İSTANBUL ÇAPA ÖĞRETMEN OKULU DÖNEMİ
BİRİNCİ BÖLÜM
Haydarpaşa'ya Uzanan Rüya...
Göğsümün kafesine dar gelen bir yürekle, çocukluğumun ve gençliğimin sınır boylarını terk ediyordum. İçim içime sığmıyordu; ne Yenice’nin sıcak toprağı ne de Çukurova’nın sarı sıcağı tutabiliyordu artık beni. Hayallerimin masal şehri, yedi tepeli İstanbul’un çağrısına kapılmıştım bir kere.
10 Eylül 1961 Pazar günü sabahı, ömrümün ilk büyük ayrılık sahnesini geride bırakıp ailemin dualı bakışları altında Tarsus Yenice İstasyonu’ndan Toros Ekspresi’ne adım atmıştım. Demirden bir ejderha gibi soluyarak dik yokuşları tırmanan tren, beni Toroslar’ın kalbine, Ulukışla’ya taşımış; orada vagon değiştirip bozkırın ortasındaki Konya Garı’na ulaştırmıştı. Garın taş revakları, yüksek kemerli pencereleri bana hiç yabancı değildi. Değildi çünkü iki yıl evvel, kardeşim Mustafa’nın elinden tutup Konya Maarif Koleji’nin kapısına götürürken de bu istasyonun kurşuni havasını solumuştum.
Şimdi ise tek başımaydım. Gar gişesindeki parmaklıkların arkasından, Konya ile İstanbul Haydarpaşa arasında mekik dokuyan o efsanevi Meram Ekspresi için en ekonomik kompartımanlardan birine bilet kestim. Gişedeki memur, önündeki kalın saat defterine bakıp rayların ve makasların keyfine göre "On üç, bilemedin ondört saat sürer delikanlı," demişti. Tren yolculuklarının o bezdirici yavaşlığına, ara istasyonlarda vuku bulan o bitmek bilmez gecikmelerine alışkındım. Zamanı bol, cebi dar bir "öğrenci milleti" için "ucuz" kelimesi, lügatte bir tercih meselesi yahut konfor arayışı değildi; yaşamak için, teneffüs edilmesi mecburi olan hava gibi, su gibi mutlak bir zorunluluktu.
Meram Ekspresi’nin kalkış saati akşamın yediyi yirmi geçesiydi. İstasyon şefinin düdüğü peronda yankılanıp lokomotif çuf çuf sesleriyle etrafa kara bir duman savurarak garda yerini aldığında, kapı basamaklarını ilk tırmananlardan biri oldum. Bizim gibi taşra çocuklarının ve batı kentlerine ekmek parası için göç eden yoksul Anadolu insanlarının mesken tuttuğu vagonlarda kompartımanlar dörder, altışar ve sekizer kişilik tahta kafesler gibi sıralanırdı. Benim nasibime altı kişilik olanı düşmüştü. İçinde geçmişimin ağırlığını taşıyan bavulumu başımın üstündeki demir rafa binbir güçlükle yerleştirdikten sonra, ömrümün sonraki sayfalarını seyredeceğim o pencere kenarına kuruldum. Günlük niyetine tuttuğum, anılarımı emanet ettiğim yıpranmış defterimi açıp alelacele tek bir satır çiziktirdim: “Elveda İvriz, Ver Elini İstanbul!”
Defteri kapatıp pencereden peronlara baktım. İstasyonun uçuk pembe sütunlarının arasından, işlemeli taş kemerlerin gölgesinden kendime benzettiğim bir başka genç silueti ilerliyordu. Bir elinde sapı az evvel kopmuş, sicimle tutturulmaya çalışılan eski bir valiz; diğer elinde ise anasının yolda rızkı olsun diye dualarla hazırladığı o bez yolluk torbası… Peronun mahşeri kalabalığına çıkarken ürkekçe etrafına bakındı, yabancısı olduğu bu dünyada bineceği vagonu aradı.
Dışarıda tam bir insan panayırı, kopan hayatlardan geriye kalan bir gürültü vardı. Evlatlarını gurbete uğurlayan ana babaların son dokunuşları, vagon kapılarına doğru hücum edenlerin telâşlı adımları, inenlerle binenlerin o hengameli çarpışmaları… Kompartımanın dar kapısından nefes nefese giren yolcular, bavullarını yerleştirirken nedense hep o ortak treni kaçırma korkusunun pençesindeydiler. Sanki lokomotif, üstündeki insanları umursamadan kendi kendine çekip gidecek, arkada kalanları zamanın unutuş girdabına terk edecekmiş gibi bir acelecilik...
Trenlerin bu memlekete has, kelimelerle tarifi imkânsız bir kokusu ve ruhu vardı. Raylar üzerinde demir tekerleklerin çıkardığı ritimle süzüldükçe, geçtiği bozkırın rengini, istasyonların holdsüz havasını içine çekerdi. Gideceği gurbet ellerine de heybesinde bu rengi ve kokuyu taşırdı. Halk edebiyatında ve bağrı yanık türkülerimizde "kara tren" imgesinin bu denli derin bir yara gibi işlenmesi boşuna değildi. Anadolu’daki tren istasyonları, birer kavuşma mekânı değil, yalnızlık ve hüznün taştan abideleriydi. Bir yolcu, henüz adını bile telaffuz edemediği yaban bir geleceğe umutla yelken açarken; hemen çaprazındaki bir diğeri, yıllardır hasretiyle yandığı o sıcak ocağına, evine dönüyordu. Durum ne olursa olsun, yollarda geçen zaman hep yabancıların arasında, gurbetin ve sılaya duyulan özlemin gölgesinde geçen kayıp bir zamandı.
Nihayet, beklenen o keskin ve tiz düdük sesi gecenin karanlığını yırttı ve sarsılarak hareket ettik. Pencerelerden başlarını çıkarıp gözyaşlarıyla beyaz mendil sallayanlar, peron boyunca hızlanan trenin yanında delice koşanlar... Ve bir de hiçbir şeyle ilgilenmeyen, istasyon banklarında kendi içsel sürgünlerini bekleyen o yorgun bakışlı insanlar birer sinema şeridi gibi gözlerimin önünden kayıp gitti. Kompartıman henüz dolmadı derken, son anda içeri süzülen birkaç kişiden biri selam vererek yanıma oturdu. Hafifçe toparlanıp yer açtım. Adam nazikçe gülümsedi, yerleşti ve çantasından çıkardığı bir derginin sayfalarına gömüldü. İçten içe derin bir nefes aldım. O günlerde kendi kabuğuna çekilmiş, pek konuşkan olmayan bir gençtim; yolculuk boyunca çenesi düşecek, bana memleket sularından, ahret sorularından sualler açacak bir yol arkadaşıyla on üç saati tüketmek istemiyordum.
Hareketi takip eden ilk saatin sonunda rayların uğultusu vagona tamamen hâkim olmuş, gürültü yatışmıştı. Tren yolculuklarının en güzel tarafı da buydu; otobüslerin o dar, insanı oturduğu yere çivileyen sıkışıklığından uzakta, apayrı bir hürriyet dünyası barındırırdı. Efkar dağıtmak için koridorlarda küçük volta turlarına çıkabilir, yarı açık pencerelerden yüzünüze vuran bozkır rüzgârını göğüsleyebilirdiniz. Kondüktöründen makinistine, temizlik görevlilerinden o kömür karasına bulanmış ateşçilerine kadar bu tren, yolcularıyla birlikte raylar üstünde akıp giden hareketli bir kasaba gibiydi.
Sağımızdaki kompartımanı cıvıl cıvıl sesleriyle kız öğrenciler, solumuzu ise şen şakrak gülüşleriyle erkek öğrenciler doldurmuştu. Kondüktör, memleketin bu genç beyinlerini hemen hemen aynı vagonlara topladığı için yolculuk giderek neşeli bir festivale dönüşüyordu. Başka vagonlardan sohbete dahil olmaya gelenler oluyor, iki ray arasında yeni dostlukların temeli atılıyordu. Hiç bilmediğimiz şehirlerin gizli kalmış hikâyelerini öğreniyor, yeni yerlerin adını ilk kez bu kompartımanlarda duyuyorduk. Karşılıklı adresler alınıyor, "Yolun düşerse mutlaka beklerim" davetleri samimiyetle kalplere yazılıyordu. Hikâyeler uçuşuyordu havada; insanlar gurbetin verdiği o emniyet duygusuyla gönülden ve korkusuzca paylaşıyordu kederlerini ve sevinçlerini. Sohbetler koyulaştıkça daha tatlı, içten ve şiirsel bir hal alıyordu.
Yanımda oturan beyefendi, uzun süren sessizliğini bozarak, okuduğu dergiden başını kaldırdı ve babacan bir ses tonuyla, "Meram Ekspresi, özel bir durum olmadıkça küçük istasyonlarda durmaz delikanlı," dedi. "Hızını keser, şehre yavaş yavaş, adeta bir gelin gibi süzülerek girer ve yine yavaş yavaş çıkar. Onun bu hızlanıp yavaşlama hâlleri pek hoştur. Nasıl naz yapar, nasıl homurdanır, bacasından nasıl siyah dumanlar çıkarır bir bilsen... Hızını tamamen alınca da kendine has bir türkü tutturur ve hep o aynı nakaratı söyler. Tekerleklerin bir raydan diğerine geçerken çıkardığı o 'tiki tak tiki tak' sesleri, yorgun yolcuların ruhuna en tatlı ninni gibi gelir."
Gece ilerledikçe köylerden, karanlığa gömülmüş kasabalardan geçiyorduk. Ara sıra durakladığımız küçük taşra istasyonlarında, penceremizin altında biriken ve bizlerden okumak için gazete, kitap isteyen o çakmak bakışlı çocukları görüyorduk. Soğan kabuklarıyla kaynatılarak kıpkırmızı renklendirilmiş yumurtaları ya da yörenin taze meyvelerini satmaya çalışan seyyar satıcıların çığlıkları gecenin karanlığına karışıyordu. O an, Mersin’deki ilkokul yıllarımda ailemin geçim yüküne omuz vermek için sokak sokak, meydan meydan simit sattığım o çıraklık günlerim kalbime bir sızı gibi oturdu. Derken, İvriz Öğretmen Okulu’ndaki o rüya gibi geçen üç yıllık yatılı öğrencilik dönemim, hocalarım, arkadaşlarım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmeye başladı. Rayların o mukaddes ritmi bana da ninni gibi gelmiş olacak ki, oturduğum yerde tatlı bir uykuya teslim oldum.
Çok uzaklardan, belki de çocukluğumun içinden gelen bir sesle birden irkildim. Oysa ses, hemen yanımda oturan ellili yaşlardaki o kompartıman arkadaşımdan yükseliyordu. Çeyrek ekmeğin arasına yerleştirdiği köfteleri bana doğru uzatarak, "Açsındır delikanlı, yol uzun... Yemez misin?" diyordu. Taşra terbiyemin verdiği o ilk anın mahcubiyetiyle tereddüt ettiğimi görünce ısrar etti. Teşekkür ederek bu helal rızkı kabul ettim.
Ekmeği bitirip tekrar teşekkür ettikten sonra, adamın sormasına fırsat bırakmadan adımı, Mehmet olduğumu ve İstanbul’a yükseköğrenim sınavları için büyük bir umutla yola çıktığımı anlattım. Söz döndü dolaştı, İvriz’in aydınlığına ve Köy Enstitüleri’nin bu ülkenin toprağına ektiği o muazzam tohumlara geldi; göğsüm kabararak anlattım memleket idealini. Bana içtenlikle başarılar dileyip adının Sabri olduğunu söyleyen yol arkadaşım, yeniden dergisinin sayfalarına döndü. Ben de çantamdan çıkarıp yol boyu yoldaşım ettiğim Charles Dickens’ın Oliver Twist adlı romanını açtım. Sayfaların arasında ilerlerken, yetimhanenin soğuk duvarları arasında hayata tutunmaya çalışan Oliver’ı nedense biraz kendimle özdeşleştirmiştim; ben de bilmediğim bir geleceğe, koca bir metropole doğru rayların üstünde sürüklenen bir taşra çocuğuydum. Bir süre sonra gözlerim ağırlaştı, başım trenin titreyen camına yaslandı ve bu kez derin bir uykuya daldım.
Şiddetli bir sarsıntı ve ani bir fren sesiyle kendime geldiğimde penceremden dışarı baktım; 11 Eylül 1961 Pazartesi gününün ilk ışıkları gökyüzünü kızıla boyamaktaydı. Yerimden kalkıp vagonun nemli tuvaletine gittim, dönüşte tren koridorunda yaklaşık on dakika dolaşarak hem efkar dağıttım hem de sabahın o serin havasıyla uykumu açtım. Kompartımana dönüp kaldığım sayfadan okumaya devam ettim. Roman kahramanı Oliver’ın o amansız kaygısı, korkusu ve her şeye rağmen içindeki mücadele gücü ruhumu kamçılıyordu. Bu düşüncelerle hayallere dalmışken, yarı açık pencereden içeri süzülen deniz kokulu rüzgârın etkisiyle gözlerim yeniden kapandı.
Derinden gelen, “Hoşça kalın delikanlı, yolunuz açık, kaleminiz güçlü olsun... Sınavlarında başarılar dilerim, ben burada iniyorum,” sesleriyle gözlerimi açtım. “Neredeyim acaba?” diye şaşkınlıkla etrafıma bakınırken, İstanbul’a doğru yol alan o emektar kara trende olduğumu hatırladım. Tren İzmit Garı’na girmişti ve dışarıda gün tamamen ağarmıştı.
Sabri Bey valizini alıp koridorun kalabalığına karışırken arkasından minnetle el salladım. En fazla bir buçuk iki saat sonra nihayet o muazzam, asırlık gövdesiyle Haydarpaşa Garı’nda olacağımı, İstanbul’un o mavi denizini ilk kez gözlerimle göreceğimi düşünerek, yüzümde yarına duyulan büyük bir inanç ve mutlulukla gülümsedim.
İKİNCİ BÖLÜM
Zaman, mekânın kadim duvarlarında eriyor, hafıza on yıllık bir köprüyü tek bir solukta geçiyordu. Haydarpaşa Garı’nın devasa peronlarına yanaşan kara trenin metalik çığlığı, ruhumda çok eski, kırık bir akordu tetikledi. Lokomotiften yükselen kesif kömür kokusu ve geniz yakan duman, beni alıp Nisan 1951’in o puslu yirmialtı kışına, Bulgaristan’ın sınır kapılarından sökülüp Edirne üzerinden Maraş Elbistan’ın bilmediğimiz köylerine savrulduğumuz o ilk göç günlerine götürdü. Çocuk gözlerimle ilk kez o zaman görmüştüm bu anıtsal kapıyı. O gün bir sürgün durağı, bir belirsizlik eşiği olan bu gar, tam on yıl sonra bugün, üç imparatorluğun gölgesini barındıran o gizemli ve görkemli kentle randevumun sahnesi oluyordu. Bu bir son değil, ömrümün en büyük hikayesinin girişiydi.
Otobanların doğayı kör asfalta boğmadığı, insanın toprakla arasındaki bağın henüz kopmadığı o saf zamanlardı. Yolculuklar, bir hıza teslim olmak değil, coğrafyanın her kıvrımını, her ağacını, her tepesini ağır ağır, sindire sindire seyretmek demekti. Yollar, yeryüzünün doğal akışına saygı duyarak kıvrılır; asfaltın tekdüze siyahlığı, tarlaların yeşilini, bozkırın sarısını, toprağın sıcak kahverengisini hapsetmezdi. İnsan, camdan baktığında sadece hedefe varmayı değil, geçtiği her yerin ruhuna dokunmayı hissederdi; doğa, yolun kenarında bir figüran değil, yolculuğun asıl eşlikçisiydi. Meram Ekspresi de bunlardan biriydi.
Asya Kıtasından Çıkış kapısı...
Ulaştığım Haydarpaşa, Anadolu’nun bağrından kopup gelen kopuk hayatların, umut yolcularının ve gurbetçilerin İstanbul’a çarpan ilk dalgası, Tarihi Yarımada'nın ana giriş kapısına açılıyordu. Demir rayların bitip, sonsuz maviliğin başladığı o sıralanmış peronlar, onlarca yıldır ne coşkulu kavuşmaları sağlamış, ne sessiz hıçkırıklı ayrılıklara ve peron boşluğunda dağılan kırık hayallere siper olmuştu.
On yıl önce, 29 Nisan 1951'de bizi Maraş'a hüzünle uğurlayan o taş cephe, 11 Eylül 1961 Pazartesi sabahı İstanbul’la kucaklaşacağım coşkulu bir kavuşmanın başlangıcıydı.
Kömür karası trenden indim. Parmaklarımın arasında sıkışan sapından sıkı sıkıya tuttuğum tahta bavul, sadece birkaç parça giysiyi değil; bir taşra çocuğunun geleceğe dair bütün ukdelerini, sustuğu özlemlerini ve henüz gün yüzü görmemiş sırlarını taşıyordu. Gürgen ağacının sert kokusuna sinmiş o kurak toprak kokusu, Anadolu’nun tozlu yollarından devraldığım o suskunluk, şimdi bu bavulun kenarlarından sızıp İstanbul’un nemli havasına karışıyordu. Avucumu acıtan o tahta sap, aslında geçmişimle geleceğim arasında tutunduğum yegâne köprüydü.
Adımlarım beni garın o yüksek tavanlı, mabet hissi veren büyülü salonuna sürükledi. Durdum. Zamanı durdurdum. Başımı yukarı kaldırıp tavanlardaki ince işçiliği, renklerin o taş duvarlardaki asil dansını hayranlıkla seyrettim. Burası bir istasyon değil, tarihin kendi sesini yankılandırdığı bir koridor gibiydi. İçerideki uğultu, rayların mekanik sesiyle değil, buraya ayak basan binlerce insanın ruhundan sızan umut kırıntılarıyla besleniyordu.
Kendimi dışarıya, o meşhur geniş merdivenlerin başına bıraktığımda ise zaman tamamen durdu. Karşımda, sabahın mahmur aydınlığında uzanan Marmara Denizi ve sislerin arasından bir masal heykeli gibi sıyrılan Tarihi Yarımada duruyordu. Denizden gelen sert ve tuzlu yosun kokusu, taşranın kuru ayazından sonra tenime yabancı ama davetkar bir cila gibi kazındı. Dalgaların kıyıya vuruşunda, bu devasa şehrin kalp atışlarını duyar gibi oldum.
Yıllar sonra, geriye dönüp bu anın fotoğrafına baktığımda anlayacaktım taşların dilini. Nazım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları’nda tasvir ettiği o anın tam ortasındaydım işte:
1941 baharı saat on beş, Merdivenlerin üstünde güneş, Yorgunluk ve telaş, Bir adam, merdivenlerde duruyor bir şeyler düşünerek…
Ben de orada, o heybetli merdivenlerin tam ortasında duruyordum Nazım'n şiirinde betimlediği gibi. Gözlerimde bir şehrin ağırlığı, içimde henüz kelimelere dökülmemiş binbir düşünce vardı. O an zihnimi meşgul eden, içimi hem ürperten hem heyecanlandıran yegâne şey ise çok somut bir soruydu: Bu koca ummanda yönümü nasıl bulacaktım? Çapa semtine ve hayatımı değiştirecek olan Çapa Öğretmen Okulu’na nasıl gidecektim?
Bir süre Marmara’nın uçsuz bucaksız maviliğini ve Tarihi Yarımada’nın siluetini seyrettikten sonra merdivenleri indim. Adımlarım beni Marmara’nın dalgalarının dövdüğü kıyıya kadar götürdü. Denizin kokusunu içime çektikten sonra geri döndüm ve beni İstanbul’la buluşturan o tarihi, anıtsal yapıya uzun uzun baktım. Benim gibi rayların ucundan gelen binlerce insanın bu büyüleyici şehirle ilk tanıştığı yer olan bu yapının, aslında klasik bir Alman mimari şaheseri olduğunu sonraki günlerde, kaderimin beni taşıdığı okul sıralarında öğrenecektim.
Çapa İlköğretmen Okulu’ndaki tarih öğretmenimiz, o heybetli taş binayı anlatırken tahtaya adeta onun ruhunu çizecekti: "Haydarpaşa Garı’na kuş bakışı baktığınızda" demişti bir gün, "Bir bacağı uzun, diğer bacağı kısa bir 'U' harfi görürsünüz."
İşte o sabah içinde büyülenerek dolaştığım binanın o kısa ve uzun bacaklarının arasında, geniş ve yüksek tavanlı gizemli odalar yer alıyordu. Zamanında o odaların tavanları da başlı başına birer sanat eseriymiş. Her bir odanın tavanında, eski ustaların el işi göz nuru nakışları, kalem işi bezemeleri gizliymiş. Fakat zamanın acımasızlığı ya da hoyrat bir estetik anlayışı, o güzelim renklerin üstünü kalın sıvalarla kapatmış.
Bugün o muazzam nakışlardan bazılarını gardaki odaların sadece birinde görmek mümkünmüş. "Mümkünmüş" diyorum, çünkü tıpkı o gün peronlarda koşturan diğer insanlar gibi, o gizli hazineyi ben de kendi gözlerimle göremedim. Anlatılanlara göre o odanın tavanının dört köşesine, demiryollarının o mağrur amblemi, yani kanatlı tren tekerlekleri tüm orijinal ihtişamıyla resmedilmişti. Keşfedilmeyi bekleyen bir sır gibi tavanın köşelerinden uçmaya hazır bekliyorlardı.
Sonraki yıllarda, kütüphane raflarında ve tarih sohbetlerinde bu anıtsal yapının geçmişine dair taşları zihnimde tek tek yerine oturtacaktım. Gar, 1906 yılında, İstanbul-Bağdat Demiryolu hattının o görkemli başlangıç istasyonu olarak tasarlanmış ve inşasına başlanmıştı. İki Alman mimarın dehası ve Anadolu’nun bağrına taş işleyen 1500 İtalyan taş ustasının nasırlı elleri, iki yıl boyunca bu yapıya hayat vermişti. 1908 yılının 19 Mayıs günü kapılarını dünyaya açan bu devasa gövdede, Hereke’den binbir emekle getirilen açık pembe renkli granit taşlar kullanılmıştı.
Semtin adı bile geçmişin asil bir teşekkürüydü aslında. Padişah III. Selim, kendi adını taşıyan o muazzam Selimiye Kışlası’nın yapımında büyük emekleri ve dostluğu geçen Haydar Paşa’ya bir kadirşinaslık jesti olarak, bu binanın yükseldiği semte ve civarına "Haydarpaşa" denmesini ferman buyurmuştu.
Binayı alıcı gözle incelediğimde, zemin kat ve asma katlarda Lefke-Osmaneli taşından cephe kaplamalarının kullanıldığını fark ettim. Yeni yapıldığında göz alıcı bir açık sarı renkte olan bu taşlar, zamanla kentin lodosu ve trenlerin dumanıyla olgun bir renge bürünmüştü. Binanın Selimiye tarafına bakan cephesinin bazı kısımları bu asil taş kaplamayla kaplıyken, bazı kısımları sıvalı bırakılmıştı. Saçak kornişiyle ikinci ve üçüncü kat kornişleri arasında kalan o titiz bölümde, ahşap dikdörtgen pencereler sıralanıyordu. Pencerelerin arasında yükselen dikdörtgen süs kolonları, binaya bir saray heybeti katıyor; dış cephedeki geometrik desenler ve taş işi çiçek motifleri, sert taşa zarif bir şiirsellik fısıldıyordu.
Binanın denize bakan o mağrur çehresinde ise her iki uca denk gelen yerde dairesel kuleler yükseliyor ve bu kuleler tabandan çatıya doğru zarifçe daralarak göğe uzanıyordu. Kulaktan kulağa yayılan ve sonradan duyduğum bir efsaneye göre, bu bina öyle sağlam inşa edilmişti ki, şehrin görebileceği en şiddetli depremlerde bile zarar görme ihtimali yok denecek kadar azdı. Binanın çatısı ise dik ve heybetli ahşap yapısıyla, klasik Alman mimarisinin İstanbul semalarındaki imzası gibi duruyordu.
İki Kıta Arasındaki Köprü...
İstanbul’la bu ikinci ve asıl büyük buluşmamı sağlayan anıtsal Haydarpaşa Garı’nı ruhumun derinliklerine kadar işselleştirdikten sonra, arkamda bıraktığım o devasa gövdeye son bir kez baktım. Artık gitme zamanıydı. Elimde tahta bavulumla, Haydarpaşa Vapur İskelesi’ne doğru yürüdüm ve beni Eminönü’ne götürecek olan şehir hatları vapurlarından birini beklemeye başladım.
Yaklaşık yarım saat sonra iskeleye yanaşan o emektar vapura bindim. Vapurun ahşap güvertesine adım attığımda, pervanenin çıkardığı beyaz köpükler ve martıların çığlıkları arasında, Asya Kıtasından Avrupa Kıtasına geçiyordum. Bu geçiş, sadece bir deniz mesafesini aşmak değil; çocukluğumun taşrasından, ömrümün ve geleceğimin başkentine doğru geri dönüşü olmayan o büyük eşiği aşmaktı.
Vapur dalgaları yara yara ilerlerken karşı kıyı, sislerin ve bin yıllık efsanelerin içinden tüm heybetiyle belirdi: İstanbul’un kalbi, Tarihi Yarımada’ya giriş kapısı olan Eminönü…
Suriçi’nin, hanların, camilerin ve yüzyıllardır bu şehre ruhunu üfleyen o muazzam medeniyetin ana giriş kapısıydı burası. Vapur iskeleye yanaşıp da halatlar atıldığında, tahta bavulumun sapını daha sıkı kavradım. Karşımda duran Eminönü, sadece bir semt değil; beni Çapa’ya, keman seslerine, yeni dostluklara ve hayatımı baştan yazacak olan o büyük geleceğe buyur eden kadim bir eşikti. Adımımı attım; artık koca bir şehrin ve kendi kaderimin tam kalbindeydim.
Eminönü ve Sirkeci...
İskeleden meydana doğru ilk adımımı attığım an, koca bir mahşerin tam ortasına düştüğümü anladım. Eminönü ve yanı başındaki Sirkeci, Anadolu ve Balkanlardan gelen trenlerin, vapurların ve en çok da umutların ilk düğüm yeri, bu devasa kentin ana muhasebe odasıydı. Sirkeci Garı’nın çevresi, "taşı toprağı altın" efsanesinin peşinden sarı sıcak memleketlerini bırakıp buraya yığılanların, han odalarında, ucuz otellerde sabahlayan gurbetçilerin gölgeleriyle doluydu. O sokaklarda sadece bavullar taşınmıyordu; yoksulluk, hasret ve tutunma kavgası nemli İstanbul havasında asılı duruyordu.
Meydana girdiğimde gözlerim ilk olarak o devasa, ezici gövdesiyle yükselen Yeni Cami’ye takıldı. Merdivenlerini adeta gri bir örtü gibi kaplayan binlerce güvercinin kanat çırpışları, meydanın uğultusuna mistik bir melodi katıyordu. Dikkatli bakınca fark ettim; Yeni Cami, Haliç’in tam kıyısında, suyun hemen kenarında kurulduğu için alışılagelmişin dışında, oldukça yüksek bir su basmanın üzerine inşa edilmişti. Belli ki asırlar önce ustalar, onu Haliç’in hırçın dalgalarından, denizden sızacak rutubetten korumak için göğe doğru böyle kibirli bir platformla yükseltmişlerdi.
Elimde tahta bavulumla o yüksek taş basamakları birer birer tırmandım. Cümle kapısının eşiğine varmadan hemen önce durup geriye, arkamda bıraktığım şehre doğru döndüm. Karşımda uzanan manzara, bir taşra çocuğunun rüyasında bile göremeyeceği kadar görkemli bir tabloydu: Bir yanda sakin sularıyla Haliç, Eminönü’nü karşı kıyıya bağlayan ve üzerinde telaşlı insanların karınca gibi kaynaştığı Galata Köprüsü, öte yakada Karaköy ve tüm bunların üzerinde bir mızrak gibi göğe uzanıp "Ben buradayım, bu şehrin muhafızıyım" diyen mağrur Galata Kulesi…
Durup seyrettiğim bu meydan, aslında bana hiç yabancı değildi. Önceki yıllarda memleketteki sinema salonlarında, gazete sayfalarında gördüğüm o meşhur iç göç filmlerinin, kan davalarından kaçıp İstanbul’un dehlizlerinde kaybolan taşralıların buruk hikayelerini işleyen o siyah-beyaz filmlerin ana platosuydu burası. Şimdi o sahnelerin figüranı değil, bizzat canlı şahidiydim. Hayranlığım ve şaşkınlığım, İstanbul’un nemli rüzgarıyla yüzüme çarpan her saniyede biraz daha katlanıyor, ruhumu ele geçiriyordu.
"Boynuzlu" Otobüsle Çapa Yolu...
Bir süre sonra üzerimdeki o büyüleyici esaret dağıldı, kendime geldim. Gitmem gereken bir menzil, kapısını çalmam gereken bir okul vardı: Çapa Öğretmen Okulu. Caminin önünde duran, yüz hatlarından buralı olduğu anlaşılan orta yaşlı bir beyefendiye yaklaşarak yolu sordum. İstanbul aksanıyla nezaketle cevap verdi; Eminönü-Topkapı güzergâhında çalışan o yeni troleybüslerin hemen Sirkeci Garı’nın karşısından kalktığını söyledi.
Yıllar sonra öğrenecektim bu araçların şehir tarihine kattığı anlamı. 1950’li yılların sonunda, o emektar elektrikli tramvaylar kentin büyüyen, çılgınca çoğalan nüfusunun ihtiyacını karşılayamaz hale gelmişti. Bunun üzerine belediye, motorlu otobüslere kıyasla çok daha ekonomik olan, daha da önemlisi elektrik enerjisiyle çalıştığı için çevreyi kirletmeyen bu modern troleybüs sistemini kurmaya karar vermişti. Ve kaderin garip bir cilvesi olarak, elektrik motorlarına güç veren o çift havai elektrik hattı, İstanbul’da ilk kez tam da benim gideceğim bu güzergâha, Topkapı-Eminönü arasına döşenmişti.
Sirkeci’nin karmaşasında, halkın deyimiyle o "boynuzlu otobüs"lerden birine bindim. Troleybüslerin kendine has bir usulü vardı: Arka kapıdan girilir, sol taraftaki kürsüsünde vakur bir amir gibi oturan biletçiden bilet alınır, ardından ön tarafa doğru ilerlenirdi; inişler ise önden yapılırdı. Şehir içi ulaşımın bu en yeni misafirleri; motor sesinin olmamasıyla, hava kirliliğine karşı cimriliğiyle tam bir çevre dostuydu. Fakat asıl hayran olunası olan, o araçların sürücüleriydi. Her biri sabırlı, işinin ehli ve olabildiğince beyefendi insanlardı. İstanbul’un o keşmekeş trafiğinde, troleybüsün üstündeki o uzun boynuzlar havai hattan kurtulup boşa çıktığında, sürücü hiç istifini bozmadan aşağı iner, büyük bir metanetle telleri yeniden yuvasına yerleştirir ve yolculuk kaldığı yerden devam ederdi.
Eminönü ile Çapa arasındaki o ilk yolculuğum, bir şehri cam kenarından tanıma kılavuzu gibiydi. Yaklaşık yarım saat süren, caddeleri, eski evleri ve İstanbul’un insan manzaralarını seyrederek geçen seferin sonunda, nihayet tam da okulun önündeki Çapa durağında indim.
Mavi Çinili Anıtın Eşiğinde...
Troleybüsün kapısı kapandı ve araç arkasında hafif bir elektrik vınlaması bırakarak uzaklaştı. Caddenin kenarında, elimde tahta bavulumla öylece kalakaldım. Üzerimdeki şaşkınlığı yavaşça üzerimden atıp kafamı yukarı doğru kaldırdığımda, gözlerimi kamaştıran o anıtsal yapı ile yüz yüze geldim: İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu binası... Cephesindeki o asil, göz alıcı mavi çiniler, ikindi güneşinin altında adeta bir deniz kabuğu gibi parıldıyor, binaya muazzam bir vakar katıyordu.
Daha İstanbul’a gelmeden önce, İvriz kütüphanesindeki kitaplarla bu okulun rahlesinden geçmiş, Çapa’nın havasını solumuş büyüklerimizden, o "abilerimizden" dinlemiştim burayı. Bu anıtsal binanın o devasa çatısı altında, sadece Yüksek Öğretmen Okulu yer almıyordu; aynı zamanda bizim gibi taşradan gelen öğrencilere kucak açan Eğitim Enstitüsü de burada misafir olarak bulunuyordu.
Binanın o heybetli kapısına, bahçesine doğru yürürken kalbimin ritmi değişti. Taşranın tozlu yollarından, Bulgaristan göçmenliğinin sızısından gelip bu muazzam ilim mabedinin eşiğine varmak ruhuma bir gurur üfledi. Zihnimden tek bir cümle geçti: "Bu anıtsal yapıda, bu mavi çinilerin gölgesinde üç yıl boyunca öğrenim görmek, bir ömre verilecek en güzel ayrıcalıktır."
Tahta bavulumun sapını bu kez geleceğe duyduğum büyük bir inançla sıktım ve Çapa’nın o asırlık bahçesine, hayatımın en güzel bestesini yapacağım o yere ilk adımımı attım.

Yorumlar
Yorum Gönder