Kayıtlar

1953-54 EĞİTİM VE ÖĞRETİM YILI SONU

Resim
  12 Haziran 1954 Cumartesi, Misli… Bir tarafımdan diğer tarafıma döndükten sonra  yorganı biraz daha üzerime çektim. Karne heyecanıyla gece uyuyamamıştım. Biraz daha uyumak istiyordum… Tam dalmak üzereydim ki anamın, -Mehmeeet… Mustafaaa… Hadi, kalkın artık, okula geç kalacaksınız. Sesiyle gözlerimi ovuşturarak kalktım… Bugün 1953-54 Eğitim ve Öğretim yılının sonuydu. İlkokul birinci sınıfı bitirmiştik. Karnelerimizi alacaktık Kardeşimle birbirimize ibrikten döktüğümüz sular ile elimizi yüzümüzü yıkayıp, kurulandıktan sonra, yer bezinin üzerine konulmuş sininin çevresinde yerlerimizi aldık. Anam tarhana çorbası yapmış, yanına da karabuğday ekmeği koymuştu. Ekmekten büyükçe bir parça kopardıktan sonra tarhana çorbasını kaşıklamaya başladım. Yan gözle baktığım kardeşim Mustafa da hızla kahvaltısını bitirmeye çalışıyordu. Bir an önce okula gidip, karnelerimizi almak istiyorduk. Kahvaltıdan sonra, anamın ellerini öpüp hayır dualarını alıp büyük bir hızla okulun yolu...

İLKOKUL BİRİNCİ SINIF YARIYIL TATİLİ

Resim
23 Ocak 1954 Cumartesi, Misli (Konaklı)… Bugün öğleden önce karnelerimiz dağıtıldı. Kardeşimle ben bütün derslerimizden ”Pekiyi” almıştık.  İlkokul birinci sınıfa başladığımız 21 Eylül 1953 Pazartesi gününden bu yana geçen 5 aylık eğitim ve öğretim yılında oldukça yol almıştık. Birinci sınıftaki bütün arkadaşlarımız okuma yazmayı sökmüş, mektup yazar hale bile gelmiştik. Anam çok sevinmişti, babamdan gelen mektupları okuyacak birini bulma gereği ortadan kalktığı için. Gelecek yaşamımda önemli bir yeri olacak Osman arkadaşımla önce bize uğradık. Anamın ellerini öpüp, hayır duasını aldıktan sonra Osman’ın anası Hatice Teyze’ye uğrayıp, ellerini öpüp, onun da hayır dualarını aldık. Hatice teyzelerden eve dönerken zihnim beni zamanda geriye, ilkokula başladığımız günlere ve sonrasına götürdü. Zoru başarmıştık, başarmak zorundaydık. Osmaniye’de günlük işçi olarak çalışmakta olan babamın dediği gibi, okumak kurtuluşumuz olacaktı. Bir ay önce babamdan aldığımız mektuba göre, süre...

OKUMAYI SÖKTÜK ANA

Resim
  Çocukluğumun en unutulmaz günlerinden biri, okuma yazmayı söktüğümüz gündür. İnsan hayatında bazı anlar vardır; üzerinden yıllar geçse de zihnin bir köşesinde capcanlı durur. İşte o gün de benim için öyledir. İlkokula başladığım 1953'te köyümüz Misli (Konaklı) küçük, imkânları sınırlı ama insanı sıcak bir yerdi. Okulumuz birleştirilmiş sınıflıydı. Farklı yaş gruplarındaki öğrenciler aynı sınıfta oturur, aynı sobanın etrafında ısınır, aynı kara tahtaya bakardık. Tebeşir sesi, gün boyu kulağımızda çınlardı. Harflerle ilk karşılaşmam o günlere rastlar. Öğretmenimiz tahtaya büyük büyük harfler yazardı. Biz de defterlerimize titrek çizgilerle onları taklit etmeye çalışırdık. “A” harfi sanki bir çadır gibiydi; “L” dimdik ayakta duran bir asker… O günlerde harfler bana şekilden ibaretti. Ne zaman ki heceler birleşmeye başladı, işte o zaman büyü başladı. Babam o sıralar çalışmak için Osmaniye’ye gitmişti. Evde onun yokluğu hissediliyordu. Anamın yüzündeki özlem, sofradaki eksiklik ban...

NİĞDE MİSLİ'DE İLKOKULA BAŞLIYORUZ

Resim
  İlkokula Başlama Destanı Eylül 1953'te, takvimlerin yaprakları yavaşça düşerken ve sabah güneşi Anadolu’nun toprak kokulu ufkuna altın bir mühür vururken, 9 yaşında bir yürek ilk büyük yolculuğuna hazırlanıyordu. Bu yolculuk ne dağ aşmaktı ne deniz geçmek… Bu, kara tahtaya doğru atılan ilk adımdı. Bu kez tarlaya değil, beyniine eğitim tohumları atılacaktı. Evlerin avlusunda birkaç güvercin kanat çırpar, rüzgâr saçları okşarken annelerin duaları göğe yükselirdi. Muhacir çocuk, evin sıcak eşiğinden bilinmeyenin kapısına yürüdü. O kapının adı okuldu. Kapı aralandığında içeri yalnızca çocuklar girmezdi. Umut girerdi, hayal girerdi, yarınlara uzanan bir ışık girerdi. Ahşap sıralar birer kale, kara tahta bir ufuk, tebeşir ise kaderi yazan beyaz bir asa olurdu. Öğretmenin sesi, bir bilgenin çağrısı gibi yankılanır; harfler sıradan şekiller olmaktan çıkar, sihirli kapılara dönüşürdü. İlk yazılan “A” harfi, sanki dünyaya atılmış bir imza gibiydi. Küçük parmaklar titrer, kalem kâğıtla ...

EKMEK TEKNEMİZ SATILIYOR

Resim
  15 Temmuz 1953 Çarşamba  Misli(Konaklı)… Henüz traktörün İç Anadolu’ya girmediği 1950’li dönemlerde tarımsal ekonominin temel üretim aracı bir çift öküzle çekilen kara sabandı.  Kuru tarımın yapıldığı iklim kuşaklarında ki Misli Ovası da buna dâhildi.  Temel üretim aracı bir çift öküz olduğundan, Ekmek Teknesi olarak bildiğimiz bir çift öküzümüz ve elden düşme bir arabamız olmuştu. Ne var ki, hasat sonu beklediğimiz gibi olmamış, ektiğimiz kadarını alabilmiştik. Geçen yıl elimizde ne varsa, çiftçilik yapabilmek için gerekli olan iki öküz, elden düşme bir araba, tarım aletleri için harcanmış ve hiç paramız kalmamıştı. Hasat sonu öderiz diye de köyün tek bakkalından, adımıza açılan bir defter üzerinden, alış veriş yapmış ve oldukça borçlanmıştık.  Üstelik bakkala olan borcumuzu ödeyemediğimizden, mahcup olduğumuz gibi, bundan sonra veresiye alış veriş de yapamazdık. Babam çok üzgündü. Adeta çökmüştü ailesinin geçimini sağlayamadığı için. Misli’ de çi...

BUĞDAY HASADINDA HÜSRAN

Resim
  5 Temmuz 1953 Pazar, Misli (Konaklı)… Bulgaristan’da çiftçiler tahıl ektikleri tarlalarından bire yirmi, bazen de bire otuz ürün alırlardı. Misli koşullarında bu oranı bekleyemezdik ama hiç olmazsa bire on ürün beklentimiz vardı. 800 kg buğday ekmiştik, yaklaşık  8000 ile 10000 kg arasında bir ürün beklentimiz vardı. Oysa geçen hafta Cuma günü, harman sonrasında çuvallara doldurduğumuz buğday danelerinin miktarı 800 ile 1000 kg civarındaydı. Tarlaya attığımız gübreler, yaptığımız emekler, hayvanları besleme giderlerimiz hesaplandığında oldukça zararlı çıkmıştık. Hüsrana uğramıştık… Bütün emeklerimizin karşılığı harman sonrası kalan samandı. Ne olmuştu da bizi hüsrana uğratan bir sonuç ortaya çıkmıştı? Deniz seviyesinden 1200 metre yüksekteki dağlarla çevrili Misli Ovası oldukça soğuk rüzgârların etkisindeydi. Yüksekliği ve dağlarla çevrili olması denizlerden yükselen su buharlarının bölgeye geçişine engeldi. Yazları sıcak ve kurak, kışları ise soğuk ve kar yağış...

MİSLİ'DE DÜVEN İLE HARMAN

Resim
Harman yerinde taşlar temizlenmiş, Güneş kavurmuş sapları, Çakmak taşlı düven dönmüş durmadan, Çocukların kahkahası ağırlık olmuş emeğe. Rüzgâr esmiş, saman uçmuş, Daneler yere düşmüş birer yıldız gibi. Ve baba, rüzgârın dilini çözmüş, Emekle alın teri birleşmiş sofraya. Haziran 1953 Cuma, Misli (Konaklı)… Hasat zamanı gelmiş tahıllar imece usulüyle, ırgat tutarak ya da aile bireyleri tarafından yolunur ya da biçilirdi. Biz ırgat tutamadığımız gibi, herkes kendi tarlasında olduğundan, imece’ den de yararlanamadık. Akıncı Ailesi olarak biçmiştik buğdayımızı. Sıra harmana ve danelerin ayrılmasına gelmişti. Harman, tahılların yolunmasından ve biçilmesinden sonra, destelerin üzerinden düven geçirilerek, taneleri başaktan ayırma ve saplarının da hayvanların kolay yiyebileceği saman haline getirme işlemiydi. Bu işlemin yapıldığı düz ,dairesel alana da harman yeri denirdi. Evimizi çeviren avlunun dışında, mağaranın üstündeki düz ve kayalık alan harman yeri iç...

BUĞDAY HASADI BAŞLADI

Resim
  Buğday Hasadına Hazırlık Destanı Güneş, ufukta kızıl bir sancak gibi yükselirken, tarlalar altın bir deniz misali dalgalanıyordu. Her başak, köylünün alın terini taşıyan birer kılıç; her sap, sabrın ve emeğin sancağıydı. Babam tırpanını örs üzerinde döverek keskinleştirirken, anam orakları bileği taşına sürüyordu. Çelikten çıkan kıvılcım, emeğin ateşiyle birleşiyor; hazırlık, bir ritüel gibi sürüyordu. Tırpanın iki yöntemi vardı: biri ekini biçip önünde biriktirmek, diğeri süpürgeyle kıvraklıkla biçmek. Babam, ufak tefek ama atom karınca gibi güçlü, süpürgeli biçmeyi seçmişti. Kardeşim Mustafa, yedi yaşında olmasına rağmen, desteleme görevini üstlenmişti. Anamın mercimek yemeği ve karabuğday ekmeği, öğle paydosunda soframıza bereket katıyordu. Testiden taşan soğuk su, terlemiş bedenlerimize hayat veriyordu. Gün batımına dek biçilen ve destelenen buğday sapları, ağaç çatallarla taşınıp korunaklı yığınlara dönüştü. Her yığın, emeğin bir anıtı, sabrın bir destanıydı. Ve böylece hasa...

BUĞDAY HASADINA HAZIRLIK

Resim
  Buğdayın Destanı Gökyüzü kuraklığın sessizliğini taşırken, tarlaların üzerinde altın bir hüzün dalgalanıyordu. Babamın adımları, toprağın derin hafızasında yankılanıyor; her adım, emeğin ve sabrın ağırlığını taşıyordu. Saplar kısa, başaklar seyrek, fakat yine de umutla ışıldıyordu. Bir avuç buğday tanesi, babamın avucunda kaderin terazisine çıkmış gibiydi. Nem oranı, görünmez bir sır gibi danelerin içinde saklıydı. “Bak oğlum,” dedi, “buğday tam olgunluk çağında, daneler ezilmiyorsa hasat vakti gelmiştir.” O an, tarlanın sessizliği bir kararın yankısıyla doldu: zaman, emeğin meyvesini toplama zamanıydı. Başaklar altın rengiyle güneşi çağırıyor, elle ovalandığında daneler kavuzlarından özgürlüğe kavuşuyordu. Bu özgürlük, köylünün alın teriyle birleşerek ekmeğe dönüşecek, sofralara bereket getirecekti. Fakat hasat, sabırsız ellerin değil, sabırlı gözlerin işiydi. Rutubetli sabahlar ve akşamlar beklenmeyecek, en uygun an seçilecekti. Türkiye’nin dört bir yanında, mayıs ile ağustos a...

ÇİMLENEN BUĞDAYLARIMIZ

Resim
  4 Nisan 1953 Cumartesi, Misli (Konaklı)… Mart ayının ortasından itibaren Babam, hemen hemen her gün buğday ektiğimiz tarlaları görmeye gitti. Neredeyse tarlada yatıp, kalkacaktı havalar elverişli olsa. Bugün de, çimlenmiş olan buğday filizlerini görmek için gitmişti. Döndüğünde yüzü gülüyordu. Çimlenme beklendiği gibi, olması gerektiği gibi olmuştu. Önemli olan bundan sonraki hava koşulları ve yağacak yağmurun miktarına bağlıydı. Sadece buğday filizleri için değil Akıncı Ailesi için de önemliydi hava koşulları ve yağacak yağmur miktarı. Yeterli yağmur yağmaz ise ekonomik yönden çıkmaza girecektik. Geriye dönüp baktığımızda, Misli’ de zorlu bir kış geçirmiştik. Bazı bölgelerde bir bir buçuk metreyi bulan karlar Hüyük ve Niğde ulaşımını aksatmıştı. Gaz tuz gibi zorunlu ihtiyaçları bulmakta zorlanmıştık. Mart kapıdan baktırır, çapa kürek sapı yaktırır. Deyimi burada da geçerli olmuştu. Bereket Mart ayının 15’inden sonra erimeye başladı. Eriyeli de 15-20 gün oldu. ...