Anılarımda Maraş Elbistan Köyleri

“Toprak, üzerinde sadece yürünmekle vatan olmaz; asırlar boyu tutulan nöbetlerle, ekilen buğdayla, dökülen terle ve doğan çocukların ilk çığlığıyla vatanlaşır.”  

Takvimler 1 Mart 1951'i gösterdiğinde, Virbitsa kasabasındaki, Bulgaristan resmî dairelerinin o soğuk, taş duvarlı odasında zaman âdeta donmuştu. Pencerelerden süzülen soluk kış ışığı, masanın üzerindeki evrakların üzerine kasvetli bir gölge gibi düşüyordu.

Babam Ahmet Mustafa Durgud, mürekkebi henüz kurumamış kalemi elinde tutarken bir an duraksadı. Nasır tutmuş parmaklarının arasındaki o incecik kalem, sanılandan çok daha ağır bir yük taşıyordu. Masanın diğer tarafında oturan görevlinin sabırsız bakışları altında, kâğıda tek bir imza attı.

O imza, sıradan bir pasaport başvurusu değildi. Bir ailenin asırlık toprağından koparılmasının, köklerinden sökülüp bilinmezliğin fırtınasına savrulmasının resmî mührüydü. Bulgaristan’ın o tanıdık göğü altında; babam Ahmet, anam Emine, ben Mehmet ve henüz çocuk yaştaki kardeşlerim Mustafa ile Şaban... Bizler artık sadece 5 kişilik “Ahmet Mustafa Durgut” ailesi olarak kâğıtlar üzerindeki birer isimden ibarettik.

Yıllar sonra, şakaklarıma aklar düştüğünde anlayacaktım ki; o gün başlayan göç ve Türkiye’deki o bitmek bilmeyen yerleşme çabası, geçmişte kalmış basit bir hikâye değildi. Yazılması farz olan, hafızanın ve kimliğin unutulmamasına adanmış kutsal bir borçtu. Belleklerimizi tazelemeli ve korumalıydım. Çünkü biliyordum ki anılarımı kaleme almak, Anka Kuşu gibi kendi küllerimden yeniden doğmaktı.

Kalemi elime alıp geçmişin karanlıkta kalmış koridorlarına ışık tutmak istediğimde, hafızamın cılız feneri bana yalnız iki bilge çınarın adını fısıldıyordu: Babamın babası, dedem Mustafa Durgud ile anamın babası Bilge Halil Dede’m...

Zihnimin kıvrımlarında Mustafa Amcamın silueti, adını zamanın acımasızca unutturduğu bir halam ve Aşağı Mahalle’deki Halil Dedemin büyük ailesinin gölgeleri dolaşıyordu. Fazlası yoktu. Köklerimiz, gizli bir elin tırpanıyla kesilmiş gibiydi.

İstanbul Göktürk 2018 yılında, erguvan renkli bir yaz başlangıcıydı. İçimdeki o dinmeyen arayış arzusuyla Başbakanlık Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü’ne başvurdum. Soyağacımı ve o sararmış göç evraklarını talep ettim. Yaklaşık üç ay süren o sancılı, uykusuz bekleyişin ardından bir gün posta memuru kapımı çaldı. Elinde tuttuğu sarı zarf, bana bir ailenin bellek kıyımını fısıldayacaktı.

Zarfı açıp belgeleri masanın üzerine serdiğimde göğsüme bir öküz oturdu sanki. Türkiye’ye adım attığımız o ilk günlerde, göçmen kabul merkezlerinin soğuk masalarında soyadlarımız değiştirilmişti. Hafızamız, bürokrasinin tek bir fırça darbesiyle silinip atılmıştı. Bulgaristan’da nesillerdir gururla taşıdığımız “Mustafa Durgud” soyadı yok edilmiş, yerine “Akıncı” yazılmıştı. Artık nüfus kütüklerinde sadece “Ahmet Akıncı Ailesi” olarak yer alıyorduk.

Tarih sanki o gün yeniden başlatılmıştı. Gelen resmî evraklarda soyağacımız, Akıncı soyadını aldığımız günde tıkanıp kalıyordu. İsimlerimiz tek bir sıraya dizilmişti ama ne ana ne baba tarafındaki büyükbabalar, ne büyükanalar, ne dayılar, teyzeler ne de yeğenler vardı... Bir ailenin asırlık ulu çınarı, meçhul bir masa başında insafsızca budanmış; geçmişimiz kâğıt üzerinde tamamen yok edilmişti.

Sararmış belgeleri teker teker incelerken, babamın 1 Mart 1951’deki o ilk adımına rastladım. “Gönüllü ve Serbest Göçmen” olarak Anavatana sığınmak için yapılan başvuru formu önümde duruyordu.

Türkiye’nin Sofya Büyükelçiliği Virbitsa Konsolosluğu, Babam Ahmet Mustafa Durgud’a, eşi Emine ve üç küçük çocuğu için 27 Şubat 1952’ye kadar geçerli bir “Serbest Göçmen Vizesi” düzenlemişti. Belli ki bu vizeden önce, Bulgar makamlarından pasaportlarımız binbir güçlükle alınmıştı.

O gün belgelere kazınan ilk umut kapısı, hayallerimizi süsleyen yer; Ege güneşinin ısıttığı, zeytin ağaçlarının gölgesindeki Aydın iliydi. Aydın’a gidecek, orada yeni bir hayat kuracaktık.

Ne var ki, kaderin ve bürokrasinin kalemi çabuk yön değiştirdi.

Edirne Toprak İskân Müdürlüğü’nce verilen 27 Nisan 1951 tarihli muhacir kâğıdındaki soğuk bir şerh, hayallerimizi altüst etti. Devletin düzenlediği yardım kampanyalarıyla elde edilen gelirle, bakım ve barınma sorumluluğu devlete ait olmak üzere rotamız ansızın değiştirilmişti: Maraş.

Aydın’ın zeytin kokulu hülyası bir anda buharlaşıp gitmiş, yerini Maraş’ın, Elbistan köylerinin çetin ve bilinmez coğrafyasına bırakmıştı.

Zihnimde cevapsız sorular yankılanıyordu: Bu yardım kampanyaları ne kadar sürecekti? Bilmediğimiz o dağ köylerinde bizi ne bekliyordu?

Yüreğimize ilk burukluk işte o gün, henüz yola çıkmadan düşmüştü...Yüreğimize...Yüreğime düşen burukluk, ilk şüphe tohumu; bilinmezliğe doğru atılan bu zoraki adımın getirdiği belirsizliği ve endişeyi Bilge Halil Dede'me sormalıydım.

Amcam Mustafa Ailesine Antalya, halamlara Tokat yolu göründüğünden, Maraş yolu görünen 8 aile reislerine söz yetiştirmeye çalışan Halil Dede'm dizlerinin dibinde beni görünce yüzünde bahar havası esti. -Büyüymüş de küçülmüş sevgili torunum, senin de önemli bir sorun olmalı ki bu kaos ortamında beni bulabildin!! 

Hürmetle ellerini öptükten sonra; -Dede...Çevremdeki bazı fısıltılardan Maraş ve çevresinde bizlere verebilecekleri tarım arazileri olmadığını öğrendim. Bu durumda babalarımız çiftçilik yapamayacaklar...Öyle değil mi Dede...

-Öyle görünüyor Mehmed'im...Benim de, buradaki Maraşlı bazı yetkililerden öğrendiğim kadarıyla; Maraş coğrafyası mertti belki, dağları göğe değecek kadar gururluydu; lakin bu yurtsuz muhacirlere karşı ne bir cömertlik ne de merhamet götermeyecekti doğası gereği

Coğrafi yapısına bakıldığında; yüzde altmışı sarp dağlardan, yüzde yirmi dördü plato ve yaylalardan oluşuyordu. Tarım yapılabilecek, sabanın demirinin toprağı öpebileceği arazi ise ne yazık ki sadece yüzde on altı idi.

Dağlar arasına sıkışmış bu diyarda hali vakti yerinde olan az sayıdaki insan, ancak keçilerle, koyunlarla, sarp dağların hayvancılığıyla tutunabiliyordu bu topraklara. Bizim ise ''Bulgaristan’dan gelenlerin'' babadan, atadan öğrendiğimiz, ellerimizin bildiği tek bir zanaat vardı: Çiftçilik. Ne var ki ne sürecek yaylamız kalmıştı ne de tohum atacak bir avuç ovamız...

Üstelik yıllar süren Bulgar asimilasyon politikasının o kara büyü asalarıyla kapatılan Türk okulları, Karagözlüleri okur yazarlıktan, bilgiden ve dünyadan mahrum bırakmıştı. 

Anavatan topraklarına ayak bastığımızda, ne ellerimizde bir sanatımız vardı ne de işleyebileceğimiz bir karış kara toprak. Bizler, bu yepyeni vatanın masalında, pazarın ortasında kalakalmış vasıfsız beden işçilerinden başka bir şey değildik artık.

Elbistan Alevi Kürt köylerinde yaşayan yerli halk da zaten bolluk içinde değildi; onlar da yoksulluğun, fukaralığın en koyu masalını yaşıyorlardı. Öyle ki, yılın belirli aylarında, dağın oteki yanına, o efsanevi Çukurova’ya, yani sıcak güneşin ve bolluğun ülkesine mevsimlik işçi olarak göç etmekteydiler.

-Peki Dede, aç mı kalacağız oralarda?

-Devletimiz oraları uygun görmüş, gitmeyiz diyemeyiz...Gideceğiz devletimize karşı gelmemek için. Anan, ki benim ilk göz ağrım, uzun süre tedavi görecek gibi. Baban da yanında kalmak zorunda...Gidelim ki, tedaviden sonra bizi nerede bulabileceklerini bilsinler.

Dedem'in anlattığı bu coğrafya; bu yabancılık, bu derin yokluk ve çaresizlik, Karagözler Muhacirlerine her gün yeniden bir cehennemi yaşatacaktı, yaşattı da. 

Benimle birlikte efkarlanan Dedem, tabakasından çıkardığı cigarasından birkaç nefes çektikten sonra başımı okşadı, çenemden tutup yüzümü yüzüne çevirdi.

-Balkanlılar her olumsuz olaya çözüm bulmakla ünlüdür sevgili torunum. Ananın tedavisi sona erip, bizi Elbistan köylerinde bulduklarında, oturur konuşuruz Çukurova'da ''Mevsimlik İşçilik'' konusunu.

Ve nihayet, o karanlık tünelin ucundaki sihirli çıkış yolu belirdi: Dağın öteki yanına, güneşe, ovaya, Çukurova’ya inip mevsimlik işçi olacaktık. Bu, sadece bir karın doyurma mücadelesi değil; ruhun, onurun ve bir ailenin hayatta kalma destanının, masal içindeki en gururlu cümlesiydi.  

Bu yeniden doğuşun sevinci, Edirne Göçmen Evi’nin o tıka basa dolu, nemli koridorlarında sarsıcı bir çaresizlikle yüzleşiyordu. Şumnu tren garında sağlıksız, dondurucu bir geceden vagonlara uzanan balık istifi yolculuğun en ağır faturası, doktorlarının dudaklarından dökülen o kapkara teşhisle anamın narin göğsüne asıldı. İnce hastalık… Yani Verem.

O karanlık vagonlarda, mikrop taşıyan bir başkasının öksürüğüyle havaya saçılan ve asılı kalan o sinsi mikrop, anamın Balkan ayazıyla zayıf düşmüş ciğerlerine yuva yapmıştı. Doktorların babama sunduğu reçete amansız bir ayrılığın fermanı gibiydi. Hastanede ilk iki ay boyunca ağızdan alınacak dört tür ağır ilaç ve ardından gelecek dört aylık iki tür ilaç tedavi süreci…

Toplam altı ay sürecek bu savaşta anamın en az iki ay boyunca Edirne’deki hastane odasından çıkması yasaktı. Hastalık tamamen iyileşebilirdi, anam taşıyıcı olmaktan çıkabilirdi; yeter ki ilaçlar aksamasın, yeter ki başında bir refakatçi olsun.

Ana ve babasız olarak ayrılıyoruz Edirne'den

Güneş, Edirne Muhacirhanesi’nin yatakhane penceresinden içeriye kızıl ışıklarını uzatırken uyandım. Yanımızda babam yoktu; anamın yanına gitmiş olmalıydı. Çoktan kalkıp sabah namazını kılan Bilge Halil Dedem, başucumuzda bitiverdi.

-Kalkın artık çocuklar, yolcu yolunda gerek... Bir an önce kahvaltımızı yapalım ki revirde yatan ilk göz ağrım kızım Emine’yi ziyaret ederek vedalaşalım, dedi.

Dedemin sesi her zamanki gibi hem yüreklendirici hem de içimi burkan bir tınıdaydı. Üstümüzü başımızı aceleyle toparlayıp kahvaltı salonuna gittik.  Güleryüzle bizleri karşılayan görevlilerin sunduklarıyla kahvaltımızı bitirdik. Görevlilere teşekkür ettikten sonra revire koştuk. Anam yatakta, babam ise yanındaydı. Bizeri görünce anamın yüzü aydınlandı, gözleri ışıl ışıl parladı. Ne olur ne olmaz diye, anam küçük kardeşim Şaban’ı kucağına almadı, öpmedi bile. Kucağa alınmayan ve öpülmeyen iki yaşındaki Şaban huysuzlandı. Anasının hastanede kalmasını, ondan ayrı kalacağını kabullenemedi ve bastı çığlığı:

-Anamı isteriiiim… Onsuz bir yere gitmeeem… Anamı isterim anamııı!

Şaban’ın feryatları revir odasını inletiyordu. Cemile teyzemle nenem güçlükle yatıştırdılar kardeşimizi. Çocuklarla arası çok iyi olan Kerim dayım da envaiçeşit oyunla ilgisini dağıtmaya çalıştı. Bu sırada anam sessizce ağlamaya başlamış, babam da bizlere gözyaşlarını göstermemek için sırtını dönmüştü.

Gözlerim yaşarmış, içimdeki acı boğazımda bir düğüm olmuştu. Haykırarak ağlamak üzereydim ki, içimden bir sesin fısıltısını duydum:

“Metin ol Mehmet, babam anamla hastanede kalacağına göre kardeşlerinin, Akıncı ailesinin reisliğini sen üstleneceksin. Ağlamamalısın.”

Hemen ellerimle gözyaşlarımı sildim. Derin bir nefes alıp dedemin eline tutundum. Yedi yaşındaydım ama o an, o revir odasında sanki bir anda büyüdüm.

Dışarı çıkıp bizi gara götürecek kamyon sırasını beklerken, kalbimdeki fırtınayı dindirmek ister gibi başımı yukarı kaldırdım ve yanımda bastonuna yaslanmış duran Halil Dedeme baktım:

-Dede… Bir hafta önce Karagözler’deki evimizdeydik, komşularımızla, arkadaşlarımızla vedalaşıyorduk. Şimdi ise anam arkada hastanede kaldı, babam da onun yanında… Biz ise hiç bilmediğimiz, adını bile yeni duyduğumuz bir yere, Maraş’ın Elbistan kazasına gitmek üzere yola çıkıyoruz. Hayatımız nasıl da altüst oldu böyle? Korkuyorum Dede…

Dedem şefkatle başımı okşayıp, nasırlı elini saçlarımda gezdirdikten sonra; -Korkma benim güzel yiğidim, korkma koçum… Hayat bazen insanı öyle bir sallar ki, kökünden söküldüğünü sanırsın. Ama bil ki insan çınar gibidir; nereye giderse gitsin, içindeki o can sevgisini ve umudu da beraberinde taşır. Baban ile anamın durumu zor, haklısın. Anan tedavisini olup iyileşecek, babanla birlikte salimen bize katılacaklar inşallah. Biz de altı aile, bu muhacirhaneden kalkıp Elbistan’ın dağlarına, köylerine uzanacağız. Kader bizi oralara attıysa, orada yeniden var olacağız.

-Peki dede, ya Şaban? O daha iki yaşında, anasız yollarda nasıl dayanır? Ya biz? Maraş neresidir, orada bizi ne bekliyor? Hiçbir şey bilmiyoruz ki…

-Bilmemek fena şey değildir Mehmed’im, insanı yola mecbur bırakır. Bilinmeyen dediğin, henüz yazılmamış sayfadır. Maraş toprakları bereketlidir, Elbistan’ın dağları yüksek, insanı mert olur derler. Biz buralara boynu bükük gelmedik ya, başımız dik geldik. Yeniden Doğuş kağıtları elimizde, devletimiz bizi bir yere yazdı. Hem unutma, senin gibi akıllı, metanetli bir torunum var yanımda. Sen şimdi kardeşlerine omuz vereceksin, ben de size asa olacağım.

Gözlerimdek yaşı göstermemeye çalışarak; -Haklısın dede… Babam anamın başında, sen bizim başımızdasın. Ben de ağlamayacağım artık. Kardeşlerime bakacağım, sana yardım edeceğim. Bilinmeyen bir geleceğe gidiyoruz belki ama sen yanımdayken kimseden korkmuyorum.

Gülümseyen Halil Dede gözlerindeki gurur parıltısıyla; - Ha şöyle benim aslan torunum! Bak, Edirne Muhacirhanesi’nin üzerinden sabah gülleri gibi kalkıyor gün. 360 kişilik yere 800 kişi sığdık da aç açık kalmadık; buraya sığan hayat, Elbistan’ın topraklarına da sığar. Hadi bakalım, yolcu yolunda gerek! Yürüyoruz!

Dedemin elini daha sıkı kavradım. Arkamda hastane penceresinde kalan anamı ve babamı bırakıp, önümüzde uzanan bilinmez ve uzun yola doğru, kardeşlerimle birlikte adım attım.

29 nisan 1951 pazar günü, kara tren yeniden düdüğünü çalmaya hazırlanırken, içimde hem anamın revir odasında bıraktığı o sızılı öksürüğün yankısı, hem de dilimde hiç bilmediğim o şehrin adı dönüp duruyordu.

Sahi; Maraş nerede, nasıl bir yerdi acaba? Bizim buraların karına, ayazına benzer miydi havası? Anamla babam arkamızda kalmışken, o uzak şehir bizi de bir evlat gibi bağrına basar mıydı? Yaşayıp, görecektik...

Maraş Yolculuna İlk Adım


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANILARIMDA İLKOKUL DÖNEMİ

Beşevler Günlüğü – 26 Şubat 1967