MARAŞ DEDİKLERİ YER NERESİ Kİ
3 Mayıs 1951 Perşembe… Dört asır boyunca şanla, şerefle hüküm sürdüğümüz Balkanlardan, Anadolu'nun sarp bağrına uzanan bin üç yüz kilometrelik o devasa hicret yolu, nihayet demir yığınının acı feryadıyla son buldu. Uzunca, yürek tırmalayan bir tren düdüğüyle açtım gözlerimi. Çevreden yükselen fısıltılar, o dilsiz çocuk korkumu gerçeğe dönüştürüyordu. Gelenek ve göreneklerini bilmediğimiz, kaderin bizi zorunlu bir iskanla savurduğu, gurbetlik acısının bir balyoz gibi çöktüğü Maraş’taydık sonunda.
Köyümden, hatıralarımdan, en önemlisi de canımdan birer parça olan anamdan ve babamdan beni koparan bu yabancı şehri, çocuk aklımla ilk anda sevememiştim. İnsanın doğup büyüdüğü topraklarda, akrabaları ve dostlarıyla ördüğü o mukaddes bağlar kopunca, ruhu bir arafta asılı kalırmış. Evinden, yurdundan sökülen her canlı gibi kendimizi dipsiz bir gurbetin kuyusunda hissettik.
Kalbimiz, Karagözler’in o yarım metrelik karına, yeşiline hasretle doldu. Üstüne üstlük, o sinsi "ince hastalık" yüzünden anamın ve ona siper olan babamın serhad şehri Edirne’de arkamızda kalmış olması, çocuk göğsümdeki gurbet sancısını katmerli bir azaba dönüştürüyordu. Bilinmeyen, gizemli olan her menzil gibi, Maraş denilen bu sarp coğrafya da körpe yüreğimize korku salıyordu.
Yolculuk boyunca, zamanın ötesini görmüş bilge Halil Dedem geçmiş asırlara, göçlerin o kapkara tarihine sığınmıştı. Balkanlar’ın her karış toprağını atalarının hafızasıyla bilen o güngörmüş çınar, asırlık trajediyi fısıldıyordu vagonun tenhasına.
Bulgaristan, Türkmen boylarının en yoğun, en gür yaşandığı Balkan kalesiydi. Lakin tarihin gördüğü en büyük felaketlerden biri olan o uğursuz '93 Harbi, koca bir imparatorluğun ufkunu karartmakla kalmamış; Şumnu ve çevresindeki yüz binlerce Türk’ü amansız bir göç çarkının dişlileri arasına fırlatmıştı. Biz de asırlar sonra, o bitmek bilmeyen fırtınanın yollara savurduğu son muhacir kafilesiydik.
29 Nisan Pazar günü Edirne Karaağaç Garı’ndan başlayan bu destansı yolculuk, aslında bir mucizeler ve feryatlar silsilesiydi. Trenimiz İstanbul’un kalbine, Sirkeci Garı’na varıncaya kadar, henüz iki yaşındaki dilsiz kuzu kardeşim Şaban, vagonları sarsan ağlama krizlerine girdi: “Anamı isteriiiim, anamı!” feryatları rayların sesine karışıyordu. Bereket, şefkatli Cemile Teyzem ve arkamızda dağ gibi duran dört dayım, o küçük canı bağırlarına basarak teselli etmeye çalıştılar.
Sirkeci’de bizi, daha önce ne gözümüzün ne gönlümüzün gördüğü bir mucize karşıladı: Deniz. Ve o denizin üstünde, koca tren vagonlarını sırtında taşıyan devasa demir vapurlar… Hüseyin Dayım’ın tren görevlilerinden öğrendiğine göre, İstanbul’un iki yakasını birbirine bağlayan bu çelikten köprülerin tarihi eskilere, 5 Ekim 1926’nın ilk seferine kadar uzanıyordu.
Hayatlarında ilk kez deniz görmenin muazzam heyecanıyla sarsılan Karagözlüler, Balkan ayazını unutup Marmara’nın o sonsuz maviliğini seyrederek geçtiler Anadolu yakasına, Haydarpaşa’nın ihtişamlı siluetine.
Avrupa’dan Asya’ya, kıtadan kıtaya geçerken üşüdüğümüzün farkına bile varmamıştık; ruhumuz hürriyetin ve bilinmezin büyüsüyle ısınmıştı. Vapur Haydarpaşa iskelesine yanaştı, vagonlarımız yeniden Anadolu raylarına kenetlendi ve asıl büyük Maraş seferi başladı.
Kara trenin kömürle çalışan o buharlı lokomotifi, adeta göğsü daralan astımlı bir hasta gibi soluyarak, her yokuşta nefesi tükenerek rampaları tırmanıyordu. Heybetiyle girdiği her kadim garda kömür ve su soluklanması yapıyor, dik eğimlerde adeta durma noktasına geliyordu.
Lokomotifin yorulduğu o anlarda, dayılarım ve köyün diğer gözü pek gençleri, hareketsizlikten uyuşan bedenlerini canlandırmak için vagonlardan iner, trenle yan yana, omuz omuza yürürlerdi. Bu amansız ritimle, ancak yolculuğun dördüncü gününde, 1948 yılında faaliyete geçen o genç Maraş Tren Garı’nın peronlarına süzülebildik.
Yol boyunca büyüklerimizin haşır neşir olduğu tren görevlilerinden biri Maraşlıydı. Onlar Bulgaristan’daki o kapkara asimilasyonu ve zulmü sormuş; bizimkiler ise yerleşecekleri Elbistan ve Maraş köylerinin ahvalini öğrenmek istemişti.
Kulak misafiri olduğum o tasvirler, çocuk zihnimde amansız bir kaygı doğurdu: Bu sarp dağlar, bu çetin coğrafi koşullar yaşama pek elverişli değildi. İçimi bir burgu gibi deliyordu o amansız soru: Yanımda dedem, ninem, teyzem ve dayılarım olsa da, arkamızda öksürükler içinde bıraktığım anam ve babam yokken, bu iki küçük kardeşle bu kurtlar sofrasında nasıl ayakta kalırım?
Gara girdiğimiz an devletin nizamı ve şefkati yeniden devreye girdi. Görevlilerce eşyalarımız vagonlardan indirildi, gardaki ulu depolara istiflendi. Karagözler halkı, göçün o fırtınalı günlerinde birer sığınak olan korunaklı çadırlara yerleştirildi. Kişi başına düşen kumanyalar dağıtıldı; sıcak bir lokma, günlerin yorgunluğunu nebze olsun hafifletti.
Zorunlu ihtiyaçlar giderilip, asırlık yolun yorgunluğuyla bir süre dinlendikten sonra, memurlar o mukaddes kâğıtları; canımızı, soyumuzu ve geleceğimizi bağladığımız o muhacir ve doğum kâğıtlarını tek tek toplamaya başladı. Şimdi bu çadırların altında, bilmediğimiz bir dağ rüzgârının koynunda, Anavatan'ın bizzat bize yazacağı yeni bir kader sayfasını bekliyorduk.
Yorumlar
Yorum Gönder