ANTİK MARAŞ MARKASİ


5 Mayıs 1951 Cumartesi, Maraş…

Asırların yükünü sırtlayan o demir yığınının (trenin) bizi bu sarp topraklara bırakmasının üzerinden tam iki gün geçmişti. İki koca gün… Bizim için ne kadar yabancı, ne kadar gizemli ise, bağrında sakladığı sırlar ve şanla o denli tarih kokan bir şehirdeydik şimdi.

Ben, oldum olası öğrenmeye aç, gözü arkada kalmış hatıraların peşine düşen meraklı bir çocuktum. Çadırların gölgesinde, ulu çınarların arasında konuşulan her bir kelimeyi zihnime kazır; ufkumu daraltan soru işaretleri belirdiğinde bıkıp usanmadan dayılarımın, güngörmüş büyüklerimin dizinin dibine çökerdim.

Edirne’den bu yana, rayların üzerinde geçen o dört amansız gün boyunca, tren görevlilerinin ve tarih bilenlerin anlattığı her bir efsaneyi, her bir hakikati can kulağıyla dinlemiş, çocuk hafızamı bu yeni yurdun destanıyla emzirmiştim. Öğrendim ki, Güneydoğu Toroslarının heybetli uzantılarından biri olan Ahır Dağları’nın güney eteklerinde, o mağrur alçak tepeler üzerine kurulmuş bu kadim şehrin antik adı Markasi idi…

Hititlerin o ihtişamlı imparatorluk devri dağılırken küllerinden doğan geç Hitit kent devletlerinden Gurgum’un ulu merkezi, kalbiydi bu topraklar. Gurgum krallığının sarsılmaz kalesi Markasi; asırlar boyu doğunun ve batının devleri arasında bir sancak gibi el değiştirmişti. Urartuların amansız atlıları, Asurluların tunçtan orduları, Medlerin gizemi, Perslerin ihtişamı, Romalıların sarsılmaz lejyonları ve Pontus’un savaşçıları bu topraklardan bir sel gibi gelip geçmişti.

Bizans’ın surlarında Marasion adıyla yankılanan bu ulu kent, 16. yüzyılın o şanlı şafağında, Yavuz Sultan Selim Han’ın adaletiyle Osmanlı’nın mülküne dahil olmuş ve takvimler 1831’i gösterdiğinde adı nihayet Maraş olarak mühürlenmişti.

Lakin bu kentin asıl büyük destanı, yakın tarihin o kapkara günlerinde, aslanların kükrediği o amansız hürriyet muharebelerinde yazılmıştı. 1898’de Halep vilayetine bağlı muazzam bir sancak merkezi olan Maraş, imparatorluğun bağrına saplanan Mondros mütarekesinin ardından, 22 Şubat 1919’da önce İngiliz çizmesiyle çiğnenmişti.

İngilizler, sinsi bir pazarlıkla Musul’un petrolüne karşılık bu toprakları terk ettiğinde, takvimler 30 Ekim 1919’u gösterirken bu kez Fransız süngüleri ve onların yardakçıları intikam hırsıyla Maraş’a girmişti. İşte o an, bu ulu dağların çocukları esareti reddetti! 21 Ocak 1920’de başlayan ve tam yirmi iki gün yirmi iki gece süren o şanlı kent savaşlarında; kadınıyla, erkeğiyle, Sütçü İmamı ve Rıdvan Hocasıyla koca bir halk göğsünü siper etti. Fransız ordusu arkasına bakmadan kaçarken, bu şehir kendi hürriyetini kendi kanıyla kazandı.

Kurtuluş Savaşı’nın bu ilk ve en şanlı direnişinden ötürü, Türkiye Büyük Millet Meclisi 5 Nisan 1925’te dünyada eşi benzeri görülmemiş bir kararla, tek bir kişiye değil, bu şehrin her bir taşına, her bir canına hitaben İstiklal Madalyası verdi. Ve tarihin bu şanlı vefası, gelecekte, 7 Şubat 1973’te şehrin adını ilanihaye Kahramanmaraş olarak tescil edecekti.

Ne var ki, bu şanlı tarih dahi çadırlarımızın üzerine çöken o kapkara kaygı bulutunu dağıtmaya yetmiyordu. Kara trenin memurlarından öğrendiğimiz o acı coğrafi hakikat, babalarımızın ve dayılarımızın uykularını kaçırıyordu. Bu bilinmeyen şehrin topraklarının yaklaşık yüzde altmışı geçit vermez ulu dağlarla, yüzde yirmi dördü çetin plato ve yaylalarla kaplıydı. Tarıma, berekete elverişli ovalar ise bu koca coğrafyanın ancak yüzde on altılık küçücük bir dilimini oluşturuyordu.

İşte bu amansız sual, iki gündür aile reislerinin beyinlerini bir burgu gibi delip geçiyordu. Bizim Karagözler’in o düz, o bereketli topraklarından sonra, bu çetin dağların arasında tarımla uğraşabilecek araziye dahip olabilecekmiydik? Bu sarp kayalıklar bize ekmek verecek miydi?

Düşünüyorlardı aile reisleri ve genç delikanlılar, çünkü asırlardır toprağı yarmaktan, saban sürmekten başka hiçbir el becerileri yoktu. Üstelik ne bir satır okuma bilirlerdi, ne bir satır yazı… Devletin nizamını, kanununu bu yabancı şehirde nasıl çözeceklerdi?

İşte bu çaresizlik, bu olumsuz koşullardır ki, Maraş’ın o tozlu garında, çadırların altında konakladığımız bu iki gün boyunca gurbetlik duygusunu, anasız babasız kalmanın o amansız sızısını bir duman gibi içimize, ta iliklerimize kadar çökertmişti… Şimdi bu kahraman şehirde, tarihin gölgesinde, bilinmez bir yarının eşiğinde bekliyorduk.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Beşevler Günlüğü – 26 Şubat 1967

AYÖO Beşevler Yerleşkesi

TARIM ÖĞRETMENİM SALİH ZİYA BÜYÜKAKSOY