İVRİZ İLKÖĞRETMEN OKULU EFSANESİ
Torosların eteklerinde, bereketli İvriz Çayı’nın kıyısında, ilk kurulan Köy Enstitülerinden birinin mirası, İvriz İlköğretmen Okulu vardı.
Okulun taş duvarlarının ardında yalnız dersler değil, bir halkın yeniden doğuşu, bir ülkenin aydınlanma yolculuğu saklıydı. Mandolin sesleriyle, kitap kokusuyla, toprağın bereketiyle büyüyen öğrenciler, Anadolu’nun geleceğine yürüyordu. Üç yıllık bu yolculuğumu sizlerle paylaşmak istedim.
Anılarımda İvriz Dönemi, bu yolculuğun bir anı defteri değil, bir dönemin ilk sayfası olarak açılıyor. Kütüphanesinde Jules Verne’in hayal gücüyle, çiftliğinde toprağın kokusuyla, Kaya Anıtında binlerce yıllık dualarla büyüyen bir öğrencinin hikâyesi…
Bu bölüm, hem kişisel bir anı hem de Anadolu’nun eğitim ve kültür tarihine tanıklık eden bir bellek defteridir.
Okuyucu burada yalnızca bir okulun tarihini değil, bir dönemin ruhunu: demokrasi bilincini, üretim kültürünü, özgürlük arzusunu ve henüz çocuk olan öğrencilerin gözlerindeki ışığı bulacak.
İvriz'in bir mekân olmaktan çıkıp bir destana dönüştüğün göreceksiniz. Bu bölüm ise o destanın sayfalara dökülmüş hâli olarak karşınıza çıkacak.
haydi Başlayalım...
Çocukluk Hayallerimi süsleyen İvriz...
15 Eylül 1958 Pazartesi sabahı güneş kırmızı, turuncu ve sarı renkleriyle gözlerime bir şölen olarak dolarken, taş evimizn önündeki kerevete oturup son birkaç günün heyecanlı anılarını yazmak için, yaprakları sararmış anı defterimi açtım.
12 Eylül 1958 Cuma günü, Niğde Milli Eğitim Müdürlüğü’nden gelen sarı zarftaki resmi yazı, hayallerimin ikinci basamağına adım atmamı sağlayan tarihi bir dönüm noktasıydı.
Akşamüzeri Niğde’den gelen otobüsten inen köy bekçisi, elindeki resmi sarı zarfla evimizin kapısını tıklatmıştı. Teşekkür edip zarfı aldık ve nefesimizi tutarak açtık. Ben, İvriz İlköğretmen Okulu’nun yazılı sınavını kazanmıştım. Sözlü sınavlara kaydımın yapılabilmesi için 16 Eylül Salı günü, yani sadece dört gün sonra, Konya Ereğlisi’ndeki okulda bulunmam gerekiyordu. Ama kardeşim... O kazanamamıştı.
Mersin’de beden işçisi olarak çalışan babama bir yolunu bulup haber uçurmuştuk. Dün, yani pazar günü öğleye doğru köye girdiğinde, gözlerinin içi gülüyordu. İki oğlundan birinin de olsa o "leyli meccani" (parasız yatılı) kapısından, fukara çocuklarının o kurtuluş reçetesinden içeri adım atacağını duymak, içindeki diğer acıyı hafifletmişti. Ellerini göğe açıp, "Hamd ü senalar olsun" deyişi hâlâ kulağımdaydı.
Bugün, erkenden Niğde Bitpazarı’na gittik babamla. Sözlü sınavlara kara şalvarla gidemezdim ya... Bir hayli dolaşıp denedikten sonra, kesemize uygun bir takım elbise alarak eve döndük.
Aynanın karşısına geçmiş, üstümdeki kumaşın dokusuna bakıyordum. Ceketimin kollarını düzelttim, omuzlarımı dikleştirdim; üstüme tam oturmuştu. Hem İvriz Öğretmen Okulu’nun yazılı sınavını kazanmıştım hem de hayatımda ilk defa bana ait bir takım elbisem, gıcır gıcır bir gömleğim ve ayağımı sımsıkı saran yepyeni ayakkabılarım vardı. İçim içime sığmıyordu. Adımlarımda tarifsiz bir çalım, yüzümde engel olamadığım bir gülümseme... Çocuklar gibi şendim işte, tam da o laftaki gibi...
Oysa evimizin havası birkaç gündür ne tam neşeliydi ne tam hüzünlü. İki gün süren o zorlu parasız yatılı sınavlarının ardından, cuma akşamüzeri gelen o resmi yazı hayatımızı ikiye bölmüştü. Ceketimin düğmesini ilikleyip odadan çıktım. Kardeşim, benim heyecanımla karışan evdeki o buruk havayı daha fazla solumamak için çoktan sokağa, arkadaşlarıyla çelik çomak oynamaya kaçmıştı. Biliyordum, üzülüyordu ama bunu bana belli etmek istemiyordu.
On Liranın Hikâyesi...
Yarım saat sonra dayanamayıp ben de dışarı çıktım. Yeni elbiselerimi evde bırakmış, eski kıyafetlerimi giymiştim ama ruhum hâlâ o takım elbisenin içindeydi sanki. Çelik çomak oynanan meydana vardığımda çocuklar oyunu durdurdu. Başta Osman olmak üzere köyün çocukları etrafımı sardı. Beni kutladılar, başarı dilediler. İvriz’e gitmek, köyden çıkmak, büyük bir okulda yatılı okumak... Hepimizin ortak hayaliydi bu.
Osman’ın yanına sokuldum, sesimi biraz alçaltarak, "Anan evde mi Osman?" diye sordum. "Evde," dedi kafasını sallayarak.
Oyundan ayrılıp hızlı adımlarla Hatice Teyzelerin evine doğru yürüdüm. Elim, cebimdeki kâğıt paraya gidiyordu sürekli. Avucumun içinde terleyen o 10 lira, sadece bir para değildi benim için; İvriz’in kapısını aralayan sihirli bir anahtardı. Yazılı Sınavlar için Niğde'ye gidecek ve bir gece konaklayacak paramız yoktu. Babam da Mersin'de beden işçisiydi.
Hatice Teyzenin, sınıf arkadaşım Osman'a pantolonluk kumaş almak için biriktirdiği parayı istemiştik. Gözünü kırpmadan vermiş, Niğde yamacındaki bir mağaradada konaklayan beden işçisi Yakup Amca da bir gece bizi misafir edip, karnımızı doyurmuştu.
Kapıyı çaldım. Hatice Teyze güler yüzle açtı kapıyı. Eğilip elini öptüm, sonra cebimdeki 10 lirayı çıkarıp avucuna bıraktım. "Hatice Teyze," dedim, sesim heyecandan titreyerek. "İvrizli olmaya bir adım kaldı. Eğer siz o gün bu 10 lirayı vermeseydiniz, ben o sınavlara bile giremezdim. Hakkını helal et."
Hatice Teyze paraya baktı, sonra bana... Gözleri yavaşça buğulandı, yanağından bir damla yaş süzüldü. Parayı kenara koyup beni kollarının arasına aldı, bağrına bastı.
"Helal olsun evladım," dedi sesi titreyerek. "Helalühoş olsun. Sen de benim çocuklarımdan biri sayılırsın..."
Hazırlıklı Olarak Fırsatla karşılaşmak ve Şans...
Hatice Teyze’nin yanından ayrıldıktan sonra adımlarım beni doğrudan okula götürdü. Bayezid Öğretmenim, boş sınıfta 1958-1959 Eğitim ve Öğretim Yılı’nın hazırlıklarını yapıyordu. Kapıdan girerken yüzümdeki o kocaman aydınlığı görünce, masasının başından kalktı. Henüz ben tek bir kelime bile etmeden anlamıştı sonucu. Haklıydı da; beni o yetiştirmiş, bu sınavlara o hazırlamıştı. Bir muhacir çocuğuna sınıf birincisi olmanın, okumanın gururunu o aşılamıştı.
Yanına varıp saygıyla ellerini öptüm. "Kazandım öğretmenim," dedim. "Verdiğiniz tüm emekler, destekleriniz için teşekkür ederim."
Bayezid Öğretmenim saçlarımı okşadı; gözlerinde bir öğretmenin duyabileceği en büyük gurur parıldıyordu. Sandalyeleri çekip oturduk. Bana Köy Enstitüleri’ni anlattı yine; onların ardılı olan bu öğretmen okullarının aydınlık bir Türkiye için nasıl canla başla öğretmen yetiştirdiğini, İvriz’in ne kadar kıymetli bir yuva olduğunu uzun uzun konuştuk.
"Önemli olan yazılı sınavı kazanmaktı Mehmet," dedi elimi tutarak. "Sözlü sınavı nasılsa kazanırsın, ondan hiç korkma. Ama senden bir isteğim var: Buradaki başarını, o çalışkanlığını oraya gittiğinde de sürdür." Başını hafifçe yana eğip ekledi: "Mustafa’ya gelince... Önümüzdeki yıl beşinci sınıfı tekrar ederken, onunla İvriz ve diğer yatılı parasızlık sınavları için şimdiden hazırlık yaparız."
Gözlerinin içine sevgi ve saygıyla baktım. Henüz 14 yaşındaydım ama hayattan ne istediğimi çok iyi biliyordum.
"Teşekkür ederim öğretmenim," dedim net bir sesle. "Hiç kuşkunuz olmasın. Ben sizden çok şey öğrendim. Ama en önemlisi; kendi şansını yaratmanın, hazırlıklı olarak fırsatla karşılaşmak olduğunu öğrendim... İvriz’de de her zaman sınıf birincisi olmak için çalışacağım."
Yüzündeki gülümseme büyüdü, gururla göğsü kabardı. "Aferin sana Mehmet... Bundan hiç kuşkum yok zaten. Ben de senin gibi öğrencilere yol açabildiğim, el verebildiğim için çok mutluyum."
Okuldan çıkıp eve doğru yürürken köyün tozlu yoluna, karşıdaki başı dumanlı dağlara baktım. İçimde İvriz’in heyecanı, arkamda ise beni bu yola çıkaranların sonsuz inancı vardı.
Bana tüm öğrenim hayatımın kapılarını açan Bayezid Tuna Öğretmenimi; o zor günde ellerini uzatarak Osman’ın pantolon parası olan 10 lirayı veren Hatice Teyze ile yazılı sınavlarda bir gece bizi mağara evinde ağırlayan Yakup Amcayı ömrüm boyunca hiç unutmayacaktım. Ve adımlarımı eve doğru hızlandırırken, Ceyhan pamuk tarlalarında, kantarda görevli olan ve bana her daim destek veren üniversiteli Muzaffer Abi’ye de yürekten teşekkür etmeyi ihmal etmeyecektim...
Sözlü Sınavlar İçin İvriz Yolunda...
16 Eylül 1958 Salı sabahı Misli Köyü'nde gün ışımak üzereyken uyandım. Benim dışında, Akıncı Ailesinin bütün bireyleri uyuyordu. Yarın sabah erkenden babamla birlikte Konya Ereğlisi’ne doğru yola çıkacaktık ki İvriz İlköğretmen Okulu'ndaki sözlü sınavların kapısında olalım.
Heyecandan gözüme uyku girmediği için, yıkanıp giyindikten sonra, dışarıdaki sundurmanın altındaki kerevete oturmuş, Bayezid Öğretmenimin gitmeden önce bana İvriz hakkında anlattıklarını, o kalın kaplı defterime aktardığım notları satır satır okuyordum. Gitmekte olduğum yerin sadece bir okul değil, adeta topraktan fışkıran bir tarih ve aydınlanma yuvası olduğunu okudukça içimdeki ürperti hayranlığa dönüşüyordu.
İvriz Öğretmen Okulu, 1941 yılında ilk kurulan Köy Enstitülerinden biriydi. Adını, kurulduğu yerin dokuz kilometre doğusundaki, sınırları içinde ünlü kabartma Tarım Anıtı bulunan, İvriz köyünden alıyordu.
Öğretmenimin anlattığına göre bu köy, Toros Dağlarının İç Anadolu’ya bakan dik yamacında, derin ve serin bir vadinin hemen önünde kurulmuştu. Buradan doğan ve koskoca Ereğli ovasına hayat veren o gür su kaynağının başında, insanı büyüleyen koskoca bir kaya anıtı yükseliyormuş.
Hititler yıkıldıktan sonra bu topraklarda hüküm süren Tuana Kralı Warpalavas tarafından yaptırılan bu anıt, dünya tarihi için eşsiz bir mirasmış. İnsanlık tarihinin ilk kabartma yazılı tarım anıtı olma özelliğini taşıyan bu İvriz Kabartması, yüzyıllardır orada durup toprağın ve suyun bereketini selamlıyormuş. Şimdi ben de o bereketli topraklara, o köklü mirasın yanı başına okumaya gidiyordum.
Defterimin sayfalarını çevirdikçe okulun ilk kuruluş günlerine dair tuttuğum notlar çarpıyordu gözüme:
İvriz Köy Enstitüsü, 11 kasım 1941'de, geçici olarak Konya Ereğli’sine bağlı Zanapa bucağındaki henüz tamamlanmamış yatılı bir bölge ilkokul binasında açılmıştı. Mimari planı, kuşbakışı bakıldığında, binaalrın yerleşimi ''İ-V-R-İ-Z'' olacak şekilde planlanan okulun noksanlarını süratle tamamlamak için Adana-Düziçi Köy Enstitüsü öğrencilerinden yardımsever bir ekip gelmiş, çok zor koşullar altında, elleri nasır tutana kadar çalışıp okulu bugünkü görünümüne kavuşturmuşlardı.
Düziçi sözü geçer geçmez, 1951 yılını 1952 yılına bağlayan kış aylarında konaklamak zorunda kaldığımız Yeşilova ve bize kıl kanat geren Ömer Arıcı dayımız aklıma geldi. Bugüne ulaşmamda onun da emekleri vardı. İçimden teşekkür ettikten sonra tekrar defterimdeki notlarıma döndüm.
Asıl İvriz Köy Enstitüsü'nün kurulacağı yer olarak ise Gaybi, Durlaz ve Dedeköy civarı, yani Zanapa ile Ereğli arasında, Ereğli’ye tam 10 kilometre uzaklıktaki o geniş arazi seçilmişti. Burası adeta çiftlikleri olan yeni bir enstitünün kurulması için yaratılmıştı.
Tren yoluna yakındı; tarım ve içme suları kolayca sağlanabiliyordu. Üstelik sıtmalı sahalardan uzakta, Torosların eteklerinde yüksekçe bir yerde kurulduğu için kuzey rüzgârlarına açık, temiz ve serin bir havası vardı. Yakınındaki köyler meyvecilik ve sebzeciliğe öyle uygundu ki, okul kendi kendine yetebilecekti. İnşaat malzemesinin esası olan taş ve kum hemen yanı başında bolca bulunuyor, üstelik İvriz’den Ereğli Bez Fabrikası’na giden elektrik hattı tam da bu arazinin içinden geçiyordu.
Defterimi yavaşça kapattım. Karanlıktan yeni çıkmış Misli köyünün sessiz sokaklarına bakarken Bayezid Öğretmenimin sözleri kulaklarımda çınladı.
Eski Köy Enstitüleri ve onların devamı olan gideceğim bu İlköğretmen okullarının en büyük mucizesi, bizim gibi köy çocuklarını "leyli meccani", yani parasız yatılı olarak bağrına basmasıydı.
Bizler, bu okullar için en verimli, en gerçek kaynaktık. Çünkü öğretmenimin de her zaman söylediği gibi, mezun olduktan sonra yine köylere, kendi topraklarımıza dönecektik. Gideceğimiz o uzak köyleri, oralardaki yoksulluğu, çaresizliği ve zorlu koşulları en iyi biz bilirdik; çünkü biz zaten o hayatın içinden geliyorduk.
Ama bildiğimiz çok daha büyük bir gerçek vardı: Anadolu köylerinin aydınlanması ve bu fukaralıktan kurtuluşu, ancak ve ancak biz köy çocuklarının okumasına, bilgilenmesine ve çok yönlü yetişmesine bağlıydı.
İvriz’e gelen çocukların hemen hemen hepsi, benim gibi henüz köyünden dışarıya adımını pek atmamış, yaşları 11 ile 15 arasında değişen çocuklardı.
Üstümüz başımız tozlu, heybelerimiz hafif, ama gözlerimiz çakmak çakmaktı. Her birimiz, usta bir elin işlemesini bekleyen ham ama tertemiz birer cevherdik. Farklı köylerden, farklı ailelerden gelsek de yeteneklerimizle, içimizdeki o okuma arzusu ve becerimizle her birimiz bir diğerinden üstündük.
Atatürk Devrimlerini en uzak köylere, en ücra köşelere kadar gururla taşıyacak olan yeni bir kuşak yetişiyordu bu öğretmen okullarında. Yarın o büyük kapıdan içeri adım atarken, arkamda bıraktığım Misli köyünü, Hatice Teyze'nin İvriz kapısını açan O 10 lirayı ve Bayezid Öğretmenimin güven dolu bakışlarını kalbimin en derin yerinde taşıyacaktım.
Ben Mehmet Akıncı... 14 yaşındaydım ve Anadolu’yu aydınlatacak o meşalenin bir parçası olmak için hazırdım.
İvriz ile ilgili düşüncelerimden arınarak Misli'nin o devasa ortodoks Kilisesi'ne kilitlenmiştim ki babam sabah namazı için kalkmış, anam da kahvaltı hazırlamaya başlamıştı. Bir süre sonra kardeşim Mustafa da kalktı.
Kahvaltıdan sonra ''yolcu yolunda gerek'' diyen babamla yol hazırlıklarını kısa sürede tamamladık. Kazanırsam, ki hiç kuşkum yoktu, geri dönmeyecektim. Anam ve Mustafa ile vedalaşarak yola koyulduk. Saat 08:00'de, Niğde Hüyük İstasyonu’ndan trene bindiğimizde, içimdeki heyecan rayların tıkırtısına karışıyordu.
Ulukışla üzerinden geçen uzun bir yolculuğun ardından, saat tam 14.30’da trenimiz acı bir düdükle Konya Ereğli İstasyonu’na yanaştı. Vakit kaybetmeden perondaki istasyon görevlilerine yanaşıp İvriz Öğretmen Okulu’na nasıl gideceğimizi sorduk. Aldığımız cevap hevesimizi biraz kırsa da bizi durdurmaya yetmedi; okulun servis arabası belirli saatlerde kalkıyordu ve o saatleri kaçırmıştık.
Önümüzde yaklaşık 10 kilometrelik bir yol vardı. Babam bavulu kavradı, ben de heybemi omzuma attım. Birbirimize baktık ve o mesafeyi yürümeye karar verdik. 14 yaşındaki bacaklarım için bu yol hiçbir şeydi, üstelik yolu kısaltmanın, adımları hafifletmenin en iyi çaresini ikimiz de biliyorduk: Sohbet etmek.
Yol uzayıp giden bozkırın ortasında kıvrılırken, babam o her zamanki coşkulu sesiyle göç serüvenimizi anlatmaya başladı. Dinimizi, benliğimizi kurtarmak için Bulgaristan’daki her şeyimizi, evimizi barkımızı bırakıp beş parasız Türkiye’ye gelişimizin o destansı hikâyesiydi bu.
Belki yüzlerce kez dinlemiştim ondan. Her destanın temelinde gerçek bir çekirdek olay vardır derler ya; bizim hikâyemiz de bütünüyle gerçekti ama babam, okuma yazması olmayan o eski toprakların insanları gibi, zamanla bu gerçekleri zihninde büyütmüş, araya betimlemeler, hafif abartılar katmıştı. Her yeni dinleyene bu göçü bir kahramanlık masalı gibi nakşederdi. O anlatırken, benim ilkokul üçüncü sınıftan beri titizlikle tuttuğum günlüklerimdeki hatıralar da zihnimde canlanıyor, babamın abartılarıyla benim satırlarım birleşip harika bir özgeçmişe dönüşüyordu.
Ergenekon’dan çıkış gibiydi bizim için Bulgaristan’dan kopuş... Uzun ve meşakkatli bir hikâyeydi. Anama o yıllarda ince hastalık teşhisi konulunca Edirne’de nasıl çaresiz kaldıklarını, Halil dedemlerle birlikte bizi Elbistan köylerine her hane bir yere gelecek şekilde nasıl dağıttıklarını anlattı yine. İki ay süren o yakıcı ayrılıktan sonra anama ve babama yeniden kavuştuğumuzu, ardından en küçük kardeşimiz Şaban’ı Hasanköy’ün toprağına feryatlarla verişimizi hatırladık. Sonra geçim derdi başlamıştı; mevsimlik tarım işçisi olarak Çukurova’nın o kavurucu sıcağında, pamuk tarlalarında nasır tutan ellerimizi konuştu dertli dertli. Babamın sesi bozkırda yankılanırken, zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Sohbetin sonuna henüz gelmemiştik ki, karşımızda İvriz’in sınırları belirdi.
İvriz Yerleşkesine İlk Adım...
Orta Torosların bittiği, heybetli Bolkar Dağı’nın kuzey eteklerine yaslanmış muazzam bir yerleşkeydi burası. Dağların tam eteğinden başlayan okul arazisi, coşkuyla akan İvriz Çayı’na kadar uzanıyor, hatta çayı geçip gidiyordu. Sonradan buranın "Ziraat" olarak adlandırılan İvriz Köy Enstitüsü Çiftliği olduğunu öğrenecektim. Arazinin bir bölümü, çaydan ayrılan büyük bir kanalın hemen aşağısında kurulmuştu ve toprak bu gür sularla bereketleniyordu.
Biz de okula tam bu Ziraat kısmından giriş yaptık. Gözlerime inanamamıştım; burası bir okuldan ziyade kendi kendine yeten devasa bir kasaba gibiydi. Geniş arazinin üzerine serpiştirilmiş yönetim binası, yemekhane, öğretmen lojmanları, derslikler, müzik evi, revir, fen bilgisi laboratuvarı, yatakhaneler, hamam ve fırın gibi çok amaçlı kullanılmak üzere yapılmış tam 50-60 civarı bina yükseliyordu.
Yolun iki tarafını süsleyen heybetli ağaçların arasından, yaprakların hışırtısı eşliğinde yürüdük. Okulun üst sınıflarındaki eski öğrencilerin güler yüzlü rehberliğiyle idare binasını bulduk. Ortalık tam anlamıyla ana baba günüydü. Tıpkı benim gibi, Anadolu’nun dört bir yanından analarının, babalarının elini tutarak sınav için gelmiş 50-60 çocuk vardı etrafta. Herkesin gözünde aynı çekingen umut, aynı heyecan okunuyordu.
Çok fazla beklemedik. Okulun nöbetçi öğrencileri kayıt salonunda masaların başına geçmiş, büyük bir ciddiyetle görev yapıyorlardı. İşlemler tıkır tıkır işliyordu. Çabucak ön kayıtlarımızı yaptılar. Görevli öğretmen, sözlü sınavların Çarşamba günü başlayacağını ve iki gün süreceğini tebliğ etti. Bu demek oluyordu ki, sınava gelen tüm öğrenciler ve veliler iki gece boyunca burada, okulun misafiri olacaktı.
Bütün ön kayıtlar tamamlandıktan sonra, velilerimizle birlikte gece konaklayacağımız yerler gösterildi. Bize rehberlik eden ağabeyler, "Önce yol yorgunluğunu atın, güzelce dinlenin; sonra okulu ve yerleşkeyi hep birlikte tanıyacağız" dediler. Eşyalarımızı bizlere ayrılan yatakhanelere yerleştirdikten sonra, eski öğrencilerin arkasına takılıp okul yerleşkesini gezmeye çıktık. Binaların taş duvarlarına, dersliklerin pencerelerine bakarken içim ürperiyordu. Burası, Bayezid Öğretmenimin bahsettiği o aydınlık geleceğin ta kendisiydi.
Devlet, babam gibi diğer köy çocuklarının velilerini de el üstünde tutuyor, büyük bir hürmetle ağırlıyordu. Gezi bittiğinde hep birlikte akşam yemeğine geçtik. Uzun masalarda, sıcak yemeğin buğusu yüzümüze vururken babamın gözlerindeki o huzuru gördüm. Yemekten sonra yatacağımız yerler gösterildi. Düzen gereği, öğrenci adayları ile veliler ayrı yatakhanelere verilmişti.
Babamın elini öpüp kendi yatakhaneme doğru yürürken, arkamda bıraktığım o uzun tren yolunu, tozlu kilometreleri ve babamın göç destanını düşündüm. Bu gece, bu devasa taş binaların arasında ilk gecemdi. Cumartesi günü yapılacak sözlü sınava kadar bu havayı soluyacak, bu sıralara alışacaktım. Yatağa uzandığımda, tavanı seyrederken içimden tek bir şey mırıldandım: Ben buraya ait olacağım.
İvriz'de Sözlü Sınavlar...
17 Eylül 1958 Çarşamba, nöbetçi öğrenciler tarafından, ranza demirlerine vurulan demir sesleriyle tanyeri ağarırken uyandırıldık.
Sözlü sınavların başlayacağı önemli ve heyecanlı bir gündü bugün…
Hızla giyinip, yatağımı topladıktan sonra tuvalete gittim. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra, iyiden iyiye kendime gelmiştim. Yemekhanenin yolunu tuttum. Babam da yemekhane önünde bekliyordu. Önce, biz öğrenciler alındı. Bizlerden sonra veliler alınacaktı. Kahvaltıdan sonra bayrak merasiminin yapıldığı alanda aday öğrenciler toplandı. Velilerimiz de alanın yanlarına konulmuş olan sıralara oturtuldu.
İvrizli olabilmek için biraz sonra başlayacak olan sözlü sınavlarda başarılı olmamız gerekiyor. Aday öğrencilerin sorumluluğunu almış nöbetçi öğrencilere göre heyecanlanacak bir durum yok, rahat olmamız ve kendimize güvenmemiz gerekiyor. Denilse de heyecanımız doruk noktasında.
Sınavları organize etmekle görevli Müdür Yardımcılarından biri, ''Sevgili çocuklar, öncelikle hepiniz hoş geldiniz. Bugün saat 10,00’da başlayacak olan sözlü sınavlarımız için üç komisyon oluşturuldu. Ayrıca sizlere yol göstermek ve yardımcı olmak üzere de üç öğrencimiz görevlendirildi. Görevli İlk öğrencimiz 20 kişinin adını okuyacak ve adı okunanları birinci sınav komisyonuna götürecek. Ad okunuş sırasına göre de sınava girilecek.''
Ben ikinci sınav komisyonunda ve birinci sırada yer almıştım. Böylece, fazla heyecanlanmama gerek kalmadan saat 10,00’da sınava alındım. Sonraki günlerde öğrendiğime göre, üç kişilik sınav komisyonunda Türkçe Öğretmeni Mehmet Ali Aladağ, Resim Öğretmeni Mehmet Karaman ve Fen Bilgisi Öğretmeni Mehmet Baş vardı.
Diğer aday öğrencilerden farklı bir yapım ve özgüvenim vardı 5 farklı il ve ilçede ilkokulu bitirdiğim için. Üstelik kitap kurdu olmanın yanı sıra günlük tutmuş biriydim.
-Günaydın öğretmenlerim…
Diyerek oturdukları masaya iyice yaklaştım. Komisyon Başkanı olduğunu sandığım babacan görünüşlü Mehmet Ali Aladağ önündeki notları bir süre karıştırdıktan sonra bana dönerek,
-Günaydın evladım. Heyecanlı mısın?
-Biraz heyecanlıyım öğretmenin.
-Mehmet, elimdeki notlara göre Bulgaristan doğumlusun... Bir süre önündeki notları karıştırdıktan sonra,
-Üstelik Türkiye vatandaşısın. İvriz Öğretmen Okulu’nda bir ilksin. Bize de oldukça ilginç geldi. Kendini biraz tanıtır mısın? Türkiye’ye geldiğiniz tarih ve nerelerde ilkokulu okuduğunla ilgili olarak başlayabilirsin.
Dedikten sonra diğer komisyon üyelerine bakarak onaylamalarını istedi. Onaylandığı anlaşılınca, Mehmet Karaman:
-Anlat bakalım Mehmet. Öncelikle Akıncı Soyadı nereden geliyor.
-Efendim, biz Bulgaristan’da 5 kişilik Ahmet Mustafa Durgud ailesiydik. Babam, babasının adı Mustafa Durgud’ u soyadı olarak kullanılıyordu. 26 Nisan 1951’de Edirne Karaağaç İstasyonu ile Türkiye’ye giriş yaptıktan bir gün sonra yeni soyadlarımızla birlikte yeni doğum kağıtlarımız verildi. Yeniden doğmuştuk Türkiye’de…Babam ”Akıncı” Soyadını uygun görmüş. Ahmet Mustafa Durgud ailesi olarak girdiğimiz Edirne’den Ahmet Akıncı Ailesi olarak çıkmıştık.
İlgiyle beni dinleyen komisyon üyelerinden Mehmet Baş,
-İlginç…Sonra nasıl gelişti olaylar Mehmet?
-Öğretmenim, ince hastalık teşhisi konulan anamın tedavi edilmesi amacıyla hastaneye yatırdılar, babamı da refakatçi olarak Edirne’de alıkoydular. Yedi kişilik Halil dedem, ki Bulgaristan’dan kurtulduğu için, Kurtuldu Soyadını almıştı. Yedi yaşında olan ben, 6 yaşındaki kardeşim Mustafa ve 2 yaşındaki kardeşim Şaban, Halil Kurtuldu dedemin ailesine katılarak, kuş uçmaz kervan geçmez bir konaklama yeri, Elbistan Karahasanuşağı köyüne gönderildik bin bir macera ile.
Anlattıklarım komisyon üyelerinin iyice dikkatini çekmişti. İki ay sonra anamla babamıza kavuştuğumuzu, en küçük kardeşim Şaban’ı Hasanköy’ de toprağa verdiğimizi, aç kalmamak için Çukurova pamuk tarlalarında mevsimlik işçi olarak çalıştığımızı, ilkokulu beş değişik il ve ilçede bitirdiğimi, ayakkabı boyacılığı, simitçilik, halka tatlısı satıcılığı yatığımı anlattım.
Oldukça ilgilerini çekmiş olmalıydım ki Mehmet Ali Aladağ,
-Bravo Mehmet… Desene, feleğin çemberinden geçerek, büyümek zorunda kaldın kısa sürede. Söyle bakalım, İvriz Öğretmen Okulu nereden aklınıza geldi.
-Efendim… Babam, geçen yıl yaz döneminde Bor’da emekli Türkçe Öğretmeni Necati Bey’in meyve bahçesinde mevsimlik işçi olarak çalışıyordu. Köy Enstitüsü kökenli olan Necati Bey bize hem yardımcı oldu hem de Bor 29 Ekim İlkokulu 5.sınıfına yazdırdı.
-Dur bakalım Mehmet…Sen Niğde Misli İlkokulu mezunu değil misin?
Dedi Mehmet Ali Aladağ.
-Misli İlkokulu mezunuyum öğretmenim. Bor’da yaklaşık 3 ay okuduktan sonra, zorunluluktan ötürü Misli’ye gitmek zorunda kaldık. Birinci sınıfa da Misli’de başlamıştım zaten.
-Bor’daki emekli Türkçe öğretmeni, öve öve bitiremediği İvriz Öğretmen Okulu’nu yere göğe sığdıramamıştı. Diğer taraftan Misli Köyü İlkokulu Başöğretmeni Bayezid Tuna Öğretmenim de bir yıl boyunca İvriz sınavlarına hazırladı. İvriz’in kurtuluşumuz olacağını söylemişti. Aydınlık Türkiye’nin yolu Köy Enstitüleri ve ardılları olan Öğretmen Okullarından geçer demişti.
Biraz daha anlatacaktım ki komisyon başkanı olduğunu sandığım Mehmet Ali Aladağ, diğer arkadaşlarına ”başka sorusu olan var mı?” dercesine bakınca, her ikisi de başka soruları olmadıklarını söylediler.
-Çıkabilirsin Mehmet. Hayat hikayen oldukça zorlu ve hüzünlü ama başarıyla atlatmışsın. Bundan böyle de aynen sürdür. Ülkemize yararlı, aydınlık Türkiye’nin kuruluşuna katkıda bulun.
Çıktığımda, kesinlikle kazandığıma inancım tamdı. Bulgaristan doğumlu oluşum nedeniyle, sadece hayat hikayemi dinleyen komisyon üyeleri başka soru sorma gereğini duymamışlardı. Başarılı olacağıma inanmışlardı. Öyle algılamıştım.
Komisyon salonu çevresinde oturmakta olan babamın yanına giderek, ”kazandığımı sanıyorum baba.” dedim. Gözleri ışıldadı, gülümsedi, sevgi ve gururla baktı bana…
İvriz İlköğretmen Okulu Öğrencisiyim...
Çarşamba günü saat tam 10.00’da, o büyük heyecanla başlayan sözlü sınav maratonu, perşembe günü öğleden sonra 16.00’da nihayete ermişti. Yarım saatlik o asırlık bekleyişin ardından, 16.30’da isimlerimiz okundu. Kazandığımı, artık resmen İvriz Ailesi’nin bir parçası olduğumu duyduğum an bacaklarımın bağı çözülecek gibi oldu.
Bayezid Öğretmenimin öngördüğü gibi, bu yıl gelenlerin yüzde sekseni o kapıdan içeri girmeyi başarmıştı. Biz fukara çocukları, o taş binaların gölgesinde geleceğimizi kendi ellerimizle inşa etme, parasız yatılı olarak aydınlanma şansını sonuna kadar yakalamıştık.
Sonuçların ilanıyla birlikte yerleşkede adeta bir duygu seli koptu. Ana babalarla sarılmalar, gözyaşları, dualar birbirine karıştı.
1951 yılının o ayazlı Mart ayında Bulgaristan’dan yola çıkan göçmen bir ailenin çocuğu olarak, bu an hayatımızın en mutlu, en gururlu dönüm noktasıydı 19 Eylül 1958.
Hayallerimin ikinci basamağı da gerçekleşmişti.
Babamın gözleri öyle nemlenmişti ki ağlıyor sandım. Yüzünde dağlar kadar vakur bir huzur vardı. Eğildi, beni alnımdan öptü. Kokusu üzerime sindi. Helalleşip vedalaştık; o önce köye, oradan da rızkımızı kazanmak için yeniden Mersin’deki o ağır beden işçiliğine dönecekti. Anamla kardeşim ise Misli’de kalacak, kardeşim Bayezid Öğretmenimizin dediği gibi bir yıl daha ilkokul beşinci sınıfı tekrar edecekti.
Ve bugün, İvriz Öğretmen Okulu 1/A sınıfına resmi kaydım yapıldı. Görevlilerden biri adımı deftere işlerken, içimde bir sayfanın kapandığını hissettim: Benim için "İlkokul Dönemi" tamamen sona ermişti.
Sınıfım belli olur olmaz, diğer çocuklar yerleşkeyi gezerken, adımlarım beni doğrudan okulun kütüphanesine yönlendirdi. Bahçeden kütüphaneye doğru yürürken, zihnim beni zamanda geriye, yedi yıl öncesine fırlattı. 1951 yılının Ağustos ve Eylül aylarına...
Ceyhan’ın o kavurucu pamuk tarlalarında gözlerimin önüne, o tarladaki kantarın başında mevsimlik işçi olarak çalışan üniversiteli Muzaffer Abi geldi. Muzaffer Abi’nin kantardan başını kaldırıp bana kurduğu o cümle, kulaklarımda çın çın öttü:
"Mehmet, eğer gerçekten üniversiteli olmak, geride iz bırakmak istiyorsan, kitapların dünyasına girmelisin."
İvriz’in kütüphanesine adım attığım an, Muzaffer Abi’nin bahsettiği o dünyalar cennetine düştüğümü anladım. Raflar dolusu kitap beni bekliyordu. En önemlisi de eski Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel döneminde Türkçemize kazandırılan o muazzam dünya klasikleri dizisi, eksiksiz olarak karşımda duruyordu.
Parmaklarımı kitapların sırtında gezdirirken, İngiliz çocuk edebiyatı yazarı Lewis Carroll’un Alis Harikalar Diyarında adlı eseri dikkatimi çekti. Kitabı raftan çekip sayfalarını karıştırmaya başladım. Bir tavşan deliğinden bambaşka bir dünyaya açılan o gizemli kapı, küçük bir kız çocuğu ve sadece masallarda konuşabilecek fantastik hayvanlar...
Sayfaları koklarken zihnimde birden Jules Verne’in Denizler Altında Yirmi Bin Fersah romanı ve o meşhur Nautilus gemisinin gizemli Kaptanı Nemo canlandı. Bilimkurgu türünü, hayal dünyamı böylesine uçsuz bucaksız besleyen hikâyeleri çok seviyordum.
Tekrar elimdeki kitaba döndüm ve arka kapaktaki özeti okudum. Yediği mantarlar ve içtiği iksirlerle bir büyüyüp bir küçülen, iskambil kartlarının canlandığını gören Alice’in hikâyesi beni büyülemişti.
Hatta bu sıra dışı kitabın, ileride tıp dünyasında algısal bir bozukluğa isim babalığı yaptığını, "Alice Harikalar Diyarında Sendromu" denilen bu rahatsızlığa yakalanan insanların cisimleri olduklarından çok daha büyük ya da küçük gördüklerini, ses ve zaman algılarının bütünüyle bozulduğunu da o meraklı okumalarım arasında öğrenecektim.
İvriz Dönemi Başlıyor...
Kütüphanedeki raflarda sıralanmış dünya klasiklerini gözden geçirirken, acaba ödünç kitap almanın sırrı nedir? sorusunu sormak üzere yöneldiğim görevli üst sınıftan bir ağabey, ki adının Cengiz olduğunu öğrenecektim, masasında bana doğru gülümsedi. Adıma yepyeni, temiz bir kütüphane kartı açtı. Mürekkep kokan kalemiyle kitabın adını ve geri getireceğim tarihi özenle bükülmüş karta işledi.
Alis Harikalar Diyarında kitabını göğsüme sımsıkı bastırarak kütüphaneden çıktım. Mutluluktan uçacak gibiydim, sanki dünyalar benim olmuştu. Muzaffer Abi’nin gösterdiği o sonsuz kitaplar dünyasına ilk resmi adımımı işte bu taş binada atmıştım.
Yarın, yani 22 Eylül 1958 Pazartesi günü ders zili çalacak ve yeni eğitim-öğretim yılı başlayacaktı. Benim için sadece yeni bir okul yılı değil; kimliğimi, fikrimi ve geleceğimi bütünüyle şekillendirecek olan o büyük ve asil “İvriz Dönemi” başlıyordu. Hazırdım.
Akşam yemeğinden sonra beni yine kütüphanede gören, beşinci sınıf öğrencisi Cengiz Abi yanıma yaklaşarak ''bu kez ne hakkında bilgi edinmek istiyorsun Mehmet'' deyince; ''İvriz yerleşkesinin tarihi, coğrafi ve sosyal yapısı hakkında bilgi edinmek istiyorum.''
''Gel seninle hayali bir yolculuk için, Konya'dan otobüsle Ereğli'ye doğru yola çıkalım. Karapınar yoluna koyulduğumuzda, penceremizden süzülerek gözlerimize ulaşan tek şey uçsuz bucaksız, sapsarı bir bozkır olacaktır. Kuraklık, yalnızlık ve sanki hiç bitmeyecekmiş gibi duran bir tecrit...
Yüzüncü kilometreyi henüz aşmıştık ki, sol tarafımızda heybetli bir karaltı yükselecekti. Zirvesinde bin yıllık kaleleri, eteklerinde gizemli yeraltı şehirlerini saklayan Karacadağ’dı bu. Tam karşımızda ise, doğudan batıya bir duvar gibi uzanan, başı dumanlı, karlı Toros Dağları belirecek. İşte tam o an, mucize gerçekleşecekti.
O çorak, sapsarı bozkır görüntüsü birdenbire bıçakla kesilmiş gibi bitecekti. Gözlerimizinn önüne serilen o yeşillik bizi adeta büyülecek ve sen ''hayatımda hiç bu kadar çok yeşili bir arada görmemiştim.'' Diyecektin.
Cengiz Abi elimden tutup pencereyi işaret etti: “Bak Mehmet,” dedi, “Bu yeşillikler, üç bin yıl öncesinin Tuana’sının, yani bugünün Ereğli’sinin elma, kiraz, vişne ve zerdali bahçeleridir.” Torosların zirvesinden süzülen kar ve yağmur suları, bu topraklara adeta bereket saçar.''
Kulaklarımda Cengiz Abinin anlattığı o kadim efsanelerle, İvriz Köy Enstitüsü’nün kültür kapısından içeri ilk adımımı atıyordum.
Bin Yıllık Bereketin Mirası...
İvrizdeki ilk haftamızda bizi, o dünyaca ünlü İvriz Kaya Anıtı'na götürdüler. Dünyanın ilk yazılı tarım anıtlarından biri tam karşımızda duruyordu. Hitit döneminden, Milattan Önce 1200’lerden kalma koskoca bir taş duvar... Üzerine Bereket Tanrısı Tarhundas ile Kral Warpalavas’ın devasa figürleri oyulmuştu. Tarhundas’ın ellerinde üzüm salkımları ve buğday başakları vardı.
Görevli öğretmen, ki Hüseyin Seçmen, anıtın altındaki yazıtı bize okurken tüylerim diken diken oldu. Kral Warpalavas, tam yirmi sekiz asır önce şöyle seslenmişti dünyaya: “Ben hâkim ve kahraman Tuvana Kralı Warpalavas, sarayda bir prens iken bu asmaları diktim. Tarhundas onlara bereket ve bolluk versin.”
O an anladım ki, bizim bugün basıp geçtiğimiz bu topraklarda, binlerce yıldır süren bir üretim ve emek kavgası vardı. Bugün Ereğli ovasındaki 109 bin hektarlık ekilebilir arazinin yarıya yakınında sulu tarım yapılıyordu ve şimdi sıra bizdeydi. Biz bu kadim bereketin yeni sahipleri, Cumhuriyetin çocuklarıydık.
Okulda sadece tarım yapmıyorduk; akşam yemeği öncesi ve sonrası sınıflarımızda etüt adı altında, gündüzleri ise kara tahta önünde memleketin sorunlarını da konuşuyorduk.
Öğretmenlerimiz anlatıyordu; Milli Mücadele Dönemi sona ermiş, silahlar susmuş, vatan toprakları üzerinde Gazi Mustafa Kemal önderliğinde yepyeni, gencecik bir Türk Devleti kurulmuştu. Ülkemizin kurucusu şöyle diyordu. ''Askeri ve siyasal alanda kazanılan bu büyük başarılar, sosyal ve iktisadi alanda yapılacak devrimlerle desteklenmedikçe kalıcı olamazdı.''
Devrimin ne yapıp edip Anadolu insanına kendi ülküsünü benimsetmesi gerekiyordu. Kendi kuşağını hızla yetiştirmeliydi. Çünkü biliyorduk ki hiçbir yenilik hareketi yeni insanı, yeni kadroları olmadan yaşayamazdı. Bu durumda en büyük görev Milli Eğitim Bakanlığına düşüyordu.
Biz köylü çocukları, Anadolu’nun bağrından kopup gelen bu temiz zihinler, Cumhuriyet’in ilke ve inkılaplarını benimsemiş devrimci öğretmenlerin ellerinde şekillenecekti. Topraklarımızı düşmandan kurtardığımız gibi, beyinlerimizi de cehaletten kurtarmak zorundaydık. Köylerde okuma yazma bilmeyen tek bir can kalmamalıydı.
Eski, hantal eğitim sistemiyle bu iş yürümezdi. Bize ezber değil, iş lazımdı; hem düşünen hem de bedenen çalışan özgür bireyler olmalıydık. Batının yenilikleriyle kendi kültürümüzü bu topraklarda sentezlemeliydik. İşte 17 Nisan 1940’ta çıkan 3803 sayılı yasa, bizim gibi fukaraların kaderini değiştiren Köy Enstitüleri’ni bu yüzden doğurmuştu.
İvriz Köy Enstitüsü bizim yuvamız olmuştu. Burada bizden istenen şey; cumhuriyetçi bir yurttaşlık bilinciyle donanarak, bize hem öğretmenleşmiş hem de babalaşmış olan devletimize; bize analaşmış olan vatanımıza sarsılmaz bir itaat ve fedakârlıkla bağlı kalmaktı.
Biz burada sadece öğrenci değildik. Aramızdan geleceğin yazarları, şairleri, ressamları, sanatçıları ve donanımlı eğitimcileri yetişiyordu. Gündüz elimizde kazma kürek çiftlikte çalışıyor, akşam dikiş dikiyor, gece ise klasikleri okuyup mandolin çalıyorduk.
Bozkırın Çiftlikleri ve Yükselen Sesler...
Her Köy Enstitüsü gibi İvriz’in de, devlet tarafından verilen, döner sermaye ile kurulup işletilen devasa bir çiftliği vardı. Burası bizim en büyük laboratuvarımızdı. Çevremizdeki topraklara uygun her türlü tarım işini bizzat yaparak, yaşayarak öğreniyorduk. Öğretmenlerimizin ve bizlerin emeğiyle işletilen bu çiftlikler, okulumuzun ihtiyacı olan ekmeği, sebzeyi, meyveyi fazlasıyla sağlıyordu. Kendi kendimize yetiyor, devlete yük olmuyorduk.
Ancak 1945 yılına gelindiğinde, okulumuzun üzerinde kara bulutlar gezinmeye başladı. Kulaklarımıza kadar gelen fısıltılar moralimizi bozuyordu. Dış ülkelerde okumuş ağalar, şehirlerin eşrafı olarak bilinen dönem zenginleri, köylünün ve köy çocuklarının okumasından, uyanmasından rahatsız olmuşlardı.
Gazetelerde, meclis koridorlarında hakkımızda asılsız propagandalar dönüyordu: “Köylü olduğu gibi kalmalı, okumamalı, şehirli olmamalıdır. Aksi takdirde ülkede işçi sınıfı doğar, arkasından komünizm gelir!” diyorlardı. Bizi siyasi bir malzeme haline getirmeye çalışıyorlardı.
Oysa biz sadece üretmek, öğrenmek ve memleketimizi cehaletin pençesinden kurtarmak istiyorduk. Feodal kalıntıların, ağaların tüm engellemelerine rağmen, içimizdeki o aydınlanma meşalesi hiç sönmeyecek. İvriz’in serin suları Torosların eteklerinden ovaya akmaya devam ettikçe, bu topraklarda cumhuriyetin fidanları hep yeşerecekti.
İvriz'de Yatakhane Kuralları...
20 Eylül 1958 Cumartesi sabahı, yemekten önceki son 15 dakikasında anı defterimi açarak yazmaya başladım.
İvriz Öğretmen Okulu ailesine katılmış, yönetimin bütün yetki ve sorumluluklarına ortak olmuştum. Okul yönetimi ve yönetimin yardımcıları ve nöbetçi öğrenciler tarafından yüklendiğimiz sorumluluklar sürekli hatırlatılmıştı.
İlk dikkatimi çeken uygulamalardan biri ‘’Nöbetçi Öğrenci’’ uygulamasıydı. ‘’Nöbetçi Öğrenci’’ adı altında eski öğrencilere sorumluluklarıyla birlikte yetki de verilmişti. Okul idaresinin en büyük yardımcılarıydı.
Yatakhanelerden sorumlu nöbetçi öğrencilerin yanı sıra idareden, yemekhaneden, fırından, müzikhaneden, revirden ve daha birçok daldan sorumlu ve yetkili öğrenciler vardı. Nöbetçi öğretmenlerin bulunmadığı yerlerde nöbetçi öğrencilerin sözleri geçerliydi. Uyarılarına uyulmak zorundaydı.
İvriz Ailesi’ne katıldıktan sonra sınıflarımız belirlenmiş sıra yatakhanelere gelmişti. Yatakhanelerde görevli nöbetçi öğrencilerinden biri tarafından uyuyacağımız yatakhaneye götürüldük gruplar halinde.
Yatakhanelerimiz 40-50 kişinin yatabileceği, altlı üstlü ranzalarla düzenlenmişti. Bir bakıma askeri koğuşları andırıyordu. Sırasıyla, yatacağımız yataklar belirlendi. Benim yatağım, pencere kenarındaki ranzalardan birinin üstü oldu.
Diğer arkadaşlarda olduğu gibi, ranza üzerindeki yatak zimmetime geçirildi. Yataklar bütün öğrencilere zimmetlendikten sonra görevli nöbetçi öğrenciler tarafından ambara götürüldük. İmza karşılığında yastık, yorgan, yatak çarşafı ve yastık kılıflarını aldık. Onlar da üzerimize zimmetlendi.
Yatakhanelerden ayrı koğuşlardan biri de tahta bavullarımız için ayrılmıştı. Bavularımızdan pijamalarımızı aldıktan sonra, bavulhaneye götürüp bıraktık.
Yatakhaneleri oluşturan binalar, küçük bir ana girişin olduğu, iki taraflı kocaman koğuşlar halindeydi. İki koğuş arasında küçük bir ana girişin karşısında lavabolarla, girişin solunda tuvaletler vardı. Yatakhane olarak kullanılan koğuşların girişi ise, küçük ana girişlerin sağında ve solundaydı. Batı ve doğu yönlerinde olmak üzere…
Yatakhanemize komşu koğuşların giriş duvarlarına yapılan raflara tahta bavullarımızı yerleştirdik. Bütün varlığımız raflara yerleştirdiğimiz tahta bavullarımız içinde bulunuyordu. Bazı arkadaşlarımızın anaları tarafından yolluk olarak koydukları peynir, tereyağı, meyve gibi yiyecekler de bavullarda saklanırdı. Bozulmazlardı ortam serin olduğundan.
O yıllarda yatakhaneler ve diğer binalarda kalorifer sisteminden vazgeçtim, soba bile yoktu. Yangın çıkar düşüncesiyle yatakhaneler ve yemekhaneye sobalar kurulmamıştı. Her zaman serin olurlardı.
Özellikle çok kalabalık olan yatakhanelerde temizlik kuralları titizlikle uygulanıyordu. Nöbetçi öğrenci tarafından uyarılmıştık. Sağlık açısından ayak temizliği önemliydi. Ayakların kokusuna izin verilemezdi. Ayaklarımız ve çoraplarımız yıkanmadan yatağa girilmeyecekti.
İlk gece yatağa girmeden önce ayaklarımızı yıkadık ama terlik/takunyamız yoktu. Ayakkabılarımıza basarak yataklarımıza geldik. En kısa zamanda tahta takunyalar edinmeliydik. Isı yalıtımı mükemmel olan tahta takunyalar beton zeminin soğuğundan bizi koruyacaktı. Öyle de yaptık, Pazartesi günü kantinden takunya aldık.
İlk günümüz oldukça yoğun geçti. Yataklar düzenlendi, yorgan ve yastık kılıfları geçirildi. Ardından gelen gecemiz biraz yalnızlık biraz da şaşkınlık duygusuyla geçti. Yenecektik bu tür duyguları. Onlarca yıl sürecek ve unutulmayacak arkadaşlıklar edinecektik zamanla.
Ardından Ailemi düşündüm. Babam Misli ’ye ulaşmış mıydı, Mersin’e ne zaman dönecekti, anamla kardeşim yaz aylarını nasıl geçirecekti? Sorularımın yanı sıra, asıl ben geceyi nasıl geçecektim?
1960-61 Eğitim ve Öğretim Yılının İlk günü...
Torosların eteklerine yayılmış İvriz'in puslu sabahında hava henüz aydınlanmamıştı. Alacakaranlığın gri örtüsü odanın içine sızarken, uykunun o ağır uyuşukluğundan sıyrılmaya çalışıyordum. Yatağımda bir o yana bir bu yana dönüyor, gözlerimi açtığımda karşıma çıkacak duvarların yabancılığıyla baş etmeye çalışıyordum. Neredeydim ben?
Bütün gece rüyalarımda, bir hayalet gibi kalın taş duvarların içinden geçmiş, denizlerin o sonsuz maviliklerine dalıp çıkmıştım. Şehirler, ülkeler arası amansız bir yolculuktu bu.
Nasıl olduysa, bir an kendimi Misli Köyü’nden Mersin’e uçarken bulmuştum. Mersin sahilinin sıcak kumlarında dolaşırken, denizin serin maviliğine daldığım o anda, birden kendimi Bulgaristan’ın Karagözler Köyü’nde, Sakar Balkan’a tırmanırken buluvermiştim.
Sakar Balkan’ın rüzgarlı eteklerinden geri döndüğümde ise zaman ve mekân yine büküldü; kendimi Bor Kayabaşı’nda oturmuş, batmakta olan güneşin kırmızı, turuncu ve sarı renklerini huşu içinde seyrederken buldum. Ufuk çizgisini tam ortasından yaran güneş, yepyeni umutların habercisi edasıyla Bor’un ufkunda yavaş yavaş kayboluyordu.
İşte tam o sırada, o muazzam görsel şölenin tam ortasında, arkamdaki evin demir giriş kapısından keskin, ritmik bir ses yükseldi: Tak taka, tak taka, tak taka...
Madeni çubukların çıkardığı bu kuru, çiğ ses sinirlerimi altüst etmişti. Kimdi bu büyüleyici anı, bu görsel şöleni acımasızca bölen? Öfkeyle ve hızla doğruldum. Bir an dengemi kaybedip boşluğa doğru hamle yaptım; az daha Bor’un o sarp kayalıklarından aşağı yuvarlanıyordum!
Reflekslerim son anda imdadıma yetişti de tutunabildim. Nefes nefese çevreme bakındım. Bor Kayabaşı’nda değildim. Karşımda duran dik kayalıklar değil, üzerlerinde onlarca çocuğun nefes alıp verdiği demir ranzalardı. Elli altmış kişilik, devasa ve yabancı bir koğuşun tam ortasındaydım.
"Kalkın! Oyalanmayın! Geri geldiğimde kimseyi yatakta görmeyeceğim!"
Yüksek sesle, emir kipiyle konuşan nöbetçi öğretmendi bu. Bir yandan koridorda ilerliyor, bir yandan da elindeki ağır anahtar destesindeki metal çubukları ranza demirlerine vuruyordu. O çiğ sesin kaynağı rüyamdaki demir kapı değil, bu ranzalarmış meğer. Benim gibi koğuşun dört bir yanındaki arkadaşlarım da gözlerini ovuşturarak, şaşkın bakışlarla nerede olduklarını anlamaya çalışıyorlardı.
Nöbetçi öğretmen ayak sesleriyle birlikte uzaklaştıktan bir süre sonra zihnimdeki sis dağıldı, ayırdına vardım: İvriz İlköğretmen Okulu yatakhanesindeydik. Günlerden pazartesiydi ve 1958-1959 Eğitim ve Öğretim Yılı’nın ilk günü, 22 Eylül 1958, Pazartesi günüydü…bizim hayatımızın ise en uzun yolculuğunun başlangıcıydı.
İlk Adım ve İlk Dost...
İvriz’e gelinceye kadar ilkokulu beş değişik yerde okumuş, hayatın sert rüzgarlarını erken yaşta göğüslemiş bir çocuk olarak, koğuştaki diğer arkadaşlarıma kıyasla daha çabuk toparlandım. Yabancılık hissi benim için yeni bir şey değildi, ranzadan aşağı sarkıp arkadaşlarıma seslendim:
"Dersler başlıyor arkadaşlar! Davranın, bir an önce kahvaltıya gidelim. Arkasından Bayrak Merasimi olacak!"
Hızla ranzadan indim. Tuvalet ihtiyacımı giderip elimi yüzümü buz gibi suyla yıkadım, giyindim. Şimdi en önemli göreve gelmişti sıra: Yatağı düzeltmek. Bu konuda daha okula adım atar atmaz sıkı sıkıya uyarılmıştık.
Yatak örtüsünü çekiştirip gergin hale getirdim. Yorganı kenarlarından özenle katlayarak, ranzanın dışına taşmayacak şekilde yatağın üzerine serdim. Üzerine de aynı titizlikle battaniyeyi yerleştirdim.
Anam uzun aylar ve yıllar boyunca hastanelerde yatıp kalktığından, refakatçilik günlerimden kalma bir alışkanlıkla, yatak düzeltme konusunda oldukça deneyimliydim. Asker nizamı gibi duran yatağıma son bir kez bakıp yemekhaneye doğru yürümeye başladım.
Hızlı adımlarla koridoru geçmiştim ki arkamdan birinin soluk soluğa bana doğru koştuğu ayak seslerini duydum. "Biraz yavaş... Beraber gidelim..." dedi nefes nefese kalmış bir ses. "Ben Emin Özkan."
Adımlarımı yavaşlatıp arkama döndüm. Karşımda benim gibi şaşkın ama dost canlısı gözlerle bakan bir çocuk duruyordu. Gülümsedim. "Memnun oldum Emin. Ben de Mehmet Akıncı."
Yemekhaneye doğru yan yana, omuz omuza yürüdük. Emin Özkan —ya da sonraları çağıracağımız adıyla Özgan— ile onlarca yıl sürecek, hayatın en çetin sınavlarından geçecek dostluğumuz o sabah, o aceleci adımlarla başladı.
Tören Alanında Bir Başka Okul Müdürü Kamil Açan...
Sabah kahvaltısının ardından, idarede görevli nöbetçi öğrencilerin rehberliğinde tören alanına geçtik. Biz yeniler için ayrılan bölüme ürkek adımlarla yerleşirken, okulun eski öğrencileri ne yapacaklarını gayet iyi bilen adımlarla, kendiliklerinden yerlerini almışlardı bile.
Kısa bir süre sonra öğretmen kadrosu ve idareciler de törendeki yerlerini aldılar. En son Okul Müdürü Kamil Açan’ın da gelmesiyle alana derin bir sessizlik çöktü. Tören başlıyordu.
Andımız’ı okuduk, ardından İstiklal Marşımız gökyüzüne yükseldi. Marş bittiğinde, Okul Müdürümüz Kamil Açan mikrofonun arkasına geçti. Bakışlarını önce eski öğrencilerin üzerinde gezdirdi, ardından konuşmasına doğrudan onlara seslenerek başladı.
"Aramıza yeni katılan kardeşleriniz var. Öyle sanıyorum ki çok büyük bir bölümü ailelerinden ilk kez ayrılmıştır. Tanımadığı, tanımaya çalıştığı yepyeni bir çevredir okulumuz yeni gelen kardeşleriniz için. Kendilerini biraz garip, biraz yalnız ve biraz da üzgün hissediyor olabilirler. Onlara sahip çıkalım ve burasını sevdirelim."
Müdürün bu sözleri içimdeki o gizli yumruyu biraz olsun eritti. Yalnız değildik. Kamil Müdürümüz, ses tonunu biraz daha yükselterek devam etti:
"Köy Enstitüleri ve ardılları olan İlköğretmen Okullarını salt bir okul ya da bir eğitim sistemi olarak algılamak yanılgıdır. Bunu ilk bir hafta içinde bizzat hissedeceksiniz. Kardeşleriniz, yeni öğrencilerimiz için, Eğitim ve Öğretim kavramları üzerinde biraz daha durmak istiyorum," diyerek konuşmasını sürdürdü.
"Birbirinden farklı kavramlar olmasına rağmen, birbirini tamamlayan kavramlardır Eğitim ve Öğretim. Önümüzdeki bir haftalık dönemde, ailemize yeni katılan öğrencilerimiz de bunu hissetmeye başlayacaktır sanıyorum. Eski öğrencilerimiz de iyice içselleştireceklerdir."
Üzerine basa basa, her bir kelimeyi zihnimize kazımak ister gibi konuştu:
"Eğitim, bir insanın hayatını sürdürebilmek için öğrendiği her şeydir. Sizlere burada, öncelikle hayatınızı sürdürebilecek her şeyi öğreteceğiz."
Kamil Açan bir süre sustu. Keskin gözleriyle tüm öğrencileri göz ucuyla kontrol ettikten sonra, tören alanını dolduran yüzlerce öğrencinin ruhuna üfler gibi sürdürdü konuşmasını.
"Öğretim ise Ülkenin Milli Eğitim Bakanlığınca düzenlenmiş müfredat programları çerçevesinde, bir amaca yönelik olarak yapılan sistemli bir bilgi edinme uygulamasıdır.
Daha yalın bir tanımla; eğitim insan olmayı, öğretim ise bilgi kazandırmayı amaçlayan süreçlerdir."
Onu dinlerken içimde bir şeylerin uyandığını, göğsümün kabardığını hissediyordum. Bir okul müdürü bize sadece derslerden bahsetmiyordu; bize insan olmaktan, hayatta kalmaktan bahsediyordu. Okul Müdürü konuşmasını sürdürüyordu.
"Köy Enstitülerinin başarılarından biri de ilkel tarımdan modern tarıma, geleneksel toplumdan çağdaş topluma ve çağdaş demokrasiye geçebilmek için verilen çabalardır. Bu çabalardan en önemlisi de Türk devrimini ve aydınlanmasını köylerde sürdüren kurumlar olmasıdır.
Öğrencilerin yönetime katıldığı, üretimden gelen gücünün farkında olduğu, eleştirel bilince sahip, akıl ve bilime inanan gençlerin yetiştirildikleri demokratik, laik, çağdaş eğitim kurumlarıdır burası."
Sözler gitgide daha da derinleşiyor, bir okul bahçesinden çok bir hürriyet meydanında konuşulur gibi yankılanıyordu:
"Bu eğitim kurumlarında İnsan hakları ve özgürlükler, demokrasinin odak noktasında yer almaktadır. İnsan hak ve özgürlüklerinden yoksun bir demokrasi; vatandaşın katılımcılıktan uzak, pasif bir obje haline getirildiği ve siyasi seçimlerle kamufle edilmiş bir yönetimdir.
Hak ve özgürlüklerin tanınması, korunması ve kullanılması demokratik kültürün yaşaması açısından son derece önemlidir. Okullar hak, özgürlük ve sorumlulukların ezberlendiği yerler değil, bizzat yaşandığı yerler olmalıdır. Bu nedenle okulumuzda yetki ve sorumluluklar öğrencilerle paylaşılmaktadır."
Müdürün gözleri tam bizim olduğumuz sıraya kilitlendi:
"Öğrenciler, kendilerine verilen görev ve sorumlulukları sorgulamadan yerine getiren kişiler değildir, olmamalıdır! Hak ve özgürlüklerini bilen, bunları kullanan ve çevresindekileri de kullanmaları için teşvik eden bireyler olarak yetişmelidirler.
Okul, bir bütün olarak fiziksel koşullarından, üyeleri arasındaki iletişime, karar alma süreçlerinden öğretim etkinliklerine kadar hak ve özgürlüklerin yaşandığı bir alan olmalıdır. Her alanda görev ve sorumluluk alan öğrencilerimiz bu anlayışla yetiştirilmektedir."
Kamil Açan, bu can alıcı sözlerin ardından okulun tarihçesinden, İvriz Köy Enstitüsü’nün o şanlı ve emek dolu geçmişinden uzun uzun söz etti. Konuşmasını bitirirken yüzündeki o babacan ama tavizsiz ifade geri geldi:
"Kurallar ve disiplin başarının birinci koşuludur, bunu hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın. Hepinize başarılar dilerim."
Törenin sona ermesiyle birlikte derin bir nefes aldık. Başta son sınıflar olmak üzere, sırasıyla ve askeri bir düzeni bozmadan sınıflarımıza doğru yürümeye başladık.
Kalabalığın içinde heyecanla sınıfımı ararken tabelayı gördüm. Benim kaydım 1A sınıfına yapılmıştı. Tek katlı yapılardaydı sınıflarımız. Girip, en öndeki sıraya oturduğumda hemen yanımda tanıdık bir yüz belirdi. Emin Özkan da aynı sınıftaydı, tam yanımdaydı.
Pencerelerinden İvriz’in serin rüzgarlarının dolduğu o sınıfta, birbirimize bakıp gülümsedik. İçimdeki o sabahki ürperti gitmiş, yerini büyük bir gurura ve merak duygusuna bırakmıştı.
Böylece, 1958-1959 Eğitim ve Öğretim Yılı’na, hayatımızı kökünden değiştirecek o büyük serüvene mutlu ve umutlu bir başlangıç yaptık.
Matematik Öğretmeni Hikmet Göksel...
Güneş, Toroslar’ın arkasından gökyüzünün tepesine doğru ağır ağır süzülürken, İvriz İlköğretmen Okulu’nun dersliklerinden birinde, hayatımın en uzun ve en heyecanlı dakikalarını yaşıyordum. sınıfta, taşradan, köylerden kopup gelmiş onlarca çocuk, yeni bir dünyanın eşiğinde, sıralarında kıpırdanıp duruyordu. 1958-1959 Eğitim ve Öğretim Yılı’nın ilk günüydü ve önümüzdeki ders, hayatımızın ilk matematik dersi olacaktı.
Ancak bugün İvriz, bize sayılardan çok daha büyük bir denklemi, hayatın ve disiplinin denklemini öğretmeye hazırlanıyordu.
Sınıfın kapısı kararlı bir şekilde açıldı. İçeri giren, okulun Müdür Yardımcısı ve Matematik Öğretmeni Hikmet Göksel’di. O andaki refleksle, sanki tek bir gövdeymişiz gibi hep birlikte ayağa kalktık. Kıyafetlerimizin yeniliği, gözlerimizdeki o ürkek ama meraklı bakışlar odayı dolduruyordu.
Hikmet Bey, kürsüye doğru yürürken bizleri süzdü. Bakışlarında hem bir babanın şefkati hem de bir idarecinin tavizsiz ciddiyeti vardı. "Günaydın çocuklar, oturun lütfen," dedi, sesi gür ve netti.
Sıralarımıza oturduktan sonra, derin bir sessizlik kapladı sınıfı. Hikmet Öğretmen, tahtanın önünde bir süre sessizce durup hepimizin gözlerinin içine baktı. Adeta ruhumuzu okumak ister gibiydi. Sonunda sessizliği bozan yine onun o tok sesi oldu: "Sınıfınızı idare katında temsil etmenin yanı sıra, sınıftaki disiplinden de sorumlu olacak bir sınıf başkanı seçmelisiniz."
Bir an duraksadı, ellerini arkasında birleştirerek sıraların arasında yürümeye başladı. Köy Enstitüleri’nin o köklü ruhu, onun her kelimesinde can buluyordu.
"Köy Enstitüleri ve ardılları olan Öğretmen Okullarında çalışan hizmetli sayısı yok denecek kadar azdır," diye devam etti. "Okulun işleyişi ve hizmetleri, idare ile öğrenciler arasında paylaşılmaktadır. Bu paylaşım demokratik bir uygulamadır; herkesin söz hakkı vardır. Ancak yetki ve sorumluluğun paylaşımı belli kurallara bağlı olduğu gibi, sıkı bir disiplini de içerir. Tam da bu noktada, sorumluluk ve yetki verdiğimiz nöbetçi öğrencilerle sınıf başkanları devreye girer."
Bakışları tekrar üzerimizde gezindi. O an, İvriz’in sadece bir okul değil, kendi ayakları üzerinde duran devasa bir imece yuvası olduğunu ilk kez bu kadar derinden hissediyordum. Hikmet Bey, tebeşiri eline almadan önce başkanın omuzlarına yüklenecek ağır yükü tek tek sıraladı:
"Seçeceğiniz sınıf başkanı, sınıftaki disiplinden sorumlu olmanın yanı sıra; dersten önce sınıf defterini idareden almak, öğretmenler derse girmeden sınıf yoklamasını yapmak, sınıfın tertip ve temizliğini sağlamak, bunun için sınıftaki öğrencileri programlamak, hastalık ve benzeri nedenlerle sınıfta olmayanların numarasını yoklama fişine yazmak gibi görevlere sahip olacak."
Yeniden hepimize döndü. Sınıfta çıt çıkmıyordu. Herkes yanındaki arkadaşına bakıyor, bu ağır ama onurlu görevi kimin göğüsleyeceğini merak ediyordu.
"Başkanlık için önerisi olan var mı?" diye sordu Hikmet Bey. Tam o sırada, sınıftaki sessizliği Emin Özkan arkadaşımın sesi böldü: "Mehmet Akıncı’yı seçelim öğretmenim."
İsmimi duyduğumda kalbimin göğüs kafesimi zorladığını hissettim. Hikmet Bey’in keskin bakışları sesin geldiği yöne, sonra da sınıfa döndü. "Kimdir Mehmet Akıncı?" Yavaşça parmağımı kaldırdım. Heyecanım dizlerimi titretiyordu. "Kalk bakalım Akıncı."
Ayağa kalktım. Üzerimdeki tüm gözlerin ağırlığını hissederek göğsümü dikleştirdim ve kısaca kendimi tanıtmaya başladım. Sesimin titrememesine gayret ederek, Niğde’nin Misli Köyü’nden geldiğimi söyledim. Hayatın bizi savurduğu yolları, değişik nedenlerle ilkokulu beş farklı yerde okumak zorunda kaldığımı anlattım. Her taşınmada, her yeni okulda yeniden başlamanın verdiği o çocuksu tecrübe, belki de sesime yansımıştı. Hikmet Bey beni dikkatle, başını hafifçe sallayarak dinledi. Ben sözümü bitirince sınıfa döndü:
"Başka başkan olmak isteyen var mı?" Sınıftan çıt çıkmadı. Hiç kimse elini kaldırmadı. Hikmet Bey, otoriter bir memnuniyetle başını salladı: "Akıncı’yı başkan olarak isteyenler parmak kaldırsın."
O an, sanki sınıftaki tüm eller aynı anda havaya kalktı. Oybirliğiydi. Hayatımın ilk demokratik tecrübesini, doğduğum topraklardan uzakta, bu tarih kokan okulun çatısı altında yaşıyordum. Arkadaşlarıma güvenmiştim, onlar da bana bu görevi layık görmüştü.
Hikmet Bey eliyle işaret ederek beni yanına çağırdı: "Tebrik ederim Akıncı. Başkan olarak görev ve sorumluluklarını anladın mı?" Gözlerinin içine bakarak, emin bir sesle cevap verdim: "Teşekkür ederim öğretmenim. Anladım. Üzerime düşeni en iyi şekilde yapacağımdan emin olabilirsiniz."
"Geç yerine Akıncı…" dedi. Sesi bu kez daha da ciddileşmişti. Ben yerime otururken, İvriz’in sarsılmaz kurallar duvarını önümüze örüyordu: "İvriz’de kurallar ve disiplin gerçekten büyük ve kırmızı harflerle yazılmıştır. Etütlerde arkadaşlarınızı rahatsız edici davranışlarda bulunmak, verilen ödevleri zamanında yapmamak, nöbetçi öğretmen ve öğrencilerin uyarılarına uymamak, sınıf başkanını zora sokacak davranışlarda bulunmak, sigara içmek, içerken yakalanmak, yüz kızartıcı bir suçla yakalanmak affedilmez davranışlardır."
Sınıftaki herkes adeta nefesini tutmuştu. Hikmet Öğretmen, kuralların dışına çıkmanın bedelini birer birer yüzümüze çarptı: "Bunların herhangi birinden dolayı disiplin kuruluna gönderilmek istemezsiniz. İstemezsiniz çünkü okuldan bir iki hafta uzaklaştırılma cezasının yanı sıra, başka okula sürgüne gönderilme ve bütünüyle okuldan uzaklaştırılma cezaları da alabilirsiniz. Bu nedenle sizleri değişik konularda uyaran öğretmenlerimize, nöbetçi öğrencilere ve sınıf başkanlarına karşı gelmek gibi bir düşünce hiçbir öğrencinin kafasından bile geçmemelidir."
"Kurallar ve disiplin başarının temel koşuludur," diyen Hikmet Göksel Öğretmenimiz, o ilk günün iki saatini tamamen bu hayati konulara ayırdı. Bize sadece matematik değil, bir arada yaşamanın, bir toplum olmanın geometrisini öğretiyordu.
O iki saatin ardından kürsüye gelen diğer öğretmenlerimiz de aynı kutsal emaneti devreder gibi benzer şeylerden bahsettiler: Kurallar, sorumluluklar, yetki paylaşımı, okuma ve bilgilenme tutkusu, Köy Enstitüleri'nin kalbi olan o imece usulü çalışma ve hepsinden öte, insanı insan yapan karşılıklı saygının önemi…
22 Eylül 1958 Pazartesi günü, akşamüzeri İvriz’de, Toroslar’ın gölgesinde batan güneş, sadece bir günü bitirmiyor; geleceğin öğretmenleri olacak bizlerin karakterini harç gibi karıyordu.
Söylenenlerin ne kadar büyük bir vizyon olduğunu, bu kuralların bizi nasıl büyüteceğini ve hayat yolunda ne büyük başarılar getireceğini, yıllar geçtikçe, yaşayıp gördükçe çok daha iyi anlayacaktım. Ama o gün, İvriz’deki o 14 yaşındaki Mehmet için, omuzlarındaki başkanlık yüküyle başlayan yepyeni ve aydınlık bir ömrün ilk günüydü.
İvriz Öğretmen Kadrosu...
Takvim yaprakları 23 Eylük 1958 Salı gününü gösteriyordu. İvriz yerleşkesinin o köklü, toprak ve ağaç kokan havasını içime çekeli henüz beş gün olmuştu. Beş kısa gün...
Fakat bu koca çınar ağaçlarının gölgesindeki okul, bize sadece dersliklerini değil, ruhunu da açıyordu. Biz köylü çocukları, bir yandan ürkek adımlarla koridorları arşınlarken, diğer yandan hayatımıza yön verecek, her biri birer meşale gibi parlayan eğitim kadrosunu tanımaya başlıyorduk.
Okul Müdürümüz Kamil Açan başta olmak üzere, koridorlarda adımlarını her duyduğumuzda kendimize çeki düzen verdiğimiz, isimlerini hafızalarımıza kazımaya başladığımız o muazzam kadro karşımızdaydı: Mahmut Sümer, Kemal Çuhalılar, Salih Ziya Büyükaksoy, Mehmet Karaman, Ali Tutal, Nevruze ve Hikmet Göksel, Nevin ve Ömer Canbazoğlu, Sabriye ve Mehmet Ali Aladağ, Mehmet Baş, Hüseyin Seçmen...
İlerleyen yıllarda, ikinci sınıfta Türkçe dersimize girecek olan Şerif İken ve 1962 yılının o sıcak temmuz ayında aramıza katılacak olan İmdat Halvaşi ile İvriz, bir öğretmen okulundan çok daha fazlası, bir aydınlanma yuvasıydı.
Henüz yolun çok başında olmama rağmen, kalbime dokunan ve benim için "unutulmazlar" arasına girecek isimler daha o günlerden kendilerini belli ediyordu.
Kamil Açan’ın babacan ama otoriter duruşu, Matematik Öğretmenimiz Hikmet Göksel’in tavizsiz disiplini, Müzik Öğretmenimiz Kemal Çuhalılar’ın ruhumuzu incelten tınıları, Resim Öğretmenimiz Mehmet Karaman’ın fırçasındaki dünya, Tarih Öğretmenimiz Hüseyin Seçmen’in derinliği ve sonraki yıllarda dersimize girecek olan Nevruze Göksel ile Ömer Canbazoğlu… Her biri hafızamda silinmez izler bırakacaktı.
Birinci sınıftaki Türkçe Öğretmenimiz Mehmet Ali Aladağ, ilk derslerimize girdiğinde kürsüye doğru adımladı ve doğrudan gözlerimizin içine bakarak o can alıcı soruyu sordu: "Bu okula isteyerek mi geldiniz, yoksa lisede mi okumak isterdiniz?"
Sınıfta bir anlık sessizlik oldu. Kimimiz köyünden ilk kez çıkmış, kimimiz geleceğin kaygısını sırtlamıştı. Mehmet Ali Öğretmen, aldığımız nefesleri dinler gibi bizi süzdükten sonra konuşmaya başladı. Saatlerce, bıkıp usanmadan Köy Enstitüleri’nin erdemini, bu toprakların çocuklarının kendi kaderini nasıl ellerine alacağını anlattı. O konuştukça, omuzlarımızdaki yükün bir zorunluluk değil, kutsal bir vazife olduğunu idrak ediyorduk.
Sonraki yıllarda, üçüncü sınıfta Türkçe dersimize gelecek olan Nevruze Göksel’i hatırlıyorum… Çiçeği burnunda, yeni mezun ve öyle güzel, öyle zarifti ki, sınıftaki tüm öğrencilerin ona hayranlık duymaması imkansızdı. Bir süre sonra okulun o disiplin abidesi müdür yardımcısı Hikmet Göksel ile hayatını birleştirecekti. Nevruze Öğretmen, güzelliğinin ötesinde, her birimizle tek tek, yakından ilgilenen, her derdimize hızır gibi yetişen anaç bir kalbe sahipti.
1959-1960 yılları arasında İvriz’e emek veren Ömer Canbazoğlu ise ikinci sınıfta matematik öğretmenimiz olarak hayatımıza girdi. Çalışkanlığı ve konusundaki o muazzam uzmanlığıyla, en karmaşık formülleri bile bize sevdirmeyi başarmıştı.
Yıllar sonra, bir zamanlar İvriz’in sıralarında oturan o çocuk büyüyüp bir fizik öğretmeni olduğunda, Ankara Fen Lisesi’nde görevli Ömer Öğretmenimle yollarımız yeniden kesişecekti. Karşı karşıya oturup kahvelerimizi yudumlarken, İvriz’in o rüzgarlı günlerini, o eski anıları yâd etmek hayatın bana sunduğu en güzel armağanlardan biri olacaktı.
Ve Hüseyin Seçmen… Tarih Öğretmenimiz. Ona duyduğum hayranlık bambaşkaydı. Okulun hemen yanı başındaki o devasa İvriz Kaya Kabartması ya da Tarım Anıtı üzerine derin araştırmaları, çalışmaları vardı.
Bize tarihi sadece geçmişin tozlu sayfaları olarak anlatmazdı; onun derslerinde tarih canlı bir organizmaya dönüşürdü. Küresel bir bakış açısıyla girerdi sınıfa. "18. Yüzyıl Avrupası..." diye başlar, o dönemdeki Avrupa İmparatorluklarının haritasını zihnimize kazır, ardından Osmanlı İmparatorluğu’na geçerdi. Onun sayesinde ezberden uzak, karşılaştırmalı ve analitik bir tarih bilinci kazanmıştık. Dünyayı anlamadan, bastığımız toprağı anlayamayacağımızı o öğretmişti bize.
Fen Bilgisi Öğretmenimiz Mehmet Baş ise sınıfa girdiğinde yüzümüzde hep bir tebessüm belirirdi. Öğrencileriyle arası fevkalade iyiydi. En ağır bilimsel konuları bile yerinde ve zamanında yaptığı o zekice esprilerle süsler, dersi bir şölene çevirirdi. Onun sayesinde fen dersleri bizim için bir yük değil, merakla beklenen bir keşif yolculuğu haline gelmişti.
İvriz’deki bu muazzam Eğitim ve Öğretim Kadrosu, sadece tahtaya yazı yazan öğretmenler değildi. Onlar, oturuşlarıyla, kalkışlarıyla, giyimleriyle ve bize yaklaşımlarıyla yaşayan birer modeldiler. Bize formüllerden, tarihlerden önce "insan olmayı" öğrettiler; bizi saf bilgiyle değil, o bilginin ahlakıyla donattılar.
Bizi, okulun o zengin kütüphanesine, Dünya Klasiklerinin yanına yönlendirdiler. Kuralları kesindi: Haftada en az bir kitap okunacak ve o kitabın özeti çıkarılacaktı. İlk başlarda bir ödev gibi görünen bu kural, zamanla ruhumuzun gıdası haline geldi. Sayfaları çevirdikçe, Dostoyevski’yle, Tolstoy’la, Hugo'yla tanıştıkça ufzumuz genişledi.
İvriz’in serin rüzgarı yüzümüze vururken, o kütüphanenin sessizliğinde bir gerçeği çok net kavramıştık: Bilgi güçtü. Ve İvriz’in öğretmenleri, o gücü ellerimizde tutabilmemiz için bizleri birer birer o meşaleyle tutuşturuyordu.
İvriz Çınarlarından Biri Mehmet Karaman...
24 Eylül çarşamba, günün ilk ışıkları yatakhane pencerelerinden içeri girdiğinde tatlı bir telaş vardı. Bugün ilk iki saatimiz Resim dersiydi ve kürsüye çıkacak isim sıradan bir öğretmen değildi, İvriz'in çınarlarından biri Mehmet Karaman'dı. Bizden önceki ağabeylerimizden, fısıltıyla karışık bir hayranlıkla işitmiştik onun adını. İvriz Köy Enstitüsü’nün ayakta kalan en güçlü direklerinden biriydi o. Yaşamını bir eğitim davasına adamış, ömrünü enstitü aşkıyla taçlandırmış; yediği ekmeği, içtiği suyu, soluduğu havayı adeta İvriz’in harcına katmıştı.
Sınıf başkanı olarak gözüm kapıdaydı. Mehmet Karaman içeri adımını atar atmaz, askerî bir disiplin ve derin bir saygıyla sınıfça ayağa kalktık. Kürsüdeki yerine geçip bize döndü. "Günaydın çocuklar, oturun lütfen," dedi. Sesi, yılların birikimini taşıyan sarsılmaz bir güvene sahipti.
Otururken bakışları doğrudan bana çevrildi. Sınıfın eksiksiz olduğunu, her şeyin nizamında gittiğini gözlerimle onayladım. Başını hafifçe sallayarak ders defterini imzaladı, kapağını vakur bir hareketle kapattı ve ardından hepimizi o sevecen, babacan bakışlarıyla süzdü. Sınıftaki çıt çıkmayan sessizliği, gür ve anlaşılır sesiyle dağıttı:
"Güzel sanatların önemli kollarından biri olan resimle haşır neşir olmaya hazır mısınız? Hazır değilseniz bile bir süre sonra hazır olacaksınız. Çünkü yaşamın ta kendisidir resim ve resmetmek."
Birkaç adım atıp pencerelerin dışındaki yeşilliğe, uzak dağlara baktı ve devam etti: "Yaşama gülümseyebilmektir sanat. Ya da sanat, yaşama gülümseyebilmektir çocuklar... Öyledir çünkü, sokakta yürürken gülümseyen birini gördüğünüzde içinizden ‘Ne kadar güzel, ne kadar çekici, tıpkı bir sanat eseri gibi…’ dersiniz. İşte bunun nedeni budur. Sabahları karşılaştığınız herkese gülümseyerek ‘Günaydın’ demekle, aslında kendi sanat yaşamınızı başlatmış olursunuz."
Söyledikleri, o güne kadar duyduğumuz kalıplaşmış ders anlatımlarına hiç benzemiyordu. Çok ilginç, çok büyüleyici gelmişti hepimize. Sıralarımızda öne doğru eğilmiş, pürdikkat ve can kulağıyla onu dinlemeye başlamıştık. Dinledikçe de içimizdeki hayranlık katlanarak artıyordu.
Mehmet Karaman, İvriz Köy Enstitüsü’nün o ilk, o efsanevi mezunlarındandı. Konuşurken sadece kelimeleri kullanmıyordu; jestleriyle, bakışlarıyla İvriz’i gözlerimizin önüne yeniden resmediyordu. Bu okulun taşında toprağında, esen sert havasında, gürül gürül akan suyunda, kısacası her şeyinde onun parmak izi vardı. İvriz’e delicesine aşıktı ve bu aşkı, gözlerimizin içine bakarak bize de üflüyordu.
"Başta Atatürk olmak üzere," diyerek sesini daha da toklaştırdı, "genç cumhuriyetimizin yöneticileri, kalkınma hamlelerinde ‘Güzel Sanatlar’ın ve onun kapsadığı her alanın hayati önemini kavramışlardı. 1933 yılında başlayan o büyük kültürel ve sanatsal atılımlar doğrultusunda, Türk ressamları ülke gerçeklerini çıplak gözle tanımak için Anadolu’ya ilk adımlarını attılar. Çünkü bu halkın doğasını, kültürünü ve yaşamını yakından tanımak gerekiyordu. İşte o günlerde ‘yerellik teması’ resmimizin kalbine yerleşti."
Yerellik temasından bahsederken yüzünde gururlu bir ifade belirdi. Türk folklorunun resme yansıması, aynı zamanda Köy Enstitüleri’nde sabah sporlarının da vazgeçilmezi olmuştu. Karşımızda duran bu koca çınar, ustaca zeybek oynayabilen, o heybetli diz vuruşlarıyla toprağı titreten bir adamdı ve bu yeteneğini, yetiştirdiği tüm İvrizlilere aktarmıştı. O, İvriz sevgisini sadece fırçayla değil, yerel ve ulusal milli oyunların ritmiyle de pekiştirmişti.
"Ülkemizin kurucusu Atatürk’ün, ‘Köylü milletin efendisidir’ dediği yıllardı..." diyerek geçmişin aydınlık sayfalarını önümüze sermeye devam etti. "Öyleydi, çünkü halkımızın neredeyse yüzde yetmişi köylerde yaşamaktaydı. Köylerin ve köylünün kalkınması, doğrudan memleketin kalkınması demekti. Kalkınma, saraylardan veya fildişi kulelerden değil, bizzat köyden başlamalıydı. Halk Evleri, Eğitmen Kursları, Köy Bölge Okulları kırsal kesimi ayağa kaldıracak boyutta geliştirildi ve köylere kadar götürüldü. Büyük bir okuma-yazma seferberliği başlatıldı."
Sınıfta adeta zaman durmuştu. Nefes bile almadan, onun bizi götürdüğü o kuruluş yıllarının heyecanını yaşıyorduk.
"1940’lı yıllara gelindiğinde ise bir adım daha ileriye gidildi," dedi Mehmet Öğretmen. Gözleri parladı. "Zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ile İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un o büyük aydınlanma ve atılım projesi olan Köy Enstitüleri’nin kuruluşu bu döneme rastlar. Bu projenin tasarımı, uygulanması ve her bir taşıyla denetlenmesi tamamen İsmail Hakkı Tonguç’a aitti. Tonguç; giyimi kuşamı, dili, söylemi ve tarzı ile halkı kalbinden kucaklayan bir liderdi. Köylünün ‘Bu da bizden biri’ diyebileceği, içten bir önder... O, Köy Enstitüleri projesini kendi şahsiyetine, derin Anadolu halkı bilgisine ve Anadolu kırsalının çıplak gerçekliğine yaslamıştı. Projenin özü, ülke tabanına yayılan titiz ve muazzam bir örgütlenmeydi."
Kürsünün önünde durdu, ellerini masaya yaslayarak bize doğru eğildi: "Halkçı kadroların yönetiminde, köy çocuklarına çok yönlü bilgi ve becerileri, bizzat iş içinde, yaparak ve yaşayarak öğretmek... Ve onları tam donanımlı birer meşale, birer öğretmen olarak yeniden köylerine göndermek... İşte bütün mesele buydu. Amaç, tez elden köylünün aydınlanmasını ve kalkınmasını yaşama geçirmekti."
Mehmet Karaman’ın ağzından dökülen bu kelimelerle birlikte, şu an çatısı altında oturduğum, büyük bir gururla ailesine katıldığım İvriz İlköğretmen Okulu’nun tarihine yürüdüm. Burası da tam olarak bu kutsal proje kapsamında, 1941 yılında bir Köy Enstitüsü olarak kurulan o ilk, o öncü eğitim kurumlarından biriydi.
O iki saat boyunca Mehmet Öğretmen’i neredeyse nefesimizi tutarak dinlemiştik. Ders bittiğinde, tahtadaki tebeşir tozlarının arasında, güzel sanatların bir toplum için ne kadar yaşamsal bir damar olduğunu hücrelerime kadar hissetmiştim. O gün, İvriz’deki o kara tahtanın önünde kendi kendime bir söz verdim: Kendi yeteneklerim ölçüsünde bir sanatçı olabilir miydim, bilmiyordum; ama ne olursa olsun, hayatım boyunca sanatı sevmeye, korumaya ve her gittiğim yerde onu sevdirmeye kararlıydım. Çünkü İvriz, bize sadece hayatta kalmayı değil, yaşama sanatla gülümseyebilmeyi öğretiyordu.
Müzik Öğretmeni Kemal Çuhalılar...
25 Eylül 1958 perşembe, saat 10.40… Müzikhanedeyiz. Sınıfta çıt çıkmıyor, hepimizin gözü kapıda, kulakları ise koridordan gelecek ayak seslerinde. Müzik Öğretmenimiz Kemal Çuhalılar’ı bekliyoruz. Okuldaki üst sınıflardan, o tecrübeli İvrizli ağabeylerimizden onun hakkında pek çok şey duymuştuk. "Kısa boylu, minyon yapılı, sarışın, açık kumral saçlı ve sert mizaçlıdır," demişlerdi. "Yüzünün güldüğünü neredeyse hiç göremezsiniz." Bu yüzden içimizde ince bir sızı, tarifi zor bir tedirginlik vardı.
Onun o sert mizacının, hataları kolay kolay affetmeyen duruşunun arkasında yatan büyük gerçeği de biliyorduk aslında. İvriz’de her öğrenci için mutlaka bir enstrüman çalma zorunluluğu vardı. Yarın bir gün mezun olup Anadolu’nun ücra bir köyüne gönderildiğimizde, en azından İstiklal Marşı’nı layığıyla söyleyecek, söyletecek ve o törenleri idare edecek bilgi ve yeteneğe sahip olmamız gerekiyordu. İşte bu yüzden, "Kemal Bey bu konuda asla ama asla taviz vermez," diye tembihlemişti ağabeyler.
Ders zili çaldıktan bir iki dakika sonra, kapı kararlı bir şekilde açıldı ve Kemal Çuhalılar müzik salonuna adımını attı. Sınıf başkanı olarak refleksle hareketlendim, hep birlikte saygıyla ayağa kalktık. O sert, tavizsiz bakışlarıyla sınıfı alıcı gözle şöyle bir süzdü.
"Oturun çocuklar," dedi.
Yerimize oturduk ve bütün dikkatimizi ona odakladık. Ağır adımlarla salonun başındaki piyanoya doğru yürüdü, taburesine yerleşti. Parmakları piyanonun fildişi tuşlarına bir iki kez bastı, çıkan sesler salonun yüksek tavanında yankılandı. Ardından, salonda derin ve hüzünlü bir melodi yükselmeye başladı; "Sordum Sarı Çiçeğe" ilahisini çalıyordu.
“Sordum sarıçiçeğe, Annen baban var mıdır? Çiçek eydür derviş baba, Annem babam topraktır…”
O etkileyici dörtlüğün melodisi piyanodan dökülüp ruhumuza işledikten sonra, ellerini tuşlardan çekti ve bize dönerek konuşmaya başladı: "İnsanlar yaşadıkları çeşitli toplumsal olayları, acıları, sevinçleri, duygu ve düşüncelerini birbiriyle uyumlu ses ve söz kalıplarıyla ifade etme yolunu tercih etmişlerdir. Bu yolla da olayları anlatmada en etkili ifade yöntemini, yani müziği bulmuşlardır."
Bir an durup hepimizin gözlerinin içine baktı. Sesi tıpkı bir enstrüman gibi net ve vurguluydu:
"İnsanlık tarihi ne kadar eskiyse, müzik tarihi de o kadar eskidir çocuklar. İnsanlık geliştikçe müzik de gelişmiştir. İnsan, varoluşuyla birlikte toplu olarak yaşamayı tercih etmiş, hayatın tüm zorluklarında birbirine destek olmuştur. Bu toplu yaşama içgüdüsünün bir sonucu olarak, müziksel faaliyetler de gruplar halinde yapılmış; korolar, fasıl grupları oluşturulmuştur. Müzik evrensel olduğu kadar, yerel bir dildir de. Öyledir, çünkü müzik hayatın ta kendisidir."
Piyanonun yanından kalkıp aramıza doğru birkaç adım attı:
"İnsanoğlunun kendini anlatması için bulunmuş en muhteşem, en harika araçtır müzik. Doğumumuzda var, düğünümüzde var, günlük hayatımızda, inançlarımızda ve nihayet ölümümüzde var… Sevinç, mutluluk, acı ve hüzünlerin ifade edilmesine ve bunların yeniden hatırlanmasına eşlik eder. Toplumsal yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır ve kültürün aktarılmasında önemli bir rol üstlenir. Mezuniyetten sonra görev alacağınız köylerde, köylülere ulaşmanın, onların kalbine dokunmanın en iyi yöntemlerinden biridir müzik. Söylediğiniz ilahilerle, çaldığınız ezgilerle onların acılarına ortak olduğunuzu göreceklerdir."
Köy Enstitüleri’nin ve onların ardılı olan biz İlköğretmen Okullarının ruhundaki o sanatsal damarı anlatırken, sesindeki o sert mizaç yerini derin bir saygıya bıraktı:
"Bu okullarda çağdaş eğitim sistemi uygulanırken, en vazgeçilmez temel alanlardan biri güzel sanatlardır. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, ‘Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir’ özdeyişinden sonra, ‘Bir milletin yenileşmesinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir’ demiştir. Bu nedenle devletin en üst kademesinden okul müdürlerine varıncaya dek tüm yöneticiler, bu okullardaki sanatsal uygulamalara büyük destek vermişlerdir. Müzik, resim, tiyatro ve folklor etkinlikleri özenle uygulanmaktadır.
Her sabah kahvaltıdan önce yaptığınız o coşkulu halk oyunları ve spor etkinlikleriyle sizler de bu yolda ilk adımlarınızı atmış bulunuyorsunuz. İleride göreceğiniz tarım ve dülgerlik dersleri, sizi köylüye daha da yakınlaştıracaktır. Ancak unutmayın; bir milleti millet yapan özelliklerin tamamına ortak değerler denir."
Bakışları birden ciddileşti, o üst sınıfların bahsettiği tavizsiz öğretmen geri gelmişti:
"Milli marşlar da her toplumun kendine ait olan en mukaddes ortak değerlerindendir. Bayrak ve vatan sevgisinin bir tezahürü olan milli marşlar, milli duyguların en güzel ifade edildiği mısralardır. Ülkemizin en önemli ortak değeri ise İstiklal Marşı’dır. İstiklal Marşı bu yüzden çok önemlidir. Bilmelisiniz ki, İstiklal Marşı’nı mandolinle çalamayan ve okuyamayan hiçbir öğrenci benden geçer not alamayacağı gibi, bu okulun kapısından elinde bir diploma ile de mezun olamaz!"
Kemal Öğretmen’in o gün koyduğu bu kuralın ne kadar büyük bir gerçek olduğunu zamanla, o bitirme sınavları kapıya dayandığında çok daha iyi anlayacaktık. Gerçekten de mezuniyetin değişmez, en zorlu sorusu İstiklal Marşı olacaktı. Üstelik marşı tek başına hatasız söylemek de yetmeyecekti; aynı anda hem söylemek, hem mandolinle çalmak hem de ayağımızla ritim vuruşlarını milimetrik bir hatasızlıkla yapmak zorundaydık.
Zaman geçtikçe, o ilk günlerde arkasından "titiz ve yüzü gülmez" denen Kemal Çuhalılar’ın, aslında o sert kabuğunun altında son derece duyarlı, sevecen ve öğrencileri için çarpan kocaman bir kalbi olduğunu öğrenecektik. Sınıfta kulakları hassas olan, müziğe yatkın çocukları hemen fark eder, ders dışındaki boş vakitlerinde onlara karşılık beklemeden mandolin ve keman dersleri verirdi. Onların elinden tutar; İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Müzik Semineri’ne ya da Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü’ne gitmelerini, hayatlarının değişmesini sağlardı.
İvriz’in o fırtınalı topraklarından çıkıp müzik dünyasında kariyer yapacak olan Prof. Dr. Feridun Büyükaksoy ve Dedeköy’lü Emin Dedeköy gibi nice yetenekli değer, hep onun o gizli şefkatinin ve emeğinin eseriydi.
O gün o sıralarda oturan, omuzlarında sınıf başkanlığının yükünü taşıyan o küçük Mehmet’in, yani benim de kaderim o müzikhanede yazılıyordu aslında. Kemal Öğretmenimin o yönlendirmesi, o titiz eğitimi sayesinde, yıllar sonra İstanbul Çapa İlköğretmen Okulu Müzik Semineri’ne gönderilecek şanslı öğrencilerden biri de ben olacaktım. İvriz, piyanodan dökülen o ilk notalarla içimizdeki cevheri keşfediyor, bizi hayata ritim tutarak hazırlıyordu.
Tarım Başöğretmeni Salih Ziya Büyükaksoy...
26 Eylül 1958 Cuma,Saat 13,30…Sabah mesaisi bitmiş, öğle yemeği yenmişti. Öğleden sonraki ilk dersimizde Tarım Öğretmenimiz Salih Ziya Büyükaksoy’u bekliyoruz. Tam zamanında girdi sınıfa. Hep birlikte ayağa kalktık. Bir süre sınıfı süzdükten sonra, ''Oturun lütfen… Sınıf başkanı kim?'' Der demez ayağa kalkıp: ''Sınıf tamam öğretmenim.'' Deyip, yerime oturdum.
Sınıf defterini imzaladıktan sonra: ''Biraz tarım ve uygulamaları üzerine sohbet edelim.'' Dedi Salih öğretmenimiz. Bir süre düşündükten sonra anlatmaya başladı.
''Bir ülkenin siyaseti ve yönetim biçimini üretim ilişkileri belirler. Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Ülkemizin kurucusu Atatürk’ün ‘’Köylü milletin efendisidir.’’ Dediği yıllarda halkımızın neredeyse yüzde yetmişi köylerde yaşıyordu. Anadolu’da sanayi üretimi yok denecek kadar azdı. Tarımsal üretim vardı ama bilinçsiz tarım ülkeye yeterli olmuyordu. Kalkınmayı hızlandırmak için köyleri hem aydınlatacak hem de tarımsal üretimin artmasını sağlayacak politikalara ihtiyaç vardı.
Köy Enstitüleri biraz da bu amaçla kurulmuştu. Bunu anımsatmak için Tarım Marşı bile düzenlenmişti. Bu marşı ezberleyip öğreneceksiniz ki birlikte söyleyerek Ziraate gidelim. Tahtaya yazıyorum. Lütfen sizler de defterlerinize yazın ve ezberleyin.''
Sürer eker biçeriz, güvenip ötesine
Milletin her kazancı milletin kesesine
Toplandık baş çiftçinin Atatürk’ün sesine
Toprakla savaş için ziraat cephesine
Biz ulusal varlığın temeliyiz köküyüz
Biz yurdun öz sahibi efendisi köylüyüz
Marşı defterlerimize yazıp, doğrulduğumuzda tekrar anlatmaya başladı Salih Ziya Büyükaksoy.
''İvriz yerleşkesinde görüldüğü gibi, enstitüler coğrafi yapıları dikkate alınarak tarıma, bağcılığa, arıcılığa komşu arazisi olan köylerin yakınlarında kuruldu. Temel amaçlarından biri köylülerin alternatif tarım tekniklerini öğrenmesini sağlamaktı.
Arıcılık bilinmeyen köylerde arıcılık, bağcılık bilinmeyen köyde bağcılık öğretiliyordu. Enstitüden mezun olup öğretmen olarak atandığınız köye gittiğinizde okul binasını köylülerin yardımıyla yapabilecek kadar inşaat bilgisi edinmiş olacaksınız.
Köy enstitüsünü bitiren bir öğretmen sadece bir ilkokul öğretmeni olmayacak. Aynı zamanda ziraatçı, sağlıkçı, duvarcı, demirci, terzi, balıkçı, arıcı, bağcı ve marangoz da olacaktır.''
Pür dikkat dinlediğimiz ve notlar aldığımız Salih Ziya Büyükaksoy İvriz Köy Enstitüsünde uzun süre tarım başı görevini yürüten, gerçek bir tarımcıydı.
Öğrencilerini büyük bir aşkla sever ve onlara ”Yavrularım toprak ananın öz evladı yabancı otlardır, kültür bitkileri toprak ananın üvey evladıdır. Öz evlat olan yabancı otları kökünden çıkararak yok edelim ki kültür bitkilerine sevgisi çoğalsın.” Diyerek, özellikle ayrık otlarının ortamdan uzaklaştırılmasını ister ve hazırlanacak seralar hakkında ilk bilgileri verirdi.
İki saatlik kuramsal derslerden sonra, saat on beş on'da uygulamalı tarım için araziye çıktık. Okul arazisi tarıma elverişli olan ve olmayan olarak ikiye ayrılmıştı. Elverişli araziler üzüm bağı, meyve bahçeleri ve tahıl ekimi olarak değerlendiriliyordu. Geri kalan araziye kültür bitkileri içinde yer alan domates, biber, salatalık, kabak, ıspanak ekilmişti. Okulun çevresi de mümkün mertebe yeşillendirilmişti.
Arazideki kültür bitkilerin içinde çevresinde yer yer ayrık otları vardı. Etrafında bir çember oluşturmamızı isteyen Salih öğretmenimiz; -Gördüğünüz gibi, toprak ananın öz evlatları yabancı otlardır. Asıl amaçları toprağı havalandırmaktır. Ancak, Kültür bitkilerini boğmak üzereler. Özellikle ayrık otları her yeri istila etmek üzere programlanmıştır. Onların yok edilmesi gerekiyor. Onları yok ederken, görevlerini de üstlenip, toprağı havalandıracağız. Havalandırmanın yanı sıra, sulama ya da yağmurdan sonra, suyun derinlere kadar inmesini de sağlamış olacağız.
Der demez ellerimizle otları yolmaya başladık. Otlar yolunduktan sonra da toprak bellenecekti. Otları yolarken bir taraftan da ilk iki saatte anlattıklarını düşünüp, özümsemeye çalıştım. Büyükaksoy kuramsal derslerinde bahçe ve tarla tarımının ana bilgilerini veriyordu. Uygulama derslerinde de onları hayata geçiriyor, öğrencilerin tarımda yeni keşifler yapmasını sağlıyordu.
Sulu toprakta bahçe tarımı yaptırır, meyvelerin ıslahı için aşıyı, özellikle göz aşısını her öğrenciye öğretiyordu. Göz aşısında kitapların yazdığı teknikleri geliştirirdi.
Feride ve Feridun Büyükaksoy’un babaları olan Salih Ziya Büyükaksoy fidan çukurlarının açılması konusunda da çok titizdi. Fidanlarının köklenebilmesi, geniş bir alana yayılarak hem toprağa sıkı sıkıya bağlanması hem de yeterli besin ve minerallerin alınması için bunun gerekli olduğunu özellikle vurguluyordu.
Salih Ziya Büyükaksoy İvriz’in demirbaşlarından biriydi. Bir bakıma, İvriz demek Salih Ziya Büyükaksoy demekti. Çanakkale, Galiçya ve Gazze’ de savaşan bir subayın oğlu olup, Edirne 1907 doğumluydu. Eğitimini Edirne’ de yapan Salih Ziya Büyükaksoy Ziraat Mektebini bitirmiş, babasının görevi nedeniyle İstanbul’ a gitmişti.
1928'den sonra, Millet Mekteplerinde öğretmenlik yapmak için Giresun’ da bir bucak merkezine öğretmen olarak gitmiş, oradan da Kepirtepe Köy Enstitüsü'ne tarım öğretmeni olarak tayin olmuştu.
Kepirtepe Köy Enstitüsü'nde tarım dersi yanında tabiat bilgisi dersine de girmişti. 1939’ da İkinci Dünya Savaşı patlak verince, güvenlik nedenleriyle, Kepirtepe Köy Enstitüsü kapatılıp öğretmen ve öğrencileri Anadolu’ ya dağıtılmıştı.
Kepirtepe Köy Enstitüsü'nün kapatılması üzerine, 1941’ de İvriz Köy Enstitüsü'ne ataması yapılmış olan Salih Ziya Öğretmenimiz 1967 yılında emekli oluncaya kadar İvriz’ de 26 yıl görev yapmıştı.
1967 de emekli olunca Ereğli’ de satın aldığı meyve bahçesinde bir süre kalmış, ancak çocuklarının ısrarı ile İstanbul’ a baba ocağı, baba evi olan Üsküdar’ a gitmişti. İvriz'in efsane Tarım Başöğretmeni Salih Ziya Büyükaksoy'u, 82 yaşında, 30 Aralık 1989 yılında bu dünyadan uğurlamıştık.
Okul Müdürü Kamil Açan...
27 Eylül 1958 Cumartesi, Torosların gölgesindeki İvriz, sonbaharın erken gelen serinliğiyle ürperiyordu. Sararan yapraklar bahçedeki yaşlı ağaçların dallarından birer birer dökülürken, içimde ilk kez sınıf başkanı olmanın verdiği tatlı ama ağır bir heyecan vardı. Koridorun taş zemininde yankılanan ayak seslerim, okul müdürümüz Kâmil Açan’ın kapısının önünde durduğumda birden kesildi. Derin bir nefes alıp kapıyı tıkladım.
İçeriden gelen o tok "Giriniz" sesinin ardından kapıyı aralayıp içeri adım attığımda, hayatım boyunca unutamayacağım o an yaşandı. Kâmil Bey, masasının arkasındaki heybetli koltuğundan hafifçe doğruldu, ayağa kalkarak beni karşıladı. Karşısında ezilip büzüleceğimi düşünen çocuk kalbim, o an olduğu yerde durdu sanki. Bir okul müdürü, gencecik bir öğrencinin karşısında ayağa kalkıyordu.
Yüzündeki babacan tebessümle gözlerimin içine baktı: "Nasıl yardımcı olabilirim evladım?" dedi.
O an, kelimelerin ötesinde bir şey hissettim. Ben o odada sadece bir öğrenci değildim; fark edilmiştim, ciddiye alınmıştım. Kâmil Açan’ı o gün, beni "adam yerine koyan" ilk büyük otorite olarak tanıdım. İçimde ona karşı var olan o katı disiplin saygısı, bir anda yerini sıcacık, sığınılacak bir sevgiye bıraktı. O günden sonra o, benim için sadece bir müdür değil; her konuda kapısını çalabileceğim bir bilge, sığınabileceğim bir baba oldu.
22 Eylül Pazartesi günü başlayan 1958-1959 Eğitim ve Öğretim yılının ilk haftası, işte böyle su gibi akıp geçmişti. Cumartesi öğleye kadar olan dersler tamamlanmış, yemekhanede kaşık sesleri arasında yenen öğle yemeği bitmişti. Şimdi tüm okul, o büyük merasim alanında toplanmıştı.
Güneşin altında, üzerlerinde gri önlükleri ve vakur duruşlarıyla yüzlerce öğrenci yan yana dizilmişti. Öğretmenler ve idareciler de yerlerini aldığında, Kâmil Açan merdivenlerden ağır adımlarla inerek meydandaki yerini aldı. Gözleriyle tüm alanı, evlatlarını süzen bir baba gibi tek tek taradı. Ardından gelen bir işaretle, Kemal Çuhalılar’ın yönetiminde İstiklal Marşı yükseldi İvriz’in semalarına. Dağlar, taşlar bu coşkuyla titredi.
Marş bittiğinde meydandaki sessizlik o kadar derindi ki, uzaktan geçen rüzgârın sesi duyuluyordu. Kâmil Açan, gür ve kendinden emin sesiyle sessizliği yardı:
"Pazartesi sabahı yaptığım konuşmada söylediğim gibi..." dedi, bakışlarını en arkadaki yeni öğrencilere çevirerek. "Bir haftalık süreden sonra, eğitim ve öğretim kavramları üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Evlatlarım; eğitim ve öğretim birbirinden farklı kavramlar olmasına rağmen, birbirini tamamlayan iki esastır. Geçtiğimiz bir haftalık dönemde, ailemize yeni katılan öğrencilerimiz de bunu hissetmeye başladı sanıyorum. Eski öğrencilerimiz ise zaten bu ruhu iyice içselleştirmiş olmalılar."
Bir an durdu. Kalabalığı bir kez daha süzdü, ardından üzerine basa basa, her bir kelimenin altını çizer gibi devam etti:
"Eğitim, bir insanın hayatını devam ettirebilmek için öğrendiği her şeydir! Sizlere burada, hayatınızı sağlıklı, şerefli ve faydalı bir biçimde devam ettirmenizi sağlayacak her şeyi öğreteceğiz."
Uzun uzun anlattı müdürümüz. Bahçedeki toprağı nasıl işleyeceğimizden, bir kitaba nasıl dokunacağımıza; bir arkadaşımızın derdine nasıl ortak olacağımızdan, bu ülkenin geleceğini nasıl inşa edeceğimize kadar düzinelerce örnek verdi.
Yıllar geçip de bizler o sıcak yuvalardan uçtuğumuzda, Kâmil Bey’in merasim alanındaki o konuşmasının değerini çok daha iyi anlayacaktık. İvriz, Köy Enstitüleri’nin o muazzam mirasını taşıyan bir meşaleydi. Bu kurumlar; ilkel tarımdan modern tarıma, geleneksel bir toplumdan çağdaş bir demokrasiye geçebilmek için sergilenen o büyük Türk devriminin ve aydınlanmasının köylerdeki kalbiydi.
Biz oradayken sadece ezber yapmıyorduk; yönetime katılıyor, üretimden gelen gücümüzün farkına varıyor, eleştirel bir bilinç kazanıyorduk. Akla ve bilime inanan, laik, çağdaş gençlerin yetiştiği o iklim, bizi biz yapıyordu.
Okullarımızı bitirip de yurdun dört bir yanındaki ilk, orta ve lise dengi okullarda öğretmen ve idareci olarak göreve başladığımızda, o meydandaki konuşma her gün zihnimizde yankılandı. Gerçekten de eğitimin bir zamanı ve mekânı yoktu. İnsanoğlu ölene kadar sürüyordu bu yolculuk. Ailede başlayan o ilk eğitim insana kişiliğini, insanı insan olduğu için sevmeyi, paylaşmayı, yardımlaşmayı ve ahlakı üflüyordu. Öğretim ise işin kolay kısmıydı; okullardaki sıralarda kitaptan aktarılan bilgiydi. Ama asıl mesele, o bilgiyi taşıyacak "insanı" inşa etmekti.
Yazımın başında anlattığım o ilk günün ardından, ne zaman müdürümüz Kâmil Açan’ın odasına gitsem, o koltuktan o hafif doğrulma hareketini hep gördüm. Sonunda bir gün dayanamadım. Gençliğin verdiği mahcubiyet ve biraz da utançla sordum:
"Öğretmenim," dedim, "neden her seferinde ayağa kalkıyorsunuz? Bu davranışınız beni mahcup ediyor, utandırıyor."
Kâmil Bey, masasının üzerindeki evrakları yavaşça kenara itti. Gözlerindeki o babacan ışıkla bana baktı: "Seni ve odama gelen herkesi adam yerine koyduğumun göstergesidir bu evladım," dedi. Sonra parmağını hafifçe sallayarak kulağıma küpe olacak o sözleri ekledi: "Günün birinde idareci ve öğretmen olarak görev aldığınız yerlerde, odanıza gelen bir öğrenci velisini ya da herhangi bir başkasını kalkarak karşılarsanız, o insan adam yerine konulduğunu anlayacaktır. Ve emin ol, size ona göre, saygıyla davranacaktır."
Kâmil Açan’ın bu sözleri, zihnime bir mühür gibi kazındı.
Yıllar akıp gitti. Saçlarıma aklar düştü, kürsülerde binlerce öğrenci ağırladım. Gerek meslek hayatımda gerekse günlük yaşamımda, kapımdan içeri giren insanın yaşı, makamı, rütbesi ne olursa olsun, Kâmil Bey’den gördüğüm gibi ayağa kalkarak karşıladım onları. Karşılamaya da devam ediyorum.
Çünkü öğrendim ki; eğitimden amaç insan odaklı olmak, eşitliği ve özgürlüğü savunmaktı. Ben bu asil ruhu sadece İvriz’de görmedim; sonrasında gittiğim İstanbul Çapa İlköğretmen Okulu’nun ve Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’nun idarecilerinde, öğretmenlerinde de aynı kutsal kumaşı buldum.
Köy Enstitüleri ve onların ardılı olan o güzel öğretmen okulları, bize coğrafyayı, matematiği, tarihi elbet öğretti. Ama hepsinden önce, bu topraklarda dimdik durarak "İnsan Olmayı" öğretti.
Tarih Öğretmenim Hüseyin Seçmen...
Takvim yaprakları 7 ekim salı gününü gösterdiğinde, İvriz’de sonbahar rüzgârları artık daha serin esiyor, Torosların eteklerine çöken sis, yaklaşan kışın haberciliğini yapıyordu. Fakat okulun taş koridorlarında, bu soğuk havayı tamamen dağıtan, içeriye bahar sıcaklığı getiren bir ses yankılanırdı her daim. Öğretmenler lokalinden yükselen, içten, gür ve neşeli bir kahkaha… Bu kahkahanın sahibi, okulda üzerimde en çok iz bırakan insanlardan biri olan Tarih Öğretmenimiz Hüseyin Seçmen’di.
Hüseyin Öğretmen, yüzünden eksik etmediği o muzip gülümsemesi, bitmek bilmeyen esprileri ve anlattığı fıkralarla attığı o meşhur kahkahalarıyla tanınırdı. Öyle ki, lokalde güldüğü zaman sesi koridorları aşar, sınıflarımızdan bile duyulurdu. Onun olduğu yerde kasvet barınamazdı; içindeki o muazzam yaşama sevincini sadece biz öğrencilerine değil, meslektaşlarına da bulaştırırdı.
Ama bu neşeli çehrenin ardında, dur durak bilmeyen, olağanüstü bir çalışma azmi gizliydi. Sınıf başkanı olarak akşamları ne zaman idaredeki nöbetçi odasının kapısını çalsam, onu hep aynı şekilde bulurdum. Nöbetçi olduğu gecelerde bile sınıfları ve yatakhaneleri titizlikle denetler, ardından odasına çekilip ertesi günün dersine hazırlık yapardı. Her yere yetişmeye çalışan, her olayı anlamaya ve yorumlamaya yatkın, hayal gücü sınır tanımayan bir eğitim feneriydi o.
Onun dersleri, tarihin tozlu sayfalarından ibaret kuru bir ezber alanı değildi. Hüseyin Seçmen, olaylara yerel değil, küresel bir vizyonla bakmayı öğretirdi bize.
"19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu..." diye söze başladığı an, mesele sadece İstanbul’dan ibaret kalmazdı. Haritanın bir ucundan Avrupa’yı, diğer ucundan İngiltere ve sömürgelerini, okyanusun ötesindeki Amerika’yı ve diğer tüm devletleri aynı potada eritir, büyük resmi görmemizi sağlardı.
Derslerine bir yönetmen gibi senaryolarla başlardı. Bizi bir anlatının içine öyle bir çekerdi ki, adeta zaman makinesine binmiş gibi olurduk. Bir bakmışız Birinci Viyana Kuşatması’ndayız; kaleyi almak için surlara saldıran askerlerin arasında biz de varız! Tozu, barutu, kılıç şakırtılarını hissederdik. Osmanlı tarihini bize hakkıyla kavratabilmek için üşenmeyip Osmanlıca öğrenmiş, el attığı her eylemi başarıyla sonuçlandıran tam yetkin bir entelektüeldi.
Bir soru sorduğunda, verdiğimiz ilk doğru yanıtla yetinmezdi. Gözlerini kısar, o sorgulayıcı gülümsemesiyle soruyu çoğaltırdı: "Güzel... Peki ama neden, niçin, nasıl, acaba?"
Bizi durmaksızın düşünmeye, neden-sonuç ilişkileri kurarak tarihin derinliklerindeki mantığı keşfetmeye zorlardı. Aslında Sosyal Bilgiler mezunuydu ama yeri gelir Coğrafya, yeri gelir Türkçe derslerimize de girerdi. O, sadece bir öğretmen değil, takım oyunlarında okulunu daima galibiyete taşıyan tek kişilik bir takım, öğrenci liderlerinin de sarsılmaz lideriydi.
Onun dehası okulun duvarlarıyla ya da sadece tarih kitaplarıyla sınırlı değildi. İvriz Kaya Anıtı’nın sırlarını çözmeye çalışırken, etrafındaki coğrafyanın doğal yapısıyla, bitkileriyle ve hayvanlarıyla da ilgilenirdi. Bir tarih dersinin tam ortasında, kendimizi Torosların coğrafi yapısını ya da bizi kokusuyla sarhoş eden Nergis çiçeğinin mitolojik öyküsünü dinlerken bulabilirdik.
Tahtanın önüne geçer, gözlerimizin içine bakarak o efsaneyi anlatmaya başlardı:
"Çocuklar," derdi, "efsaneye göre dünyanın en yakışıklı erkeği Narkissos, İzmir Karaburun’da yaşarmış. Tüm periler ona âşıkmış ama o hiçbirine yüz vermezmiş. Kalbi kırık bir peri, Tanrı Zeus’a yalvarmış onun cezalandırılması için. Zeus da, 'Başkalarını sevmeyen, kendisini sevsin' diyerek dileği kabul etmiş. Narkissos bir gün su içmek için bir göle eğildiğinde, suda kendi yansımasını görmüş. Kendi güzelliğine öyle bir âşık olmuş ki, gözlerini o görüntüden ayıramamış. En sonunda o imkânsız aşka yenik düşüp göle düşerek boğulmuş. Periler onu gömmek için geldiklerinde ise sudan daha önce hiç görmedikleri, mis kokulu bir çiçeğin filizlendiğini görmüşler. Ona Narkissos, yani bugünkü adıyla Nergis, nam-ı diğer Fulya demişler..."
Hüseyin Öğretmen hikâyeyi burada bitirmez, derin bir nefes alıp o antik efsaneyi Anadolu’nun bağrından kopan Aşık Veysel ile aynı potada eritiverirdi. Sesi biraz daha buğulanır, Veysel’in dizelerini mırıldanırdı:
"Nergis der ki ben nazlıyım / Sarp kayalarda gizliyim / Mavi donlu gök yüzlüyüm / Benden ala çiçek var mı?"
Dizeler bitince tahtaya hafifçe vurur, o gür sesiyle eklerdi: "İşte evlatlarım! Sadece bir halk ozanı olarak bildiğimiz Âşık Veysel’in köklerinin aslında ne kadar derinlerde, antik mitolojinin kılcal damarlarında olduğunu gösterir bu türkü. Hayatının neredeyse tamamını fiziksel bir karanlıkta geçirmiş bir insanın, ruhunun ve zihninin bizlerin çoğundan ne kadar daha aydınlık bir yolda yürüdüğünün kanıtıdır bu."
O gün, o sınıfta sadece tarih öğrenmezdik; insanı, doğayı, felsefeyi ve edebiyatı bir bütün olarak solurduk. Tıpkı okul müdürümüz Kâmil Açan gibi, Hüseyin Seçmen de o şanlı öğretmen okulu geleneğinin yetiştirdiği, cehalete karşı tek başına savaşan devasa bir eğitim ordusuydu.
Köy Enstitüleri Çiftlikleri...
8 Ekim 1958 Çarşamba sabahı İvriz’de sabahın ilk ışıkları Torosların doruklarını yalayarak ovaya inerken, toprak kokusu her zamankinden daha keskin, daha davetkardı. Kahvaltıdan önceki sabah etüdünde, dün akşamki etütlerde ödevlerimi bitirmiş olmanın rahatlığıyla anı defterimi açarak yazmaya başladım.
Dün öğleden sonra, Tarım Başöğretmenimiz Salih Ziya Büyükaksoy, elindeki şapkası ve çizmeleriyle her zamanki vakur duruşunu takınmış, bizleri "Ziraat" olarak bildiğimiz okul çiftliğinin girişinde toplamıştı. Belli ki bizi kuramsal olarak bilgilendirmek istiyordu. Öyleydi çünkü, Salih Ziya Öğretmen, sadece toprağı değil, o toprağın altındaki felsefeyi de çok iyi bilen bir adamdı. Karşısında dizilen biz öğrencilerinin gözlerinin içine bakarak, o gün dersin başında Köy Enstitüleri’nin varlık sebebini adeta bir manifesto gibi özetledi:
"Evlatlarım," dedi, sesindeki babacan tonla. "Her Köy Enstitüsü’nün ve onların devamı olan bu okulların, devlet tarafından verilen ve döner sermaye ile işletilen birer çiftliği vardır. İşte bizim 'Ziraat' de burasıdır. Sizler bu topraklarda sadece ders dinlemeyeceksiniz; bu çevrede uygulanan her türlü tarım yöntemini bizzat ellerinizle toprağa dokunarak, yaşayarak öğreneceksiniz."
Büyükaksoy haklıydı. İş eğitimi vermek amacıyla kurulmuş olan bu enstitü çiftlikleri, öğretmen ve öğrenci emeğinin birleştiği kutsal birer üretim alanıydı. Biz burada çalışarak, ter dökerek aslında tüm okulun, yani bu devasa yuvanın mutfağına giren ekmeği, sebzeyi, meyveyi kendimiz üretiyor, kurumun gereksinimlerinin çoğunu kendi ellerimizle sağlıyorduk.
Okuldaki çalışma programımız o kadar muazzam bir saat gibi işlerdi ki, bu sistemin arkasındaki zekaya hayran kalmamak elde değildi. Haftalık, aylık ya da mevsimlik planlar; enstitünün coğrafi özelliğine, yapılacak işlerin aciliyetine, biz öğrencilerin düzeyine, elimizdeki iş araçlarına ve hatta çiftlikteki hayvanların cinsine, sayısına göre ince ince nakşedilirdi.
Bu programların en büyük sırrı, Salih Ziya Öğretmen’in her fırsatta vurguladığı "süreklilik ilkesiydi." Zaman, burada kendine özgü akar, büyük bir esneklikle planlanırdı. Günün ve programın tam yarısı tarım ile teknik derslere ayrılmıştı. Büyük araziler üzerine kurulmuş olan okulumuzda atölyeler, bağlar, bahçeler adeta canlı birer organizma gibi durmaksızın işlerdi.
Anadolu köylüsünün atadan, dededen kalma tek işi, can damarıydı tarım. Fakat o güne kadar bu iş hep ilkel yöntemlerle, kulaktan dolma bilgilerle yapılmıştı. İşte enstitü ruhunun yapmak istediği devrim tam da burada başlıyordu: Genç beyinlere uygulamalı tarımsal eğitim vermek! Buradan mezun olup köylere gidecek enstitü kökenli öğretmenler, tarımda iyileşme sağlayacak, verimi katlayacaktı. Tarım, artık babadan oğula körü körüne aktarılan bir kader olmaktan çıkacak; bilimin, tekniğin ve eğitimin alanına girecekti.
Salih Ziya Öğretmen’in konuşması bittiğinde, tarlalara doğru yürüyüşe geçtik. Hep bir ağızdan, göğsümüzü gere gere Tarım Marşı’nı söylemeye başladık. Sesimiz İvriz’in kayalıklarında yankılanıyor, içimizdeki üretim coşkusu ayaklarımızı yerden kesiyordu.
Öğretmenlerimizin rehberliğinde o kadar büyük bir inançla çalışıyorduk ki, verimsiz, çorak topraklar bile kısa sürede pes edip önümüzde diz çöküyor, verimli hale geliyordu. Yeni bağlar kuruyor, meyve bahçeleri dikiyorduk. Suyun ulaşmadığı yerlerde, genç bedenlerimizin gücüyle kilometrelerce öteden kovalarla su taşıyor, o kurak bozkıra can suyu veriyorduk.
Salih Ziya Öğretmen, çapa yaptığımız bir mola esnasında yanımıza gelip alnındaki teri sildi ve uzaklara bakarak şunları söyledi:
"Çocuklar, bugün Malatya’da yapılan o meşhur 'Kayısı Şenliği' var ya... İşte onun tohumları ilk kez Akçadağ Köy Enstitüsü’nün bahçelerinde boy verdi. Oysa enstitü kurulurken o yörede tek bir dikili ağaç bile yoktu. Tarım öğretmenlerinin rehberliğinde, öğrenciler tam 10 bini kayısı olmak üzere 17 bin meyve ağacı yetiştirdiler. Öyle bir üretim yaptılar ki, çevre köylüleri geçtim, devlet fidanlığına bile fidan dağıttı Akçadağ."
Bir an duraksadı Salih Ziya Öğretmen, gözlerinde geleceğe dair hem büyük bir ümit hem de derin bir iç çekiş vardı: "Eğer bu öngörü, bu enstitü modeli kesintisiz devam etseydi, bu okullar kapatılmasaydı; bu model ülkemizi çok değil birkaç on yıl içinde dünyanın tarım ambarı yapardı."
Onun o gün kurduğu bu cümleler, yıllar sonra, 2026’li yıllara yaklaşırken zihnimde çok daha acı bir şekilde yankılanacaktı. Bugün, neredeyse sadece Konya ili kadar bir toprağa sahip olan küçücük Hollanda, dünyaya yılda 100 milyar Euro’luk tarım ürünü satarken; biz o muazzam enstitülerin kapatılmasının bedelini ne yazık ki çok pahalıya ödüyoruz. Tarımın gerilemesi, peşinden hayvancılığı da yok oluşa sürüklüyor; et, süt ve süt ürünleri kendi topraklarımızda üretilemez, ulaşılamaz hale geliyor.
Oysa 8 Ekim 1958 günü İvriz’de, ellerimiz nasır tutarken söylediğimiz Tarım Marşı, toprağın altındaki o büyük aydınlanmanın, bağımsızlığın ve kendi kendine yetebilen bir ülkenin şarkısıydı. Salih Ziya Büyükaksoy ve onun gibi tarım idealistleri, bize sadece tohum ekmeyi değil, bir ülkenin geleceğini yeşertmeyi öğretmişlerdi.
Zillerin Hüküm Sürdüğü Kışla...
Zaman 26 Ekim 1958 Pazar günü...İvriz’deki beşinci hafta sonumuzdu. Zaman, Torosların tepesindeki bulutlar gibi hızla akıp giderken, okuldaki yaşamın o muazzam çarkları da artık iyice yerine oturmuştu. Dün, Bayrak Merasiminden sonra, önümüzdeki bir hafta boyunca okulu sırtlayacak yaklaşık 60 öğrenci seçilmiş ve yeni nöbetçi kadrosu olarak görevine başlamıştı.
Bu okulların en büyük sırrı buradaydı: Görevli öğrenciye sadece sorumluluk verilmez, o sorumluluğu yürütecek yetki de sonuna kadar teslim edilirdi. Bir başka deyişle, devletin koca okulu, yönetim ve işleyişiyle biz öğrencilerle paylaşılıyordu. Eğitim ilkelerinin bir sarraf titizliğiyle işlendiği Köy Enstitüleri ve onların ardılı olan bu öğretmen okullarında, tepeden inme değil, bizzat yaşayarak inşa edilen demokratik bir eğitim modeli yaratılmıştı.
Demokrasi kavramını zihinlerinde ve vicdanlarında sindirebilmiş eğiticilerin yönetiminde, bu kutsal kavram önce "eşitlik" ilkesiyle hayat bulurdu. Biz tarlada çapa yaparken, yapı işlerinde tuğla taşırken enstitü yöneticileri odalarında sırtüstü yatamazlardı; onlar da bizimle ter dökerdi. Öğretmenlerle öğrenciler aynı masaya oturur, aynı karavanadan çıkan yemeğe kaşık sallardı. Büyük sınıflar küçükleri ezmez, ezemezdi. Herkesin gücüne, yaşına göre bir iş bölümü yapılmıştı.
Burada ast-üst ilişkisinden ziyade, işlevsel bir ortaklık egemendi. Bilene, emeğe saygı gösterilir; yönetsel görevlere getirilecek öğrenciler rütbelerine göre değil, yeteneklerine göre seçilirdi. Herkes birbirine açık seçik hesap vereceğini bilir, küme çalışmalarıyla birlikte iş başarma anlayışı ruhumuza işlerdi. Öğrenci, müdürünün karşısında öneride bulunabilir, işleyişi eleştirebilirdi. Kısacası, bu çatının altında yönetenle yönetilen aynı potada erirdi.
İlk haftalarda üzerimizde olan o ürkekliği, gurbet yabancılığını henüz atamadığımız günlerde, öğretmenlerimiz ve büyük sınıflardaki ağabeylerimiz bize karşı oldukça hoşgörülü, yumuşak davranmışlardı. Fakat herkesin yeri yurdu, sınıfı ve yatakhanesi kesinleşip dersler de iyiden iyiye ağırlaşınca, İvriz’in o katı ve tavizsiz disiplini kendini hissettirmeye başladı.
Garip olan şuydu ki; bu disiplin bize ağabeylerimizden, öğretmenlerimizden ya da müdürümüzden gelmiyordu. Bizi asıl yöneten, okulun dört bir yanında yankılanan sert tınılı zillerdi.
Sanki idare ve nöbetçiler aradan çekilmiş, meydanı uzun uzun çalan o demir sesli zillere bırakmıştı. Yatma ve kalkma vaktini, kahvaltıya ne zaman koşacağımızı, dersin ve mütalaanın ne zaman başlayacağını hep bu ziller buyururdu. Okulumuz göz alabildiğine geniş bir araziye yayılmış olmasına rağmen, o zilin sesi en uçtaki tarladan, dağın eteğindeki ziraattan bile buz gibi duyulurdu. Düzen böyle kurulmuştu; saat gibi işleyen, kusursuz bir mekanizma...
Tam bir kışla havası esiyordu İvriz’de. İyi ki de esiyordu... Çünkü 600 civarında boğazın doyduğu, barındığı bu devasa okulda topu topu 10-12 kadrolu görevli bulunurdu. Söz gelimi koskoca yemekhanede bir aşçıbaşı ile bir yardımcısı vardı; onlar sadece yemeği pişirmekle mükellefti.
Geri kalan her şey bizim ellerimizdeydi. 600 öğrencinin, okul müdürünün ve öğretmenlerin aynı anda oturduğu o devasa yemekhanede masaların hazırlanması, yemekten sonra tabakların toplanması ve dağ gibi biriken bulaşıkların yıkanması, o hafta yemekhanede nöbetçi olan öğrencilerin göreviydi. Sadece yemekhane de değil; fırında, çamaşırhanede, müzikhanede, laboratuvarda, idarede ve ziraatta her hafta bir grup öğrenci hayatı sırtlardı.
Nöbetçi olan öğrenci, o hafta boyunca derslere girmezdi. Bu bir lüks değil, ağır bir sorumluluktu. Derse giremeyen çocuk, akşamları sınıftaki arkadaşlarından ders notlarını alır, kendi defterine temize çeker ve gecenin sessizliğinde tek başına çalışarak arayı kapatırdı.
Fırının sıcağında ekmek pişirirken, çamaşırhanede dev kazanları kaynatırken, laboratuvarda tüpleri temizlerken ya da idarenin evraklarını taşırken o bir hafta boyunca omuzlarımıza aldığımız sorumlulukların bizi hayata nasıl çelik gibi hazırladığını, ancak yıllar sonra yaşayarak öğrenecektik. Kâmil Müdürümüzün dediği gibi; eğitim, bir insanın hayatını devam ettirebilmek için öğrendiği her şeydi ve biz hayatı tam da o bulaşık teknelerinin, toprak tarlaların başında öğreniyorduk.
Okulun yönetim binası ile yemekhane bitişikti. Yöneticiler ve öğretmenler, odalarından çıkıp gizli bir ara kapıdan doğrudan yemekhaneye geçerlerdi. Arazi eğimli olduğu için, yönetim binasıyla aynı hizada olan yemekhanenin bir de bodrum katı vardı. Yani bina iki katlıydı. Ziraat tarlalarından gelenler için bu bodrum katı doğrudan giriş katı olurdu ve orada mutfak ile devasa erzak depoları yer alırdı. Üst kat ise yemek yediğimiz salondu.
1958’in Türkiye’sinde okullar henüz kalorifer denen o modern sistemle tanışmamıştı. Odun ya da kömür sobasının bile bulunmadığı o devasa yemekhanede, fazla yer kaplamasın diye sandalye yerine tahta tabureler kullanılıyordu. Yemek sonrasında ne kadar silinse de tam temizlenemeyen o taburelere oturduğumuzda, bazen pantolonlarımızın arkası tabureye yapışır, kalkarken zorlanırdık.
Kışla havası, sabahın o alaca karanlığında, soğuk yemekhane salonunda iyice belirginleşirdi. Kahvaltıda herkesin hakkı netti: Tam çeyrek ekmek. Çaylarımızı ise masaların arasında dolaşan dev kazanlardan, büyük metal kepçelerle alır, cam su bardaklarımıza doldururduk. Ne ikinci bir çeyrek ekmek alma şansımız vardı, ne de o buz gibi salonda o koca kazandan ikinci bir bardak sıcak çay koparabilmek mümkündü.
Yine de o çeyrek ekmeği bölerken de, kepçeden sızan sıcak çayla ellerimizi ısıtırken de içimizde ne bir isyan ne de bir mutsuzluk vardı. Çünkü biliyorduk; bu kışla bizi sadece büyütmüyordu, bizi bu memleketin geleceğine birer cephane gibi yetiştiriyordu.
İvriz'de bir günlük yaşam Özeti...
"Kalkın, oyalanmayın! Geri geldiğimde kimseyi yatakta görmeyeceğim!" Nöbetçi öğretmenin koridorda yankılanan gür sesi, odanın içindeki loş sessizliği bıçak gibi kesti. Hızla yürürken bir taraftan da elindeki koca anahtarlığı demir ranzaların dikmelerine vuruyordu. Demir demire çarptıkça çıkan o tiz ve ritmik ses, kulaklarımızda adeta bir savaş alarmı gibi patlıyordu.
27 ekim pazartesi saat tam 06.00 olmalıydı. Torosların ayazı camları zorlarken, uykunun o en sıcak, en tatlı yerinde istemeyerek de olsa yataktan doğruldum. Gözlerimi ovuşturup dünyayı anlamaya çalışırken, öğretmenin gölgesi çoktan diğer koğuşlara doğru kaymıştı. Odadaki birkaç arkadaşımın bunu fırsat bilip battaniyeyi yeniden başlarına çektiğini gördüm. Birkaç dakika daha kestirmek, dünyanın en büyük ödülü gibi görünüyordu o an. Olabilirdi... Ama benim için olamazdı.
Yeni bir hafta başı başlamak üzereydi. Yataktan fırladım. Doğruca lavaboya gidip buz gibi suyu yüzüme çarptım; uykudan eser kalmamıştı. İhtiyaçlarımı giderdikten sonra hızla giyindim ve yatağımın başına geçtim. Battaniyeyi ve çarşafı öyle bir gerdim ki, deyim yerindeyse yatağım jilet gibi, dümdüz olmuştu. Kışla nizamı bunu gerektirirdi.
Saat 06.45’te mütalaa zili çalacaktı ve o zil sesi havayı yırtmadan önce herkesin sınıfta, sırasının başında olması zorunludu. Sabah etütleri, ödevlerin yapıldığı ve bir sonraki derse hazırlık çalışmalarının yürütüldüğü, disiplinin ilk kalesiydi. Sınıf başkanı olarak, herkesten önce orada olmalıydım. Koridorları adeta koşarak geçtim, sınıfa girdim. Sınıf nöbetçisi arkadaşların temizliği tam yapıp yapmadığını, masaların düzenini kontrol ettim, pencereleri açıp İvriz’in o temiz, keskin sabah havasını içeri doldurdum.
Derken diğerleri sınıf arkadaşlarım da birer birer süzüldü kapıdan. Bazıları hâlâ gözlerini ovuşturuyor, uykunun mahmurluğunu üzerlerinden atamıyorlardı. Arka sıralardan birinde, gece gürültü yüzünden rahat uyuyamadığını yüksek sesle ve sinirli bir şekilde anlatan arkadaşımı hafifçe uyardım: "Beyler, sessizlik." Sınıfa anında o ağır, vakur sessizlik hâkim oldu.
Üst sınıflardaki ağabeylerin ve nöbetçi öğretmenlerin denetiminde yapılan bu zorunlu etütler, muhteşem bir çarkın dişlisiydi. Yapamadığımız bir soruyu yanımızdaki arkadaşımıza sorabiliyor, tıkanınca nöbetçilerden ya da öğretmenden yardım alabiliyorduk. İlkokuldan beri disiplinli bir çocuktum; öğrenmenin en iyi yolunun, bildiğini bir başkasına anlatmak olduğunu erken yaşta keşfetmiştim. Çaresizce defterine bakan birkaç arkadaşımın yanına eğilip, fısıltıyla konuyu anlatmaya başladım.
Tam o sırada, kapının eşiğinde nöbetçi öğretmenimiz belirdi: Mehmet Ali Aladağ. Aynı zamanda Türkçe öğretmenimizdi. Yanındaki nöbetçi öğrenciyle sınıfları teftiş ediyordu. Hemen ayağa kalkıp yanına gittim, "Her şey yolunda öğretmenim, tam kadro buradayız," dedim. Şefkatli bir bakışla başını salladı ve sınıftan çıktı.
Saat 07.45. Etüdün bittiğini ilan eden o sert zil sesiyle sınıflardan boşaldık. Ama istikamet yemekhane değil, doğruca geniş tören alanıydı. Güne dinamik, zinde ve en önemlisi mutlu başlayabilmek için her sabah yarım saat süren o kutsal ritüel başlıyordu: Sabah sporu.
Bugün meydanda zeybek havaları çalıyordu. Okulun bando takımı enstrümanlarının başına geçmiş, nefesleriyle ve bagetleriyle havayı titretiyordu. Bandonun çaldığı o ritmik, coşkulu ezgiler eşliğinde yüzlerce genç aynı anda milli oyunları oynamaya başladığımızda, bu iş bir spor olmaktan çıkıyor, Torosların bağrında devasa bir şölene dönüşüyordu. Ayaklarımızı yere her vuruşumuzda topraktan bir toz bulutu yükseliyor, göğsümüz kabarıyordu. Bu etkinlikler bize hayatı ve okulu delicesine sevdiriyordu.
Yıllar sonra tıp kitaplarında okuyacaktım; o ritmik hareketler, beynimizin o muazzam mutluluk hormonlarını, yani endorfin ve serotonini salgılamasını sağlarmış. Bedenin kendi kendini ödüllendirme mekanizmasıymış bu. Her sabah planlı yapılan bu hareketler, sadece kaslarımızı güçlendirmiyor, bizi hayatta karşılaştığımız zorluklarla baş edebilecek çelikten bir iradeye kavuşturuyor ve özgüvenimizi göklere çıkarıyordu.
O yarım saatin sonunda, mutluluktan kendimizden geçmiş, yanaklarımız al al olmuş bir halde yemekhaneye doğru koştuk. O kışla kahvaltısı—çeyrek ekmek, bir bardak kepçeyle konulmuş çay, birkaç zeytin ve haşlanmış katı bir yumurta—sabahın o coşkusundan sonra bize saraylardaki bir krallık ziyafeti gibi gelmişti. Her lokmanın tadı bir başkaydı.
İvriz’de müfredat, hayatın tam bir dengesi üzerine kurulmuştu. Zamanın tam yarısı kültür derslerine, dörtte biri ziraat ders ve uygulamalarına, kalan dörtte biri ise teknik atölye çalışmalarına ayrılmıştı. Hakiki bir "İş Okulu"ydu burası.
Öğleye kadar olan zaman diliminde kültür derslerimiz vardı; bugün Türkçe ve Tarih sıralardaydı. Genelde Fen derslerini laboratuvarda, müzik derslerini ise enstrüman seslerinin uğuldadığı müzikhanede yapardık. Müfredatımız zengindi: Türkçe, Tarih, Coğrafya, Yurttaşlık Bilgisi, Matematik, Fen, Resim-İş, Beden Eğitimi, Askerlik, Ev İdaresi, Öğretmenlik Bilgisi ve hatta Kooperatifçilik... Bir insanın entelektüel ve sosyal olarak neye ihtiyacı varsa, hepsi o ders programının içindeydi.
Öğle yemeğinin ardından ise okulun çehresi tamamen değişirdi. Bugün öğleden sonraki menümüzde Tarla ve Bahçe Ziraatı vardı. Bahçe ziraatı bizim için hayatiydi. Çünkü bu döner sermayeli okulun, bizim sabah kahvaltısında yediğimiz o domatesten, akşam çorbamıza doğranan soğana kadar tüm meyve ve sebze ihtiyacı bu bahçelerden, yani bizim kendi ellerimizden çıkıyordu. Atölyelere giden arkadaşlarımız ise köy demirciliği, dülgerlik ve yapı işlerini öğreniyor, ellerine çekici, testereyi alıp üretimin kalbine iniyorlardı.
Bu programın felsefesi tekti ve çok derindi: Öğrenciyi bireysel çalışmaya yönlendirmek, bilgiyi ona iş içinde ve üreterek öğretmek. Büyük eğitimci İsmail Hakkı Tonguç’un Köy Enstitüleri için tasarladığı bu "İş Okulu" sistemi, ezberci nesiller değil; kişiliği gelişmiş, yaratıcı, üretmekten korkmayan, komple insan yetiştiren bir dahi projesiydi.
Saat 17.00’de günlük ders programı resmen sona erdi. Önümüzde, saat 18.30’da başlayacak olan akşam etüdüne kadar altın değerinde bir buçuk saatlik serbest zaman vardı. Kimileri spor salonuna koştu, kimileri müzik odasında mandolin ya da keman tellerine daldı. Yerleşkenin geniş yollarında kol kola girip yürüyen, günün değerlendirmesini yapan, dostluklarını pekiştiren arkadaşların sesleri ovaya yayılıyordu.
Benim tercihim kütüphaneydi. Kokusu insanı huzurla dolduran o sessiz odaya geçtim, rafların arasında dolaşıp gözüme kestirdiğim yeni bir kitabı ödünç aldım.
18.30’da ilk akşam etüdünün zili çaldı. Sınıftaki yerimizi aldık. Sınıf başkanı olarak herkesin yerleştiğinden ve sessizliğin sağlandığından emin olduktan sonra kendi sırama oturdum. Öğleye kadar Türkçe ve Tarih derslerinde aldığım notları açtım. Bilgiyi sıcağı sıcağına gözden geçirmek, onu zihne mühürlemek demekti; öyle yaptım.
19.30 ile 20.00 arasındaki akşam yemeği arasının ardından, günün son etüdü başladı. Ödevleri bitenler ertesi günün derslerine ön hazırlık yapardı. Benim ödevlerim çoktan bitmişti. Masanın altından kütüphaneden aldığım o yeni kitabı çıkardım; etüt bitene kadar kendimi kaptırmış, tam 30 sayfa devirmiştim. İçimde tarifi imkansız bir hafiflik vardı.
Saat 21.00’e doğru, etüdün bittiğini ve yatakhaneye gidiş zamanını haber veren o tanıdık zil sesi İvriz semalarında son kez yankılandı. Kitaplarımızı toplayıp yatakhanelerin yolunu tuttuk. Tuvalet ihtiyaçlarımızı giderdikten sonra, muslukların altında günün yorgunluğunu taşıyan ayaklarımızı yıkadık. Pijamalarımızı giymiş olarak yataklarımızın üzerine iliştik. En geç 21.30’da herkes battaniyenin altında, yatış pozisyonunda olmak zorundaydı.
Nöbetçi öğretmen, koridorda ayak sesleriyle belirdi. Kapıdan içeri bakıp koğuştaki düzeni denetledi. Ardından ana şalter tık etti; koğuşun büyük beyaz ışıkları söndü. Geriye sadece koridordan sızan ve odayı hafifçe aydınlatan sarı ışıklı gece lambası kalmıştı.
Gözlerimi tavana diktim. Vücudum tatlı bir yorgunlukla ağırlaşırken, zihnim sabah oynadığımız zeybeğin ritmiyle doluydu. Bir gün daha bitmişti. İvriz yerleşkesinde, üreten, öğrenen ve insan olmanın tadına varan yüzlerce çocukla birlikte, huzurlu ve mutlu bir günü daha tamamlamıştık. Gözlerim yavaşça kapandı...
Torosların Ayazı ve Bir Avuç Çıra...
Alaca karanlığın koyu gri rengi yatakhanenin yüksek tavanında asılı dururken gözlerimi açarak takvim yapraklarına baktım. 1 Aralık 1958 Pazartesi günüydü. Yatakta doğrulmaya çalıştığımda ilk hissettiğim, yüzümü yalayıp geçen sert bir rüzgâr dalgası oldu. Yatakhane sanki açık havaymış gibi uğulduyordu. Battaniyenin altından kollarımı dışarı çıkardığım an, sinsi bir soğuk tenime iğne gibi battı.
Gözlerimi ovalayıp duvardaki saate baktım; akrep ile yelkovanın silüeti hayal meyal seçiliyordu. Saat henüz sabahın beşiydi. Doğrulup etrafa bakındım. Koğuşun devasa pencereleri adeta kalın bir buz tabakasıyla zırhlanmıştı; dışarısı görünmüyordu. Görünmüyordu ama pencere aralıklarından, ahşap kapının altından ve binanın görünmez çatlaklarından sızan rüzgârın çığlığı yatakhaneyi dolduruyordu. Kış, bütün heybeti ve şiddetiyle İvriz’e çökmüştü.
Hava öylesine soğuk, öylesine keskindi ki... İnsan tenini sızlatıyor, adeta yakıyordu. Soğuk yakar mıydı? Yakıyordu işte. O sabah İvriz’le birlikte bütün bir dünya buz tutmuş gibiydi.
Gerçi doğup büyüdüğüm topraklardan karın yabancısı değildim. Bulgaristan’ın Karagözler köyünde de, Niğde’nin Misli köyünde de kar insanı yakar, bazen boyu bir metreyi aşardı ama böylesine hırçın, adamı savuran kar fırtınalarına hiç rastlamamıştım. İvriz’in ayazı başkaydı; buranın kışıyla henüz tanışıyordum ve doğrusu bu kadarına alışık değildim.
Beyaz çarşafların sardığı askeri battaniyeyi kafama kadar çekip, "Biraz daha uyusam..." diye geçirdim içimden. Sıcak yatağın cazibesi alt edilebilecek gibi değildi. Fakat tam o anda sırtımdaki o büyük sorumluluğu hatırladım: Bu hafta, en iyi arkadaşım Emin Özgan ile birlikte sınıf nöbetçisiydik. Kalkmak zorundaydık. Kaçış yoktu.
Bütün Köy Enstitülerinde ve onların devamı olan bu okullarda olduğu gibi, İvriz’in taş binalarında da merkezi bir kalorifer sistemi yoktu. Isınmak demek, soba demekti. Sobalar ise lüks sayılır, sadece okul idaresinin odalarında ve sınıflarda bulunurdu. Yüzlerce öğrencinin barındığı yatakhanelerde ya da topluca yemek yediğimiz yemekhanede sobanın "s"si bile yoktu.
Buradaki işleyişin yüzde seksenini biz öğrenciler sırtlarmıştık. Hayatın her alanında üretim ve sorumluluk vardı. Diğer birimlerde olduğu gibi, sınıflardaki ve idaredeki o döküm sobaların yakılması da biz nöbetçilerin omuzlarındaydı.
Emin’le ben, dün akşamüzeri görevi bir önceki nöbetçi arkadaşlardan devralmış, hemen okulun odun ve kömür deposuna yollanmıştık. Haftalık istihkakımız olan odun ve kömürün yanı sıra, adeta donmuş odunları tutuşturabilmek için bolca çıra da istiflemiştik. Şimdi, haftanın bu ilk gününde, sabah etüdü başlamadan önce o sınıfa gidilmeli ve o soba ne pahasına olursa olsun yakılmalıydı. arkadaşlarımız sınıfa girdiğinde içerisi ısınmış olmalıydı.
İstemeyerek de olsa yataklarımızın sıcaklığından sıyrılıp alelacele giyindik. Kurallar katıydı; donan ellerimizle yataklarımızı askeri bir düzenle düzelttik. İki yatakhane binasının arasındaki buz kesmiş tuvaletlere koştuk. Musluklar neredeyse tamamen donmuştu; borulardan sızan, ip gibi damlayan o buzlu sularla yüzümüzü yıkarken uykumuzdan eser kalmamıştı.
Sınıfa gitmek üzere binanın ağır dış kapısını araladığımızda, yüzümüze çarpan tipiyle nefesimiz kesildi. Gece göğünün lacivert karanlığı altında, İvriz yerleşkesi ucu bucağı görünmeyen bembeyaz bir örtüyle uzanıyordu. Kara kış, mutlak krallığını ilan etmişti.
Ataol Behramoğlu’nun o meşhur dizeleri düştü zihnime: "Beyaz ipek gibi yağdı kar / bir kız kardan hafif yüreğiyle / geçip gitti güvercinleri anımsatarak..."
Kimine göre bir kuşkanadı kadar hafifti kar; romantikti, güzeldi. Kimine göreyse insanın yüreğine oturmuş bir demir yük kadar ağır, kalın ve sıkıntılı... Maharet ise o beyazlığın içindeki sessizliği dinlemekten geçiyordu. Kar aslında sessizliğiyle konuşurdu. Ona baktıkça, onun o mutlak suskunluğunu dinledikçe, insan kendi yaşamının aynasını görürdü içinde. O suskunluk asıl bizi konuşmaya, içimizi dökmeye kışkırtır ve fırtınanın ortasında insana tuhaf bir arınma sunardı.
Fakat o sabah felsefe yapacak zamanımız yoktu; çünkü Torosların eteklerindeki bu yerleşkede kış, bazen ölümcül bir tehlikeye dönüşebilirdi. Unutulmazlarım arasına girecek günlerden biriydi bu. Öyle fırtınalar olurdu ki burada, el ele tutunmadan bir binadan diğerine geçmek imkansızlaşırdı. Çatıların üzerindeki devasa kar kütlelerinin, hatta bazen bizzat çatıların uçup üzerimize düştüğü zamanlar olurdu.
Bugün tam da o günlerden biriydi. Korkunç bir kar tipisi, Torosların dik yamaçlarından aşağıya, okulun ziraat alanlarına doğru büyük bir hınçla hücum ediyordu. Yatakhanelerin arasındaki koridorlarda tozu dumana katıyor, keskin bir ıslık çalarak geçiyordu. Binalar, elektrik direkleri, yollar, ağaçlar... Her şey ama her şey devasa bir beyazlığın altında kayboluyordu.
Tam o sırada, fırtına bir anlığına soluklanır gibi oldu. Fırsat bu fırsattı. Emin’e baktım, o da bana baktı. Aynı anda ileriye doğru hamle yaptık.
Fakat doğa bizden daha hızlıydı. Karşı konulamaz dalgalar halinde tipi yeniden patladı. Rüzgar bizi arkamızdan ve yanımızdan savururken, Emin’le birbirimizin eline kenetlendik. Ayaklarımız karda kayıyor, rüzgar bizi yolun kenarına doğru itiyordu. Güç bela, adeta birbirimizi sürükleyerek sınıfın kapısına ulaştık ve kendimizi içeri attık.
Tilki İni ve Fen Bilgisi Dersleri...
Pazartesi... Haftanın ve bizim çetin nöbetimizin ilk günü. Önümüzdeki bir hafta boyunca her sabah, arkadaşlarımız gelmeden önce bu ritüeli tekrarlayacaktık. Gerçi İvriz’e gelmeden önce evlerimizde soba yakmışlığımız vardı ama bizim köy evlerimize hiçbir zaman kömür sobası girmemişti; hep odun ya da tezek yakardık. Kömür sobası söz konusu olduğunda, Emin de en az benim kadar acemiydi.
Soba karşımızda kara bir kütle gibi soğuk soğuk duruyordu. Hemen işe koyulduk. Kömürlerin altına odunları dizdik ve kibriti çaktık. Fakat birkaç dakika içinde sınıfın içi göz gözü görmez bir duman bulutuyla kaplandı. Nefes alamıyorduk adeta. Gözlerimiz yanıyor, öksürükten duramıyorduk. Başlangıçta o hayati ayarı tutturamadığımız için sınıfımız dakikalar içinde bir "tilki inine" dönmüştü. Sobadaki yakıt sıkışmış, yeterli oksijeni alamadığı için içeriye kusmuştu.
"Pencereleri aç, çabuk!" diye bağırdım. Dışarısı zemheriydi ama biz dumanı tahliye edelim derken kan ter içinde kalmıştık.
Emin, dumanların arasından yüzünü silerek bana seslendi: "Hey Akıncı! Sobadaki kömür yeterli oksijeni alamadı. Hatırlasana, Fen Bilgisi öğretmenimiz Mehmet Baş ne demişti?"
Zihnimdeki sis perdesi dumanla birlikte aralandı. Mehmet Öğretmen’in tahta önündeki o kendinden emin sesi kulaklarımda çınladı: “Çocuklar, ‘Yanma Olayı’ en basit şekilde, havadaki oksijen ve yakıtın kimyasal tepkimesi olarak tanımlanabilir. Kömürün yanması ise üç aşamalıdır: Kuruma, tutuşma ve yanma. Tutuşma aşamasında oksijeni eksik verirseniz eksik yanma meydana gelir ve ortamı karbondioksit gazı doldurur. İyi bir yanma için en uygun hava-yakıt oranını sağlamalısınız.”
"Hatırladım!" dedim Emin’e. "Hatırladım ama geç oldu."
Mehmet Öğretmen iki tür oksijen beslemesinden bahsetmişti. Birincil ve en önemli oksijen, ızgaranın altından, o küçük kapaktan kontrollü olarak verilmeliydi. İkincil olarak da, tutuşan kömürden yükselen uçucu gazların sürekli yanmasını sağlamak için sobaya üstten hava verilmeliydi. Yani kömürün üzerinde mutlaka yeterli bir hava boşluğu bırakılmalıydı. Biz ise sobayı ağzına kadar kömürle boğmuştuk.
Hemen ilk uygulamayı tersine çevirdik. Soba kovasını boşaltıp yeniden kurduk. Bu kez tabana kömürü yerleştirdikten sonra, üzerinde Mehmet Öğretmen’in bahsettiği o hayati hava boşluğunu bıraktık. Üzerine tutuşma sıcaklığı çok daha düşük olan kuru odunları ve çıraları dizdik. Soba dışında, elimizde kibritle yaktığımız bir çıra iyice alev alıp kıvama gelince, kovanın en üstündeki odunların üzerine bıraktık.
Alevler üst katmandaki odunları sardı. Odunlar yandıkça, ateş üstten başlayarak aşağıya, kömüre doğru sirayet etmeye başladı. Yanma için gerekli hava, hem sobanın üst deliğinden hem de ızgaranın altındaki kapaktan usul usul içeri süzülüyordu.
Soba homurdanmaya, ardından o tanıdık, keyifli çıtırtıları çıkarmaya başladı. Borulardan odaya yayılan sıcaklık yüzümüze vurduğunda Emin’le birbirimize bakıp gülümsedik.
Sonunda başarmıştık. Sınıfın pencerelerini kapatıp son dumanları da dışarı attığımızda, ilk etüt zilinin çalmasına sadece on dakika kalmıştı. Sınıf tamamen olmasa da ısınmış, sıralar üzerinde oturulabilecek hale gelmişti.
Kapı açılıp arkadaşlarımız içeriye, dışarıdaki fırtınanın soğuğuyla titreyerek girmeye başladıklarında, Emin’le gururla birbirimizi tebrik ettik. Fiziksel dünyanın kanunlarını, Torosların ayazında bizzat yaşayarak öğrenmiştik.
Sonraki günlerde bir daha hiç duman altı olmadık. Sobayı her sabah bir usta gibi yaktık ve haftanın sonunda nöbeti gururla sonraki iki arkadaşımıza devrettik. Ancak o dondurucu pazartesi sabahı, havanın soğuğu ve dostluğun sıcaklığı, İvriz’in hafızama kazıdığı en büyük derslerden biri olarak kaldı.
Üretimin ve Hürriyetin Cumartesileri...
Torosların kuzeybatı yamacına bir kale gibi konuşlanmış İvriz’de, taş binaların ve yatakhanelerin arasından uğuldayarak geçen deli poyrazın o hırçın sesiyle açtım gözlerimi. Ranzanın üst katındaydım; çatının uğultusu tam tepemdeydi. Doğrulup içeriden buz tutmuş pencere camına uzandım. Parmak uçlarımla buzu kazıyarak dışarıya küçük bir delik açtım ve baktım. Tanyeri henüz ağarıyordu. Haftanın 5 günü tükenmiş, altıncı güne, 6 Aralık Cumartesi gününe giriş yapmıştık.
Açtığım o küçük delikten tekrar dışarı baktım. Deli poyraz, bembeyaz karları yerlerinden söküp savuruyor, büyük bir hınçla pencerelerimizin camlarına vuruyordu. Bahçedeki ağaçların dallarında ışıldayan tomurcuklar halindeki karlar, poyrazın darbesiyle yerlere dökülüyor; yerdeki beyazlık ise un gibi tozarak yeniden havalara savruluyordu. Dağ taş, gökyüzüyle birleşmiş, mutlak bir beyaza bürünmüştü.
Dışarıda kıyamet kopuyordu ama içimde en ufak bir üşüme ya da isteksizlik yoktu. Çünkü günlerden Cumartesiydi. Cumartesi günlerinin İvriz’de bambaşka, ayrıcalıklı bir yeri vardı. Haftanın en hareketli, en coşkulu ve en aktif geçen günüydü bugün.
Deli poyraz vız gelirdi bizlere. İvriz yerleşkesinin bu amansız kara kışına ve o insanı çarpan poyrazına biyolojik yapımız çoktan uyum sağlamıştı. Okuldaki o bitmek bilmeyen devingenlik, sürekli hareket halinde oluşumuz ve katıldığımız etkinlikler sayesinde, bu dondurucu soğukta terlediğimiz zamanlar bile olurdu.
Nöbetçi öğretmenin yatakhaneye girip ranzalara vuracağı o mutad anahtar sesini beklemeden, kendi isteğimle fırladım yatağımdan. Tam elimi yüzümü yıkıyordum ki, nöbetçi öğretmenimiz Hüseyin Seçmen koridorda göründü.
"Günaydın Mehmet," dedi babacan bir sesle. Ardından elindeki büyük anahtarı ranzaların demirlerine ritmik bir şekilde vurarak koğuşa girdi: "Hadi bakalım çocuklar, kalk borusu!"
Saat henüz 06.30’u gösterdiğinde, hepimiz yerlerimizi almıştık bile. Bu kez sınıfın sobasını yakan biz değildik; nöbeti devrettiğimiz arkadaşlarımız işlerini iyi yapmış, sınıfı sıcacık hazırlamışlardı. Haftanın bu son etüt saatinde, kitaplarımızın sayfaları arasında dışarıdaki poyrazı unutmuştuk.
"Adam Etme" Kurumu ve Bayrak Kürsüsü...
Sıkı bir kahvaltıdan önce dondurucu havaya meydan okuyan sportif etkinlikler başladı. Koştuk, oynadık, göğsümüzü poyraza siper ettik. Kahvaltının ardından gelen dört saatlik sıkı bir ders maratonunun ve öğle yemeğinin ardından, İvriz’in en kutsal ritüellerinden biri için bahçede toplandık: Bayrak Merasimi.
Kürsüde Okul Müdürümüz Kamil Açan vardı. Yıllar geçse de hafızamızdan asla silinmeyecek o köklü, eğitim ve öğretim felsefesini kalbimize kazıyan konuşmalarından birini yapıyordu yine. O dönemin idarecileri ve öğretmenleri, başta bizim İvriz olmak üzere bu köy öğretmen okullarını salt birer okul ya da kuru birer eğitim sistemi olarak görmüyorlardı.
Kamil Müdürümüzün her fırsatta gür sesiyle vurguladığı gibi, burası bir “adam etme ve öğretme” kurumuydu. İnsanı insan olarak sevebilmeyi, her ne şartta olursa olsun insan olduğunu hissettirmeyi ve bu bilinci toplumun en kılcal damarlarına kadar yaymayı hedefleyen birer aydınlanma yuvasıydı. Cumhuriyet’in, Kemalizm’in temel ilkeleri burada sadece kitaplarda okunmuyor, bizzat yaşanarak ve uygulanarak hayat buluyordu.
Bayrak töreninin ardından, İvriz’in o büyük çarkının dönmesi için yeni görevlendirmeler yapıldı. Sınıflarda, yatakhanelerde ve diğer tüm birimlerde yapılacak genel temizlik için yeni nöbetçi öğrenciler ve başkanlar seçildi. Bu iş basit bir temizlikten ibaret değildi; bir gurur meselesiydi. Nöbetçileri özendirmek için okulda tatlı bir rekabet yaratılır, yarışmalar düzenlenirdi. Nöbetçi öğretmenler ve öğrenci başkanları titizlikle tüm birimleri gezer, puanlama yapardı. Pazartesi günleri bayrak töreninden sonra en yüksek temizlik puanını alan koğuşlar ve sınıflar tüm okulun önünde ödüllendirildiğinde çekilen gururu anlatmak imkansızdı. Temizlik ve düzen, İvriz yerleşkesindeki birinci önceliğimiz, şeref sözümüzdü.
Bizler burada sadece öğrenci değildik; bu yerleşkenin işçisi, ustası, yöneticisiydik. Erzak taşınmasında, dersliklerde, inşaatta, ziraatta, revirde, giyecek ambarında... Hayatın her alanında nöbet tutuyor, görev alıyor ve bizzat üretim yapıyorduk. İşte bu yüzden, henüz çocuk denecek yaşta, üretimden gelen gücümüzün farkına varmıştık.
Üretmek, sıfırdan bir şeyi var etmek harika bir duyguydu. İvriz; eleştirel bilince sahip, akıl ve bilime inanan, biat etmeyen bireylerin yetiştirildiği demokratik, laik ve çağdaş bir eğitim okuluydu ve bizim bu üretim gücümüzü sonuna kadar destekliyordu.
Ancak İvriz’in bize kazandırdığı o sarsılmaz özgüvenin arkasında, sadece matematik, fizik ya da ziraat yoktu; gözden kaçırılmaması gereken muazzam bir sanat eğitimi vardı. Başta müzik ve resim olmak üzere; yazarlığa hazırlık, senaristlik, küçük hikaye yazarlığı, tiyatro ve folklor çalışmaları üzerinde titizlikle durulurdu. Okul, içimizdeki cevheri çıkarmak için adeta çırpınan öğretmenlerle doluydu.
Uzak köylerden gelen ve yatılı okuyan öğrenciler, hafta sonu tatillerinde evlerimize gitmez, gidemezdi. Bu yüzden Cumartesi günleri, akşam yemeğinden sonra İvriz’de hayat durur ve bambaşka bir büyü başlardı. Devasa yemekhanemiz, masaların kenara çekilmesiyle bir anda bölgenin en modern tiyatro ve konser salonuna dönüşürdü.
Hafta sonu eğlenceleri bizim can damarımızdı. O sahnede, dünya klasiklerinden büyük yazarların tiyatro eserleri sergilenir ya da daha da güzeli, bizzat İvrizli öğrencilerin kendi kaleminden çıkmış özgün oyunlar sahneye konurdu. Bazen şiir ve şarkı yarışmalarıyla ortalık şenlenir, arkasından Torosların coşkusunu taşıyan folklor gösterileri başlardı. Bazı cumartesiler ise, şehirden büyük bir binbir güçlükle getirilen seçme Türk filmleri beyaz perdeye yansıtılır, hep birlikte büyülenmiş gibi izlerdik.
Bu etkinlikler sadece o çetin haftanın yorgunluğunu atmamıza yaramıyordu; sistemli bir şekilde, bir grup olarak program düzenleme, kitleleri yönetme yeteneğimizi geliştiriyordu. Çünkü öğretmenlerimiz biliyordu ki, buradan mezun olup uzak köylere gittiğimizde, sadece çocuklara okuma yazma öğretmeyecektik; o köylerin kültür önderleri olacaktık. Bu tecrübeyi burada kazanmak, gelecekteki hayatımız için paha biçilmez bir avantajdı.
Geniş Söz Hürriyeti...
Yemekhanenin dönüştüğü o salonun bir başka hayati işlevi daha vardı: Geniş katılımlı hafta sonu toplantıları. İşte İvriz’i ve diğer Köy Enstitüleri kökenli İlköğretmen Okullarını, gerçek bir demokrasi beşiği yapan yer tam da burasıydı. Mutlak ve geniş bir söz hürriyetinin hüküm sürdüğü bu toplantılarda işçi, öğrenci, öğretmen, idareci ya da müdür ayrımı tamamen ortadan kalkardı. Herkes eşit birer sesti.
Bazı Cumartesi toplantılarında, okulun işleyişi en ince detayına kadar masaya yatırılır, sert ama saygılı tartışmalar açılırdı. Öğrenci nöbetleri en büyük gündem maddelerimizden biriydi mesela. Yemekhane ve idari birimlerde görev alan arkadaşların nöbet süreleri uzun olduğundan, giremedikleri derslerin notlarını arkadaşlarından alıp yazmakta zorlandıklarını açıkça dile getirirler, haklarını ararlardı.
Sadece nöbetler de değil; revirdeki hastalık durumlarından erzak dağıtımına, inşaat işlerinin gidişatından ziraat alanındaki aksaklıklara, giyeceklerin adil paylaşımından spor faaliyetlerine kadar her konu özgürce konuşulur, sorunlar ortak akılla tespit edilerek hemen orada çözüm yolları aranırdı. Kimse fikrini söylemekten korkmaz, kimse eleştirildiği için gocunmazdı.
Dışarıda deli poyraz ne kadar sert eserse essin, içeride akıl, bilim, sanat ve hürriyetin sıcaklığı bizi sarıp sarmalıyordu. Harika günlerin, unutulmaz bir aydınlanmanın adıydı İvriz’deki Cumartesi günleri...
İlginç Bir Bir Pazar Günü Ritimleri...
Bugün 14 Aralık 1959 Pazar... Ne sabah etütü ne de zorunlu dersler var. Ancak İvriz’in o çetin ritmi, biyolojik saatimizi erkenden uyanmaya öyle bir programlamıştı ki, bedenimiz tatil dinlemiyordu. Yine tam saat altıda gözlerimi açmıştım. Fakat bu sabah bir ayrıcalığım vardı: Yataktan hemen fırlamak yerine, ranzanın üst katında biraz yatak keyfi yapmak istedim. Nasıl olsa sabah kahvaltısının kazanı saat yedi buçuktan önce kaynamazdı.
Başımı çevirip üzerindeki buzların bir kısmı hafifçe erimiş olan yatakhane camından dışarıya baktım. Tanyeri göğünün o soluk, gri aydınlığı altında, İvriz yerleşkesi ucu bucağı görünmeyen bembeyaz, devasa bir yorganla örtülmüştü. Cama biraz daha yanaşıp dikkatlice süzdüm bahçeyi; ne poyrazın uğultusu vardı ne de göz gözü görmez kılan o amansız kar fırtınası. Ortalık sütlimandı. Fırtınanın dinmiş olması, İvriz’de büyük bir nimet demekti.
Bir süre, her şeyi sessizce sarıp sarmalayan o bembeyaz kardan yorganı seyrettim. Doğanın o derin, mutlak suskunluğunu dinledim. Sonra da içimi huzurla dolduran o dinginlikle birlikte, yatağımın korunaklı sıcaklığına yeniden gömüldüm. Etrafıma baktığımda koğuştaki bazı arkadaşların da benim gibi olduğunu gördüm; uyanmışlardı ama kimsenin bu sıcak yuvalardan çıkmaya niyeti yoktu.
Ne var ki bu sıcak yatakta geçen zamanı boşa harcayamazdım; verimli kılmak gerekiyordu.
Sarı Işığın Altındaki Hayaller...
Hemen yastığımın altından, okul kütüphanesinden büyük bir heyecanla ödünç aldığım kitabı çıkardım: Jules Verne’in “Bir Piyango Bileti”.
Geçtiğimiz Çarşamba günü Türkçe dersinde, yine aynı yazarın “Aya Seyahat” adlı kitabının özetini sınıfa sunmuştum. Türkçe öğretmenimiz Mehmet Ali Aladağ, hazırladığım özeti ve sunumumu o kadar çok beğenmişti ki, herkesin gözü önünde o meşhur not defterini çıkarmış ve ödev notu haneme kocaman bir 10 kondurmuştu. Sanıyorum Mehmet Ali Öğretmen, bu yüksek notla sadece beni ödüllendirmiyor, sınıftaki diğer arkadaşlarımı da kitap okumaya, okuduklarını anlamlandırıp özet çıkarmaya özendirmek istiyordu. Bu tatlı gurur, içimdeki okuma aşkını daha da alevlendirmişti.
Yatakhanede geceleri, tuvalete kalkacak olanlar ya da bir rahatsızlığı bulunanlar düşünülerek bazı elektrik ampulleri hiç söndürülmezdi. Tavandan sarkan o ampullerden yayılan zayıf, titrek ve sarı ışık, zor da olsa kitap okumamıza imkan tanırdı Akşamları uyku tutmayan, zihni uzak diyarlara dalan arkadaşların da sıkça sığındığı bir lütuftu bu ışık.
İşte o titrek sarı ışığın altında, saat yediye kadar *“Bir Piyango Bileti”*nin sayfaları arasında kayboldum. Kitabın bitmesine topu topu yirmi sayfa kalmıştı ve ben satırları ikinci kez gözden geçiriyordum; çünkü bu kitaptan da kusursuz bir özet çıkaracaktım.
Kafamı kitaptan kaldırıp duvardaki saate baktığımda zamanın su gibi aktığını, saatin yedi on beş olduğunu fark ettim. Artık hareket zamanıydı. Hızla ranzadan aşağı süzülüp tuvalete koştum. Elimi yüzümü buz gibi suyla yıkayıp kendime geldikten sonra, İvriz’in en önemli sabah disiplinine, yatak düzeltme işine giriştim.
Bizim okulumuzda hiçbir öğrenci yatağını askeri bir nizamla düzeltmeden yatakhaneden ayrılamazdı, ayrılması teklif dahi edilemezdi. Temizlik ve düzen bizim birinci önceliğimiz, değişmez kuralımızdı. Battaniyeyi gerdirip çarşafı özenle katladım, yastığı yerleştirdim. Şöyle bir geri çekilip gururla düzelttiğim yatağıma baktım; jilet gibi olmuştu, içime sindi. Artık kahvaltıya gidebilirdim.
Planlı Bir Gün, Mandolin ve Klasikler...
Yemekhaneye doğru yürürken, bir gece önceden zihnimde tasarladığım günlük programı beynimde bir kez daha evirip çevirdim. Zamanı bölmeli ve her işe hakkını vermeliydim.
Kahvaltıdan sonra ilk işim mandolin çalışmak olmalıydı. Müzik öğretmenimiz Kemal Bey’in şakası yoktu; önümüzdeki hafta her birimizin çalışmalarını, parmaklarımızın çevikliğini tek tek denetleyecekti. Sınıfta mahcup olmamak için bugün en az iki saat aralıksız pratik yapmalıydım. Ardından gelen sonraki iki saatte ise kütüphaneye gidip kitap değişimi yapacaktım; Bir Piyango Bileti bitmişti, artık dünya klasiklerinden kalın, hacimli bir esere geçme zamanıydı.
O sabah kahvaltıda zeytin vardı. Çeyrek ekmek ve devasa kazandan kepçeyle büyük bir bardağa doldurduğum o okkalı, sıcacık çayla kahvaltımı yaptım. İçim ısınmıştı. Vakit kaybetmeden Müzik Evi’nin yolunu tuttum.
Müzik Evi’ndeki saatlerim olağanüstü verimli geçti. Parmaklarım mandolinin telleri üzerinde gezinirken, notaların Torosların sessizliğine karışmasını izledim. Oradan çıkıp kütüphanenin o ağır kokulu, asil sessizliğine geçtim ve rafların arasından Daniel Defoe’nun ölümsüz eseri Robinson Crusoe’yu seçip aldım. Yeni yol arkadaşım belli olmuştu.
Öğle yemeğinin ardından, günün ikinci büyük sanatsal durağı başladı. Kapalı atölyede iki saat boyunca resim çalıştım; çizgilerle, renklerle içimdeki dünyayı kağıda döktüm. Resim dersinin ardından içimdeki heves sönmemişti; ayaklarım beni yeniden Müzik Evi’ne götürdü. İki saat daha mandolinin başına oturdum ve Kemal Bey’in verdiği o zorlu parçayı, parmaklarım telleri ezberleyene kadar çalarak iyice pekiştirdim.
Huzurlu Bir Akşamüstü...
Akşama doğru, kendime koyduğum günlük programın her bir maddesini başarıyla gerçekleştirmiş olmanın verdiği o muazzam hafiflikle kantine doğru yürüyüşe çıktım. Akşam etütlerine daha vakit vardı. Temiz, nemsiz ve soğuk İvriz havasını ciğerlerime çekerek yerleşkenin içinde ağır adımlarla dolaştım; bembeyaz karların üzerinde kendi ayak izlerimi seyrettim.
Akşam etüt zili çaldığında sınıftaki yerimi aldım. Bu kez masamda Pazartesi günkü derslerin kitapları duruyordu. Konuları tek tek gözden geçirdim, notlar aldım. Yarın öğretmenler kürsüye çıkıp konularla ilgili o zor soruları sorduğunda, arkama yaslanıp kendinden emin bir şekilde parmağımı göğe kaldıracak kadar hazır olmalıydım.
Gece yatakhane ışıkları söndürülüp ranzama tırmandığımda, dışarıda İvriz kışının dinginliği hüküm sürüyordu. Başımı yastığa koyarken, zamanın her saniyesini hakkıyla doldurmuş, sanatla, edebiyatla ve bilgiyle harmanlanmış oldukça verimli bir gün geçirmiş olmanın huzuru içindeydim. Mutluydum...
İvriz'in Kitap Seferberliği
18 Aralık 1959 Perşembe sabahı ranzaların demir borularında yankılanan o sert, kulak tırmalayıcı madeni sesle yerimden sıçrayarak uyandım. İvriz’e adım atalı tam üç ay olmuştu ama sabahın köründe kulaklarımızın pasını silen bu sese bir türlü alışamamıştım.
İvriz’de biz öğrenciler için hayat, sabah saat tam altıda "kalk" zilinin çalmasıyla başlardı. Zil çalardı çalmasına ama uykunun o en tatlı, en ağır anında yataklarından kopamayanları uyandırmak için başka bir yöntem devreye girerdi: Nöbetçi öğretmen, bazen öğrenci başkanı, bazen de disiplin başkanı koğuşa dalar, ellerindeki ağır bir demir anahtarı ya da madeni parayı ranzaların demirlerine vura vura ilerlerdi.
Gözlerimi açtığımda koğuşun içi hala alaca karanlıktı. Üstelik geçen haftaki o çetin sınıf nöbetimiz yüzünden Emin’le her sabah bundan çok daha erken kalkmaya alışmıştık ama bu sabahki baskın başkaydı.
"Kalkın, oyalanmayın! Geri geldiğime yatakta kimseyi görmeyeceğim!"
Nöbetçi öğretmenin sesi koridorda yankılanırken ranzalardan çat pat indirme sesleri yükselmeye başladı. Duvara baktım; saat henüz beş kırk beşti. Gelen, Müzik Öğretmenimiz Kemal Çuhalılar’dı ve tam on beş dakika erken gelmişti. Kemal Bey’den tüm okul çekinirdi; korkuyla karışık, çok derin bir saygı duyulurdu ona.
Geri döndüğünde yatakta yakalanmak, onun o disiplinli bakışlarına maruz kalmak isteyeceğimiz en son şeydi. Üstelik işin daha kötüsü, bugün programda Müzik dersimiz de vardı.
Camları yine kalın buz tabakalarıyla kaplanmış yatakhanemizden dışarısı zerre kadar görünmüyordu. Fakat pencerelerin ahşap aralıklarından, kapı altlarından ve binanın o gizli çatlaklarından sızan rüzgar, yatakhanenin içinde adeta cirit atıyordu. Kış, tüm hırçınlığıyla İvriz’in tepesine çökmüştü.
İstemeyerek ama büyük bir telaşla yataklarımızdan çıktık. Hava öylesine soğuk, öylesine keskindi ki... Tenine değdiği an insanı açık bir alev gibi sızlatıyordu. Soğuk yakar mıydı? Yakıyordu işte... Sanki İvriz’le birlikte bütün bir dünya buz tutmuştu. Ne olursa olsun, saat altı buçukta ilk mütalaa zili çalmadan önce sınıflarımızda yerimizi almak zorundaydık.
Alelacele giyindik. Kurallar kesindi; titreyen ellerimizle yataklarımızı nizami bir şekilde düzelttik. İki yatakhane arasındaki o buz kesmiş tuvaletlere koştuk. Musluklar neredeyse tamamen donmuştu; borulardan sızan, ip gibi damlayan o buzlu sularla ellerimizi yüzümüzü yıkayıp kendimizi dışarıya, o amansız beyazlığın içine attık.
Korkunç, kar tipili bir fırtına Torosların dik eteklerinden aşağıya, okulun ziraat alanlarına doğru büyük bir hınçla hücum ediyordu. Binaların arasından geçerken tozu dumana katıyor, keskin bir ıslık çalıyordu. Binalar, elektrik direkleri, yollar... Uzakta görünen ne varsa devasa bir beyaz örtünün altında kaybolmuştu.
Paltolarımıza sıkı sıkıya sarıldık. Fırtınada birbirimizi kaybetmemek ve savrulmamak için arkadaşlarımızla el ele tutuştuk. Kar taneleriyle birlikte biz de havada savruluyorduk; hatta aramızda çelimsiz, sıska olanlardan rüzgarın gücüyle ayakları yerden kesilenler, adeta uçanlar bile olmuştu.
Bir an için fırtına soluklanır gibi oldu. Fırsat bu fırsattı. Hep birlikte sınıfların olduğu binaya doğru hamle yaptık. Dalgalar halinde yeniden patlayan o kar tipisinin arasında, birbirimizi sürükleyerek kazasız belasız sınıfa ulaşmayı başardık. İçeri girdiğimizde derin bir nefes aldık; bizden önce kalkan nöbetçi arkadaşlarımız kömür sobasını erkenden ve rahatça tutuşturmuşlardı. Sınıf sıcacıktı.
Köy Enstitülerinde ve onların devamı olan bu ilköğretmen okullarında günlük yaşam, bazı bölgesel farklılıklar dışında birbirine ikiz gibi benzerdi. Genel olarak tüm enstitülerde hayat saat altıda başlardı. Sabah, öğleden sonra ve akşam olmak üzere günde zorunlu üç saat etüdümüz (mütalaamız) olurdu.
Nöbetçi öğretmenlerin ve üst sınıflardaki abi ve ablalarımızın gözetiminde gerçekleştirilen bu etütler sayesinde, sadece tüm ödevlerimiz eksiksiz bitmekle kalmaz, ertesi gün işlenecek derslerin ön hazırlığı da tamamlanmış olurdu.
Muhteşem ve kusursuz bir uygulamaydı bu zorunlu etütler. Öyleydi çünkü yapamadığınız, takıldığınız bir soruyu hemen yanınızdaki sıra arkadaşınıza sorabildiğiniz gibi, başınızda bekleyen nöbetçi öğrenciden ya da öğretmenden de anında yardım alabilirdiniz. Bilgi lüks değil, el birliğiyle paylaşılan bir hazineydi.
Saat altı buçukta başlayan bu sabah etüdünde, kütüphaneden aldığım Jules Verne’in “Aya Seyahat” adlı kitabını sıramın üzerine koydum ve satırları bir kez daha gözden geçirme ihtiyacı duydum.
Dün akşamki etütlerde tüm okul ödevlerimi erkenden bitirmiş, kalan zamanımda ise Türkçe Öğretmenimiz Mehmet Ali Aladağ’ın o kıymetli tavsiyesine uyarak bilimkurgu kitaplarına yönelmiştim. Bu kitaplar benim sadece hayal gücümü beslemiyor, bilime ve evrenin işleyişine olan merakımı da katlayarak artırıyordu.
İvriz’de bizlere her şeyden önce kazandırılmak istenen, üzerine en çok titrenen davranışların başında okuma alışkanlığı geliyordu. Okulda adeta gizli bir kitap okuma seferberliği başlatılmıştı. Okumanın öneminin kavranması, bunun bir zorunluluktan çıkıp bir yaşam alışkanlığına dönüşmesi için öğretmenlerimiz yoğun bir çaba sarf ediyordu.
Zaten İvriz’in kütüphanesi de dillere destan bir zenginliğe sahipti. O rafları dolduran kitaplar; Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç döneminde büyük bir vizyonla Türkçeye çevrilip yayımlanan dünya klasikleriydi. Kütüphanedeki kitap listesi; Hint, Çin, Yunan, Alman, Amerikan, Fransız, İngiliz, İtalyan, Macar, Rus ve İskandinav edebiyatının en seçkin eserlerinden oluşuyordu. Dağın başındaki bir köy çocuğunun ufku, bu kütüphane sayesinde okyanusları aşıyordu.
Bu okuma seferberliğinin verimli ve faydalı bir yoldan yürümesi için, okunan her kitabın mutlaka özeti çıkarttırılır; bu özetler öğretmenler tarafından titizlikle gözden geçirilerek sınıfta üzerinde derin tartışmalar yaptırılıyordu. Ben de daha ilkokul yıllarımda Jules Verne’in “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” adlı o büyüleyici kitabının özetini çıkarmıştım. Önümüzdeki ilk Türkçe dersinde, bu özet üzerinden arkadaşlarıma büyük bir sunum yapacaktım; onun heyecanı şimdiden içimi kaplamıştı.
Sabah mütalaası yedi on beşte bitecekti ama saatin yaklaşmasıyla birlikte sınıftaki bazı arkadaşların yerinde duramadığını, ayaklandığını fark ettim. Hepimiz kurt gibi acıkmıştık. Serbest çalışma saati olan etüdün sona erdiğini bildiren o can kurtaran zil çalar çalmaz sınıftan fırladık; koşar adımlarla tören alanına doğru yöneldik.
Burada sabah sporu niyetine, dondurucu soğuğa inat, okul bandosunun çaldığı o coşkulu ritimler eşliğinde yarım saat boyunca milli oyunlar oynandı, halaylar çekildi. Kanımız canımız ısındıktan sonra kendimizi yemekhanenin büyük kapısından içeri attık.
1958 yılının Türkiye’sinde okullar henüz kalorifer denen o lüks sistemle tanışmamıştı. Yemekhanemizde kömür sobası bile yoktu. Üstelik fazla yer kaplamasın, daha çok öğrenci sığabilsin diye masaların etrafında sandalye yerine arkalıksız ahşap tabureler kullanılıyordu. Tam anlamıyla disiplinli bir kışla havası hakimdi yemekhaneye.
Bu çetin koşullardaki sabah kahvaltılarında herkese istihkak olarak çeyrek ekmekle birlikte, gününe göre bazen bir yumurta bazen de küçük bir parça peynir verilirdi. Çaylarımızı ise sırasıyla masalara gelen büyük karavanadan kepçe vasıtasıyla alır, yanımızda getirdiğimiz su bardaklarına doldururduk.
Ne ikinci bir çeyrek ekmek alma lüksümüz vardı ne de o bardağa ikinci kez sıcak çay doldurtabilmek mümkündü. Her şey ölçülü, her şey tasarrufluydu.
Fakat o çeyrek ekmek ve bir bardak sıcak çay, dışarıdaki fırtınaya ve İvriz’in zorlu şartlarına meydan okumamız için bize yetiyordu. Kahvaltı bitmiş, içimiz ısınmıştı; artık yeni güne, yeni derslere ve Kemal Bey’in müzik dersindeki o zorlu sınavına tamamen hazırdık...
25 Aralık 1959 Perşembe'nin son iki saatindeki Fen Bilgisi dersinin o zihin açıcı atmosferinden henüz çıkmıştık.
Gün boyu karın ve yağmurun amansızca kırbaçladığı İvriz semalarında, akşamüzeri aniden patlayan sert bir rüzgar, Torosların zirvesine çökmüş olan o kurşuni bulutları bir kâğıt gibi yırtıp parçaladı. Bulutların arasından, kızılın en muhteşem tonlarıyla batmakta olan güneş süzüldü.
Etrafımızdaki her şey, az önce laboratuvarda deney gereği bunzen bekinin üzerinde ısıtılan ve sıcaklığı artırılan o kızıl demirin renklerine bürünüyordu sanki.
Ufuk çizgisini tam ortasından yaran güneş, dünyaya yepyeni umutların habercisi edasıyla veda ederken, İvriz’i yavaş yavaş gecenin ve yıldızların o parlak gizemine emanet ediyordu. Gökyüzü o kadar büyüleyiciydi ki, yerleşkenin üzerine son derece gizemli ve romantik bir hava çökmüştü.
Bu masalsı aydınlığın altında, sınıftaki tüm erkek arkadaşlarımla birlikte gözlerimiz gayriihtiyari tek bir noktaya çevrildi. Sınıfımızın en nadide, en kıymetli çiçekleri olan kız arkadaşlarımız Sema ile Gülşen’e sevgi ve saygı dolu gözlerle baktık.
Gülşen Aktaş, o her zamanki zarif mahcubiyetiyle sessiz kalmayı tercih etti. Ancak Sema Cengiz, pencereden sızan o muazzam gün batımı renkleriyle kendilerini adeta bezemiş olmamızdan ve tüm sınıfın onları böyle sevgiyle kucaklamasından duyduğu mutluluğu güzel sözlerle ifade etti.
Biz de en az onlar kadar mutluyduk; bu taş binada, bu çetin erkek kalabalığının arasında onların varlığı bizim için bir lütuftu. Mutluyduk çünkü onların sınıftaki varlığı, biz erkek çocuklarını her an edepli ve ölçülü davranmak zorunda bırakıyor, bizi bilmeden, hissettirmeden terbiye ediyordu. Onlar sayesinde diğer sınıflara kıyasla çok daha centilmen, çok daha saygılı birer gence dönüşmüştük; bir bakıma İvriz’de kendi kendimizi eğitmeyi öğreniyorduk.
Kızıl bir demir külçesi gibi yanan gökyüzü, yarım saat önce Mehmet Baş öğretmenimizin gözetiminde yaptığımız o Fen Bilgisi deneyini hepimizin zihnine yeniden kazıdı.
Mehmet Öğretmen, o günkü derste bize "Isı ve Sıcaklık" kavramlarını anlatmıştı. Aralarındaki o ince ama hayati ilişkiyi gözlerimizle görelim diye de laboratuvarda yanmakta olan bir bunzen bekinin üzerine düz demir bir çubuk yerleştirmişti. Yeterince ısı enerjisi alan o soğuk demir çubuk, belli bir sıcaklık eşiğine eriştiğinde fiziki bir mucize sergilemiş; önce koyu bir kırmızıya, ardından turuncuya ve en sonunda da parıltılı bir sarı renge dönüşmüştü.
Şimdi ise aynı fizik kanunu, devasa bir ölçekte, İvriz semalarındaki o muazzam atmosferde gerçekleşiyordu. Güneş ufuk çizgisinde usul usul kaybolurken; kırmızı, turuncu ve sarı dalga boyları gökyüzünü tam bir masal ülkesine çevirmişti.
Diğer renklere kıyasla daha düşük enerjili olan kırmızı, turuncu ve sarı ışıklar, atmosferin kalın tabakalarında dağılmadan, kırılmadan çok uzak mesafelere gidebilme özelliğine sahipti.
Bulutların eteklerinden yansıyan bu inatçı renkler, kilometrelerce öteden süzülüp gözlerimize ulaşıyor ve bu muhteşem gün batımını doğuruyordu. Fen Bilgisi dersinde kara tahtada öğrendiğimiz teorik bilgi, Torosların üzerinde harika bir görsel şölenle taçlanmıştı.
Bu vesileyle, sınıftaki o ağır havayı dağıtıp kız arkadaşlarımıza tatlı tatlı takılma fırsatı da bulmuştuk; laf arasında her ikisini de göğün o büyüleyici gün batımı renklerine bürüyor, şakalaşıyorduk.
Köy Enstitülerinde ve onların mirasını devralan bu ilköğretmen okullarında temel felsefe karma eğitimdi. Gel gelelim, kağıt üzerinde "karma" dediğimize bakmayın; fiiliyatta durum çok başkaydı. Koca İvriz yerleşkesinde, koskoca 1958 yılında topu topu üç kız öğrenci vardı.
Sınıfımızdaki kızlardan Sema, okulumuzun Milli Güvenlik öğretmeninin kızıydı; Gülşen ise yine okulda görev yapan idari personelden birinin evladıydı. Bir üst sınıfta, yani ikinci sınıfta okuyan Feride ise okulumuzun adeta ana direklerinden, en kıymetli çınarlarından biri olan Salih Ziya Büyükaksoy’un kızıydı. Her üç kız arkadaşımız da "gündüzlü" statüsündeydi; yani akşam son ders zili çaldığında, yerleşke içindeki lojmanlarına, evlerine dönerlerdi.
Ancak derslerin ağırlaştığı, içinden çıkamadıkları bir konu veya yardıma ihtiyaç duydukları bir ödev olduğunda, akşam yemeğinden hemen önceki etüt saatlerinde sınıfımıza misafir olur, bizlerle yan yana oturarak yardım alırlardı.
Türkiye tarihinde yatılı düzeyde karma eğitim, taşranın ve köylerin kaderini değiştirmek adına ilk kez Köy Enstitülerinde cesaretle uygulanabilmişti.
Ne var ki, 1935 yılı nüfus sayımı verilerine göre koca memleketteki 40.000 köyün 35.000’inde okulun "o"su bile yoktu; var olan azıcık okulun çoğu ise sadece üç sınıftan ibaretti. Hal böyleyken, o dönemin çetin şartlarında kız öğrencileri okutabilmek bir yana, enstitülere gönderecek erkek öğrenci bulmakta bile büyük zorluklar çekiliyordu.
İşte bu yüzden, okulumuzda bulunan bu üç kız evladımızı gözümüzün nuru gibi kollamak, korumak ve el üstünde tutmak zorundaydık; ancak onlar burada güvenle okuyabilirdi ki, Anadolu’nun diğer köylerindeki babalar da cesaret bulup kız çocuklarını bu aydınlanma yuvalarına gönderebilsin.
Bu hayati konuda okul yönetimi ve öğretmenlerimiz tarafından da sık sık sevgiyle uyarılırdık zaten. Bazen kendi aramızda gülüşür, "Düşünsenize, altı yüz kız öğrencinin bulunduğu devasa bir okulda sadece üç erkek öğrenci olsaydık halimiz nice olurdu?" diye sormadan edemezdik.
Bu derin sorumluluk bilinciyle, başta kıymetli öğretmenlerimiz olmak üzere bizler de kız arkadaşlarımızın tek birinin bile kalbinin incinmemesi, en ufak olumsuz bir durumun doğmaması için azami dikkat ve titizlik gösterdik. Sınıf sıralarında, okul koridorlarında aramızda sarsılmaz, tertemiz ağabey-kardeş ilişkileri ördük. O dönemin canlı şahidi ve okulda birlikte büyüdüğümüz arkadaşımız Feride Büyükaksoy da bu saf dostluğun, bu köklü saygının en büyük tanığıdır.
O akşam İvriz’de hava kararıp gökyüzü tamamen yıldızlara teslim olurken, içimiz hem bilimin hem de insana verilen değerin kutsal sıcaklığıyla dopdoluydu.
6 Ocak 1959 Cuma, İvriz…
İnsan bazen kendinden çok uzağa, zamanın ya da mekânın bilinmez labirentlerine, uzak geçmişine veya hayalindeki geleceğe gitmek ister. İşte tam öyle anlarda, başını göğe kaldırdığında denk gelir de yükseklerden uçan bir kuş ya da süzülen bir kuşlar sürüsü görürse, içi titrer. O sürüye karışıp kanat çırpmak, o göçebe özgürlüğe ortak olmak ve kuşların kanadında sevdiklerinin olduğu yere doğru akıp gitmek ister.
Anadır, babadır, kardeştir; varsa uzaklarda kalmış bir sevgili, bazen de sadece toprağına hasret duyduğun o ilk doğduğun yerdir sevdiklerin ve senin o en büyük uzakların…
Dışarıda amansız bir kış hüküm sürerken, ben tam da böyle hisli, böyle dumanlı bir havadaydım o sessizliğe bürünmüş, boşalmış sınıfta. Öyleydim çünkü koskoca bir eğitim döneminin yükünü omuzlarımızdan indirmiş, nihayet yarıyıl tatiline ayak basmıştık. Kalbim çoktan yola çıkmış, sevdiklerimin yanına doğru kanat çırpmaya başlamıştı bile.
İvriz Öğretmen Okulu’nda, 1958-59 Eğitim ve Öğretim yılının birinci yarıyılı, hepimiz adına büyük bir başarıyla ve selametle sonuçlanmıştı. Sınıfta karnelerimiz dağıtıldığında, adımı duyunca atan kalbimin sesini dün gibi hatırlarım. Karnemi elime alıp satır satır incelediğimde, bütün derslerimin karşısında o muazzam rakamı gördüm: On üzerinden on! İvriz’deki bu zorlu, bu çetin ilk yılım, aldığım bu tertemiz ve eksiksiz karne ile adeta taçlanmıştı.
İçim içime sığmıyor, tarif edilmez bir mutluluk göğsümü kabartıyordu. Tam o sevinç dalgasının ortasında, zihnim beni aniden geriye, o yoksul ama gururlu günlerimize, Misli Köyü’ndeki Hatice Teyze’nin kerpiç evine götürdü. Osman’ımın bayramlık pantolon parası olan o kıymetli 10 lirayı, durumumuzu görünce hiç ikiletmeden, gönlünden kopararak avucumuza sıkıştıran o yüce gönüllü kadını düşündüm.
O gün bize verdiği o tek 10 lira, sadece bir kağıt para değil, adeta bizim geleceğimizin anahtarıydı; çünkü o para sayesinde Niğde’deki o hayat memat tarzındaki giriş sınavlarına katılabilmiştik. O sınavı alnımızın akıyla kazanmış ve bu sayede bugün birer gururlu İvrizli olmuştum. Bunları bir bir düşününce gözlerim buğulandı, boğazıma bir düğüm oturdu. Sevdiklerimin en mutena köşesinde yer alan Hatice Teyze’yi o boş sınıfta derin bir minnet, saygı ve şükranla andım.
Tatile çıkan arkadaşlarımın neşeyle, türkülerle bavullarını kapıp okulu neredeyse tamamen boşaltmış olmalarının da bu duygusal yoğunluğumda, bu çocuksu yalnızlığımda büyük payı vardı elbet. Koskoca okul bir anda derin bir sessizliğe gömülmüştü. Ereğli Garı’ndan kalkacak ve beni memlekete götürecek olan kara trenime daha koskoca 6 saat vardı.
Ulukışla üzerinden, o soğuk istasyonda aktarma yaptıktan sonra Kayseri yönüne giden trene binecek, Hüyük İstasyonu’nda inecek ve oradan da bizim Misli Köyü’ne vasıl olacaktım. Anamla kardeşim Mustafa köyde beni hasretle bekliyorlardı; babam ise ekmek parası, yeni bir iş peşinde Mersin’in yollarındaydı.
Böyle burnumun direğinin sızladığı, duygulu bir anda, sıramın altından elime mandolinimi aldım. Beni biraz daha eskilere götürecek, tellerine vurdukça içimi dökecek olan o tanıdık mısraları mırıldanmaya başladım:
“Uçun kuşlar uçun İzmir’e doğru, Anadan babadan yardan bir haber yok mu?”
Müzik öğretmenimiz Kemal Çuhalılar’ın o disiplinli, asla taviz vermeden ve titizlikle uyguladığı nota ve enstrüman programı sayesinde, sadece birkaç ay içinde hem mandolin çalmasını sökmüş hem de köklerimizden gelen bazı güzel türküleri kendi kendimize çalıp söyleyecek yetkinliğe erişmiştik.
Tellerin sesi koridorda yankılanıp dindiğinde, aklıma bir başka hasretlik yer, bağrından kopup geldiğimiz, doğduğum yer olan Bulgaristan’daki Karagözler Köyü ve o heybetli Sakar Balkan dağları düştü. Mandolinimin kulaklarını çevirip tellerini yeniden akort ettim ve Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın o ünlü dörtlüğünü, kendi iç gurbetime uyarlayıp biraz değiştirerek mırıldandım:
“Uçun kuşlar uçun doğduğum yere; Şimdi Sakar Balkanda mor sümbül vardır. Ormanlarının koynunda bir serin dere, Dikenler içinde sarı gül vardır.”
Belki bu gurbet mısralarını hakkıyla, tam detayıyla söyleyememiş, sesimi o koca sınıfa tam yetirememiştim ama olsundu… Niyetim saf, özlemim gerçekti ya, bu kadarı bile beni mutlu etmeye, ruhumu dinlendirmeye yetti.
Tam ben mandolinin tellerinde kendi dünyama dalmışken, okulun tenhalaşan koridorlarını ve boşalan odalarını dolaşmakta olan nöbetçi öğretmenimiz Hüseyin Seçmen, adımları melodiyi takip etmiş olacak ki sınıftan içeri girdi. Gözlüklerinin üzerinden bana babacan bir tavırla bakarak:
"Hayrola Mehmet," dedi, "sen niye gitmedin hâlâ? Yoksa tatilde okulda mı kalacaksın?" "Hayır öğretmenim," dedim hürmetle doğrularak, "trenimin kalkmasına daha hayli zaman var. Ben de fırsattan istifade edip mandolin çalma yetkinliğimi geliştirmeye, parmaklarımı çalıştırmaya çalışıyorum." "İyi yolculuklar Mehmet, yolun açık olsun," deyip aynı ciddiyetle, arkada kalan başka öğrenciler var mı diye sınıfları ve yatakhaneleri denetlemek üzere nöbet görevine devam etti.
Aslında İvriz Öğretmen Okulu’nda, yarıyıl tatillerinde memleketine gidemeyen, yol parası bulamayan ya da evinden çok uzakta olan öğrencilerin okulda kalma olanakları her zaman vardı. Okul idaresi kapılarını onlara kapatmazdı; zaten bu muazzam eğitim yuvasının günlük işleyişinin, temizliğinin, düzeninin büyük bir bölümünü biz öğrenciler el birliğiyle üstleniyorduk. Okulda kalan bu nöbetçi öğrenciler, tatile gitmeyip okulda nöbetçi kalan fedakâr öğretmenlerle birlikte bir bakıma okul idaresinin çarklarının dönmesine, işleyişin aksamamasına da büyük katkı sağlamış olurlardı.
Hüseyin Seçmen öğretmenimizin sınıftan ayrılmasından usulca sonra mandolinimi özenle silip Müzikhanedeki o her zamanki yerine, yuvasına bıraktım. Koşarak yatakhaneye geçtim ve o emektar tahta bavulumu hazırlamaya koyuldum.
Peki, bir İvrizlinin o mütevazı tahta bavulunda neler vardı, devletimiz bize neleri layık görmüştü?
İvriz’de, gece gündüz demeden bizler için harıl harıl çalışan devasa terzihaneler ve dikim atölyeleri vardı. Elbeselik kumaşlar, her yıl okul yönetimi tarafından titiz bir ihale usulüyle en kaliteli yerlerden satın alınır; okulun usta terzileri de bizleri tek tek çağırıp prova yaptıktan sonra üzerimize tam oturan o jilet gibi takım elbiselerimizi dikerlerdi. Gömleklerimiz için de aynı titiz yöntem uygulanırdı.
Ayakkabılarımız ise memleketin göğsünü kabartan, giyene asalet katan ünlü mi ünlü "Beykoz Kundurası" idi.
Tahta bavulumu açıp içine o usta terzilerin elinden çıkmış takım elbisemi, ütülü gömleklerimi, gururla göğsümüzde taşıdığımız kravatımı ve tatilde okumak üzere okul kütüphanesinden ödünç aldığım birkaç kıymetli kitabı yerleştirdim. En alta da o taş gibi sağlam Beykoz kunduralarımı koydum. Bavulun kapağını bastırarak kapattım, demir kilidini "tık" diye oturttum.
Şimdi önümde, bu dondurucu ocak soğuğunda, okul yerleşkesinden Ereğli Garı’na kadar yürümem gereken yaklaşık 12 kilometrelik çetin, upuzun bir ova yolu vardı. Gözüm hiç korkmadı; İvriz bize zorluklarla mücadele etmeyi öğretmişti. Bavulumu sağ elime aldım, paltonun yakasını kaldırdım. Aklıma birden o coşkulu okul marşımızın mısraları geldi:
"Dağ başını duman almış, yürüyelim arkadaşlar..."
Bu inançlı mısraları beyaz ovanın sonsuzluğuna doğru yüksek sesle mırıldanarak, ayaklarım karda gıcırdaya gıcırdaya Ereğli’nin, memleketin ve sevdiklerimin yolunu tuttum…
17 Ocak 1959 Cumartesi, Misli(Konaklı)…
Tanyeri ağarırken, sidik torbam dolmuş olarak uyandığımda dışarıdan rüzgârın uğultusu geliyordu. Rahat kalkmak için ranzanın demirini yokladım ellerimle. Tutunarak rahat kalkacaktım ama demiri bulamadım bir türlü.
Tekrar ellerimi gezdirdim, ranzalı karyolada değil yer yatağındaydım çünkü… Nasıl olmuştu da yer yatağına girmiştim?
Bir an için nerede olduğumu anımsayamadım. Arkadaşlarımı aradım ama onlar da yoktu. Kardeşim Mustafa yanımda yatıyordu. Misli Köyündeydim. Evdeydim…
Gözlerimi ovuşturarak yattığım odayı gözden geçirdim. Ortama uyum sağlayınca odamızdaki tek pencerenin camının buz tutmuş olduğunu gördüm. Dışarısı görünmediği gibi odamızda yarı karanlıktı.
Sırtıma bir hırka geçirdikten sonra el yordamıyla kapıyı buldum, evden dışarı çıktım. Tuvalet evin dışında, yaklaşık 10 metre uzaktaydı. Dışarıdaki rüzgâr uğultusunun nedeni, kar fırtınasının başlamış olmasıydı. Birden İvriz’deki kar fırtınaların anımsadım, bereket köyde o kadar şiddetli değildi.
Bembeyaz bir yorganla örtülmüş avluda, neredeyse 40-50 cm’yi bulmuş kara bata çıka tuvalete ulaştım. Tahtadan yapılmış, nöbetçi kulübesi gibi tuvalette de kar fırtınasının izleri kendini göstermiş, aralıklardan giriyordu.
Tuvaletimi yaptıktan sonra hızla eve girdim, kendimi tekrar yorganın altında buldum. Biraz daha uyumak istiyordum ama beynim zamanda geriye, İvriz'de karneleri aldığımız Cuma gününe gitti.
İvriz’de, cuma günü öğleden sonra tahta bavulumu hazırladıktan sonra saat 15,00’de Ulukışla yönünde gidecek olan trene yetişmeliydim. Ayağımdaki Beykoz kunduralarıyla, yaklaşık 12 km uzaklıktaki Ereğli’ye kadar yürümüş, bir saat bekledikten sonra da Ulukışla’da aktarma yapacak olan kara trene binmiştim.
Yaklaşık 75 km uzaklıktaki Ulukışla’ya bir buçuk saatte ulaşmış, aktarma yapmak için Adana’dan gelecek olan Toros Ekspresini beklemiştim. Bir saat sonra gelen Toros Ekspresiyle Kayseri’ye doğru hızla yol almaya başlamıştık. Yaklaşık 120 km uzaklıktaki Hüyük İstasyonu’na da iki saatte ulaşmıştı Toros Ekspresi.
Hüyük tren istasyonu ile Misli Köyü arasında yaklaşık 6 km uzaklık vardı. Üstelik benden başka köye gidecek olan da yoktu. Güneş batmış, üstelik kar yağıyor ve kuvvetli bir rüzgâr esiyordu. Bir, bir buçuk saatte köye ulaşırım diyerek yola koyuldum.
Köye yaklaştıkça kar kalınlığı ciddi oranda artmıştı. Bata çıka ilerliyordum. Şiddetli rüzgâr yüzüme kamçı gibi vuruyorsa da Beykoz kunduraları ayaklarımın üşümesini engellemişti. Önemli olan ayakların üşümemesiydi.
İlerledikçe üşümek şöyle dursun, zorlu çabalarımdan ötürü terlemeye bile başlamıştım. Kar ve kar fırtınalarına karşı şerbetliydim. Bunda İvriz’deki kar ve kar fırtınalarından şerbetli olmamızın etkisi de olmuştu.
Normal şartlarda bir saatte ulaşmam gereken köye iki saatte ulaşmıştım. Köy karanlıktı, tek tük bazı evlerden ışık sızıyordu.
Köyün köpekleri de havlamaya başlamıştı. Bereket köpeklerle aram iyiydi. Evimizin köpeği de beni tanımıştı. Evimizin kapısını çalmıştım kan ter içinde. Karda kışta, hele o saatte, kimseyi beklemedikleri için kapı bir süre açılmadı. Tekrar kuvvetlice çalınca ‘’Kim o bu saatte?’’ Diyen kardeşimin sesini duymuştum. ‘’Ben Abin Mehmet…’’ Deyince kapı açılmıştı.
Kardeşim boynuma sarılıp ‘’Hoş geldin Abi’’ demiş, anam da arkadan yetişerek hasretle bana sarılmıştı. Hasret giderdikten sonra anam ‘’Karnın aç mı yavrum? Biraz çorba vardı, ısıtayım mı?’’ Demişti. Sobaya yakacak olarak birkaç tezek atıldıktan sonra üzerine konulan çorba ısıtılarak açlığım bir nebze de olsa giderilmişti.
Evimiz İvriz’deki yatakhanelerimizi andırıyordu ısıtılma konusunda. Odun ve kömür yoktu. Yakacak olarak saman ve tezek kullanılıyordu. Üstelik yeterli miktarda tezek de yoktu. Çok zorunlu olmadıkça soba yanmazdı. Anamla kardeşim alışmışlardı bu duruma. Ben de İvriz’den alışıktım yatakhane ve yemekhanemizde soğuklarla haşır neşir olmaya.
Bir süre sohbet ettikten sonra kendimizi daha korunaklı olan yorganların altında bulmuş ve kısa sürede de uyumuştuk.
Olanlar bir film şeridi gibi beynimde dalgalandıktan sonra, yarıyıl tatili için köye geldiğime inandım ve tekrar uykuya daldım anam beni uyandırıncaya kadar…
7 Ocak 1959 Cumartesi, Misli, Niğde…
Güne, çok uzaklardan, sanki bir rüyanın içinden süzülüp gelen o derinden ve şefkatli anamın sesiyle gözlerimi açtım: "Mehmeeet, Mustafaaa... Hadi kalkın artık, kahvaltı hazır..."
Ranzanın o aşina madeni gürültüsünü, Kemal Bey'in sert adımlarını beklemişti kulaklarım ama duyamamıştım. Yatakta doğrulduğumda ilk birkaç saniye yine nerede olduğumu, hangi zamanda uyandığımı anımsayamadım. Bu tuhaf zihin bulanıklığı, çocukluğumdan beri o kadar sık başıma geliyordu ki...
Göç yollarının, durmaksızın değişen mekanların ruhumda bıraktığı bir izdi bu belki de. Bazen kendimi Elbistan’ın hayvan gübresi kokulu köylerinden birinde, bazen Osmaniye’nin sıcağında, bazen Mersin’in limanında ya da Niğde Bor’un ayazında uyanırken bulurdum. Hatta bazen zihnim beni alır, Bulgaristan’ın o yemyeşil Karagözler Köyü’ne, doğduğum topraklara kadar fırlatırdı.
Neyse ki İvriz’in disiplinli refleksleriyle çabuk kendime geldim. Niğde’nin Misli Köyü’ndeydim, evimizdeydim. Tahta bavulumu yanıma alıp yollara düştüğüm o çetin yolculuğun ardından, yorgunluktan resmen öğleye kadar deliksiz uyumuştum. Daha dün sabah İvriz Öğretmen Okulu’nun o buz tutmuş taş binasındayken, bu sabah Misli’de, anamın ve kardeşim Mustafa'nın yanı başında, güvendeydim.
Ocağın üzerinde tüten o nefis, sıcacık tarhana çorbasının kokusu odayı doldurmuştu. Anam, çorbanın yanına hepimize fazlasıyla yetecek kadar koyu renkli, taze karabuğday ekmeği dilimlemişti. Aslında biz köylüler, bilmeden ve tamamen doğal bir yolla, bu karabuğday ekmeği sayesinde son derece sağlıklı besleniyorduk.
Bu hayati bilgiyi, İvriz Öğretmen Okulu’ndaki o ilk aylarımızda, okulumuzun adeta bilge çınarı olan tarım öğretmenimiz Salih Ziya Büyükaksoy’dan en ince detayına kadar öğrenmiştik. Salih Ziya Öğretmen, sınıfta tarım dersinde kara tahtaya dönüp heyecanla anlatmıştı: “Çocuklar, insanlık tam 17 bin yıldan beri bu topraklar üzerinde tahıl ürünleri yetiştirerek yaşamını sürdürüyor. Ve bu koca tarih boyunca tahıl ürünleri arasında başköşeyi, insan bedenine en büyük faydayı sağlayan Karabuğday almıştır. O, bedeniniz için adeta bir mineral ve vitamin deposudur.”
Oysa şehirlerde çoğumuzun gıptayla, özlemle baktığı o bembeyaz undan yapılan ekmekler, sağlığımıza katkıda bulunmaktan ziyade vücuda zarar veriyordu. Köylüler beyaz ekmeğin bu zayıf yönünü bilmedikleri için, ilk çıktığı yıllarda kara ekmeğin arasına adeta bir katık, bir lüks niyetine beyaz ekmek dilimi koyup yediklerini görmüşlüğüm bile vardı. Fırından alınan o beyaz ekmeklerin ne yeterli bir kalorisi vardı ne de mineral değeri. Karabuğday ekmeği ise zengin vitamin yapısıyla insanı eczanelerden, hastalıklardan uzak tutmayı garanti eden gerçek bir şifa kaynağıydı.
Anamın sevgiyle pişirdiği tarhana çorbası ve karabuğday ekmeğiyle karnımızı bir güzel doyurduktan sonra, kardeşim Mustafa ile birlikte kalın paltolarımıza sarınıp kendimizi dışarıya attık.
Dışarı çıktığımızda, İvriz’in o insanı yerden yere vuran uğursuz fırtınasının yerini, insanı dinlendiren mutlak bir sessizliğe bıraktığını gördüm. Çevremizde İvriz'deki gibi kara kışın hırçınlığı değil, adeta masalsı bir "beyaz dünya" hakimdi. Dingin, sakin ve huzurlu bir örtü... Evlerin kerpiç çatıları, sokaklar, kuyular dahil her yer sanki devasa bir pamuk yığınıyla kaplanmıştı. Üstelik insanı kavuran, yüzünü kesen o deli rüzgardan da eser yoktu.
Hava tam anlamıyla kızakla kayılacak, çocukluğun tadı çıkarılacak cinstendi.
Bizim mahallenin yukarı taraflarına baktığımda, ilkokul arkadaşlarımın büyük bir bölümünün sokaklarda toplandığını gördüm. Kimi evden kaptığı çamaşır leğenleriyle, kimi de tahtadan, çividen uydurdukları derme çatma kızaklarla yukarı mahalleden aşağıya doğru çığlık çığlığa kayıyordu.
Aralarında benim kadim dostum Osman da vardı. Mustafa’nın yanında beni, sırtımda okul formamla görünce bir an duraksadı; ardından elindeki kızağı bırakıp avazı çıktığı kadar bağırarak bize doğru koşmaya başladı. Gür sesiyle adeta köyün meydanında tellallık yapıyordu: "Arkadaşlar! Koşun! İvriz’den Mehmet Akıncı gelmiş!"
Benim aniden aralarında belirmem, o çocuklar için gerçekten de olağanüstü, mucizevi bir durumdu. Çünkü dürüst olmak gerekirse, bana gelinceye kadar bu köyde ilkokulu bitiren hiçbir çocuk, köyden ayrılarak şehre, ortaokula ya da büyük bir yatılı okula gitmemişti, gidememişti. Yoksulluk ve çaresizlik herkesin bileğini bükmüştü.
Çok geçmeden, sokaktaki çocukların hepsi kaymayı bırakıp etrafımızda büyük, sevgi dolu bir halka oluşturdu. Başta Osman olmak üzere, çocukluk arkadaşlarımla karların ortasında sıkı sıkıya kucaklaştık. Hasret giderdikten hemen sonra, meraklı gözlerle bana bakmaya başladılar; İvriz’le, o dağın başındaki büyük okulla ilgili sorular ve sorgulamalar ardı ardına patladı.
Onlara Köy Enstitüleri'nin ve onların o kutsal mirasını devralan Öğretmen Okulları'nın ne anlama geldiğini, orada nasıl birer aydınlık savaşçısı olarak yetiştirildiğimizi, üretimin ve hürriyetin ne demek olduğunu kendi dillerince özetledim. En çok ilgilerini çeken ve onları hayretler içinde bırakan şey ise, sabahın köründe nöbetçi öğretmenlerin ellerindeki o demir anahtarlarla ranza demirlerine vura vura bizi uyandırma hikayesi oldu. Tabii bir de haftalık tuttuğumuz o çetin nöbetler...
Yatakhanelerden çıkıp sınıflara giderken, bazı fırtınalı günlerde havada savrulduğumuzu, aramızda sıska olanların rüzgarın gücüyle resmen uçtuğunu anlattığım "uçuran fırtına" anılarımı nefeslerini tutarak dinlediler. Hele Emin arkadaşımla tuttuğumuz o ilk sınıf nöbetinde, ocağı yakalım derken koskoca sınıfı nasıl duman altı edip tilki inine çevirdiğimizi anlattığımda, hepsi karların üzerine yatıp kahkahalarla güldüler.
Yaklaşık yarım saat süren bu sıcak, samimi muhabbetin ardından Osman, gözleri parlayarak kızağını gösterdi: "Eee Mehmet, bu kadar laklak yeter! Kayalım mı, ne dersiniz?" "Elbette kayalım Osman!" dedim ceketimin önünü ilikleyerek. "Şenliğe biz de katılalım!"
O andan sonra köyün dik yokuşu tam bir cümbüş yerine döndü. Karların üzerinde kahkahalar atanlar, hızını alamayıp takla atarak yuvarlananlar, virajı alamayıp birbirine çarpanlar... Kızak kayma işini adeta kutsal bir çocukluk şölenine dönüştürmüşlerdi. Kardeşim Mustafa’nın evde kendi elleriyle yaptığı o iki kişilik ahşap kızağa biz de kurulduk ve bu büyük şölene ortak olduk.
Her ne kadar ben artık İvrizli bir öğretmen adayı olsam da, sonuçta onlar benim çocukluğumun, o kesintili ve zorlu ilkokul yıllarımın en hakiki arkadaşlarıydı. Hayat, tüm o çetin şartlara rağmen onlarla beraberken güzeldi. Karların üzerinde kayarken, İvriz’in o ağır sorumluluklarını bir anlığına unuttum ve yeniden onlardan biri, Misli Köyü'nün küçük Mehmet'i oldum.
Kızak sefası bittikten sonra da ellerimiz üşüyene kadar karın üzerinde kemik aşık oyunu oynadık. İlkokul beşinci sınıf arkadaşlarımla yan yana olmak, o eski günlerin kokusunu içime çekmek bana tarifsiz bir keyif vermişti.
Yaklaşık iki saat süren bu unutulmaz birlikteliğin ardından Osman, elimi tutarak, "Hadi Mehmet, bize gidelim. Anam seni görmekten, İvrizli Mehmet'i ağırlamaktan çok mutlu olacaktır." Zaten benim de içimden geçen, niyetlendiğim tam olarak buyuydu.
Diğer arkadaşlara el sallayıp vedalaştıktan sonra, diz boyu karlara bata çıka, kalbimin en derin minnetini sakladığım o taş eve, Hatice Teyzelere doğru yürümeye başladık. Hatice Teyze, kapıyı açıp da beni karşısında o lacivert okul formamla görünce gözleri parladı; bizi öz evlatlarıymışız gibi bağrına bastı, içeri buyur etti. Eğilip o nasırlı, mübarek ellerini büyük bir hürmetle öptüm.
O küçük taş odanın sıcaklığında otururken, oğlu Osman’ın bayramlık pantolonu için ayırdığı o 10 lirayı bize vererek benim hayatımı, kaderimi nasıl kökten değiştirdiğini ona bir kez daha anımsattım. Gözlerim dolarak tekrar tekrar teşekkür ettim.
Beni sağ salim karşısında görmekten, İvriz’de okuyup bir adam olduğumu müşahede etmekten ve en önemlisi onu unutmayıp ziyaretine gelmiş olmamdan ötürü kelimelerle tarif edilemeyecek kadar mutlu olmuştu Hatice Teyze.
O, hani o hep bahsettiğimiz, kitaplarda yazan tam bir bilge Anadolu kadınıydı... Sevecen, güler yüzlü, konuksever ve en önemlisi, yokluğun ortasında yoktan var etmesini bilen asil bir ana...
Bir süre daha ocağın başında tatlı tatlı sohbet edip hayır duasını aldıktan sonra, müsaade isteyerek kendi evimizin yolunu tuttum.
Çünkü bu kısa tatilde, sadece arkadaşlarımla değil, asıl anamın yanında daha çok zaman geçirmeli, onun o yorgun kalbine yoldaş olmalıydım. Bulgaristan’daki o zorlu göç yollarından ayrılıp bu topraklara geldiğimiz o meşum 1951 yılından beri, anam bir gün olsun yüzü gülmemiş, gün yüzü görmemişti. Hep çile, hep yokluk, hep didinme...
Babam ise ekmek davası uğruna Mersin’de, limanda günlük işçi statüsünde ömrünü tüketiyordu. Bize gönderdiği o nadir, satırları titrek mektuplarından edindiğim izlenimlere göre durum hiç de iç açıcı değildi; bazı günler akşama kadar beklediği halde bir tek iş bile bulamadan, Mersin’deki o izbe Göçmen Barakalarında sığındığı o soğuk, yalnız odasına boynu bükük dönmek zorunda kalıyordu.
Hatice Teyze’nin evinden çıkıp bizim evin kapısına doğru karlara bata çıka yürürken, kafamın içinde hep bu düşünceler döndü durdu. İçimi derin bir hüzün ve memleketin gerçeği kaplamıştı. Ama bir yandan da İvriz’de aldığım o on üzerinden on karnenin gururuyla, bu yoksulluğu akılla, bilimle ve öğretmen olarak yeneceğime dair kendime sessizce söz verdim...
Üzerimde iz bırakanlardan Bayezid Tuna...
İvriz Öğretmen Okulu’nun o bitmek bilmeyen fırtınalı ve disiplinli günlerine, yarıyıl tatiliyle kısa bir ara verip baba ocağına, Misli’ye gelişimin bugün üçüncü, 19 Ocak 1959 Pazartesi günüydü.
Gurbette geçen aylardan sonra, evimizde babamın eksikliğini her an içimizde hissetsek de, anacığımla ve kardeşim Mustafa’yla sarmalanmanın, o eski ilkokul arkadaşlarımla karlar üzerinde yeniden çocuk olabilmenin keyfini doya sıya çıkarmıştım. Bu arada, kaderimi değiştiren o 10 lirayı bize gözünü kırpmadan veren Hatice Teyze’ye de minnet ve şükran duygularımı yüz yüze sunma fırsatını bulmuş, vicdanımı bir nebze olsun rahatlatmıştım.
Pazartesi sabahı, anamın o sevgi kokan kahvaltı sofrasından kalktıktan sonra içimde uyanan o büyük vefa hissiyle kardeşim Mustafa’ya döndüm:
"Mustafa," dedim, "hadi gel bugün Bayezid Öğretmenimizi görmeye, okulun yolunu tutmaya ne dersin?" "Olur brader," dedi Mustafa gözleri parlayarak. "Henüz resmi tatil işleri bitmemiştir, okulda çalışıyordur. Gitmemiz çok iyi olur."
Anama da nereye gideceğimizi haber verip, palto ve atkılarımıza sıkıca sarılarak evden çıktık. Sokakları kaplayan o diz boyu beyaz örtünün üzerinde, karlara bata çıka okula doğru yürürken, zihnim aniden kabına sığamadı ve zamanda geriye, tam iki yıl öncesinin o sancılı, o belirsiz günlerine doğru bir yolculuğa çıkarak, 24 Kasım 1957 Pazar gününe gittim.
Zorunlulukların ve çaresizliğin belimizi büktüğü bir dönemde, Bor’dan ayrılıp yeniden Misli Köyü’ne gelmiştik. Amacımız, mülkiyet hakkı devlette kalmak kaydıyla bizlere verilen ve beş yıl boyunca ekilip dikilmediği takdirde geri alınacak olan o topraklarımızı, tarlalarımızı kurtarmaktı.
Aslında 1952 yılındaki ilk çiftçilik denememiz tam bir hüsranla, büyük bir kuraklık ve yoklukla sonuçlanmıştı. O yüzden daha ilkokul birinci sınıfı yeni bitirmişken, ekmek parası uğruna Çukurova’nın yollarına düşmek zorunda kalmış; tam üç koca yıl boyunca o tarlaları ekememiş, toprağa dokunamamıştık.
Bana kalırsa, devletin bizden istediği o çetin koşulları bir türlü yerine getirememiştik ve köye dönmemiz de sonucu pek değiştirmeyecekti. Ama babam, o dertli ve vakur duruşuyla, "Olsun oğlum, her şeye rağmen denemeye değer" demiş ve bizi peşine takmıştı.
Ertesi gün, yani 25 Kasım Pazartesi sabahı, o hiç unutamadığım, hayatımın ilk harflerini söktüğüm Misli İlkokulu’nun kapısından üç yıl aradan sonra kayıt yaptırmak için yeniden içeri giriyorduk. Okul bahçesine adım attığımızda henüz ders zili çalmamıştı; çocuklar soğuk havaya aldırış etmeden neşeyle oynuyorlardı. Bizi o yabancı halimizle bahçede gören Osman, oyununu bırakıp hızla yanımıza koştu. Babamın elini büyük bir hürmetle öptükten sonra yüzümüze bakıp:
"Amca," dedi heyecanla, "okulumuzun yeni Başöğretmeni Bayezid Tuna’dır. Gelin, sizi hemen onun odasına götüreyim."
İşte, benim geleceğimi, hayatımın yönünü ve o fikri ufkumu bir ölçüde tek başına belirleyecek olan okul Başöğretmenimiz Bayezid Tuna ile tanışmamız o taş odada, o soğuk kasım sabahında böyle gerçekleşmişti.
Babam, göç yollarında hırpalanmış öğrenim durumumuzu gösteren o buruşuk belgeleri masaya bırakırken, kısa hayatımızın dökümünü yaptı öğretmenimize: 1953 yılında bu okulda birinci sınıfa başladığımızı, yokluktan Çukurova’ya göçtüğümüzü, ikinci sınıfı Osmaniye’nin tozunda, üçüncü ve dördüncü sınıfları Mersin’in o nemli havasında okuduğumuzu, beşinci sınıfa ise Bor’da başlamışken devletin emri üzerine apar topar köye dönmek zorunda kaldığımızı bir solukta özetledi.
Önce babamın o çizgili, yorgun yüzünü, sonra da yırtık pırtık önlüklerimizin içindeki bizleri babacan bir dikkatle süzen Bayezid Başöğretmen, hafifçe gülümseyerek:
"Amma çok okul değiştirmiş bu çocuklar... Neyse, geçmiş olsun, hoş geldiniz. Ben hemen kayıtlarını yapıyorum," demiş ve bizi Osman’ın refakatinde derhal derse göndermişti.
Zaman su gibi akmış, 7 Haziran 1958 Cumartesi günü gelip çatmış ve 1957-1958 eğitim-öğretim yılının son ziliyle ilkokul bizim için tamamen bitmişti. Peki, şimdi ne olacaktı? Köyde ne bir ortaokul vardı ne de bizi şehirde okutacak bir para.
İşte tam o çaresizlik anında, Başöğretmen Bayezid Tuna, okul bahçesindeki o son bayrak merasiminde kürsüye çıkıp hepimizin hayatını değiştirecek o tarihi ipuçlarını verdi. Gür ve inançlı sesiyle tüm bahçeyi çınlattı:
"İlkokulu bitirmiş olan sevgili öğrencilerimize gelecek yaşamlarında başarılar dilerim. Çocuklar, görüyorsunuz köyümüzde ortaokul yok. Bu nedenle öğreniminizi sürdürmek istiyorsanız, yaklaşık 35 kilometre uzaklıktaki ilimiz Niğde’ye gitmek durumundasınız. Her gün o yolu gidip gelmek, hem zaman yönünden hem de ekonomik yönden ailenize büyük zorluklar yükleyecektir. Ancak bu zorluklara katlanarak, disiplinli çalışarak kendinize ve ülkemize güvenli bir gelecek inşa edebilirsiniz. Niğde’de ev kiralanabileceği ya da yakın bir akrabanın yanında kalınabileceği gibi, önünüzde çok daha büyük bir kapı var: Parasız yatılı okullar...
Ortaokul ve sonrası için önünüzdeki en iyi, en şerefli seçenek, İvriz Öğretmen Okulu sınavlarına hazırlanmak ve o kutsal çatının altında yatılı olarak öğrenim görme fırsatını yakalamaktır. Ben mezun olan tüm yetenekli öğrencilerime İvriz Öğretmen Okulu seçeneğini hararetle öneriyorum!"
Bayezid Öğretmen, bu sözlerin ardından Köy Enstitüleri’ni, onların aydınlanma felsefesini ve o felsefenin ardılları olan İlköğretmen Okulları’nın memleket için ne büyük bir velinimet olduğunu uzun uzun, adeta yüreğini ortaya koyarak anlatmıştı. Ben bahçede, güneşin altında onu dinlerken, zihnimde çoktan Torosların eteklerinde parıldayan o İvriz’in hayallerini kurmaya, ranzalarını düşlemeye başlamıştım bile.
Merasim bitip herkes dağılırken, Bayezid Öğretmen eliyle işaret ederek kardeşimle beni odasına çağırmış, masasının başına geçip ikimizin de gözlerinin içine baktıktan sonra; "İkinizde de çok büyük bir cevher görüyorum çocuklar," demiş ve "İvriz ve diğer parasız yatılı okullar için ne pahasına olursa olsun hazırlanmalısınız."
Sadece akıl vermekle kalmamış yaz boyunca o kavurucu köy sıcaklarında köydeki hazırlıklarımızı, okumalarımızı tek tek denetlemişti. Sınav günü yaklaştığında hem benim hem de kardeşimin başvurularını kendi elleriyle, titizlikle yapmıştı.
"Brader, geldik... Okula girdik ya, yine uzaklara daldın," diyen kardeşim Mustafa’nın kolumu dürtmesiyle aniden o derin zaman yolculuğundan sıyrılıp günümüze döndüm.
İlkokulu aynı gün, aynı sınıfta birlikte bitirmemize rağmen, ne yazık ki Mustafa geçen yıl o çetin parasız yatılılık sınavını kazanamamıştı. Bunun üzerine, yine Bayezid Öğretmenimizin o vizyoner önerisiyle, derslerden geri kalmasın, sonraki yıl sınavı mutlaka patlatsın diye beşinci sınıfı Misli'de tekrar etme kararı almıştık. Bir bakıma, bu yıl o eski sınıfta misafir öğrenci olarak dirsek çürütecekti.
Okul bahçesinin karlarını çiğneyerek Başöğretmen odasına doğru yöneldiğimizde, kapıda emektar hizmetli Aşır Efendi ile karşılaştık. Elindeki güğümle dışarı çıkıyordu; bize dikkatlice bakınca gözleri parladı, beni hemen tanıdı:
"Oooo, hoş geldiniz çocuklar! Mehmet Efendi, bu ne güzel sürpriz," dedi neşeyle. "Bayezid Öğretmen odasında, evraklara gömülmüş çalışıyor. Durun, hemen haber vereyim." "Teşekkürler Aşır Efendi, hiç zahmet etme biz gireriz," dedim gülümseyerek. "Nasılsın, yenge nasıl, çocuklar nasıl?" "Nasıl olsun be Mehmet Efendi... Uğraşıyoruz işte, çoluk çocuğun rızkını, nafakamızı bu zor şartlarda çıkarmaya çalışıyoruz," dedi o tanıdık, tevekkül dolu köylü edasıyla.
O sırada Bayezid Öğretmenimin odasının önüne gelmiştik bile. Kapı ardına kadar açıktı. Öğretmenimiz, masanın üzerindeki o koca evrak yığınlarına, çizelgelere öyle bir dalmıştı ki, bizim kapıya kadar geldiğimizin farkına bile varmamıştı.
Aşır Efendi tahta kapıyı parmak boğumlarıyla hafifçe tıklattı. Evraklardan başını hızla kaldıran öğretmenim, Mustafa’nın hemen yanında beni, o lacivert İvriz üniformam ve dik yakamla görünce gözlerindeki o gurur ve şaşkınlık görülmeye değerdi:
"Oooo! Hoş geldiniz, safalar getirdiniz! Gelin bakayım çocuklar, gelin… Hoş geldin Mehmet!" diyerek masadan fırladı. "Yahu bu kış kıyamette, yolların kardan kapandığı bu zor günlerde İvriz’den köye gelebileceğine inan, hiç ihtimal vermemiştim. Nasılsın oğlum, iyi misin?" — "Teşekkür ederim öğretmenim, dünyada daha iyi olamazdım," diyerek eline sarıldım ve o nasırlı, tebeşir kokan mübarek elini büyük bir saygıyla öptüm.
Bayezid Öğretmenim de beni kollarıyla sarıp alnımdan şefkatle öptükten sonra masasını işaret etti: "Oturun bakalım çocuklar, geçin şöyle. Aşır Efendi, gözünü seveyim bize şuradan sıcak birer çay yapma olanağın var mıdır?", "Olmaz olur mu hiç Başöğretmenim! On dakikaya kalmaz, dumanı üstünde hazır ederim," diyerek Aşır Efendi neşeyle koridora seğirtti.
Öğretmenim sandalyesine kurulup gözlerini bana dikti, içindeki o meraklı eğitimci ateşi hemen yanmıştı:
"Eee, anlat bakalım Mehmet… Nasıl, İvriz’i sevdin mi? Düzeni oturtabildin mi? En önemlisi, birinci dönem karne notların nasıl geldi, yüzümüzü kara çıkarmadın ya?" "Hayır Öğretmenim," dedim göğsümü gururla kabartarak, "İvriz tam da sizin o bayrak merasiminde bize saatlerce anlattığınız gibi bir yer... Belki de anlattıklarınızdan çok daha fazlası. Orada eğitim ve üretim tamamen iç içe, birlikte gerçekleşiyor. Demokrasi, okulun her koridorunda, her etüt salonunda bütün kurallarıyla tıkır tıkır uygulanıyor. Okuldaki günlük işleyişle, yemekhaneyle, temizlikle ilgili neredeyse tüm kararlar ve yetkiler öğrencilerle, bizlerle paylaşılıyor. Sınıflarda, yatakhanelerde katıksız bir sevgi, saygı ve sarsılmaz bir ağabey-kardeş ilişkisi hakim öğretmenim."
Duydukları karşısında gözleri parıldayan Bayezid Öğretmenim, başını takdirle salladı:
"Bu kadarını, bu kadar kusursuz bir işleyişi inanın ben bile tahmin edemiyordum Mehmet. Anladığım kadarıyla İvriz, öğrencilerini sadece kuru bilgiyle değil, çok yönlü birer insan olarak donatıyor. Sizi büyük Önder Atatürk’ün Devrim ve İlkeleri doğrultusunda, memleketin karanlık köylerini aydınlatacak birer meşale gibi yetiştirip mezun edecek." "Aynen öyle öğretmenim," dedim ve heyecanla ekledim: "Bu arada, sınıftaki arkadaşlarımın teveccühüyle sınıf başkanlığını da üstlendim. Ve en büyük müjdem şu öğretmenim: Birinci dönem karne notlarımın hepsi, istisnasız on üzerinden on! Çok mutluyum öğretmenim, bana bu imkanların, bu büyük ufkun kapısını tamamen sizin o sarsılmaz inancınız açtı."
Bayezid Öğretmenimin gözleri buğulandı, elini masanın üzerinden uzatıp omzumu sıkıca yakaladı:
"Rica ederim Mehmet... Benim teşekkür kabul etmeme gerek yok. Bizim bu hayattaki tek görevimiz, senin gibi yetenekli, zehir gibi zeki ve çalışkan köy çocuklarını bulup çıkarmak, eğitmek ve bu memlekete, bu güzel ülkeye kazandırmaktır. Bak, göreceksin, senin bu başarın arkandan gelenlere örnek olacak. Kardeşin Mustafa da önümüzdeki yıl bu kutsal kervana mutlaka katılacak. Bu yıl onun da çalışma temposu, azmi çok iyi, onu da İvrizli yapacağız inşallah."
Tam o sırada, elindeki emektar tepside dumanı tüten ince belli cam bardaklarla kapıyı tıklatan Aşır Efendi içeri girdi ve sohbetimize kısa, tatlı bir çay molası verildi. Çaylarımızdan sıcak birer yudum alıp içimizi ısıttıktan sonra, sohbetimiz daha da derinleşti.
Bayezid Öğretmenim sordu, ben anlattım: İvriz’in o muazzam öğretmen kadrosunu, derslerimize giren o değerli şahsiyetleri, tarım ve atölyelerdeki üretim ilişkilerini, eski Köy Enstitüleri’nden miras kalan o devasa uygulama çiftliklerini, akşamları gerçekleştirdiğimiz şiir dinletilerini, tiyatroları ve sosyal etkinlikleri satır satır konuştuk.
Zamanın nasıl akıp gittiğini, o taş duvarlı odanın soğuğunda saatin kaç olduğunu tamamen fark etmemişiz; iki saatten fazla süren o muazzam, doyumsuz sohbetin sonuna gelmiştik. Nihayetinde evde yolumuzu gözleyen, bizi merakla bekleyen anacığımı daha fazla yalnız bırakmamak adına öğretmenimizden izin istedik.
Okul binasından çıkıp, bahçedeki karların üzerinden evimizin yolunu tutarken, içimde Bayezid Öğretmenimle birlikte çok büyük bir dalga kabardı. Anadolu’nun en ücra, en unutulmuş köylerindeki o yalınayak, yetenekli çocukları elinden tutup toplayan, onları akılla, bilimle, üretimle yoğurup ülkenin geleceğine katan o şerefli Köy Enstitüsü ruhlu ve İlköğretmen Okulu kökenli bütün fedakar öğretmenlere karşı içimden devasa bir minnet ve saygı çığı koptu.
Boğazım düğümlendi, gözlerimden süzülen iki damla yaş, Misli’nin dondurucu ayazında yanağımda donup kaldı. Ama bu kez üzüntüden değil, bir gün memleketin çocuklarına aynı vefayı borç öder gibi ödeyecek bir öğretmen olacağımın o büyük gururundandı…
İvriz'e Dönüş Coşkusu...
2 Şubat 1959 Pazartesi günü 1958-1959 Eğitim ve Öğretim Yılı’nın ikinci yarıyılına merhaba demek, o tanıdık ve kutsal çatının altında yeniden kenetlenmek üzere, okul binasının önündeki tören alanında, büyük bayrak merasimi için toplanmış bulunuyoruz.
Şöyle bir etrafıma, buz kesmiş ovaya ve ardından göğe doğru uzanan Torosların heybetine baktım. Meğer birkaç ay gibi kısa bir sürede biz bu dağ başındaki taş binayı nasıl da özlemiş, nasıl derinden benimsemiş ve burayı kendi öz hakiki evimiz sanmışız... Sadece ben değil, merasimi bekleyen istisnasız bütün arkadaşlarım, gurbetteki sevgililerine aylar sonra yeniden kavuşmuş meftunlar gibiydi. Her birinin yüzünden, gözlerinin içinden süzülen o saf ve katıksız mutluluk okunabiliyordu.
Bizler, İvriz semalarında yankılanacak olan o ilk İstiklal Marşı’nı okumak üzere Okul Müdürümüzü ve diğer okul yetkililerini heyecanla beklerken, zihnim beni bir kez daha aldı ve sadece üç gün öncesinin o hüzünlü Misli sabahına, ayrılık anına götürdü.
31 Ocak Cumartesi günü, sabahın erken saatlerde, Misli'deki evimizde anacığımın o mübarek, nasırlı ellerini öpüp hayır duasını aldıktan, köydeki çocukluk arkadaşlarımla tek tek kucaklaşıp vedalaştıktan sonra yola koyulmuştum. Kardeşim Mustafa, o emektar tahta bavulumun bir ucundan tutmuş, beni uğurlamak için Hüyük İstasyonu’na kadar bana yoldaşlık etmişti.
Hüyük’te rayların arasından süzülüp gelen o heybetli Toros Ekspresi’ne bindiğimde, ardından Ulukışla’da inip beni asıl yuvama, Ereğli’ye götürecek olan o ikinci trene aktarma yaptığımda içim içime sığmıyordu. Adeta kalbim raylardan daha hızlı dönüyordu. Çünkü nereye gittiğimi çok iyi biliyordum: Yuvama, beni o taşralı kimliğimden sıyırıp erdemle eğitecek, adam edecek, sarsılmaz bilgilerle donatacak olan kutsal okuluma gidiyordum.
O uzun tren yolculuğu boyunca, pencereden akıp giden beyaz bozkırı seyrederken, Okul Müdürümüz Kamil Açan’ın o ilk dönem bayrak merasimlerinde kürsüye çıkıp yaptığı o tarihi konuşmalar, kulaklarımda birer birer çınladı. Kamil Bey, o kendinden emin, vakur duruşuyla mikrofona doğru eğilir, üzerine basa basa aynen şöyle derdi:
“Çocuklar! Eğitim, bir insanın bu yeryüzünde hayatını hakkıyla devam ettirebilmek için öğrendiği, özümsediği her şeydir. Bizler size burada, bu İvriz çatısı altında öncelikle ve her şeyden önce hayatınızı gururla devam ettirecek her şeyi, insan olmayı öğreteceğiz.”
Kürsüde kısa bir süre susup hepimizi süzdükten sonra o gür sesiyle devam ederdi: “Öğretim ise, Ülkenin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından titizlikle düzenlenmiş olan müfredat programları çerçevesinde, belirli bir amaca yönelik olarak yapılan sistemli ve planlı bir bilgi edinme uygulamasıdır.”
Kamil Müdürümüzün o günlerde söylediği bu derin sözleri, zaman geçtikçe, sıralarda dirsek çürüttükçe çok daha iyi anlıyordum. Daha yalın, daha berrak bir tanımla; bizim İvriz’deki eğitim ve öğretim anlayışımızda eğitim adam etmeyi, bir başka deyişle insan olmayı ve topluma fayda sağlamayı amaçlarken; öğretim ise zihnimize o teknik ve akademik bilgiyi kazandırmayı amaçlayan iki muazzam, birbirini tamamlayan süreçti.
Aslında yaklaşık 15 gün kaldığım Misli Köyü’nde, eski arkadaşlarımla kızak kayıp aşık oynayarak oldukça eğlenceli, çocuksu vakitler geçirmiştim geçirmesine ama, bir yandan da boş durmamıştım. Dönem biterken okul kütüphanesinden yanıma aldığım o kalın ciltli kitaplardan Tolstoy’un o meşhur "Diriliş" adlı eseri, bu yaşımda bana biraz ağır, dili hayli kasvetli gelmişti. Ben de onun yerine büyük usta Victor Hugo’nun "Notre Dame'ın Kamburu" adlı o ölümsüz kitabını okumayı tercih etmiş, sayfaların arasında kaybolmuştum. Hatta bununla da yetinmeyip, Charles Dickens’ın o muazzam "İki Şehrin Hikâyesi"ni baştan sona büyük bir dikkatle okumuş ve İvriz'deki ödevim için detaylı bir özetini bile çıkarmıştım.
Tren Ereğli’ye doğru yaklaştıkça, zihnimdeki o kitap sayfalarının yerini yeniden ailemin çetin gerçeği aldı ve içimi tarif edilmez bir hüzün kapladı. Babam hâlâ uzaklarda, Mersin’deydi... Misli’de ne yazık ki bize ait ekili bir tarlamız olmadığı gibi, kış günü köyde para kazanacak, eve ekmek getirecek hiçbir iş de yoktu. Bu derin çaresizlik nedeniyle babam, Mersin Göçmen Barakalarındaki o soğuk odaya sığınarak günlük işçi olarak ömrünü tüketiyordu.
Kardeşim Mustafa ise, önümüzdeki yılın o zorlu parasız yatılılık sınavlarını ne pahasına olursa olsun kazanabilmek için, Bayezid Öğretmenin formülüyle ilkokul beşinci sınıfı köyde misafir olarak tekrar ediyordu. Anacığım ise tüm bu yokluğun ortasında kendi sessiz kaderine razı olmuş, kıt kanaat imkanlarla kardeşime bakmaya, evi çekip çevirmeye çalışıyordu. Lokomotifin buharı ovaya dağılırken, anam ve kardeşim için kalbim bir kez daha sızladı.
Nihayet tren acı bir çığlıkla Ereğli Garı’na yanaşıp durduğunda, bavulumu kapıp perona indim. Şansıma yollar tamamen açık, temizdi. Elimde o ağır emektar tahta bavulumla İvriz’in upuzun yolunu yaya olarak tutmuştum ki, arkadan okulun o emektar servis arabasının homurtusu duyuldu. Yanımda yavaşlayıp duran araba beni de içeri aldı.
Servis arabasından yerleşkenin meydanına adım attığım an, yurdun dört bir yanından İvriz’e dönen sınıf arkadaşlarımla resmen sarmaş dolaş olduk. Birbirimizin sırtına vurduk, hasret giderdik. Yemekhaneye, koridorlara doğru yürürken herkes büyük bir heyecanla köylerinde geçirdikleri o kısa yarıyıl tatilini, özledikleri ailelerini ve memlekette bıraktıkları eski arkadaşlarını anlatıyordu. Gözlerindeki ışıktan görüyordum ki, bütün arkadaşlarımdaki o ortak duygu, sığınılacak sıcak bir yuva olarak gördüğümüz İvriz’e yeniden dönmüş olmanın verdiği o büyük coşkuydu.
Derken vakit kaybetmeden işe koyulduk. Doğruca ambarın yolunu tuttuk; orada görevli öğretmenlerin gözetiminde kışlık battaniyelerimizi, tertemiz yatak çarşaflarımızı, yastık ve yastık kılıflarımızı adımıza zimmetli olarak teslim aldık. Yatakhaneye geçip ranzalarımıza yataklarımızı nizamî bir şekilde yaptık. Akşam yemeğinde karavanadan kaşıkladığımız sıcak yemeğin ardından, yatakhanede sınıf arkadaşlarımızla sohbetin belini iyice kırdık; o gece konuşmalarımızın, şakalaşmalarımızın ağırlıklı konusu hepimizin o çocuksu ilkokul anıları olmuştu.
Dün, yani Pazar günü ise tam bir seferberlik günüydü. Okulda genel temizlik yapıldı, yeni dönemin nöbetçi öğrencileri tek tek belirlendi ve pazartesi günü başlayacak olan ilk derslerimiz için tüm hazırlıklar eksiksiz tamamlandı.
Ve nihayet bu sabah… İvriz’in o hafızalarımıza kazınan ünlü zillerinin o keskin sesinin yanı sıra, nöbetçi öğretmenimizin elindeki demir anahtarlarla ranza demirlerine vurarak koridorda yankılanan: "Geri geldiğimde bu yataklarda tek bir kişiyi bile görmeyeceğim, hadi kalkın!" nidasıyla gözlerimizi açtık. Hızla giyinip, daha hava ağarmadan saat 06.30’daki yeni dönemin o ilk kutsal etütüne yetiştik.
"Dikkat! Hazırol!"
Müzik öğretmenimiz Kemal Çuhalılar’ın meydanda yankılanan o sert, tavizsiz komutuyla birlikte zaman geriye akmayı bıraktı ve ben yeniden bugüne, o büyük merasimin ortasına döndüm.
Hepimizin göğsü tek bir nefesle kabardı ve İstiklal Marşı’mızın ilk notaları İvriz semalarında, Torosların zirvesinde gururla yankılanmaya başladı. Bayrağımız göğe doğru süzülürken, bizim için de ikinci yarıyıl öğretimi resmen ve büyük bir inançla başlamış oldu…
25 Nisan 1959 Cumartesi, İvriz...
1958-1959 Eğitim ve Öğretim Yılı’nın ikinci yarıyılı başlayalı neredeyse üç koca ay olmuştu. O hüzünlü ve umutlu yarıyıl tatilinde memlekete gitmiş, ailelerimizle hasret gidermiş, analarımızın, öğretmenlerimizin mübarek hayır dualarını alarak kürkçü dükkanına, İvriz’e geri dönmüştük. Ama bu kez bir fark vardı; artık ürkek birer çömez değil, burayı tamamen özümsemiş birer "İvrizli" olarak adımlarımızı basıyorduk taş koridorlarına.
İvriz İlköğretmen Okulu’na olan o ilk aylardaki yabancılığımız tamamen sona ermiş, her birimiz bu devasa aydınlanma yerleşkesinin adeta sarsılmaz birer parçası, canlı birer tamamlayıcısı haline gelmiştik. Üstelik İvriz’deki o uzun, karlı, insanı yerden yere vuran fırtınalı, dondurucu soğuk ve zifiri karanlık kış aylarından sonra gelen bahar, doğaya yepyeni, taptaze bir yaşam nefesi üflemişti.
Günler gözle görülür biçimde uzamış, bozkırın bağrında çiçekler aniden uyanmış, okul bahçesindeki ulu ağaçlar ve çalılar yeniden yeşilin en güzel tonlarıyla filizlenmişti. Hayvanlar dünyası da o çetin kış uykusundan nihayet silkinip uyanmıştı. Güneşin parlak, içimizi ısıtan sıcak ışıkları altında baştan ayağa renklenen İvriz yerleşkesi; taşıyla, toprağıyla, berrak gökyüzüyle ve geceleri göğü süsleyen yıldızlarıyla, insana yaşadığını ve çevresine hayat bahşettiğini iliklerine kadar hissettiren muazzam bir baharla tam karşımızda duruyordu.
Baharın bu müjdeleyici gelişiyle birlikte, İvriz’in sırtını güvenle yasladığı o heybetli Torosların etekleri ve geniş ziraat alanlarımız adeta bir gecede rengarenk çiçeklerle kaplanmıştı. Son yağan bereketli nisan yağmurlarıyla birlikte dağların o dik etekleri bütünüyle canlı renklere bürünmüş, insana bakmaya doyamayacağı bir renk cümbüşü sunmuştu.
Çevremizde kelimelerle tarif edilemeyecek kadar coşkulu, delişmen bir doğa vardı. Torosların eteklerinde boy gösteren o meşhur "Tirfil" çiçekleri, etkileyici ve yalın güzellikleriyle hepimizin gözünü kamaştırıyordu. Bir çayır otu çeşidi olan tirfil, aynı zamanda okul çiftliğindeki hayvanlarımızın en kıymetli yiyecekleri arasında yer alıyordu. Yaprakları her ne kadar bildiğimiz o gösterişli yonca kadar cüsseli olmasa da, çiçekleri tek kelimeyle harikaydı. Papatyalarla sarmaş dolaş, iç içe açan tirfil çiçekleri, pembe ve beyaz renklerinin o göz alıcı canlılığıyla bozkırın ortasında hemen dikkat çekiyordu.
Diğer taraftan, dağ eteklerindeki yabani çiçekler içinde öyle biri vardı ki, yaydığı o muazzam rayihayla bizleri adeta oturduğumuz yerde sarhoş ediyordu. Adı Nergis’ti…Nergisleri görünce zamanda geriye, ilkokul ikinci sınıfı okuduğum Osmaniye Cumhuriyet İlkokulu'na ve Karaçay Deresi adacıkları ve kenarlarındaki nergisleri demetleyip, demetlerin tanesini 10 kuruşa sattığım günlere gittim.
Soğuk rüzgâr esintilerinin eksik olmadığı o çetin iklim koşullarında inatla, yabani olarak yetişen nergis —bir diğer bilinen adıyla Fulya— doğadaki o sıra dışı, asil güzelliğin yeryüzündeki tam karşılığıydı. Doğaya bahşettiği o baş döndürücü hoş kokusuyla tüm doğaseverleri kendisine büyüleyen nergisin açık sarı rengi ve üzerinde salındığı Toros etekleri, bizi bu muazzam renk cümbüşünün içine, derinlerine doğru adeta açıkça davet ediyordu.
Başta en yakın arkadaşım, o ilk sınıf nöbetinde okulu duman altı ettiğimiz can dostum Emin olmak üzere, sekiz on kişilik samimi bir arkadaş grubuyla doğadan gelen bu asil davete asla kayıtsız kalmadık. Kalamazdık da... Çünkü topraktaki, ottaki, kuştaki o delişmen coşku, sıralarda ders dinleyen biz gençlerin kanına da tamamen geçmişti.
Üstelik, geçtiğimiz aylarda okulda İvriz Kaya Anıtı ile ilgili derin araştırma ve çalışmalar yürüten Tarih Öğretmenimiz Hüseyin Seçmen’in derslerde bize sık sık yaptığı, "Çocuklar, bu topraklarda okuyup da o tarihi mirası bilmemek olmaz; İvriz Kaya Anıtı'nı mutlaka ama mutlaka yakından görmelisiniz" uyarısını da kulağımıza küpe yaparak bu renk cümbüşünün içine gözü kara bir saygıyla daldık. Büyük bir heyecanla Kaya Anıtı yönünde, patikadan yola koyulduk.
En az o zarif kokusu kadar güzel olan yabani nergislerin yanından geçerken bile arkalarında bıraktıkları o hoş koku, insanın başını döndürecek kadar keskin ve etkileyiciydi. Kendi kendime, "Bu olağanüstü çiçek nasıl bir asil çiçektir böyle?" diye düşünmeden edemiyordum.
Tam o sırada, patikada yürürken, geçtiğimiz aylarda okulumuzu da o eşsiz sazıyla şereflendirmiş, bizlere unutulmaz anlar yaşatmış olan büyük usta Âşık Veysel’in o buğulu sesiyle okuduğu, hafızalarımıza kazınan anonim bir türkünün dizeleri aniden zihnimizde çaktı. Adımlarımızın ritmini o mısralara uydurduk. Önce ben mırıldandım, ardından Emin ve diğer tüm arkadaşlarım hep bir ağızdan Torosları çınlatacak gür bir sesle söylemeye başladık:
“Nergis der ki ben nazlıyım Sarp kayalarda gizliyim Mavi donlu gökyüzlüyüm Benden ala çiçek var mı?”
Baharı müjdeleyen bu mısraları hep birlikte, neşe ve coşku içinde, dağ rüzgarına karşı haykırarak adeta koşarcasına yürüyorduk Torosların o çiçekli eteklerinde. İçimiz gençlik enerjisiyle, bilimin ve doğanın sarsılmaz sevgisiyle dopdoluydu.
Bir süre daha bu kokulu patikayı takip ettikten sonra, tarihin binlerce yıllık sırrını bağrında taşıyan o görkemli İvriz Kaya Anıtı’nın huzuruna vararak, geçmişin o taş oyması gölgesinde medeniyetle kucaklaştık…
Hayranı olduğum, üzerimde viz bırakan öğretmenlerimden biri olan Tarih öğretmenimiz Hüseyin Seçmen yakın çevresini tanımayı , araştırmayı ve bütünleşmeyi seven biriydi. Kendimi bulmuştum Hüseyin Öğretmenimde...
İvriz Kaya Anıtı’nı araştırıyordu. Yaklaşık 3 bin yıldır ayakta duran tarım anıtının dünyada başka bir örneği yoktu. O’nun önerisiyle gelmiştik buraya.
Yereli bilmeden küreselin, küreseli anlamadan da yerelin anlaşılamayacağını söyleyen öğretmenimizin, İvriz Kaya Anıtı’nın yanı sıra, çevresindeki doğa ile de yakından ilgilendiğini bilirdik.
Tarih derslerini anlatırken coğrafi yapılar ve bu yapılardaki bitki ve hayvan bilimi konularında da bilgilendirirdi bizi.
İvriz Öğretmen Okulu, Bolkar Dağları’nın karlı zirveleri, bol oksijenli yaylaları, buz gibi akan İvriz Çayı, çayırlarında koşan yılkı atları ve eşsiz doğasıyla bölgenin önemli turistik mekânları arasında yer alıyordu.
Geç Hitit Dönemi eseri olan İvriz Kaya Kabartması da bölgedeki turistik mekânların merkezini oluşturuyordu.
Hititler için su kaynakları, dereler, nehirler, dağlar ve mağaralar kutsaldı. Geç Tunç ve Demir Çağı’nda önemli bir su alanı olan bu bölge, kutsal bir mekân olarak Bizans döneminde de kutsal sayılmış ve korunmuştu.
Günümüzde İvriz Kaya Anıtı UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne girmişti.
Hüseyin Seçmen’in araştırmalarına ve diğer kaynaklara göre;
İvriz Kaya Kabartması ya da Kaya Anıtı İvriz Çayı kaynağının başında, doğal bir kaya üzerine, yüksek kabartma tekniği ile işlenmiş olan dünyaca ünlü bir Tarım bir anıtıydı.
Geç Hitit Çağı dönemi kabartması olan anıt M.Ö. 800 yıllarında Tuvana krallarından Warpalavas tarafından yaptırılmıştı. Anıtın figürleri kabartma tekniğinde, yazıtları ise yontularak yapılmıştı.
4.20 x 4.20 ölçülerinde olan Anıt; Arami, Asur, Frig etkilerinin görüldüğü Tuwana Krallığından günümüze ulaşabilen önemli bir eserdi.
Anıtta, ülkeye bir elinde üzüm salkımı diğer elinde buğday demeti tutarak bolluk ve bereket getiren Tanrı Tarhundas işlenmişti. Ellerini kaldırıp dua ederek saygısını sunan Tuwana Ülkesinin Rahip Kralı Warpalavas’ın betimleri de yer almaktaydı
Başak ve üzüm salkımlar Tarhundas’ın bereket ve bolluk Tanrısı olduğunu da göstermektedir. Tanrının karşısında olan kral ise daha küçük boyutta ve dua eder durumda tasvir edilmiştir.
Figürlerin yandan tasvir edilmeleri, eteklerinin uç kısımlarının içe doru kıvrılarak yuvarlanması, ayaklarındaki papucların uç kısımlarının içe doğru sivrilmesi gibi özellikler Geç Hitit Sanatının geleneksel izlerini yansıtmaktaydı.
Figürlerin saç ve sakallarında Arami Sanatının izlerini görmek mümkündü. Bununla birlikte figürlerin kollarındaki fibulalar Frig Sanatından izler taşıyordu. Antik Çağ’ın vazgeçilmez takıları arasında yer alan fibulalar, günümüzdeki çengelli iğnelerin prototiplerinden birisidir. Fibulalar giysileri daha sağlam ve güvenli bir şekilde tutturmak için geliştirilmiş pratik işlevli birer çengelli iğnedirler aslında.
Bütün bunlar Anıtı, Hitit – Frig – Arami sanatının sentezlerini bir arada başarıyla taşıyan nadide eserler arasına koymaktadır.
Her iki figürün arasındaki hiyerlogif yazıda; “Ben hakim ve kahraman Tuvana Kralı Varpalavas, sarayda bir prens iken bu asmaları diktim, Tarhundas onlara bereket ve bolluk versin.” Denilmekteydi.
Kral Varpavas, yöredeki Hitit ve Luwi kökenli halk için bu anıtı yaptırırken Tanrı ve Kral ilişkilerinin simgesi olarak ifade etmişti.
Ereğli'de 19 mayıs Şöleni...
19 Mayıs 1959 Salı günü, üç akordeon, iki klarnet, 15 mandolinle birlikte davulların vurduğu Ereğli stadyumunda yöresel ve ulusal oyunlarıyla İvrizli öğrenciler kıvraklaşırken, Ereğli stadyumundakiler, her oyundan sonra yeniden ayağa kalkıyor, yer yerinden oynuyordu. Değişen müziğin değişen ritmine eşlik eden öğrenciler yeniden harekete geçiyor, çığlıklar yeniden yükseliyordu göklere…
İvriiiz...İvriiiiiiz...
Alkışlar, alkışlar, alkışlar…Ancak bir tek eksik ve üzücü yanı vardı bu coşkulu gösterinin. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bunu görememiş olması…
Kendi sesimiz, ritmimiz ve kültürümüz karşısında duyulan bu ulusal coşku, Atatürk’ün en çok görmek ve yaşamak istediği, içinde kalan bir özlemdi. Gittiği yerlerde hasta olmasına rağmen Sarı Zeybek ve Harmandalı oyunlarına kalkması bundandı.
İvriz İlköğretmen Okulu öğrencilerinin Ereğli Stadyumundaki 1959 yılı 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlamalarından söz ediyorum. Başta Mehmet Karaman ve Müzik Öğretmenimiz Kemal Çuhalılar olmak üzere, Spor Öğretmenimiz Ali Orhan Bekar gözetiminde bir ay süre ile bu güne hazırlanmıştı İvriz İlköğretmen Okulu.
19 Mayıs 1959 Salı günü İvrizli ailesinin öğretmenleri, idarecileri, çalışanları ve öğrencileriyle Ereğli’ye inmiş, stadyumda gösteri yapacak yüzlerce öğrenci ve okul bandosuyla Ereğli Caddelerinde konserler vererek stadyuma girmiştik.
Mehmet Karaman’ın yönetiminde stadyumda yerini alan 200 kişilik oyun ekibi ve oyunların ezgileri Ereğli halkının ilgi odağı olmuştu. Mehmet Karaman’ın işareti ve Rahmi’nin davulunun vuruşlarıyla akordeonlardan, zurna ve klarnetlerden arka arkaya boşalan müzikle birlikte Bengi, Arpazlı ve Dağlı zeybekleri başlatılmıştı.
Havalanan beyaz gömlekli, lacivert asker kumaşı pantolonlu kızlı-erkekli oyuncular, stadyumu dolduran Ereğli halkını kendi ritmine ve sesine ortak etmişti. Ereğli halkı ezgilerin sesi ve zeybeklerin ritmiyle ilk kez böylesine bütünleşiyordu. Büyülenmişlerdi…
Çoktan kaybettiklerini sandıkları bir şeyi bu oyunlarda buluşmuşçasına bir sevinç ve coşkuyla ayağa kalkmışlar, bağırıyorlardı. İvriiiz, İvriiiz…
Ereğli’de olduğu gibi diğer yörelerde de Anadolu Halkı, kuşaktan kuşağa aktardığı ama tam olarak kullanamadığı, ayıp bile sayıldığı bu öz ritim ve seslerin kenarda köşede unutulmuş olduğunu sanıyordu.
Hele okullarda tekrar yeşereceğini, yüzlerce kişiyle ve stadyumda davullu, zurnayla akordeonlu oynanabileceğini, oralara taşınacak kadar değerli olduğunu bilmiyordu. Bunu görünce yüzyılların özlemiyle durmadan bağırıyorlardı… İvriiiz… İvriiiz…
Ne gün dü? Ama…Unutulmaya yüz tutmuş folklorumuz ve önemli bir yeri olan zeybekler, yöresel ve anonim ezgilerimiz Köy Enstitüleri ve ardılı olan İlköğretmen Okulları ve halkevleri aracılığıyla köylerde ve kentlerde su yüzüne çıkarılmıştı.
Enstitüler yalnızca ekip yetiştirmediği ve herkesin katılımını amaçladığı için yaygınlaşması da kolay olmuştu. Öğrenciler gittikleri yerlerdeki şenliklerde yöresel oyunlarla çıkıyorlardı ortaya. Halkın geleneklerinden, geçmişinden süzülüp gelen ritim ve ezgilerin, ilginç folklorik motiflerin güzelleşmiş ve zenginleşmiş olarak ortalığı şenlendirmesi, herkesi şaşırtıyor ve onları katılıma çağırıyordu.
Folklor ve ezgiler denilince İvriz’de ilk akla gelen Mehmet Karaman’dı. İvriz Köy Enstitüsünün ilk mezunlarından olan Mehmet Karaman İvriz’in taşında toprağında, havasında, suyunda, her şeyinde vardı.
Müzik kolunda olanlar da mandolin, akordeon, davul ve seçilen zeybeğin türüne göre zurna ya da klarnet de bando ekibinde yerini alırdı. Ben akordeon çalanlardan biriydim. Bu gün de akordeon çalarak bandoda yerimi almıştım.
Kendi öz kültürümüz olan halk oyunları, yani folklorumuz ülkemizde, 1900 yılında, şair, filozof ve devlet adamı olan Rıza Teyfik Bölükbaşı tarafından yazılan “Raks” adlı ilk makalesinden sonra, Türk aydınları tarafından, Anadolu Folklorumuz olarak önemsenmişti. Çalışmalar yapılmıştı.
Mustafa Kemal Atatürk 1925 yılında, İzmir’de Selim Sırrı Tarcan’ın düzenlediği, Tarcan Zeybeğini izlediğinde, “Cumhuriyetin temeli kültüre dayanacaktır.” Demiş, “müziksiz devrim’’ olamayacağını söylemiş ve devam etmişti. “Hanım efendiler, beyler! Selim Sırrı Bey zeybek raksını ihya ederken ona bir medeni şekil vermiştir. Bu sanatkâr üstadın eseri hepimiz tarafından seve seve kabul edilerek milli ve içtimai hayatımızda yer tutacak kadar tekemmül etmiş, bedii bir şekil almıştır.
Artık Avrupalılara bizim de mükemmel bir raksımız var diyebiliriz. Bu oyunu salonlarımızda, müsamerelerimizde oynayabiliriz. Zeybek dansı her içtimai salonda kadınla birlikte oynanabilir ve oynanmalıdır.” Diyerek, Halk oyunlarına Türk halkı olarak önemsememiz gerekliliğini vurgulamıştı.
Nitekim Atatürk, 1938’de Bursa’nın Tarihi Belediye Sarayında, uygar dünyanın salon dansı olan vals yapılırken, tam ortasında, Sarı Zeybek çaldırmış, hasta olmasına rağmen, bu zeybeği oynayarak hem Türk’ün salon dansının zeybek olduğuna işaret etmiş, hem de gelecek kuşaklara kültürel mirasımızın mesajını vermişti.
Gündüz Ereğli stadyumundaki coşkulu kutlamalarımızın ardından akşam da kapalı spor salonunda, başta ‘’Çayda Çıra’’ olmak üzere folklor gösterilerinin yanı sıra İvriz Korosu yöresel halk ezgilerini seslendirmişti.
Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘’Müziksiz devrim olmaz.’’ Sözünün doğruluğunu 19 Mayıs 1959 yılında Ereğli’de bir kez daha görmüş, görevlerimizi yapmış olmanın mutluluğu ve tatlı bir yorgunlukla okula geri dönmüştük. Bir bakıma 1958-59 Eğitim ve Öğretim yılının da sonunu getirmiştik…
Başarılı bir yıl sonu ve tatil...
5 Haziran 1959 Cuma günü, o her sabah uykulu gözlerle ama çelik gibi bir disiplinle toplandığımız meydanda, sabah kahvaltısından hemen sonra gerçekleştirilen o son ve muazzam Bayrak Merasimiyle birlikte, üç aylık yaz tatiline resmen ve gururla giriş yapmış bulunuyoruz.
Aslında yerleşkedeki o tatlı telaş günler öncesinden, tüm Ereğli halkıyla el ele, omuz omuza vererek Ereğli Stadyumu’nda büyük bir coşku, şiirler ve jimnastik gösterileriyle kutladığımız 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı'nın hemen ardındaki günlerde başlamıştı. İvriz, bayramın bitişiyle birlikte kabuğunu değiştirmiş, bütünüyle yaz hazırlıklarının o hummalı ritmine girmişti.
Çünkü bizim okulumuzda nizam böyleydi; daha 19 Mayıs gelmeden önce bütün yazılı ve sözlü sınavlar çoktan bitirilir, notlar kara kaplı defterlere işlenirdi. Sınavlar bittikten sonraki bu son günlerde ise durumu kritik olan, derslerde zorlanan bazı arkadaşlarımız için öğretmenlerimiz adeta seferber olur, tek tek kurtarma yazılıları ve özel sözlü sınavlar yaparlardı. Çünkü bizim kökümüzü oluşturan Köy Enstitüleri felsefesi, öğrencileri elemek ya da harcamak üzerine değil, ne pahasına olursa olsun onları hayata kazandırmak üzerine kurulmuştu.
Güzel sanatlarda, müzikte ya da tarımda olağanüstü yetenekli görülen, geleceğin aydınlık yüzü olacak bir köy çocuğu, sırf matematiği tam beceremiyor ya da formülleri karıştırıyor diye bir kalemde sınıfta bırakılmaz, harcanmazdı. Köy Enstitüleri’nin öz hakiki ardılı olan İvriz İlköğretmen Okulu da bu şerefli anlayışı büyük bir titizlikle sürdürüyor, durumu kritik olan arkadaşlarımızın eksikliklerini sevgiyle tamamlamak için çabalıyordu. Eğer tüm bu gayretlere rağmen eksik bilgiler ve beceriler eylül ayına kadar tamamlanamamış ise, o arkadaşlarımız doğrudan sınıfta bırakılmıyor, eksiklerini yazın kapatabilmeleri için bütünleme sınavlarına bırakılıyordu.
İşte bu hummalı sürecin sonunda, dün, yani 4 Haziran Perşembe günü öğleden sonra hepimizin kalbi ağzında beklediği o an geldi ve karnelerimiz tek tek dağıtıldı. Titreyen ellerimle karnemi açıp o satırlara baktığımda, göğsüm gururla, tarifsiz bir sevinçle kabardı: Birinci dönemde olduğu gibi, ikinci dönemde de bütün derslerimdeki not ortalamam on üzerinden tam 10 olmuştu! İvriz’deki bu ilk senemi, o çetin kışı jilet gibi bir başarıyla, alnımın akıyla noktalamıştım. Çok ama çok mutluydum.
Karne kağıdındaki o yuvarlak, dik yazılmış "10" rakamlarını tek tek gözden geçirip sıramda öylece otururken, zihnim İvriz’in duvarlarını aştı. Zamanın o amansız çarkı beni aldı ve tam sekiz yıl geriye, 1951 yılı nisan ayının o dumanlı, o sancılı son haftasına, Bulgaristan’da gözümü açtığım, toprağına doyamadığım o doğduğum Karagözler Köyü’ne fırlattı…
24 Nisan 1951 Salı günü doğduğum Karagözler Köyü’nden, o geri dönüşü olmayan büyük göç hareketimiz uykusuz bir sabahta resmen başlamıştı. Ertesi gün, yani 25 Nisan 1951 Çarşamba günü Şumnu Tren Garı’nın o kasvetli, kömür kokan peronunda bizi bekleyen o soğuk kara tren vagonlarına balık istifleri gibi doluşmuştuk. Günlerce rayların üzerinde tıkırdayan, içimizi sızlatan o vagonlar, nihayet 26 Nisan Perşembe günü öğleden sonra anavatanın kapısına, Edirne Karaağaç Tren Garı’na ulaşıp acı bir çığlıkla duracaktı.
Böylece, canımızdan can koparan o büyük göç hikayemizin birinci çetin bölümü tamamlanmış oluyordu.
Fakat bitmek bilmeyen o kara kışta, Karagözler’den başlayıp günlerce süren o perişan yolculuğumuz sırasında, anacığımın o zayıf bedeni daha fazla dayanamamış ve amansızca hastalanmıştı. Sığındığımız Edirne Muhacir Misafirhanesi’nin doktorları tarafından yapılan muayenelerin ardından anacığıma, o dönemin en korkulan, adı anılınca yürekleri ağza getiren hastalığı, yani "ince hastalık" (verem) teşhisi konulmuştu. Anamı alelacele kollarımızdan çekip alarak misafirhane hastanesinin tecrit odasına gönderiyorlardı.
O karmaşanın, o büyük çaresizliğin ortasında henüz iki yaşındaki küçücük kardeşim Şaban, anasız kalmanın verdiği o büyük korkuyla yaygarayı basmış, feryat figan ağlıyordu: "Anamı isteriiiim... Anamııı!" diye koridorları yırtıyordu sesi. İçim parçalanmıştı, tam şaşkınlıkla ve gözyaşlarıyla Şaban’ı kucağıma alıp bağrıma basacaktım ki…
"Akıncı… Akıncııı! Kendine gel yahu!" Sert bir elin omuzlarımı sarsması ve koridorda yankılanan tanıdık bir sesle irkilerek gözlerimi açtım. En yakın arkadaşım, can dostum Emin karşımda durmuş, şaşkın gözlerle beni sarsıyordu:
"Yine nereye gittin Akıncı? Dakikalardır sesleniyorum, duvar gibisin," deyince, gözlerimi kırpıştırarak zamanda ve mekanda sekiz yıllık bir sıçrama yaptım; 5 Haziran gününün o cıvıl cıvıl İvriz sınıfına geri döndüm. "Hayrola Akıncı, gözlerin kıpkırmızı olmuş, yaşarmış?" dedi Emin endişeyle eğilerek. — "Hayırdır be Emin… Hayırdır," dedim derin bir nefes alarak. "Birden zamanda geriye, o meşum 1951 yılına, göç yollarına gittim. Geçmişimi, o çocuk yaşta çektiğimiz muhacirliğimizi anımsadım. Nereden, hangi yoksulluklardan süzülüp de bu İvriz’in aydınlık sıralarına kadar geldiğimin ayırdına vardım yeniden. Hem buradaki başarıma sevindim hem de o günlerin acısıyla hüzünlendim be kardeşim."
Emin, omzumu babacan bir tavırla sıkarak gülümsedi: "Yahu Akıncı, baksana elindeki karneye! Harika sonuçlar aldın, iki dönemdir sınıfın birincisi oldun. Hiç hüzünlenmene gerek yok, seninle gurur duyuyoruz. Ee, anlat bakalım, bavulu toplayınca ne yapacaksın şimdi, planın ne?"
"Bizimkilerin durumu malum be Emin," dedim hüzünlü bir tebessümle. "Babam hâlâ Mersin’de, o göçmen barakasında günübirlik işçi olarak bizim boğazımızdan geçecek nafakayı çıkarmak için ömrünü törpülüyor. Üstelik nenem ve dayılarım da Mersin’e yerleştiler. O yüzden yarın ilk iş trenle Mersin’e gideceğim. Babamın yanına varıp hem hasret gidereceğim hem de ondan yol için biraz harçlık, para aldıktan sonra hemen Misli’ye, köyde beni dört gözle bekleyen anamla kardeşim Mustafa’nın yanına döneceğim...
Peki, sen ne yapacaksın Emin, senin rotan neresi?" — "Ben de her köylü çocuk gibi doğruca anamın yanına, köyüme gideceğim Akıncı," dedi gözleri parlayarak. — "Haydi öyleyse, lafı bırakalım da şu emektar tahta bavulları toparlamaya başlayalım!"
Her ne kadar dersler bitmiş, karneler dağıtılmış ve 1958-1959 Eğitim ve Öğretim yılı başarıyla sona ermiş olsa da, bavulu kapıp hemen nizamiyeden çıkıp gitmek öyle kolay değildi. İvriz bize buranın sadece öğrencisi değil, aynı zamanda sahibi ve koruyucusu olmayı öğretmişti. Memlekete dağılmadan önce, öncelikle okulun sonraki döneme eksiksiz girmesini sağlayacak o büyük "tamamlayıcı eylemleri" ve bakım işlerini hep birlikte gerçekleştirecektik.
Vakit kaybetmeden iş bölümü yaptık ve kollarımızı sıvadık. Dersliklerden atölyelere, laboratuvarlardan tarım depolarına kadar bütün birimlerdeki alet, edevat ve hassas cihazlar tek tek elden geçirildi, gözden geçirildi. Kış boyunca yıpranan, kırılan ya da eksilen ne varsa hepsi İvriz’in usta elleriyle tek tek tamir edildi, eksiklikleri tamamlandı ve her biri yağlanarak pırıl pırıl kendi nizamî yerlerine yerleştirildi.
Bu büyük bakım seferberliğinin hemen sonrasında ise, koskoca yerleşkede tepeden tırnağa genel bir temizlik harekatı başlattık. Yatakhanelerin zeminleri yı yıkandı, pencereler silindi, sınıfların kara tahtaları eylül ayının o ilk tebeşir kokusuna kadar tertemiz hale getirildi.
Biz İvrizliler, yuvamıza karşı son görevimizi de büyük bir neşe ve iş birliği içinde yerine getirirken; içimdeki o göçmen çocuk, geleceğe doğru her zamankinden çok daha büyük bir inanç ve umutla bakıyordu…
İki Dünya Arasında Bir Pazar Günü...
Gözüme sızan o inatçı güneş ışığı, beni uyanmanın eşiğine getirmeye yetti de arttı bile. İlk birkaç saniye nerede olduğumun ayırdına varamadım. Zihnim, ışığın nereden geldiğini, bu çiğ aydınlığın hangi boşluktan sızdığını çözmeye çalışıyordu. Üstelik sırtım, aşina olduğum ranzanın sert şiltesine değil, doğrudan toprağın soğuğunu emen bir yer yatağına yaslanmıştı.
Yer yatağındaydım. Demek ki İvriz’de değildim.
Gözlerimi tamamen açmadan, kirpiklerimin arasından etrafı süzdüm. Gergin bir kampana sesiyle uyanılan, milimetrik düzenlenmiş o taş duvarlı İvriz yatakhanesi yoktu karşımda. Mersin Göçmen Barakaları’ndaydım. O keskin ışık, ahşap tahtaların zamanla kuruyup aralanmış yarıklarından içeri hücum ediyor, odanın içindeki toz zerrelerini dans ettiriyordu.
Yanımda kimse yoktu ve takvim yaprakları 7 Haziran 1959 Pazar gününü gösteriyordu, Mersin Göçmen barakalarındaydım. Barakanın bu sessizliği, babamın gün ağarmadan, henüz ben uykunun en derin yerindeyken, bir umut, iş bulmak için çoktan yollara düştüğünü söylüyordu. Daha dün akşamüzeri, kara trenin isli dumanı arasından inmiştim bu şehre. İvriz'in disiplinli, saat gibi işleyen kalesinden çıkıp yeniden bu derme çatma, ama bir o kadar da insan kokan dünyaya adım atmıştım.
Yatakta tembellik ederek gözlerimi tavana diktim. Zaman, zihnimin içinde geriye doğru, tıpkı rayların üzerinde gerisin geri giden bir lokomotif gibi hızla akmaya başladı. Ruhum, 6 Temmuz 1957’nin o sıcak yaz gününe çoktan varmıştı bile...
Mersin Kuvayi Milliye İlkokulu... Ardarda iki yıl okuma ayrıcalığına sahip olduğumuz, her köşesinde bir çocukluk hatıramızın saklandığı o okul. Dördüncü sınıftan beşinci sınıfa geçtiğim o yıl, göğsümü kabartan bir gurur vardı içimde; sınıf birincisi olmuştum. Başarılıydım, mektebin parmakla gösterilen çocuklarından biriydim. Bütün o yokluğun, göçmenliğin ortasında defterlerime sığdırdığım rakamlar ve harfler, bana bir çıkış yolu fısıldıyordu.
Üstelik yalnız da değildim. Başta İsmail Tunalı olmak üzere, barakaların tozlu sokaklarında geniş, kopmaz bir arkadaş çevresi edinmiştik kendimize. Hayatın yükünü erkenden omuzlamış çocuklardık; birlikte tabla sırtlayıp simit satar, boyumuzdan büyük hayaller kurardık. Sıcak çöktü mü kendimizi Mersin’in serin sularına bırakır, yüzmeyi o dalgaların arasında dalıp çıkarak öğrenirdik. Akşamları ise Mersin’in yazlık sinemalarının tahta sandalyelerine kurulur, perdedeki kahramanlarla coşarak içimizdeki bütün kurtları dökerdik.
Sonra zihnim biraz daha geriye, 1952’nin Temmuz ayına savruldu. Umutlarımızın en gür olduğu o döneme... Niğde’nin Misli Köyü’ne gittiğimizde, Devlet Baba mülkiyeti hazinede kalmak kaydıyla bize çiftçilik yapalım diye tam 100 dönüm tarla tahsis etmişti. Tek bir şart vardı: Kesintisiz 5 yıl boyunca bu toprağı işleyecek, yeşertecektik. Eğer başarırsak, tapu bizim olacaktı. Bir toprağımız, bir yurdumuz olacaktı sonunda.
Oysa toprak her zaman cömert davranmıyordu. İlk çiftçilik denememizin ardından aldığımız hasat, tam bir hüsran olmuştu. Çıkan mahsul ne toprağın borcuna yetmişti ne de bizim karnımızı doyurmaya. Aç kalmamak, bir lokma ekmek bulabilmek için babam yollara düşmüş, Adana’nın kazası Osmaniye’ye çalışmaya gitmişti. İlkokul birinci sınıfı Misli’nin o kurak toprağında okuduktan sonra, biz de göç kervanına katılarak Osmaniye’ye taşınmıştık. Üçüncü sınıfa geçtiğimizde ise bu kez anamın bitmek bilmeyen sağlık sorunları bizi yeniden yollara dökmüş ve Mersin’in yolunu tutmuştuk.
Biz Misli Köyü’nden uzakta, hayata tutunmaya çalışırken geçen o 3 yıl boyunca toprak sahipsiz kalmıştı. Ve Devlet Baba, ekilip dikilmediğini gördüğü o 100 dönüm tarlayı bizden geri almıştı.
Bir gün birileri babamın kulağına fısıldadı: "Eğer köye geri dönerseniz, belki tarlaları yeniden kurtarabilirsiniz..." Bu bir umuttu. Yeniden yollara düştük. Önce Niğde’nin Bor kazasına gittik, orada 29 Ekim İlkokulu’nun 5. sınıfında üç ay kadar okudum. Fakat köyün çağrısı baskın çıktı ve 27 Kasım 1957’de, o soğuk kış gününde yeniden Misli’ye dönmek zorunda kaldık.
İşte hayatımın dönüm noktası o topraklarda yazıldı. Misli’de ilkokulu bitirdim. Önüme konan leyli meccani sınavlarına, ömrümü değiştirecek o parasız yatılı imtihanına girdim. Ben sınavı kazanıp İvriz Öğretmen Okulu’nun o şanlı, disiplinli öğrencileri arasına katılırken; kardeşim Mustafa, ilkokul beşinci sınıfı tekrarlamak üzere anamla birlikte Misli’nin o sessizliğinde kalmıştı. ben mektepli olmuştum, o ise toprağın koynunda...
"Memeeet... Memet!"
Dışarıdan gelen bu aşina ve şefkatli ses, beni zihnimin dehlizlerinden çekip çıkardı. Hızla yataktan kalkıp barakanın ahşap kapısını açtım. Çağıran, Fatma nenemden başkası değildi. Yüzündeki çizgilerde yılların yorgunluğunu taşıyan nenem, beni kahvaltıya çağırıyordu.
Bizim barakanın hemen bitişiğindeki diğer barakada nenemle Mustafa dayım kalıyordu. Yusuf dayım ise evlenip yuvasını kurmuş, kendine ayrı bir baraka çatıp oraya taşınmıştı. Yoksulluk bizi ayırmamış, aksine yan yana dizilen bu derme çatma tahtaların arasında birbirimize daha da kenetlemişti.
Hızla giyinip elimi yüzümü yıkadıktan sonra nenemin barakasına geçtim. Ak pak ellerini hürmetle öpüp halini hatırını sordum. Şükür, sağlığı ve keyfi yerinde görünüyordu. Önümüze koyduğu mütevazı sofrada kahvaltımızı yaptıktan sonra, mahalle turuna çıkmaya karar verdim.
İlk durak Kerim dayımın barakasıydı. Kapıyı Ayşe yengem açtı; dayım erkenden işe gitmişti. Yengemin elinden sıcak bir çay içip ayaküstü sohbet ettikten sonra, bu kez Yusuf dayımın kapısını çaldım. Şansıma Kerime yengemle dayım evdeydiler.
Yusuf dayım, beni gördüğü an her zamanki o coşkulu, yüreklendirici tavrıyla karşıladı. Gözlerinin içi gülüyordu. Çünkü hem Akıncı hem de Kurtuldu ailelerinin tarihinde ilk mektepli, okumuş çocuklar bizlerdik. Dayım, benim o İvriz’deki şapkamı, üniformamı, elimdeki kalemi kendi gururu sayıyordu. Mektepli olmamız, bu aile için bir rütbeydi. Hal hatır sormalar, İvriz’in o katı disiplinli okul anıları, dersler derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Bir saate yakın süren bu koyu sohbet, İsmail Tunalı’nın kapı eşiğinden el sallamasıyla bölündü.
Dayımlardan izin isteyip kendimi İsmail’in yanına, Mersin’in o iyot kokan sokaklarına attım. Ayaklarımız bizi doğrudan sahile götürdü. Denizin dalgaları kıyıya vururken, biz de eski günlerin dalgaları arasında kaybolmuştuk. İvriz’in kampana sesleri, sert disiplini, katı kuralları geride kalmıştı; şu an Mersin sahilinde, rüzgara karşı yürüyen o özgür, çıplak ayaklı çocuklardık yeniden.
İvriz, bana hayatın "kurallarını ve geleceğini" sunan bir kale gibiydi. Orada her şey dakikti; kampananın o keskin sesiyle uyanır, sıraya girer, yataklarımızı milimetrik düzeltir, etüt salonlarında geleceğe satır satır hazırlanırdık. İvriz’de "birey" olmayı, tek başına ayakta kalmayı, devletin şefkatli ama ciddi yüzünü öğreniyordum. Orası geleceğin inşa edildiği yerdi, ama hep bir parça gurbetti.
Mersin barakaları ise kuralsızlığın, yoksulluğun ama en çok da "sıcaklığın ve çocukluğun" yurduydu. Baraka duvarlarının aralıklarından gözüme sızan o pazar güneşi, İvriz’in sabah kampanası gibi emredici değildi; adeta "Uyan Memet, bak dışarıda hayat var" diye fısıldıyordu.
Burada yer yatağındaydım. Nevresimlerim İvriz’deki gibi tek tip ve gergin değildi belki, ama anamın, babamın, nenemin kokusu sinmişti üzerlerine. İvriz’de kendi kendimin koruyucusuyken, barakalarda Fatma nenemin telaşında, Yusuf dayımın gururlu bakışlarında, babamın akşam kapıdan girerken yorgun yüzünde beliren o tebessümde sarıp sarmalanıyordum.
İvriz bana "mektepli olmayı" ve ağırbaşlılığı öğretirken, Mersin sahili ve o yazlık sinemalar içimdeki o ele avuca sığmaz, simit satan, denizin tuzunu teninde taşıyan çıplak ayaklı sokak çocuğunu yaşatıyordu. Mektepli Memet ile barakaların Memet’i o pazar günü Mersin sahilinde el ele tutuşmuş, hem geçmişin yoksulluğuna hüzünleniyor hem de geleceğin getireceği aydınlığa umutla bakıyordu.
İsmail ile laflarken zaman o kadar hızlı aktı ki, barakalara döndüğümüzde saat çoktan akşamın yedisini bulmuştu. Barakaların önüne geldiğimde Fatma nenemin telaşlı gözleriyle karşılaştım. Merakından sık sık bizim kapıyı yoklamış, beni göremeyince endişelenmişti. Beni karşısında sağ salim görünce yüzü aydınlandı. Ocakta mis gibi kokan bir tarhana çorbası kaynatmıştı; yan yana oturup sıcak çorbayı kaşıkladık. İçimi ısıtan sadece çorba değil, o barakanın çatısı altındaki aidiyetti.
Neneme teşekkür edip dualarını alarak kendi barakamıza geçtim. Ev yalnızdı, sessizdi. Ortalığı güzelce süpürüp topladım, babamın yorgun argın geleceğini bildiğimden ocağa hemen bir çay koydum. Çay demini alıp kokusunu odaya yaydığı sırada, kapının gıcırtısıyla birlikte babam içeri girdi.
Yüzü gülüyordu. O yorgun gözlerinin arkasında bir rahatlama vardı. Günübirlik de olsa bir iş bulabilmiş, evine elleri dolu, rızkıyla dönmüştü.
Karşılıklı oturduk. Tavşan kanı çaylarımızdan yudumlarken, akşam yemeği niyetine kahvaltılıkları atıştırdık. Yatsı namazını huşu içinde kıldıktan sonra, barakanın o loş ışığında yeniden karşı karşıya geldik. Hal hatır kelamından sonra, laf döndü dolaştı ve ikimiz birden zamanda geriye, 1951 yılına doğru bir yolculuğa çıktık.
Babam, her zaman olduğu gibi, o büyük göç hareketimizi destansı bir dille anlatmaya başladı. O anlatırken barakanın tahta duvarları yıkılıyor, odanın içine Sakar Balkan’ın rüzgarları doluyordu. Yoksulluğu, rayları, yolları ve bitmek bilmeyen o arayışı bir masal kahramanı gibi nakşediyordu hafızama. Hikaye gece yarısına doğru bittiğinde, benim de gözlerimden artık uyku akıyordu.
Mersin’in o delikli duvarlarından sızan gece esintisi eşliğinde yatağa girer girmez, bilincim beni hemen teslim aldı. Gözlerimi kapattığım an, kendimi yeniden doğduğum o topraklarda, Karagözler Köyü’nde buldum. Kerim dayımla beraberdik. Sakar Balkan’ın dik eteklerindeydik ve aşağıda uzanan Gerlova alçağını daha net, daha geniş görebilmek için, nefes nefese, durmaksızın tırmanıyorduk...
10 Haziran 1959 Çarşamba, Misli Niğde...
Dün, Mersin'den anamla kardeşimin yanına geldim. İvrizli olarak 3 gün kaldığım Mersin'de, Mersin Kuvayi Milliye ilkokulu 3. ve 4. sınıftan arkadaşlarımın bazılarını görme fırsatım oldu. En iyi arkadaşım İsmail Tunalı bunlardan biriydi.
Göçmen Barakaları Mersin'in ilk gecekondularından biriydi. Barakalarda yaşayanların büyük bölümü Mersin çırçır ve tekstil fabrikalarında vardiyalı çalışıyordu. Benim gibiler, Köy Enstitüsü kökenli öğretmenlerin rehberliğinde ve vazgeçmediğimiz için, parasız yatılı okullara girerek gecekondulardan kurtulma şansımızı yaratmıştık.
Kuvayi Milliye İlkokulu arkadaşlarım mezun olduklarında aileleri ne yapacakları konusunda açmazda kalmışlardı. Yaşları 15-16 olan çocuklarının aile ekonomisine katkıda bulunmaları gerektiğine inanan büyük bir bölümü, özellikle kız çocukları için yeterli görmüşlerdi. Böylece ortaokul ve lise yolları kapanmıştı. Öğrendiğimde üzüldüm.
Aklıma ''Osmanımın Pantolon Parası'' geldi. İvriz yazılı sınavlarına Niğde'de katılma çağrısı geldiğinde, Niğde'ye gidecek paramız olmadığı gibi, iki gün sürecek olan sınav süresince kalacak yerimiz de yoktu. Misli İlkokulu 1. ve 5. sınıfta en iyi arkadaşım Osman'ın anası Hatice Teyze, oğluna pantolonluk kumaş için ayırdığı 10 Lirayı ikiletmeden vermişti de sınavlara katılabilmiştik. Fukaralık böyle bir şeydi.
Sevindirici haberlerim de oldu. Babam bir miktar para biriktirmişti. Misli'de en az iki ay yetecek kadarını bana verdi. Yusuf dayım da tren garına kadar bana eşlik edip harçlık verdi ve beni trene bindirerek yolcu etti.
Mersin-Adana hattında çalışan trenden Yenice istasyonunda aktarma yaparak Adana-Kayseri hattında çalışan Toros Ekspresi ile Hüyük İstasyonu’na kadar 1300 km’lik bir yolculuk yaptım. İstasyondan yaklaşık 6 km uzaklıktaki Misli Köyüne de sağ salim ulaştım.
Köydeki ilk işim Kardeşim Mustafa’nın durumuyla ilgilenmek oldu. Bayezid Öğretmenim önerisi ve yardımlarıyla değişik okulların yatılılık sınavları için, İlkokul 5. sınıfı tekrarlayarak bilgilerini pekiştirmişti. Bu kez İvriz İlköğretmen Okulu sınavlarının yanı sıra Konya Maarif Koleji parasız yatılılık sınavlarına da katılacaktı.
Birlikte sınav konuları bir kez daha gözden geçiriyor, eksik konu ve bilgi bırakmamaya çalışıyorduk. Bu kez başarmak zorundaydı.
Mustafa'nın hazırlıkları dışındaki zamanlarımda Misli'yi tekrar kaşfetmeye çalışıyordum.
13 Haziran 1959, Cumartesi. Misli…
Mersin’in nemli sıcağından çıkıp, İvriz’in o kendine has havasını soluduktan sonra baba ocağı Misli’ye geleli henüz bir haftayı biraz geçmişti. Günler, kerpiç evin serin odasında, kardeşim Mustafa ile baş başa verip Leyli Meccani sınavı hazırlıklarını gözden geçirmekle akıp gidiyordu. Geleceğimiz, o kağıtlardan okuduğumuz satırların arasındaydı. Cebimizde, Mersin'den ayrılırken babamın avucuma sıkıştırdığı bir miktar harçlık vardı elbet. Ama ne demişti eskiler? Hazıra dağ dayanmazdı. Bu topraklarda yaşamanın ilk kuralı, alnının teriyle ekmeğini kazanmaktı.
Köyde tatlı bir telaş, hummalı bir hareketlilik vardı o günlerde. Hayvan yemi olarak da el üstünde tutulan burçak hasadı başlamıştı. Akşam gaz lambasının ışığında toplanıp kararımızı verdik; ertesi gün ailece tarlada olacaktık.
Sabahın ilk ışıkları Niğde bozkırını henüz ısıtmaya başlamışken, güneşin kavurucu sıcağı bastırmadan yola koyulduk. Tarla sahibinin tahsis ettiği atlı arabaların üzerinde, toz bulutunun içinde ilerliyorduk. Yolculuk değil, sanki bir panayırdı bu. Gençlerin atlarını şahlandırıp kamçı şaklatışları, "Haydi oğlum, göster kendini!" niyetine yankılanan bağrışmalar, yan arabadakilere laf atıp "Sizi geçtik ya!" diye savrulan neşeli kahkahalar… Arka taraftan bir iki yanık sesin başlattığı hafif şarkılar, sabahın ayazını ısıtan cinstendi. Tam bir festival havası esiyordu bozkırın bağrında.
Tarlaya vardığımızda, güneş gökyüzünde yavaş yavaş yükseliyordu. Yan yana dizilmiş yirmi, yirmi beş kişi toprağın başında saf tuttuk. Solumda ilkokul arkadaşım Osman, sağımda can yoldaşım, kardeşim Mustafa… Anam ise sıranın diğer ucunda, bir anaç tavırla toprağı süzüyordu.
"Başla!" komutu tarlanın üzerinde çınladı... Dizlerimin üzerine çöktüm, altımdaki kumlu toprak, ayaklarımın altından kayıp giderken ilk burçak köküne uzandım. Burçak, öyle uzaktan göründüğü gibi uysal bir bitki değildi. Boyu kısaydı, bodurdu ama tohumlarının çevresi sert, sivri dikenlerle bezeliydi. Biçerdöver girmez, tırpan işlemez; tek tek, canını acıta acıta elle yolunurdu.
İlk hamleyi yapmamla birlikte parmaklarımın ucunda keskin bir acı hissettim. Dikenler etime batmış, parmak uçlarımdan ince bir sızı yükselmişti. Canım yandı ama çaktırmadım. Osman’a baktım, o da dişlerini sıkmıştı. Dikkatli olmalıydım, hem hızlı hem temiz yolmalıydım.
Her ne kadar Niğde denince akla ilk patates gelse de bu topraklar buğdayı, arpayı, yoncayı ve burçağı da koynunda büyütürdü. Ama hasadı en zalim olanı şüphe yok ki burçaktı. Tek başına bir insanın belini büker, iradesini kırardı. Gel gelelim, Anadolu insanı bu zorluğun ilacını asırlar önce bulmuştu: İmece. Yan yana gelince, omuz omuza verince en aşılmaz duvarlar yıkılır, en zor işler bir oyuna dönüşürdü.
Bir taraftan burçakları yoluyor, bir taraftan da tarladaki genç kızların başlattığı o tanıdık ezgiye ses veriyorduk. O günlerde Halk Türküleri Sanatçısı Nezahat Bayram’ın plaklarında dönen, dillerden düşmeyen o meşhur türkü yükseldi tarlanın ortasından:
"Sabahtan kalktım da ezan sesi var, Ezan sesi değil burçak yası var. Bakın şu adama kaç tarlası var… Aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması, Burçak tarlasında gelin olması…"
Nezahat Bayram gibi kusursuz, pürüzsüz değildi sesimiz belki; ama yaşayarak, hissederek, parmaklarımızdan sızan o ince kanın sıcaklığıyla söylüyorduk. Var gücümüzle haykırdıkça, türkü bizi sarıp sarmalıyor, bambaşka bir aleme götürüyordu. Bir süre sonra ne ellerimizin sızısı kaldı ne de batan dikenlerin acısı.
''Ezgiler, bozkırın ortasında acılarımızın panzehiri olmuştu.''
Zaten bu türkü de durup dururken yakılmamıştı ya… Hikayesini düşünüyordum bir yandan. İstanbul’un varlıklı, korunaklı hayatından kopup aşkı uğruna Anadolu’nun bağrına, bir köy evine gelin gelen o şehirli kızın hikayesiydi bu. İlk sabah uyandırılıp eline bir çuval tutuşturularak gönderildiği o burçak tarlasında, hayatın gerçek yüzüyle ve nasırlı ellerle karşılaşınca göğe yükselen ilk isyanıydı.
Türkü dallanıp budaklanırken, zihnim beni tarladan alıp İvriz Öğretmen Okulu’nun dersliğine götürdü. Karşımda Tarım Başöğretmenimiz Salih Ziya Büyükaksoy duruyordu sanki. Onun o vakur sesi çınladı kulaklarımda.
Bizim tarlada ellerimizi kanatan bu lanetli bitki, İvriz’in dersliklerinde bize adeta bir "mucize" olarak anlatılmıştı. Salih Ziya Öğretmen, burçağın sadece hayvanları besleyen sıradan bir ot olmadığını aktarırdı uzun uzun. Toprağın oluşumu, ıslah edilmesi, suyun korunması ve erozyonun önlenmesi için nasıl hayati bir kilit taşı olduğunu anlatırdı. Toprağın verimini artıran, ekim nöbetinde toprağı dinlendiren ve zirai ekonomiyi ayakta tutan bu bitki, meğer şu üstüne bastığımız toprağın en sadık dostuydu. İvriz bize sadece okumayı değil, bastığımız toprağın kalbini dinlemeyi de öğretmişti.
Güneş batıya doğru devrilip bozkıra uzun gölgeler düştüğünde, tarladaki işimiz bitmişti. Ezgilerle, şakalarla, birbirimize takılmalarla geçen koskoca bir günün ardından arabalara tekrar bindik. Ellerimiz acıyordu, yorgunduk ama eve dönerken içimizde gururlu bir hafiflik vardı.
Kardeşim Mustafa’ya baktım, gülümsüyordu. Geleceğe inanıyorduk, toprağa inanıyorduk. Ve en önemlisi, her şeye rağmen çok mutluyduk.
14 Ağustos 1959, Cuma. Misli…
Gökten adeta alev yağıyordu. Anadolu’nun bağrındaki bu küçük köy, yaz güneşinin altında sessizce kavrulmaktaydı. Hani derler ya, yaprak kımıldamıyordu. Aslında yaprak kımıldamıyor dediğime bakmayın; ortalıkta kımıldayacak tek bir yaprak bile yoktu. Köy bozkırın ortasında öylece çıplaktı, ağaçsızdı.
Sadece iki yıl önce, köyümüzün idealist başöğretmeni Bayezid Tuna’nın öncülüğünde büyük bir gayrete girişmiştik. Okul bahçesindeki o sert, inatçı doğal kayayı kazma kürekle kazımış, fidan çukurları açmış ve körpe fidanları, dışarıdan getirttiğimiz, toprakla buluşturmuştuk. Ancak bozkırın can suyu ağırdı; fidanlar henüz gölge verecek, rüzgârda uğuldayacak yapraklı ağaç aşamasına gelememişlerdi.
Kum ve taş binalar, sabahtan beri emdikleri o amansız güneş enerjisini şimdi bir fırın ağzı gibi ışıma yoluyla geri kusuyordu. Zaman donmuş, mekân kavrulmuştu.
Öğleden önce taş evimizin serinliğine sığınıp biraz kitap okumuş, sonra da kardeşim Mustafa ile ilgilenmiştim. Şimdi ise odadaki sedire sırt üstü uzanmış, sıcağın ağırlığı altında tembellik ediyorduk. Tam o sırada anamın başını kapıdan uzattığını gördüm. Yüzünde hem bir merak hem de tatlı bir telaş vardı:
— Mehmeeet… Mustafaaa… Köy bekçisi sarı bir zarfla geldi. Kalkın bakın bakalım neymiş.
Anam sözünü bitirir bitirmez yattığımız yerden ok gibi fırladık. Gelen zarf, Niğde Milli Eğitim Müdürlüğü’ndendi. Üzerinde resmi mühürlerin bulunduğu o meşhur sarı zarflardan biri...
Saat öğleden sonra altı buçuğu gösterirken zarfı dikkatle açtık. İçindeki resmi yazı, kardeşim Mustafa’yı o dönem "leyli meccani" olarak bilinen parasız yatılılık sınavlarına davet ediyordu. Mektuba göre yazılı sınavlar 17 Ağustos Pazartesi günü başlayacak ve dört gün sürecekti.
İçimi büyük bir minnet duygusu kapladı. Okul başöğretmenimiz Bayezid Tuna, her zamanki babacanlığı ve ileri görüşlülüğüyle, kardeşimin başvurularını zamanında ve eksiksiz yapmıştı. Onun bu iyiliğini ömrüm boyunca hep minnetle anacaktım.
Ben, bir İvriz Öğretmen Okulu öğrencisi olarak hayatımda ilk kez yaz tatili yapıyordum. Ancak bu tatili kendime değil, kardeşime adamıştım. Haftalarca Mustafa’yı bu sınavlara hazırlamıştım. Bütün dersleri tek tek gözden geçirmiş, konuların üzerinden defalarca geçmiştik. Bayezid öğretmenimiz de sağ olsun, bize rehberlik etsin diye bir önceki yılın sınav sorularını bulup getirmişti.
Sınavlara hazırdık, tek eksiğimiz bu resmi davetti… Ve işte o davet artık elimizdeydi.
Mustafa’nın önünde iki büyük kapı vardı: Hem İvriz Öğretmen Okulu’nun hem de Konya Maarif Koleji’nin sınavlarına girecekti. Takvim belirlenmişti; Salı ve Çarşamba günleri İvriz’in, Perşembe ve Cuma günleri ise Konya Maarif Koleji’nin sınavları yapılacaktı.
Zarfı masanın üzerine bırakırken, tam bir yıl önceki o çaresiz günümüzü hatırladım. Geçen yıl bu zamanlar, içimiz yine böyle umutla doluydu ama cebimiz bomboştu. Niğde’ye gidecek otobüs paramız olmadığı gibi, orada kalacak bir tek akrabamız, tanıdığımız da yoktu.
Çaresizlik belimizi büktüğü sırada, ilkokul arkadaşımız Osman’ın annesi Hatice Teyze yetişmişti imdadımıza. Bir gece yarısı kapılarını çalmıştık. O fedakâr kadın, sandığından çıkarıp "Osman’ımın pantolon parası" diyerek biriktirdiği o 10 Lirayı avucumuza saymıştı. O parayla Niğde’ye gitmiş, sınavlara katılmıştık. Sınav sonucunda ben başarılı olup İvriz’in yolunu tutarken, Mustafa kazanamamış ve köyde kalıp beşinci sınıfı tekrarlamak zorunda kalmıştı. O buruk sevinç, yüreğimizde hep bir yara olarak kalmıştı.
Ama bu yıl durum farklıydı. Bu yıl paramız da vardı, Niğde’de kalacak yerimiz de...Mersin’de günübirlik işçi olarak kavurucu sıcakta çalışan babam para göndermişti. Üstelik Mustafa ile ben de boş durmamış, Misli’de yapılan hasatların bazılarına katılarak alın terimizle üç beş kuruş kazanmış, kenara koymuştuk.
Ağustos ayının üçüncü çeyreğinde sınavların yapılacağını önceden kestirdiğimiz için, kalacak yer sorununu da erkenden, eş dost vasıtasıyla çözmüştük. Geçmişin çaresizliği, yerini bu kez emin adımlara bırakmıştı.
Hemen işe koyulduk. Sınavlarla ilgili resmi evrakları titizlikle bir araya getirdik. Yeni kalemler yontuldu, silgiler kontrol edildi ve her şey bir çantada toplandı. Ardından köy meydanına çıkıp Pazartesi günü şafak vakti Niğde’ye gidecek olan köy otobüsünde yerimizi ayırttık. Artık geri sayım başlamıştı.
Eve döndüğümüzde odadaki o gergin ama tatlı heyecan hissediliyordu. Mustafa, heyecanını bastırmak istercesine masanın başına oturdu. Özellikle en çok önem verdiği Matematik ders notlarını önüne açtı. Formülleri, problem çözme yöntemlerini son bir kez daha, gözlerinde büyük bir kararlılıkla gözden geçirdi.
Sayfayı çevirirken bana baktı. Gözlerinde geçen yılın burukluğu değil, bu yılın inancı vardı.
Kalemi masaya bıraktı. Artık hazırdı. Bozkırın ortasındaki bu küçük köyden, geleceğe doğru yürüyeceği o büyük sınava tamamen hazırdı…
Kardeşim Mustafa Konya Maarif Koleji'nde...
Takvim yaprakları 18 Eylül 1959 Cuma gününü gösteriyordu. Anadolu’nun üzerine çöken eylül serinliği, içimdeki o tuhaf, erken büyümüş delikanlı hissini bastırmaya yetmiyordu. Henüz ortaokul ikinci sınıfa geçmiş, İvriz İlköğretmen Okulu’nun tozunu yutmaya hazırlanan bir çocuktum aslında. Ama o sabah, omuzlarımda bir çocuğun taşıyabileceğinden çok daha ağır, gururlu bir yük vardı.
Kardeşim Mustafa, 19-20 Ağustos tarihlerinde girdiği sınavlarda büyük bir başarı göstermişti. Önünde iki yol vardı: Ya benim gibi İvriz İlköğretmen Okulu’na gidecek ya da Konya Maarif Koleji’nin kapısından içeri adım atacaktı. Üstelik ikisini de parasız yatılı olarak kazanmıştı. Tercihini Konya Maarif Koleji’nden yana kullandı. Yeni eğitim yılı 21 Eylül Pazartesi günü başlayacaktı ve önümüzde çözülmesi gereken koskoca bir "veli" meselesi vardı.
Babamız Mersin’deydi. Ekmeğini taştan çıkaran, günübirlik de olsa işini kaybetmeyi göze alamayan bir işçiydi. Konya’ya gelmesi hem işinden olmasına yol açabilir hem de zaten kıt kanaat geçinen ailemize büyük bir masraf çıkarabilirdi.
"Ben ne güne duruyorum?" dedim anama. "Velisi de olurum, kaydını da yaptırırım!"
Nasılsa benim okulum da Ereğli’deydi. Tren Konya’dan geçiyordu; yani Konya bir nevi yolumun üzeriydi. Anam önce duraksadı, yüzümdeki kararlılığa baktı. Sonra uzatıp öptüğüm ellerini başıma koydu, hayır duasını eksik etmedi.
İlkokul arkadaşımız Osman’ın ayarladığı bir atlı arabanın tıkırtıları arasında Niğde Hüyük İstasyonu’na vardığımızda, güneş henüz yeni doğuyordu. İstasyon şefinin düdüğüyle birlikte Toros Ekspresi’nin o simsiyah, kurum kokan gövdesine bıraktık kendimizi. Yaklaşık 270 kilometrelik, hayatımızı değiştirecek Konya yolculuğu işte böyle başladı.
Ulukışla’da yaptığımız aktarmanın ardından, tam sekiz saat süren dumanlı ve sarsıntılı bir yolculuğun sonunda Konya Tren Garı’na ulaştık. Trenden indiğimizde etrafa bakındık. Şansımız vardı; Konya Maarif Koleji tam da garın civarındaydı. Ancak okulun o ihtişamlı kapısına vardığımızda cep saatim 18.00’i çoktan geçmişti. Ne bir memur kalmıştı okulda ne de bir kayıt görevlisi.
Kapıdaki bekçi, üzerimizdeki tozlu kıyafetleri ve şaşkın bakışlarımızı süzüp babacan bir tavırla konuştu: "Geç kalmışsınız evlat. Cumartesi sabahı saat 10.00’dan sonra gelin, müdür bey burada olur."
"Peki amca," dedim, "biz bu gece nerede konaklayabiliriz?"
Bekçi eliyle hemen kolejin karşısındaki mütevazı oteli işaret etti: "Şu karşıdaki otele gidin. Benim gönderdiğimi söyleyin, size yardımcı olur." Teşekkür edip gar caddesinin rüzgarında karşıya geçtik. Otel görevlisi bizi güler yüzle karşıladı. Bekçinin selamını iletince yüzü yumuşadı.
"İki yataklı bir odam var," dedi görevli, anahtarı parmağında çevirirken. "Sizi oraya alayım. Yataklardan birinde yatarsınız. Gece başka bir müşteri gelirse, ikinci yatağa onu yerleştiririm. Size de uygun bir fiyat yazarım."
Odaya çıktığımızda tek bir yatağa sığışıp oturduk. Gece boyunca gözümüze uyku girmedi. Kulağımız hep kapıdaydı. Yan taraftaki yatak bomboş duruyordu ama içimizdeki fukaralık korkusu yorgunluğumuzdan baskındı. "Ya o yatağa da geçeriz de sabaha karşı bir müşteri gelir, bizden iki yatak parası alırlar?" diye düşündük. Kardeşimle birbirimize sokulup tek bir yatakta sabahladık. Fukaralık, insana sadece parasızlığı değil, hak etmediği bir konforun korkusunu da öğretiyordu.
Cumartesi sabahı erkenden, otelciye teşekkür edip ayrıldık. İstasyon civarındaki bir simitçiden aldığımız iki taze simitle, dumanı tüten bir kahvehanede sabah kahvaltımızı yaptık. Cebimizdeki para azdı ama içimizdeki umut Konya Ovası kadar genişti.
Saat tam 10.15’te yeniden kolej kapısındaydık. Akşamki bekçi bizi görünce gülümsedi: "Müdür bey geldi, hadi arkama düşün," diyerek bizi koridorlardan geçirip büyük, ağır bir kapının önüne getirdi. İçeri başını uzatıp, "Kayıt için gelmişler Müdür Bey," dedi.
Müdür bey, masasının arkasından başını kaldırıp bize baktığında şaşkınlığını gizleyemedi. Karşısında takım elbiseli, kravatlı veliler görmeye alışıktı herhalde. Oysa karşısında duran; biri ilkokulu yeni bitirmiş, diğeri ortaokul ikinci sınıfa geçmiş iki çocuktan ibaretti.
"Babanız nerede sizin?" diye sordu, sesi odanın içinde yankılanırken.
Öne doğru bir adım attım. Dik durmaya çalışarak, sesimin titremesine izin vermeden konuşmaya başladım: "Babam Mersin’de çalışıyor Müdür Bey. İşyerinden izin alamadı, gelmesi de çok masraflı olacaktı. Ben de İvriz İlköğretmen Okulu ikinci sınıf öğrencisiyim. Velisi ben oldum kardeşimin."
Müdür bey uzunca bir süre hiçbir şey söylemedi. Kafasını ağır ağır sallarken ağzından hayret nidaları dökülüyordu. Karşısındaki bu "çocuk veliyi" süzdü, ardından masasındaki zili çalarak bir görevli çağırdı. Mustafa’nın evraklarını uzatıp kayıt işlemlerinin başlatılmasını emretti.
İşlemler yapılırken müdür bey bana döndü, gözlerindeki o sert ifade gitmiş, yerini derin bir şefkate bırakmıştı: "Eee, şimdi sen ne yapacaksın peki?"
"Kardeşimin kayıt işlemleri bitsin, onu buraya emanet edeceğim Müdür Bey," dedim. "Sonra trene binip Ereğli’ye, oradan da kendi okulum İvriz’e gideceğim."
Gülümsedi. Öyle de oldu.
Kayıt bitip de okulun bahçesine çıktığımızda, Konya Maarif Koleji’nin üzerine kurulan o eski Bağdat Oteli binasına uzun uzun baktım. Zamanın hükümetinin Anıtkabir inşaatı bütçesinden bile pay aktararak gözü gibi koruduğu, devlet eliyle yabancı dil eğitimi veren bu muazzam okulda artık benim kardeşimin de adı yazılıydı. Bütün öğrencileri paralı ve yatılı olan bu koca mektepte sadece iki öğrenci bursluydu; biri okul aile birliğinin desteğiyle benim kardeşimdi.
Bu düşünce, istasyona doğru yürürken göğsümü kabartıyor, adımlarıma bir yetişkin vakarı katıyordu.
Ereğli trenine binip pencerenden dışarıyı izlerken, içimdeki o gururlu sevincin yanına incecik bir sızı yerleşti. Konya Ovası’nın uçsuz bucaksız sarılığında kaybolan raylara bakarken kendime sormadan edemedim: Olur da bir gün, o oldukça zengin Konyalı çocukların, eşraf evlatlarının arasında benim o fukara kardeşim maddi ve manevi yönden ezilir miydi? Bu koca şehir, onun o temiz ve çocuk kalbini incitir miydi?
Tren İvriz’e doğru yol alırken, içimdeki endişeyi bozkırın rüzgarına bıraktım. Biliyordum ki, Niğde Garı'ndan çıkan o iki çocuk, artık arkalarına bakmadan kendi yollarını çizmek zorundaydı. Kardeşim Konya’da lisan öğrenecek, bense İvriz’de memleketin geleceğini yetiştirmek için tebeşir tozu yutacaktım. Fukaralık belimizi bükmüştü belki ama okumak, o bükülen beli doğrultacağımız tek kalemizdi.
İvriz İkinci Sınıf Öğrencisiyim...
Takvim yaprakları 20 Eylül 1959 Pazar gününü gösteriyordu. İvriz’in o kendine has, toprak kokan serin havasını içime çekerken, geride bıraktığım günün yorgunluğunu çoktan unutmuştum.
Daha dün, koskoca Konya Maarif Koleji’nin kapısında, bir çocuk başıma veli olmuş, kardeşim Mustafa’nın kaydını tamamlamıştım. Cebimdeki kısıtlı paranın büyük bir kısmını, ona koca bir dönem boyunca yetmesini umduğum 100 Lira harçlık olarak avucuna bırakırken içim gitse de belli etmemiştim.
Cumartesi saat tam onbirde beni İvriz’e, yuvama götürecek olan Toros Ekspresi’ne bindiğimde omuzlarımdaki yük hafiflemiş, yerini derin bir muhasebeye bırakmıştı.
Konya ile Ereğli arasındaki o üç saatlik tren yolculuğu, rayların tıkırtısı eşliğinde beni alıp uzaklara götürdü. Pencerenden dışarıya, uçsuz bucaksız uzanan bozkıra bakarken, aklım ilk olarak Misli’de kalan anama gitti. Babam ekmek davası için Mersin’deydi. Şimdi Mustafa da Konya’da yatılı kalacaktı.
Evin çocukları birer birer yuvadan uçarken, anam o koca evde yapayalnız kalmıştı. Babam bir ara gelip onu da Mersin’e götürecekti elbet, ama o zamana kadar ne yapardı tek başına? İçim el vermedi, bir hayli hayıflandım. Sonra şükür ki ilkokul arkadaşım Osman ile anası Hatice Teyze düştü aklıma. Bizim yokluğumuzda anamı yalnız bırakmaz, kapısını çalmayı eksik etmezlerdi. Bu düşünce, yüreğime su serpti.
Anamın yalnızlığı konusundaki endişem biraz yatışınca, trenin dumanı beni geçmişin daha da derin, sisli sayfalarına savurdu. Zamanda geriye, ömrümün en büyük kırılma noktasına, 1951 yılının 23 Nisan gününe gittim…
Atalarımızın asırlık yurdu Bulgaristan’a, doğup büyüdüğümüz Karagözler köyüne veda ettiğimiz o nisan gününü dün gibi hatırlıyordum. Yüreğimizde göçün ağırlığı, cebimizde umuttan başka bir şey yoktu. Üç gün süren meşakkatli bir yolculuğun ardından, 26 Nisan 1951 Perşembe günü Edirne Karaağaç İstasyonu’ndan Anavatan’a, Türkiye’ye ilk adımımızı atmıştık. Toprağı öpmüştük öpmesine ama sevinmeye vakit bulamadan, acı bir gerçekle yüzleştik: Anama o dönemin amansız ince hastalığı, yani verem teşhisi konmuş ve hemen Muhacirhane revirine yatırılmıştı.
Ertesi gün, bize bu topraklarda yeni bir hayatın kapısını açacak olan yeni doğum kağıtlarımız verilmişti. Bulgaristan’dan "Ahmet Mustafa Durgud" ailesi olarak çıkmış, Edirne’de o beyaz kağıda düşen mürekkeple artık "Ahmet Akıncı" ailesi olmuştuk. Beş kişilik bu yeni muhacir ailesinin en büyük oğlu olarak ben henüz 7 yaşındaydım. Mustafa 6, en küçüğümüz Şaban ise henüz 2 yaşındaydı.
Edirne'deki üçüncü günümüzde yapılan dağıtımda bize Maraş Elbistan yolları görünmüştü. Anam revirde en az iki ay tedavi görecekti ve babamın refakatçi olarak onun yanında kalması şarttı. Halil Dedem, nenem, dört dayım ve bir teyzemden oluşan o yedi kişilik Halil Kurtuldu ailesinin yanına katılarak biz üç kardeş yola koyulduk. İstikamet Maraş’tı. Her ne kadar etrafımızda bize kol kanat gerecek büyük ailemiz olsa da ananın yeri başkaydı. İki yaşındaki dilsiz çocuk Şaban, anasızlığın acısıyla durmadan ağlıyor, hepimize zor anlar yaşatıyordu.
Maraş il emrine geldikten sonra, oradaki yöneticiler bizi Elbistan’ın Alevi-Kürt köylerine birer birer dağıtmıştı. Bizim payımıza Elbistan’ın Karahasanuşağı köyü düşmüştü. Dağların arasında, V şeklindeki yamaçlar arasına sıkışmış, ortasından Söğütlü Çayı kollarından biri geçen, tarım arazisi olmayan fukara bir köydü. Konut olarak gösterdikleri ağıldan bozma, doğru dürüst kapı penceresi olmayan , yamaçta ve dereden yaklaşık 50 metre yukarıda bir yerdi.
Daha ilk günde, gözleriyle çevreyi dikkatle taradıktan sonra; topraktan ve çiftçilikten başka hiçbir zanaatı olmayan Halil Dedem, etraftaki çoraklığa bakıp derin bir iç çekip, "Buralarda aç kalırız..." Demişti.
Gerçekten de dedemin korktuğu gibi oldu; ne tarım arazisi vardı ne de geçinecek bir iş. Yaklaşık iki ay sonra anamla babam tedavi bitip yanımıza gelince, yerleştirilmek istendiğimiz Hasanköy’e geçmiştik. Mezra tipindeki bu dağ köyünde de durum farklı değildi, toprak yoktu. Üstelik acıların en büyüğü oradaki kerpiç bir damda bizi buldu. Henüz iki yaşındaki minik kardeşim Şaban’ı, o yabancı topraklara, kara bağırlarına kendi ellerimizle gömmüştük.
Şaban’ın acısını yüreğimize gömüp hayata tutunabilmek için yollara düşmüştük yeniden. Kendimizi Çukurova’nın kavurucu sıcağında, Ceyhan pamuk tarlalarında ve Osmaniye’nin tozlu topraklarında yerfıstığı mevsimlik işçi olarak bulmuştuk. Misli Köyü öncesinde, 1951-1952 kışının o ayazında Düziçi’nin Yeşilova köyünde konaklamıştık.
Yeşilova’dan bindiğimiz kara tren bizi ne zaman Niğde Hüyük İstasyonu’na ulaştıracak, bu gurbet ne zaman bitecek diye hayal kurarken, lokomotifin kulakları tırmalayan o uzun, keskin düdük sesiyle irkilerek kendime geldim. Her zaman olduğu gibi, bir kez daha zamanda geri gitmiştim.
Gözlerimi açıp pencerenden dışarı baktığımda zamanda geri gelmiştim. Geçmişin acı hatıraları bozkırın sarı tozuna karışıp gitmişti. Tren, yavaşlayarak Ereğli Garı’na giriyordu. İstasyondaki tabelayı görünce içimi tarifi imkansız bir sevinç kapladı. Ben, o fukara göçmen çocuğu, artık bu topraklara kök salmış büyük bir ailenin, İvriz Ailesinin bir bireyiydim. Özlediğim okuluma, gerçek yuvama kavuşuyordum. Saat on dördü gösteriyordu.
Ereğli’de okula giden servis arabasının kalkmasına daha üç saat vardı. Garın bekleme salonunda oturup zaman öldürmek yerine yürümeyi seçtim. Tozlu yolu adımlamaya başladığımda, ciğerlerimi dolduran temiz havayla birlikte çocuksu bir neşeyle mırıldandım:
"Dağ başını duman almış, yürüyelim arkadaşlar..."
Gençlik Marşı’nın ezgileri bozkırın sessizliğinde yankılanırken adımlarım daha da hafifledi. Nasıl da özlemiştim İvriz’i! Bulgaristan’dan göçtüğümüzden beri, savrulduğumuz o pamuk tarlalarından, çorak dağ köylerinden sonra bize kucağını açan, bizi sıcaklığıyla ısıtan tek yer orası olmuştu. Öğretmenlerimin babacan tavırlarını, arkadaşlarımın o hesapsız dostluğunu, tebeşir kokan sınıfları çok özlemiştim. İvriz Ailesi, memleketin dört bir yanından gelen bizim gibi fukara çocukları hiçbir ayrım gözetmeden, sevgiyle kucaklamıştı.
Yol biterken okulun uzaktan görünen siluetine baktım. Bir an önce bizi sarıp sarmalayan, geleceğe hazırlayan o büyük yuvaya ulaşmak için adımlarımı daha da hızlandırdım. Artık geçmişin hüzünlü hatıraları arkamda, İvriz’in aydınlık geleceği ise tam karşımdaydı. Artık İvriz İlköğretmen Okulu ikinci sınıf öğrencisiydim...
1959-60 Eğitim ve Öğretim Yılı Başladı...
Takvim yaprakları 21 Eylül 1959 Pazartesi gününü gösteriyordu. Sabahın henüz altısıydı. İvriz’in ayazı yatakhanenin camlarını buğulandırırken, kulaklarımızda o tanıdık, sert ses yankılandı: Zırrr!
Kalk zilinin hemen ardından, elindeki ağır anahtarları demir ranzaların parmaklıklarına vura vura koridorda ilerleyen nöbetçi öğretmenin ayak sesleri duyuldu. Demir demire çarpıyor, çıkan keskin çınlamalar uykunun o en tatlı yerini bölüp geçiyordu. Ama bu kez ne zili yadırgadık ne de o anahtar seslerini. Evimizi, yuvamızı, okulumuzu öyle özlemiştik ki, bu sesler bize sürgünün bittiğini, ailemize yeniden kavuştuğumuzun müjdesi gibi geliyordu.
Yine de üç aylık rahatlığın ardından yataktan doğrulmak kolay olmadı. Gözlerimizi ovuşturarak, esneye esneye kalktık. Haklıydık; dün akşam ranzalara uzandığımızda herkes o kadar doluydu ki, yaz tatili anılarını fısıldaşarak konuşurken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiş, gece yarısını epey devirmiştik.
Çabucak üzerimizi giyinip muslukların başına koştuk. Yüzümüze çarptığımız o buz gibi İvriz suyu bizi tamamen kendimize getirdi. Köy Enstitüsü geleneğinin o disiplinli ama şefkatli terbiyesiyle yetiştiriliyorduk; askeri bir intizamla yataklarımızı kırışıksızca düzelttik ve sabah etüdü için sınıflarımızdaki yerlerimizi aldık.
Sınıfın kapısı açıldığında içeriye yabancı bir yüz girdi. Yeni bir yol arkadaşımız, yeni bir sıra arkadaşımız vardı artık: Akif İken. Okula yeni atanan ve bu yıl Türkçe derslerimize girecek olan Şerif İken öğretmenimizin kardeşiydi. Uzun boylu, sarışın, endamlı ve yakışıklı bir çocuktu Akif; sınıfa ilk adımını atışından, ileride çok sıkı dost olacağımız belliydi.
Henüz ilk gün olduğundan dersler başlamamış, önümüze açılacak ödevler veya gözden geçirilecek ağır konular masalarımıza dizilmemişti. Sınıfta tatlı bir uğultu yükseldi. Bütün arkadaşlar, Anadolu’nun dört bir yanındaki köylerinde, kasabalarında başlarından geçen ilginç yaz anılarını sırayla anlatmaya başladılar. Kimi tarladaki ekinlerden bahsetti, kimi harman zamanından.
Ben ise sıramıza doğru eğilip, can dostum, sırdaşım, her şeyimi paylaştığım kardeşim Emin Özkan’ın gözlerinin içine bakarak başladım Konya maceramı anlatmaya. Kardeşim Mustafa’nın o koca Konya Maarif Koleji’nin sınavını nasıl kazandığını, babam Mersin’de ekmek kavgasında olduğu için koskoca Konya’ya bir çocuk başıma nasıl veli olarak gittiğimi fısıldadım. Cumartesi günü kaydını tamamlayıp, cebine harçlığını koyduktan sonra onu mektebine emanet edişimi, ardından kara trene binip Ereğli üzerinden buraya, İvriz’e nasıl döndüğümü bir bir döktüm ortaya.
Emin, anlattıklarımı büyük bir hayranlık ve sevinçle dinledi. Kardeşimin o zorlu sınavı kazanıp parasız yatılı olarak böylesi elit bir okula kabul edilmesine, en az benim kadar, öz kardeşi kazanmış gibi sevindi. Dostluk, kardeşinin başarısıyla göğsü kabarabilmekti; Emin’in gözlerindeki o gurur ışığı bana bunu bir kez daha hissettirdi.
Etüt bitiş zilinin çalmasıyla birlikte sınıflardan boşalıp yemekhaneye doğru akın ettik. Kapıdan içeri adım attığımızda karşımızda tam bir bayram havası bulduk. Burası sadece bir yemekhane değil, memleketin geleceğini omuzlayacak çocukların şölen alanıydı. Her masadan bir kahkaha, her köşeden bir kucaklaşma sesi yükseliyordu. Bütün arkadaşlar, yeniden İvriz’in o güvenli çatısı altında buluşmanın saf mutluluğunu yaşıyordu.
Köy Enstitüleri ve onların kutsal ardılları olan İlköğretmen Okulları, bizim gibilerin zihnine ve yüreğine çok büyük bir gerçeği kazımıştı: Bizim için okul ve eğitim, fukaralıktan, çaresizlikten kurtuluşun tek yoluydu. Bu yüzden biz, tatil bitsin diye gün sayan, okula döndüğünde ve burada bir şeyler üretip var olduğunu hissettiğinde gerçek mutluluğu bulan çocuklardık.
Sabah kahvaltısının ardından, üzerimizdeki tatlı rehavetle Bayrak Töreni alanında toplandık. Bahçede muazzam bir hiyerarşi ve ciddiyet hakim oldu birden. Başta nöbetçi öğretmenlerimiz ve disiplinli nöbetçi öğrenciler olmak üzere, okulun bütün kadrosu sıraya dizildi. Derken, heybetli duruşuyla Okul Müdürümüz Kamil Açan ve yardımcıları kürsüdeki yerlerini aldılar.
Kamil Açan, gözlerini kısıp tören alanını baştan başa alıcı bir gözle, adeta evlatlarını sayan bir baba gibi süzdü. Memnuniyetle hafifçe başını salladı ve el işaretiyle okul bandosuna komut verdi. Bandonun güçlü nefesiyle birlikte İstiklal Marşı bozkırın semalarında yankılandı, ardından hep bir ağızdan gürleyen sesimizle Andımız okundu.
Müdürümüz kürsüye yaklaşarak mikrofona doğru eğildi: “Günaydın Arkadaşlar!” “Sağ ol!” nidası okulun duvarlarında çınladı.
Kamil Bey, gözlerini bu yıl aramıza yeni katılan, ürkek gözlerle etrafa bakan birinci sınıf öğrencilerine çevirdi: “Hoş geldiniz,” dedi sesi babacan bir tona bürünerek. Okulun yazılı olmayan o köklü kurallarını, burada alacağımız eğitim ve öğretimin temel amacını, vatana millete nasıl hayırlı birer evlat olmamız gerektiğini uzun uzun anlattı. Sonra bakışlarını biz eski öğrencilere, yani ikinci sınıflara doğru çevirdi. Sesini biraz daha vurgulayarak o tarihi uyarısını yaptı: “Kardeşlerinize sahip çıkın! Her konuda onlara yardımcı olacağınız gibi, ahlakınızla ve çalışkanlığınızla onlara örnek de olun.”
Göğsümün kabardığını hissettim. Artık birinci sınıfın o acemiliği geride kalmıştı. İkinci sınıfa geçmiş olan bizler, artık bu okulun "ağabey sınıfına" yükselmiştik. Omuzlarımıza yeni bir sorumluluk yerleşmişti.
Bayrak töreninin resmiyeti dağılırken, okulun efsane öğretmenlerinden Mehmet Karaman neşeyle öne fırladı. Gözleri çakmak çakmak parlıyordu: “Milli oyunlarımızla açılışı taçlandralım arkadaşlar!” diye bağırdı.
Zaten herkes bu anı bekliyordu. Benim de gururla içinde yer aldığım, akordeon çaldığım okul bandosu hemen pozisyon aldı. Bandoyu yöneten Kemal Çuhalılar öğretmenimizin keskin el işareti ve Davulcu Rahmi Ayaz’ın tokmağını davulun bağrına sertçe vurmasıyla birlikte ortalık bir anda şenlik yerine döndü.
19 Mayıs 1959’daki Gençlik ve Spor Bayramı’nda Ereğli Stadyumu’nu ayağa kaldıran, tüm şehre görsel bir şölen sunan ekip yine sahnedeydi. Arkadaşlarımız, o dönem stadyumda estirdikleri fırtınanın aynısını bu kez İvriz’in kendi bağrında, bizim için estiriyorlardı. Ayaklar toprağa vuruyor, toz havaya karışıyor, akordeonun körüğünden çıkan melodiler dağlara doğru yankılanıyordu. İçimizdeki coşku ve mutluluk tarif edilemez boyuttaydı.
Oyunlar bitip de terli alınlarımızı silerken, büyük bir enerjiyle, adeta koşarak sınıflarımıza doğru gittik. Yeni ders yılının ilk zili çalmıştı. İçeriye giren öğretmenimizin gözetiminde yapılan ilk derste, arkadaşlarımın güveniyle yeniden sınıf başkanı seçildim. Tahtanın önünde durup sınıfa baktığımda, omuzlarımdaki başkanlık sorumluluğu bu kez daha farklı hissettiriyordu.
Ardından derslerimize yeni gelen, ilk kez karşılaşacağımız öğretmenlerimizle tanıştık. Kitap kokuları, tebeşir tozları ve yeni defter sayfalarının hışırtısı arasında 1959-1960 Eğitim ve Öğretim yılına resmen başlangıç yaptık.
Sırama oturup pencereden dışarıya, İvriz’in yeşilliğine baktım. Kardeşim Mustafa Konya’da emin ellerdeydi, anam Misli’de yalnız olsa da dostlar yanındaydı, bense ait olduğum yerde, krallığımdı. Yaşadığımız tüm o muhacirlik acılarından, Şaban’ın hasretinden ve fukaralığın ayazından sonra, İvrizli olmanın o muazzam mutluluğunu ve gururunu yaşıyordum. Biz, bu bozkırda açan çiçeklerdik ve ne pahasına olursa olsun solmayacaktık.
Yemekhaneden Doğan Sinema Salonu...
Takvim yaprakları 7 Kasım 1959 Cumartesi gününü gösteriyordu. İvriz Öğretmen Okulu’nda hayat, sadece dersliklerin kasvetli duvarları ve ezber boyun eğmiş eğitim formüllerinden ibaret değildi. Burası Köy Enstitüsü ruhunun tüten son ocaklarından biriydi ve bizim için eğitim; özgüvenin, gizli kalmış yeteneklerin ve sanatın harmanlandığı bir kendinin farkına varma süreciydi.
İşte bu yüzden, hafta sonunun habercisi olan cumartesi günlerini, düzenlenen sosyal ve kültürel etkinlikler yüzünden hepimiz büyük bir heyecanla beklerdik. Müzik tınlar, resim atölyelerinden boya kokuları yükselirdi; yazarlığa hazırlık, senaristlik, küçük hikaye yazarlığı, tiyatro ve folklor çalışmaları hayatımızın ayrılmaz birer parçasıydı. Her çocuk bir sanata, her parmak bir enstrümana dokunurdu burada.
O cumartesi, öğle yemeğinin ardından herkes görev yerine dağılmıştı. Kimi tarla nöbetine gitmişti, kimi revire, kimi kütüphaneye... Benim payıma ise en sevdiğim yer, müzikhane nöbetçiliği düşmüştü. Müzikhaneye doğru yürürken yemekhanenin önünden geçiyordum ki içeriden gelen hummalı ve tatlı bir gürültü dikkatimi çekti. Zamanım vardı; kapıyı hafifçe aralayıp içeriye göz attım. Yemekhanedeki masalar kenara çekiliyor, pencerelere kalın perdeler geriliyor, koca salon adeta sihirli bir el değmişçesine sinema salonuna dönüştürülüyordu.
İçimi çocuksu, tatlı bir sevinç kapladı birden. Anlaşılan bu akşam beyaz perdede güzel bir hikaye bizi bekliyordu.
İvriz’deki öğrencilerin yüzde doksanı Anadolu’nun uzak, yolu izi olmayan dağ köylerinden geliyordu. Hepimiz parasız yatılıydık; bu yüzden ne hafta sonu tatilinde evlerimize gidecek paramız vardı ne de arkamızda bizi arayacak yollar. Bu koca okul, bizim hem sılamız hem gurbetimizdi. İşte bu kimsesizliği unutturmak için Cumartesi günleri akşam yemeğinden hemen sonra yemekhane sandalyeleri sahneye doğru dizilir, orası bir anda tiyatro meclisine ya da konser salonuna dönüştürülürdü.
Bu hafta sonu eğlenceleri bizim için bir nefes borusuydu. Bazen büyük yazarların tiyatro eserleri sahnelenir, bazen de İvrizli arkadaşların kendi yazdığı cesur oyunlar sergilenirdi. Şiir okuma geceleri, şarkı yarışmaları yapılır, arkasından folklor ekibinin coşkulu halayları tozu dumana katardı. Bazı hafta sonları ise şehirden seçme Türk filmleri ya da ses getirmiş yabancı yapımlar getirilirdi.
Bu cumartesi ise yemekhanenin duvarları, o günlerde dünyayı ve Türkiye’yi kasıp kavuran popüler bir Hint filminin afişleriyle donatılmıştı: Raj Kapoor’un efsanevi filmi “Avare”. O şapkalı, hüzünlü ve gülen adamın afişleri bile salona bambaşka bir hava katmıştı.
Akşam yemeği biter bitmez tabakları çabucak toplanmış bizler de yemekhane nöbetçisi arkadaşlara yardım ederek salonu son hazırlıklarıyla sinemaya hazır hale getirmiştik. İvriz’deki sinema etkinliklerine, cebimizdeki o kıt harçlıklardan çıkan, önemsiz sayılabilecek sembolik bir bilet ücreti ödeyerek girerdik; çünkü emeğin ve sanatın bir değeri olduğunu bilerek büyütülüyorduk.
Okulun Sinema Kolu’ndaki arkadaşlar çok disiplinliydi. Film başlamadan önce mutlaka sahneye çıkılır, oynatılacak filmin künyesi, konusu ve en önemlisi o filmi bizlere izletmek için neden seçtikleri üzerine kısa bir sunum yapılırdı. Bu akşam da gelenek bozulmadı.
Işıklar hafifçe karardı, perdenin önündeki sahneye Sinema Kolu’ndan bir arkadaşımız çıktı. Salonda çıt çıkmıyordu. Mikrofonu eline alıp derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı:
“İyi ve keyifli bir akşam dilerim arkadaşlar. Bu akşam neden Avare filmini seçtiğimiz konusunda sizlere kısa bir bilgi sunmak istiyorum,” dedi ve sesini salonun en arkasına ulaştıracak bir tonla devam etti:
“Anadolu’da, hepimizin çok iyi bildiği uğursuz ve karanlık bir deyim vardır: ‘Fukara bir babanın çocuklarına bırakacağı tek miras fukaralıktır.’ Yine toplumun zihnine kazınmaya çalışılan ön yargılardan bazıları şunlardır; ‘Suçlu birinin çocuğu yine suça itilir’, ‘Hırsız bir babanın oğlu da büyük ihtimalle hırsız olur’...
Toplum bu acımasız kalıpları bize hep kabul ettirmeye çalıştı. Oysa bu ön yargıların ne kadar büyük bir yalan ve yanlış olduğunun en canlı, en büyük kanıtı tam şu an bu salonda oturuyor! Köy Enstitülerinde ve onların ardılı olan bu İlköğretmen Okullarında okuyan bizleriz o kanıt! Tıpkı sizlerin babaları gibi, benim babam da bu karanlık ön yargılara inanmadı. İyi bir eğitimle, kalemle ve defterle fukaralığın yenileceğine inandı ve bizi bu aydınlık yuvaya, İvriz’e gönderdi.”
Salondan hafif bir alkış koptu, arkadaşımız konuşmasını daha da derinleştirerek sürdürdü:
“İnsanlık tarihi boyunca güç sahipleri, insanlar arasında yapay hiyerarşiler kurdular. Eski Hammurabi Kanunlarında da bu ayrım vardı, ne yazık ki modern dedikleri Amerika’nın Bağımsızlık Bildirgesi’nde de köleler yok sayılmıştı. Siyahiler ve köleler yüzlerce yıl toplumun pisliği, artığı olarak görüldü. Dini ve bilimsel mitler uyduruldu bu zulmü haklı çıkarmak için. Bazı ilahiyatçılar, Afrikalıların Nuh’un lanetli oğlu Ham’ın soyundan geldiğini iddia edecek kadar ileri gittiler. Nitekim bizim memleketimizde de yıllarca fukaralar, marabalar, topraksız yarıcılar hep değersizleştirilmek istendi.
İşte bu akşam izleyeceğimiz Avare filmi, tam da bu köhne algının, bu zalim ön yargının kafasına bir balyoz gibi iniyor. Ve bunu yaparken bizi hiç sıkmıyor; eğlenceli, müzikli ve insani bir dille gerçekleri yüzümüze çarpıyor.”
Arkadaşımızın bu etkileyici sunumu bitip sahneden inmesiyle, sinema makinesinin o tanıdık, ritmik dişli sesi yemekhaneyi doldurdu. Karanlığın içinden süzülen beyaz ışık perdeye vurdu ve siyah-beyaz dünyanın kapıları İvrizli çocuklara açıldı.
Filmin hem yönetmeni hem de başrol oyuncusu olan Raj Kapoor, beyaz perdede sevimli, şaşkın ama bir o kadar da çaresiz bir sokak hırsızı olarak karşımıza çıkmıştı. Hikaye tam da Sinema Kolu’ndaki arkadaşımızın anlattığı o büyük çelişkinin üzerine kuruluydu.
“Bir suçlunun çocuğu ancak suçlu olur” katı fikrine inanan dönemin kibirli hakimi Raghunath, yıllar önce masum bir adamı suçlu ilan etmekten çekinmemişti. Ancak kaderin cilvesine bakın ki, adaletsizce savurduğu hayatların bedeli olarak, kendi öz oğlu Raj, kaderin rüzgarıyla sokaklara düşecek; çulsuz bir hırsız ve zanlı olarak yıllar sonra babasının mahkeme salonunda, onun karşısına dikilecekti.
Film ilerledikçe, yemekhanenin tavanı o neşeli Hint danslarının ezgileriyle çınladı. Raj’ın şaşkınlıkları, komik sahneler, yer yer mantık sınırlarını zorlayan ama sinemanın büyüsüne çok yakışan o çılgın sekanslar bizi kahkahalara boğdu. Ancak hikaye derinleştikçe, insanın içine işleyen o dramatik sahneler ve sınıflar arası adaletsizliğin vurduğu tokatlar salondaki havayı bir anda değiştirdi.
Karanlığın içinde, yan ranzalarda beraber yattığım arkadaşların iç çekişlerini, burnunu çekenlerin seslerini duyabiliyordum. Hepimiz o fukaralığın, o adaletsizliğin yabancısı değildik; Bulgaristan’dan göçüşümüz, Şaban’ı toprağa verişimiz, Çukurova’nın pamuk tarlalarındaki çaresizliğimiz Raj’ın çulsuz hırkasıyla birleşmişti adeta.
Avare, kelimenin tam anlamıyla yemekhanemizde bir nostalji fırtınası estirdi. O siyah-beyaz perde, yüzlerce İvrizli fukara çocuğunu aynı anda hem güldürmeyi hem de gözyaşlarına boğmayı başarmıştı. Film bittiğinde ve ışıklar yandığında, gözlerimizi silerek birbirimize baktık. Haklıydık; bizi fukaralıkla damgalamak isteyen dünyaya inat, biz bu okulda zincirlerimizi kırıyorduk.
24 Ocak 1960. Mersin’in nemli, ağır kış sabahı...
Sanki kulaklarımın dibinde, bir ranza demirine yabancı bir el vuruyordu. Göz kapaklarımı araladım. Zihnim, sesin peşine düştü; hayır, bu demire vuran bir anahtar sesi değildi. Biyolojik saatim, İvriz’in o şaşmaz, sert ve disiplinli düzenine endekslenmişti bir kere. Saat sabahın altı buçuğu civarında olmalıydı.
Gözlerimi biraz daha açıp etrafımı dikkatle süzdüm. İvriz Öğretmen Okulu’nun o geniş yatakhanesinde değildim. Mersin Göçmen Barakaları’nda, birbirine sokulmuş, naylon ve tahta kokan o dar odada, ailemin yanındaydım.
Zihnim beni, zamanda geriye, 22 Ocak 1960 Cuma gününün tanıdık koşuşturmasının içine fırlattı. Öğleden sonra okul bahçesinde karnelerimiz dağıtılmış, birinci yarıyıl tatilinin o serseri sevinci içimize düşmüştü.
İkinci sınıfa başladığım bu 1959-1960 eğitim ve öğretim yılında da, derslerin ilk ayından itibaren parmaklarım hep havada kalmıştı. Öğretmen kürsüsünden sorulan her sorunun bendeki karşılığı hazırdı. Gerisi zaten kendiliğinden gelmişti. Öğretmenlerim ufak tefek gençlik hatalarımı görmezden gelmiş, birinci dönemin bütün sözlü ve yazılı sınavlarında adeta notları cömertçe önüme sermişlerdi. Karneme bakmak, bir aynaya bakmak gibiydi; her dersin karşısında o mağrur rakam duruyordu: 10 üzerinden 10.
Ertesi gün, 23 Ocak Cumartesi akşamı saat altıda Ereğli Garı’ndan o kapkara demir yığınına, Konya-Adana arasında mekik dokuyan Toros Ekspresi’ne binmiştim. Adana ile Mersin’in tam ortasında duran o sapa Yenice İstasyonu’nda aktarma yapacaktım.
Karanlığın içinden akıp giden bozkıra bakarken, trenin tıkırtıları beni daha da geriye, 29 Haziran 1957 Cumartesi gününe götürdü. Mersin Kuvayı Milliye İlkokulu’nda dördüncü sınıfı bitirmiş, son sınıfa geçmenin gururunu yaşıyorduk. Yaz tatili başlar başlamaz, sokak aralarında neşeyle bağıran o çocuklardık; kardeşimle birlikte el arabasında simit satıyor, eve üç beş kuruş katkı sağlamanın gururuyla göğsümüzü kabartıyorduk. Mersin’den, o deniz kokan şehirden hiç ayrılabileceğimiz aklımızın ucundan bile geçmezdi.
Ama hayatın kendi planları vardı. Misli’den, o eski memleketten çalışmak üzere gelen bir tanıdık, babamın yolunu kesmişti bir gün. Mülkiyeti zaten devlete ait olan, bizim sandığımız o tarlaların tamamen hazineye devredildiğini fısıldamıştı kulağına. Babam, içinde kopan fırtınayı gizleyerek apar topar Niğde’nin yolunu tutmuş, bir Cuma günü kara haberi cebinde taşıyarak geri dönmüştü.
Mülkiyeti elimizden kayıp giden, artık ne ekeceğimiz ne biçeceğimiz o çorak toprakları belki bir ihtimal kurtarırız umuduyla yeniden Misli’ye dönmemiz gerektiğini söylemişti. Fakat yoksulluk ayaklarımıza dolanıyordu. Babam, Bor’da emekli öğretmen Necati Bey’in elma bahçesinde mevsimlik işçi olarak iş bulunca yolumuz Misli’ye değil, Bor’un Künkbaşı Mahallesi’ndeki kiralık, rutubetli bir eve düşmüştü. Bor 29 Ekim İlkokulu’nda beşinci sınıfa başlamış, üç ay geçmişti ki, geçim derdi bizi bu kez zorunlu olarak yeniden Misli’ye fırlatmıştı.
İlkokul diplomasını ancak o zaman, Misli’nin o mahzun okulunda elime alabilmiştim. Göç, bizim kaderimizin diğer adıydı. İvriz ailesine katılırken, kardeşim de bir yıl sonra Konya Maarif Koleji’nin kapısından adımını atmıştı. İki çocuk da okullu olunca, babam anamı tek başına köyde bırakamamış; onu da yanına alıp yeniden Mersin’e, o çamurlu göçmen barakalarına dönmüşlerdi.
Neredeyse üç yıl sonra ailem, Amanosların o sert, dik yamacını aşarak yeniden Çukurova’nın sıcağına inmişti. Göçler göçleri kovalıyor, yerleşik bir hayata, başımızı sokacak kalıcı bir yuvaya ne zaman kavuşacağımıza dair ufukta tek bir ışık bile belirmek bilmiyordu.
"Yenice İstasyonu’nda inecekler hazırlansın!" Kondüktörün koridorda yankılanan bu sert, tecrübeli uyarısıyla irkilip toparlandım. Saatime baktım; tam yirmi ikiydi. Toros Ekspresi’nin basamaklarından çantamı sıkıca kavrayarak indim ve Adana-Mersin arasında mekik dokuyan o eski banliyö trenini beklemeye koyuldum.
Çok geçmeden, yirmi ikiyi çeyrek geçe banliyö treni rayları ağlatarak istasyona yanaştı. Yirmi iki kırk beşte Mersin Garı’nın ışıkları göründü. Gece yarısına doğru, göçmen barakalarının o diz boyu çamurlu, zifiri karanlık sokaklarına dalmıştım bile. Ayaklarım çamura batıp çıkarken, kalbim göğsümde deli gibi çarpıyordu.
Barakaların arasındaki o dar, karanlık labirentleri ezbere adımlayarak nihayet ailemin kaldığı barakanın kapısına varmış, tahta kapıya parmaklarımın ucuyla, ürkerek tıklamıştım.
İçeriden anamın o yorgun ama şefkatli sesi yükselmişti: "Kim o?.." "Ana..." dedim, sesim heyecandan titreyerek. "Ana, ben Mehmet..."
Kapı hızla açıldı. İçerideki loş ışık yüzüme vurdu. Babam, odanın bir köşesinde, akşama yetiştiremediği, kazaya kalmış yatsı namazını kılıyordu. Dünyayı arkasında bırakmış gibi huşu içindeydi. Eğilip anamın boynuna sarıldım, o nasırlı, şefkat kokan ellerini koklayarak öptüm.
Ses çıkarmadan babamın namazını bitirmesini, selam vermesini bekledim. Babam başını sağa ve sola çevirip selamı verdikten sonra gözlerini bana dikti. Yüzündeki yorgun çizgiler gevşedi: "Hoş geldin Mehmet... Hayır mı oğlum, bu vakitte?"
"Hayırdır baba," dedim dik durmaya çalışarak. "Yarıyıl tatiline girdik. Sizleri görmek, bir de hayır duanızı almak için çıkıp geldim."
Babam oturduğu seccadenin üzerinden beni süzdü, gözlerinde bir babanın o her zamanki endişeli merakı vardı: "Karne notların nasıl oğlum? Okul ne alemde?"
Göğsümü gere gere, çantamdan karneye bile bakmaya gerek duymadan cevap verdim: "Bütün derslerden tam not aldım baba. On üzerinden on." O an odanın içindeki kasvet dağıldı. Babamın gözlerinin içi parıldadı, o sert, hayata karşı bilenmiş yüzüne kocaman, gururlu bir tebessüm yayıldı.
"Beni ve ananızı çok mutlu ettin oğlum," dedi, sesi titriyordu.
Sonra o loş odada, gaz lambasının titrek ışığı altında, zaman durdu. Babam, Bulgaristan’dan o apar topar ayrıldığımız 24 Nisan 1951 gününden başlayarak, bizim o bitmek bilmeyen, destansı göç hikayemizi sanki ilk kez anlatıyormuş gibi bir kez daha döktü dilinden. Her kelimesi hafızama bir çivi gibi çakılıyordu. Ama yol yorgunluğu ve günün ağırlığı üzerime çökmüştü; o sözünü bitirdiğinde benim gözlerimden artık uyku akıyordu. Anamın köşeye serdiği, yer yatağının o serin örtüsüne kafamı koyar koymaz, kendimi karanlığın kollarına bıraktım.
Babamın anlattığı o göç hikayesi, uykumun derinliklerinde korkunç bir kabusa dönüştü. Dondurucu, insanın iliklerini kurutan karlı bir Nisan sabahındaydık. Karagözler’den arkası açık, buz tutmuş bir kamyonun üzerinde başlamıştı yolculuğumuz. Kamyon sarsıldıkça anamın göğsünden kopan o şiddetli, yırtıcı öksürük sesleri kulaklarımı tırmalıyordu. Derken sahne değişti; kendimizi Edirne Karaağaç Tren Garı’nın o soğuk, yabancı kalabalığında, Muhacirhane’nin kasvetli duvarları arasında bulduk. Anama "ince hastalık" teşhisi konmuştu. Onu Muhacirhane Hastanesi’nin soğuk koğuşuna yatırırlarken, henüz iki yaşındaki kardeşim Şaban, anamın eteklerine yapışmış, etrafı yırtan feryatlarla ağlıyordu.
Kan ter içinde, yer yatağında bir o yana bir bu yana dönerken rüyam beni başka bir cehenneme fırlattı. Bu kez Maraş ile Afşin arasındaki o dik, geçit vermez Gavur Dağları’na tırmanan bir kamyonun kasasındaydım. Yanımda Halil Dedemler vardı. Kamyonun motoru acı acı bağırıyor, tekerlekler taşları fırlatıyordu.
Halil Dedem birden avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı: "Çocuklar! Kamyon geriye doğru kayıyor! Uçuruma yuvarlanacağız!" Can havliyle, dipsiz bir karanlığa doğru kamyondan aşağı atladım. Havada süzülürken sırtım sert bir toprağa çarptı. Gözlerimi açtığımda Gavur Dağları yoktu; Ceyhan’ın o sonsuz, kavurucu pamuk tarlalarının ortasındaydım. Başımızın üzerindeki o bezden, korunaksız çadırın içinde, gökyüzünü kapatan kara bir sivrisinek bulutunun ortasında kalmıştım. Arsız, aç sinekler derime yapışmış, adeta vücudumdaki bütün kanı çekmek ister gibi saldırıyorlardı.
Sıkışan mesanemin yarattığı o keskin sızı, rüyanın sinek ısırıklarına karıştı. Altıma kaçırma korkusuyla ve can havliyle kendimi çadırdan dışarı attım.
Yüzüme vuran soğuk havayla irkildim. Ceyhan’ın pamuk tarlasında değildim; Mersin Göçmen Barakaları’nın o çamurlu, sessiz avlusundaydım. Gece yarısı, karanlığın içinde ihtiyacımı giderdikten sonra, üstümdeki o ağır yorgunlukla yatağa doğru geri yürüdüm. Tek bir dileğim vardı: Aynı rüyaların karanlığına bir daha düşmemek...
Gün Eşitliği ve Nevruz...
Takvim yaprakları 21 Mart 1960 Pazartesi gününü gösteriyordu. Toros dağlarının kuzey eteklerine henüz baharın ılık nefesi yeni yeni dokunuyor, fakat İvriz İlköğretmen Okulu’nun koridorlarında çoktan bambaşka bir baharın heyecanı dalga dalga yayılıyordu.
Bugün Nevruz’du. Kuzey Yarımküre’de yaşam döngüsünün yeniden başladığı, toprağın kış uykusundan uyanıp silkelendiği o kutsal gün...
Yatakhaneden erkenden fırlayan öğrencilerin neşeli sesleri bahçedeki asırlık ağaçların dallarında çınlarken, benim aklımda hâlâ geçen haftaki tarih dersinde öğretmenimiz Hüseyin Seçmen’in anlattıkları vardı. Hüseyin Öğretmen, o kendine has vakur sesiyle kürsüden bize doğru eğilmiş ve şöyle demişti:
“Çocuklar, İran kaynaklı bir inanışa göre Nevruz, Tanrı’nın evreni ve insanı yarattığı ilk gündür. İnsanlık tarihi boyunca ona özel ve dinsel anlamlar yüklenmiştir. Bu sadece bir takvim günü değil, insanlığın en eski ortak hafızasıdır.”
Haklıydı öğretmenimiz. Oldukça zor, ayazı bol geçmiş kış aylarının ardından gelen bu ilk gün, Toprak Ana’nın uyanışı demekti. Toprak Ana sağlıklı uyanacaktı ki; bitkiler yeşersin, tahıllar başak versin, meyve bahçeleri çiçeğe dursun, koyunlar yavrulasın...
İnsanoğlunun bu yeryüzündeki varlığı, yaşam koşulları hep bu uyanışa bağlıydı. İnsanlık, buzul çağının bitmesinden hemen önce, yani bundan tam 15 bin yıl önce, avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik yaşama geçip Tarım Devrimi’ne adım attığından beri doğanın bu ritmine muhtaçtı. İşte bu yüzden Nevruz, tüm dünya kültürlerinin ortak harcı, ortak sevinciydi. Bizim için ise bugün, sınıf duvarlarının dışına taşan büyük bir kucaklaşmaydı.
Sabah kahvaltısının ardından okulda hummalı bir hareketlilik başladı. Gezi ve kutlama kollarındaki arkadaşlarımız, nöbetçi öğretmenin gözetiminde hazırlanan programın son detaylarını gözden geçiriyordu. Diğer tarafta yemekhane nöbetçileri büyük bir gayretle kumanyalarımızı hazırlamıştı. Herkes sırt çantasını kapıp bahçede toplandığında, ruhumuzdaki coşku adeta İvriz’in havasını ısıtmıştı.
Hedefimiz, henüz baraj sularının gölgelemediği o eski, el değmemiş Koyun Çayırı’ydı. Yola koyulduk. Yürüdükçe, doğayla iç içe yaşayan ve toprağı "Ana" olarak kabul eden atalarımızın düşünce sistemini daha iyi anlıyordum. Bu sadece bizim atalarımıza özgü bir his de değildi; Özbekistan’dan Türkmenistan’a, Kırgızistan’dan Tataristan’a, Kazakistan’dan Azerbaycan’a ve Türkiye’ye kadar, Türkün ayak bastığı her yerde bugün en eski bayram olarak kutlanıyordu.
Efsanelere göre Türklerin hapsoldukları o sarp dağlarla çevrili Ergenekon’dan, demir dağları eriterek çıktıkları gündü bugün aynı zamanda. Kürt ve İran mitolojisindeki Demirci Kawa Efsanesi’nin, Zerdüştlerin ve Bahailerin hafızasındaki o kutsal neşeydi. Neredeyse bütün toplumlarda birliğin, dayanışmanın ve kardeşliğin sembolüydü.
Yürüyüşün sonunda Delimahmutlu ve İvriz çaylarının arasında, yeraltı sularının coşkuyla fışkırdığı Koyun Çayırı’na vardık. Çevrede baharın müjdecisi duru bir yeşillik uzanıyordu. Boşuna "Yeşil Ereğli" dememişlerdi Konya Ereğlisi'ne... Söğüt ve kavak ağaçlarının arasında, o meşhur beyaz kirazıyla ünlenmiş kiraz bahçeleri, Napolyon kirazları, vişne ve elma ağaçları tomurcuklanmak için gün sayıyordu.
İvriz İlköğretmen Okulu ailesi olarak çayırın ortasında büyük bir daire oluşturacak şekilde yerleştik. Merkezde idarecilerimiz ve öğretmenlerimiz duruyordu. Dairenin tam ortasına, biraz sonra yakılacak olan büyük ateş için odunlar yığılmıştı. O ateş ki, atalarımızın 400 yıl mahsur kaldığı Ergenekon’dan çıkışını, o demirden dağı eriterek hürriyete kavuşmasını simgeleyecekti. Biz de o ateşin üzerinden atlayarak ruhumuzu kışın ağırlığından temizleyecek, kurtuluşu yeniden yaşayacaktık.
Odunlar yığıldıktan sonra meydan okul bandosuna ve milli oyun ekibine bırakıldı. Ekip şefi Mehmet Karaman yerini aldı. Herkes nefesini tutmuş beklerken, davulcu Rahmi Ayaz’ın tokmağı davulun bağrına sertçe indi: Güm! Güm! Güm!
Bu sesle birlikte Pamukçu Bengisi başladı. Balıkesir yöresinin bu efsanevi oyunu, daire biçiminde, soldan sağa, saat yönünün tersine dönerek oynanıyordu. Kelime anlamı "sonsuza kadar, ebedi" demek olan bu oyun, sanki Ergenekon’dan çıkan o cengaver atalarımızın adımlarını bugüne taşıyordu. Benginin kendine has o vakur çıkış havası çayırda yankılandı. Otuz İvrizli genç, tam bir uyum içinde, oyunun o meşhur beş figürünü sergilemeye başladı. Figürlerin arasındaki her duruş, her hamle derin bir anlam taşıyordu.
Benginin ardından ritim birden değişti; Ege’nin gururlu ezgileri, Arpazlı ve Dağlı zeybekleri meydanı doldurdu. Üzerlerinde beyaz gömlekleri, lacivert asker kumaşından pantolonlarıyla kızlı-erkekli İvrizli arkadaşlarımız öyle bir dönüyor, kolları öyle bir heybetle havaya kalkıyordu ki, seyreden tüm okul yerinde duramaz oldu. Ritmin ve ezginin büyüsüne kapılarak hep bir ağızdan haykırmaya başladık:
— “İvriiiz! İvriiiz! İvriiiz!”
Coşku doruk noktasına ulaştığında meydandaki odunlar ateşlendi. Kıvılcımlar gökyüzüne doğru savrulurken, sırayla ateşin üzerinden atlamaya başladık. Havada uçuşan her kıvılcım, içimizdeki geleceğe dair umutları, memleket sevdasını ve öğretmen olma aşkını parlatıyordu.
Ateş ritüelinin ardından çimenlerin üzerine oturup yemekhanenin hazırladığı o lezzetli kumanyalarımızı yedik. Karnımızı doyurduktan sonra durmak bilmedik; her sınıf kendi arasında halkalar kurdu, kendine has oyunlar ve şarkılarla şenliği akşama kadar sürdürdü. Doğanın uyanışı, bizim de içimizdeki yaşama sevincini uyandırmıştı.
Güneş yavaş yavaş Torosların arkasına doğru çekilip İvriz’e akşamın kızıllığı çökerken, okula dönüş yolunda ne kadar şanslı olduğumuzu düşünüyordum.
Doğanın, tarihin ve kardeşliğin harmanlandığı o gün; 1960 yılının 21 Mart’ı, ömrüm boyunca hafızamın en güzel köşesinde titizlikle saklayacağım unutulmaz bir hatıra olarak zihnime mühürlenmişti.
27 Mayıs 1960 Cuma, İvriz…
İvriz Öğretmen Okulu’nda 1959-1960 Eğitim ve Öğretim yılını tamamladık. Genelde, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlamaları ve etkinliklerinden sonra yazılı ve sözlü sınavlar bitmiş olur. Sonraki bir hafta on günde de kurtarma yazılı ve sözlüleri yapılır. Bu yıl da öyle oldu.
Amaç, kimseyi bütünlemeye bırakmamaktır. Hele sınıfta bırakmak düşünülemez bile. Öğrencinin çok özel koşullarından ötürü istenen bilgi ve beceriler verilememişse sınıf tekrarının yapılması kararlaştırılır Öğretmenler Kurulu tartışmalarından sonra.
Okul Müdürü Kamil Açan’ın her yeni eğitim ve öğretim yılında özenle vurguladığı gibi temel amaç, öğretmekten çok eğitmektir öğrencileri.
Öğrencilere, öncelikle kendisine saygı duyması öğretilir verilen eğitimle. Kendisine saygılı olanlar çevresine de saygılı davranırlar. İnsan olmayı, çevresindekilere insanca davranmayı, duyarlı olmayı, doğayı ve içindekilerin hepsini sevmeyi ve korumayı öğretebilmektir birincil amaç.
Ardından kurallar ve disiplinin önemi benimsetilir bütün öğrenci, öğretmen ve çalışanlara. İyi bir eğitim, disiplin ve kurallar sonrasında öğrenmek kolaylaşır. Gerek mevsimlik işçi gerekse simit ve tatlı sattığım yaz tatillerinde kurallar ve disiplin konusunda kendimi eğitmiş, eğitmek zorunda kalmıştım.
Öyle ki kurallar, disiplin ve verimli çalışmanın en önemli meyvelerinden biri ”kendi şansını kendin yaratmak” olgusuydu.
Bulgaristan’dan geldikten sonra, şansa yer olmadığını daha 7 yaşından itibaren öğrenen birisi olmuştum. Ceyhan pamuk tarlalarında mevsimlik işçi olarak çalışan üniversiteli kantar görevlisi Muzaffer Abi’nin dediği gibi,
”…hazırlıklı olarak fırsatla karşılaşmak şans denilen olgudur.”
Şans denilen olguyu yakalamak için her an, her dem, her konuda hazırlıklı olmam gerekiyordu. Üniversiteli olmak istiyorsan kitapların dünyasına gireceksin. Demişti arkasından. Muzaffer Abinin sözünü tutmuş, ilkokulu bitirmek için konaklamak zorunda kaldığımız 5 değişik il ve ilçede ilk uğrak yerlerimden biri kütüphaneler olmuştu.
İvriz, kitaplar dünyası için arayıp ta bulunamayacak bir yerdi. Kitaplar dünyasının Cenneti idi sanki. Çevirileri yapılmış Bütün Dünya Klasikleri kütüphanemizde vardı. Her okuduğum kitaptan sonra dünya ve doğaya açılan yeni kapılar edinmiştim.
Bu edinimlerdir ki, hem ilkokul döneminde hem de İvriz’de okuduğum iki yıl boyunca bütün derslerimden tam not ve takdirnameler almıştım. Bir bakıma babamın beklentileri de yerine gelmişti.
27 Mayıs 1960 Cuma günü öğleden sonra karnelerimiz dağıtıldı. Resmen yaz tatiline girdik.
İvriz’de iki muhteşem yılım geçmişti. Bakıyorum da, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre gibi geliyor bana. Okul döneminin muhteşem olduğunu düşünüyorum.
İyi olmayan yaz tatilleriydi. Misli’ de tatilimi geçirdiğim geçen yaz, burçak yolmuştuk anam ve kardeşimle. Bazen ücretli bazen de imece usulüyle çalışmıştık. Genelde iş olmazdı köyde. Bol bol okumuş ve kardeşim Mustafa’nın sınav hazırlıklarıyla ilgilenmiştim.
Mersin’de günübirlik iş peşinde olan babam, kardeşim Mustafa Konya Maarif Koleji parasız yatılı öğrencisi olduktan bir hafta sonra anamı Misli’den almış, Mersin Göçmen Barakalarına götürmüştü. Ailemin yanına gitmek için bavul hazırlıklarımı yaparken, 1955-57 yıllarında, Göçmen Barakalarında konaklayarak ilkokul 2. ve 3. sınıfa giderken sattığım simitler aklıma geldi.
Bir ara ayakkabı boyacılığı yapmak istediysek de yılın 300 günü güneşli geçen Mersin’de ayakkabı boyacılığında iş yoktu. Yaz tatillerinde halka tatlısı yapıp satmıştık simitlerimizin satışı bittikten sonra.
16 yaşına girmiştim. Bu yaz tatilinde Mersin’de ne yapacağım konusunda kararsız kalmıştım. İlkokul döneminde olduğu gibi yine simit ya da halka tatlısı yapıp, satabilir miydim?
Ayakkabı boyacılığı yapabilir miydim? Bilemiyordum…
Her şey Mersin’e ulaştıktan sonra belli olacaktı. Her olumsuz durumu olumlu bir sonuca dönüştürmesini öğrenmiş biri olarak bavulumu hazırlamayı sürdürdüm…
Bir Avuç Toprak, Bir Nefes Umut...
Takvimler 29 Mayıs 1960 Pazar gününü gösterirken Mersin, sıcağını erken kuşanmış bir mayıs sabahına uyanıyordu.
Benim içinse bu şehir, çocukluğumun en masum iki yılına; Kuvayı Milliye İlkokulu’nun 3. ve 4. sınıf sıralarına ev sahipliği yapan tanıdık bir sığınaktı.
Takvimler 29 Mayıs 1960 Pazar gününü gösterirken Mersin, sıcağını erken kuşanmış bir mayıs sabahına uyanıyordu.
Babam, ekmek kavgasının peşinde ömrünü tüketirken, ailesinin rızkını bu liman kentinde aramaya karar vermiş ve bizi buralara taşımıştı.
Daha dün, Ereğli istasyonundan bindiğim o yorgun Toros Ekspresi, rayların üzerinde dertli bir türkü tutturmuş gibi akıp gidiyordu. Konya ile Adana arasında mekik dokuyan bu demir yığını, beni Yenice İstasyonu’na bıraktığında vakit epey ilerlemişti. Oradan yaptığım aktarmayla, saat gecenin dokuzunu bulduğunda nihayet Mersin Göçmen barakalarına varabilmiştim. Yol yorgunluğu, yerini içimi ısıtan bir heyecana bırakmıştı.
Ailemin kaldığı barakanın ahşap kapısını araladığımda gözlerim ilk olarak kardeşim Mustafa’yı aradı ama Konya’dan henüz dönmemişti. Babam da ekmek teknesinin başındaydı, henüz eve ayak basmamıştı. Karşımda sadece anam vardı.
O nasırlı, şefkat dolu ellerini öptüm, kokusunu içime çektim; sımsıkı sarıldık birbirimize. İvriz'deki okulumdan, derslerimden ve Mersin’deki iş güç durumlarından ayaküstü hasbihal ettik. Bavulumu odanın bir köşesine iliştirir iliştirmez, içimdeki hasret ve hürmet duygusuyla komşu barakadaki Fatma nenemin kapısını çaldım.
Nenemin o hüzünlü yüzü, zamanın çizgileriyle derinleşmişti. Yanına oturdum, ellerini tuttum. Konuşacak dermanı yok gibiydi ama anlatacak çok acısı vardı. Ceyhan’ın o uçsuz bucaksız pamuk tarlalarında bir ömür tüketen Halil dedemi toprağa verdikten sonra, kaderin Kurtuldu ailesine bir darbe daha vurduğunu o an öğrendim. Büyük dayım, Hüseyin dayım da göçüp gitmişti bu yalan dünyadan. İki nesil yan yana oturduk o loş barakada; dökülen gözyaşlarımız, birbirine karışan feryatlarımız oldu.
Gönlüm daralmıştı. Nenemle biraz daha dertleştikten sonra, "Nenem, müsaadenle diğer dayılarımı da bir göreyim, neredeler?" diye sordum.
Nenem, yaşlı gözlerini kapıya doğru çevirip iç çekti: "Hepsi işte be yavrum, ekmek peşinde..." dedi.
Tekrar elini öpüp evimizin yolunu tuttuğumda, Kerim dayımın barakasının önünden geçtim. Durup izledim bir süre. Yokluğun ortasında bir hayat filizlendirmişti adeta. Barakasının etrafını çepeçevre sazlarla örmüş, kendine has bir dünya kurmuştu. Çevirdiği o küçük avluyu fidanlarla ağaçlandırmakla kalmamış, gölgesinde soluklanacak bir çardak bile oturtmuştu kondurunun yanına. Karanlıkta gözlerimi biraz daha dikkatli gezdirince, sazların arkasındaki küçük kümesi ve oraya buraya koşturan tavukları fark ettim. İnsan, toprağa tutunmak istedi mi bir avuç saz, bir fidan yetiyordu demek ki.
Eve döndüğümde babam yatsı namazındaydı. Dünyadan soyunmuş, huzura durmuştu. Sessizce bekledim. Selam verip duasını bitirdiğinde gözleri bana döndü.
"Hoş geldin Mehmet…" dedi, sesindeki yorgunluğun arasından sızan bir gururla.
"Hoş bulduk baba," diyerek hemen yanına vardım, ellerine kapandım.
Beni baştan aşağı süzüp halimi hatırımı, okulu sordu. Göğsümü gere gere, okulda çok başarılı olduğumu ve dönem sonunda takdirname aldığımı söyledim. Bir babaya verilecek en güzel hediye buydu belki de. Ama benim aklım onun omuzlarındaki yükteydi. Sözü döndürüp dolaştırıp iş durumlarına getirdim.
Yüzü gölgelendi. ATAŞ Rafinerisi’ndeki o düzenli, sürekli işinin bittiğini söyledi. Yeniden o belirsiz günlük işçilik dönemi başlamıştı. "Bazı haftalar," dedi yutkunarak, "sadece birkaç gün iş bulabiliyorum."
İçim cız etti. "Baba," dedim kararlı bir sesle, "kardeşim Mustafa da gelsin, ikimiz de aile bütçesine katkıda bulunmaya çalışalım. Boş durmayalım."
Babam başını iki yana salladı, acı bir tebessüm belirdi dudaklarında: "Ne iş yapacaksınız oğlum? Ben koskoca halimle iş bulmakta zorlanıyorum, siz ne yapacaksınız?"
"Yine simit satarız Mustafa ile," dedim, eski günlerin tecrübesine güvenerek. "Öğleden sonraları da seyyar tezgahta halka tatlısı yapar satarız. Bir yolunu buluruz."
"Olmaz oğlum," diyerek sözümü kesti babam. "Mersin, senin o bıraktığın üç yıl önceki Mersin değil artık. Doğu’dan, Güneydoğu’dan çok büyük göç aldı buralar. Adım başı işsiz güçsüz insan dolu, sokaklar simitçi kaynıyor. Ekmeği aslanın ağzından almışlar."
"Ne yapacağız o zaman baba?" dedim, çaresizliğin sesime sızmasına engel olamayarak. "Boş mu oturacağız koskoca yaz? Aç kalırız o zaman."
Babam elini omzuma koydu. Bakışlarındaki o koruyucu, yol gösteren baba edası geri gelmişti. "Tarsus Karabucak Okaliptüs Ormanı Fidanlığı bünyesinde mevsimlik işçi alacaklarını duydum," dedi. "Kardeşin Mustafa bir gelsin, ikiniz de o fidanlıkta işe girebileceksiniz."
İçime derin bir nefes, göğsüme bir ferahlık yayıldı. Sokak köşelerinde simit tablasıyla, kızgın yağın başında halka tatlısı satma derdinden, o belirsizlikten kurtulmuştuk. Mustafa Konya’dan ayak basar basmaz, ikimiz için de Tarsus’un o devasa okaliptüs kokan fidanlık yolu görünecekti demek ki.
Gece barakanın tavanına bakıp gözlerimi kapatırken, içimden tek bir cümle yükseldi:
"Hayırlısı olsun... Hayırlısı."
Kireç Badanalı Kümes Evimiz...
Burnuma çalınan keskin bir yanmış kireç kokusu ve kulaklarımda uğuldayan tatlı bir su şırıtısıyla gözlerimi araladım. İlk gördüğüm şey, başımın ucundan yükselen bembeyaz, pürüzsüz duvarlar oldu. Zihnimin henüz tam uyanmadığı o ilk saniyelerde içimi garip bir ürperti kapladı; bir an kendimi bir hastane odasında sandım. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırıp nerede olduğumu hatırlamaya çalıştım.
İvriz’de, o çok aşina olduğum okul ranzalarından birinde miydim? Yoksa çocukluğumun Misli Köyü’nde mi? Ya da daha birkaç gün önce nefes almaya çalıştığım Mersin’in o tozlu sokaklarında mı? Hayır, Mersin olamazdı; Göçmen barakalarının teneke ve tahta duvarları asla böyle kar beyazı parlamazdı. İvriz’i düşündüm ama ne altımdaki yatak demir ranzaya benziyordu ne de etrafımda koşturan okul arkadaşlarım vardı. Hemen yanımda, tekdüze nefes alışlarıyla kardeşim Mustafa uyuyordu. Neredeydik biz?
Doğduğumuz topraklardan, Bulgaristan’dan koptuğumuz o uğursuz 1951 yılından beri yollar kaderimiz olmuştu. Sürekli göç etmek, durmadan yer değiştirmek içimde öyle bir tortu bırakmıştı ki, bazı sabahlar uykudan uyandığımda kendime ilk sorduğum soru hep aynı olurdu.
Ben bugün hangi şehirdeyim, hangi çatının altındayım?
Yatakta doğruldum. Dikkatlice etrafıma bakınca gerçeğin perdeleri bir bir aralandı. Tavan dahil her yeri kireçle boyanmış, penceresi olmayan küçücük bir odadaydık. İçeriye süzülen yegane aydınlık, sineklik niyetine gerilmiş tel örgüden yapılmış kapının gözeneklerinden sızıyordu. Bizi dış dünyadan ayıran normal bir tahta kapımız bile yoktu.
Yatağın içinde sessizce oturup zihnimi geriye, o birkaç gün öncesinin telaşına bıraktım. Her şey, 2 Haziran Perşembe günü Mersin’deki o daracık barakamızda başlamıştı. Mustafa Konya’dan dönmüş, babam ise başımızı sokacak bir yer ve bir lokma ekmek kapısı bulabilmek umuduyla Tarsus Karabucak Okaliptüs Orman Fidanlığı’nın yolunu tutmuştu. Akşama doğru eve döndüğünde, uzun zamandır yüzünde görmediğimiz o ferah tebessüm vardı.
Geçen yıl Göçmen barakalarından Karabucak’a mevsimlik işçi olarak giden Şerife Teyze ile Halil Amca’nın kızı Zeynep, meğer fidanlığın muhasebe bölümünde çalışıyormuş. Babama el uzatmış, iş bulmasına yardımcı olmakla kalmayıp kalacak bir yer de gösterebileceklerini söylemişler. Cuma günü evdeki üç beş parça eşyayı alelacele denk yapmış, cumartesi sabahı da arkasına doluştuğumuz küçük bir kamyonetle, yaklaşık kırk kilometre ötedeki Karabucak Okaliptüs Orman Fidanlığına doğru yola çıkmıştık.
Kamyonetimiz Tarsus’a girmeden, Berdan Nehri’nin kollarından birine paralel uzanan Karabucak yoluna saptığında adeta büyülenmiştim. Yolun her iki yanını saran devasa okaliptüs ağaçları, gökyüzünü tamamen kapatarak üstü yemyeşil, canlı bir koridor oluşturmuştu. Doğanın bağrındaki bu muazzam yeşil tünel, zihnime bir daha asla silinmemek üzere bir yeryüzü harikası olarak kazınmıştı.
Başımı bu büyüleyici koridordan çevirip arkama baktığımda ise Toros Dağları, coğrafyanın üzerinde yükselen azametli birer anıt gibi dikiliyordu. O anıtsal zirvelerin ak karları baharla birlikte eriyor, milyonlarca metreküp su olup Seyhan, Ceyhan ve Berdan nehirleriyle Akdeniz’e akıyordu. Bu azgın sular asırlar boyunca kimi zaman bereket taşımış, kimi zaman da sel olup yataklarından taşarak Kilikyalıların ve bugünün Çukurovalılarının kabusu olmuştu. Berdan Nehri, taşıdığı alüvyonlarla eski zamanlarda Tarsus’u Regma Gölü vasıtasıyla bir liman kenti yapmıştı; fakat yatağı değiştirilince o güzelim göl zamanla amansız bir bataklığa dönüşmüştü.
İşte Karabucak Okaliptüs Ormanı, tam da o ölümcül Regma bataklığının üzerine kurulmuştu. İnsanoğlu, doğaya geçmişte verdiği zararı bu kez muazzam bir mühendislikle telafi etmek istemişti. Bataklığın suyunu tahliye etmek için yüzlerce kanal açılmış, diğer ağaçlara nazaran suyu adeta bir sünger gibi emen okaliptüsler toprağa dikilmişti. Türkiye’ye ilk kez 1885 yılında giren bu yabancı ağaçlar, Karabucak Güresin Ormanı’nı var etmiş ve bataklığı kurutmuştu.
Kamyonetimiz durduğunda, işte bu kanallardan birinin kenarında, kendi derme çatma barakalarında yaşayan Halil Amcaların yanındaydık. Hoşbeş edip hasret giderdikten sonra Halil Amca mahcup ama çaresiz bir edayla bize kalacağımız yeri işaret etti: Barakanın hemen bitişiğindeki, oldukça büyük bir tavuk kümesini...
Mustafa ile benim yüzümüz fena halde düşmüş, hayal kırıklığımız gözlerimizden okunur olmuştu. Halil Amca durumun farkına varınca, "Burasını el birliğiyle yaşanacak hale getiririz evlatlar, sizi yağmurdan çamurdan korur. İleride daha iyi bir yer buluruz," diyerek teselli etmeye çalıştı. Babam da bir süre sessizce bizim o mutsuz hallerimizi izledikten sonra kollarını sıvadı: "Hadi bakalım çocuklar, burasını yaşanacak güzel bir yuva haline getirelim."
Babam tevekkül sahibi, eli her işe yatkın usta bir adamdı. Ben de İvriz’deki köy enstitüsü geleneğinden gelen o okul sıralarında az çok el becerisi kazanmıştım. Topu topu 12 metrekarelik bu üstü kapalı tavuk kümesini başımızı sokacak bir yuvaya dönüştürebilirdik; dönüştürmek zorundaydık. Kümesin içindeki pislikleri, eski tünekleri kazıyıp temizledikten sonra Halil Amca bir teneke sönmüş kireç getirdi. Duvarları mikroplardan arındırmak için fırçaları sallamaya başladık; kireç kurudukça kümesin içi aydınlandı, bembeyaz ve tertemiz bir odaya dönüştü. Zaten topu topu birkaç parça olan eşyalarımızdan yatak ve yorganları içeriye serdik. Hava güzel olduğundan, geri kalan eşyaları dışarıda bırakmakta bir sakınca görmedik.
Şerife Teyze de akşamüstü "Allah ne verdiyse" diyerek sıcak bir kap yemek hazırlamış, üstüne bir demlik çay ikram edince bütün yorgunluğumuz uçup gitmişti. Gecenin geç vaktinde yer yatağına uzandığımda, içimde hem bir merak hem de huzurlu bir kabulleniş vardı. “Bakalım yarın nelerle karşılaşacağız?” diye fısıldayıp derin bir uykuya dalmıştım.
"Mehmeeet... Mustafaaa..."
Anamın dışarıdan gelen şefkatli sesiyle irkilerek düşüncelerimden sıyrıldım. Hastane odası sandığım o kireç badanalı kümesten başımı dışarıya uzattım. Gökyüzü, okaliptüs ağaçlarının birbirine sarılan dalları ve narin yapraklarıyla tamamen örtülmüştü. Meltem rüzgarıyla salınan yaprakların arasından sızan güneş ışınları, yüzüme sanki gizli bir şifreleme yaparmış gibi kesik kesik vuruyordu. Gözlerimi o parlak ışıktan kaçırdığımda, hemen yanı başımızda şırıl şırıl akan o berrak su kanalını gördüm.
Kümesten bozma, topu topu 12 metrekarelik bir delikten çıkmıştım ama içimde adeta bir bahar havası esiyordu. Mersin’in o teneke mahallesindeki tozlu, sıcak gecekondusundan sonra burası bana cennetten bir köşe gibi görünmüştü. Hayatın bana sunduğu en zorlu anlarda bile bulunulan durumdan mutluluk çıkarabilmek gibi garip bir huyum vardı; bilirdim ki bu özelliğim, hayatta karşıma çıkacak tüm engellerle başa çıkmamı kolaylaştıran en büyük kalkanımdı.
Anam, kümesten bozma evimizin önüne serdiği hasırın üzerine tahta siniyi yerleştirmiş, kahvaltılıkları diziyordu. Fakat ortalıkta ne bir ocak vardı ne de çaydanlık. Ocak olmayınca çayın da olmayacağını bilerek usulca dere kıyısına yürüdüm. Elimi yüzümü o serin suyla yıkayıp Mustafa’yı uyandırmak için geri döndüğümde, yan barakanın kapısı aralandı. Şerife Teyze, yüzünde kocaman bir anne tebessümü ve elinde tüten bir demlikle dışarı çıktı. "Günaydın," dedi yumuşacık bir sesle. Bizim için sabahın köründe çay demlemişti.
O an içimin nasıl aydınlandığını, minnet duygularımın nasıl kabardığını anlatamam. Getirip demliği siniye bıraktıktan sonra gözlerimin içine baktı: "Başka bir ihtiyacınız olursa hiç çekinmeyin, hemen söyleyin tamam mı yavrum?" diyerek yeniden barakasına doğru adımladı. Tam o esnada, evden oldukça alımlı, zarif bir genç kız çıktı. Annesinin fidanlık muhasebesinde çalıştığını söylediği Zeynep’ti bu. Bize doğru dönüp neşeyle, "Günaydın, afiyet olsun!" dedi ve hafif adımlarla fidanlık işletme şefliğine doğru yürüyüp gözden kayboldu.
Siniye dizilip sessizce ve hızlıca kahvaltımızı yaptık. Lokmalar boğazımızdan umutla geçiyordu. Birazdan Halil Amca gelip bizi fidan dikim sahasına götürecek ve oranın sözü geçen ismi Derviş Çavuş ile tanıştıracaktı.
Bir fırsatını bulup anındefterimi çıkarıp, 5 Haziran 1960, Pazar tarihini mühürledikten sonra, kireç kokulu bir kümesin gölgesinde, Ahmet Akıncı ailesi için yepyeni, zorlu ama dipdiri bir dönem başlıyordu...Diye yazdım.
Tarsuslu Derviş Çavuş...
Tarsus Karabucak Okaliptüs Orman Fidanlığı’nın o uçsuz bucaksız yeşilliğinde, kaderin bize giydirfiği kaftan, ekmeğini topraktan çıkaran mevsimlik işçi ailelerinden biri olmaktı.
Anamın o hasır üzerindeki tahta siniye hazırladığı, "Allah ne verdiyse" diyerek, Şerife Teyzenin getirdiği demlikteki çay eşliğinde, sabah kahvaltısının ardından vakit kaybetmeden yola koyulduk. Önümüzde kılavuzumuz Halil Amca, arkasında Akıncı ailesinin erkekleri... Erkek dediysem, henüz bıyığı yeni terleyen kardeşim Mustafa ile ben de bu ağır tanımın içindeydik artık.
Okaliptüslerin gökyüzünü örten gölgesinde, su tahliye kanallarından birinin kenarı boyunca yürüdük. Ağaç dikimi için önceden parsellenip hazırlanmış geniş bir sahaya vardığımızda, toprakla cebelleşen 15-20 kişilik bir işçi grubu karşıladı bizi. Başlarında ise heybeti ve sert duruşuyla ilk bakışta kendini belli eden Tarsuslu Derviş Çavuş duruyordu. Fidanlıktaki tüm mevsimlik işçilerin alımı, arazide sevk ve idaresi, en önemlisi de o her şeyin kilidi olan yevmiye defterinin tutulması tamamen onun iki dudağı arasındaydı.
Halil Amca, bizi usulünce Derviş Çavuş’a takdim etti. Konuşurken üstüne basa basa Mustafa ile benim öğrenci olduğumuzu, okuduğumuzu özellikle belirtti. Kim bilir, belki de o nasırlı ellerin arasında bizim henüz körpe kalan ellerimizi biraz olsun kayırmak, bize bir parça da olsa müsamaha gösterilmesini sağlamak istemişti.
Derviş Çavuş, heybesinden çıkardığı o meşhur yevmiye defterini açtı; isimlerimizi kurşun kalemle tek tek kaydetti. Defteri kapatıp kafasını kaldırdığında, ilk emrini verdi. Babamı, yaşını ve tecrübesini gözeterek bedensel güç gerektiren daha ağır işlerden birine doğru uğurladı.
Sonra bakışlarını bize, iki kardeşe çevirdi: "Siz de," dedi, eliyle hazırlanan parselleri göstererek, "tüplerde yetişmiş okaliptüs fidelerinin toprakla buluşmasını sağlayacaksınız. Yani fidan dikeceksiniz."
İçimden derin bir ferahlık geçti, sevinmiştim. Ne seyyar tezgahta halka tatlısı çevirmeye benziyordu bu iş ne de sokak köşe başlarında simit çığırmaya... Kazma ve küreklerimizi sıkıca kavrayıp, arazide ter döken diğer işçilerin arasındaki yerimizi aldık.
Fidanların dikileceği noktalar nizami bir şekilde önceden işaretlenmiş, aralıklarla da kamyonetlerden dökülmüş koca hayvan gübresi yığınları oluşturulmuştu. Kazmamı elime alıp ilk fidanım için toprağa vurdum. İşaretli noktayı, okaliptüs fidanının içinde bulunduğu o naylon kesenin boyundan biraz daha derin olacak şekilde kazmaya başladım.
Kazarken hiyerarşiye dikkat ediyordum: Üstten aldığım o verimli karartılı toprağı bir yana, dipten çıkardığım daha açık renkli cansız toprağı ise parselin diğer yanına biriktiriyordum. Toprağı bu şekilde katmanlarına göre ayırmak fidanın kök salması, toprağa küsmemesi ve sağlıklı yetişmesi için hayati bir önem taşırdı.
Kulakları çınlasın, İvriz’deki tarım derslerimizde Salih Ziya Büyükaksoy hocamız bize bunu böyle ezberletmiş, toprağın namusunu böyle öğretmişti. Çukuru tamamlayınca tabanına can versin diye koca bir kürek hayvan gübresi bıraktım. Kardeşim Mustafa da bir gözü bende, beni dikkatle izliyor ve attığım her adımı hatasız bir şekilde kendi çukurunda uyguluyordu.
İşe başladığımız ilk gün, ciddiyetimiz ve çömezliğimiz nedeniyle Derviş Çavuş’un gözü sürekli üzerimizdeydi. Yanımıza kadar gelip çukuru kazışımızı, toprağı ayırışımızı izledi. Uyguladığımız yöntemin doğruluğunu, o işi bilerek yapan ellerimizi görmüş olacak ki yüzündeki o sert ifade yerini takdir dolu bir tebessüme bıraktı.
"Aferin çocuklar," dedi, sesindeki babacan tonu gizlemeyerek. "İşi kuralına göre yapıyorsunuz."
Fırsat bu fırsattı; doğrularak göğsümü gerdik: "İvriz İlköğretmen Okulu’ndandır Çavuşum," dedim. "Tarım derslerimizde Salih Ziya Büyükaksoy hocamızdan öğrendik toprağın dilini."
Bu kısa ve samimi kelam, sonraki günlerde ve aylarda Derviş Çavuş’la aramızda kurulacak o tatlı, sarsılmaz diyaloğun ilk harcı oldu. Çavuş, memnun bir şekilde başını sallayarak diğer işçileri denetlemek üzere yanımızdan uzaklaştı.
O gider gitmez ben de hiç vakit kaybetmeden ilk fidanımı toprakla buluşturmak için işe koyuldum. Naylon tüpteki fidanı hafifçe yan yatırdım, keskin bıçağımın ucuyla tabanını zedelemeden plastik kesesini sıyırıp çıkardım. Fidanı hazırladığım o gübreli yatağa, tam manasıyla dik duracak şekilde yerleştirdim. Üzerine kürekle önce o ayırdığım bereketli üst toprağı, ardından da kökü sabitlesin diye dip toprağı savurdum. Fidanın dengesini tam anlamıyla sağladıktan sonra, kök boğazını zedelememeye büyük bir özen göstererek, ayaklarımla toprağın üzerine usulca bastırıp pekiştirdim. Biz işimizi bitirip bir sonraki işarete doğru adımlarken, arkamızdan gelen bir başka mevsimlik işçi elindeki kovayla taze toprağa can suyunu veriyordu.
Güneş tepede yükseliyor, okaliptüs yapraklarının kokusu sıcakla birleşip genzimizi yakıyordu ama içimiz rahattı. Başlangıç iyi olmuştu; Akıncı ailesinin bu yeni macerası, toprağın bereketiyle iyi olmaya da devam ediyordu.
Reğma Gölü, Bataklık ve Okaliptüs Ormanı...
11 Haziran 1960 Cumartesi sabahı Tarsus’un sıcağı, daha haziranın başında insanın genzini yakmaya yetiyordu. Karabucak’ın fidanlığında okaliptüs fideleri için çukurlar açarken, arkamızda bıraktığımız topraklardan geriye sadece göğsümüzdeki o ağır sızı kalmıştı.
Bulgaristan’dan yola çıkarken pasaportlarımızın üzerine vurulan o iki kelime, kaderimizin de özetiydi aslında: Gönüllü ve serbest göçmen.
Bu iki kelime, devletin bize bakmak zorunda olmadığı anlamına geliyordu. Biz de zaten kimseden bir şey istemedik. Boynumuzu büktük, rüzgârın önüne katılmış kuru yapraklar gibi savrulduk durduk. Karnımız nerede doyduysa, ekmek nereden göz kırptıysa oraya yürüdük. Göçebe bir gölge gibiydik, yerimiz yurdumuz yoktu.
Tam otuz yıl sürdü bu savruluş. Otuz uzun yılın ardından, Mersin’in Nusratiye Mahallesi’nde, vaktiyle eski göçmen barakalarının yükseldiği o çorak arazide, başımızı sokacak tek katlı, mütevazı bir evimiz oldu. Akıncı ailesinin adı ilk kez bir tapu senedine, ilk kez kalıcı bir duvara kazındı. Yerleşik düzene geçmiştik geçmesine ama geride kalan otuz yılın izi ruhumdan silinmeye niyetli değildi.
Ben o otuz yıl boyunca, o topraktan bu toprağa savrulurken hayata tutunacak başka bir dal bulmuştum. Gittiğimiz her şehirde, her kasabada ayaklarım beni önce o yörenin kütüphanesine götürürdü. Tozlu rafların arasında, sararmış sayfaların kokusunu içime çekerek, ayak bastığım o yabancı toprakların tarihini, coğrafyasını okurdum. Ancak o zaman, o kitaplardaki satırlarda o yörenin insanıyla, geçmişiyle bütünleşebilirdim. Yabancılığımı, kütüphane odalarında, kitapların bilge sessizliğinde unuturdum.
Ve nihayet yolum Tarsus’a, Karabucak Okaliptüs Ormanı’na düştüğünde de aynısını yaptım. Ormanda mevsimlik işçi olarak çalışıyor, toprağı kazıyor, fidanlara su veriyordum. Ama ruhum, altımda yatan o devasa sırrın peşindeydi. Gündüzleri baltayla, kazmayla çalıştığım bu toprakların geceleri Tarsus İlçe Halk Kütüphanesi'nden aldığım ilgili kitapların sayfalarını aralıyordum. Anlamaya çalışıyordum: Bir zamanlar bu şehri bütün dünyaya bağlayan o efsanevi liman, o yaşlı Regma Gölü nereye kaybolmuştu?
Kitaplar bana dokuz bin yıllık bir masal anlatıyordu. Tarsus, sıradan bir toprak parçası değildi; bir dönem Roma İmparatorluğu’nun en gözde eyaletlerinden biri olan Kilikya’nın başkentiydi.
Yıl milattan önce 44. Büyük Sezar suikastla öldürülmüş, Roma sarsılmıştı. Onun yerini alan üç güçlü adamdan biri, Doğu Roma’nın mutlak hakimi Marcus Antonius, Tarsus’a adım attığında kentin kaderi yeniden yazılmaya başlanmıştı. Kent, adeta ihtişamın başkenti olmaya hazırlanıyordu.
Derken, Akdeniz’in sularını yara yara gelen o muhteşem gemi göründü. Mısır Kraliçesi Cleopatra, Sezar’ın ölümünün ardından Romalı General Marcus Antonius ile imparatorluğun geleceğini görüşmek üzere Tarsus’a geliyordu. Kitaplar, o geminin limana girişini öyle bir tasvir ediyordu ki, okurken Karabucak’taki işçi kulübemde nefesim kesiliyordu: Dillere destan, yeryüzünde bir eşi daha olmayan, altın kaplamalı, erguvan yelkenli muhteşem bir gemi... Tarsus limanına, yani Regma Gölü’ne girdiğinde sadece Antonius’u değil, kıyıda toplanan tüm kent halkını büyülemişti.
O gün Tarsus, dünyanın kalbinin attığı en önemli merkez haline geldi. Mısır’ın idaresi ve Roma’nın geleceği için bir araya gelen o iki mağrur insan, Regma’nın sularına yansıyan Tarsus akşamlarında birbirlerine kayboldu. Aralarında zamana meydan okuyacak büyük bir aşk doğdu. Cleopatra, bu aşkın büyüsüyle tam bir yıldan fazla kaldı Tarsus’ta. Genç imparator adayı Marcus Antonius ise, Mısır Kraliçesi’nin onuruna kenti adeta küllerinden yeniden yarattı, saraylar yükseltti, sokakları mermerlerle döşedi.
Tarsus, tarihi konumu, coğrafyası ve o korunaklı limanıyla Antik Kilikya’nın kalbiydi. İnsanlar, Regma Gölü’nü doğal bir liman gibi kullanarak antik çağ uygarlığının tüm nimetlerini bu kente akıtıyordu. Ticari ve askeri yönden o kadar stratejik bir öneme sahipti ki Regma, onun sayesinde Tarsus, tüm Akdeniz kentlerinde “En büyük, en güzel, en ileri” unvanlarıyla anılır olmuştu.
Toroslar’dan kesilen heybetli sedir ağaçları, bugün Berdan dediğimiz o hırçın Kydnos Nehri’nin yatağından yüzdürülerek Regma kıyılarına indirilirdi. Gölün kıyısında kurulan devasa tersanelerde askeri ve ticari gemiler inşa edilirdi. Regma’nın mucizesi şuydu: Göl, Akdeniz’e dar kanallarla bağlıydı. Bu yüzden denizin o korkunç, hırçın dalgaları gölün içine sızamıyor, tersanelere zarar veremiyordu. Dingindi Regma, güvenliydi. Bu yüzden antik çağın en kusursuz gemileri bu kıyılarda hayat buldu.
Ama doğa, kendisine hükmetmeye çalışan insanoğluna er ya da geç bir bedel ödetirdi. Tarsus’un ortasından bir gerdanlık gibi akan ama bahar aylarında hırçın bir canavara dönüşen Kydnos Nehri, yüzyıllar boyunca taşkınlarla kenti yerle bir etmişti.
Milattan sonra 6. yüzyılda, Bizans İmparatoru Justinianus artık bu taşkınlara bir son vermek istedi. İmparatorun kesin talimatıyla nehrin yatağı değiştirildi ve su kentin doğusuna akıtıldı. İnsan eli doğaya müdahale etmiş, nehir evcilleştirilmişti.
Fakat bu müdahale, Regma’nın ölüm fermanı oldu. Kentin içinden geçen ve Regma Gölü’nü besleyen eski Kydnos yatağına artık yeterli su verilmiyordu. Gölü besleyen o ana damar kesilince, Regma’nın o ihtişamlı suları çekilmeye, göl zaman içinde çürüyen, kokan bir bataklığa dönüşmeye başladı. Çevresindeki sazlıklar ve düzensiz su göletleri nehrin taşıdığı alüvyonlarla doldukça, Tarsuslular buraya yeni bir isim verdi: Karabucak ve Aynaz Bataklığı.
Altıncı yüzyılda kenti korumak için atılan o adım, acı meyvesini 19. yüzyılda verdi. 1825, 1865 ve 1895 yıllarında, Kydnos’un şehir içinde kalan o eski, kirli yatağı ve Regma’nın can çekişen bataklığı kente ölüm kustu. Sıtma ve kolera salgınları bir kâbus gibi çöktü Tarsus’un üzerine. Binlerce insan titreyerek, ateşler içinde can verdi. Berdan Nehri, önce taşıdığı sularla Tarsus’u bir dünya limanı yapmış, sonra da taşıdığı alüvyonlarla onu ölümcül bir bataklığa mahkûm etmişti.
Altıncı yüzyılın son yarısında Osmanlı Devleti, bu ölüm tarlasına karşı uzak bir kıtadan çare aradı: Avustralya kökenli okaliptüs ağaçları... Bu egzotik ağaç, adeta bir su canavarıydı; dikildiği yerdeki taban suyunu emiyor, bataklıkları kurutuyordu. 1883 yılında, Tarsus-Karabucak bataklığının kurutulması devlet için bir ölüm kalım meselesi haline geldiğinde, Karabucak ve etrafındaki 89 bin dekar arazi, 56 bin kuruş bedelle İngiliz Dara Kumpanyası’na ihale edildi.
Ancak bataklık öyle korkunç, öyle tekinsizdi ki... İngiliz şirketi temsilcileri Karabucak’ın o sisli, sıtmalı ve ürkütücü manzarası karşısında işe başlamaya bile cesaret edemedi. Bu öldürücü bataklığı yalnız başına yenemeyeceklerini anlayıp arkalarına bakmadan kaçtılar.
Bataklığı yenmek, nihayetinde genç Cumhuriyet’e nasip olacaktı. Yıl 1939’du. Karabucak’ın o çamurlu, ölümcül gövdesine ilk okaliptüs fidanları dikilmeye başlandı. Tohumla, fidanla, klonlama sistemiyle çoğaltılan bu ağaçlar, yüksek taban suyunu gördükçe adeta çıldırdı; diğer tüm ağaçlardan daha hızlı, daha gür büyüdü. Bataklığın zerini emip gökyüzüne saf oksijen olarak üflediler.
Şimdi, 1960 yılının bu sıcak haziran gününde, elimde nacakla Karabucak Okaliptüs Ormanı’nın gölgesinde duruyorum. Alnımdan süzülen teri elimin tersiyle silerken, ayaklarımın altındaki toprağa bakıyorum.
Ben, Bulgaristan’dan savrulup gelmiş, otuz yıl boyunca bir parça toprak, başını sokacak bir ev hasretiyle yanmış göçmen bir işçinin okullu çocuğuyum. Altımda uzanan bu toprak ise, bir zamanlar Cleopatra’nın altın kaplama gemisiyle süzüldüğü Regma Gölü... Binlerce insana mezar olan o korkunç bataklık... Ve şimdi, Cumhuriyet’in diktiği okaliptüslerin yeşil yapraklarıyla bezeli koskoca bir orman.
Doğa da tıpkı bizim ailemiz gibiydi. Savrulmuş, hırpalanmış, yatağı değiştirilmiş, bataklığa dönüştürülmüş ama en nihayetinde dikilen fidanlarla kendine yeni bir yurt, yeni bir kimlik bulmuştu. Karabucak’ta ağaçların yapraklarından süzülen rüzgârı dinlerken, kütüphanede okuduğum o eski sayfalar zihnimde canlanıyor. Toprağa daha sıkı basıyorum ayaklarımı. Artık burayı tanıyorum. Artık bu tarihin, bu ormanın, bu kentin bir parçasıyım 1960-61 Eğitim ve Öğretim Yılı başlayıncaya kadar...
25 Haziran 1960 Cumartesi, Karabucak Tarsus...
Göz kapaklarımın arkasından sızan o altın sarısı ışık, rüyamın son sahnelerini de eritip götürdü. Okaliptüs ağaçlarının mızrak gibi ince uzun yaprakları arasından süzülüp, rüzgârla dans ederek gelen güneş ışınları, hafifçe dalgalanmakta olan beyaz cibinliğin gözeneklerinden geçip tam gözüme oturmuştu.
Gerinerek doğruldum. Yerden yaklaşık bir buçuk metre yükseklikte, dört kalın direğin üzerine oturttuğumuz o derme çatma çardaktaydık. Hemen yanımda kardeşim Mustafa hâlâ derin bir uykunun kollarındaydı. Haziranın sonuna gelmiş, temmuzun o yakıcı sıcağı kapıya dayanmıştı ama ormanın o devasa yeşil şemsiyesi altındaki serinlik ve bizi bir koza gibi saran cibinliğin korunaklı yapısı, gece boyunca deliksiz ve rahat bir uyku çekmemizi sağlamıştı.
Karabucak’ta çardakta yatıyorsan, cibinliksiz olmak intiharla eşdeğerdi. Öyleydi çünkü ne kadar okaliptüs dikilirse dikilsin, burası asırlarca insan kanı emmiş eski bir bataklığın kalbiydi ve ormanda hâlâ hatırı sayılır, ordular kuracak kadar çok sivrisinek vardı.
Karabucak Okaliptüs Orman Fidanlığı’nda mevsimlik işçi olarak işe başlayalı henüz çok olmamıştı. Buraya ilk geldiğimizde, fidanlık müdürlüğünün arkasındaki o eski, kokusu duvarlarına sinmiş tavuk kümesinden bozma kapalı alanı yatak odası olarak kullanmıştık. İç karartıcı, basık bir yerdi. İlk birkaç günün ardından babam dayanamamış, o her zamanki vakur ve korumacı tavrıyla, "Haydi çocuklar," demişti, "ikinizin yatacağı, topraktan yüksek bir çardak yapalım."
Kardeşimle gözlerimiz parlamıştı: "Olur baba!"
Babam, elleriyle taşa can veren, eski toprak becerikli bir adamdı. Ben de ondan geri kalmazdım; İvriz İlköğretmen Okulu’nda geçirdiğim yıllar, bana sadece kitapları değil, bir hayli el becerisini ve alet kullanmayı da öğretmişti. Zaten orman, bir marangoz atölyesi gibiydi; çardak yapabileceğimiz, her boydan düzgün direk ve kereste kaynıyordu etraf.
Tek ihtiyacımız biraz çivi, bir çekiç, bir testere ve paslı bir kerpetendi. Komşumuz Halil Amca imdadımıza yetişti, takımlarını bize ödünç verdi. Babamın ustalığı, benim İvriz’den kalma pratikliğim ve Mustafa’nın hevesi birleşince, birkaç gün içinde, bu sabah içinde neşeyle uyandığım o yüksek çardak bitivermişti.
Çardakta sırtımı esneterek oturdum. Ormanın o tatlı sabahyıldızı serinliğinin yanı sıra, hemen altımızdaki kanaldan akan suyun şırıl şırıl sesi kulaklarıma ulaşıyordu. Su sesi içimi tarifsiz bir sevinçle, adeta erkenci bir bahar havasıyla doldurdu.
Kendi kendime gülümsedim. Çok beğendiğim, beni bu hayatta hep ayakta tutan bir özelliğimi düşündüm o an: Bulunduğum durumdan, her ne olursa olsun memnun olabilmesini bilmek.
Bu, daha iyisini istemediğim, hayallerimi küçülttüğüm anlamına gelmiyordu elbet. Aksine, sırtımdaki yükü hafifleten bir zırhtı. Olumsuz koşulları, kalabalık göçmen barakalarını, tavuk kümesinden bozma odaları birer sorun haline getirmemi engelliyordu. Yaşama bütün gücümle, tırnaklarımla tutunmamı, ne olursa olsun nefes almaktan keyif almamı sağlıyor; göğsümdeki güce güç katıyordu.
Hayallerim ve isteklerim vardı ve onlardan öyle kolay vazgeçmeye de niyetim yoktu. 1951'de Ceyha Pamuk tarlaları kantarındaki üniversiteli Muzaffer Abinin söylediği o cümleyi bir muska gibi taşıyordum zihnimde: "Şans dediğimiz kavram, hazırlıklı olanın fırsatla karşılaşmasıdır."
Bir başka deyişle, bu çorak topraklarda oturup talihin dönmesini bekleyecek değildim. Kendi şansımı, kendi ellerimle, bu ormanda kazdığım her fidan çukurunda kendim yaratıyordum.
Çardakta neşeyle bir kez daha gerindim. Güneş artık iyice yükseliyordu ve işe geç kalıp Derviş çavuşa mahcup olmak istemezdim.
"Mustafa, hadi aslanım, kalk. Sabah oldu."
Kardeşimi dürterek uyandırdım. Anamla babam çoktan ayaktaydı, her zaman erken uyanırlardı. Anam, çardağın gölgesine serdiği sofraya kahvaltılıkları dizerken, babam da o tavuk kümesinden bozma konutumuzu biraz daha insani, biraz daha yaşanılır bir yuvaya dönüştürmek için tahtaları çekiçliyordu.
Çardağın merdivenlerinden aşağı süzüldüm.
"Hayırlı sabahlar baba..."
Babam elindeki keseri bırakıp gülümsedi, alnındaki ter damlalarını sildi. Gidip kanaldan akan o buz gibi suyla elimi yüzümü yıkadım. Arkamdan Mustafa da gelmiş, uykulu gözlerle giysilerini düzeltiyordu.
Kahvaltı sofrasına, o taze ekmek kokusunun etrafına oturmadan önce babam gözlerimizin içine baktı, ellerimizi süzdü: "Çalışmalar nasıl gidiyor çocuklar? Zorlanıyor musunuz?"
Mustafa ile birbirimize bakıp gülümsedik. "Yok baba," dedim gururla, "zorlanmıyoruz..."
Gerçekten de zorlanmıyorduk. Çünkü ne yapacağımızı, toprağa nasıl davranacağımızı biliyorduk.
Dikimin yapılacağı o geniş saha, bizden önceki işçiler tarafından taşlardan ve arsız yabancı otlardan temizlenmiş, dümdüz edilmişti. Bize düşen görev, fidanlık seralarının ılık gölgesinden büyük özenle getirilmiş olan o siyah plastik tüpler içindeki körpe okaliptüs fidanlarını, usulüne ve tekniğine uygun olarak toprağa dikmekti.
İşte tam o anlarda, fidanı avucuma alıp toprağı açarken, İvriz Öğretmen Okulu’nun o tozlu, çamurlu tarım derslerinde edindiğimiz bilgilerin Karabucak’ın ortasında nasıl birer altına dönüştüğünü görüyordum. Fidanın kökünü incitmeden tüpten çıkarmak, aşı noktasına dikkat etmek, can suyunu hangi açıyla vereceğini bilmek... Hepsi hafızamın çekmecelerinden birer birer çıkıp ellerime akıyordu.
Toprağı kazarken, yeşil ceketinin cebinde hep budama makasıyla gezen Tarım Öğretmenimiz Salih Ziya Büyükaksoy’u anımsadım. Onun okul bahçesinde bize toprağı anlatırken parlayan gözleri geldi aklıma. İçimden, sessizce bir teşekkür gönderdim İvriz’e doğru. "Sağ olasın hocam," dedim, "bize sadece öğretmenliği değil, hayatı da öğretmişsin."
Salih Ziya Öğretmen’in adını gıyabında babam da öğrenmişti artık. Akşamları kümes konutumuzun önünde çay içerken ona İvriz’deki tarım derslerimizi, Salih Ziya Bey’in bize kazandırdığı o altın değerindeki el becerilerini anlatırdım. Babam da bilir ve saygı duyardı o uzak öğretmene.
Elimdeki fidanı Karabucak’ın bin yıllık alüvyonlu bağrına yerleştirirken, fidanın kökleriyle kendi köklerimin bu toprağın altında birbirine dolandığını hissettim. İvriz’den gelen bilgi, Bulgaristan’dan gelen sabır ve Tarsus’un bu kadim toprağı birleşiyordu.
Biz bu fidanları diktikçe, bu bataklık kuruyacak, burası orman olacak, biz de bu ormanla birlikte kök salıp büyüyecektik. Kendi şansımızı, kendi ellerimizle toprağa dikiyorduk.
3 Temmuz 1960 Pazar, Karabucak Tarsus...
Bu sabah da hayatın o bildik, güzel ritmiyle aralandı gözlerim. Okaliptüs ağaçlarının, Akdeniz’den süzülüp gelen hafif meltem rüzgârıyla dans eden mızraksı yapraklarından yansıyor, çardağımızın etrafında ağır ağır salınan beyaz cibinlikten süzülüp gözlerime ulaşıyordu güneş ışınları. Gerinerek doğrulup kolumdaki saate baktım: Tam altı otuz idi.
İvriz Öğretmen Okulu’ndan ruhuma kazınan o disiplin, o köklü alışkanlıklar Karabucak’ta da beni terk etmiyordu. Yerden yaklaşık iki metre yükseklikteki bu ahşap çardakta, kulağımda İvriz'in o ünlü, keskin zil sesleri yankılanmasa da ya da nöbetçi öğrencilerin koğuş kapılarına vurarak yarattığı o gürültü patırtı olmasa da tam saatinde uyanıyordum. Kendi kendime, "İyi ki bu alışkanlığı edinmişim," dedim içimden. Bu sayede göçmenliğin getirdiği hiçbir zorluğa, sabahın o kör saatinde kalkmaya boyun eğmiyor; her sabah tam zamanında dikim sahasında hazır bulunuyordum.
Ama bugün başkaydı. Bugün, Karabucak’ın o nemli toprağına, sivrisinek ordularına karşı verdiğimiz mücadelenin ilk meyvesini toplama günüydü. 5 Haziran günü heyecanla başladığımız mevsimlik işçilik döneminin birinci bölümü kazasız belasız tamamlanmış, alın terimiz ücrete dönüşecek hale gelmişti.
İvriz’de bize öğretilen en kutsal gerçeği fısıldadım gökyüzüne: Emek, en yüce değerdir.
Bugün o emeğin karşılığını alacaktık. Ve en güzeli de bugün çalışmayacaktık. Pazardı. Alacağımız ücretin bir bölümüyle un, şeker, yağ gibi en zorunlu ihtiyaçlarımızı giderecek; kalan kısmını ise sırtımızı yaslayacak hiçbir şeyimizin olmadığı o işsiz, güvensiz, çalışamayacağımız kış günleri için biriktirecektik. Bir göçmenin cebindeki para, sadece harçlık değil, geleceğin garantisiydi.
Yatmakta olduğum çardakta, sırtımdaki tatlı rehavetle bir kez daha gerindim. Acele etmeden yatağıma uzandım; okaliptüs yapraklarının arasında kırılan, adeta yeşil bir zümrüt gibi parıldayan güneş ışınlarını seyrettim. Hemen yanımızdaki kanalda durmaksızın akan suyun o huzurlu şırıltısını dinleyerek biraz daha yatak keyfi yaptım. Pazar sabahının bu lüksü, bir işçi için paha biçilemezdi.
Derken, çardağın altından anamın o sıcacık, tanıdık sesi yükseldi: “Mehmeeet… Mustafaaa! Kalkın artık, hadi oğlum!”
Anam kahvaltıyı hazırlamıştı bile. Rehaveti üzerimden atıp doğruldum. Mustafa’yı da uyandırmalı, alelacele kahvaltımızı etmeli ve ikimizin de döktüğü alın terinin, tam 27’şer günlük o helal ücretlerimizi almak için Orman İşletme Şefliği muhasebesine gitmeliydik.
Dün, fidanlık komşumuz Halil Amcanın kızı Zeynep bizi bir köşeye çekip sıkı sıkı tembihlemişti: “Bak Mehmet,” demişti, “muhasebe servisinin şefi İsmet Bey’in yanı sıra orman mühendisleri Yaşar Bey ve Muzaffer Beyle mutlaka tanışın. Kendinizi sevdirin onlara. Eğer buralarda kalıcı olmak, rahat etmek istiyorsanız bu isimler önemlidir.” Bir de ormanın can damarı olan, fidanları, toprakları taşıyan o devasa araçların sürücülerini hatırlatmıştı: “servis araçları kaptanları Adem Usta ile Mahmut Ustayı da es geçmeyin, onları da tanımanızda büyük fayda var.”
Zeynep’in bu altın değerindeki nasihatlerini aklıma yazmıştım. Kahvaltı sofrasından kalkar kalkmaz babam, Mustafa ve ben, üstümüzü başımızı düzeltip muhasebe binasının yolunu tuttuk. Sabahın erken saatiydi, henüz diğer işçilerden kimsecikler gelmemişti ortalığa.
Zeynep bizi kapıda karşıladı, yüzündeki o dostane tebessümle içeri buyur etti ve doğruca Muhasebe Şefi İsmet Bey’in odasına götürüp tanıştırdı. İsmet Bey, masasının arkasından kafasını kaldırıp bize baktı; göçmen halimizi, yüzümüzdeki o mahcup ama gururlu ifadeyi anlamış olacak ki babacan bir tavırla halimizi hatırımızı sordu. Ardından önündeki kalın, saman sarısı evraklara, isimlerimizin yazılı olduğu o uzun listelere baktı. Çekmecesini açtı.
Büyük bir ciddiyetle paraları saydı; babamın nasırlı ellerine tam 135 Lira bıraktı. Sonra bana ve kardeşime döndü, ikimize de 108’er Lira ödeme yaptı.
Odanın sessizliğinde paraları cebimize koyarken içimden hesapladım: Ailemizin bütçesine tek bir günde tam 351 Lira girmişti. 1960 yılının Türkiyesi’nde, hele ki bizim gibi Bulgaristan’dan sırtında bir ceketle savrulup gelmiş serbest göçmen bir aile için oldukça büyük, oldukça iyi bir paraydı 351 Lira.
Muhasebe odasından çıkıp ormanın temiz havasını içimize çektiğimizde babamın yüzündeki o ağır çizgi yumuşamış, Mustafa’nın gözleri parlamıştı. Sonuç, Akıncı ailesinin yüzünü güldürmüştü… Daha ne olsundu?
Emek gerçekten de en yüce değerdi ve biz bugün o değerin karşılığını kuruşu kuruşuna, başımız dik bir şekilde almıştık. Toprak bizi kabul etmiş, okaliptüslerin can suyu avcumuzda paraya durmuştu.
Güneş Karabucak’ın üzerine iyice yükselirken, cebimdeki paraya dokundum, arkamda uzanan yeşil ormana baktım ve içimden mırıldandım: Hayat güzeldi be kardeşim... Ne olursa olsun, tüm savruluşlara ve zorluklara rağmen yaşamaya ve yaşatmaya değerdi…
6 Temmuz 1960 Cumartesi, Karabucak Tarsus...
Zaman Karabucak’ın nemli sıcağında su gibi akıp gitmiş, okaliptüs orman fidanlığında mevsimlik işçi olarak işe başlayalı neredeyse bir buçuk ay olmuştu. İlk bir ay boyunca, fidan dikim sahasında toprağa can vermekle uğraşmıştık. Mustafa’yla sergilediğimiz o göçmen disiplini, işe sıkı sıkıya sarılışımız ve çalışma tarzımız, mevsimlik işçilerin sert mizaçlı amiri Derviş Çavuş’un gözünden kaçmamış, onun takdirini kazanmıştı.
Dikim sahasındaki işimizi alnımızın akıyla bitirince, bu kez yönümüzü önceki aylarda dikimi yapılmış olan fidanların olduğu bölgeye çevirdik. Şimdi elimizde çapalar, fidanların çevresini dövüyorduk. Yaptığımız iş sadece fidanın etrafını saran arsız yabancı otları temizlemekten ibaret değildi; asıl mesele, güneşin altında kuruyup taşlaşan, o kaymak tutan toprak tabakasını kırmaktı.
Kaymak tabakasının kırılması, genç bir fidan için ölüm kalım meselesiydi. Eğer o sert tabaka kırılmazsa, fidanın kökleri ne yukardan gelen suyu emebilir ne de aşağıdan nefes alabilirdi; toprak fidanı boğar ve kuruturdu.
İvriz Öğretmen Okulu’ndaki tarım derslerimizde, o yeşil ceketli bilge adam, Salih Ziya Büyükaksoy öğretmenimiz yazı tahtasının önünde durur, toprağın bu sırrını tam da böyle anlatırdı. Karabucak’ta çapa sallarken kulaklarımda hep onun sesi çınlıyordu.
Güneş tepemizde ağır ağır alçalırken, hemen yanımda benimle aynı tempoda çapa sallayan arkadaşım Salih, alnındaki teri şapkasının tersiyle sildi. Dönüp bana baktı, gözlerinde heyecanlı bir parıltı vardı:
"Mehmet," dedi sesi fısıltı gibi, "Tarsus’a Ben-Hur adında koskoca, dünyaca ünlü bir film gelmiş. Bu akşam işten sonra gider miyiz sinemaya?"
Çapayı toprağa saplayıp doğruldum, içimi aniden bir merak dalgası kapladı: "Olur Salih," dedim, "gidelim."
Salih ve ailesi, fidanlık şefliğinin yaklaşık yüz metre güneyinde, gürül gürül akan büyükçe bir kanalın kenarına kondurulmuş, derme çatma bir gecekonduda yaşıyorlardı.
Fidanlıkta yan yana ter döktüğümüz Salih’le ve ailesiyle tanışmamız, birbirimize kanımızın ısınması hiç zor olmamıştı. Kolay olmuştu çünkü ne de olsa damarlarımızda aynı sızı geziyordu; onlar da bizim gibi Balkan göçmeniydiler. Aynı topraklardan sürülüp bu Akdeniz sıcağına savrulmuş insanların birbirini gözünden tanıması uzun sürmezdi.
Saat tam 18.00’de şefliğin düdüğü çaldı, günlük çalışma bitmişti. Ben-Hur filmi saat 21.00’de başlayacaktı. Salih’le akşam saat 20.00’de kanal boyunda buluşmak üzere sözleştik.
Ev olarak kullandığımız o eski tavuk kümesi ve kendi ellerimizle yükselttiğimiz çardaktan oluşan yerleşkemize geldiğimizde, babam da işten dönmüş, çardağın gölgesinde soluklanıyordu. Üstümü başımı temizlerken çekinerek babama yaklaştım.
"Baba," dedim, "Salih’le birlikte Tarsus’a, sinemaya gidebilir miyiz bu akşam?"
Babam o yorgun ama şefkatli gözleriyle bana ve arkamda duran Mustafa’ya baktı. Yüzünde gururlu bir tebessüm belirdi: "Elbette gidebilirsiniz oğlum. Bunu fazlasıyla hak ettiniz..." Durdu, gözlerini orman yoluna çevirdi: "Peki, Tarsus’a neyle gidip geleceksiniz çocuklar?"
Babamın, Mersin’de ATAŞ Rafinerisi’nde çalıştığı o eski, zorlu dönemlerde boğazından kısarak satın aldığı elden düşme, emektar bir bisikleti vardı. Bizim bu ıssız ormandaki tek lüksümüz, tek kanadımız oydu.
"Bisikleti kullanabilir miyiz baba?" diye sordum umutla.
"Olur," dedi babam, başını sallayarak baş köşedeki anahtarı işaret etti.
Fidanlıkla Tarsus arasındaki o sekiz kilometrelik tozlu mesafeyi aşmak normalde zordu. Ulaşım sadece fidanlığın kamyon ve servis araçlarıyla sağlanıyordu ne var ki onların da gündüz belirlenen saatleri dışında servisi yoktu. Bazen çarşıdan acil bir ihtiyaç alınacak olsa, servis saatleri bizim iş saatlerimize hiç uymazdı. İşte bu yüzden babamın o elden düşme bisikleti bizim için sadece bir demir yığını değil, Tarsus’a açılan bir özgürlük kapısıydı.
Üstelik Mustafa’yla ikimiz de bisiklet kullanmasını çok iyi bilirdik. Öyle ki tek bisikleti dönüşümlü kullanarak, biri pedala yüklenirken diğeri arkaya tutunarak, aynı bisikletin üzerinde kilometrelerce yolu hiç yorulmadan seyahat edebiliyorduk. Salihlerin de bir bisikleti vardı; yani Tarsus yolları bizim pedallarımızın altında ezilecekti.
Akşam yemeğini alelacele yiyip, bavulumuzdan çıkardığımız en temiz, ütüsü bozulmamış yazlık elbiselerimizi giydik. İçimde çocuksu, büyük bir heyecanla çardağın önünde Salih’i beklemeye başladım. Bu akşam benim için başkaydı; ilk kez Tarsus’un sokaklarıyla tanışacak, ilk kez Tarsus’ta yazlık bir sinemanın tahta sandalyelerine oturacaktım.
Aslında sinemaya yabancı değildik. İlkokul dönemimizde, Mersin’deki o cıvıl cıvıl yazlık sinemalarla epey haşır neşir olmuş, dönemin o siyah beyaz, unutulmaz filmlerini büyülenmiş gibi izlemiştik. Şimdi bu yeni şehirde de zaman elverdiğince, işten güçten fırsat buldukça perdeye düşen hikâyelerin peşinden gitmek istiyordum.
Derken, karanlığın içinden Salih’in bisikletinin zili duyuldu. Mustafa’yla birlikte bisikletimize atladık, gecenin serinliğinde, büyük bir neşe içinde yola koyulduk. Pedalları hızla çeviriyor, okaliptüslerin kokusunu arkamızda bırakıyorduk. Yaklaşık 8 kilometre uzaklıktaki o yazlık sinemaya varmamız sadece yirmi dakikamızı almıştı.
Sinemanın olduğu sokağa geldiğimizde, Salih’in buralı bir tanıdığına bisikletlerimizi sağ salim emanet ettik. Heyecanımız ayaklarımızı yerden keserken, nihayet o ışıklı sinema kapısına ulaştık.
Sinemanın taş duvarlarına asılmış devasa, renkli afişlerin önünde durup kaldım. Afişlerde, çılgınca ileri fırlamış, ağızlarından köpükler saçan atların çektiği iki tekerlekli, hafif ve rüzgâr gibi giden savaş arabaları resmedilmişti. Arabaların üzerindeki yarışmacılar, atlarını biraz daha hızlandırmak, rakiplerini geride bırakmak için kamçılarını havada şaklatıyor, afişten dışarı taşacak bir öfkeyle haykırıyorlardı.
Gözüm o iki tekerlekli arabalara takılınca, zihnim beni birden Karabucak’tan alıp İvriz Öğretmen Okulu’nun o yüksek tavanlı tarih sınıfına götürdü. Tarih öğretmenimiz Hüseyin Seçmen, kürsüye vurarak o gür sesiyle bize iki tekerlekli savaş arabalarını anlatmıştı.
Bu arabaların tarihte ilk kez, insanlık tarihinin en büyük hesaplaşmalarından biri olan Mısır ile Hititler arasındaki Kadeş Savaşı’nda kullanıldığını söylemişti. Hüseyin Öğretmenim Kadeş’i, o toz bulutunu ve arabaların hızını öyle bir anlatmıştı ki biz sınıftaki sıralarda oturan çocuklar, adeta o savaş meydanının ortasında hissetmiştik kendimizi.
Şimdi, İvriz’deki o Kadeş anılarımla gözümün önündeki bu Amerikan filminin afişi zihnimde birleşiverdi. İçimde bir ürperti belirdi; bu filmin sıradan bir hikâye olmadığını, sinema salonunda büyük bir gerilim ve heyecan fırtınası yaratacağını hissettim.
Afişin altındaki yazıları satır satır okudum: Yönetmenliğini sinemanın dâhilerinden William Wyler üstlenmiş, yapımcılığını ise Sam Zimbalist yapmıştı. 1959 yapımı bu efsanevi filmin, yani Ben-Hur’un başrolünde o heybetli duruşuyla Charlton Heston oynuyor, ona Jack Hawkins eşlik ediyordu.
Ama asıl isim afişin köşesindeydi: Müzikler Miklos Rozsa’ya aitti. Bu filmle dünya çapında bir üne kavuştuğunu duymuştum. Birden kulağımda bu kez Müzik öğretmenimiz Kemal Çuhalılar’ın sesi yankılandı: "Çocuklar," demişti kemanının yayını düzeltirken, "Antik Yunan’da müzik ve drama birbirine ikiz kardeş kadar yakın bir ilişki içindedir."
Yüzyıllar önce tiyatro meydanlarında kurulan o muazzam ilişki, şimdi sinema perdesinde devinen görüntülerle ona eşlik eden notalar arasında sürüyordu işte. Sinema perdesindeki o devasa hareket, doğru bir müzikle birleştiğinde insanın ruhundaki tüm telleri harekete geçirirdi. İnsanların çoğu perdedeki o büyünün karşısında gerilir, ağlar, kendini tutamayıp ayağa fırlayabilir ya da ekrandaki zalime avazı çıktığı kadar küfredebilirdi. Müziğin gücü buydu.
Afişlerin başından büyülenmiş gibi ayrılarak, cebimizden çıkardığımız kişi başı 50 kuruşu gişeye uzattık ve biletlerimizi alıp o heyecanlı kalabalığın arasına karıştık. Yazlık sinemanın gökyüzüne açılan o geniş bahçesinde tahta sandalyelerimize kurulduk.
Çok geçmeden açık hava sinemasının tüm ışıkları karardı. Gece fısıltıları bıçak gibi kesildi ve perdeden yükselen o muazzam, gür giriş müziğiyle birlikte Roma ordularının o durdurulamaz, sert ve disiplinli yürüyüşü Kudüs kapılarına dayandı. Dev ekran, tarihin kokusunu bahçeye üflüyordu.
Hikâye hemen içine çekti bizi. Yahudi aristokrat sınıfının en asil temsilcisi, Prens Judah Ben-Hur, kenti ne pahasına olursa olsun savaşarak korumaya ant içmiş kendi adamlarına, sürekli olarak uzlaşma yolunu telkin ediyordu. Mantıklı olan buydu çünkü mevcut haliyle ne Kudüs’ün ne de etrafındaki o darmadağınık toplulukların, o dönem onları bir arada tutan tek tanrılı Yahudi dininin, koca Roma İmparatorluğu’nu durduracak, o çelik lejyonları engelleyecek gücü yoktu. Kudüs, Roma’nın pençesindeydi.
Romalı askerlerin, kalkanlarını çarpa çarpa, hiçbir engelle karşılaşmadan şehre gururla girişi filmin en etkileyici, insanın göğsünü sıkan sahnelerindendi. Ve o muazzam askerlerin içinde, general rütbesiyle atının üzerinde mağrur bir şekilde oturan biri vardı: Ben-Hur’un çocukluk arkadaşı ve üvey kardeşi Messala...
Ben-Hur, eski dostunun gelişini görünce umutlanmıştı. Roma İmparatoru Tiberius’un Kudüs’e gönderdiği sömürge valisiyle, kopan bağları yeniden kurmak ve halkını korumak için Messala’nın olağanüstü bir fırsat olduğunu düşünmüştü. Messala, yıllar önce rüştünü ispat etmek, adını tarihe kazımak için Kudüs’ü terk etmiş ve Roma ordusunda tırnaklarıyla kazıyarak kıdemli, acımasız bir asker olmayı başarmıştı.
Ne var ki Roma’nın o kanlı koridorları ve Messala’nın içindeki o sınırsız yükselme ihtirası, çocukluklarına dair ne kadar güzel duygu varsa, o eski kardeşlik bağlarını bir çırpıda yok edip fırlatmıştı. Güç, adamı kör etmişti.
Üstelik talihsiz bir kaza sonrası yaralanan Messala bu olayı bir suikast girişimi olarak algılayarak, kendi öz kardeşini, Ben-Hur’u acımasızca suçlamıştı.
Haksız yere zincire vurulan Prens Ben-Hur, apar topar Kudüs’ten sürülmüştü. Sayda limanına götürülüp, Roma savaş gemilerinin o karanlık, rutubetli karinasında ömür boyu kürek çekmeye mahkûm edilmiş, kollarına çelik halkalar geçirilmiş bir köle olmuştu artık.
Tarih cesurları severdi. Büyük bir deniz savaşı sırasında gemi batarken, filo komutanı Quintus Arrius’un hayatını kendi canını hiçe sayarak kurtardı Ben-Hur. Bu asil davranışı karşısında komutan ona hayran kaldı ve onu Roma’ya götürüp evlat edindi.
Yıllar geçmiş, o kürek mahkûmu köle, şimdi Roma’nın en güçlü aristokratlarından biri olarak vatanına, Kudüs’e geri dönmüştü.
Ve nihayet, o iki eski çocukluk arkadaşı, o iki can düşmanı, afişlerde gördüğüm o devasa araba yarışında karşı karşıya geldiler. Arena tıklım tıklımdı, kamçılar şaklıyor, tekerleklerden kıvılcımlar fışkırıyordu.
O yarış sahnesi, sinema tarihinin o güne dek görmediği, hafızalardan asla çıkmayacak kadar muazzam bir kurguyla çekilmişti. Sırf o nefes kesen araba yarışı için bile sinema biletine verilen her kuruş helaldi. İzlerken Mustafa’yla oturduğumuz tahta sandalyelerin kenarlarını sıkmaktan ellerimiz uyuşmuştu. Kendi kendime, "Ben bu filmi ömrüm boyunca bir daha, bir daha seyredeceğim," dedim.
Filmin asıl gücü, Ben-Hur isimli bir Yahudi prensin, Roma İmparatorluğu’nun o zalim, ezici görkemine karşı tek başına başkaldırışıydı. Çocukluk arkadaşı Messala ise güç zehirlenmesi yaşayan, imparatorluğun o soğuk ve kanlı yüzünü temsil eden bir kumandandı.
Film, aslında o iki adamın gövdesinde, insanlığın en eski kavgasını; güç ile özgürlüğün, esaret ile adaletin savaşını anlatıyordu.
Messala, yarışı kazanmak için arabasının tekerleklerine sakladığı tırpan benzeri çarklarla diğer yarışçıları vahşice saf dışı bırakan hilekar bir tarz benimser. Ancak yarışın sonunda kendi arabasının parçalanmasıyla atların altında kalır ve ağır şekilde yaralanır.
Messala, aldığı yaralar yüzünden ölmeden hemen önce bile içindeki nefreti sürdürür. Judah Ben-Hur'a, annesi ve kız kardeşinin ölmediğini, cüzzamlılar vadisinde sürgünde olduklarını söyleyerek son nefesinde bile ona acı çektirmek ister.
Messala figürü; körü körüne bağlı olunan gücün, hırsın ve kibrin, insanı en kutsal değerlere (dostluğa, vicdana ve adalete) nasıl yabancılaştırabileceğini gösteren edebi bir prototiptir.
Tarsus’un o ılık esintili açık hava sinemasında, perdenin büyüsüne kapılmışken zamanın nasıl geçtiğini hiçbirimiz fark etmemiştik. Tam dört saat sürmüştü bu devasa görsel şölen. Sinemadan çıktığımızda saat gece yarısını çoktan geçmiş, cumartesi gününü geride bırakıp pazarın ilk saatlerine ayak basmıştık.
Gözlerimizden yorgunluk ve uyku akıyordu ama bisikletlerimize binip Karabucak’a doğru yola koyulduğumuzda, Akdeniz’den ormana doğru esen o serin meltem rüzgârı yüzümüze çarpınca kendimize geldik. Gecenin karanlığında pedalları neşeyle çeviriyorduk. Nasılsa yirmi dakika sonra ormandaki o güvenli, yüksek çardakta bembeyaz cibinliklerimiz ve yataklarımız bizi bekliyordu.
Bisikletin arkasında oturan Mustafa’ya döndüm, rüzgâra karşı seslendim: "İyi ki gelmişiz be Mustafa!"
"İyi ki abi!" dedi, sesi neşeyle titreyerek.
Tarsus’la, bu kadim kentle, ömrümüz boyunca unutamayacağımız muazzam bir tanışma gerçekleştirmiştik. Cebimizde emeğimizin parası, hafızamızda Roma’nın orduları ve altımızda babamızın emektar bisikleti vardı.
Daha ne olsundu? Hayat, tüm savruluşlarına rağmen, o tozlu yollarda pedalları çevirmeye fazlasıyla değerdi...
Kilikya'nın Başkenti Antik Tarsus...
31 Temmuz 1960. Günlerden Pazardı. Çukurova’nın o meşhur, insanı nefessiz bırakan temmuz sıcağı, sabahın erken saatlerinde bile kendini hissettirmeye başlamıştı. Tarsus Karabucak Okaliptüs Ormanı Fidanlığı’ndaki mevsimlik işçiliğimizin ikinci ayı bugün doluyordu. İki aydır toprağa her vurduğumuz çapa, nasır tutan ellerimizde birer madalyaya dönüşmüştü.
Erken saatlerde fidanlık muhasebesinin önünde bir hareketlilik başladı. Kuyruğa girdik. 3 Temmuz’dan bu yana geçen, tam yirmi sekiz günlük alın terimizin karşılığını alacaktık. Sıra bize geldiğinde, Akıncı ailesinin payına düşen o hakkı, tam 351 Lirayı babamın ellerine saydılar. Geçen ay da tam bu kadar almıştık. Avucumuzun içindeki o kâğıt paralar, iki aylık yorgunluğumuzu bir anda silip götüren tatlı bir esinti gibiydi.
Cebimiz para görmüştü; kendimizi ödüllendirmeliydik. Yan yana diz çöküp çapa salladığımız, toprağın tozunu birlikte yuttuğumuz mevsimlik işçi arkadaşım Salih’e baktım. Gözlerindeki pırıltı, benimkiyle aynıydı. Babamın karşısına geçip, süklüm püklüm bir edayla izin istedik. Neyse ki babam halimizden anladı, başını sallayıp o bereketi andıran tebessümüyle onay verdi.
Karar verilmişti: Tarsus’a gidiyorduk.
Bisikletlerimize atlayıp Tarsus’a doğru pedallarken, zihnimde aylar öncesinin serin bir okul günü canlandı. İvriz Öğretmen Okulu’ndaki tarih öğretmenim Hüseyin Seçmen, sınıfın o loş ışığında tebeşir kokulu tahtanın önüne geçer, gözlerini uzaklara dikerek anlatırdı.
Derslerinden birinde Roma İmparatorluğu’nu anlatırken konu Anadolu’nun en verimli, en bereketli topraklarına, yani Kilikya Eyaleti’ne gelmişti. Hüseyin Öğretmen, sesini biraz daha gizemli bir tona büründürerek, "Çocuklar," demişti, "Kilikya’nın başkenti Tarsus’tur. Ve Tarsus demek, dünyanın en romantik kapısı ile Cleopatra ve Antonius’un o dillerden düşmeyen, unutulmaz aşkı demektir."
O gün sıramda otururken kendi kendime söz vermiştim: Dünyanın en romantik kapısını bir gün kendi gözlerimle, gündüz gözüyle görecektim. İşte şimdi, o fidanlık fukaralığından sıyrılmış, bisikletimin pedallarını o kapıya doğru çeviriyordum.
Tarsus’un taş sokaklarına girdiğimizde, tekerleklerimizin altından akan toprağın sadece toz değil, devasa bir tarih olduğunu hissedebiliyordum. Burası tam on bin yıldır hiç terk edilmemişti. İnsanlar burada doğmuş, burada sevmiş, medeniyet zincirini hiç koparmadan bugüne taşımıştı. Gözlükule Höyüğü’nde yapılan kazılar boşuna değildi; Tarsus, Anadolu’nun ilk göz ağrılarından biriydi.
Ünlü gezgin Strabon’un "Kilikya’nın ana kenti" dediği o muhteşem şehir, şimdi biraz mahzun, biraz kendi içine çekilmiş gibiydi. Eskiden Regma Gölü sayesinde Akdeniz’e açılan, gemilerin fırıl fırıl döndüğü o iç liman, zamanla alüvyonlarla dolup bataklığa dönmüştü. Deniz şehirden uzaklaştıkça, Tarsus o muhteşem günlerini ve ticaretin tahtını, yanı başındaki Mersin Limanı’na kaptırmıştı. Ama yine de asaletinden hiçbir şey kaybetmemişti.
Ve işte tam karşımızdaydı. Zamanın ve tarihin aşındıramadığı o heybetli yapı: Deniz Kapısı. Ya da bizim bildiğimiz adıyla, Kleopatra Kapısı.
Bisikletlerimizi bir kenara dayayıp kapının gölgesine sığındığımızda, gözlerimi kapattım. Zaman geriye doğru aksın istedim. Milattan Önce 41 yılına gittim…
Tarsus sahiline yanaşan o görkemli gemiyi hayal ettim. Yelkenleri erguvan renkli atlastan dokunmuş, kürekleri saf gümüşten dövülmüş, gövdesi güneşin altında altın yaldızlarla parıldayan bir gemi… Mısır’ın efsanevi kraliçesi Cleopatra, o geminin güvertesinde, sevgilisi Romalı General Marcus Antonius ile buluşmak üzere bu topraklara ayak basmıştı. İşte tam bu kapıdan girmişti şehre.
Roma’nın o kudretli generali Antonius, sırf bu ölümsüz aşkın onuruna Tarsus’u adeta yeniden yaratmış, kraliçesini taçlandırmak için de bu Deniz Kapısı’nı onun adıyla, "Cleopatra Kapısı" olarak vaftiz etmişti. Bu taşlar, birbirine deli gibi sevdalanan iki muktedirin aşkının sessiz şahidiydi.
Gözlerimi açtım. 1960 yılının Temmuz güneşi, antik taşların üzerine vuruyordu. Cebimizde 28 günlük emeğin parası, altımızda iki bisiklet, karşımızda ise iki bin yıllık bir aşk hikayesi duruyordu. Salih’e döndüm, gülümsedim. Karabucak’ta çapa sallayan iki mevsimlik işçiydik belki, ama o an dünyanın en zengin insanı bizdik.
Bir Yazın Sonu, Bir Yaşamın Başlangıcı...
17 Eylül 1960 Cumartesi. Karabucak’ta zaman durdu. Yaklaşık üç buçuk aydır tozunu yuttuğumuz, her fidanında alın terimizin damlası olan Karabucak Okaliptüs Orman Fidanlığı’ndaki mevsimlik işçilik dönemimizi dün itibarıyla noktalamıştık. Dile kolay; koca bir yaz, toprağın bağrında çapa sallayarak geçmiş, nihayet son bulmuştu.
Benim için Tarsus’un kapıları aslında o sıcak temmuz gecesinde, 6 Temmuz Cumartesi günü aralanmıştı. Şehrin o cıvıl cıvıl açık hava sinemasında, dev perdede "Ben Hur"u izlediğim an, Tarsus ruhuma bir çengel atmıştı. Sinemanın büyüsü bizi öyle bir sarmıştı ki, sonraki günlerde de işten artakalan her fırsatta Salih’le kendimizi o tahta sandalyeli, gazoz kokulu açık hava sinemalarına atmış, beyaz perdede dünyaları seyre dalmıştık.
Bu üç buçuk ay bana sadece okul harçlığı getirmemişti; cebim fidanlık muhasebesinden aldığım liralarla dolarken, zihnim de Antik Kilikya’nın başkenti Tarsus’un efsaneleriyle zenginleşmişti. Şanslı bir yazdı. Hem hayatı hem tarihi aynı anda öğreniyordum.
İvriz Öğretmen Okulu’ndaki o unutulmaz tarih öğretmenim Hüseyin Seçmen, her adımımda adeta rehberim olmuştu. Onun sınıfta yarattığı o antik dünya heyecanı olmasaydı, fidanlıktan kalan yorgun bedenimle kütüphane yollarını aşındırır mıydım hiç? Roma’nın kudretli imparatoru Sezar’ın M.Ö. 44 yılında bir suikastla öldürülmesinin ardından, Roma’yı paylaşan üç güçlü adamdan biri olan Marcus Antonius’un bu topraklara gelişi, Tarsus’un kaderini nasıl da değiştirmişti!
Mısır Firavunluğu ile Roma arasındaki o kördüğümü çözmek için Antonius, güzelliği ve zekası dünyayı sarsan Kleopatra’yı buraya, Tarsus’a davet etmişti. Bugün Karabucak bataklığı dediğimiz yerin ardındaki antik Regma Gölü, o zamanlar Akdeniz’e bağlanan derin bir kanala sahipti. İskenderiye’den kalkan, yelkenleri erguvan rengi atlastan o ihtişamlı firavunluk gemileri, Tarsus limanına yanaştığında yer yerinden oynamıştı. Kleopatra’nın o görkemli şehre girişiyle, Tarsus bir anlığına dünyanın kalbinin attığı en önemli merkez haline gelmişti. İşte o günden sonra, gemilerin yanaştığı o Deniz Kapısı, sonsuza dek "Kleopatra Kapısı" olarak mühürlenmişti.
Ancak Tarsus sadece aşklara değil, inançların kökleştiği kutsal sırların da ev sahibiydi. Sokakları arşınlarken Aziz Paulus’un (St. Paul) izini bulmuştum. Hristiyan dünyasında "Vaftizci Yahya" olarak da bilinen, Hz. İsa’nın ilk havarilerinden ve İncil’in yazarlarından biri olan bu kutsal zat, tam burada, Tarsus’ta doğmuştu. Onun adını taşıyan kilise ve o şifalı suyu barındıran antik kuyu, şehrin bağrında sessizce parıldıyordu.
Bir de şehrin 14 kilometre kuzeybatısına düşen Ashab-ı Kehf Mağarası vardı ki; hem Hristiyanların hem de Müslümanların kutsal kabul ettiği, o zalim hükümdardan kaçıp yüzlerce yıl uykuya dalan Yedi Uyurlar’ın mekânı, insana zamanın ötesinde bir huşu veriyordu.
Antik Tarsus’u zihnime kazırken, bir yandan da bisikletimin üzerinde Berdan Nehri kıyısındaki köyleri tanımaya çalışıyordum. Şehrin güneyine doğru pedal çevirdiğimde karşma iki farklı dünya çıkıyordu.
Merkezin 7 kilometre güneyindeki Özel-Bahşiş Köyü, bir düzen ve emek abidesiydi. Sakinlerinin büyük bölümü Balkan göçmeniydi. Evlerini geniş avlular içine almış, duvarlarını rengârenk toprak boyalarla boyamışlardı. Bahçelerini yeşile boyayan ağaçlar dikmiş, evlerini "insanca yaşamaya" layık birer yuvaya dönüştürmüşlerdi. Mersin Kuvayı Milliye İlkokulu’ndan bazı arkadaşlarımın aileleri de buradaydı; beni evlerine davet ettiklerinde o göçmen disiplinine, o temizliğe hayran kalmıştım.
Oysa sadece 4 kilometre daha güneydeki Kulak Köyü’ne, yerli halkın yaşadığı o topraklara geçtiğimde manzara acı bir şekilde değişiyordu. Sanki Osmanlı’nın o eski "kulluk" dönemi hiç bitmemiş gibi, köylüler hâlâ her şeyi devletten bekleyen bir mahmurluk içindeydiler. Evler bakımsız, çevre kupkuruydu; yeşillikten, ağaçtan yoksundu. Onlara zamanında balık vermişlerdi belki ama balık tutmasını öğretmemişlerdi; işin kötüsü, kendileri de öğrenmek istememişlerdi. Karabucak’ın yanı başında, o bereketli Berdan Nehri’nin kollarından birini geçip Tarsus Plajı’na uzanan bu topraklarda iki farklı zihniyetin yan yana duruşunu izlemek içimi burkuyordu.
Fidanlıkta yüzlerce insan çalışıyordu ama kardeşimle benden başka eğitimine devam eden tek bir çocuk bile yoktu. Çukurova’nın bu fukara coğrafyasında, ilkokuldan sonra eğitim ya terk edilmiş ya da mecburiyetten bırakılmıştı. İçimden bir şükür cümlesi geçiyordu her gün: Eğer parasız yatılı okullar, o canım Köy Enstitüleri ve onların ardılı olan İlköğretmen Okulları olmasaydı, kardeşimle ben de o toprağın içinde çapa sallarken kaybolup gidecek, okulu bırakmak zorunda kalacaktık.
Okullu olmamıza rağmen hiçbir işten kaçmadık. Hatta diğerlerinden, o işin kurdu olmuş adamlardan çok daha iyi, çok daha disiplinli çalıştık. Çalışmaları demir yumrukla yöneten Derviş Çavuş, bizim bu gayretimizi ve terbiyemizi takdirle karşılamış, bir baba gibi bizi kanatlarının altına almış, korumuştu.
İvriz İlköğretmen Okulu bize sadece defter kitap okumayı öğretmemişti; bize hayatın içinde nasıl dik durulacağını, iş disiplinini ve her şartta saygınlık kazanmayı aşılamıştı. Mevsimlik işçiler arasında adeta göz dolduruyorduk. Bu sayede sadece işçilerin değil, Orman Mühendisleri Yaşar ve Muzaffer Beylerin, ulaşımdan sorumlu o babacan Adem Usta’nın ve şoför Mahmut abilerin katında da itibarımız her geçen gün artmıştı.
Şimdi, 17 Eylül akşamında, cebimde kazandığım okul harçlığımın ağırlığı, heybemde ise antik bir kentin devasa tarihiyle duruyordum. Yaz boyunca hem tarım konusunda bilgi dağarcığım büyümüş hem de kendi ayaklarımın üzerinde durmanın tadına varmıştım. Mutluydum...
Ama içimi tatlı, sabırsız bir sızı kaplamıştı bile. İvriz Öğretmen Okulu’na dönme heyecanı, her bir hücremi sarmıştı. Memleketin neresine gidersek gidelim, ne iş yaparsak yapalım anlamıştım ki; bizim asıl yuvamız, bizi biz yapan o kutsal çatı, İvriz’di...
İvriz Yollarındaki Ayrılık Treni...
17 Eylül 1960 Cumartesi. Karabucak’ta son akşamüstü…
Zaman, o acımasız çarkını bu kez bizim için hızla döndürüyordu. İki gün sonra, yani 19 Eylül Pazartesi günü memleketin bütün okullarında yeni Eğitim ve Öğretim Yılı başlayacaktı. Benim ders zili çalmadan İvriz Öğretmen Okulu’na, kardeşim Mustafa’nın ise Konya Maarif Koleji’ne teslim olması gerekiyordu.
Karabucak’ın o sarı sıcağında, okaliptüs kokuları arasında çapa sallayarak geçirdiğimiz üç buçuk ayın bilançosu avucumuzun içindeydi: İkimiz de yaklaşık 400’er lira kazanmıştık. Aile bütçesine ortaklaşa koyduğumuz bu 800 lira, koskoca bir yıl boyunca gurbette bize can suyu olacak, harçlık olarak cebimize dönecekti. Bir çocuk, bir genç için kendi emeğiyle geleceğini satın almaktan daha büyük bir gurur olabilir miydi?
Babam gün içinde bisikletine atlayıp Tarsus’a inmiş, o her zamanki sessiz ve derin sevgisiyle tren biletlerimizi erkenden kesmişti. Üstelik istasyondan döner dönmez, kazandığımız paranın haricinde ikimizin cebine de 100’er lira yol harçlığı koydu.
Plan netleşmişti: Akşam tam saat 21.00’de Tarsus Garı’ndan kalkacak tren, bizi mevsimlik işçilikten alıp geleceğimize taşıyacaktı. Pazar günü öğleden sonra ben Ereğli’de trenden inecek, kardeşim Mustafa ise yolculuğuna devam edip akşamüzeri Konya’ya varacaktı.
Bavullarımızı kapatmadan önce, bu üç buçuk ay boyunca ekmeğini yediğimiz, suyunu içtiğimiz Karabucak’ın insanlarına veda etmek istedik. Bu bir usuldü, İvriz’de öğrendiğimiz o köklü disiplinin bir gereğiydi.
İlk durağımız idare binası oldu. Bize her zaman birer amir gibi değil, birer büyük gibi yaklaşan Orman Mühendisleri Muzaffer ve Yaşar Beylerin odasına girdik; ardından muhasebedeki İsmet Bey’in masasına uğradık. Bize kattıkları her şey için teşekkür ettik.
Sonra fidanlığın yükünü sırtlayan emektarlara yöneldik. Bize her zaman saygıyla, sevgiyle yaklaşan Adem Usta’nın nasırlı elini sıktık. Yanında duran şoför Mahmut Ağabey, o her zamanki babacan tavrıyla lafa girdi, "Öyle sessiz sedasız gitmek yok," dedi, "Akşam ben sizi arabayla istasyona götürür, kendi ellerimle uğurlarım."
Ve elbette Salih… Yaz boyunca yan yana çapa salladığım, açık hava sinemalarında aynı gazozu paylaştığım, sırdaşım, can dostum Salih. Onunla vedalaşırken boğazıma bir düğüm oturdu. Sözleştik; mektuplar yazılacak, yollar yine kesişecekti.
Eve dönüp bavullarımızı son bir kez kontrol ettik. İçlerine sadece birkaç parça kıyafet değil; Çukurova’nın tozunu, Kleopatra’nın efsanesini, dökülen alın terinin gururunu da sığdırmıştık.
Akşam yemeğini sessizce yedik. Evin içindeki o gitme telaşı, yemeğin tuzuyla karışmıştı. Tam sofradan kalkmıştık ki dışarıdan bir motor sesi duyuldu. Salih ve Şoför Mahmut Ağabey kapıda belirdi. Mahmut Ağabey, "Hazır mısınız aslanlar?" diye seslendi.
Vakit gelmişti. Bavulları kapının önüne çıkarırken anama döndüm. Gözleri çoktan buğulanmıştı. Sımsıkı sarıldım o kokusuna, öptüm elini. "Hakkını helal et anacığım," dedim, sesim biraz titreyerek.
Tam babamın karşısına geçip eline uzanacaktık ki babam ceketini omuzuna alarak bizi durdurdu. Yüzünde gururlu bir tebessüm vardı: "İstasyona ben de sizinle geliyorum," dedi.
Tarsus Garı’nın o sarı ışıkları altında, lokomotifin kara dumanı geceye karışırken son kez kucaklaştık. Tren, demir tekerleklerin ray dövüşüyle harekete geçtiğinde pencereden geriye baktım. Babam, Mahmut Ağabey ve Salih, peronda küçülen birer gölge gibi kalmıştı.
Tarsus arkamızda, Karabucak’ın okaliptüs ağaçları karanlığın içinde süzülürken; tren bizi yeni bir mevsime, asıl yuvamıza, İvriz’e doğru götürüyordu…
Uyanış ve İllüzyon...
Madeni anahtar sesleri, sabahın kurşuni sessizliğini testere gibi kesti. Göz kapaklarımı zorlukla araladım. Kafamı hafifçe kaldırdığımda, zihnim her zamanki o tanıdık görüntüyü aradı: Çardağın tepesindeki o koruyucu cibinlik ve hafif bir rüzgârla hışırdayan okaliptüs ağaçlarının gölgesi… Fakat yukarıda ne beyaz tül vardı ne de yaprakların arasından dans ederek sızan Akdeniz güneşi. Sadece soğuk, ahşap bir tavan.
Neredeydim ben?
Hafızam bir anlığına yönünü kaybetti. Karabucak Okaliptüs Fidanlığı’nın o keskin, şifalı kokusu yoktu havada. Mersin’in o göçmen barakalarının telaşlı uğultusu da işitilmiyordu. Tam o sırada, zihnimdeki sis perdesini yırtan sert, kararlı bir ses beyin çeperlerimde yankılandı:
“Geri döndüğümde hiç kimseyi yatağında görmeyeceğim!”
Bu ses, Hüseyin Seçmen’e aitti. O an, altımdaki şiltenin sertliğini, sırtımı yasladığım ranzanın demir soğukluğunu hissettim. Karabucak’ta, o bir buçuk metre yükseklikteki çardakta, kardeşimle yan yana geçirdiğimiz üç aylık yaz tatili bir rüya gibi geride kalmıştı. İvriz’deydim. Sıcak yuvamızda, yatakhane ranzasının üst katında… Hüseyin Hoca ise o sabahın nöbetçi öğretmeni olarak koridorda adımlarını saydırıyordu.
Yataktan fırlayan sınıf arkadaşlarımın ayak sesleri yatakhaneyi doldurdu. Herkes panik içinde, hızla giyinmeye çalışıyordu. Ben ise ranzanın üstünde, zamanı iki gün geriye, Cumartesi gününe sardım. Tarsus’tan bindiğim o kara trenin ray seslerini, pazar öğleden sonra İvriz’in toprağına ayak basışımı hatırladım. İvriz’in katı gerçekliği, Karabucak’ın özgür fidanlığına galip gelmişti. Zil ve anahtar sesleri, hayatımızın yönetimini yeniden devralmıştı.
Hızla ranzadan indim. Çeşmenin soğuk suyuyla yüzümü yıkayıp kendime geldim, üzerime çeki düzen verdim. Yatağımı nizami bir şekilde düzeltip, etüt saatine yetişmek üzere 3/A sınıfının koridoruna doğru koştum. Henüz ders zili çalmamıştı. Sınıfa girdiğimde, dün gelişini göremediğim dostlarımla göz göze geldik. Hasretle, sımsıkı sarıldık birbirimize. Her birimizin ağzından yaz aylarının, tarlaların, memleketlerin hikâyeleri dökülüyordu.
Sabah kahvaltısının ardından, okulun geniş tören alanı İvriz’in serin rüzgârıyla çalkalanıyordu. Yüzlerce öğrenci nizami sıralar halinde yerini almıştı. Kürsüde Okul Müdürü Kâmil Açan, arkasında müdür yardımcıları ve öğretmen kadrosu vakur birer anıt gibi duruyorlardı.
Müzik Öğretmenimiz Kemal Çuhalılar’ın bagetini kaldırmasıyla okul bandosu gürledi. İstiklal Marşı, Toroslar’ın yamaçlarına çarpa çarpa yankılandı. Ardından yüzlerce genç yürekten yükselen "Andımız", göğe doğru yükseldi. Tören alanına derin bir sessizlik çöktüğünde, Müdürümüz Kâmil Açan mikrofona doğru adımladı. Gözleriyle hepimizi süzdü, ardından o pederşahi sesiyle konuştu:
"Günaydın Arkadaşlar. 1960-1961 Eğitim ve Öğretim Yılı hepimize hayırlı olsun."
Kısa bir sessizliğin ardından, bakışlarını ön sıralarda duran, ürkek gözlerle etrafı izleyen küçük çocuklara çevirdi: "Aramıza yeni katılan kardeşleriniz var," dedi sesi yumuşayarak. "Öyle sanıyorum ki çok büyük bir bölümü ailelerinden ilk kez ayrılmıştır. Tanımadığı, tanımaya çalıştığı yepyeni bir çevredir okulumuz yeni gelen kardeşleriniz için. Kendilerini biraz garip, biraz yalnız ve biraz da üzgün hissediyor olabilirler. Onlara sahip çıkalım ve burasını sevdirelim."
Bu şefkatli uyarının hemen ardından, okulun o oldukça sıkı, tavizsiz ve katı kurallarını birer birer sıralamaya başladı. İvriz’de düzen, her şey demekti.
Ancak İvriz, sadece disiplinden ibaret değildi. Müdürün konuşması biter bitmez, Kemal Çuhalılar’ın bandosu neşeli bir ritme fırladı. İşte o an, meydanın ortasına efsane öğretmenimiz Mehmet Karaman fırladı. Onun başını çektiği zeybek oyunu, az önceki resmi havayı bir anda dağıttı. Toprağa sertçe vurulan efelerin dizleri, meydanı bir şölen yerine çevirmişti. Yarım saat boyunca süren bu coşkulu oyunlar, içimizdeki tüm sıla hasretini, tüm durgunluğu silip süpürdü. Ruhumuz şenlenmiş olarak, neşeyle sınıflarımıza doğru dağıldık. İlk ders başlamak üzereydi.
Sırama oturduğumda, Müdürümüz Kâmil Açan’ın iki yıl önceki bayrak töreninde söylediği o sözler zihnimde yeniden şekillendi:
“Eğitimin bir insanın hayatını devam ettirebilmek için öğrendiği her şey olduğunu, bir zamanı ve mekânı olmadığını, insanoğlu ölene kadar eğitimin sürdüğünü…”
Biz bunu sadece duymamış, yaşayarak öğrenmiştik. Ailede başlayan o ilk eğitim; insana kişiliğini, insanı sırf insan olduğu için sevmeyi, paylaşmayı, yardımlaşmayı ve ahlakı aşılıyordu. Öğretim ise şu an çatısı altında oturduğumuz okullarda yapılıyordu; müfredat programları çerçevesinde, belirli bir amaca yönelik sistemli bir bilgi aktarı canlanıyordu zihnimde.
Daha yalın bir ifadeyle, zihnim bu iki kavramı raflarına yerleştirdi: Eğitim adam etmeyi, yani 'insan' kılmayı amaçlıyordu; öğretim ise o insana dünyayı yürütecek bilgiyi kazandırıyordu.
Bulgaristan sınırından Türkiye’ye ilk adımımızı attığımız, o büyük göçün başladığı andan itibaren, hayatta kalabilmek için çok şey öğrenmek zorunda kalmıştım. Çileli yollar, yeni yurtlar, geçim kavgaları beni eğitmişti. Ama İvriz… İvriz bu süreci birkaç adım daha ileriye taşımıştı.
Sınıfın penceresinden dışarıya, Toroslar'a doğru bakarken içimden geçirdim: İyi ki İvriz İlköğretmen Okulu’nun bir öğrencisi olmuştum. Burası bize sadece matematik, coğrafya öğretmiyordu; kazandırdığı el becerileriyle, üretim yöntemleriyle bizi doğrudan hayatın sert dalgalarına hazırlıyordu. Önce kendimizi, sonra da tüm çevremizi sevecek bir donanımla işliyordu ruhumuzu.
Önümdeki temiz defterin ilk sayfasını açıp, 19 Eylül 1960 Pazartesi yazdım. Bir an için kalemi elimden bırakırken içimde aynı merak kıpırdandı: 1960-1961 eğitim ve öğretim yılı bizlere bu kez neler kazandıracak, önümüze hangi sürprizleri çıkaracaktı?
Mürekkebi kağıda dokundurdum. Bekleyip görecektik...
İstanbul Hayalime İlk Adım...
3 Kasım 1960, Perşembe günü İvriz’in keskin kasım soğuğu pencereleri zorluyordu ama müzikhanenin içi, kırk gencin nefesi ve kömür sobasının çıtırtısıyla sıcacıktı. Duvarlara sinmiş mandolin sesleri, ahşap zemin kokusuna karışıyordu. Günün son iki saati müzik dersiydi ve o an, zamanın akışını sonsuza dek değiştirecek bir soru, odanın tam ortasına bir bomba gibi düştü.
Müzik öğretmenimiz Kemal Çuhalılar, notasını incelediği sehpadan başını kaldırıp gözlüklerinin üzerinden hepimize baktı. Sesi, her zamanki o babacan ama disiplinli tonuyla yankılandı: ''İstanbul Çapa İlköğretmen Okulu Müzik Seminerine gitmek isteyen var mı?''
"İstanbul" kelimesi kulağıma çalındığı anda içimde bir şeylerin kapısı kırıldı. Hayallerimin şehri... İmparatorluklar başkenti... Ders paydoslarında, yatakhane fısıltılarında hayalini kurduğum o uzak, büyülü dünya şimdi iki dudağının arasındaydı öğretmenimin. Kalbimin göğüs kafesimi zorlayan gümbürtüsüyle birlikte parmağım havaya dikildi. İlk kalkan parmaklardan biri bendim.
Sınıfta bir dalgalanma oldu. Benimle birlikte birkaç el daha tereddütle yukarı kalktı. Kemal Bey, tahta kürsünün arkasından gözlerini kıstı, havada duran parmakları tek tek, bir sarraf titizliğiyle süzdü. Ardından, o umut dolu havayı bir anda ağırlaştıran o şartları sıralamaya başladı:
— Çapa Müzik Semineri için iyi derecede keman ve piyano çalmak, birer parça hazırlayarak sınavına katılmak zorundasınız. Üstelik bu kadarla da bitmiyor... Önümüzdeki yaz tatilinde de memlekete gitmek yok; okulda kalıp gece gündüz çalışacaksınız.
Bu sözler, müzikhanenin sıcak havasına buz gibi üfledi. Yaz tatilinde okulda kilitli kalmak, o yaştaki çocuklar için ağır bir bedeldi. Havada asılı duran parmakların bazıları, sanki birden ağırlaşmış gibi yavaşça aşağı indi. Sıramda dikleştim. Parmağımı santim oynatmadım. Yan gözle sınıfa baktım; benim gibi elini indirmeyen bir kişi daha vardı: Akif İken.
Kemal Bey ikimize ayrı ayrı baktı. Bakışlarında bir sınama, hemen ardından da hafif bir tebessüm belirdi. ''Yarından itibaren hazırlanmaya başlayabilirsiniz.'' Dedi.
Seçilmiştim. O an içim içime sığmıyordu, nasıl sığsındı ki? Hayatımın en büyük hayalimi o parmağı indirmeyerek gerçekelştirmenin yolunu açmıştım ve ilk raundu kazanmıştım.
O akşam yatakhanede gözüme uyku girmedi. Çapa İlköğretmen Okulu Müdürlüğü’nün tüm Türkiye’deki okullara gönderdiği o resmi yazı, zihnimde adeta parıldayan bir ferman gibi dönüp duruyordu. Devlet, normal derslerin yanı sıra yetenekli çocukları müzik ve resim alanında uzmanlaştırmak için İstanbul’a çağırıyordu. Koşulları sağlayan, çalışkan ve yetenekli öğrenciler eylül ayının ortasında o büyük şehirde sınava girecek, kazanırlarsa liseyi üç yıl boyunca İstanbul’un göbeğinde okuyacaklardı.
Bu, benim için sadece bir eğitim fırsatı değildi. Bu, bir kader çizgisinin bükülmesiydi.
Eğer başaramazsam, beni bekleyen geleceği çok iyi biliyordun. Gözlerimi kapattığımda Çukurova’nın o kavurucu güneşi sırtımı yakıyor, Karabucak okaliptüs ormanlarının dikim sahalarında, pamuk tarlalarında mevsimlik işçi olarak çapa sallayan çocukların arasına karışıyordum. Toprak güzeldi, memleket güzeldi ama benim ruhum o tarlalara sığmıyordu. Başarmak zorundaydım.
Zaten disiplinliydim. Resimde, müzikte, matematikte... Başarının sadece ham bir yetenekle gelmeyeceğini, her sabah erkenden uyanıp parmaklarım nasır tutana kadar çalışarak öğrenmiştim. Disiplin ve süreklilik benim tek zırhımdı.
Okul bandosunda akordeon çalıyordum, zaten her öğretmen okulu öğrencisi gibi mandolin çalmak namus borcumuz gibi bir şeydi. Bu ders yılının başında da keman ve piyanoya bulaşmış, tuşların ve tellerin gizemini çözmeye başlamıştım. Ama şimdi, bu amatör heveslerin çok ötesine geçmem gerekiyordu.
Ertesi gün dersin bitiminde, herkes eşyalarını toplayıp gürültüyle müzikhaneden çıkarken Kemal Çuhalılar’ın sesi beni durdurdu: ''Akıncı, sen kal. Seninle Müzik Semineri hazırlıkları üzerine biraz konuşalım.'' Dönüp arkadaşıma baktı: ''Akif, seninle sonra konuşacağım.''
Akif başıyla selam verip çıkarken, boşalan müzikhanede öğretmenimle baş başa kaldık. Kemal Bey’in İvriz’de bambaşka bir ağırlığı vardı. O sadece bir öğretmen değil, kulakları hassas olanları, disiplinden kopmayanları keşfeden bir sarraftı. Geçen yıl, okulun diğer kıymetli hocası Salih Ziya Büyükaksoy’un oğlu Feridun ağabeyi de o yetiştirmiş, Çapa’nın sınavlarına hazırlamıştı. Feridun Büyükaksoy şimdi İstanbul’daydı, müzik dünyasında dev adımlarla ilerliyordu. Onun başarısı, bizim için somut bir fener gibi önümüzde duruyordu.
Kemal Bey masasına yaslandı, kollarını göğsünde bağlayıp doğrudan gözlerimin içine baktı:
''Bak Akıncı, dedi sesi ciddileşerek. Piyano ve keman çalışmalarının yanı sıra; kulak eğitimi yapmamız gerekecek. Ritmik ve melodik de çalışacağız. Ritmik boğumlanma, solfej, nota aralıkları... Dereceleri ve akorları sadece duyarak tanıyacaksın. İşin teorik kısmı da cabası; temel müzik teorisi, armonik ve melodik analiz, akor yürüyüşleri, akor-gam ilişkileri... Bunların hepsini o zihnine kazıyacaksın.''
Derin bir nefes alıp ekledi: ''Ancak, her şeyden önce enstrüman olarak keman ya da piyanodan birini seçip, onun üzerinde kuvvetlenmen gerekiyor. Hangisi?''
Hiç duraksamadım. Göğsümden yükselen o emin sesle cevap verdim: ''Keman, öğretmenim. Kemana olan hâkimiyetimi artırmak istiyorum.''
Kemal Bey hafifçe gülümsedi, başını onaylar anlamda salladı. O gün, o ahşap kokulu müzik odasında, Kemal Çuhalılar’ın rehberliğinde kemanın tellerine teslim ettiğim geleceğim, hayatımda yepyeni, bembeyaz bir sayfanın açılışını müjdeliyordu. Önümüzde uzun, terli bir yaz ve İstanbul’un bitmeyen yolları vardı; ama içimdeki o çocuk, o parmağı bir kez kaldırmıştı ve bir daha asla indirmeyecekti.
Vivaldi'nin Keman Konçertosu 4 Mevsim...
Kasım ayının son pazar günü, İvriz’in üzerine çöken erken karanlık ve Toroslar’dan süzülen o keskin ayaz, Müzikhane’nin kalın taş duvarlarını henüz aşamamıştı. 27 Kasım 1960’ın o dingin ikindisinde, binanın girişindeki odada zaman adeta durmuş gibiydi.
Girişin hemen karşısındaki odada mandolinler, akordeonlar ve üst üste yığılmış metot kitapları sessiz birer şahit gibi sıralanmıştı.
Akıncı, elindeki keman kutusunu sıkıca kavrayarak sola yöneldi. Kare biçimindeki büyük salonun kapısını araladığında, gözü ilk olarak o dönerli nota tahtasına, ardından da hemen yanındaki piyanoya kaydı. Akif’le birlikte adeta üzerlerine titredikleri, adını koymadıkları bir mukaveleyle "özel koruma" altına aldıkları o piyano, salonun tam kalbinde asil bir amiral gemisi gibi duruyordu.
Salona açılan küçük, sıra sıra dizilmiş çalışma odalarından birine doğru yürürken, kulaklarında hâlâ dün öğleden sonraki Bayrak Merasimi’nin ardından yankılanan o ses vardı. Kemal Çuhalılar...
Yüzü neredeyse hiç gülmeyen, disiplini bir zırh gibi üzerinde taşıyan o idealist adam, dün yanına gelip o sarsılmaz ciddiyetiyle, "Yarın keman çalışmalarının sonuçlarını görmek istiyorum" demişti. Bu bir emirden ziyade, bir imtihandı.
İstanbul İlköğretmen Okulu Müzik Semineri hazırlık öğrencisi olarak seçildiği 3 Kasım’dan bu yana, takvim yaprakları her gün ortalama bir, bir buçuk saatlik acımasız keman egzersizleriyle dolmuştu. İstediği an piyanoya dokunabilmek, kemanın tellerinde özgürce kayabilmek için süresiz Müzikhane nöbetçiliğini gönüllü olarak üstlenmişti Akıncı. Sadece keman da değildi; kulak eğitimi, solfej, akorların ve derecelerin o gizemli dünyası, armonik analizler ve gam ilişkileri derken zihni adeta seslerden örülü bir labirente dönmüştü.
Bugün, sabah kahvaltısının hemen ardından kendisini buraya kilitlemişti. Tam üç saat boyunca kemanın gövdesinden yükselen reçine kokusuyla yay çekmiş, ardından iki saat boyunca piyanonun tuşlarında parmaklarını koşturmuştu. Saat tam on beş otuzda kapı açıldı. Kemal Öğretmen, adımlarını gizlemeyen o vakur duruşuyla salona girdi.
Akıncı'nın önce keman, ardından piyano çalışmalarını tek tek denetledi. Yüzündeki o sert hatların arkasında, dikkatli bir gözün görebileceği bir memnuniyet parıltısı belirdi. Beğenmişti. Kısa bir ara verdiklerinde, ceketinin önünü ilikleyerek Akıncı’ya döndü:
"Sana bir solo keman konçertosu bulalım," dedi, sesi salonun yüksek tavanında yankılandı. "Bulalım ama önce... 'Konçerto' nedir? Sorusunu da bilelim, bilmiyorsak öğrenelim."
Akıncı, hocasının keskin bakışları altında dürüstçe başını eğdi. "Yeterince bilgim yok öğretmenim. Anlatabilir misiniz?"
"Elbette," diyerek ellerini arkasında birleştirdi Kemal Öğretmen. Bir virtüözün sahneye çıkışı gibi odayı adımlamaya başladı. "Konçerto; sanatçının ya da sanatçı olmak isteyen birinin, bir ya da birkaç müzik çalgısıyla ustalığını ve müzikteki yeteneklerini dinleyiciye sunmak amacıyla icra edilen müzik parçasının genel adıdır.
"Anladım öğretmenim," dedi Akıncı, gözleri parlayarak. "Ben de sınavlarda yarışacağıma göre, bana uygun bir solo keman konçertosu üzerinde çalışmalıyım. Öneriniz nedir?"
Kemal Öğretmen durdu, pencereden dışarıdaki İvriz manzarasine baktı. "İtalyan besteci Antonio Vivaldi... Müzik tarihinde en çok konçertoları, özellikle de solo konçertolarıyla tanınan ünlü bir sanatçıdır. Bestelediği beş yüzden fazla konçerto arasında, 1723’te yazdığı 'Dört Mevsim - Four Seasons' adlı eserinin solo keman ve yaylı çalgılar için çok özel bir yeri vardır.
Eser; İlkbahar, Yaz, Sonbahar ve Kış başlıklı dört bölümden oluşur. Senin için, eserin İlkbahar bölümünün girişinden bir seçim yapalım."
Akıncı’nın kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. "Teşekkür ederim öğretmenim. Kitaplığımızda notalarını görmüştüm. Bugünden itibaren çalışmaya başlamamın yanı sıra, Antonio Vivaldi hakkında da bilgi edinmeliyim."
Kemal Öğretmen kapıya doğru yönelirken son kez döndü: "Tamam Akıncı. Yarın son dersten sonra gelip seni dinleyeceğim."
O çıktıktan sonra Müzikhane yeniden o derin sessizliğine gömüldü. Akıncı, vakit kaybetmeden kütüphaneye koştu. Rafların arasında Vivaldi’nin sararmış notalarını bulup çıkardı. Bir saatlik ilk provanın ardından, okul kütüphanesindeki ansiklopedilerin sayfalarını karıştırmaya başladı. Klasik müzik dünyasının bu en bilinen şaheserinin satır aralarında kayboldu.
Vivaldi, rüzgârın uğultusunu, yağmurun bardaktan boşanırcasına yağışını, kuru yaprakların toprakla buluşmasını ve kuşların ilk uyanış çığlıklarını notalarla resmetmişti. Okuduğu bir eleştiride, bu eserin ünlü İtalyan ressam Botticelli’nin tablolarındaki renklerin müziğe yansıması olarak yorumlandığını gördü.
Zihninde canlandırdı: İlkbahar'ın birinci bölümünde, kemanlardan kuş sesleri yükselecek, bir derenin şırıltısı meltem esintisiyle birleşecekti. Bu tempolu ve coşkulu açılış teması ruhları okşamak içindi. İkinci bölümdeki solo keman uyuyan bir keçi çobanını, viyola ise heyecanlı bir köpeğin havlamasını anlatıyordu. Üçüncü bölüm ise sakin bir pastoral dansla son buluyordu.
Akıncı notaları önündeki sehpaya yerleştirdi, kemanını çenesinin altına yerleştirdi. O, İvriz’in bu soğuk kasım gününde, ruhları okşayan o tempolu ve coşkun açılış temasını, yani birinci bölümü çalacaktı. Yarın son dersten sonra, o buz gibi odada Kemal Öğretmen’in karşısına çıktığında, sadece yayını değil, içindeki o bahar coşkusunu da tellere dökecekti.
Kumun ve Müziğin Arasında...
23 Ocak 1961’in Pazartesi sabahı, Tarsus’un üzerine çöken erken gün aydınlığıyla birlikte gözlerimi açtım. İvriz’in o amansız disiplini, keman yayının tellere değdiği her saniye zihnime kazınan o dakiklik, biyolojik saatimi çoktan ele geçirmişti. Güneş daha Toroslar’ın arkasından yüzünü tam göstermeden, kendiliğimden uyanıvermiştim. Doğrulup etrafıma bakındığımda bir an nerede olduğumu sorguladım ama bu kez şaşırmadım. Ne İvriz’in o yüksek tavanlı Müzikhanesi’ndeydim ne de yatakhane koridorlarında. Tarsus Turan Emeksiz Ağaçlama Sahası’nda, nihayet ailemin yanındaydım.
Odamdan dışarı adım attığımda burnuma dolan o tanıdık, sıcacık koku beni mutfağa çekti. Anam ocak başında, bugünlerde krep dedikleri, bizimse hep "akıtma" diye bildiğimiz o hamur işini pişiriyordu.
"Hayırlı sabahlar anacığım," diyerek başımı uzattım.
Ahşap evin içini ilk kez gün gözüyle inceliyordum; her şey topu topu iki oda ve bir mutfaktan ibaretti. Fakat mutfakta gözüme çarpan bir ayrıntı vardı ki, göğsümü hafifçe kabarttı. Akıncı Ailesi’nin tarihinde ilk kez, dört ayağı yere basan gerçek bir yemek masası duruyordu karşımda. Yıllarca diz kırıp oturduğumuz o yer sofralarından kurtulmuş olmak, içimde tarif edilmez bir modernlik, bir düzen hissi uyandırdı; hafifçe gülümsedim.
Anam, sacın üzerindeki akıtmayı çevirirken yüzüme bakıp gülümsedi. "Kalktın mı Mehmet... Baban çevreyi kolaçan etmek için çıktı. Biraz sonra gelir, kahvaltı ederiz."
İçerideki o tatlı sıcaklığı arkamda bırakıp dışarı çıktım. Devletin babama tahsis ettiği bu ahşap evin hemen yanı başında bir artezyen kuyusu açılmıştı; gürül gürül, durmaksızın akan bir su... İvriz’in buz gibi sularından sonra Tarsus’un bu uysal suyuyla elimi yüzümü yıkadım. Üzerimi giyinip verandaya çıktığım sırada, babam uzaktan göründü. Üzerinde orman muhafaza memurluğunun vakur ağırlığı vardı.
Kahvaltı masasına oturduğumuzda, evimize gelen o ilk masanın etrafında sohbet de derinleşti. Babama okuldan, İvriz’deki derslerimden, kazandığım başarılardan bahsettim. Ben anlattıkça, o koskoca adamın yüzündeki yorgun çizgiler gevşiyor, gözlerinin içi gururla parlıyordu. Bulgaristan’dan göçtüğümüz o uğursuz 1951 yılından beri yüzü tam gülmeyen babam, nihayet devletin maaşlı, güvenceli bir memuru olmuştu ya, sanki dünya üzerimizdeki yükü hafifletmişti.
Kahvaltı biter bitmez babam, bir orman muhafaza memuru olarak o amansız kumul sahasını dolaşmak üzere görevine döndü. Ben de elime ceketimi alıp kendimi dışarı attım. Amacım, Berdan Nehri’nin kıyısı boyunca yürüyerek Tarsus Plajı’na geçebileceğim bir köprü ya da geçit aramaktı.
Kumların üzerinde adımlarım yavaşlarken, Berdan’ın şırıltısı beni istemsizce zamanda birkaç gün geriye, o telaşlı yolculuğa fırlattı...
Daha üç gün önce, 20 Ocak Cuma günü İvriz Öğretmen Okulu’nda birinci dönemi noktalamıştık. Cebimde, her dönem olduğu gibi tüm ders notları 10 üzerinden 10 olan gurur dolu bir karne vardı. Ama benim aklım karneden ziyade, o karneye giden yoldaydı. İstanbul Çapa Müzik Semineri sınavlarına hakkıyla hazırlanabilmek için koca bir dönem boyunca Müzikhane’nin süresiz nöbetçiliğini yapmış, parmaklarım nasır tutana kadar keman ve piyano çalışmıştım. Kemal Çuhalılar Öğretmenimin o asık suratının altındaki takdiri kazanmak kolay olmamıştı ama başarmıştım.
Ertesi gün, 21 Ocak Cumartesi öğleden sonra İvriz’den ayrılan o trene bindiğimde içim içime sığmıyordu. Önce Ulukışla, ardından Adana Yenice istasyonlarında buz gibi peronlarda aktarma beklemiş, nihayet 22 Ocak Pazar günü öğleye doğru Tarsus Garı’na ayak basmıştım. Vakit kaybetmeden Karabucak Okaliptüs Orman Fidanlığı’nın servis araçlarının kalktığı Cleopatra Kapısı civarına koşmuştum. "Belki saat bir servisine yetişirim," diyordum içimden. Şansım yaver gitmişti, yetişmiştim de...
Üstelik direksiyonda, geçen yaz mevsimlik işçi olarak çalışırken her zaman arkamda duran, okuyan insana hürmeti sonsuz olan Mahmut Abi vardı. Beni karşısında görünce kocaman açtı kollarını. Dünyalar benim olmuştu. Sarmaş dolaş olduktan sonra hemen babamı sormuştum.
Mahmut Abi, babamın Tarsus’tan 18, Karabucak’tan ise 13 kilometre uzakta, Berdan Çayı’nın Akdeniz’e döküldüğü o uçsuz bucaksız sahilde, Turan Emeksiz Ağaçlama Sahası’nda koruma memuru olduğunu müjdelemişti. İşte o an içim rahatlamıştı. 1951’deki o zorlu göçten beri on yıldır oradan oraya savrulan Akıncı Ailesi’nin artık düzenli bir maaşı, başını sokacak devlet tahsisli bir konutu vardı. Bu bizim dönüm noktamızdı.
Mahmut Abi yolcularını alıp vitese geçerken ona oraya nasıl gideceğimi sormuştum da, "Sen telaşlanma, oraya giden çok olur. Kimseyi bulamazsak ben seni bırakırım," demişti. Dediğini de yapmıştı. Karabucak sakinlerini fidanlıkta indirdikten sonra, Özel-Bahşiş ve Kulak köylerinin içinden geçerek beni ağaçlandırma sahasına kadar götürmüştü.
Pencereden dışarıyı izlerken göz alabildiğine uzanan o beyaz çölü, kumulları görmüştüm. Mahmut Abi anlatmıştı yol boyunca; burası içinde kil, humus barındırmayan, rüzgâr estikçe dalgalar halinde içerilere ilerleyen hırçın bir kum deryasıydı. Önlem alınmazsa verimli tarım arazilerini, Kulak Köyü’nü yutup çöle çevirecekti bölgeyi. İşte bu yüzden Orman Genel Müdürlüğü 1960’ın başında burayı devralmış, 12 bin 500 metre uzunluğunda, 1500 metre enindeki bu devasa dikdörtgen sahayı parsel parsel bölüp ağaçlandırmaya başlamıştı.
Okuma yazması bile doğru dürüst olmayan babama, Karabucak’taki o idealist mühendisler sahip çıkmış, ona bir ilkokul diploması kazandırıp aralık başında da buraya koruma memuru olarak dikmişlerdi.
Mahmut Abi’nin hikâyelerini dinlerken zaman akıp gitmiş, sahaya giriş yapmıştık. Güneye doğru bir buçuk kilometre kadar ilerlediğimizde, Berdan Nehri’nin kollarından biri önümüzü kesmişti. Tarsus plajına geçiş veren o derme çatma köprüden geçmeden önce güneydoğuya yöneldiğimizde, kumların ortasında tek başına yükselen o tamamen ahşap yapıyı görmüştüm.
Evin etrafında elinde çapa ile çalışan o tanıdık silüeti, babamı fark ettiğimde dünyalar benim oldu sanki. Motor sesini duyunca elindeki çapayı bırakıp bize doğru yürüdü. Arabanın camından beni seçtiği an, yüzündeki o şaşkınlık gurura döndü. Evin kapısından fırlayan anamın çığlığı ise hâlâ kulaklarımdaydı.
Arabadan nasıl indiğimi, anamın babamın ellerine nasıl kapandığımı hatırlamıyordum. Ansızın gelişim onlara en büyük sürpriz olmuştu. Babam Mahmut Abi’ye otursun diye bir sandalye uzatmış, "Bir çayımızı iç," demişti ama Mahmut Abi işinin başına dönmek zorundaydı, teşekkür edip fidanlığın yolunu tutmuştu.
Ev, içine Akdeniz’in o ince kumları dolmasın diye yüksek kazıklar üzerine oturtulmuştu. Verandadaki birkaç basamağı tırmanıp içeri girdiğimde, iki odaya açılan geniş bir sofa karşılamıştı beni. Evin her köşesi buram buram tahta kokuyordu. Taban tahtalarının aralarından soğuk hava ya da börtü böcek sızmasın diye üzerlerine hasırlar, eski çaputlardan dokunmuş kilimler serilmişti. Babam elleriyle ağaçtan sedirler çatmış, içini otla doldurduğu yastıkları dizmişti kenarlarına.
Bana ayrılan boş odaya tahta bavulumu bırakır bırakmaz, anam iki arada bir derede çayı demlemiş, sacın üzerinde akıtmaları hazır etmişti. Yol yorgunluğuyla öyle acıkmıştım ki, iştahla lokmaları yutarken bir yandan da babama İvriz’deki 10’luk karnemi anlatıyordum. Babam sırtımı sıvazlamış, "Yorgunsun dur, yat biraz. Benim dışarıda işlerim var," diyerek beni odama uğurlamıştı.
Trendeki uykusuz gecenin ağırlığıyla yatağa yığılır yığılmaz kendimden geçmiştim. Ve o ahşap odada, Tarsus’un kumullarının ortasında derin bir uykuya dalmışken, kendimi birden yeniden İvriz’de bulmuştum. Elimde kemanım, yayım tellerin üzerinde delice kayıyordu... Çünkü aklım da fikrim de, ruhumun tek amacı da o İstanbul Çapa İlköğretmen Okulu Müzik Semineri sınavlarındaydı.
Rüyamda bile keman çaldığımı, ancak sabah uyandığımda, parmaklarımın ucundaki o hayali sızıyla fark edecektim.
Şimdi, 23 Ocak sabahında Berdan Nehri’nin kıyısında yürürken, ayaklarımın altında ezilen kumların sesini Vivaldi’nin İlkbahar konçertosundaki o coşkulu tempoya benzetiyordum. Tarsus’un bu vahşi kumullarını yeşertecek olan orman işçileri gibi, ben de içimdeki o müzik tutkusuyla İstanbul’un kapılarını aralayacaktım. Yürümeye devam ettim; gözlerim nehrin karşı kıyısında, plaja çıkan o köprüyü arıyordu.
Kusursuzluğun Peşinde...
5 Mart 1961’in Pazar sabahı, İvriz’in üzerine çöken o durağan ve soğuk havayı yaran adımlarla Müzikhane’ye doğru yürüdüm. İçeride, kahvaltının sıcaklığını hâlâ üzerimde taşırken, her zamanki köşeme yerleştim. Bugün içimde farklı bir disiplinin zorunluluğu vardı. Kemanı hemen kutusundan çıkarmadım; Antonio Vivaldi’nin Dört Mevsim konçertosunun o ezberlediğim "İlkbahar" notalarını önüme koyup, enstrümanım olmaksızın, sadece sesimi kullanarak solfej yapmaya başladım. Ses tellerim notaların aralıklarında gezinirken, zihnim çoktan İstanbul’daki o jürinin karşısına çıkmıştı bile.
Birkaç kez sesli çalıştıktan, her bir es’i ve geçişi zihnime iyice kazıdıktan sonra nihayet kemanımı omuzuma yerleştirdim. Arşeyi tele dokundurdum. Zaman kayboldu; geriye sadece yay çekişlerim ve İvriz Müzikhanesi’nin yüksek tavanında yankılanan o ilkbahar coşkusu kaldı. Tam iki saat boyunca aralıksız yay çektikten sonra, parmaklarımın ucundaki sızıyı umursamadan Akif’le gözümüz gibi baktığımız piyanonun başına geçtim. Siyah ve beyaz tuşlara basarken tek bir amacım vardı: Yapacağım sayısız tekrarla bu notaları etime, kemiğime kazımak, onları tamamen ezberlemek.
Öğle yemeği zili çaldığında çalışmaya mecburen ara verdim. Yemekhanedeki gürültüden sıyrılıp, kafamı toparlamak için bir süre İvriz’in o keskin, açık havasında dolaştım. Ağaçların arasından süzülen rüzgâr, bana Vivaldi’nin betimlediği o meltem esintilerini fısıldıyor gibiydi.
Saat tam 14.00 sularında, ayağımın tozuyla yeniden Müzikhane’ye girdim. Çok geçmeden, adımları koridorda yankılanan Kemal Bey de salona giriş yaptı. O her zamanki mesafeli, ceketinin önü ilikli, sarsılmaz duruşuyla tam karşımda durdu.
"Hadi bakalım Akıncı," dedi, sesi odayı bir anda bir sınav salonuna çevirdi. "Dünden beri neler yaptığını görelim."
Derin bir nefes alıp hocama baktım. "Oldukça iyi çalıştım öğretmenim."
"Göster bakalım Akıncı. Seni dinliyorum..."
Kemanımın akordunu son bir kez titizlikle kontrol ettikten sonra yayımı tellerin üzerine bıraktım. İlkbahar’ın o tempolu, coşkulu açılış teması odayı doldururken, Kemal Bey kollarını göğsünde kavuşturmuş, hiç ses çıkarmadan, adeta her bir frekansı tartarak beni dinliyordu. Kısa boylu, minyon yapılı, sarışın, açık kumral saçları her zaman muntazam taranmış bu adam, sert mizacıyla karşımda dikilirken heyecanımı gizlemeye çalıştım. Parçayı bitirip, arşeyi kaldırarak kemanı yavaşça aşağı indirdiğimde odada ağır bir sessizlik asılı kaldı.
Kemal Öğretmen hemen konuşmadı. Gözlerini gözlerime dikti. "Fena değil," dedi, sesi her zamanki gibi ne bir eksik ne bir fazlaydı. "Ama yeterli de değil. Yay çekmede hâlâ pürüzlerin var Akıncı. Çıkardığın sesler cam gibi berrak, çok net olmalı. Daha çok çalışman gerekiyor."
Karşımda, neredeyse hemen hemen hiç gülmeyen, en ufak bir teknik hatayı bile affetmeyen, öğrencisinin gözünün yaşına bakmayan idealist bir abi, amansız bir usta duruyordu. Ama onun o buz gibi çehresinden dökülen "Fena değil" sözü, benim için bir madalyadan farksızdı. Onun gibi bir disiplin abidesinden bu cümleyi duyabilmek bile başlı başına bir eşikti; daha ne olsundu...
O, adımlarıyla Müzikhane’den ayrılırken arkasından bakakaldım. İçimde kırgınlık değil, aksine hırslı bir yangın başlamıştı. O pürüzler yok olana, o kuş sesleri İvriz’in soğuk duvarlarında tamamen berraklaşana kadar durmayacaktım. Kemanı yeniden omuzuma yerleştirirken, bugünden sonra daha çok, çok daha fazla çalışmaya çoktan karar vermiştim. İstanbul’a giden yol, kusursuz tınılardan geçİyordu.
Canbazoğlu'ndan Tam Not...
6 Mart 1961’in Pazartesi sabahı, İvriz’in o keskin ayazı sınıf pencerelerine vururken içimizde bambaşka bir telaş hüküm sürüyordu. Dile kolay, İvriz Öğretmen Okulu’nun üçüncü sınıfındaydık artık. Önümüzde topu topu üç ay gibi kısa bir süre kalmıştı; ardından ortaokul bölümü bitecek, o çok arzuladığımız ortaokul diplomalarımızı elimize alacaktık. Bu yüzden, bilgiyi sadece hafızada tutmayı değil, onu jüri önünde nasıl aktarabileceğimizi de ölçen sözlü sınavlar her zamankinden daha çok önem kazanmıştı.
Günün ilk iki dersi, ders anlatımına, zekasına ve vakur duruşuna hayranlık beslediğim, her zaman büyük bir saygı duyduğum Matematik Öğretmenim Ömer Canbazoğlu’nun dersiydi. Ders zili çalar çalmaz sınıfın kapısı açıldı ve Canbazoğlu o her zamanki disiplinli adımlarıyla içeri girdi.
Sınıfça tek bir vücut gibi ayağa kalkarak karşıladık onu. Ömer Öğretmen, masasına doğru ilerlerken, "Günaydın çocuklar, oturun lütfen," dedi ve önündeki ders defterini ağırbaşlı bir hareketle imzaladı. Kalemi kenara koyduktan sonra, gözlüklerinin üzerinden bir süre sınıfı süzdü. Ardından, ceketinin iç cebinden o meşhur not defterini çıkardı. Sınıfa çıt çıkmıyordu.
"Bugün bilgilerinizi ve o bilgiyi aktarma gücünüzü ölçmek istiyorum," diyerek defterin sayfalarını araladı. Gözleri isimlerin üzerinde gezinirken durdu ve bakışlarını doğrudan bana çevirdi. "Akıncı seninle başlayalım. Gel bakalım kara tahtaya."
İçimi tatlı bir heyecan dalgası sarsa da kendime olan güvenim tamdı. Ne de olsa geceler boyu Müzikhane’de matematiksel bir disiplinle notaların derecelerini, akor yürüyüşlerini, gam ilişkilerini analiz eden zihnim, rakamların dünyasına yabancı değildi. Sıramdan kalkıp adımlarla tahtanın önüne geçtim. Elime beyaz tebeşiri alıp öğretmenime döndüm:
"Sorunuzu bekliyorum öğretmenim."
Ömer Canbazoğlu, sandalyesine arkasına yaslanarak soruyu tane tane dikte etti: "Üç katından 10 fazlası, 40 sayısına eşit ve küçük olan sayılar doğrusunu nasıl ifade edersin?"
Tebeşiri kara tahtaya sertçe dokundurdum. Beyaz tozlar tahtadan aşağı süzülürken zihnimdeki denklemi tıkır tıkır dökmeye başladım:
"Tahtaya 3x+10≤40 birinci dereceden eşitsizliğini yazalım öğretmenim," diyerek başladım anlatmaya. Sesimin sınıfta yankılanan netliğine ben bile şaşırmıştım. "Eşitsizliğin her iki tarafından 10 tam sayısını çıkardığımızda, geriye kalan 30 sayısı 3x bilinmeyeninin karşılığıdır. Bu durumda sınır değerimiz 3x=30 olup, bilinmeyen x’in tam karşılığı 10 tam sayısıdır."
Durdum, tebeşirle sayı doğrusunun taslağını çizdim ve yüzümü yeniden Ömer Öğretmen’e döndüm. Bilgiyi aktarma gücümü jüriye gösterir gibi heyecanla devam ettim:
"Ancak, soruda 'küçük eşit' tanımlaması yapıldığına göre, kullanılacak sayı doğrusunda 10 tam sayısı ve 10’dan küçük olan bütün tam sayılar bu sorunun yanıtı olmalıdır. Bu durumda 10 tam sayısından geriye doğru; 9, 8, 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1 olmak üzere sorunuzun tam 10 tam sayı yanıtı olmalıdır öğretmenim."
Ben sözümü bitirdiğimde sınıfta derin bir sessizlik oldu. Ömer Canbazoğlu, masasında hafifçe öne doğru eğilerek bir süre beni sessizce süzdü. Bakışlarındaki o takdir dolu ifadeyi görmek, günlerdir keman yayının parmaklarımda bıraktığı sızıyı unutturmaya yetti.
"Ben daha iyi anlatamazdım Akıncı," dedi, sesi tüm sınıfa bir ders verir gibi gür ve gururluydu. "Sende büyük bir yetenek görüyorum. Geleceğini, benim şu an bulunduğum konumdan çok daha iyi bir yere taşıyacağına gönülden inanıyorum. Otur yerine, 10 tam numarayı sonuna kadar hak ettin."
Göğsüm gururla kabarırken, "Teşekkür ederim öğretmenim," diyebildim.
Tahtanın önünden sırama doğru yürürken adeta yere basmıyor, kanatlanmış gibi hissediyordum. Cebimde 10 tam numara, içimde ise tavan yapmış bir özgüvenle yerime geçip oturdum.
Sınıf Başkanlığını sonlandırdım...
22 Mart 1961’in Çarşamba akşamı, İvriz’in o loş etüt salonunda otururken içimde tarifi imkansız bir sıkıntı, göğsüme oturan kurşun gibi bir mutsuzluk vardı. Kalem elimde duruyor, ama gözlerim kağıttaki satırları görmüyordu.
Her şey birkaç gün önce, 18 Mart Cumartesi günü Ramazan Bayramı’nın başlamasıyla tırmanmıştı. Bayram süresince okulda zorunlu etütlerin olmaması, yatılı okulun o her zamanki düzenini bir anda altüst etmiş, sınıfı tam bir keşmekeşin içine sürüklemişti. Sınıf başkanı olarak, arkadaşları çalışma saatlerinde hizaya getireceğim, salonu düzene sokacağım diye debelenip dururken, günlerin nasıl akıp gittiğini fark edememiştim. Kendime bir türlü verimli zaman ayıramıyordum. Bu karmaşa yüzünden en çok korktuğum şey başıma gelmiş; o canımdan aziz bildiğim keman ve piyano çalışmalarım aksamış, ders ödevlerim bir dağ gibi birikmeye başlamıştı.
Üstelik talihsizlikler de üst üste geliyordu. 16 Mart Perşembe günü, çalışırken kemanımın tellerinden biri büyük bir gürültüyle kopmuştu. Kemal Bey’in o asık, sert çehresini gözümün önüne getirdikçe korkmuş, teli kopardığımı ona bir türlü söyleyememiştim. Zaten kendisi de 5 Mart’taki o son provamızdan bu yana bana neredeyse hiç zaman ayıramamıştı. Hem ona hem kendime duyduğum o gizli öfke, içimdeki can sıkıntısını iyice harlandırıyordu.
"Bırakmalıyım," diye düşündüm etüt sırasına başımı yaslarken. "Bu sınıf başkanlığını artık bırakmalıyım." Eğer bu yükü omuzlarımdan atarsam, içimde kalan son enerjiyi de tamamen kendim için, İstanbul hayallerim için harcayabilirdim.
Sıkıntımın bir diğer yüzü ise o amansız yatılı okul yalnızlığıydı. Bayram gelmiş ama memleketlerine, ailelerinin yanına gidemeyen diğer öğrenciler gibi ben de buralarda mahsur kalmıştım. İçimi derin, sızılı bir hüzün kaplamıştı. Her ne kadar İvriz bizim yuvamız, buradaki arkadaşlarımız ve öğretmenlerimiz ailemiz olduysa da, insanın bazen ne olursa olsun anasının kokusunu duyma, babasının o vakur gölgesine sığınma isteği burun direğini sızlatıyordu. Yine de her şeye rağmen, o dört günlük bayram süresince kopuk telle de olsa kemanımı elime almış, piyanonun başına geçmiş, zamanı bir şekilde değerlendirmek için kendimi zorlamıştım.
Pazartesi akşamı bayram nihayet sona ermiş, salı günü o bildiğimiz katı okul düzeni derslerle birlikte geri dönmüştü. Geri dönmüştü ama daha ilk günden önümüze konan Matematik yazılısı her şeyi tuzla buz etti. Sınav kâğıdını teslim ederken pek başarılı olamadığımı hissetmiştim. En kötü ihtimalle 6 ya da 7 alırdım almasına ama Ömer Canbazoğlu’nun tahta önünde bana verdiği o 10 tam numaranın, "Sende büyük bir yetenek görüyorum" deyişinin ardından alacağım bu not, benim için tam bir başarısızlık, ağır bir bozgun demekti.
Matematik yazılısından aldığım bu olumsuz his, zaten günlerdir sabrımı zorlayan başkanlık görevinin üzerine adeta tuz biber ekti. Kararımı vermiştim. Bugün son dersten sonra sınıf defterini idareye bırakmak üzere koridorda yürürken, adımlarım doğrudan Okul Müdürü’nün odasına yöneldi. Kapıyı vurup içeri girdim ve durumumu, jüriye hazırlanan bir müzik öğrencisinin omuzlarındaki o ağır yükü tane tane anlattım.
Müdürümüz halimden anlayan bir tavırla yüzüme baktı, yaşadığım bu zorlu süreci haklı buldu ve oluru verdi. Dile kolay, yaklaşık üç yıldır gururla ve titizlikle sürdürdüğüm sınıf başkanlığı görevimden oracıkta istifa ettim.
Müdür odasının kapısını arkamdan kapatıp koridora çıktığımda, İvriz’in o serin havasını ciğerlerime çektim. Üzerimden koca bir yük kalkmış, sanki yerçekimi hafiflemişti. İdare binasından ayrılırken, adeta kuş gibi hafiflemiş olarak Müzikhane’nin yolunu tuttum. Artık sadece ben ve kemanım vardık.
Kaosun Ortasında Bir Bahar Ezgisi...
27 Mart 1961’in Pazartesi günü, akşam yemeğinden önceki etüt saatinde, sınıfın tavanında asılı kalan o huysuz gürültü zihnimi tırmalıyordu. İvriz’in o loş salonunda, bazı arkadaşların dersleri illa ki sesli okuyarak çalışma alışkanlığı, bazılarının ise yanındakine durmadan bir şeyler fısıldaması etrafı tam bir karmaşaya sürüklüyordu. Görevimden yeni istifa etmiş olmanın verdiği o hafiflikle sıramda oturuyordum ama bu gürültüye kayıtsız kalmak yine de zordu.
Geçen haftanın ikinci yarısı sınavlar açısından adeta bir silindir gibi üzerimizden geçmişti. Türkçe, Kompozisyon, Sosyal Bilgiler, Tarih ve Coğrafya yazılıları arka arkaya önümüze yığılmıştı. Bugün açıklanan Kompozisyon yazılısından 8 almıştım. Sınıfın en iyi notu yine benimkiydi ama bu başarı bile içimi tam anlamıyla ferahlatmaya yetmiyordu. Ramazan Bayramı tatili hiçbirimize yaramamış gibiydi; sanki o dört günlük rehavetin ardından sınıfça yavaş yavaş dökülüyorduk.
Yine de içimde sessiz bir sevinç kırıntısı vardı. Günlerdir içimi kemiren o büyük sıkıntı nihayet çözülmüş, kırılan keman telinin yerine yenisini bulup takmıştım. Kemanımla olan o sessiz sözleşmemiz, arşenin tele yeniden dokunuşuyla kaldığı yerden başladı. Parmaklarımın ucundaki o tanıdık sızıyla birlikte çalışmalarım tekrar hız kazandı; içimde bir inanç vardı, inşallah bu hafta sonuna kadar birinci metodu tamamen bitirmiş olacaktım.
Mehmet Karaman Öğretmen’in o hayal dünyamızı genişleten Resim derslerini çok sevmeme rağmen, artık tüm varlığım Müzikhane’deki o ahşap kokusuna endeksliydi. Müzik çalışmaları her şeyin önüne geçiyor, ilgimi büsbütün oraya çekiyordu. Çekmek zorundaydı da... Çünkü ne olursa olsun, önümdeki tek gerçek hedef İstanbul Çapa Müzik Semineri sınavını kazanmaktı. Başka bir ihtimali zihnim dahi kabul etmek istemiyordu.
Hatta bu tutku o kadar taşmıştı ki, bu hafta bir çılgınlık yapıp Müzikhane’nin o kalabalık odasında akordeonun başına geçmiştim. Çapa sınavı için gecemi gündüzüme katıp ezberlediğim Vivaldi’nin Dört Mevsim konçertosunun "İlkbahar" bölümünü, o körüklü enstrümanın tuşlarında çalmayı denemiştim. Kemanın o asil sesinden sonra akordeonun göğsümde genişleyip daralan tınılarıyla Vivaldi’yi duymak bana tarifi imkansız bir keyif vermişti. Giderek, parçanın notalarının tamamı parmaklarımdan zihnime, oradan da ruhuma bir nehir gibi akıyor, neredeyse tamamen ezberime yerleşiyordu.
Nihayet, keskin bir zil sesiyle ilk etüt sona erdi. Akşam yemeği için açlığın ve yorgunluğun verdiği o aceleyle sınıftan adeta fırlayarak çıktık.
Yemekhaneden dönmüş, ikinci etüt için yerlerimizi almıştık. Ancak sınıfın havası bu kez çok daha ağırdı. Yemekte verilen elma kurularının bir kısmını ceplerine doldurarak sınıfa getiren bazı arkadaşlar, ders çalışmak yerine ceplerinden çıkardıkları o sert meyve parçalarını diğerlerinin üzerine fırlatmaya başladılar.
Bu çocukça ve saygısızca durumdan hoşlanmayan arkadaşlarımız sert tepki gösterdikçe, güzelim sınıfımız bir anda bir çöplüğe, bir savaş alanına dönüyordu. İşin acısı, bu disiplinsizliğe karşı çıkıp hakkını arayanlara takılan acımasız lakaplar, arkadaşların birbirine karşı gösterdiği o anlayışsızlık, duvarların arasında tam bir kaos ortamı yaratmıştı.
Defterimin kenarına dalgın bir çizgi çekerken, "Ne oldu bu sınıftaki arkadaşlarımıza?" diye düşündüm. Acaba İvriz’in o aşırı, amansız disiplini ve ardı ardına gelen ağır sınavlar mı herkesi böyle bunaltmıştı? Muhtemelen öyleydi... Ama bu olumsuz, huzursuz oluşumda payı olan bir başka isim daha vardı: Sınıfımıza başka bir okuldan sürgün olarak gelen Sabri.
Hani esnafların, büyüklerin arasında "kaşarlanmış" diye bir deyim vardır ya... İşte bu kelime, tam da Sabri arkadaşımız için biçilmiş bir kaftandı. Ne idarenin uyarılarını ne de disiplin konusunda söylenenleri üzerine alınıyordu; sanki etrafındaki her şeye karşı bir zırh geliştirmişti. Onun bu umursamazlığı, sınıfın dengesini büsbütün bozuyordu.
Sıramın üzerinde yükselen bu anlamsız kargaşadan içim sıkılıyor, duvarlar üzerime geliyor gibi hissediyordum. Adeta bir bunalımın eşiğindeydim. Ne zaman sağlıklı ders çalışamadığımı hissetsem, ne zaman vaktimin böyle boş laflarla, kavgalarla boşa harcandığı duygusuna kapılsam, ruhum işte böyle bir cendereye girerdi.
Üstelik bu akşamki bunalımın altında yatan tek sebep sınıfın gürültüsü de değildi; cebimdeki o derin sessizlik, yani parasız kalmış olmam da omuzlarıma binmişti. Uzaklardaki ailemden ne zaman bir harçlık gelse bereketi çabuk kaçıyor, insanı gurbette çaresiz bırakıyordu.
Etüt salonunun loş ışığında, birkaç sıra ileride oturan Emin’e gözüm kaydı. Her sıkıştığımda, ne zaman başım dara düştüğünde olduğu gibi, yine gidip ondan biraz borç istemeliydim. Bu parasızlık ve kaos zincirini bir şekilde kırmalı, aklımı yeniden Vivaldi’nin o coşkulu ilkbaharına, İstanbul’un o parlak geleceğine döndürmeliydim. Kemanımın yeni takılan teli beni bekliyordu; bu gürültüye teslim olamazdım.
Beyaz Yorgan ve Kara Vagonlar...
31 Mart 1961’in Cumartesi sabahı, İvriz’in o devasa yatakhanesinde, nöbetçi öğretmenin ranzaların demir parmaklıklarına elindeki anahtarlarla vurarak çıkardığı o amansız, madeni seslerle gözlerimizi açtık. Her sabah kulaklarımızı tırmalayan bu ses, bu kez dışarıdan gelen tuhaf bir uğultuyla birleşiyordu. "Bahar geldi, artık yaza doğru adımlıyoruz," derken, pencerenin yarı buzlanmış buğulu camı kazıdım. Camdan dışarı baktığımda gördüğüm manzara içimi ürpertti; koca İvriz, bir gecede bembeyaz, kalın bir yorganla örtülmüştü.
Dışarıda amansız bir kar tipisi hüküm sürüyor, rüzgâr kar tanelerini savurarak havada beyaz spiraller çiziyordu. Uğultusu kulaklarımı çınlatan fırtına, donmuş taneleri kırbaç gibi cama vuruyordu. Hava sıcaklığı sıfırın altına kat kat düşmüş, koğuşun içi bile bir anda buz kesmişti.
Aceleyle giyinip asker nizamı yataklarımızı düzelttikten sonra kendimizi dışarı attık. Diz boyu karlara bata çıka, yüzümüzü donduran tipinin olumsuz etkilerinden kaçmaya çalışarak sabah etüdü için sınıfımızın yolunu tuttuk.
Ne var ki takvim mart sonunu gösterdiği ve "baharın geldiği" düşüncesiyle sınıftaki soba yakılmamıştı. Duvarların soğuğu insanın kemiklerine işliyordu. Sınıf hem soğuktan hem de kargaşadan tam bir kaos görünümündeydi.
Bu koşullar altında ders çalışabilmek, Vivaldi’nin o narin notalarını zihnimde canlandırabilmek imkansızdı. Masamın üzerindeki defterleri bir kenara itip kitap okumayı denedim, fakat satırlar da gözümün önünde donup gitti. Sınıfın gürültüsü ve rüzgârın camdaki kırbaç sesleri arasında, hafızam beni ansızın tam on yıl geriye, ruhumun en ücra köşesine fırlattı...
1951 yılının nisan ayının o üçüncü haftasıydı. Bulgar asimilasyonunun o karanlık gölgesinden, baskılardan kurtulmak için can havliyle yollara düştüğümüz o gün... Tıpkı böyle amansız, bıçak gibi keskin bir kış gününde, Bulgaristan’ın Karagözler Köyü’nden üstü açık bir kamyon kasasının içinde Şumnu Tren Garı’na doğru yola çıkmıştık. Anam, babam ve kardeşlerimle...
Üzerimize yağan kardan korunacak tek bir sığınağımız bile yoktu kamyon kasasında. Saatler süren o zorlu, dondurucu yolculuğun ardından ulaştığımız tren garında, soğuktan birbirine sokulan koyunlar gibi iyice kenetlenmiş, nefeslerimizle ısınmaya çalışmıştık.
Tam sekiz saat boyunca o buz tutmuş garda bekledikten sonra bizi alan kara vagonlara binmiştik. Türkiye’ye, anavatana doğru yol alan o vagonların tıkırtısı zihnimde tam canlanıyordu ki, kulakları yırtan keskin bir zil sesiyle irkilerek kendime geldim.
Etüt bitmişti. Gözlerimi ovuşturup İvriz’in soğuk sınıfına geri döndüm. Sabah kahvaltısı için herkes gibi ben de hızla sınıftan çıktım; ocakta kaynayan sıcak bir çay hepimizin içini ısıtacak, o göç günlerinin hayalini zihnimden söküp alacaktı. Öyle de oldu, sıcak çay göğsümüzdeki buzu eritti.
Birinci ders saati başladığında, doğa sanki bize bir oyun oynuyormuş gibi tipi ansızın duruverdi. Gökyüzü kapkara bulutlarından sıyrıldı, açıldı ve parlak güneş ışınları pencerelerden içeri süzülerek sıraların üzerine düştü. Sınıftaki onlarca çocuğun nefesine bir de bu güneş ışınları eklenince, oda yavaş yavaş ısınmaya başladı. Yetmesine yetti ama bu kez de başka bir dert baş gösterdi; çatıdaki karlar güneşin sıcağıyla hızla erimeye başlayınca, kıştan kalma çatlak ya da kırık kiremitlerin boşluklarından sınıfın tavanından aşağı sulu kar damlamaya başladı.
İkinci ders zili çaldığında, sınıfın zemini sırılsıklam, havası ise rutubetli ve soğuktu. Sıraların arasından akan sular yüzünden sağlıklı bir ders yapma olanağı kalmamıştı. Öğretmenler ve bizler, öğleye kadar bu sıra dışı durumu ve ortamı bir şekilde idare ettik. Nihayet o zoraki ders saatleri bitti ve hafta sonu tatili başladı.
Öğle yemeğinin ardından bahçede toplanıp o vakur Bayrak Merasimi’ni gerçekleştirdik. İstiklal Marşı’mızı gökyüzüne doğru gür sesimizle haykırırken içimdeki o hüzün tamamen dağılmıştı. Merasimin hemen ardından okul idaresi duruma el attı; çatıdaki kırık kiremitler hızla yenileriyle değiştirildi, sınıfın ortasındaki o emektar demir soba gürül gürül yakıldı.
Nihayet ortalık kuruyup ders çalışılacak o huzurlu duruma gelmişti. Sıramın üzerine Vivaldi’nin notalarını yeniden serilirken, dışarıdaki beyaz dünyaya inat, içimdeki o ilkbahar coşkusunu kemanımın tellerine dökmek için sabırsızlanıyordum.
Öğretmenlerimize 1 Nisan Şakası...
Toroslar’ın serin nefesi, İvriz’in baharı yeni kucaklayan topraklarına yayılıyordu. Günlerden 1 Nisan 1961 cumartesiydi ama okulda ne sıradan bir hafta sonu sakinliği vardı ne de derslerin o alışılmış, ağırbaşlı havası. Bugün 1 Nisan’dı. Kimine göre hınzırca bir tebessüm, kimine göre ise geçmişin sisli sayfalarından sızan buruk bir hatıraydı.
Sınıfın tarih meraklıları, geçen gün tarih dersinde Hüseyin Seçmen’in anlattıklarını fısıldaşıyordu arka sıralarda. Dünyanın neşeyle kutladığı bu günün arkasında derin yaralar ve tuhaf dönüm noktaları gizliydi. Hüseyin Öğretmen, Fransızların bugüne “Aptallar Günü” dediğini anlatmıştı. Sebebi ise asırlar önce, 1564 yılında Fransa Kralı IX. Charles’ın takvimi değiştirip yılbaşını 1 Ocak’a almasıydı.
Kralın bu kararını duymayanlar ya da protesto edenler, eski adet üzere yine 1 Nisan’da partiler düzenlemiş, yeni yılı kutlamaya çalışmışlardı. Kralın taraftarları da onlarla “Nisan Aptalları” diye dalga geçmiş, asılsız haberler ve sahte hediyelerle akıllarını sıra eğlenmişlerdi. Zamanla bu inatlaşma, tüm dünyaya yayılan bir şaka kültürüne dönüşmüştü.
Ancak madalyonun bir de Müslüman coğrafyasına bakan, hüzünlü ve karanlık bir yüzü vardı. Onlar için bugün, bir şakadan ziyade “Hile Günü”ydü.
Hikaye, 1492 yılının Endülüs’üne, Granada’nın düştüğü o son kaleye kadar uzanıyordu. İspanyol ordusunun komutanı, kaleyi savaşarak düşüremeyeceğini anlayınca, 31 Mart gecesi bir elinde Kur’an, diğer elinde İncil’le kalenin kapısına dayanmıştı: “Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki, teslim olursanız canınız bağışlanacaktır.” Müslümanlar bu yemine inanıp kapıları açmışlardı.
Fakat ertesi sabah, yani 1 Nisan günü, komutan acımasız emirlerini yağdırırken kendisine sözü hatırlatıldığında tarihe geçecek o hileli cevabı vermişti: “Benim sözüm size dün akşam içindi, bugün için size bir sözüm yoktur.” Gırnata Kütüphanesi’ndeki asırlık kitaplar cayır cayır yanarken, o günden sonra 1 Nisan akıllarda hep bir aldatmaca, bir hile günü olarak kalmıştı.
Bizim çocukluk dünyamızda ise bu ağır tarihin gölgesi, masum haylazlıklarla dağılırdı. Koridorda bir arkadaşımızın omzuna dokunup, “Ahmet, baban gelmiş. İdarede seni bekliyor,” derdik. Çocukcağız heyecanla, nefes nefese idare odasına koşar, babasını bulamadan, mahcup ve hayal kırıklığıyla geri dönerdi. Karşısında bizi kıkırdarken bulduğunda ise tek bir sihirli kelimeyle paçayı kurtarırdık: “Nisan 1!”
İşte böyle bir sabahta, İvriz 3/A sınıfının kalbi muziplikle çarpmaktaydı. İlk iki saatimizin öğretmeni rahatsız olduğu için dersimiz boştu. Yan sınıfımız 3/B ise ziraat uygulaması için tarım arazilerine, bahçelere kaçmıştı. Sınıfta çıt çıkmıyordu ama herkesin gözünde aynı fırlama ışık vardı. Birden biri ortaya bir fikir attı: ''Yahu, 3/B’nin matematik öğretmeni Kadir Bey’i şakalayalım! Gidip onların sınıfına oturalım.''
Fikir jet hızıyla kabul gördü. Sessizce koridoru geçip 3/B’nin sıralarına yerleştik. Az sonra sert adımlarla Kadir Bey içeri girdi. Masasına doğru yürüdü, bizleri süzdü. Sınıftaki bu yabancı çehreleri görünce şaşıracağını, "Sizin burada ne işiniz var?" diyeceğini sanıyorduk. Fakat Kadir Bey, yüzündeki tek bir kası bile oynatmadan, sakin bir tavırla not defterini açtı. Sınıf listesine göz gezdirdi ve tok bir sesle: '' 42 numara, sözlüye! dedi.''
Sınıfta derin bir sessizlik oldu. 42 numaralı öğrenci, şu an tarlada çapa sallayan gerçek 3/B’lilerden biriydi. Tabii ki çıt çıkmadı. Kadir Bey başını defterden kaldırmadan kalemi oynattı: ''Demek gelmiyorsun... Sözlü notun 2.''
Ardından hiçbir şey olmamış gibi tebeşiri eline alıp tahtaya döndü ve dersi anlatmaya başladı. Şaka yapmaya giden bizler, ders boyunca Kadir Bey’in kurşun gibi ağır matematik formülleri arasında sıkışıp kalmıştık. Teneffüs zili çaldığında, avını elinden kaçıran avcılar gibi, alelacele ve mahcup bir şekilde kendi sınıfımıza koştuk. Kadir Bey, tek bir kelime etmeden şakayı tersine çevirmiş, bizi kendi oyunumuzla vurmuştu.
Fakat gençlik ateşi ve baharın cazibesi uslanmak bilmiyordu. Üçüncü ve dördüncü saatlerde coğrafya dersimiz vardı. Kadir Bey’den aldığımız ders yetmemiş olacak ki, sınıfın büyük çoğunluğu pencerelerin dışındaki o davetkar güneşe teslim oldu. ''Toroslar’ın eteklerine gidelim! Bahar geldi, ne oturuyoruz burada?'' diyerek, birkaç arkadaşımız bu fikre karşı çıkıp sınıfta kalsa da, çoğunluk olarak kendimizi dışarı attık.
Doğa, adeta bir bayram yeriydi. Çiçekler yeni yeni baş kaldırıyor, rengarenk kelebekler havada uçuşuyordu. Tepelerden aşağı koştuk, birbirimizi kovaladık, çimenlerin üzerinde ters perendeler attık. Zamanın nasıl geçtiğini, okulun katı disiplin kurallarını, az sonra yüzleşeceğimiz gerçeği tamamen unutmuştuk.
Saat on iki otuza doğru, içimizdeki o coşkulu enerji yerini yorgunluğa ve midelerimizden gelen gurultulara bıraktı. Üzerimizdeki çimen lekeleri ve darmadağın saçlarımızla, suçlu birer çocuk gibi, süklüm püklüm okul binasına döndük.
Sınıfın kapısını açtığımızda ise bizi bekleyen manzara, damarlarımızdaki kanı dondurdu. Coğrafya öğretmenimiz Muzaffer Bey, kollarını göğsünde kavuşturmuş, heybetli bir heykel gibi sıramızın başında dikiliyordu. Gitmeyen arkadaşlarımız ise sıralarında başları önde oturmaktaydı.
Yavaşça, parmak uçlarımıza basarak yerlerimize geçtik. Kimseden çıt çıkmıyordu. Muzaffer Bey, gözlerini hepimizin üzerinde tek tek gezdirdi. Bakışlarında şimşekler çakıyordu. Sınıfı ölümcül bir sessizlik kapladığında, tane tane konuşmaya başladı: ''Göstereceğim ben size 1 Nisan şakası nasıl olurmuş... Bavullarınızla buradan ayrılırken, nizamiyeden çıkıp giderken arkanızdan öylece bakacağım.''
O an hepimizin şafağı attı. "Bavullarla ayrılmak" demek, okuldan atılmak demekti. Geleceğimiz, hayallerimiz, ailelerimizin yüzündeki o gurur, saniyeler içinde Toroslar’ın kayalıklarından aşağı yuvarlanmıştı. İçimizi kaplayan o korku, sırtımızdan aşağı buz gibi terler akıttı. Ecel terleri dökerek, sıramıza çakılmış bir halde zamanın akmasını bekledik.
Öğleden sonra bayrak merasimi için bahçede toplandığımızda, kulaklarımız disiplin kurulundan gelecek o uğursuz çağrıdaydı. Kalbimiz göğsümüzü dövüyordu. Ancak tören bittiğinde, Muzaffer Bey’in yüzünde beliren o muzip ve babacan tebessüm, havayı bir anda değiştirdi.
Öğretmenimiz bize bakıp hafifçe güldü. O an anladık; bizi okuldan atmayacaktı. Muzaffer Bey, dersi ekip giden öğrencilerine unutamayacakları bir ders vermiş, 1 Nisan’ın en büyük, en unutulmaz şakasını bizim üzerimizde yapmıştı. Döktüğümüz o ecel terleri, yerini derin ve rahat bir nefese bırakırken, İvriz’in gökyüzüne gençlik yıllarımızın en unutulmaz hatırası kazınıyordu.
6 Nisan 1961 Perşembe, İvriz...
Toroslar’ın eteğindeki taş binaların üzerine çöken o tanıdık akşam karanlığı, İvriz’in ayazını da beraberinde getirmişti. Son etüt zili çalalı çok olmamıştı ama dersliğin içi, alışılmış o vakur sessizliğinden fersah fersah uzaktı. Sınıfta gözle görülür bir kargaşa, hırçın bir dalgalanma vardı. Yıl sonu yaklaşmış, üst üste binen sınavların yorgunluğu hepimizin omuzlarına ağır bir yük gibi binmişti. Arkadaşlarım artık bu zihinsel baskıyı kaldıramıyor, bir çıkış yolu arıyordu. Sonunda gündem değiştirmek, zihinlerini biraz olsun uyuşturmak için bir oyun icat ettiler: Akşam yemeğinde dağıtılan ama kimsenin dönüp bakmadığı elma kuruları, birer savaş mühimmatı gibi havada uçuşmaya başlamıştı.
Oysa ben, bu hırgürün tam ortasında derin bir nefes almaya çalışıyordum. Bugün matematikten yazılı olmuştuk. Sınav salonuna girerken hepimizin kalbi ağzındaydı; gerginlikten parmaklarımız titriyordu. Neyse ki sınav çıkışı yüzler gülmüştü. Beş sorudan dördünü sınıfın büyük bir çoğunluğu tereyağından kıl çeker gibi rahatça yapmıştı. Benimse kafamı kurcalayan, içimi kemiren o beşinci soruydu. Sıramda geriye doğru yaslanıp kağıdımı hayalinde baştan sona inceledim. "Yok," dedim kendi kendime, "yine de kağıdıma ve kendime güveniyorum." En azından bir 9 alırım diye umut ediyordum.
Gürültü artınca önümdeki ders kitabını bir kenara ittim. Masanın gözünden sararmış kapaklı hatıra defterimi çıkardım. Hiç değilse şu çalkantılı, koskoca bir haftanın özetini çıkarıp içimi dökmeliydim. Hafta içindeki o yoğun sınav maratonu hepimizi tüketmişti; çocukların bu kargaşaya meydan veren, kuralları yıkan patlaması da aslında bu tükenmişliğin bir sonucuydu.
Deftere bunları satır satır karalarken, ani bir hisle başımı kaldırdım. Gözüm sınıfın diğer ucundaki Emin’e takıldı. Havada uçuşan elma kurusu yağmurunun, yükselen kahkahaların arasından bana bakıyordu. Yüzünde muzip bir tebessümle, "Ne haber?" der gibi dostça el salladı.
Emin’i görmemle birlikte zihnimde şimşekler çaktı. Göğsüme kurşun gibi ağır bir suçluluk duygusu oturdu.
Mektup…
Babama tam bir ay önce, odadaki masanın başında oturup binbir sitemle yazdığım o mektup geldi aklıma. Dün akşam dosyalarımı karıştırırken, sararmış iki ders notunun arasında tesadüfen bulmuştum onu. Haftalardır okul postanesinin yolunu gözlüyor, "Babam yazdığım mektuba neden geri dönmedi? Evde bir aksilik mi var, yoksa anam yine mi hastalandı?" diye kendi kendimi yiyip bitiriyordum. Kaygılarım geceleri uykumu kaçıracak raddeye gelmişti. Meğer adamcağızın hiçbir şeyden haberi yokmuş; ben mektubu yazmış ama postaya vermeyi, o sarı zarfı kutuya atmayı tamamen unutmuşum! Şimdi babam, "Bu çocuk niye hiç ses vermiyor?" diye endişeden kahrolacak ya da sorumsuzluğuma kızıp bana zehir zemberek bir mektup yazacaktı, orası kesindi.
İşin daha fena tarafı, o gönderdiğimi sandığım mektupta babamdan para istemiş olmamdı. Günlerdir cebimde tek bir kuruşum yoktu. Yatılı okulda parasız kalmanın ne demek olduğunu ancak çeken bilirdi. En sonunda gururumu bir kenara bırakıp, çekinerek Emin’e açmıştım durumu. Garibimin zaten dünyadaki tüm serveti topu topu 10 liradan ibaretmiş; durumumu duyunca bir an bile düşünmedi, o parayı masaya koyup benimle paylaştı. Kardeş payı yaptık.
Boşuna günahını almıştım babamın. Kendime o kadar kızdım, o kadar sinirlendim ki sıramda yumruklarımı sıkıp kendi kendime fısıldadım: "Aşık mısın oğlum Akıncı? Nedir bu dalgınlığın, bu şaşkınlığın?"
Hoş, buralarda aşık olacak kimse olmadığı gibi, hayatımızın bu en kritik virajında öyle bir şeyin zamanı da hiç değildi ya...
Aslında içimdeki bu gerginlik sadece mektup meselesinden de kaynaklanmıyordu. Son günlerde, tıpkı okuldaki diğer arkadaşlarım gibi ben de her şeye çabuk parlar olmuştum. Hafiften bir bunalımın, geleceğin getirdiği o belirsiz ve karanlık yükün altında eziliyorduk sanki. Parasızlık bir yandan belimizi büküyordu; bir yandan da son sınıf olmanın, kapıya dayanan o büyük yol ayrımının stresi vardı üzerimizde.
Mezun olunca ne yapacaktık? Bir de tabii, şu İstanbul Çapa Müzik semineri hazırlıkları vardı… Bir türlü istediğim, rüyalarımı süslediği gibi gitmiyordu çalışmalar. Kemanın yayını her çektiğimde, notalara her bastığımda içimde hep bir şeylerin eksik, bir şeylerin kusurlu kaldığı hissi yakamı bırakmıyordu.
Neyse ki bu kapkara haftanın içinde yüzümüzü güldüren, iyi giden olaylar da vardı. Salı günkü müzik dersinde öğretmen ansızın kürsüye vurup sözlü yoklama başlatmıştı. Sınıfa bir anda ölüm sessizliği çökmüştü. Kürsüye çıkan ilk birkaç arkadaşım heyecandan notaları karıştırıp kem küm ederek yerlerine oturduğunda, öğretmenin not defterine 2’ler, 3’ler yağmaya başladığında yüreğim ağzıma gelmişti. Sıra bana gelip adımı duyduğumda dizlerimin bağı çözülmüştü ama neyse ki korktuğum başıma gelmedi. Enstrümanın başına geçtiğimde parmaklarım hafızama itaat etti ve o büyük heyecanla 9 almayı başardım.
Ama asıl büyük fırtına, asıl büyük hesaplaşma yarın kopacaktı. Yarın Sosyal Bilgiler dersinden yazılı vardı. Ve biz, daha birkaç gün önce, o meşhur "1 Nisan" şakası niyetine, koskoca sınıf coğrafya dersini ekip Toroslar’ın eteklerine kaçmıştık. Muzaffer Bey o gün bizi okuldan atmakla, bavullarımızı elimize vermekle korkutup okkalı bir karşı şaka yapmıştı yapmasına ama yarınki bu yazılıda o kaçamağın intikamını alır mıydı, orası büyük bir meçhuldü. "Şaka" diye başladığımız o hınzırlığın, yarın sınav kağıtlarında bazılarımızın canını fena halde yakacağı korkusu içimi kemirip duruyordu. Muzaffer Bey'in masadaki sert bakışları şimdiden gözümün önüne geliyordu.
Tam o sırada, okulun taş koridorlarında yankılanan etüt sonu zili imdadıma yetişti. Sınıftaki elma kurusu savaşı da, kafamın içinde dönüp duran o sancılı düşünceler de o keskin zille birlikte bıçak gibi kesildi. Defterimi yavaşça kapattım, mürekkebinin kuruduğundan emin olup çantama koydum.
"Haydi hayırlısı..." diye mırıldandım sıramdan kalkarken.
Önümüzdeki günlerin, yarınki sınavın ya da postaya verilmeyen o mektubun ne getireceğini bilmeden; omuzlarımızda geleceğin yükü, yorgun adımlarla ve sessizce yatakhanenin yolunu tuttuk.
Hürriyet Şehidi Turan Emeksiz...
Zaman, Toroslar’ın eteklerinde bazen ağır akan bir nehir gibi dingin, bazen de dağlardan yuvarlanan bir çığ gibi hırçın akıyordu. Bugün 28 Nisan’dı. Tam bir yıl önce memleketin kalbinde patlak veren, sokakları ve üniversite amfilerini sarsan o büyük fırtınanın, 28 Nisan olaylarının yıldönümüydü. İvriz Öğretmen Okulu’nun taş duvarları arasında, dış dünyadan kopuk gibi görünsek de memleketin sancısını içimizde taşıyorduk.
Her şey dün akşam başlamıştı. Son etüdün rehaveti çökmek üzereyken, 5. sınıflardan Sedat Ağabey’in dersliğimize gelişiyle havadaki tüm hava bir anda değişti. Sedat Ağabey, okulun en etkili hatiplerinden, yaklaşan başkanlık seçimlerinin de en güçlü adaylarından biriydi. Söz söylemeyi, insanları peşinden sürüklemeyi iyi bilirdi. Kürsüye adımlarken gözlerindeki o inançlı ışık, hepimizi sıramızda dikleştirdi. Başladı anlatmaya... Sesi, duvarlarda yankılanırken bizi tam bir yıl öncesine; 28 Nisan 1960’ın o kanlı, gerilimli günlerine ve hemen ardından gelen "555K" eylemlerine götürdü.
Sedat Ağabey anlattıkça, hafızamızda yakın tarihin o karanlık sayfaları tek tek açılıyordu. Menderes Hükümeti’nin yaptığı ikili anlaşmalarla ülkeyi ekonomik, askeri ve sosyal yönden adım adım Amerika’nın güdümüne sokuşunu, memleketi nasıl bir iflasın eşiğine getirdiğini onun sarsıcı cümleleriyle yeniden idrak ediyorduk. İktidar, yaklaşan seçimleri kaybetme korkusuyla baskıyı iyice artırmış, muhalefetin ve hür basının sesini boğmak için adeta sivil bir darbenin taşlarını döşemişti.
Mecliste 17 Nisan’da kurulan 15 kişilik Tahkikat Encümeni’ni anlattı Sedat Ağabey. Sesi öfkeyle titriyordu: ''Düşünün çocuklar! dediler. Bir kanun çıkardılar; sadece Demokrat Partili milletvekillerinden oluşan bu kurul, hem askeri hem sivil mahkemelerin yetkisine sahip oldu. Hem savcı oldular, hem yargıç! Üstelik bu encümenin aldığı kararlara karşı temyiz hakkı bile tanınmadı. Bu, adaletin, hukukun tamamen katledilmesi demekti!''
Bu sivil darbeye karşı üniversiteler, gençlik, işçiler ve tüm muhalefet tek bir yürek olup ayağa kalkmıştı. 28 Nisan sabahı İstanbul Üniversitesi bahçesinde toplanan binlerce gencin üzerine polislerin coplarla, gazlarla yürüyüşünü hüzünle dinledik.
Gösteriler sırasında polisin açtığı ateş sonucu Turan Emeksiz Beyazıt Meydanı'nda hayatını kaybetti. Üniversitenin saygın rektorü Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ın, "Bütün bunlar senin başının altından çıkıyor!" denilerek polislerce tartaklanıp yerlerde sürüklenişini duyduğumuzda sınıfta öfkeli mırıltılar yükseldi. Ertesi gün Ankara’daki gençlerin meydanlara çıkışını, polisin açtığı ateşle iki fidanın toprağa düşüşünü anlatırken Sedat Ağabey’in gözleri dolmuştu.
Onun bu heyecanlı ve duygusal konuşması, İvriz gençliğinin damarlarındaki kanı ateşlemeye yetti. Okul idaresinin açıkça karşı çıkmasına, "Uzak durun" demesine rağmen, o gece yatakhanelere dağılırken hepimizin kararı ortaktı: Ne olursa olsun, bu yıldönümünü kutlayacaktık!
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte tüm okul, idarenin şaşkın bakışları altında tören alanında toplandı. Göndere çekilen şanlı bayrağımızın gölgesinde, sesimiz gür çıktı. Kürsüye çıkan arkadaşlarımız en ateşli şiirleri okudu, günün anlamını ve memleketin içinden geçtiği bu tarihi dönemeci anlatan konuşmalar yapıldı. Ancak bu heyecan bize yetmiyordu; bu haklı davayı, sesimizi duyurabildiğimiz kadar insana ulaştırmalı, çevre köyleri de uyandırmalıydık.
Okulumuz zaten Gaybi Köyü’nün sınırındaydı. İlk durağımız orası oldu. Köy camisinin önündeki meydana kadar tek bir vücut halinde yürüdük. Orada da şiirler okuduk, gür sesimizle nutuklar çektik. Ne var ki, karşımızdaki kerpiç evlerin kapılarından sızan köylüler, bize uzaydan gelmişiz gibi bakıyorlardı. Memleketin kalbinde kopan o büyük fırtınadan, 28 Nisan olaylarından, Tahkikat Encümeni’nden neredeyse hiç haberleri yoktu. Bakışlarındaki o soğuk yabancılık ve ilgisizlik, içimizdeki coşkuya ilk ket vuran şey oldu. Pek iyi karşılanmamıştık.
Yine de pes etmedik. Yolun bizi nereye götüreceğini umursamadan, yaklaşık 20 kilometre güneydeki Dede Köyü’ne doğru yürüyüşe geçtik. Toroslar’ın tozu toprağı ciğerlerimize dolarken, içimizdeki memleket sevdasıyla adımlarımızı büyüttük. Dede Köyü’ne vardığımızda yorgunluktan bitap düşmüştük ama meydanda yine aynı inançla saf tuttuk. Şiirlerimiz Dede Köyü’nün dar sokaklarında yankılandı, konuşmalarımızı yaptık. Fakat sonuç değişmedi... Oradaki köylüler de toprağın, ekinin, geçim derdinin dünyasındaydı; bizim feryat feryat anlattığımız sivil darbe ve hürriyet çığlıkları onlara çok uzaktı. Ne bir alkış aldık ne de sıcak bir tebessüm. İlgi görmek bir yana, yine o mesafeli, hoşnutsuz bakışlarla uğurlandık.
Öğleden sonra, ayaklarımızın altı su toplamış, omuzlarımız çökmüş bir halde süklüm püklüm okula döndük. Okulun nizamiyesinden girerken bizi bekleyen havanın hiç de tekin olmadığını seziyorduk. Başta okul müdürümüz olmak üzere, öğretmenlerimizin yüzünden düşen bin parçaydı. Bu izinsiz, fevri eylemimiz idare tarafından hiç ama hiç hoş karşılanmamıştı.
Çok geçmeden, bu yürüyüşün elebaşı durumundaki Sedat Ağabey ve diğer büyüklerimiz birer birer idare odasına çağrıldı. Koridorda, o kapının önünde endişeyle bekledik. Müdürün odasından yükselen sert sesler dışarıya kadar sızıyordu. Hadiseyi büyütmek istemeyen idare, abilerimize sert uyarılarda bulunuyordu: Okullarda yapılacak bu tür eylemler için katı genelgeler olduğunu, anma ve kutlamaların ancak idarenin izniyle ve kapalı salonlarda yapılabileceğini hatırlatıyorlardı. Üstelik önümüz sınav dönemiydi; geleceğimizi belirleyecek bu kritik günlerde böyle siyasi eylemlere yer olmadığı kesin bir dille belirtilmişti.
Saatler süren o gergin bekleyişin ardından, abilerimiz odadan çıktıklarında hepimiz derin bir nefes aldık. Okul idaresi, İvriz’in o kucaklayıcı ruhuna yakışır bir olgunluk göstermiş, eylemlerimizi bir kereliğe mahsus olmak üzere görmezden gelmişti. Hakkımızda herhangi bir soruşturma açılmadı, kimsenin canı yanmadı.
Akşam yatakhanede ranzama uzandığımda, bacaklarımdaki o 20 kilometrelik yolun sızısını hissediyordum. Belki köylülere sesimizi duyuramamıştık, belki idareden okkalı bir azar işitmiştik; ama 1961 yılının o nisan gününde, İvriz’in bozkırında hürriyet ve memleket için çarpan kalbimizin sesini tarihin sayfalarına çoktan kaydetmiştik.
555K'nın Birinci Yıldönümü...
5 Mayıs 1961 Cuma, İvriz’in sabah güneşi, Toroslar’ın zirvelerindeki karları eritirken, okulun bahçesinde bambaşka bir hararet yükseliyordu. Bugün 5 Mayıs’tı. Cumhuriyet tarihinin o güne dek gördüğü en büyük, en sıra dışı gizli teşkilatlanmanın; Türkiye’nin ilk sivil itaatsizlik eylemi olan "555K"nın birinci yıldönümüydü. Memleketin üzerine çöken o istibdat havasına karşı gençliğin hürriyet diye haykırdığı o efsanevi gün, İvriz Öğretmen Okulu’nun koridorlarında bir kez daha can buluyordu.
Her şey bir gün önce, 5. sınıflardan Sedat Ege Ağabey’in cesur adımıyla başlamıştı. Sedat Ağabey, tıpkı 28 Nisan eylemlerinde olduğu gibi, yine inisiyatif alarak idare odasının kapısını çalmıştı. Amacı, 555K’nın yıldönümü için okulda resmi bir anma programı düzenlemekti. Ancak idarenin tavrı netti; ders yılının sonuna gelindiğini, kapıya dayanan sınavların aksayacağını gerekçe göstererek izin vermeyi kesin bir dille reddetmişlerdi.
Fakat İvriz’in o deli fişek gençliğini kurallarla zapt etmek her zaman mümkün olmuyordu. Sedat Ağabey, idarenin kesip attığı o izni cebine koyup pes etmek yerine, gözünü kararttı. Akşam son etüt saatlerinde, ne okul idaresinin ne de koridorda volta atan nöbetçi öğretmenin ruhu duymadan derslikleri tek tek gezmeye başladı. Her sınıfa girdiğinde, o etkileyici hitabetiyle çocukların gözlerinin içine bakarak fısıldıyordu: "Yarın yürüyoruz!" Karar oy birliğiyle alınmıştı.
Sabah kahvaltısının ardından, sessiz bir mutabakatla plan devreye girdi. 5. sınıfların yatakhanesinin önünde, son sınıflar hariç bütün okul öğrencileri dalgalar halinde toplanmaya başladı. Ortada ne bir Türk bayrağı vardı ne de okulun resmi bandosu. Nöbetçi öğretmen, bu plansız kalabalığın önüne geçip itiraz ediyor, "Dağılın, sınıflarınıza gidin!" diye yırtınıyordu ama sesini duyurabilmesi imkansızdı.
Tam o sırada, kortejin en önünden tok, derinden ve sarsıcı bir ses yükseldi. Rahmi Ayaz Ağabey’in elindeki davulun tokmağı, İvriz’in sessizliğini parçalayarak vurmaya başlamıştı. Güm! Güm! Güm! O davul sesi, içimizdeki hürriyet ateşinin fitili oldu ve ayaklarımız kendiliğinden öne doğru hareket etti. Yürüyüş başlamıştı. Okul binasını arkamızda bırakıp Durlaz köyüne doğru giden toprak yola saptığımızda, arkamıza dönüp baktık. Katılmayacaklarından endişe ettiğimiz son sınıflar, o davulun sesini duyar duymaz yatakhanelerinden fırlamış, koşarak en ön saftaki yerlerini almışlardı. Şimdi tam kadro, tek bir vücut halinde yürüyorduk.
Yol boyu adımlarımıza eşlik eden o davul sesiyle zihnim, tam bir yıl öncesinin Ankara’sına, Kızılay Meydanı’na gitti. Kulaktan kulağa yayılan o efsanevi parolayı düşündüm: 555K.
5’inci ayın 5’inde, saat 5’te, Kızılay’da...
Demokrat Parti’nin kurduğu o baskıcı Tahkikat Komisyonu’na karşı, gençliğin hürriyet talebiyle bulduğu olağanüstü bir şifreydi bu. Herhangi bir eylem için bir araya gelenlerin üzerine ateş açılacağının resmen ilan edildiği, sokakta on kişinin bile yan yana yürümesinin yasak olduğu o karanlık günlerde, bu parola kulaktan kulağa fısıldanmıştı. Eylemi düzenleyen genç liderler bile o gün saat 5’te Kızılay Meydanı’na geldiklerinde, etraftaki kalabalığın tesadüfen mi orada olduğunu, yoksa şifreyi duyup mu geldiğini bilmiyorlardı. Ne zaman ki aralarında ünlü siyasetçilerin, yazarların ve sanatçıların da bulunduğu o gençler, "Olur mu böyle olur mu/Kardeş kardeşi vurur mu" türküsünü hep bir ağızdan, ıslıkla çalmaya başladılar; işte o an meydan bir anda hürriyet çığlıklarıyla sarsıldı. Yüz yüzeyken fısıldaşan binlerce insan devasa bir sele dönüşmüştü.
Meydandan geçmekte olan Başbakan Adnan Menderes ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar, karşılaştıkları bu muazzam direnç ve kalabalık karşısında neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Menderes, öfkeden o kadar deliye dönmüştü ki, arabasının etrafını saran, kendisini protesto eden gencecik öğrencilere ağza alınmayacak küfürler savuruyor, "Avradını s…. p.çleri!" diye bağırıyordu. Tarihe Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk 'sivil itaatsizlik' eylemi olarak geçecek olan o gün, işte böyle bir öfke ve inatlaşmayla yazılmıştı. Ve şimdi biz, İvriz’in bozkırında o onurlu duruşun yıldönümünü selamlıyorduk.
Durlaz’a giden toprak yolda toz çıkara çıkara ilerlerken, arkamızdan gelen bir motor sesiyle kortej sarsıldı. Müdür Yardımcımız Hikmet Göksel, hızla yanımızdan geçerek motoruyla kortejin tam önüne kırdı. Hemen arkasından da Okul Müdürümüz Kamil Açan ve diğer görevliler yetiştiler.
Müdür Bey, tıpkı birkaç gün önceki 28 Nisan yürüyüşümüzde olduğu gibi, yine öfkeden bembeyaz kesilmişti. Dudakları, elleri sinirden tir tir titriyordu. Önümüzü kesip o sert sesiyle konuşmaya başladı. Yaptığımızın ne kadar gereksiz olduğunu, sınav döneminde böyle maceralara yer olmadığını, okulun işleyişini sağlayan o katı disiplin kurallarının her şeyden daha önemli olduğunu vurguluyordu.
Onun ardından Hikmet Bey sözü aldı. Sesi Müdür Bey gibi öfkeli değil, aksine bizi çok iyi tanıyan babacan bir tondaydı: — Çocuklar, dedi, sizinki aslında şaşkınlıktan ne yapacağınızı bilememek. Biraz da derslerden, kitaplardan kaçmak istiyorsunuz, farkındayız. Sınavlardan, ders yükünden çok bunaldınız, anlıyoruz. Ama başka seçeneğiniz de yok, bizim de seçeneğimiz yok. Şimdi herkes sessizce sınıflarına dönsün.
Yol kenarında durup Hikmet Bey’in dediklerini düşündüm. Aslında ne kadar da haklıydı... Sınavlardan, okulun o şaşmaz, demir gibi ağır kurallarından hepimiz içten içe bunalmış, nefes alacak bir aralık aramıştık. Yine de içimden, "Tamam, haklılar ama idare bize böyle set çekeceğine yol gösterseydi, bu kutlamayı okulun salonunda yapmamıza izin verseydi daha iyi olmaz mıydı?" diye geçirmeden edemedim. Benim gibi düşünenlerin sayısı hiç de az değildi.
Neyse ki İvriz’in o asil ruhu bir kez daha devreye girdi. Ne Müdür Bey ne de disiplin kurulu olayı büyütmedi. Bizi cezalarla, soruşturmalarla ezmek yerine, her zamanki gibi anlamaya, kazanmaya çalıştılar. Sola çark edip okul nizamiyesinden içeri süzülürken, üzerimizdeki o gerginlik uçup gitmişti. İdarenin bizi cezalandırmak yerine kucaklayan bu bilgece tavrı, sadece o günü kurtarmakla kalmayacak; gelecekteki yaşamımızda, birer öğretmen olarak yurdun dört bir yanına dağıldığımızda bizim de çocuklara karşı en büyük düsturumuz olacaktı.
Tozlu ayakkabılarımızla dersliklere dönerken, İvriz’in dağlarında yankılanan davul sesi, yerini geleceğe inanan gençlerin sessiz kararlılığına bırakıyordu.
20 Mayıs 1961 Cumartesi...
1960-61 Eğitim ve Öğretim Yılının neredeyse sonlandığı puslu İvriz sabahında uyanmakta zorlandık. Her yıl olduğu gibi bu yıl da, dün, Ereğli Stadyumu’nda 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı coşkusunu damarlarımızdaki kana kadar hissettik. Omuzlarımdan asılı akardion ile bandoda yerimi almıştım. Haliyle, coşkulu bir bayram sonrasında oldukça yorulmuştuk.
Bizimle sahada yarışmak üzere haftalarca kibirle çalışan Ereğli Lisesi, tören sonunda ne yazık ki yine bizim o devasa gölgemizde kalmaktan kurtulamadı.
Başta okulun gururu Mehmet Karaman ve Müzik Öğretmenimiz Kemal Çuhalılar olmak üzere, Spor Öğretmenimiz Ali Orhan Bekar gözetiminde tam bir ay boyunca geceyi gündüze katarak bu büyük günehazırlanmıştı İvriz Öğretmen Okulu. İvriz ailesinin bütün idealist öğretmenleri, idarecileri, emektar çalışanlarıve stadyumda gösteri yapacak olan yüzlerce öğrenci, yan yana yürüyerek, okul bandosunun çaldığı marşlarla Ereğli caddelerini adeta işlemiş, halka konserler vererek gururla stadyumun kapısından giriş yapmıştık.
Stadyumun ortasında nizamla yerini alan 200 kişilik dev oyun ekibimiz ve o oyunların topraktan fışkıran ezgileri, geçmiş yıllarda olduğu gibi Ereğli halkının yine nefesini kesen bir odak noktası haline gelmişti. Herkes susmuş, saha ortasındaki lacivert pantolonlu, beyaz gömlekli gençleri izliyordu.
Nihayet, Mehmet Karaman’ın havaya kalkan keskin işareti ve Rahmi’nin davulunun o gök gürültüsünü andıran ilk tok vuruşuyla gösteri başladı. Akordeonlardan körüklenen neşeli sesler, zurna ve klarnetlerin ciğerden kopan feryatlarına karıştı. Arka arkaya boşalan müzikle birlikte Bengi, Arpazlı ve Dağlı zeybekleri sahayı doldurdu. Havalanan beyaz gömlekli, lacivert asker kumaşı pantolonlu İvriz öğrencileri, dizlerini toprağa her vuruşlarında stadyumu dolduran binlerce Ereğli halkını kendi ritmine, kendi nefesine ve ruhuna ortak etmeyi başarmıştı. Halk, bu toprağın ezgileriyle üçüncü kez böylesine muazzam bir şekilde bütünleşiyordu.
Büyülenmişlerdi...Çoktan kaybettiklerini sandıkları o saf, o yerli, o asil ve hür ruhu bu çocukların adımlarında yeniden bulmuşçasına büyük bir sevinç ve coşkuyla ayağa kalkmışlar, hep bir ağızdan
haykırıyorlardı:
"İvriiiz! İvriiiz!..."
Milli oyunların hemen ardından, Spor Öğretmenimiz Ali Orhan Bekar’ın o gür komutuyla spor etkinliklerine geçildi. Önce kusursuz bir disiplin barındıran eşli hareketler sergilendi; ardından jimnastik ekibimizin nizami bir şekilde, adeta etten ve kemikten bir abide gibi oluşturduğu o görkemli insan kulesi yükseldi sahada. Kulenin en tepe noktasına, göğe en yakın yere ulaşan arkadaşımızın şanlı Türk Bayrağı’nı rüzgâra karşı açıp dikmesiyle, stadyum adeta alkış tufanından sarsılacak, yer gök inleyecekti.
Törenlerin bu muazzam başarıyla sona ermesiyle birlikte, sahada terinin son damlasına kadar savaşan öğrencilerine bakan Okul Müdürümüz Kamil Açan, kürsüye çıkarak göğsü kabarık, gurur dolu bir teşekkür konuşması yaptı. Konuşmasının sonunda, bu büyük başarının ödülü olarak tüm öğrencilere iki saatlik bir serbest zaman tanıdı.
Ereğli sokaklarına dağılırken, içimdeki o eski Misli köyü çocuğunun gözleriyle göğe baktım. Bir dönemi daha, hatıralarla, dostluklarla ve büyük başarılarla dolu 1960-1961 Eğitim ve Öğretim yılını da alnımızın akıyla sonlandırmış, memleketin aydınlık geleceğine doğru bir adım daha yaklaşmıştık...
Yıllar bir su gibi akıp geçmiş, o ürkek köy çocuğu artık İvriz’in havasını soluyan, cumhuriyetin aydınlık yüzlü bir öğrencisi olmuştu.
21 Mayıs 1961 Pazar, İvriz
Takvimler 21 Mayıs 1961 Pazar gününü gösterdiğinde, İvriz Öğretmen Okulu’nun koridorlarına ve yatakhanelerine daha önce hiç hissetmediğimiz bir sükûnet yayılmıştı. Herkes için yılsonu gelmişti artık. Bu sabah, o her sabah binaları çınlatan "Kalk!" komutunun sahibi nöbetçi öğretmenler yatakhanelere uğramamıştı. Sabah etütünün o disiplinli sessizliği de olmayınca, ayların yorgunluğunu omuzlarımızdan atmak istercesine, sırf sabah kahvaltısına yetişebilmek adına aheste beste kalktık yataklarımızdan. İçimizde hem evlerimize dönmenin sabırsızlığı hem de İvriz’in o büyülü taş binalarından ayrılacak olmanın burukluğu çarpışıyordu.
1961 yılının mayıs ayı, kelimenin tam anlamıyla bayramların ayıydı. Ayın başında 1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı’nı, baharın gelişini müjdeleyen o tanıdık coşkuyla selamlamıştık. Daha iki gün önce, o unutulmaz cuma gününde ise Ereğli Stadyumu’nu sarsan 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nın gururunu yaşamıştık. Önümüzde ise iki büyük bayram daha vardı: 25 Mayıs Perşembe günü başlayacak olan Kurban Bayramı ve hemen ardından gelecek olan 27 Mayıs Anayasa ve Hürriyet Bayramı...
Gözlerimi pencereden dışarıya, Ereğli'deki rayların uzandığı ufka diktiğimde içimden geçen tek bir arzu vardı: Bu çifte bayramı, gurbetin kahrını çeken ailemin yanında, onların sıcak kollarında kutlayabilmek...
Ancak bu mayıs ayının benim için takvimlerdeki bayramlardan çok daha öte, hayatımın akışını değiştiren bir anlamı vardı. Dile kolay; İvriz Öğretmen Okulu’nda koskoca üç yılımızı geride bırakmış, çocukluk hayallerimin o ikinci basamağını başarıyla tırmanarak Ortaokul diploması almaya hak kazanmıştık.
Bütün o uykusuz gecelerin, zorlu yazılı ve sözlü sınavların yükü 19 Mayıs’tan önce bitmiş; nihayet 18 Mayıs Perşembe günü karnelerimiz avuçlarımıza bırakılmıştı. Karne gününü hatırladıkça yüzümde mahcup bir tebessüm beliriyordu. Belki tam olarak hak etmiyordum, belki Bayezid Öğretmenimin bendeki emeğinin bir lütfuydu bu; ama bütün derslerim 10 üzerinden 10 olarak o mukaddes kâğıda geçmişti. Üstelik bir de takdirname ile ödüllendirilmiştim.
Dersler bitmiş, sınavlar arkada kalmış, karneler sandıklara yerleşmişti... Artık koca okulda yapılacak tek bir şey kalmıştı: Yaklaşan yaz tatilinde nerede olunacağı, nelerin yapılacağı üzerine dostlarla derin, sonu gelmez muhabbetlere dalmak.
Ayrılık Yolları ve İvriz Toprağı...
Yatakhaneden çıkıp bahçeye adım attığımda, her köşede bir valiz hazırlığı, bir kucaklaşma telaşı göze çarpıyordu. İstanbul Çapa Öğretmen Okulu’nun o meşhur müzik ve resim semineri sınavlarına harıl harıl hazırlanan birkaç idealist arkadaşımızın dışındaki herkes, 19 Mayıs gösterilerinin yorgunluğunu memleketlerinde atmak üzere bavullarını topluyordu. Kim bilir, belki bazılarımız memleketine bile gidemeyecek, İvriz Ziraatı’nda görev alarak bir süre daha bu toprağın, bu yerleşkenin bereketiyle yoğrulmaya devam edecekti.
Daha cumartesi gününden, okulla ilişik kesme ve izin belgelerini eline alıp istasyona koşan şanslılar olmuştu. Bizim gibi işi biraz ağırdan alanlar ise ancak pazartesi günü bu yuvadan ayrılabilecekti. Benim planım kafamda netti: Önce Tarsus Turan Emeksiz Ağaçlandırma Sahası’nda, o zor şartlar altında çalışan ailemin yanına gidecek, Kurban Bayramı’nı onlarla geçirecektim. Fakat tatilim uzun sürmeyecekti; bayram biter bitmez içimdeki o dinmek bilmeyen müzik aşkıyla, keman ve piyanodaki becerilerimi daha da güçlendirmek için kürkçü dükkânına, yani İvriz’e geri dönecektim.
Eğer o büyük rüya gerçekleşir de İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Müzik Semineri sınavlarını kazanırsam, önümüzdeki yıl bu taş kokulu, bu asil İvriz koridorlarında olmayacaktım. Bu düşünce, bahçedeki yaşlı çınarın altında oturan üç can dostun Emin Özkan, Yaşar Samyeli ve Ali Koçyiğit üzerine ağır bir sis gibi çökmüştü. Gitme ihtimalime hem yürekten üzülen hem de benim aydınlık geleceğim adına gözlerinin içi gülen can dostlarım, sitemkâr ama bir o kadar da sevgi dolu bir sohbete dalmıştık.
Hatırat Defterine Düşen Notlar...
Sohbetimizin bir yerinde Emin, aramızdaki o sarsılmaz bağı ebedileştirmek ister gibi cebinden dolma kalemini çıkardı. Günlerdir koynumda taşıdığım, sayfaları dost sesleriyle bezenmiş *“HATIRAT Defteri III”*ün kapağını araladı ve son sayfaya sayfaya duygularını dökmeye başladı.
Kalemi kâğıda dokundurur dokundurmaz, sayfaya büyük harflerle o tanıdık nida düştü:
“Canım Eeeaahh…”
Yazdığını görünce dayanamayıp omzuna vurdum. Kafasını kaldırıp o muzip tebessümüyle yüzüme baktı. Bu şekilde başlamasının nedenini, benim her seferinde soyadım olan “Akıncı”yı gururla ve uzatarak “Akıncıııaaahh” biçiminde telaffuz etmem olduğunu söyledi. Haklıydı, ne zaman yan yana gelsek beni bu taklitle kızdırır, aramızdaki o gergin ders havasını bir anda dağıtıverirdi; iyi ki de söyler, iyi ki de kızdırırdı beni...
Emin yazısını bitirip defteri bana uzattığında, kalbimin bir parçasını İvriz’de bırakacağımı bir kez daha anladım. Aslında izin belgemi alıp bugün de yola çıkabilirdim. Ancak gitmedim; gidişimi bile isteyerek pazartesi gününe, öğleden önceye bırakmıştım. İçimde bir umut vardı; Müzik Öğretmenimiz Kemal Çuhalılar ile yaz dönemi için sıkı bir çalışma programı yapmak istiyordum. Yarın sabah erkenden odasının kapısını çalacak, Kemal Bey ile görüşüp geleceğimin notalarını onun rehberliğinde dizayn edecektim...
Bahçeden yatakhaneye doğru yürürken, rüzgâr İvriz’in su sesini kulaklarımıza fısıldıyordu. Cebimde takdirnamem, koynumda dostlarımın hatıra defterine düştüğü o terli sayfalarla, hayatımın bir sonraki büyük basamağına, bilinmez ama aydınlık bir geleceğe doğru aheste beste yürüyordum...
22 Mayıs 1961 Pazartesi, Kıralan, Karaisalı…
Bu sabah, içimde geleceğin notalarını netleştirme arzusuyla erkenden uyandım. Güzel bir kahvaltının ardından, önümdeki şu birkaç aylık yaz dönemini planlamak, Çapa Müzik Semineri hazırlıklarına şimdiden bir nizam vermek üzere Kemal Çuhalılar öğretmenimi aradım. Ancak aldığım cevap içime ani bir kasvet düşürdü; Kemal Öğretmenim okuldan çoktan ayrılmıştı. İlk başta canım sıkılsa da, koridorda yürürken durup kendi kendime düşündüm ve ona hak verdim. Koskoca bir eğitim yılı bitmişti; onun da yapacak önemli işleri, gurbette yolunu gözleyen ailesine karşı sorumlulukları vardı elbet.
Böylece İvriz ile olan bağımı bir süreliğine koparmak üzere bavulumu yüklendim. Okulun öğle servisi sarsıla sarsıla yola çıktığında, tozlu pencerelerden geride kalan taş binalara bakıyordum. Ereğli’ye indiğimde vakit kaybetmeden istasyona koştum ve saat 14:30’da kalkacak olan banliyö treni için biletimi cebime koydum. Ağır tahta bavulumu emanetçi dükkânına bıraktıktan sonra, vaktimin geri kalanını Ereğli caddelerinde dolaşarak geçirdim. Bu sokaklarla, bu insanlarla iyice bütünleşmek, İvriz’in ruhunu içime çekmek istiyordum. Trenin kalkmasına tam yarım saat kala o tanıdık kömür kokulu istasyona geri döndüm, bavulumu emanetten alıp peronda yerimi aldım.
Her ara tatilde ve yaz tatilinde Ereğli’den bindiğim o emektar kara trenin güzergâhı ezberimdeydi. Trenimiz Ulukışla’nın sarp kayalıkları üzerinden geçerek kıvrıla kıvrıla ilerler, Adana ile Mersin arasındaki o can damarı olan Yenice garına ulaşırdı. Yenice istasyonunda bir aktarma yapılır, Adana yönünden gelen bir sonraki trene binilerek nihayet Tarsus’a ya da Mersin’e varılırdı.
Lokomotif, tam zamanında, keskin bir düdük sesiyle istasyona yanaştı. Saat 14:30’da Ereğli’den hareket eden bu trenle, Ulukışla’da vaktinde aktarma yaparak oldukça rahat bir yolculuk sürdürdüm. Tekrar aktarma yapacağım Adana Yenice Tren Garı’na ulaştığımda saatler akşamın 19:00 sularını gösteriyordu.
Yenice garının kalabalığı arasında fazla beklemeden, Adana yönünden gelen trene adımımı attım. Kendi kendime, "Mehmet," dedim, "şansın yine yaver gitti." Eğer her şey yolunda giderse, güneş tamamen batmadan önce Tarsus’taki Karabucak Okaliptüs Ormanı Fidanlığı servislerine rahatça yetişebilecektim. Belki de şansım döner, servis şoförü Mahmut Abi’ye rastlardım. O beni görür görmez tanır, fidanlığın o mis kokulu yollarından geçirip ailemin yanına, Turan Emeksiz Ağaçlama Sahası’na göndermenin bir yolunu muhakkak bulurdu...
Hayaller ve Sarp Kayalıklar...
Pencere kenarındaki koltuğuma yerleşip başımı cama yasladığımda tatlı hayallere dalmıştım. Zihnimin içinde Kurban Bayramı’nın ikinci ya da üçüncü günü Mersin’e gitmenin planları dönüyordu. Oraya varınca Kurtuldu ailesini oluşturan canım nenem ve dayılarımla kucaklaşacak, bayramlaşacaktım. Biz, Akıncı ailesi ile Kurtuldu ailesinin okuma yazma gören, o sıralardan geçen ilk mektepli çocuklarıydık. Bu yüzden, ömürleri toprakla geçmiş, okul yüzü görmemiş dayılarımın yanında her zaman bambaşka, çok özel bir yerimiz vardı. Yanlarına her gidişimizde bizi gururla süzerler, ceplerimize mutlaka harçlık koyarlardı.
Bu harçlıklar benim için hayati önem taşıyordu; çünkü sadece bir hafta sonra, sınav hazırlıklarımı daha da hızlandırmak amacıyla İvriz’e geri dönecektim. İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Müzik Semineri sınavları için gece gündüz çalışacak, eylül ayının ilk haftasında da o büyük imtihan için İstanbul’a doğru yola çıkacaktım. Yol parasına, büyük şehirde tutunacak harçlığa ihtiyacım vardı...
Birden, hemen yan koltuğumda oturan iki kişinin arasındaki konuşma fısıltısı, beni bu tatlı hayallerimden çekip çıkardığı gibi içimi korkunç bir şaşkınlıkla kapladı.
Yolculardan biri diğerine doğru eğilmiş, usulca soruyordu: “Niğde’ye kaçta varırız acaba?” Duyduklarımla donakaldım. Ne demekti Niğde’ye kaçta varmak? Dehşet içinde pencereden dışarıya baktım. Trenimiz, Tarsus’un düzlük fidanlıkları yerine, Toros Dağları’nın o sarp ve heybetli eteklerinde, karanlığa gömülen kayalıkların arasında hızla ilerliyordu.
Yenice garındaki o kargaşada büyük bir hata yapmıştım. Tarsus’a gidecek olan banliyö treni yerine, yanlışlıkla kuzeye, dağlara doğru tırmanan Toros Ekspresi’ne binmiştim. Bu tren her küçük istasyonda durmazdı; üstelik Toros Dağları’nın bu vahşi eteklerinde pek sık tren garı da bulunmazdı. Aniden mideme sert kramplar girmeye başladı, nefesim daraldı. Ne yapmıştım ben?
Kondüktörün Hikâyesi ve Varda Köprüsü...
Ümitsiz gözlerle, gözyaşlarımı tutmaya çalışarak trenin penceresinden dışarı bakıyordum; ne olurdu küçük bir istasyon ışığı belirseydi… Derken vagonun kapısı açıldı ve kondüktör göründü. Titreyen ellerimle Ereğli’den aldığım bileti ona uzatıp sessizce bekledim. Kondüktör bileti evirip çevirdi, şaşkınlıkla yüzüme baktı:
“Evlat, bu elindeki Tarsus’a giden banliyö treni bileti... Niğde biletin nerede?” dedi. İçimdeki baraj kapakları o an açıldı. Tarsus Turan Emeksiz Ağaçlama Sahası’ndaki ailemin yanına gitmek üzere yola çıktığımı, Ereğli’den Yenice’ye gelip aktarma yaparken o heyecanla yanlış trene bindiğimi, hıçkırıklar ve gözyaşları içinde bir çırpıda anlattım. Henüz ortaokul sıralarındaki bir çocuğun bu çaresiz ağlayışı, kondüktörün o sert çehresini yumuşatmış, ona acımıştı. Elini omzuma koydu:
“Ağlama be çocuk,” dedi babacan bir sesle. “Bu ekspres ilk olarak Karaisalı kasabasına bağlı Hacıkırı Garı’nda duracak. Oraya kadar indiremem seni. Önümüzde yaklaşık 40 kilometrelik bir dağ yolu var.”
Kondüktör, trendeki diğer tüm yolcuların biletlerini denetlemek üzere yanımdan ayrıldı. Bir süre sonra, görevini bitirmiş olarak tekrar yanıma geldi. Ağlamaktan bitap düşmüş halimi görünce, beni hem oyalamak hem de içimdeki o korkuyu dağıtıp rahatlatmak için, ineceğim ilk durak olan Toros eteklerindeki Hacıkırı Köyü ve çevresiyle ilgili anlatmaya başladı.
Her zaman, en kötü ve en çaresiz koşullardan bile en iyi sonuçları çıkarmaya, hayata aydınlıkla bakmaya yatkın bir İvriz öğrencisi olarak, kondüktörün anlattıklarını büyük bir ilgiyle dinlemeye başladım. Kondüktör, karşısında gözleri parlayan ilgili bir öğrenci görünce anlatımını daha da derinleştirdi:
“Bak Mehmet,” dedi trenin sarsıntısına ayak uydurarak. “Gündüz gözüyle Ereğli’den bindiğin o trenle Toroslar’daki onlarca karanlık tüneli aştın. Az sonra oldukça uzun, muazzam ve heybetli bir köprü ile Çakıt Vadisi’nin üzerinden geçmiş olacağız. İşte o derin vadinin iki yakasını birleştiren ve zamana meydan okuyan bu değerli anıtsal yapıtın adı Varda Köprüsü’dür.”
Camdan dışarıyı işaret ederek ekledi: “Buralarda Almanlar tarafından yapılmış olduğundan ‘Alman Köprüsü’ olarak bilinir. Ama bizim köylüler ona doğrudan ‘Koca Köprü’ derler. İstanbul-Bağdat-Hicaz Demiryolu hattını tamamlamak için ta 1907 yılında Almanlar tarafından yapımına başlanmıştı bu demiryolu köprüsünün. Dile kolay, 1912 yılında hizmete açıldı.
Hacıkırı’nın yaklaşık 500 metre güneyinde, o güne kadar geçilmez diye bilinen o derin, o korkunç vadinin iki yakasını birbirine bağlamak için tam dört ana taş ayak üzerine kurdular köprüyü. İşte bu köprü yapılırken, senin ineceğin Hacıkırı Tren Garı da o işçiler, o mühendisler için inşa edilmişti.”
Kondüktörü can kulağıyla dinlerken edindiğim bu tarihi bilgiler, içimdeki o krampı tamamen yok etmiş, beni garip bir şekilde rahatlatmıştı. Yaklaşan macera korkutucu olmaktan çıkmış, bir keşfe dönüşmüştü . Yaklaşık yarım saat sonra, Toros Ekspresi büyük bir gürültüyle o meşhur Alman Köprüsü’nün üzerine tekerlek koydu.
Köprüyü geçerken, burnumu cama dayayıp Çakıt Vadisi’nin o ürpertici boşluğunu alıcı gözüyle izledim. Vadinin dibi zifiri karanlığa gömülmüştü; aşağısı görünmüyordu. Sanki dipsiz, ucu bucağı olmayan bir uçurumun üzerindeydik; bana o an öyle gelmişti.
Köprüyü geçtikten yaklaşık 500 metre sonra trenimiz yavaşladı ve Hacıkırı Tren Garı’nda durdu. Bana bu dağ başında yoldaşlık eden kondüktöre yürekten teşekkür ettikten sonra, tahta bavulumu kavrayıp basamaklardan aşağı indim.
Hacıkırı Kahvehanesindeki Yabancı
Artık dağ başındaydım ve hava hızla kararmaktaydı. İstasyonun batısına doğru baktığımda, Toroslar’ın dik eteklerinde tek tük, cılız ev ışıkları seçiliyordu. Burası Hacıkırı Köyü olmalıydı, (Aradan uzun yıllar geçtikten sonra öğrenecektim ki, burası aslında günümüzde Karaisalı ilçesinin Kıralan Mahallesi olarak bilinen o güzel yerleşimdi...
Elimdeki tahta bavulun ağırlığıyla köyün içindeki dar patikalara doğru ilerledim. Karanlığın içinde yönümü bulmaya çalışırken, ileride bol ışıklı ve içerisinden gürültülerin yükseldiği bir bina dikkatimi çekti; bir kahvehaneye benziyordu. Adımlarımı oraya doğru yönlendirdim.
Kapıyı aralayıp içeri girdiğimde yanılmadığımı anladım; burası buram buram tütün ve çay kokan tipik bir köy kahvehanesiydi. Henüz sekizinci sınıfı yeni bitirmiş, üstünde hâlâ o İvriz’in disiplinli havasını taşıyan bir çocuk olarak içeriye gür bir sesle, "Selamün aleyküm," diyerek selam verdim. Ancak bu küçük yabancının selamı, içerideki hararetli havada pek ilgi görmedi. Ben de mahcup bir edayla köşedeki boş sandalyelerden birine iliştim, can yoldaşım olan tahta bavulumu da hemen dizimin dibine, yanıma koydum.
Kahvehanedekiler, kâğıt ve domino dedikleri o siyah taşlı oyunlara öylesine derin bir hırsla dalmışlardı ki, köşede oturan bu ürkek öğrenci onların dikkatini çekmeyi başaramamıştı. Zaman ağır ağır ilerledi, gece yarısına doğru oyunlarını bitiren köylüler teker teker masalardan kalkıp, üstlerini silkeleyerek evlerinin yollarını tutmaya başladılar.
En nihayetinde kahvehanede sadece birkaç kişi kalmışt. İçimde yeni bir endişe filizleniyordu: Acaba bu geceyi, şu arkası ahşap sandalyeleri birleştirerek kahvehanede geçirebilir miydim? Gözlerimi masaları toplayan kahveciye diktim. Herkesin tamamen ayrılmasını, el ayak çekilmesini beklemeye başladım; ki son kalanlar da gittikten sonra kahvehane sahibiyle baş başa kalıp durumumu anlatabileyim, bu dağ köyünde sığınacak bir köşe isteyebileyim...
birer halka gibi peş peşe görmek mümkündü. İşte bu 12 tünelin bittiği yere Hacıkırı istasyonu kurulmuştu; ancak önlerinde aşılması imkânsız gibi duran o derin Çakıt Vadisi vardı. Almanlar, ulaşımı risksiz ve kolay hale getirmek için iki ucunu birbirine bağlayan bu Varda Köprüsü’nü inşa ettiler.
Mustafa Abi, vadinin o dipsiz karanlığına doğru bakıp sesini biraz alçalttı: “Bu köprünün yapımında çok canlar gitti Mehmet... Almanlar burada büyük insan kayıpları verdiler. Hayatını kaybeden vatandaşları ve işçileri için Belemedik’teki yüksek bir tepede hâlâ duran bir Alman Mezarlığı kurdular. Bu köprü çelik kafes taş örme tekniğiyle yapıldı. Dört ana ayak üzerinde kurulu, tam 172 metre uzunluğunda devasa bir yapıdır ve orta ayağının yüksekliği tam 99 metredir. Ayakların içinde, bakım ve onarım için yukarıdan aşağıya uzanan gizli merdivenler bulunur.”
Gülümseyerek halk arasındaki o meşhur efsaneyi de ekledi: “Peki, neden Varda demişler biliyor musun? İnşaat sırasında yukarıdaki işçiler vadiye malzeme bırakır, aşağıdaki görevlilere ulaşıp ulaşmadığını sormak için bağırırlarmış. Aşağıdakiler de mesafenin devasalığından ötürü henüz yetişmediğini anlatmak için Almanca aksanıyla ‘Va daaa!’ (Var daha!) diye haykırırlarmış. İşte o ‘va daaa’ sözü, zamanla bu devasa köprünün adı olmuş.”
Sona Eren Misafirlik, Başlayan Vuslat...
Ne gündü ama… Bir anlık dikkatsizlik ve yanlış bir trene binişle başlayan o korku dolu yolculuk, beni Toroslar’ın eteklerinde 60 yıl öncesine götüren muazzam tarihi bir keşfe dönüştürmüştü. Bu tesadüfi seyahatte ilk kıymetli bilgileri ekspres kargosundaki kondüktörden, Anadolu’nun o eşsiz misafirperverliğini Musa Emmi’den, işin asıl ilmi ve tarihi boyutunu ise DTCF öğrencisi Mustafa Abi’den öğrenmiştim.
Mustafa Abi’ye bu unutulmaz tarih dersi için yürekten teşekkür ettikten sonra ayrıldım. Tren saatime kadar Çakıt Vadisi’nin kenarındaki patikalarda, dağ esintisini içime çekerek adımladım, zamanı doldurdum.
Saat tam on altı otuzda, rayları titreterek istasyona yanaşan Kayseri-Adana hattındaki o emektar Toros Ekspresi’ne bu kez bilerek, isteyerek ve gururla adımımı attım. Tahta bavulum yanımda, cebimde İvriz’in takdirnamesi, zihnimde Hacıkırı’nın tarihiyle, aileme kavuşacağım o esas kavuşma yolculuğunu nihayet başlatmıştım…
arsus Turan Emeksiz Ağaçlama Sahası...
24 Mayıs 1961, Çarşamba sabahı Tarsus Kulak Köyü ile Akdeniz'e kavuşan Berdan Nehri'nin bir kolu arasındaki o hiç dinmeyen, insanın genzini yakan ince kumu, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte pencerelerin tahta aralıklarından sızıyordu. Gözlerimi açtığımda, kulağımda hâlâ o tanıdık, ritmik ses çınlıyordu: Sanki birileri inatla demir karyolanın parmaklıklarına vuruyordu. İvriz Öğretmen Okulu’nun yatakhane sabahlarından kalma bir alışkanlıktı bu. Bedenim oradan ayrılmıştı ama zihnim, askeri disiplinle uyanılan o soğuk koğuşları henüz terk edememişti.
Yer yatağının içinde yavaşça doğruldum. Başımı kaldırıp yabancı, kalıcı olmayan ama bir o kadar da sıcak odayı taradım. Nihayet gelmiştim. Tarsus Turan Emeksiz Ağaçlama Sahası’nda, ailemin yanındaydım.
Daha iki gün önce, 22 Mayıs Pazartesi günü İvriz’in kapısından bavulumla çıkarken önümde uzanan yolun bu kadar çetin olacağını tahmin etmemiştim. Unutulmazlarım arasına girecek, her anı macera dolu, yorucu bir yolculuktu.
Dün gece Torosların o heybetli gölgesinde, Hacıkırı Köyü’nde kalakalmıştım. Musa Emmi açmıştı kapısını bana; tanrı misafiri olmuştum evine. Gece boyu gözümün önünden gitmeyen o devasa Alman Köprüsü, uçurumların arasına gerilmiş bir çelik gerdanlık gibi hâlâ aklımı kurcalıyordu. “Ne yolculuktu ama…” diye fısıldadım kendi kendime.
Alman Köprüsü’nün heybetini ve Torosların ayazını zihnimden silkip gün ışırken kalktım. Ev sessizdi. Anamla babam benden önce davranmış, çoktan toprağın dilinden anlamak üzere dışarı fırlamışlardı.
Kumun İçindeki Cennet...
Kapının mandalını kaldırıp dışarı adım attığımda, ayaklarımın altındaki ince kumu hissettim. Fakat gözlerimi yukarı kaldırdığım an donakaldım. Dün gece karanlıkta fark edemediğim bir mucize duruyordu karşımda. Evin önü, buram buram kokan rengârenk sardunyalarla bezeli bir çiçek bahçesiydi.
Şaşkınlıkla etrafa bakındım. Kumul fırtınalarının kasıp kavurduğu, toprağın bile yerinde durmakta zorlandığı bu çorak arazide babam bu çiçekleri nasıl yaşatmıştı? Cevap hemen yanı başımdaydı. Bahçenin etrafını saran, sazlardan örülmüş rüzgâr önleme duvarlarını gördüm. Birden hafızam canlandı. Önümüzden nazlı nazlı akan Berdan Nehri’nin kıyısındaki sazlıklar… Babam, o sazları elleriyle kesmiş, bıkmadan usanmadan örmüş ve çölün ortasında kendi cennetini koruyacak bir kale inşa etmişti.
Merakla evin arka tarafına geçtim. Gördüklerim karşısında bu kez gerçekten gözlerime inanamadım. Uçsuz bucaksız bir kavun ve karpuz tarlası yeşermişti kumun bağrında. Sadece onlar da değil; sıra sıra dizilmiş domatesler, biberler, kabaklar, patlıcanlar ve tazecik salatalıklar… İçimin gurur ve sevinçle dolduğunu hissettim. Babamın çalışkan, becerikli bir adam olduğunu her zaman bilirdim ama bu çoraklıkta böylesi bir bolluk yaratacağını rüyamda görsem inanmazdım.
Bahçedeki tulumbaya doğru yürüdüm. Demir kola asılıp buz gibi suyla elimi yüzümü yıkadım. Üzerimi çekidüzen verip Berdan Nehri’nin kıyısına doğru yürümeye başladım. Yaklaşık yüz metre ileride, sabahın pusunda eğilmiş bir karaltı gördüm. Babamdı. Elindeki tırpanla yine saz biçiyordu.
"Kolay gelsin baba," dedim sesimi nehrin şırıltısına bastırarak.
Babam tırpanı durdurdu, belini doğrultup alnının terini kolunun tersiyle sildi. Yüzünde yorgun ama mağrur bir tebessüm belirdi. "Allah razı olsun oğlum. İyi uyuyabildin mi?"
"Uyudum baba. Anam nerede? Göremedim."
"İneği sağmaya gitmiştir, gelir biraz sonra."
İnek mi? Birden anımsadım. İki ay önce İvriz’e gönderdiği o eğri büğrü harflerle yazılmış mektupta, doğurması yakın bir inek satın aldığını çıtlatmıştı. Demek ki inek buzağılamıştı. Süt sağıldığına göre, artık bir danamız vardı. Doğru dürüst okuma yazması olmayan o koca yürekli adam; şehirlerin, yoklukların uzağında kendi ailesinin sütünü, yoğurdunu, peynirini ve tereyağını üretecek o döngüyü kurmuştu. Üstelik geçen yıl ağaçlama sahasının kuytu köşelerine bıraktığı arı kovanlarından ilk bal hasadını bile yapmıştı.
Evin etrafını gezdikçe babamın buraya vurduğu mührü daha net görüyordum. Kumulları temizlemiş, toprağın çimlenmesini sağlamıştı. Çorak rüzgâra set çeken saz duvarların yanı sıra, yazın kardeşimle benim yıldızların altında yatabileceğimiz yüksek bir çardak bile çatmıştı. Kısacası, bu ıssız çöl köşesini insanca yaşanacak bir yuvaya dönüştürmüştü.
Çapa Sınavları ve Gelecek Kaygısı...
Eve geri döndüğümde anam, elindeki bakır süt bakracıyla kapıdan içeri girmek üzereydi. Beni görünce gözlerinin içi güldü.
"Kalktın mı Mehmet?"
"Kalktım anacığım. Babam nehir kenarında saz biçiyor."
Bakracı yere bırakıp ellerini önlüğüne sildi. "Ben de kahvaltıyı hazırlayayım öyleyse. Hadi sen de boşa durma, evin arkasından biraz domates, salatalık ve biber topla."
"Hemen anam," diyerek bahçeye koştum. Dallardan kopardığım domateslerin kokusu ellerime siniyordu.
O sırada, kumul üzerine kurulmuş tahta evin yanındaki küçük fırından yükselen odun kokusunu duydum. Babam bir çuval un almış, yanına da kendi elleriyle bir ekmek fırını kurmuştu. Hemen ilerisinde ise anamın diz çöküp bazlama pişirebileceği tandır için uygun bir ocak yeri yükseliyordu. Bazlama sevdiğimi bilen anam, ben bahçeden dönene kadar sıcacık birkaç bazlamayı sofraya yığmıştı bile. Ortalık buram buram pişen sütün ve taze ekmeğin kokusuyla doldu. Anam süt tenceresini ocaktan indirirken seslendi:
"Git babanı çağır da kahvaltımızı yapalım."
Sofraya oturduğumuzda derin bir sessizlik oldu. Babam kahvaltıda ya da yemek esnasında konuşmayı hiç sevmezdi. Bu, bizim eski hayatımızdan kalan amansız bir alışkanlıktı. Günlük ve mevsimlik işçiliğe gittiğimiz o zor yıllarda, yemek yerken konuşmak zaman kaybı demekti; ne kadar hızlı yenirse, işe o kadar çabuk dönülürdü. O günlerden kalma bu dilsiz disiplinle kahvaltımızı sessizce yaptık. Babam bardağındaki son yudumu içtikten sonra gözlerini bana dikti. O sert ama şefkatli bakışlar üzerime yerleşti.
"Anlat bakalım oğlum, okul nasıl gidiyor? Geri dönecek misin? Dönmeyeceksen Derviş Çavuş’a söyleyelim, sana buralarda uygun bir iş bulsun."
Yutkundum. Geleceğimi şekillendirecek o kararı çoktan vermiştim. "Bayramdan sonra okula geri döneceğim baba," dedim dik bir sesle. "İstanbul Çapa Öğretmen Okulu sınavları var. Onlara hazırlanmak için bütün yaz okulda kalacağım."
Babamın kaşları hafifçe çatıldı. Şaşırmıştı. "İstanbul da nereden çıktı oğlum?" diye mırıldandı. Ama gözlerimde gördüğü o kararlı parıltı, itiraz etmesini engelledi. Derin bir iç çekti. "Sen bilirsin oğlum," diyerek sohbeti kestirip attı. "Ağaçlama sahasını biraz dolaşayım," diyerek ayağa kalktı ve dışarı çıktı.
Kardeşim Mustafa ile Kavuşma...
Bugün Arefe’ydi. Yarın Kurban Bayramı başlıyordu. Gözümüz yoldaydı çünkü Konya Maarif Koleji’nde parasız yatılı olarak okuyan kardeşim Mustafa’nın da bugün gelmesi gerekiyordu.
Güneş batmaya yüz tutmuş, ovanın üzerine kızıl bir tül serilmişti ki, uzaktaki toprak yolun dönemecinde bir toz bulutu belirdi. Şoför Mahmut Abi’nin emektar kamyonetiydi bu. Kalbim hızla çarpmaya başladı. “Mustafa’yı getiriyor,” diye düşündüm. Kamyonet evin önünde durduğunda tahminim boşa çıkmadı; kapı açıldı ve Mustafa aşağı atladı.
Koşup sarıldık birbirimize. İki yatılı kardeşin, iki farklı şehirde büyüyen iki canın hasretiyle sarıldık. Ardından direksiyondan inen Mahmut Abi’ye sarılıp teşekkür ettim. Dere kenarında saz biçmekte olan babam da sesleri duyup gelmişti. Mahmut Abi’nin elini sıktı:
"Hoş geldin Mustafa."
"Hoş bulduk baba."
Kardeşim eğilip babamın nasırlı elini öptü. Ardından elindeki eski tahta bavulla birlikte, gözleri nemli bir şekilde kapı eşiğinde bizi bekleyen anamıza koştu; onun da elini koklayarak öptü.
Babam, tarladan yeni kopardığı buz gibi karpuzdan büyük dilimler kesti. Mahmut Abi bir yandan karpuzunu yiyip nefeslenirken, bir yandan da Karabucak fidanlığına geri dönmek için izin istedi. Onu yolcu ettikten sonra akşamın karanlığı çöktü. Babam gökyüzüne bakıp bana döndü:
"Akşam namazını birlikte kılalım çocuklar. Mehmet, sen müezzin olarak ezan oku."
Kurtuluşun Reçetesi...
Babam, dini bütün ve samimi inananlardan biriydi. Onun dindarlığı gösterişten uzak, saf bir adalete dayanırdı. Hayatta en çok kul hakkı yemekten korkardı. Onun lügatinde çalışmak, ibadetin ta kendisiydi. Bu dünyanın geçici bir han olduğunu, asıl hazırlığın öbür dünya için yapılması gerektiğine inanırdı.
Ahirete, cennete ve cehenneme öylesine samimi bir kalple bağlıydı ki, boğazından tek bir haram lokma geçmesindense aç kalmayı yeğlerdi. Allah nezdinde iyi bir kul olmaya gayret eder, karşılaştığı her amansız zorlukta, her kum fırtınasında başını göğe kaldırır, "Allah’ın takdiri böyleymiş," der ve tevekkül gösterirdi. İnançları, onun bu çorak hayata tutunmasını sağlayan en güçlü köklerdi. Ben onun ve onun gibilerin bu sarsılmaz inançlarına her zaman derin bir saygı duydum.
Namazı kıldıktan sonra anamın hazırladığı akşam yemeğini yedik. Ardından isli demlikten doldurulan tavşan kanı çaylar bardaklara koyuldu. Gaz lambasının titrek ışığı altında, Mustafa’yla ben sırayla okullarımızdaki başarılarımızı, derslerimizi anlattık. Babam bizi hiç bölmeden, gözlerini üzerimizden ayırmadan, adeta ruhumuzu okur gibi dinledi.
Biz konuşmamızı bitirince çay bardağını tahta masaya bıraktı. Yüzündeki çizgiler derinleşti, sesi odanın içinde yankılandı:
"Okullarınızın ve eğitimin size kazandıracaklarını sakın aklınızdan çıkarmayın," dedi, parmağını hafifçe havaya kaldırarak. "İkiniz de parasız ve yatılı olarak okuyorsunuz. Devletin size sağladığı bu imkânları hayatınız boyunca aklınızdan çıkarmayın. İleride makam mevki sahibi olduğunuzda, fakir fukara çocuklarını koruyun, kollayın."
Bu derin nasihatin ardından, bakışları uzaklara, çok uzaklara daldı. Ve başladı anlatmaya... Bulgaristan’daki Karagözler Köyü’nü, Sakar Balkan’ın geçit vermez soğuklarını, askerlik yıllarında çektiği çileleri ve bizi bu topraklara getiren o uzun, çetin göç yolculuklarını anlattı. Konuşması bir babanın hatıralarından ziyade, destansı bir halk hikâyesine dönüşmüştü.
Kardeşimle ben, çıt çıkarmadan, büyük bir sabır ve saygıyla dinledik onu. Gece yarısına kadar süren bu uzun hikâyenin tek bir gayesi vardı, bunu çok iyi biliyorduk. Babam o çorak Balkan topraklarından Tarsus’un kumullarına uzanan ömrünü bize sererken, aslında kelimelerin arkasına gizlediği o tek cümleyi ruhumuza kazımak istiyordu:
“Sizin kurtuluşunuz ancak ve ancak eğitimdedir.”
Yeni Bir Öğretmen ve Akor...
9 Haziran 1961 Cuma sabahı İvriz’in o kendine has, kekik ve çam kokan rüzgârı yüzümü yalarken, kalbimde hâlâ Tarsus’un sıcaklığı vardı. Anamın ve babamın ellerini öpüp, hayır dualarını koynuma alarak Tarsus Turan Emeksiz Ağaçlama Sahası’ndan ayrılalı beş gün olmuştu. Evde, ailemin yanında geçirdiğim o rüya gibi on iki günün ardından, 4 Haziran Pazar günü trene binmiş ve kürkçü dükkânına, yani İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Müzik Semineri sınavlarına hazırlanacağım İvriz’e geri dönmüştüm. İçimde tarifi imkânsız bir huzur ve mutluluk vardı. Babamın "Kurtuluşunuz eğitimde" diyen sesi, tren tekerleklerinin tıkırtısına karışıp bana yoldaşlık etmişti.
Ancak İvriz’e adım attığımın ertesi günü, yani 5 Haziran Pazartesi sabahı beni büyük bir sürpriz bekliyordu.
Yatakhaneden çıkıp ayaklarım beni her zamanki gibi Müzik Evi’ne doğru götürürken içimde garip bir his vardı. Çok geçmeden acı haberi aldım: Üzerimde emeği dağları aşan, müziği bana sevdiren kıymetli öğretmenim Kemal Çuhalılar artık okulda değildi. Kocaeli Hereke’ye tayini çıkmıştı. İçimi ani bir hüzün ve boşluk duygusu kapladı; onun o babacan tavrını, titiz eğitimini çok özleyecektim.
Peki, şimdi ne olacaktı? Çapa sınavlarına şurada ne kadar zaman kalmıştı ve benim rehberim gitmişti. "Acaba yerine kim geldi?" sorusunun ağırlığıyla Müzik Evi’nin taş basamaklarını tırmandım.
Kapıyı araladığımda, piyanonun başında oturan yabancı bir suretle karşılaştım. Uzun boylu, güler yüzlü, adeta zıpkın gibi duran, çiçeği burnunda yeni mezun bir müzik öğretmeniydi bu. Adı İmdat Halvaşi’ydi. Piyanonun tuşlarına dokunmayı bırakıp başını kaldırdığında, sanki günlerdir orada oturmuş, tam da benim içeri girmemi bekliyormuş gibi bir havası vardı.
Kısaca kendini tanıttı. Sesi gençlik enerjisiyle doluydu. Sözü fazla uzatmadan piyanoya döndü ve sağ elinin parmaklarıyla çevik bir hareketle aynı anda üç tuşa bastı. Çıkan tını odanın ahşap duvarlarında yankılanırken gözlerini bana dikti:
"Bastığım tuşlardaki notaları algılayabildin mi?" diye sordu, beni tartan bir bakışla.
Kulaklarım zaten günlerdir İvriz'in ve Tarsus'un sesleriyle bilenmişti. Aslında oldukça kolay, temel bir üçlü sormuştu. Hiç duraksamadan, kendimden emin bir sesle cevap verdim:
"Evet öğretmenim. Do, Mi, Sol üçlüsünden oluşan Do majör akoru."
İmdat Bey’in yüzünde samimi bir tebessüm açtı. "Aferin sana, kulağın fena değil," dedi. Bu ilk sınavı geçmenin rahatlığıyla piyanonun yanındaki sandalyeye oturdum. O gün, eski öğretmenimiz Kemal Çuhalılar üzerine, onun müzik anlayışı ve okulda bıraktığı izler hakkında uzun, sıcak bir sohbet tutturduk. Gitmeden önce cebinden pirinç bir anahtar çıkarıp bana uzattı. "Müzik Evi’nin anahtarları artık sende," dedi. "Yarın önce kemanda çalışmakta olduğun parçaya ve bitirdiğin metotlara bakarız."
Yay ve Parmakların Dansı...
Salı sabahı, güneş Torosların arkasından daha yeni doğarken ben çoktan Müzik Evi’nin kapısını açmıştım. İmdat Bey’in gelmesine daha çok vardı. Kemanı kutusundan çıkardım, titizlikle akort ettim ve yarım saat boyunca tek başıma, boş tellerde ve eski metotlarım üzerinde çalıştım.
Saat tam on civarında İmdat Bey kapıda belirdi. Üzerindeki o zıpkın gibi enerji hiç eksilmemişti. Selam verip yanıma geldi, kemanı omzuma yerleştirişimi ve yayı tellerin üzerine koyuşumu dikkatle izledi. Birkaç arşın yay çektikten sonra elini kaldırıp beni durdurdu.
"Her bir teldeki pürüzsüz ses, akıcı bir şekilde yay çekme ile oluşur Mehmet," dedi, sesi hem eğitici hem de uyarıcıydı. "Sende biraz problem var gibi görünüyor. Parmaklarını teller üzerine hiç koymadan, sadece boş tellerde yay çekmeni tekrar görmek istiyorum."
Dediğini yaptım. Sol elimi kemanın sapında serbest bırakıp sadece sağ elimle yayı teller üzerinde gezdirdim. İmdat Bey başıyla onaylayarak devam etti:
"Parmaklarınızı tellerin üzerine koymak için acele etmeyin. Öncelikle yayı gerçekten düzgün, dik ve pürüzsüz çektiğinden emin olmalısın. Çapa’daki sınavda jüri, yay çekişinize özel bir önem verecektir. Akıcı bir şekilde gerçekleşen yay çekme, çalacağınız parçaya ruh verir, onu güzelleştirip öne çıkarır."
Kemanı indirip onu dinlerken, klasik müzik ve kemanın doğası üzerine derin bir felsefeye daldık. Ardından İmdat Bey tekrar piyanonun başına geçti. "Biraz da akorlar üzerinde konuşalım, kuramsal altyapını sağlamlaştıralım," diyerek tuşlara dokundu.
"Bir eseri icra ederken," dedi gözlerini tuşlardan ayırmadan, "kimi zaman gitar, akordeon ya da piyano gibi enstrümanların aynı anda birden çok farklı sese bastığını görürsün. İşte üç ya da daha fazla farklı sesin aynı anda duyulmasıyla elde ettiğimiz bu ses bütünlüğüne akor denir. Orkestralarda ya da birden fazla enstrümanın bulunduğu müzik gruplarında, melodinin arkasında çalınan bu akorları değiştirebiliriz. Bu değişiklik, temel melodiyi tamamen farklı bir tınıda duymamızı sağlar ve müziğin havasını baştan aşağı değiştirebilir."
Durdu, piyanoda neşeli bir melodi çalarken arkadaki akoru aniden minöre çevirdi. Oda bir anda hüzünlü bir havaya büründü.
"Gördün mü?" dedi gülümseyerek. "Neşeli bir melodi karamsar, sıradan bir melodi esrarengiz bir hal alabilir. Bu şekilde armoniyle dilediğin gibi oynayabilirsin Mehmet. Her şey senin hayal gücüne ve müzikle ne anlatmak istediğine bağlıdır."
İmdat Bey’in keman ve piyano ile ilgili bu kuramsal ve pratik bilgileri, kurak toprağa düşen yağmur gibi gelmişti bana. O güne kadar ezbere ya da sadece kulaktan yaptığım pek çok şey zihnimde birer birer oturuyordu. Onun rehberliğinde yaptığım çalışmalar, artık çok daha verimli, çok daha bilinçli bir hal alıyordu.
İnancın Müziği...
Takip eden günlerde Müzik Evi bizim sığınağımız, Çapa Öğretmen Okulu ise yegâne hedefimiz olmuştu. Bir başka gün, İmdat Bey’le kemanı kavrayışımız, kolumuzun duruşu, dirsek, el ve parmak koordinasyonu üzerine tamamen uygulamalı, felsefi bir sohbetin içinde bulduk kendimizi.
"Özellikle keman çalışanlar için parmakların esnekliği, kol ve omuz arasındaki o gizli iş birliği hayati önem taşır," diyerek kendi kemanını aldı ve pozisyon gösterdi. "Keman çalmaya başlarken, daha yolun en başında, aleti sadece elinde tutma yöntemi bile gelecekteki her şeyi belirler. Bu tutuş ya seni mükemmel bir sonuca götürür ya da telafisi imkânsız kötü alışkanlıklar doğurur."
Ciddileşmişti. Gözlerindeki o idealist öğretmen ışığını görebiliyordum.
"Tüm diğer müzik aletlerinden farklı olarak, keman çalmayı tamamıyla benimsemek ve onunla bir bütün olmak için, eğitimin başlangıcında çok büyük bir özen gösterilmesi gerekir. Bir öğrencinin geliştirilebilmesi için aletin gerektiği şekilde elde tutulması, bu işin birinci ve en önemli meselesidir."
Kemanı bana uzattı. Ben pozisyon alırken o da kemanın anatomisini anlatır gibi devam etti:
"Kemanda, enstrümanı kavradığın sol el tekniği; parmak hareketleri ile omuz, önkol ve elin ortak hareketlerini içerir. Bu hareketlerin hepsi birbirine görünmez zincirlerle bağlıdır. Elin bir pozisyondan diğer bir pozisyona geçmesi, parmakların keman üzerindeki basma alanının değişik kısımlarında, tele en doğal ve en rahat şekilde inmesini sağlamayı amaçlar. Bu bağımlılığı zihnine iyice kazımalısın Mehmet. Elinin parmaklarının rahatça, kasılmadan hareket etmesini sağlayacak o serbestliği bulana kadar gayret etmelisin."
İmdat Halvaşi’nin bu altın değerindeki uyarıları, kulağımda bir küpe gibi asılı kaldı. Günler günleri kovalarken, Müzik Evi’nin pencerelerinden dışarı sayan keman sesleri, sol el tekniği üzerindeki inatçı çalışmalarımın birer kanıtıydı. Kemanı her elime aldığımda yayı daha düzgün çekiyor, sol elimi klavyede daha rahat hareket ettiriyordum. Keman çalışmalarımın hemen ardından piyanonun başına geçiyor, akorların o büyülü dünyasında parmaklarımı koşturuyordum.
Haziran ayının ortalarına doğru ilerlerken, İvriz’in serin akşamlarında odama döndüğümde içimde yepyeni bir hissin yeşerdiğini fark ediyordum. İstanbul Çapa Öğretmen Okulu’nun o uzak, erişilmez görünen kapıları, artık bana o kadar da uzak gelmiyordu.
İmdat Öğretmen'in piyanodan yükselen Do majör akoru gibi, benim de geleceğe dair inancım tam, net ve pürüzsüz bir hal alıyordu. Her geçen gün, o sınavı kazanma ümidim dalga dalga büyüyordu.
İlkbahar’ın Şırıltısı ve Toprağın Nasırı...
21 Temmuz 1961, Cuma günü İvriz’de zaman, bir nehrin akışı gibi hem dingin hem de coşkuyla akıp gidiyordu. Dile kolay, yeni müzik öğretmenim İmdat Halvaşi ile tam bir buçuk aydır İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Müzik Semineri seçme sınavı için geceyi gündüze katıyorduk. İmdat Öğretmen, bendeki o sınavı kazanma arzusunu gördükçe en az benim kadar hevesleniyor, benim kadar heyecanlanıyordu. Onun bu içten zıpkın gibi enerjisi, Müzik Evi’nin o loş odasında geçen en zorlu, en yorucu saatleri bile birer keyif anına dönüştürüyordu.
Eğitim yılı içinde, tayini çıkıp giden Kemal Çuhalılar öğretmenimle birlikte sınav parçası olarak Vivaldi’nin Dört Mevsim keman konçertosunun giriş bölümü olan "İlkbahar"ı seçmiştik. İmdat Öğretmen de bu seçimi ilk duyduğunda çok beğenmiş ve tereddütsüz onaylamıştı. Zaten çalarken parmaklarımın klavyede adeta uçtuğunu hissettiğim, ruhumu bütünüyle teslim ettiğim nefis bir parçaydı bu.
Müzik Evi’nin penceresini ardına kadar açıp yayımı tele dokundurduğumda, o meşhur giriş bölümü İvriz’in ovalarına doğru yayılıyordu. Konçertonun bu birinci bölümü, dinleyicinin içini tarifsiz bir huzurla dolduran kuşların neşeli ötüşlerini kemanın en zarif sesleriyle canlandırıyordu. Kuşların yuva kurduğu o ulu ağaçların arasından süzülüp geçen derenin şırıltısı ve teni okşayan hafif meltem esintileri, bu coşkulu tempoya eşlik ediyordu. Doğa yeniden uyanıyor, kabuğunu çatlatıyor ve yeryüzündeki tüm canlılara yepyeni bir umut aşılıyordu.
Tam o günlerde, pencereden dışarı baktığımda Vivaldi’nin notasını döktüğü o uyanışın bir benzerini İvriz’in kendi topraklarında da görüyordum. Doğa burada da canlanmış, tüm canlılara cömertçe umut ve yiyecek sunmuştu. Ancak bu topraklarda uyanış, arkasından büyük bir emeği; sunulan bu bereketin hasat edilmesini ve işlenmesini zorunlu kılıyordu.
Köy Enstitüleri döneminden kalan o köklü gelenek okulun duvarlarında, topraklarında hâlâ yaşıyordu. Bizim okulun da yaklaşık 3 bin dönümlük devasa bir çiftlik arazisi vardı ve biz öğrenciler bu uçsuz bucaksız alana kısaca "Ziraat" derdik. Her yıl olduğu gibi, bu kavurucu temmuz aylarında da çiftlikteki işlerin durmaksızın yürümesi gerekiyordu. Okulda, bu yaz sıcağında memleketine gitmeyip işlerin aksamaması için gönüllü olarak kalan öğrenci arkadaşlarım vardı. Sonradan öğrenmiştim ki, bu arkadaşlarım gönüllü olmalarına rağmen döner sermaye tarafından kendilerine emeklerinin karşılığı olarak belli bir ücret de alıyorlardı. Üretim, eğitimle iç içe devam ediyordu.
Ancak ben, o ziraat alanına ayak basamıyordum. Keman ve piyano çalışmalarımın yoğunluğundan ötürü okul yönetimi beni ziraat işlerinde hiç görevlendirmemişti. Zaten İmdat Öğretmenimin de buna asla izni yoktu. Odadan çıkmama ramak kalsa kaşlarını çatar, "Senin parmakların bu okulun geleceği Mehmet, onları gözün gibi korumak zorundasın," derdi. Benim nasırım toprağa değil, kemanın tellerine geçecekti.
Olgunlaşan İlkbahar Ezgisi...
Ziraat işlerinden uzak tutulduğum o uzun yaz günlerinde, İmdat Öğretmen’in keman ve piyanoya dair aktardığı kuramsal bilgiler adeta tek sığınağım oldu. Müzik Evi’nde sadece nota basmıyor, kemanı kavrayan sol kolumuzun duruşu, dirseğimizin açısı, elimizin kavrayışı ve parmaklarımızın tellere iniş yumuşaklığı üzerine saatlerce süren, uygulamalı sohbetler yapıyorduk.
"Özellikle keman çalışanlar için parmakların esnekliği kadar, kol ve omuz arasındaki o gizli iş birliği de hayati önem taşır Mehmet," diyordu İmdat öğretmenim, parmaklarını havada esneterek. "Keman çalmaya başlarken, daha ilk adımda, enstrümanı sadece elinde tutma yöntemi bile sonrasında seni ya çok iyi bir sonuca götürür ya da düzeltilmesi imkânsız kötü sonuçlar doğurur."
Kemanı omzuna yerleştirip bana o kusursuz duruşu defalarca canlı olarak gösteriyordu.
"Tüm diğer müzik aletlerinden farklı olarak, keman çalmayı tam anlamıyla benimsemek ve onunla tek bir beden olmak için eğitimin en başında çok daha büyük bir özen gösterilmesi gerekir. Bir öğrencinin tekniğini geliştirebilmesi için aletin gerektiği şekilde elde tutulması, bu işin birinci ve en önemli meselesidir."
Durmuyor, yayını tellerin üzerinde gezdirirken sol elinin klavyedeki hareketlerini gözlerimle takip etmemi istiyordu.
"Kemanda, o enstrümanı göğsüne yasladığın sol el tekniği; sadece parmak hareketlerini değil, omuz, önkol ve elin ortaklaşa ritmini içerir. Bu hareketlerin hepsi birbirine çok sıkı, kopmaz bağlarla ilişkilidir. Elin klavye üzerinde bir pozisyondan diğer bir pozisyona yumuşakça hareket etmesi, parmakların keman üzerindeki basma alanının değişik kısımlarında, tele en doğal, en zahmetsiz şekilde inmesini sağlamayı amaçlar. Bu sıkı bağımlılığı zihnine iyice kazımalısın. Elinin parmaklarını her zaman rahat, kasılmadan hareket ettirecek bir esneklikte tutmaya gayret etmelisin."
İmdat Halvaşi’nin bu teorik uyarıları ve gözümün önünde sergilediği o canlı, pürüzsüz uygulamalar, zihnimde adeta birer meşale gibi yanıyordu. Çapa Öğretmen Okulu’nun o ciddi kurulunun karşısına çıktığımda bu kuralların hayatımı kurtaracağını çok iyi biliyordum.
Keman tutma ve sol el tekniği üzerindeki bu inatçı, disiplinli çalışmalarımın yanı sıra, piyano çalışmalarımı da bir gün olsun aksatmadım. Akorların dilini artık daha iyi çözüyor, piyanodaki seslerin derinliğini kemanıma yansıtabiliyordum.
Temmuz ayının sonuna doğru yaklaşırken, İmdat Öğretmenimin o sabırlı ve bilge rehberliğinde Vivaldi'nin İlkbahar’ı da, benim tekniğim de tamamen olgunlaşmıştı. Müzik Evi’nin duvarlarından taşan ezgiler artık daha emin, daha gür ve pürüzsüz çıkıyordu.
İstanbul’a gidecek trenin düdüğü yakında çalacaktı ama içimde en ufak bir korku kalmamıştı. Aynaya baktığımda, o sınavı ne olursa olsun kazanacağına inanan, gözleri umutla parlayan idealist bir öğretmen adayı görüyordum. İnancım, İvriz’in bereketi gibi iyice artmış, göğe yükselmişti.
Yüklenme Senedi ve Akdeniz Rüzgârı...
29 Ağustos 1961 Salı günü Mersin’in o nemli, iyot kokan sıcak havası gömleğimi sırtıma yapıştırıyordu ama içimde bambaşka bir telaşın serinliği vardı. İstanbul Çapa Öğretmen Okulu’na gidebilmem için devletin şart koştuğu o meşhur "yüklenme senedi" işlemlerini halletmek üzere dün Tarsus’tan buraya, Mersin’e gelmiştim.
Akraba evinin kapısını çaldığımda beni ilk karşılayan ninem oldu. Yaşlı gözlerinde beni görmenin verdiği o saf, katıksız sevinç parıldıyordu. Hiç beklemeden kucaklaştık; o beni bağrına bastı, ben de kokusunu içime çekerek ellerinden öptüm. Kerim dayımla Ayşe yengem işteydiler; evde her zamanki gibi Yusuf dayımla Kerime yengem beni bekliyordu.
Yusuf dayım, kapı eşiğinde beni görür görmez her zamanki o gür, coşkulu sesiyle karşıladı. Sarılırken sırtıma vurduğu o güçlü ellerinde saf bir gurur gizliydi. Kardeşim Mustafa’yla benim üzerimize titrer, okuduğumuz için ikimize de ayrı bir özen, apayrı bir hürmet gösterirdi. Haksız da sayılmazdı; sülalede ilk okullu olan, kalemi defteri eline alıp devlet kapılarında geleceğini arayan ilk çocuklardık biz. Bizim başarımız, onun da başının dik durması demekti.
Salondaki divana geçip oturduk. Kısa bir hoşbeşten, hal hatır sormadan sonra Yusuf dayım gözlerini bana dikti, yüzünde meraklı bir tebessüm belirdi:
"Anlat bakalım yeğenim," dedi, sesindeki o babacan tonla. "Yaz tatilinde herkes memleketine döndü, sen okulda kaldın. Neler yaptın, neyle uğraştın bunca zaman?"
Göğsümü gere gere anlattım. İvriz’de İmdat Öğretmen’le geçirdiğim o amansız bir buçuk ayı, parmaklarım su toplayana kadar çektiğim keman yaylarını ve nihayetinde o zorlu seçme sınavını nasıl başarıyla atlattığımı bir bir döktüm ortaya. En önemlisi de önümdeki o büyük kapıyı fısıldadım ona: Önümüzdeki üç yıl boyunca İstanbul’da, Çapa Öğretmen Okulu Müzik Semineri’nde okuma fırsatını yakalamıştım.
"İstanbul" kelimesi ağzımdan çıkar çıkmaz Yusuf dayımın gözlerinin içi güldü, heyecandan yerinde doğruluverdi. Bir taşra çocuğunun payitahta, o devasa kültür şehrine gidip müzik eğitimi alacak olması onu adeta büyülemişti. Onun bu sevincini gördükten sonra asıl geliş sebebime, devletin o bürokratik şartına getirdim sözü: İstanbul’a kaydolabilmem için bir yüklenme senedi istediklerini, bunun için bir kefile ihtiyacım olduğunu söyledim.
Dayım hiç tereddüt etmedi. Elini masaya vurdu, "Çözeriz yeğenim, sen hiç tasalanma," dedi.
Dediği gibi de oldu. Yola koyulup noterin yolunu tuttuk. Yusuf dayım, bir an bile düşünmeden o resmi kâğıtların altına imzasını attı, müstakbel bir müzik öğretmeninin devlete olan borcuna kefil oldu. Noterin mühür sesinde, İstanbul’a giden yolun en büyük resmi engeli de ortadan kalkmıştı.
Sahildeki Veda...
Noterin o kasvetli, mürekkep kokan odasından dışarı çıktığımızda, üzerimizden büyük bir yük kalkmış gibi derin bir nefes aldık. Yusuf dayım koluma girdi:
"Hadi yeğenim," dedi, Akdeniz’e doğru uzanan caddeyi işaret ederek. "Sahile inelim de şöyle karşılıklı birer çay içelim."
Mersin’in o uçsuz bucaksız sahiline doğru yürüdük. Denizden esen hafif imbat rüzgârı, yüzümüzdeki yorgunluğu alıp götürüyordu. Bir süre dalgaların sesini dinleyerek, kıyı boyunca sessizce dolaştık. Ardından deniz kenarındaki tahta sandalyeli çay bahçelerinden birine oturduk. Eskiyi yad ettik; eski günleri, çekilen yoklukları, o çorak topraklardan buralara nasıl geldiğimizi konuştuk. Çaylarımızın yanına fırından yeni çıkmış, susamları dökülen sıcacık birer simit katık oldu. O simidin çıtırtısında ve çayın buğusunda, dayımın gözlerinde kendi gençliğini, gerçekleştiremediği hayallerini gördüm. Benim üzerimden kendi yarınlarını seyrediyordu.
Vakit daralıyordu. Çaylarımızı bitirdikten sonra kalktık ve Mersin Garı’na kadar beraber yürüdük. Garın o hareketli, ayrılık kokan kalabalığının ortasında durduk. Yusuf dayım elini cebine attı, bükülmüş birkaç banknot çıkardı ve itiraz etmeme fırsat vermeden, adeta bir baba şefkatiyle cebime sıkıştırdı.
"İstanbul büyük şehir yeğenim, harçlıksız yola çıkılmaz. Yolun açık, başarıların daim olsun," dedi.
Ona minnetle sarıldım. Beni Tarsus’a götürecek trenin düdüğü peronda yankılanırken, Yusuf dayımın perondaki o gururlu, el sallayan sureti arkamda kalıyordu. Cebimde yüklenme senedi, kalbimde ailemin sarsılmaz desteğiyle, artık hayatımın en büyük macerasına, İstanbul’a doğru uçmaya hazırdım.
Payitahta Doğru Kalkan Kara Tren...
10 Eylül 1961 Pazar günü beni Payitahta, İstanbul'a götürecek olan Toros Ekspresindeydim Garında. İçim içime sığmıyor, göğsümün kafesine vuran kalbimin sesini tüm istasyon duyuyor sanıyordum. Nihayet o büyük gün gelmişti. Çocukluğumun, gençliğimin, düşlerimin ve rüyalarımın o mukaddes şehri İstanbul’un yolundaydım.
Bu sabah Tarsus’ta anamla, babamla, evimizin o sazdan örülmüş rüzgâr duvarlarıyla, kokusunu içime çektiğim sardunyalarla vedalaşmıştım. Tarsus Yenice İstasyonu’ndan bindiğim o heybetli Toros Ekspresi, Torosların o bildik, yalçın kayalıklarını yarıp beni Ulukışla’ya ulaştırmıştı. Orada hiç vakit kaybetmeden aktarmamı yapmış ve öğlene doğru Konya Garı’na giriş yapmıştım.
Konya Garı bana hiç yabancı değildi. Adımımı atar atmaz hafızam beni iki yıl öncesine götürdü; kardeşim Mustafa’nın Konya Maarif Koleji’ne kaydını yaptırmak için yine bu peronlarda ter dökmüştük. Garın hemen bitişiğindeki o taş binalara bakarken içimi tarifi imkânsız bir gurur kapladı. İki kardeş, Anadolu’nun bağrından kopup devletin parasız yatılı kanatları altında geleceğe yürüyorudu.
Vakit kaybetmeden gar gişesine yöneldim. Konya ile İstanbul Haydarpaşa arasında mekik dokuyan Meram Ekspresi için cebimdeki paraya en münasip, en ekonomik kompartıman biletini istedim. Gişedeki memur bilet uzatırken, "Yolculuk uzun delikanlı, bir aksilik olmazsa 13-14 saat sonra Haydarpaşa’da olursun," dedi.
Tren yolculuklarına çoktan alışıktım. Zaman alırdı, yorucuydu, ara istasyonlarda vaktinde kalktığı pek görülmezdi ama ucuzdu. Bizim gibi öğrenci milleti için "ucuz" kelimesi lüks bir tercih yahut cimrilik nişanesi değil; nefes gibi, su gibi hayati bir zorunluluktu.
Meram Ekspresi akşamüstü yediyi yirmi geçe hareket edecekti. Tren, simsiyah dumanını göğe savurarak, rayları titreten o malum çuf çuf sesleriyle garda yerini aldığında kapıdan ilk batan, vagonun merdivenlerini ilk tırmananlardan biri ben oldum.
Bu trenlerin kompartımanları dörder, altışar ya da sekizer kişilik olurdu. Benim kısmetime altı kişilik olanı düşmüştü. Elimdeki o emektar bavulu başımın üstündeki demir rafa dikkatle yerleştirdikten sonra pencere kenarındaki yerime kuruldum. Ceketimin iç cebinden anılarımı yazdığım, dertlerimi döktüğüm o çizgili defteri çıkardım. Sayfayı açıp kurşun kalemimle irice bir başlık attım: "Elveda İvriz, Ver Elini İstanbul..."
Kalemi bırakıp başımı pencereye çevirdim ve gar peronunu izlemeye koyuldum. Tam o sırada, uçuk pembe taş sütunların arasından, garın o işlemeli tarihi kemerlerinin altından ilerleyen bir çocuk gördüm. Bir elinde sapı daha az evvel kopmuş, taşımakta zorlandığı eski bir valiz, diğer elinde ise anasının yolda yesin diye telaşla hazırladığı beyaz tülbente sarılı yolluk torbası vardı. Kendime benzettim onu. Üstü başı yoksulluk kokan, gözleri ise geleceğin umuduyla parlayan bir taşra talebesiydi işte. Perona çıkınca ürkekçe etrafına bakındı, yutkundu ve bineceği vagonu aramaya başladı.
Zaten bu trenlerin, bu üçüncü mevki vagonların ağırlıklı yolcuları hep aynı hikâyenin insanlarıydı: Öğrenciler ve batı kentlerine rızık aramaya giden Anadolu’nun o kibirli yoksulları... Onlar da sırtlarında yatak yorganları, ellerinde tahta bavullarıyla vagonlarını arıyorlardı.
Peronda amansız bir telaş hakimdi. Ana babalarıyla alelacele vedalaşıp gözyaşlarını kollarıyla silerek vagon kapılarına koşanlar, trenden inenlerle o kargaşada çarpışanlar... Nefes nefese kompartımana dalar dalmaz treni kaçırma korkusuyla bavullarını raflara fırlatanlar... Sanki tren makinist olmadan, kendi kendine hareket edecekmiş gibi bir panik vardı havada. İnenden binenin, gidenden kalanın haberi yoktu.
Yine de bu ucuz kara trenlerin, memlekete has, insanı sarıp salan bir havası vardı. Tren dediğin, geçtiği toprakların rengine, dağına, ovasına, çiçeğine ve kokusuna bürünürdü; sonra da o kokuyu hiç üşenmeden varacağı uzak şehirlere taşırırdı. Halk edebiyatında, türkülerde boşuna "kara tren" imgesi işlenmemişti; Anadolu insanı derdini de, hasretini de o demir tekerleklere yüklemişti. Tıpkı edebiyatımızda istasyonların o ayrılık ve kavuşma sahneleriyle ölümsüzleşmesi gibi...
Tren yolculukları, her şeyden öte insana has bir yalnızlık duygusu ve ince bir hüzün taşırdı. Aynı kompartımanda oturan bir yolcu hiç bilmediği, yabancısı olduğu bir geleceğe doğru heyecanla giderken; hemen yanındaki bir diğeri, burnunda tüten, özlemle andığı evine dönüyordu. Her ne şekilde olursa olsun, rayların üzerinde geçen zaman yabancıların arasında, gurbetin koynunda geçen zamandı... Özlem zamanıydı...
Rayların Üzerindeki Dünya...
Beklenen o keskin, tiz düdük sesi istasyonda yankılandı. Meram Ekspresi hafifçe silkelendi. Pencerelerden başını çıkarıp nemli mendillerini sallayanlar, aşağıda trenin hızıyla yarışıp feryat figan koşanlar... Bir de tüm bu kıyametin ortasında, perondaki tahta banklarda oturmuş, hiçbir şeyle ilgilenmeyen, yorgun ve donuk bakışlarla başka dünyaları bekleyen yalnız insanlar... Hepsi geride kalıyordu artık.
"Kompartıman henüz dolmadı," diye düşünürken, tren tam hızlanacakken içeri son anda son birkaç yolcu daldı. İçlerinden biri, üzerini çekidüzen verip nazikçe selam vererek tam yanıma oturdu. Hafifçe toparlanıp yer açtım. Adam hafifçe gülümsedi, köşesine yerleşti ve çantasından çıkardığı bir mecmuayı, bir dergiyi dikkatle okumaya başladı. İçten içe sevindim bu duruma.
O günlerde pek konuşkan, çenesi düşük biri değildim. Daha doğrusu, yolculuk boyunca bana ahret soruları soracak, memleket neresi, nereye gidersin diye darlayacak bir yol arkadaşı istemiyordum. Adamın dergisine gömülmesi tam da aradığım huzurdu.
Bir saatin ardından Meram Ekspresi rayların üzerinde ritmini bulmuş, herkes vagonlardaki yerine yerleşmişti. İşte tren yolculuklarının en güzel yanı o an başlardı. İnsanlar yerlerine alışınca koridorlara çıkardı. Efkar dağıtmak, sigara yakmak ya da sırf sallanan vagonun koridorunda yürümek için pencerelerin önünde dizilirlerdi.
Otobüslerin o sıkışık, kasvetli havasından farklı olarak trenlerin içinde apayrı, bağımsız bir cumhuriyet kurulurdu adeta. Kondüktörü, makinisti, kömür atan ateşçileri, temizlik görevlileri ve yemekhanede çay tazeleyen personeliyle yolcular, saatler süren bu yolculukta tek bir aile, tek bir bütün haline gelirdi.
Bizim vagon da adeta bir okul koridoru gibiydi. Sağımızdaki kompartımanda memleketin dört bir yanından gelen kız öğrenciler, solumuzda ise erkek öğrenciler vardı. Belli ki demiryolları talebeleri aynı vagonlara toplamıştı. Böyle olunca yolculuk kasvetten uzak, eğlenceli bir hal alıyordu. Başka vagonlardan sırf tanışmak, iki çift laf etmek için bizim tarafa gelenler oluyordu. Yeni dostlukların, ömürlük arkadaşlıkların temeli o koridorlarda atılıyordu. Hiç bilmediğimiz memleket hikâyelerini dinliyor, Anadolu’nun görmediğimiz haritalarını öğreniyorduk. Karşılıklı adresler kağıtlara yazılıyor, "İstanbul’a gelince mutlaka bize de uğra" davetleri havada uçuşuyordu. Hikâyeler, sevinçler ve memleket kederleri korkusuzca, gönülden paylaşılıyordu. Sohbetler daha tatlı, daha içten, sıcak ve duygusaldı.
Tiki Tak Sesleri ve Paylaşılan Ekmek...
Meram Ekspresi, yol boyu özel bir emir veya durum olmadıkça küçük köy istasyonlarında durmazdı. Hızını keser, şehirlere, kasabalara yavaş yavaş, adeta süzülerek girer ve aynı azametle yavaş yavaş çıkardı.
"Bu hızlanıp yavaşlama hâlleri çok hoştur delikanlı..."
Başımı çevirdim. Yanımda oturan, dergisine gömülmüş olan o beyefendi başını kaldırmış, pencereden dışarı bakarak konuşuyordu. Gözlerinde eski bir yolcunun bilgeliği vardı.
"Nasıl naz yapar, nasıl homurdanır, o demir gövdesinden, bacasından nasıl kara dumanlar çıkarır bir bilseniz... Tam hızına ulaşınca da rayların üzerinde bir türkü tutturur ve hep o aynı nakaratı söyler. Tekerleklerin bir raydan diğerine geçerken çıkardığı o tiki tak tiki tak sesleri, yorgun yolculara dünyanın en güzel ninnisi gibi gelir."
Gülümsedim. Haklıydı. Tren hızlandıkça pencerelerin önünden köyler, kasabalar, uçsuz bucaksız bozkırlar akıp gidiyordu. Rayların kenarında durmuş trene el sallayan yalınayak çocukları, sürüsünün başında değneğine yaslanmış çobanları görüyorduk. Bazı küçük istasyonlarda tren yavaşladığında, pencerelere koşup ellerindeki kitapları, gazeteleri isteyen çocuklara rastlıyorduk. Kimisi ise anasının soğan kabuklarıyla kaynatıp kıpkırmızı, sapsarı renklendirdiği haşlanmış yumurtaları satmaya çalışıyordu. Bazı istasyonlarda ise vagon pencerelerine o yörenin en taze, buz gibi meyvelerini uzatan köylüler yanaşıyordu.
Bu manzara beni bir anlığına Mersin’deki o eski çocukluk yıllarıma, ilkokul döneminde elimde tablayla sokak sokak gezdiğim simitçilik günlerime götürdü. Ardından İvriz Öğretmen Okulu’ndaki o koskoca üç yıllık öğrencilik dönemim, Kemal Çuhalılar Öğretmenim, İmdat Halvaşi ile geçen o terli yaz günleri bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmeye başladı. Nereden nereye gelmiştim...
Beyefendinin bahsettiği o tekerleklerin raylardan geçerken çıkardığı tiki tak sesleri, benim yorgun zihnime de bir ninni gibi ağır geldi. Başım hafifçe cama yaslandı, göz kapaklarım bu ritme dayanamayarak kapandı.
Ne kadar uyudum bilmiyorum, çok uzaklardan, sislerin arkasından geldiğini sandığım boğuk bir sesle birden irkilerek uyandım.
Gözlerimi açtığımda sesin o kadar da uzaktan gelmediğini anladım. Yanımda oturan, 50’li yaşlardaki o kompartıman arkadaşım elinde bir gazete kâğıdı, içinde nefis kokan köftelerin olduğu çeyrek bir ekmeği bana doğru uzatıyordu.
"Yemez misin delikanlı? Yol uzun, aç kalma," diyordu babacan bir tavırla.
Önce utandım, taşra terbiyesiyle hafifçe tereddüt ettim. Ancak adamın yüzündeki o samimi ısrarı görünce kıramadım. "Teşekkür ederim efendim," diyerek ekmeği aldım. Köftelerin lezzeti, açlığımı ve yolun yorgunluğunu bir anda silip götürdü.
Ekmeğin son lokmasını da bitirdikten sonra kâğıdı katladım ve adama dönerek yeniden teşekkür ettim. Onun daha soru sormasına, ahret soruları açmasına fırsat bırakmadan kendimi tanıttım: Adımın Mehmet olduğunu, İstanbul’a o büyük müzik sınavları için gittiğimi, İvriz Öğretmen Okulu’nu ve oradaki o şanlı Köy Enstitüsü ruhunu heyecanla anlattım.
Beni büyük bir keyifle dinledi. Yüzü aydınlandı. "Başarıların daim olsun evladım," dedi. "Benim adım da Sabri." Sonra çantasından kalın kapaklı bir kitap çıkardı ve kendi dünyasına, okumaya geri döndü.
Ben de daha fazla rahatsız etmek istemedim. Çantamdan, İvriz’deki kütüphaneden edindiğim Charles Dickens’ın o meşhur Oliver Twist adlı romanını çıkardım. Sayfaları çevirdikçe kendimi Londra’nın o isli, puslu sokaklarında buldum. Bir süre sonra kitabın satırları birbirine karıştı, rüzgârın pencereden giren serinliği yüzümü yalarken gözlerim yeniden kapandı ve oturduğum yerde derin, rüyasız bir uykuya daldım.
Haydarpaşa’nın Şafağı...
Bir ara trenin şiddetle sarsılmasıyla, demir aksamın gıcırtısıyla kendime geldim. Hemen pencereden dışarı baktım; güneş bozkırın arkasında batmak üzereydi, gökyüzü kızılın ve morun en koyu tonlarına bürünmüştü. Yerimden kalktım, uyuşan bacaklarımı açmak için tuvalete gittim. Elimi yüzümü buz gibi suyla yıkadıktan sonra trenin o hareketli, kahkahalar yükselen koridorunda yaklaşık on dakika boyunca ileri geri dolaştım, efkar dağıttım. Yerime döndüğümde Sabri Bey hâlâ kitabını okuyordu, ben de kendi köşeme çekilip Oliver Twist’e kaldığım yerden devam ettim.
Dickens, romanda yoksul insanların, yetim çocukların hayatının en karanlık, en derin noktalarına iniyordu. O insanların çektiği kaygıları, kalplerindeki korkuları ama her şeye rağmen içlerindeki o muazzam mücadele gücünü öyle bir anlatıyordu ki... Romanın başkahramanı yetim Oliver’ı okurken, ister istemez onu kendimle, Anadolu’nun bağrından çıkan o fukara çocuklarla özdeşleştirdim. Bizim de mücadelemiz aynı değil miydi?
Kitabın sayfaları arasında hayallere daldım. Pencereden içeri süzülen gece rüzgârı saçlarımı dağıtırken, gözlerim yorgunluğa daha fazla direnmedi. Kendimi gecenin ve rayların o ritmik sesinin kollarına bıraktım.
Derinden, sanki çok uzak bir rüyanın içinden gelen bir sesle gözlerimi açtım:
"Hoşça kalın delikanlı, başarılar dilerim. Ben burada iniyorum. Yolun açık olsun..."
"Neredeyim acaba?" diyerek mahmurlukla etrafıma bakındım, bir an hangi şehirde, hangi zamanda olduğumu unuttum. Sonra vagonun o tanıdık kokusunu aldım; İstanbul’a doğru tüm gece boyu yol alan o emektar kara trendeydim. Sabri Bey bavulunu almış, kompartımanın kapısından bana el sallayarak çıkıyordu.
Pencereden dışarı baktım. Tren yavaşlamıştı. İzmit’e gelmiştik. Gecenin o koyu karanlığı yırtılıyor, gökyüzünde gün yavaş yavaş ağarmaya başlıyordu. Deniz, sabahın ilk ışıklarıyla gümüş bir tepsi gibi parıldıyordu.
Koltuğumda doğruldum, üzerimdeki yorgunluğu bir kenara fırlattım. En fazla bir buçuk, bilemedin iki saat sonra o muazzam Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerinde olacaktım. İstanbul beni bekliyordu. İçimde Vivaldi’nin İlkbahar’ı çalarken, pencerenden sızan şafağa bakıp mutlulukla, umutla gülümsedim.
Yorumlar
Yorum Gönder