koyar koymaz, kendimi karanlığın kollarına bıraktım.
Babamın anlattığı o göç hikayesi, uykumun derinliklerinde korkunç bir kabusa dönüştü. Dondurucu, insanın iliklerini kurutan karlı bir Nisan sabahındaydık. Karagözler’den arkası açık, buz tutmuş bir kamyonun üzerinde başlamıştı yolculuğumuz. Kamyon sarsıldıkça anamın göğsünden kopan o şiddetli, yırtıcı öksürük sesleri kulaklarımı tırmalıyordu. Derken sahne değişti; kendimizi Edirne Karaağaç Tren Garı’nın o soğuk, yabancı kalabalığında, Muhacirhane’nin kasvetli duvarları arasında bulduk. Anama "ince hastalık" teşhisi konmuştu. Onu Muhacirhane Hastanesi’nin soğuk koğuşuna yatırırlarken, henüz iki yaşındaki kardeşim Şaban, anamın eteklerine yapışmış, etrafı yırtan feryatlarla ağlıyordu.
Kan ter içinde, yer yatağında bir o yana bir bu yana dönerken rüyam beni başka bir cehenneme fırlattı. Bu kez Maraş ile Afşin arasındaki o dik, geçit vermez Gavur Dağları’na tırmanan bir kamyonun kasasındaydım. Yanımda Halil Dedemler vardı. Kamyonun motoru acı acı bağırıyor, tekerlekler taşları fırlatıyordu.
Halil Dedem birden avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı: "Çocuklar! Kamyon geriye doğru kayıyor! Uçuruma yuvarlanacağız!" Can havliyle, dipsiz bir karanlığa doğru kamyondan aşağı atladım. Havada süzülürken sırtım sert bir toprağa çarptı. Gözlerimi açtığımda Gavur Dağları yoktu; Ceyhan’ın o sonsuz, kavurucu pamuk tarlalarının ortasındaydım. Başımızın üzerindeki o bezden, korunaksız çadırın içinde, gökyüzünü kapatan kara bir sivrisinek bulutunun ortasında kalmıştım. Arsız, aç sinekler derime yapışmış, adeta vücudumdaki bütün kanı çekmek ister gibi saldırıyorlardı.
Sıkışan mesanemin yarattığı o keskin sızı, rüyanın sinek ısırıklarına karıştı. Altıma kaçırma korkusuyla ve can havliyle kendimi çadırdan dışarı attım.
Yüzüme vuran soğuk havayla irkildim. Ceyhan’ın pamuk tarlasında değildim; Mersin Göçmen Barakaları’nın o çamurlu, sessiz avlusundaydım. Gece yarısı, karanlığın içinde ihtiyacımı giderdikten sonra, üstümdeki o ağır yorgunlukla yatağa doğru geri yürüdüm. Tek bir dileğim vardı: Aynı rüyaların karanlığına bir daha düşmemek...
Gün Eşitliği ve Nevruz...
Takvim yaprakları 21 Mart 1960 Pazartesi gününü gösteriyordu. Toros dağlarının kuzey eteklerine henüz baharın ılık nefesi yeni yeni dokunuyor, fakat İvriz İlköğretmen Okulu’nun koridorlarında çoktan bambaşka bir baharın heyecanı dalga dalga yayılıyordu.
Bugün Nevruz’du. Kuzey Yarımküre’de yaşam döngüsünün yeniden başladığı, toprağın kış uykusundan uyanıp silkelendiği o kutsal gün...
Yatakhaneden erkenden fırlayan öğrencilerin neşeli sesleri bahçedeki asırlık ağaçların dallarında çınlarken, benim aklımda hâlâ geçen haftaki tarih dersinde öğretmenimiz Hüseyin Seçmen’in anlattıkları vardı. Hüseyin Öğretmen, o kendine has vakur sesiyle kürsüden bize doğru eğilmiş ve şöyle demişti:
“Çocuklar, İran kaynaklı bir inanışa göre Nevruz, Tanrı’nın evreni ve insanı yarattığı ilk gündür. İnsanlık tarihi boyunca ona özel ve dinsel anlamlar yüklenmiştir. Bu sadece bir takvim günü değil, insanlığın en eski ortak hafızasıdır.”
Haklıydı öğretmenimiz. Oldukça zor, ayazı bol geçmiş kış aylarının ardından gelen bu ilk gün, Toprak Ana’nın uyanışı demekti. Toprak Ana sağlıklı uyanacaktı ki; bitkiler yeşersin, tahıllar başak versin, meyve bahçeleri çiçeğe dursun, koyunlar yavrulasın...
İnsanoğlunun bu yeryüzündeki varlığı, yaşam koşulları hep bu uyanışa bağlıydı. İnsanlık, buzul çağının bitmesinden hemen önce, yani bundan tam 15 bin yıl önce, avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik yaşama geçip Tarım Devrimi’ne adım attığından beri doğanın bu ritmine muhtaçtı. İşte bu yüzden Nevruz, tüm dünya kültürlerinin ortak harcı, ortak sevinciydi. Bizim için ise bugün, sınıf duvarlarının dışına taşan büyük bir kucaklaşmaydı.
Sabah kahvaltısının ardından okulda hummalı bir hareketlilik başladı. Gezi ve kutlama kollarındaki arkadaşlarımız, nöbetçi öğretmenin gözetiminde hazırlanan programın son detaylarını gözden geçiriyordu. Diğer tarafta yemekhane nöbetçileri büyük bir gayretle kumanyalarımızı hazırlamıştı. Herkes sırt çantasını kapıp bahçede toplandığında, ruhumuzdaki coşku adeta İvriz’in havasını ısıtmıştı.
Hedefimiz, henüz baraj sularının gölgelemediği o eski, el değmemiş Koyun Çayırı’ydı. Yola koyulduk. Yürüdükçe, doğayla iç içe yaşayan ve toprağı "Ana" olarak kabul eden atalarımızın düşünce sistemini daha iyi anlıyordum. Bu sadece bizim atalarımıza özgü bir his de değildi; Özbekistan’dan Türkmenistan’a, Kırgızistan’dan Tataristan’a, Kazakistan’dan Azerbaycan’a ve Türkiye’ye kadar, Türkün ayak bastığı her yerde bugün en eski bayram olarak kutlanıyordu.
Efsanelere göre Türklerin hapsoldukları o sarp dağlarla çevrili Ergenekon’dan, demir dağları eriterek çıktıkları gündü bugün aynı zamanda. Kürt ve İran mitolojisindeki Demirci Kawa Efsanesi’nin, Zerdüştlerin ve Bahailerin hafızasındaki o kutsal neşeydi. Neredeyse bütün toplumlarda birliğin, dayanışmanın ve kardeşliğin sembolüydü.
Yürüyüşün sonunda Delimahmutlu ve İvriz çaylarının arasında, yeraltı sularının coşkuyla fışkırdığı Koyun Çayırı’na vardık. Çevrede baharın müjdecisi duru bir yeşillik uzanıyordu. Boşuna "Yeşil Ereğli" dememişlerdi Konya Ereğlisi'ne... Söğüt ve kavak ağaçlarının arasında, o meşhur beyaz kirazıyla ünlenmiş kiraz bahçeleri, Napolyon kirazları, vişne ve elma ağaçları tomurcuklanmak için gün sayıyordu.
İvriz İlköğretmen Okulu ailesi olarak çayırın ortasında büyük bir daire oluşturacak şekilde yerleştik. Merkezde idarecilerimiz ve öğretmenlerimiz duruyordu. Dairenin tam ortasına, biraz sonra yakılacak olan büyük ateş için odunlar yığılmıştı. O ateş ki, atalarımızın 400 yıl mahsur kaldığı Ergenekon’dan çıkışını, o demirden dağı eriterek hürriyete kavuşmasını simgeleyecekti. Biz de o ateşin üzerinden atlayarak ruhumuzu kışın ağırlığından temizleyecek, kurtuluşu yeniden yaşayacaktık.
Odunlar yığıldıktan sonra meydan okul bandosuna ve milli oyun ekibine bırakıldı. Ekip şefi Mehmet Karaman yerini aldı. Herkes nefesini tutmuş beklerken, davulcu Rahmi Ayaz’ın tokmağı davulun bağrına sertçe indi: Güm! Güm! Güm!
Bu sesle birlikte Pamukçu Bengisi başladı. Balıkesir yöresinin bu efsanevi oyunu, daire biçiminde, soldan sağa, saat yönünün tersine dönerek oynanıyordu. Kelime anlamı "sonsuza kadar, ebedi" demek olan bu oyun, sanki Ergenekon’dan çıkan o cengaver atalarımızın adımlarını bugüne taşıyordu. Benginin kendine has o vakur çıkış havası çayırda yankılandı. Otuz İvrizli genç, tam bir uyum içinde, oyunun o meşhur beş figürünü sergilemeye başladı. Figürlerin arasındaki her duruş, her hamle derin bir anlam taşıyordu.
Benginin ardından ritim birden değişti; Ege’nin gururlu ezgileri, Arpazlı ve Dağlı zeybekleri meydanı doldurdu. Üzerlerinde beyaz gömlekleri, lacivert asker kumaşından pantolonlarıyla kızlı-erkekli İvrizli arkadaşlarımız öyle bir dönüyor, kolları öyle bir heybetle havaya kalkıyordu ki, seyreden tüm okul yerinde duramaz oldu. Ritmin ve ezginin büyüsüne kapılarak hep bir ağızdan haykırmaya başladık:
— “İvriiiz! İvriiiz! İvriiiz!”
Coşku doruk noktasına ulaştığında meydandaki odunlar ateşlendi. Kıvılcımlar gökyüzüne doğru savrulurken, sırayla ateşin üzerinden atlamaya başladık. Havada uçuşan her kıvılcım, içimizdeki geleceğe dair umutları, memleket sevdasını ve öğretmen olma aşkını parlatıyordu.
Ateş ritüelinin ardından çimenlerin üzerine oturup yemekhanenin hazırladığı o lezzetli kumanyalarımızı yedik. Karnımızı doyurduktan sonra durmak bilmedik; her sınıf kendi arasında halkalar kurdu, kendine has oyunlar ve şarkılarla şenliği akşama kadar sürdürdü. Doğanın uyanışı, bizim de içimizdeki yaşama sevincini uyandırmıştı.
Güneş yavaş yavaş Torosların arkasına doğru çekilip İvriz’e akşamın kızıllığı çökerken, okula dönüş yolunda ne kadar şanslı olduğumuzu düşünüyordum.
Doğanın, tarihin ve kardeşliğin harmanlandığı o gün; 1960 yılının 21 Mart’ı, ömrüm boyunca hafızamın en güzel köşesinde titizlikle saklayacağım unutulmaz bir hatıra olarak zihnime mühürlenmişti.
27 Mayıs 1960 Cuma, İvriz…
İvriz Öğretmen Okulu’nda 1959-1960 Eğitim ve Öğretim yılını tamamladık. Genelde, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlamaları ve etkinliklerinden sonra yazılı ve sözlü sınavlar bitmiş olur. Sonraki bir hafta on günde de kurtarma yazılı ve sözlüleri yapılır. Bu yıl da öyle oldu.
Amaç, kimseyi bütünlemeye bırakmamaktır. Hele sınıfta bırakmak düşünülemez bile. Öğrencinin çok özel koşullarından ötürü istenen bilgi ve beceriler verilememişse sınıf tekrarının yapılması kararlaştırılır Öğretmenler Kurulu tartışmalarından sonra.
Okul Müdürü Kamil Açan’ın her yeni eğitim ve öğretim yılında özenle vurguladığı gibi temel amaç, öğretmekten çok eğitmektir öğrencileri.
Öğrencilere, öncelikle kendisine saygı duyması öğretilir verilen eğitimle. Kendisine saygılı olanlar çevresine de saygılı davranırlar. İnsan olmayı, çevresindekilere insanca davranmayı, duyarlı olmayı, doğayı ve içindekilerin hepsini sevmeyi ve korumayı öğretebilmektir birincil amaç.
Ardından kurallar ve disiplinin önemi benimsetilir bütün öğrenci, öğretmen ve çalışanlara. İyi bir eğitim, disiplin ve kurallar sonrasında öğrenmek kolaylaşır. Gerek mevsimlik işçi gerekse simit ve tatlı sattığım yaz tatillerinde kurallar ve disiplin konusunda kendimi eğitmiş, eğitmek zorunda kalmıştım.
Öyle ki kurallar, disiplin ve verimli çalışmanın en önemli meyvelerinden biri ”kendi şansını kendin yaratmak” olgusuydu.
Bulgaristan’dan geldikten sonra, şansa yer olmadığını daha 7 yaşından itibaren öğrenen birisi olmuştum. Ceyhan pamuk tarlalarında mevsimlik işçi olarak çalışan üniversiteli kantar görevlisi Muzaffer Abi’nin dediği gibi,
”…hazırlıklı olarak fırsatla karşılaşmak şans denilen olgudur.”
Şans denilen olguyu yakalamak için her an, her dem, her konuda hazırlıklı olmam gerekiyordu. Üniversiteli olmak istiyorsan kitapların dünyasına gireceksin. Demişti arkasından. Muzaffer Abinin sözünü tutmuş, ilkokulu bitirmek için konaklamak zorunda kaldığımız 5 değişik il ve ilçede ilk uğrak yerlerimden biri kütüphaneler olmuştu.
İvriz, kitaplar dünyası için arayıp ta bulunamayacak bir yerdi. Kitaplar dünyasının Cenneti idi sanki. Çevirileri yapılmış Bütün Dünya Klasikleri kütüphanemizde vardı. Her okuduğum kitaptan sonra dünya ve doğaya açılan yeni kapılar edinmiştim.
Bu edinimlerdir ki, hem ilkokul döneminde hem de İvriz’de okuduğum iki yıl boyunca bütün derslerimden tam not ve takdirnameler almıştım. Bir bakıma babamın beklentileri de yerine gelmişti.
27 Mayıs 1960 Cuma günü öğleden sonra karnelerimiz dağıtıldı. Resmen yaz tatiline girdik.
İvriz’de iki muhteşem yılım geçmişti. Bakıyorum da, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre gibi geliyor bana. Okul döneminin muhteşem olduğunu düşünüyorum.
İyi olmayan yaz tatilleriydi. Misli’ de tatilimi geçirdiğim geçen yaz, burçak yolmuştuk anam ve kardeşimle. Bazen ücretli bazen de imece usulüyle çalışmıştık. Genelde iş olmazdı köyde. Bol bol okumuş ve kardeşim Mustafa’nın sınav hazırlıklarıyla ilgilenmiştim.
Mersin’de günübirlik iş peşinde olan babam, kardeşim Mustafa Konya Maarif Koleji parasız yatılı öğrencisi olduktan bir hafta sonra anamı Misli’den almış, Mersin Göçmen Barakalarına götürmüştü. Ailemin yanına gitmek için bavul hazırlıklarımı yaparken, 1955-57 yıllarında, Göçmen Barakalarında konaklayarak ilkokul 2. ve 3. sınıfa giderken sattığım simitler aklıma geldi.
Bir ara ayakkabı boyacılığı yapmak istediysek de yılın 300 günü güneşli geçen Mersin’de ayakkabı boyacılığında iş yoktu. Yaz tatillerinde halka tatlısı yapıp satmıştık simitlerimizin satışı bittikten sonra.
16 yaşına girmiştim. Bu yaz tatilinde Mersin’de ne yapacağım konusunda kararsız kalmıştım. İlkokul döneminde olduğu gibi yine simit ya da halka tatlısı yapıp, satabilir miydim?
Ayakkabı boyacılığı yapabilir miydim? Bilemiyordum…
Her şey Mersin’e ulaştıktan sonra belli olacaktı. Her olumsuz durumu olumlu bir sonuca dönüştürmesini öğrenmiş biri olarak bavulumu hazırlamayı sürdürdüm…
Yorumlar
Yorum Gönder