Kayıtlar

ANAVATAN TÜRKİYE

Resim
  26 Nisan 1951 Perşembe, Edirne… 26 Nisan 1951 Perşembe… Dile kolay, Şumnu Garı’ndan bu yana rayların üzerinde geçen amansız, uykusuz ve dondurucu otuz dört saat… Birden vagonun içinde yankılanan, etten ve kemikten sıyrılıp ruhun derinliklerinden gelen o muazzam nida ile sarsılarak açtım gözlerimi: “Geldik… Geldiiik… Nihayet Anavatandayız!” Trenimiz o kapkara dumanını savurarak hız kesiyor, asırlık hasretin nihayete ereceği Edirne Karaağaç Garı’na ağır ağır süzülüyordu. Şumnu ile Edirne arasındaki o bitmek bilmeyen üç yüz kilometrelik çile yolu aşılmış, Türkmen boylarının altı asırlık Balkan sılası, Anavatanın bağrında son bulmuştu. Gara adım attığımız an, vagonlardan yükselen feryatlar ile peronda bizi bekleyen kardeşlerimizin kucaklaşması bir mahşer uğultusuna dönüştü. Yaşadığımız acılara, iliklerimize işleyen ayaza inat, aile büyüklerimizle birlikte hepimiz zincirlerinden boşanmış bayram çocuklarına dönmüştük. Trenden inen adımların ilk işi toprağa kapakl...

ŞUMNU TREN GARI

Resim
  24 Nisan 1951 Salı, Şumnu… 24 Nisan 1951 Salı… Sabahın zifiri karanlığı, saat üç buçuk dört sularında raylardan yükselen uğursuz bir çelik sesiyle yarıldı. Vagonların birbirine çarpmasıyla çıkan o devasa gürültü, Şumnu Garı’nın soğuk betonunda sekiz saattir can çekişen muhacir Karagözler halkını birden ayağa kaldırdı. Özgürlük denilen o kutsal amaç, meğer ne pahalı bir edinim, ne ağır bir bedelmiş… Dün saat on altıdan beri, dondurucu bir balkan ayazının altında tam sekiz saat bekletilmek, zulmün şekil değiştirmiş, ruhu kemiren bir biçimiydi. Ne çare ki köprüler yıkılmış, gemiler yakılmış, yollara düşülmüştü bir kere. Geriye dönüş yoktu. O amansız bekleme saatleri boyunca, peronların griliğinde yankılanan iki ses içimi bir bıçak gibi deşip durdu: Anamın ve en küçük kardeşim Şaban’ın ciğerlerinden sökülen o amansız öksürükler… Özellikle anamın benzi gitgide soluyor, durumu her dakika kötüye gidiyordu. Göğsü körük gibi inip kalkarken içimden sadece tek bir çığlık yükseliyordu: Is...

ELVEDA KARAGÖZLER

Resim
  23 Nisan 1951 Pazartesi, Karagözler Köyü… 23 Nisan 1951 Pazartesi… Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın Anavatan’da coşkuyla kutlandığı o şanlı günde, sınırın bu tarafında, atalarımızın 600 yılı aşkın süredir can suyu verdiği topraklarda, tarihin en hüzünlü ve en amansız göç destanlarından biri yazılıyordu. Dışarıda demiri kesecek kadar keskin, acımasız bir ayaz; içeride ise asırlık yurtlarından sökülüp atılmak üzere olan bir halkın vakur telaşı vardı. Anamın seslenmesinden önce açtım gözlerimi o sabah. Karagözler’deki o son kahvaltı, boğazımızdan geçen bir rızıktan ziyade, toprağımızla helalleşme ayini gibiydi. Babamın akşamdan kan ter içinde, adeta bir ömrü sığdırırcasına bağladığı denkleri sırtlanırken, çocuk omuzlarıma binen yükün ağırlığı sadece yatak yorganın değil, koca bir tarihin yüküydü. Ev eşyaları, kap kacak ve hatıralar… Hepsi büyük kasalı, üstü açık bir kamyonun soğuk sacına diziliyordu. Ayazdan donup kalmayalım diye kilimlerden örülen o derme ça...

HÜZÜNLÜ BİR KÖY DÜĞÜNÜ

Resim
  28 Mart 1951 Çarşamba, Karagözler... 28 Mart 1951’in dondurucu sabahında, Karagözler Köyü’nün üzerinde hem ayrılığın gölgesi hem de kadim bir direnişin fısıltısı geziniyordu. Ak toprakları kaplayan yarım metrelik kar, aslında yurtlarından koparılmak üzere olan bir halkın yüreğindeki buz dağının aynasıydı. Yüzyıllardır Balkanlar’a kök salmış, toprağı alın teriyle karmış Türkmen boyları, şimdi bilinmeze doğru bir göçün eşiğindeydi. Haneler toplanıyor, denkler bağlanıyor, her yürekte Anavatan’a kavuşma arzusu ile atadan kalma ocakları geride bırakmanın katmerli acısı çarpışıyordu. Babaların sustuğu, acılarını vakur bir vakarla sineye çektiği bu puslu günlerde, hayatın gizli nehri yine anaların dilinden akıyordu. Komşu kadınların fısıltıları, sadece bir ayrılığı değil; bu fırtınanın ortasında filizlenen bir destanı, iki gencin imkansız sevdasına sahip çıkan bir halkın iradesini müjdeliyordu. Göçün acısı aileleri bölecek, belki de sevdalıları bir daha birleşmemek üzere ayıracaktı. Fa...

TÜRKİYE'YE GÖÇ KARARI

Resim
  Bulgaristan’da yaşayan Müslüman Türkler için baskı, zulüm ve göç ettirme politikaları yeni başlamamıştı; bu trajedi, tarihimize "93 Harbi" olarak kazınan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan itibaren sistematik bir hal almıştı. Bulgaristan’da yönetim biçimi ne olursa olsun; prenslik, krallık ya da diktatörlük dönemlerinde Türk azınlığa karşı takınılan bu dışlayıcı yaklaşım hiç değişmedi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Bulgaristan’da kurulan yeni sosyalist iktidar da bu köhne devlet refleksinden uzak kalamadı. İlk yıllardaki bazı geçici ve göreceli iyileştirmeler bir kenara bırakılırsa, yeni rejim de Bulgaristan Türklerini asimile etmeyi, bunu başaramazsa da onları toprağından söküp göç ettirmeyi ana hedef olarak belirledi. 1950-1951 yıllarında Bulgaristan Türkleri üzerinde uygulanan asimilasyon politikaları, tesadüfi veya yerel uygulamalar değildi. Her şey, Bulgaristan Komünist Partisi Merkez Komitesi Politbürosu'nun aldığı gizli kararlar doğrultusunda, milimetrik bir pl...

DÖNDURUCU BİR MART SABAHI

Resim
5 Mart 1951 Pazartesi, Karagözler… Alacakaranlıkta gözümü araladığımda, anam evdeki sobayı çoktan yakmış, bir köşede babam sabah namazını kılıyordu. Odun sobasının önündeki hava deliğinden çıkan ateşin alevi; beyaz badanalı duvara, oradan da tavana yansıyarak odayı hafifçe aydınlatıyordu. Yanan, bir kuzine sobasıydı… Üzerine en az iki tencere sığan, fırınında ekmek, börek, yemek pişirilen kuzineler, kış ayları için mükemmel birer ısınma aracıydı. Gerinerek yan döndüm. Biraz daha uyumak istiyordum, istiyordum ama uykum artık kaçmıştı… Hiç tanıma fırsatı bulamadığım, vefat eden Durgud dedemden kalma evimizdeki bu kuzineli odada yatıyorduk. Üç odalı bir evdi dedemin bıraktığı. Ancak kışın sadece yattığımız bu odada soba yanardı. Bu yüzden burayı hem oturma hem de yatak odası olarak kullanırdık. Yere serilmiş olan yataklarda üç kardeş yan yana yatardık. Kardeşlerimden Mustafa beş, Şaban ise henüz iki yaşındaydı. Babam Ahmet ve anam Emine ile birlikte beş kişilik çekirdek bir aileydik…...

AHMET MUSTAFA DURGUD AİLESİ

Resim
1944 yılında anam mısır çapalarken doğurmuştu beni. Sorduğumda öyle söylemişti.  Babam askerdeymiş.  Havaların kanal açmaya uygun olduğu yaz aylarında olmak üzere üç yıl askerlik yapmış. Bulgar yönetimi Türklere silahlı eğitim yaptırmak yerine, yaz aylarında kanal açma işçisi olarak çalıştırmanın daha iyi olacağını düşünmüş.   1945 yılının ikinci yarısında kardeşim Mustafa, 1949 yılında da diğer kardeşim Şaban doğdu. Böylece, 1949 yılı sonlarında 5 kişilik bir aile olduk. Babam Ahmet, soyadı olarak babası Mustafa Durgud adını kullanınca, Ahmet Mustafa Durgut olarak nüfus kütüğüne geçmişti. Soyadı kanunu olmadığından, erkekler soyadı olarak babalarının isimlerini kullanıyorlardı. Böylece Ahmet Mustafa Durgud Ailesi olmuştuk. Baba tarafından, nine dediğim babaannem ile dedemi hiç tanımadım. İkisi de bizler doğmadan vefat etmişlerdi. Babamın babası Mustafa Durgud dedem köyde varlıklı biriymiş. Soyağacımız ‘’Durgut” sülalesi olarak bilinirmiş.  Rahmetli anamın deyim...

DOĞDUĞUM KÖY KARAGÖZLER

Resim
Karagözler Köyü, göç hikayemizin başlangıç konumudur. Anam, 1944 yılında tarlada mısır çapalarken doğurmuş beni; sorduğumda hikayemi hep böyle anlatırdı. Babam o sırada askerdeymiş. Bulgar Hükümeti, o dönemlerde Türklerin eline silah vermekten çekindiği için, babam gibi Türk gençlerini yaz aylarında, üç yıl süreyle kanal açma işlerinde zorunlu görevlendiriyormuş. Benden iki yıl sonra kardeşim Mustafa, dört yıl sonra da diğer kardeşim Şaban doğdu. Böylece beş kişilik "Ahmet Mustafa Durgud" ailesi olduk. Atalarımın doğup büyüdüğü ve bu dünyadan göçtüğü Karagözler Köyü; Bulgaristan’ın kuzeydoğusunda, Karadeniz Bölgesi sayılan Şumnu ilinin Preslav (Veliki Preslav) ilçesine bağlı, bölgenin en gelişmiş köylerinden biri olarak bilinirdi. Deliorman bölgesinde bulunan Şumnu, 1389 yılında Çandarlı Ali Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılmış, yüzyıllar boyunca askeri bir üs ve doğal bir kale görevi görmüştü. Şehirde Osmanlı döneminden kalma birçok tarihi eser yükselirdi. Bunlar...

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞINDA BULGARİSTAN

Resim
İkinci Dünya Savaşı'nda Bulgaristan, Almanya'nın yanında yer alarak Mihver Devletleri'ne katıldı. Mihver Devletleri, II. Dünya Savaşı sırasında Müttefik Devletler bloğuna karşı savaşan ülkelerden oluşan bir ittifaktı. Bu ittifakın temel üyeleri Almanya, İtalya ve Japonya idi. Mihver Devletleri'nin diğer üyeleri arasında Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Finlandiya, Bağımsız Hırvatistan Devleti, Vichy Fransası, Arnavutluk, Habeşistan, Mançukuo, Tayland, Burma ve Irak bulunmaktaydı. 1941 yılında Almanya, Bulgaristan'ı işgal etmeden önce Bulgaristan, Mihver Devletleri'ne katılmayı kabul etti. Bulgaristan, savaş boyunca Almanya'nın müttefiki olarak hareket etti ve Yugoslavya ile Yunanistan'ın bazı bölgelerini işgal etti. 1944 yılında, Almanya'nın savaşı kaybetmesiyle birlikte Rus Orduları 8 Eylül 1944 tarihinde Bulgaristan'a girdi ve Bulgaristan'daki Alman yanlısı hükümet görevden uzaklaştırıldı.  Bulgaristan Komünist Partisi (BKP) iktidara geld...

93 HARBİ-BALKANLARDA TERSİNE SÜRGÜN

Resim
Daha çok 93 Harbi olarak bilinen, 1877–1878 Osmanlı Rus Harbi yaklaşık bir yıl sürmüş,  Rus orduları önemli bir dirençle karşılaşmadan Yeşilköy’e kadar ilerlemiş, Osmanlı Devleti Ayastefanos Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmıştı. Rusya bu antlaşma ile Bulgaristan Krallığı'nın kurulmasının yanı sıra Ardahan, Artvin, Kars, Doğubeyazıt, Eleşkirt ve Batum Rusya'ya bırakılacak, Boğazlar barış ve savaş zamanlarında bütün gemilere açık olacak ve Osmanlı Rusya'ya savaş tazminatı olarak 245 milyon Osmanlı Altını ödeyecekti. Rusya, Balkanlarda Panslavizm politikasını uyguladı ve bölgede Osmanlı'ya karşı Balkan uluslarını isyanlar çıkarılmasını sağladı. Batı Avrupa ülkelerinin bu antlaşmanın koşullarından hoşnut kalmamaları nedeniyle antlaşma geçerliliğini yitirdi ve Berlin Antlaşması imzalandı.  Berlin Antlaşmasıyla Osmanlının Tuna Vilayeti ’nin Sofya, Vidin, Rusçuk, Tırnova ve Varna Sancakları üzerinde küçük bir Bulgar Prensliği kuruldu. Avrupalı devletlerle birlikte Rusy...

BALKANLARDA BULGARİSTAN TÜRKLERİ

Resim
  Bulgaristan Türkleri, bu topraklarda geçici birer misafir veya sonradan gelmiş bir azınlık asla olmamışlardır. Kökleri bin yıl öncesine uzanan bu halk; kuraklık sebebiyle Orta Asya’dan batıya göç eden, 11. yüzyılda Balkanlar'a ve Karpatlar’a kadar ilerleyen Kıpçak Türkleri (Proto-Bulgarlar) ile 14. yüzyıldan itibaren Anadolu üzerinden planlı bir şekilde bölgeye yerleştirilen Oğuz Türklerinin asil soyundan gelmektedir. 16. yüzyıla gelindiğinde Bulgaristan nüfusunun büyük çoğunluğunu Müslüman Türkler oluşturuyordu. Tuna Nehri ile Balkan sıra dağları arasını kendilerine kalıcı bir yurt edinmişlerdi. Ancak tıpkı bir karabasan gibi çöken 1877–1878 Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi) sonrasında her şey tersine döndü. Osmanlı’nın çekilmesiyle birlikte, Türk nüfusunu eritmek amacıyla planlı bir "Bulgarlaştırma" politikası başlatıldı ve bu zulüm 20. yüzyılın son çeyreğine kadar sistematik olarak devam etti. Camilerin yıkılması, kiliseye çevrilmesi, Türklerin zorla vaftiz edilerek Hrist...

OSMANLI BALKANLARDA

Resim
  Osmanlı İmparatorluğu, 14. yüzyılın ortalarından itibaren Balkanlar'da tam 550 yıl boyunca adaletiyle, nizamıyla hüküm sürdü. Bu uzun asırlar boyunca Osmanlılar; Balkan coğrafyasına kültürel, siyasi, ekonomik ve dini alanlarda asla silinmeyecek derin izler bıraktılar. Bu köklü hakimiyetin hikayesi, üç ana büyük dönemde özetlenebilir: İlerleyiş ve Hakimiyetin Sağlanması (1354-1683): Osmanlı askerleri, 1354 yılında Orhan Bey'in oğlu Süleyman Paşa komutasında Gelibolu'dan Rumeli topraklarına ilk adımı attı. Bu kutlu yürüyüş; Sırpsındığı, Çirmen, Birinci Kosova, Niğbolu ve Varna savaşlarıyla taçlanarak Balkanlar'da adım adım sarsılmaz bir hakimiyete dönüştü. Hakimiyetin Zayıflaması ve Gerileyiş (1683-1821): 1683 yılındaki İkinci Viyana Kuşatması'nın yenilgiyle sonuçlanması, ne yazık ki sonun başlangıcı oldu. Takip eden yıllarda merkezi otorite zayıfladı; milliyetçilik akımları, isyanlar ve ağır savaşlar neticesinde büyük toprak kayıpları yaşandı. Hakimiyetin Yık...

BALKANLARA GÖNÜLLÜ VE ZORUNLU GÖÇLER

Resim
  Osmanlı Beyliği, 1300’lü yılların başında Bizans’a komşu, uçtaki bir sınır bölgesinde filizlendi. Ancak bu küçük beyliğin cihanşümul bir devlete dönüşmesindeki en etkili rolü, hiç şüphesiz Rumeli’ye geçiş oynadı. Osmanlı’nın asıl büyük gelişmesi ve kurumsallaşması Rumeli topraklarında gerçekleşti; öyle ki Edirne, devletin ikinci başkenti oldu. Bu yalın gerçekten hareketle rahatlıkla söyleyebiliriz ki; Osmanlı Devleti, aslında Rumeli güdümlü bir Türk-İslam devletiydi. Bugün "Anavatan" ve "Anadolu" olarak kabul ettiğimiz pek çok kadim şehrimizin fethi bile, Rumeli’de fethedilen şehirlerden çok daha sonra gerçekleşmiştir. Osmanlı, Rumeli’deki kalıcılığını sağlamak, fethedilen toprakları hem şenlendirmek hem de güvenli kılmak adına dahi bir iskan ve sürgün politikası uyguladı. Anadolu’daki pek çok Türkmen grubu, göçer evliler ve köklü aileler, planlı bir şekilde Rumeli’ye taşındı. Bu yerleşimlerde öncelikle ailelerin gönüllü olması istendi; gönüllülük esası yetmedi...

BULGARİSTAN GÖÇ ANILARINA GİRİŞ

Resim
Anam Emine ve Babam Ahmet Akıncı anısına saygıyla… Muhacir diye küçümsenenler, tarihin yazdığı savaşlarda en geriye kalanlar, yani düşmanla sonuna kadar dövüşenler, çekilen ordunun ric’at hatlarını sağlamak için kendilerini feda edenler ve düşman karşısında kaçmak, çekilmek nedir bilmeyenlerdir.                K. ATATÜRK                                Atatürk’ün o muazzam sözüyle başlamanın giriş metnine tarihi bir ağırlık katacağını düşündüm. Göçmenlerin, aslında sınır boylarında vatanı son ana kadar savunan ve geri çekilme hattını canı pahasına koruyan fedakarlar olduğunu hatırlatmak, göç sonrası Türkiyede maruz kaldığımız o "yabancı" muamelesine karşı verilebilecek en asil, en haklı cevaptır. Bütün mal varlığımızı bedelsiz olarak bırakıp, beş parasız, gönüllü ve "Serbest Göçmen" olarak göçmüştük 1951 yılında Bulgaristan’dan. Zordu göçmen olmak... 1951'den 1981'e ka...